GERÇEK “SİYAH TÜRKLER” SOLCULARDIR!..

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’yi bölmek isteyen güçler ve bunların içimizdeki ajanları, ABD’de Siyahları ikinci sınıf yurttaş olarak gören, hatta insan olarak görmeyen ırkçı yaklaşıma benzetme yaparak, Türkiye’de de yurttaşlar arasında ayrımcılık yapıldığını öne sürerler. Buradan hareketle, “Beyaz Türk- Siyah Türk” deyimini icat etmişlerdir.

Bunlara göre dinciler Siyah Türk’tür. Oysa Kubilay’ın katilleri ve Şeyh Sait gibi, Cumhuriyeti yıkmak/ ülkemizi parçalamak isteyen hainlerin dışında hiç kimse, inançları nedeniyle zulüm görmek bir yana sorgulanmamıştır bile. Gerçek dindarlara ise hiçbir zaman dokunulmamıştır…

Çok partili sisteme geçtikten sonra, din istismarının oy getirdiği anlaşılınca dinciler/ tarikatçılar el üstünde tutulur olmuşlardır. Hemen hemen her seçimde çoğu tarikat ve cemaatlerin temsilcileri milletvekili olmuş ve hatta hükümetlerde yer almışlardır. Dinciler devlette iş bulmakta hiç zorlanmamışlar, hatta öncelikli olmuşlar, bürokraside de önemli görevlere yükselmişlerdir…

  • Gerçekte Türkiye’de ezilenler her zaman solcular olmuştur…

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın güdümüne girince, McCarthycilik ülkemizde de başlamıştır. Solcular işe alınmamışlar ya da solcu oldukları anlaşılınca işten atılmışlar; yedek subay olmaları gerektiği halde askerliklerini er olarak yapmışlar, biraz öne çıkanlar hapishanelerde çürütülmüşler; “Günah keçisi” yapılmışlar, her olayın altında solcu parmağı aranmış, hatta devlet kendi işlediği suçları bile solcuların üzerine atmıştır.

Örneğin, dış politikada başarısız olmaları nedeniyle, daha doğrusu emperyalistlerin güdümünden çıkamadıkları için Kıbrıs Türklerinin haklarını koruyamayan Menderes Hükümeti, milletin gözünü boyamak amacıyla MİT’e provokasyon yaptırarak 6-7 Eylül (AS:1955) olaylarını düzenlemiş; ancak beceriksizlikleri nedeniyle olayların kontrolünü kaybetmişler (denetimini yitirmişler) ve sonunda Türkiye için yüz kızartıcı bir tablo ortaya çıkmıştır. Utanmadan suçu solcuların üzerine atmışlar ve ülkemizin yüz akı aydınlarını tutuklatmışlardır…

Ülkesini ve halkını sevmekten başka suçu olmadığı halde solcu oldukları için ezilen, haksızlığa uğrayan aydınları sayacak olsak sayfalara sığmayacağından birkaç örnek vermekle yetinelim:

  • Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, İsmail Hakkı Tonguç, Mehmet Ali Aybar, Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mümtaz Soysal, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Demir Özlü,  Alpaslan Işıklı…

En acı sonu yaşayan Sabahattin Ali’dir. Yıllarca süren sürgün ve tutukluluklar canın tak ettiğinden yurt dışına kaçmak isterken genç yaşta öldürülmüştür. Ancak, istihbarat örgütleri tarafından yurt dışına kaçırma tuzağı kurularak, ölüme götürüldüğü yönünde savlar da vardır.

Sabahattin Ali’nin, yazarı olduğu Marko Paşa dergisindeki aşağıdaki yazısını okuyunca neden öldürüldüğü anlaşılmaktadır.

Atatürk’ten sonra, ülkeyi yönetenler ne yazık ki onun (AS: O’nun) yerini dolduramamışlardır. Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu “tam bağımsızlık” unutulmuş, Amerika’nın güdümüne girilerek siyasal ve askeri bağımsızlık kaybedildiği gibi, Lozan’da en büyük mücadele ile elde edilen ekonomik bağımsızlık da bir kenara atılarak Osmanlı’yı batıran kapitülasyonlara kapı açılmıştır.

O yıllarda en büyük tasa, Türkiye’ye yabancı sermayenin girmesiydi. Herkes yabancı sermayeyi kurtarıcı olarak görüyor, gazetelerde “yabancı sermayenin ülkeye nasıl gireceği?” tartışılıyordu.

Bunun üzerine Sabahattin Ali, bu soruya yanıt vermek üzere, Marko Paşa’da “Biz anlatalım” başlıklı bu yazıyı yazdı: “Evvela Hello Johnny, My Darling, Yes, Okey diye girer. Arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan danışma kurulu, denetleme kurulu girer. Ondan sonra, gerekirse borç verileceğine dair haberler girer. Bu arada bazı yazarlar deliğe girer, bazı yazarlar Türkiye’yi Amerika’nın sınırı olarak gösterirler. Ve sonunda ucu dünyanın merkezinde bulunan asıl kazık girer ki her kıvranışta biraz daha girer.’’

Amerika, Amerika, / Türkler dünya durdukça, / Beraberdir seninle..”  gibi aşk (!) şarkılarını millet dilinden düşürmezken, böyle bir yazı yazıp bozgunculuk yaparak emperyalizmin tekerine çomak sokmaya çalışanlar bağışlanamazdı. İşte, Sabahattin Ali için hüküm o zaman verilmiş olmalı!..

Menderes, Amerikan şirketlerine hazırlattığı “Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası”nı Meclis’ten geçirerek Amerikanofilleri tasadan kurtardı. Daha sonra bunlar da yetersiz görüldü; yeni düzenlemeler yapılarak daha daha girmesi sağlandı. Yetmedi, kamu ya da özel, her şeyimizi yabancılara sattık. Böylece Sabahattin Ali’nin dedikleri gerçekleşti…

Şirketlerini yabancılara satanlar aldıkları parayı yurt dışına götürdüler. Bu kez ülkede yerli sermaye kalmadı…

Yerli olarak, sadece (yalnızca) politikacıların ortak olduğu müteahhitlik şirketleri kaldı. Onlar, “biz de yabancıların sahip olduğu hakları isteriz” dedi. İstekleri haklı bulundu: ihaleler ve ödemeler Dolarla yapılmaya başladı. “Türk yargısına güvenmiyoruz” dediler. O halde, “buyurun sömürü hukukunu en iyi bilen İngilizlerin ünlü ‘Londra Tahkim Mahkemeleri’ne gidin. Oradan çıkaracağınız kararla hakkınızı söke söke alırsınız” dendi.

Böylece kapitülasyon bakımından Osmanlı’yı geçtik. Borç desen, aynen Osmanlı gibi. Bu durumda “Düyun-u Umumiye” yakın mıdır, dersiniz?..
===================================
Dostlar,

Prof. Çelik Tıbbi Farmakoloji uzmanıdır. Samsun 19 Mayıs Üniversitesinden emekli ve Samsun ADD Şubesinin önceki başkanlarındandır.

Zaman zaman, çok uyarıcı – silkeleyici yazılarını burada paylaşırız.
**
Bu son yazının son tümcesinin bitimine bakalım :

  • “… “Düyun-u Umumiye” yakın mıdır, dersiniz?..”

Bize göre Türkiye, AKP eliyle 20 yılda istendik (iradi) biçimde iflasa sürüklenmiştir.
Ülkemiz çok yönlü olarak talan ve yağma edilmiştir, edilmektedir.
Yoksulluk, bu kökü dışarıda güdümlü politikaların bir sonucudur, türevidir; gerçekte YoksullaşTIRmadır! Ulusal servet yandaşlara aktarılarak planlı biçimde el değiştirmiştir.
1881’de İstanbul’da kurulan “… “Düyun-u Umumiye” yi beklemek yersizdir; Türkiye, ilan edilmeyen – örtük bir iflasın (Moratoryumun) derinliklerinde “tam sömürge” yapılmıştır.
Bu acı ve ürkütücü gerçekliği ustan çıkarmadan, yeni bir Kurutuluş Savaşı zorunlu olmuştur.

Sevgi ve saygı ile. 05 Ekim 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

“CHP taş taş üstüne koymadı” açıklaması ve gerçekler

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan:
“CHP taş taş üstüne koymadı” açıklaması ve gerçekler

Prof. Dr. Hakkı Keskin ile ilgili görsel sonucu

Prof. Dr. Hakkı Keskin
Siyasal Bilimci, Almanya ve Avrupa Parlamenter Meclisi eski Üyesi, 14.06.2018

28 Nisan 2018 tarihli TBMM gurup toplantısındaki konuşmasında AKP genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı kimliğiyle sayın Erdoğan, sanıyorum duyanları son derece hayrete düşüren, üzen ve öfkelendiren şu açıklamayı yaptı:

  • “CHP susuzluk, çöplük, hava kirliliği, tezek demektir. …
    Bunlar taş taş üstüne koymadılar. Biz istiyoruz ki bir şeyler ortaya koysunlar.”
     

Bu denli ağır hakaretleri içeren ve gerçekleri örtbas eden bir konuşma sanıyorum Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk olsa gerekir. 50 yılı aşkın bir süredir üniversite öğrencilik yıllarımı, 30 yıla varan öğretim üyeliğimi ve iki dönem milletvekilliğimi Almanya`da yapmış olmama karşın, Türkiye`deki siyaseti yakından izlemekteyim. Bu denli yetkili birinden böyle bir konuşma hatırlamıyorum. Ne Almanya ve ne de herhangi bir başka Avrupa ülkesinde, muhalefet partisine yönelik buna benzer ağır hakaretleri ve gerçek dışı söylemleri duymadım.

Bu konu beni çok büyük hayrete düşürdü ve derinden üzdü. 16 yıldır Türkiye’yi yöneten bir liderin bu sözleri söylemesine, bir bilim insanı olarak aşağıdaki yazımla yanıt vermeyi aynı zamanda  yurttaşlık görevim olarak görüyorum. 

Cumhuriyetin Kuruluş Yıllarındaki Türkiye’nin Durumu

…………………
……………………………

Osmanlı Devleti’nin Çöküşünün Hızlandıran Nedenler 

Kuşkusuz, Osmanlı Devleti bizim tarihimiz, geçmişimizdir. Ancak bu İmparatorluğun 16. yüzyıldan başlayarak hangi nedenlerden bu denli geri kaldığını, giderek yarı sömürge durumuna geldiğini ve sonunda da parçalandığını bilmek ve buna göre değerlendirme yapmak ve ders çıkarmak gerekir. 1535’te Fransa, 1580’de İngiltere, 1612’de Hollanda, 1617’de Avusturya, 1678’de Polonya, 1700’de Rusya ile yapılan ve bu ülkelere ticarette, kendi ülke girişimcilerine vermediği özel imtiyazlar  (ayrıcalıklar) tanıyan “Kapitülasyon” anlaşmaları, Osmanlı sanayisi ve ekonomisinin yıldan yıla çöküşünün temel nedeni olmuştur. İşin garibi, bu çöküş, İmparatorluğun en güçlü olduğu Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlamıştır. (AS: 1535, Fransa’ya lütfedilen ilk kapitülasyon..)

………………………….
……………………………

Mustafa Kemal Atatürk‘ün Osmanlı Geçmişinden çıkardığı Ders ve
CHP Döneminde yapılanların Özeti
 

Türk halkı, Mustafa Kemal ve kadrosu önderliğinde, tüm sömürge ülkelerine örnek olan Ulusal Kurtuluş Savaşımız kazanıldıktan ve Lozan’da Türkiye’nin bağımsızlığı kabul ettirildikten sonra, Atatürk esas savaşın, Ortaçağ düzeyinde geri kalmış, ekonomisi çökmüş, borçlu, yoksul, eğitimsiz Türkiye’yi, “Çağdaş ülkeler düzeyine çıkartmak” olduğunu söylemektedir. 

Bunun için kararlı ve hızlı bir tempoyla yepyeni bir siyasal anlayışla, tam bağımsız ve kendine yeter ekonomiyi, her alandaki altyapıyı, eğitimli ve sağlıklı bir nüfusu olan Türkiye Cumhuriyetini, ivedi olarak yaşama geçirime yarışı başlar.

Öncelikle halkın ve ülkenin günlük kitlesel gereksinimleri olan yiyecek, giyecek, temel sanayi ürünlerinin, ulaşım hizmetlerinin yerli üretimle karşılanması, kalkınma atılımında temel ilke olarak benimsendi. Gerekli yatırımları yapacak ulusal özel sermaye son derece yetersiz olduğundan, kısa süre sonra Devletçilik ilkesi benimsenerek, 5 Yıllık Kalkınma Planları çerçevesinde kollar sıvandı. İlk yıllarda gerekli hukuksal altyapının oluşması sağlandı ve hedefleri yerine getirecek banka, ticaret ve sanayi örgütlenme ağı kuruldu.
……………………….
………………………..

1929-1939 yıllarında sağlanan bazı ekonomik göstergeler 

Üretim\Yıllar 1929 1939 artış (%)
İplik üretimi (100 ton) 23 90 42
Şeker üretimi (1000 ton)  8 95 1,008
Çimento üretimi (1000 ton) 65        284     337
Krom üretimi (1000 ton) 16 183 1,044
Taşkömürü üretimi (1000 ton)      1,451     2,696      86
Elektrik üretimi (mil. kW saat)         106 253     233
Bakır üretimi (1000 ton)      561
Cam üretimi (1000 ton)     419
Kağıt üretimi (ton)     745
Türkiye sınırlarındaki demiryolu ağı (km)      4,000      7,326       55
Karayolu ağı (km)    29,636    41,600       41

1938’e gelindiğinde, yerli üretimle halkın ve ülkenin şeker, çimento, ağaç ürünleri, lastik, deri, bakır ve bakır ürünleri gereksinimi tümüyle; tekstil, kağıt, toprak ve seramik ürünleri ise çok büyük ölçüde karşılandı.

……………………..
……………………..

AKP hükümetleri 2002-2017 döneminin ekonomik göstergeleri: 

  • Ulusal gelir ortalama yılda % 4,8 olarak büyümüştür.
  • Enflasyon ortalama yılda % 10,4 olmuştur.
  • Türk Lirasının ABD Doları karşısındaki değeri 2003-2010 yıllarında 1,50 TL olarak kalması sağlandı. Ancak 2011’den sonra TL’nin $ karşısındaki değer yitiği her yıl artarak Haziran 2018’ de 4,50 TL oldu.
  • İşsizlik ortalama olarak yılda % 10,7 oldu. Gençlerde ise bu oran % 25`i aşmaktadır.
  • 2002’de 15 milyar $ olan dış ticaret açığı, 2017 sonunda 77 milyar Dolara çıkmıştır.
  • Türkiye’nin toplam dış borcu 2002’de 129,6 milyar Dolardan 2017 sonunda 453,2 milyar Dolara tırmanarak, ulusal gelirin %53,3’üne ulaşmıştır.
  • Türkiye’nin 1 yıl içinde 236,8 mılyar $ dış borç ödeme yükümlülüğü var. Döviz rezervlerinin büyük ölçüde azalması nedeniyle, örneğin yüz Dolarlık dış borç ödemesi için devlet kasasında yalnızca 60 Dolar bulunmaktadır (Mehtap O. Ertürk, Sözcü, 5.2018)..
  • AKP döneminde başta kamu iktisadi kuruluşları ve fabrikalar olmak üzere satılan devlet varlıklarından 65-70 milyar $ sağlanmıştır.
  • 16 yıllık AKP döneminde devlet varlıklarının satılmasından sağlanan bu geliri yapılan dış borca eklersek, toplam 523,2 milyar Dolar kaynak elde edilmiştir. Ayrıca Dolar kuru ortalamasıyla bu sürede toplam olarak 2,1 trilyon dolar vergi alınmıştır. Bu kaynağın nereye, nasıl harcandığının açıklanması ve bilinmesi gerekir.
  • AKP hükümetlerinin sürekli olarak övündükleri yolların, köprülerin, Avrasya tünelinin, 3. hava alanlarının yapılma maliyeti, Devlet varlıklarının satılmasından sağlanan 65-70 milyar Dolarla fazlasıyla yapılacağı inancındayım. En pahalı yatırımlar arasında yer alan Avrasya Tünelinin maliyeti 1,2 milyar Dolardır. Muhalefet partilerinin bu konuları ayrıntılarıyla araştırmaları gerekmektedir. Yukarıda ad ad sıralanan 1923-50 yıllarına dek yapılan fabrika ve kuruluşların ve 1950 sonrasında kamu varlıklarına ait kurumlar, fabrikalar, limanlar, madenler, AKP döneminde yıldan yıla çoğu yabancı firmalar olmak gerçek değerlerinin altında ve genellikle AKP’ye yakın firmalara satılmıştır. Günümüzde muhalefet partilerince yapılan yoğun eleştirilere karşın, şeker fabrikaları da satılmıştır. Buna karşın AKP döneminde devlet tarafından yeni bir fabrika açılmamıştır.
  • 2002’de hane halkı borç yükünün, hane halkı harcanabilir gelirine oranı %4’ten 2015’te %51`e ulaştı. Çalışanlar, gelirinin yarısını bankalardan aldıkları borçlara ödemekte (Sözcü, 30.5.2018). Bu dönemde gelir dağılımındaki adaletsizlik ve dengesizlik daha da artmıştır. OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizliğinde Türkiye ilk 3 ülke arasında yer almaktadır. Türkiye`de 2016 sonunda yüksek gelirli nüfusun % 20`si ülke gelirinden %47,2 pay alırken, en düşük gelir dilimindeki %20 nüfus (16 milyon) ise toplam gelirden %6,2 pay alabilmektedir.
    ===================================================Dostlar,

    Saygın bilim ve siyaset insanı Prof. Dr. Hakkı Keskin‘in değerli ve kapsamlı çalışması 10 sayfayı aşkın bir emek ürünü..
    Yukarıda bir ölçüde paylaştık..
    Tümünü okumak için lütfen tıklayınız.. ve de paylaşınız..

    RTE’nin CHP tas tas üstüne koymadi savı ve gerçekler HAKKI KESKİN

    Sevgi ve saygı ile. 21 Haziran 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRKİYE GERÇEKTEN 2017’de %7,4 BÜYÜDÜ MÜ ?

TÜRKİYE GERÇEKTEN 2017’de
%7.4 BÜYÜDÜ MÜ ?

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Değerli arkadaşlar,

Bildiğiniz gibi, “Büyümek” (belli bir nesne için) Boyut veya Ölçek bakımından artmak, çoğalmak demektir; örneğin Akdeniz Karadeniz’den büyüktür, Dünya Marstan büyüktür, Pi sayısı (3,14…) e- sayısından (2,718…) büyüktür… vs. Türkiye’nin ekonomik bakımdan 2017 de %7,4 büyüdüğü yayımlandı. Bakalım öyle mi ?!

TUIK’in rakamlarına göre, GSYİH 2016’da 2,61 trilyon TL, 2017’de 3,11 trilyon TL görünüyor; “TL bazında %19’luk bir büyüme var.” 

 diyebilirsiniz, ama acele etmeyin; bir yıl içinde ortalama Dolar Kuru 3,0 TL’den 3,60 TL’ye fırladı; yani Dolar olarak ulusal gelirimiz 2016’da 870 milyar $ iken 2017’deki ulusal gelir 864 milyar $ (dolardaki %1,6 enflasyonu da hesaba katarsak) 850 milyar $ oldu.

Bu arada nüfusumuzun da 79,8 milyondan, 80,8 milyona büyüdüğü göz önüne alınırsa, kişi başına gelir 2016’da 10900 $, 2017’de ise 10520 bin $ olmuştur. Yani kişi başına ortalama gelirimiz (nüfus ve enflasyondan arındırılmış ) 1 yılda NET %3,5 gerilemiştir….

Herhalde şöyle bir orta yol bulunacak,

“……%7,4 büyümeye karşın, %3,5 küçüldük………” 😣

Sevgilerimle. æ
_______________
Not :  2008-18 arası 10 yıllık sürede TL’nin yıllık ortalama değer yitiği %12 oldu. (Enflasyon da yaklaşık aynı oranda gitti demektir..) 2008’deki 1 TL’nin satın alım gücü 2018’deki 3,6 TL’nin satım alım gücüne eşittir…. 2008’deki aylığımızı 3,6 ile çarparak 2018 aylığımızı kıyaslayın bakalım. æ

Otomatik alternatif metin yok.

====================================
Teşekkürler Ali hocam,

EKONOMİDEKİ ÇÖKÜNTÜ SERMAYEYE
DEV RANTLARLA SAKLANIYOR!

Büyüklere masallar sürüyor..
Reis, ekonomideki fiyaskoyu ve ağır çöküntüyü gene mağdur – mazlum edebiyatı ile geçiştirmeye çabalıyor. Dün bize mali – finansal saldırı yapıldığını, dövizin bunca yükselmesi için makul neden olmadığını ve bu keferelerin başarılı (!) olamayacağını haykırdı.. Bindirilmiş kıtalar çılgınca gösterilerini eksik etmediler görevleri gereği..

Reisin kara kara gözlükleri vardı, gözlerinin  ne söylediğini anlayamadık.
Ancak beden dili sözlerinin tersini söylemekteydi : Ürküntü ve korku, hatta panik..
Bütün gerçek rakamlar ağır bir çöküntüye kanıt. Ancak örtülmesi ve ötelenmesi gerekiyor??
Nereye dek?
Küresel ve işbirlikçisi yerli sermayeye 2 “balık” (affola, “kemik” diyemedik!) atıldı.
İlki şeker fabrikaları.. 14 fabrika ortalama ve iyimser 100’er milyon dolara gitse, en az yarısı (birkaç katı gerçekte!) rant ikramı olup; birkaç milyar Dolar demektir ki; Reis içerideki oy yitiğini bile göze alarak, çaresizce, bu “ikramı” sunmuştur.
İkincisi, alelacele “KANAL İSTANBUL” rantıdır ki birkaç on milyar Dolar çapındadır..
Bizi açıkça çok zorlamayın, uzlaşıp gidelim..
demektir bu manevraların / kapitülasyonların Türkçesi..
Hem de Reis, artık bu dev projenin geciktirilmeyeceğini / geciktirilEmeyeceğini de vurgulayarak ilgili çevrelere iletisini açık açık vermektedir..
****
Bir başka dil kullanılıyor eyyyyy yurdum insanı bir başka dil.
Bu sana yabancı, senin anlamadığın / anlamayacağın varsayılarak / anlamaman için kodlu bir dil!
Ama bil ki hepsi senin sırtından.. Faturayı sen ödüyorsun, çoluğun – çocuğun da ödeyecek bu son post-modern Kamu Özel İşbirliği denen yaman ve kahbe yöntemle..
Köprüleri, Boğaz geçişlerini gördün, şehir hastaneleri başladı..
Akkuyu ve Sinop nükleer güç santralleri fahiş fiyatla elektrik satacak sana, sitemizde yazdık!
(http://ahmetsaltik.net/2018/04/07/akkuyu-kapitulasyonu/)
3. Havaalanı tümüyle gereksiz ve doymayan rant iştahı ürünü! 20 milyar €’dan daha pahalı!
Bunlar 25-30 yıl kâr garantili. Bütçeden rant aktarılıyor, hem de çooook pahalı ve Dolara indeksli.
Kanal İstanbul da böyle. İlgili Bakan 60-65 milyar TL dedi geçen ay. Ama daha çoook yükselecek. Bir de bütçeden tek kuruş çıkmıyor diyorlar.. Tümüyle yalan!
Üstüne üstlük bir de din sosu ekleniyor.. İkide bir “hamdolsun..”
Baksanıza Maraş’tan Umre diye garibanları Urfa’ya götürüp bıraktılar bu gün “hamdolsun..”!
Hep birlikte en az %95 Müslümanız değil mi?
Peki bu ahlak – vicdan – namus – kitap – hukuk – Kur’an dışı işleri hep o Müslüman olmayan %5 mi yapıyor acaba?Kusura bakma ama sen de çoooooooooook büyük oranda tezgaha ortaksın. O yüzden ses çıkarmıyor bir de milyonlarca oy boca ediyorsun bu siyasal kadrolara. Sen de suçlusun!

Ama unutma; Türkiye’yi bitiriyorsunuz. Yarın elde birşey kalmayacak Osmanlı’ya Düyun-u Umumiye dayatılıp iflas ettirilerek el konduğu gibi.. Sonra da Sevr ve vatanı işgal edip bitirme!

Gittiğin yol budur! Gör artık ve dur artık! Yarın çoooooook geç olacak buna inan, insaf et..

Sevgi ve saygı ile. 13 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ŞEHİR HASTANELERİNE SAĞLANAN HUKUKSAL DOKUNULMAZLIK 

ŞEHİR HASTANELERİNE SAĞLANAN HUKUKSAL DOKUNULMAZLIK 

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Cumhuriyet‘in değerli yazarı Çiğdem Toker, sebatla, bu ŞEHİR HASTANELERİ SOYGUNU‘nu işlemeyi sürdürüyor sağolsun.. (Son olarak “Şehir hastanelerinde hangi hukuk geçerli?”, http://ahmetsaltik.net/2017/09/23/sehir-hastanelerinde-hangi-hukuk-gecerli/, 22.9.17)

Kullanılan terimlere özen göstermek ve açıklıkla tanımlamak uygun olur. KÖİ : Kamu Özel İşbirliği uygun bir tanımlama değil. İngilizce aslı “PPP – Public Private Partnership”, dolayısıyla “Kamu – Özel Ortaklığı” diye tanımlamak gerekir. Ama ne yazık ki ilgili yasada KÖİ : Kamu Özel İşbirliği sözcükleri kullanılmakta. Bu da yanıltıcı.. Devlet – sermaye arasında tarafların denkliği de söz konusu değil.. Sermaye “has ya da esas oğlan”, Devlet üvey, yanaşma!

  • Bilindiği gibi “De-regülation”, KüreselleşTİRmecilerin en önemli silahlarındandır.

Açığı, toplumsal yaşamı düzenleyen mevzuat kurallarının bir bütün olarak esnetilmesi, kuralların gevşetilmesi, özellikle ticaret – ekonomi alanında neredeyse mutlak bir de-regülasyon / kuralsızlaştırma (Anomi) ile yerel ve özellikle küresel sermayeye ve bunların ortaklıklarına açılması, dikensiz gül bahçesi olarak sömürüye sunulması demektir..

Anayasa’nın 47. maddesinde yapılan kritik değişiklik gözden kaçırılmamalıdır :

  • ANAYASA md. 47 / (Ek fıkra: 13/8/1999-4446/1 md.) Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri
    ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin
    özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırabileceği veya devredebileceği
    kanunla belirlenir. (AS: Devletin.. diye başlamalı, tümce düşük!)

Değişiklik tarihi 1999’dur ve 57. koalisyon hükümeti dönemidir; Başbakan Bülent Ecevit ve yardımcıları – ortakları ANAP-Mesut Yılmaz ve MHP-Devlet Bahçeli’dir.
Küresel sermaye bastırmış ve koparmıştır bu muazzam ödünü.. hatta Kapitülasyonu!
Böylelikle Devlet, dilediği yatırım ve hizmeti kamu hukuku alanı dışına çıkararak, özel hukuk alanına aktarabilecek, bu yolla, olası davalarda şirketler güçlenirken Kamu’nun eli zayıflatılacaktır.

Buna koşut olarak özel sektöre sağlanan güvence pekiştirilerek (tahkim edilerek) Anayasa md. 125’e de çok kritik ekleme yapılmıştır aynı Anayasa değişikliği paketiyle :

  • ANAYASA md. 125– ……. (Ek hüküm: 13/8/1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir.

Açıkçası; …. Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıklar Türk yargısı önünde değil, tarafların belirleyeceği yargıç olmayan yerli – yabancı “hakemler” eliyle çözüme kavuşturulacaktır. Oysa Anayasa md. 36 aşağıdaki gibi..

  • Hak arama hürriyeti
    Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.
    Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.

Öte yandan YARGI yetkisi, devleti egemen kılan 3 ana erkten biridir Yasama ve Yürütme ile birlikte. Böylelikle yerel – küresel sermaye Devletin Yargı erkini dışlamakta ve uyuşmazlıkları kendilerinin belirleyeceği yerli yabancı hakemlerin çözümüne bırakmaktadır.. Bu şirketlerle anlaşmazlığa düşen yurttaşlar, bağımsız-yansız Türk yargısı önünde hak arayamayabilecektir. Buyurun Tahkime!

Bunun açık adı YARGISAL – HUKUKSAL KAPİTÜLASYONDUR! Devletin Egemenlik hak ve yetkisinden – gücünden çok ciddi bir ödün vermektir ve kabul edilemez. Günümüz ŞEHİR HASTANELERİ vb. lerinin adeta dokunulmaz statüsü, yıllar önce Anayasa düzeyinde sağlama bağlanmıştır. Nitekim,

“SAĞLIK BAKANLIĞINCA KAMU ÖZEL İŞ BİRLİĞİ MODELİ İLE TESİS YAPTIRILMASI, YENİLENMESİ ve HİZMET ALINMASI ile BAZI KANUN ve
KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN” (yasa no. 6428, RG: 09.03.2013) md. 1/ö şöyle :

md. 1/ö) Sözleşme: Yapım işlerinde özel amaçlı şirketle idare arasında; yenileme işleri ile
bu Kanun çerçevesinde ihtiyaç duyulan araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya
ileri teknoloji ya da yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin gördürülmesi için
yüklenici ile idare arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan sözleşme ve eklerini…

Anayasa md. 47’de yapılan değişiklikle getirilen sözleşmenin hukuksal statüsünü “yasa ile belirleme” yetkisi İdarece bu yasayla (6428) kullanılarak, Sağlık Bakanlığı ile şehir hastanelerini yapan – işletecek ve olan ve dahi Devletin kendini soyutladığı “araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya ileri teknoloji ya da yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin” de satın alınması için girişimci(ler) arasında “sözleşme” kamu hukuku değil, özel hukuk kapsamında düzenlenmiştir. Tahkim yolu da pekala Sözleşmeye konabilir (Sözleşmeler ticari sır olarak korumaya alındığından, içeriğini bilemiyoruz), yasal ekleme ya da çooooooook kolaylıkla gece yarısı bir OHAL KHK’sı ile dayatılabilir.. OHAL KHK’ları ile Türkiye’de yapılamayacak iş yok gibi.. Çünkü AYM (Anayasa Mahkemesi) kendisini yetkisiz saydı, CHP’nin açtığı bunların anayasa yargısınca denetlenmesi davasında. Dolayısıyla bir OHAL KHK’sı AYM’yi kaldırırsa, bu Mahkeme kendini baştan felç ettiğinden, kendisinin yok edilmesine bile “gık” çıkaramayacak.. Oh ne ala hukuk devleti!

İşte bu yüzden, Şehir Hastaneleri kumpası ile ülkemize kurulan büyük tuzak örtük kalabilsin diye bunlar hakkında hemen hemen hiçbir temel veriye erişemiyoruz, tek yanlı olarak ilkesiz ve ölçüsüz ileri sürülen “ticari sır” kalkanına çarpmaktayız. Bilgi Edinme Yasası da işlevsiz.

Lütfen tıklar mısınız :

  • Sağlıkta Kamu-Özel Ortaklığı Yasası ve Getirip-GötürdükleriTaa 24 Mart 2013’te, yasanın çıkarılmasından 2 hafta sonra, günümüzden 4,5 yıl önce yazmıştık.. Şimdi soralım mı :
  • Türkiye’de hala, bu halkın bir devleti var mı;
  • Yoksa Devletimizi yerli – yabancı sermaye gasp etti de biz hala yanılsama içinde
    Devletimiz olduğunu sanıp oyalanmakta mıyız?? Hangisi??

Sevgi, saygı ve kaygı ile. 24 Eylül 2017, Ankara

BOZ BULANIK BİR ORTAMDA 82. DİL BAYRAMINI KUTLUYORUZ!

BOZ BULANIK BİR ORTAMDA 82. DİL BAYRAMINI KUTLUYORUZ!
Sevgi Özel 
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
http://www.dildernegi.org.tr/TR,281/82-dil-bayramini-kutluyoruz.html, 26.9.14
(Ve Cumhuriyet, 26.9.14, sayfa 2)
26 Eylül 1983’te, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda 51. Dil Bayramını kutlamıştık. Atatürk kurumunun çatısı altında “son” bayramdı bu. Kurum yöneticileriyle üyeleri gibi törene katılan herkes kırgındı, üzüntülüydü. Işıklar içinde uyusun, sevgili Jülide Gülizar ertesi gün Cumhuriyet’teki yazısına “Buruk Bir Dil Bayramı” başlığı atmıştı. 31 yıldır buruk bir coşkuyla Dil Bayramını kutluyoruz.
Atatürk’ün ölümünden sonra yıllar yılı perde arkasında, 1950’deki Demokrat Parti iktidarıyla da açıkça, devlet desteğiyle örgütlenen karşıdevrim, sürekli Türk Dil Kurumu’na saldırdı. Üniversitede, basında ve politikada köşeleri tutan birileri kurumu uydurukçulukla, dili bozmakla, geçmişle bağı koparmakla suçluyor; komünistlerin kalesi olarak gösteriyordu. “Gök konuksal avrat, dumansal tütüngeç…” gibi gülünç sözler üreterek yeni sözcüklerle alay ettiler. Bu saçmalıklar yıllar yılı yinelendiği için çokları inandı; 2000’lerin akademik sanlı bakanları, kimi aydınlar da akılları sıra eleştiri yapıyormuş gibi Atatürk kurumu üstünden Atatürk’ü karalamak için kullandılar.
12 Eylülü izleyen günlerde gerici bir gazete her gün tam sayfa ayırarak Türk Dil Kurumu’na saldırıları yoğunlaştırdı. Yazılan hiçbir şey yeni değildi; yazanlar da… Suçlamaların ne ussal ne bilimsel dayanağı vardı; tümü siyasaldı.
Dil de din gibi siyasanın aracı yapılıyordu. Harf ve Dil Devrimleri üstünden asıl hedef hep Atatürk’tü. Yüzyıllarca Arap abecesi kullanılmış; yobazlar, halkın kullanamadığı bu abeceye dinsel anlam yükleyerek yoksul ve bilgisiz halkı sömürmüştü. Halk, yüzyıllarca ne mektubunu yazabilmiş; ne de devletle ilişkisinde Arap abecesini ve Osmanlıcayı kullanabilmişti.
Hak aramak için dilekçe yazamamış; gördüğü eski yazılı her kâğıdı dinsel bir şey sanmış, sürekli kandırılmıştı. Açlıktan, yoksulluktan, aldatılmaktan, hastalıklardan kurtulmanın umarı olarak yobazların “muska”sına bel bağlamıştı. Bilgisizliğin yol açtığı acıları ilk görendi Mustafa Kemal Atatürk! Harf ve Dil Devrimleriyle din ile dil bağını koparmıştı.
1983’teki son Dil Bayramında üzüntümüz yeni değildi; çok öfkeliydik. Çünkü Atatürk’ün 12 Temmuz 1932’de dernek olarak kurduğu Türk Dil Kurumu (TDK) gibi, TDK’den bir yıl önce kurulan Türk Tarih Kurumu da hukuk dışı bir yolla kapatılmıştı. Hukuk tanımaz beş generalin oluşturduğu Danışma Meclisinden çıkarılan yasa 17 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlandığında iki Kurum, Başbakanlığa bağlı birer devlet dairesine dönüştürülmüş; adlarıyla birlikte tüm varlıklarına el konmuştu. Asıl ahlak ve hukuk dışılık, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün eliyle yazdığı “vasiyetname”nin çiğnenmesiydi. Atatürk iki derneğe gelir bırakmış, böylece onları “vasiyetname”siyle güvence altına almıştı. Ne ki silah zoruyla başa geçen uydum akıllı generaller, karşıdevrimcilerle işbirliği yaparak ne “vasiyetname” tanıdılar ne hukuk…
Mustafa Kemal’in cumhuriyeti niçin gençlere emanet ettiğini, “vasiyetnamesi”yle
Türk Tarih ve Dil Kurumlarına niçin gelir bıraktığını bugün daha iyi anlıyoruz.
“Gençliğe Seslenişi”ni yeniden okuduğumuzda, onun 1920’lerden geleceği okuyup kaygılarını görebiliyoruz. Söylev’ini bitirirken şöyle diyor:
  • “Baylar, bu Söylevimle ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan
    ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
    Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”
Özeleştiri yapmamız gerekirse, bu emaneti gerektiği gibi koruyamadık!
Bu ulus yalnız yayılmacıyla değil, içerdeki işbirlikçisiyle, yobazlarla da savaştı.
Benim kuşağım, yayılmacının maşası olan hainlerle ve “Kuvayımilliyeciye bir tas su veren kâfirdir” diyen yobazlarla da savaşan dedeleri, nineleri tanıdı. Yunan ordusu Ankara’nın 80 km yakınına geldiğinde, Duatepe’nin az ötesindeki köyümüzden top sesleri duyuluyormuş; ama kadınlar çeyiz sandıklarını açmış, perdeleri indirmiş, askere her kumaştan çamaşır dikmiş. Bir yandan bazlama, yufka yapmış; yumurta, süt, peynir; bakla, nohut; nesi varsa cepheye taşımış. Hiç görmedikleri Mustafa Kemal’e öyle inanmış ki ürettiğini gece karanlığında askere ulaştırırken ne uyku ne korku düşmüş yüreklerine…
Mustafa Kemal de ulusa çok inanmış; kırık kaburgasıyla at üstünde çıktığı Duatepe’den dürbünüyle aslında geleceğe bakıyormuş. Samsun’a çıkışından sonraki günlerde savaşın utkuyla biteceğine, yeni bir devlet kurulacağına, zulmün biteceğine halkı da inandırmış.
Kurtuluş Savaşını doğru yorumlayabilmek için dönemin ulaşım-iletişim güçlüğünü; ulusun yoksulluğunu düşünelim. Kara trenden, lastiği olmayan beş on otomobilden; kağnıdan, attan eşekten başka ulaşım olanağı yok! Radyo televizyon yok; gazete yok! Olsa da okuyacak olan yok!
Yüzyıllar boyu padişahlar rahat yaşasın, çevresi har vurup harman savursun diye ezilen, bitip tükenmez savaşlarda ölen ulusu düşünelim. Yılda birkaç kez silahlı külahlı kapıya dayanarak halkın emeğini, askerlik çağındaki oğullarını toplayıp giden;
dini kullanarak kadını erkeği ağızsız dilsiz koyan; çağın yeniliklerini, uygulayımını izleyemediği için “hasta adam” diye anılan bir imparatorluğu düşünelim. Yüzlerce yayılmacı okuluna göz yumup eğitim sistemini, çocuklarının geleceğini satan;
kendi açtığı okullarda hangi dille eğitim vereceğini bilemeyen; “vatan, özgürlük” diyeni sürgüne, ölüme gönderen bir imparatorluğu düşünelim. “Kapitülasyon” belasıyla
on yıllar sonra doğacak bebeleri bile borçlandıran halife padişahları düşünelim.
Yakın tarihin ana kaynağı olan Söylev’i yeniden okuyarak Mondros’la, Sevr’le
tarihten silinmek üzere olan bir ülkeyi, ayağa kaldırıp utkuya yürüten Mustafa Kemal’i
ve silah arkadaşlarını düşünelim. Bugün yaşadıklarımızı da…
Kurtuluş Savaşı bugün başlayıp yarın bitmedi. Halk, imparatorluğun son on yılını, bunun da yarısını savaşlarda, işgal altında zulüm görerek yaşadı. Mustafa Kemal, daha öğrenciyken halkı ve yurdu düşünmeye başlamıştı. Kurtuluş için halka güvendi ve yanılmadı; kararlarını en yakınındakiler kuşkuyla karşılarken yılmadı. Söylev, onun direnme gücünü belgeler. Söylev’ini Osmanlıca yazmıştı. Mustafa Kemal’le ve cumhuriyetin değerleriyle hesaplaşanlar, Söylev’in günümüz Türkçesiyle çocuk ve gençlere okutulmasını istemez; çünkü Atatürk, ölümünden sonra karanlık yuvasından başını çıkaran gericilerin öncüllerini anlatmış; gelecek kuşakları uyarmıştır.
Uyarısına şöyle başlar:
  • “Ey Türk gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuzluğa dek korumak ve savunmaktır.”
2014 Türkiyesinin gençlerine, Mustafa Kemallerin ardıllarına, “Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir” demekte çok haklıdır.
Bugün bu “hazine” darmadağın olmak üzeredir. Mustafa Kemal, tıpkı Duatepe’den olduğu gibi, 1927’de kürsüden de geleceğe bakmıştır. Cumhuriyet kurulmuş, onca devrim yapılmışken niçin, “Gelecekte de seni bu hazineden yoksun etmek isteyecek yurtiçi ve yurtdışı düşmanların olacaktır” deme gereksinimi duymuştur?
Niçin, “Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin” demiştir?
Mustafa Kemal, yaşamının hiçbir döneminde fildişi kulelere sığınmamış; “içinde bulunduğu durumun olanak ve koşullarını” doğru görmüş; en önemlisi aydınları,
yönetim kadrolarını, gücü eline geçirecek olanların ileride neler yapabileceğini doğru değerlendirmiştir. Örneğin Dil Devrimini “Türk rönesansı” diye alkışlayan, sonra
yok edilmesi için çabalayan Fuat Köprülüler; 18 yıl Türkçe okunan ezanın, yeniden Arapçaya dönmesine onay veren Hamdullah Suphiler, devrimleri eğitimle geliştirmek yerine Anayasayla korumaya kalkan Celal Bayarlar… Öğretmen kurultayında Atatürk’e saygı duruşu yaptırmayan Adnan Adıvarlar ve tarihin tozlu yapraklarına gömülen pek çokları Atatürk’ün çok yakınında bulunmuş kişilerdir. Devrimlerin nasıl yapıldığına tanık olanların gelecekte nasıl dönekleşeceğini ilk gören Atatürk’tür; bu nedenle gençleri uyarmıştır.
Bugün tarih, O’nu bir kez daha doğrulamıştır. İçine saplandığımız bu karanlık dönemde Gençliğe Seslenişteki her tümce, Atatürk’ün ne denli uzak görüşlü bir devrimci olduğunu kanıtlıyor. İşte Ata’nın, 1927’den çektiği 2014 Türkiyesinin fotoğrafı:
“Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz bir durumda belirebilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi açıkça işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurt içinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler. Dahası
bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler.
Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.”
Cumhuriyet kurumları gibi değerleri, hatta dereler tepeler satılık… Ulus yoksul!
Türk Devrimi Atatürk’ün belirlediği yolda, onun manevi kalıtı olan “akıl ve bilim”le beslenerek gelişseydi bu sesleniş, tarihsel bir metin olarak kalabilirdi. Seslenişi, doğru okumayı sürdürerek yürürdük. Cumhuriyetin değerlerinden koparılarak karanlık bir geleceğe yürütülüyoruz.
Atatürk’ün “vasiyetnamesi” rastlantıyla çiğnenmedi; uydum akıllı generaller kurumları bilinçsizce kapatmadı. Atatürk’le toplum bağının koparılması, Atatürkçü olma kimliğinin zedelenmesi, Atatürkçü düşüncenin engellenmesi gerekiyordu. Karşıdevrimin maşaları, eliyle yazdığı “vasiyetname”yi çiğneyerek Atatürk’e ve Atatürkçülere meydan okudular. Bunda büyük ölçüde başarı da sağladılar. Dil Devrimiyle kazanılan sözcükler yasaklandı; bir bütün olan Türk Devriminin her aşaması bilimdışı tartışmalarda masaya yatırıldı. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak iletişim aracı olan Türkçe, niçin ortak (resmi) dil; niçin çok dilli eğitim yapılmıyor gibi sorularla eğitim ve gelir düzeyi inişte olan toplumun kafası karıştırılıyor.
Atatürkçü düşüncenin özü laik eğitimdir; ancak laik eğitim 1950’den bu yana, özellikle 80 sonrası karşıdevrime verilen ödünlerle yara aldı; bugün tümden yok edilmiş durumda. Toplumun gözü önünde olan politikacılar, sözde aydınlar Osmanlılık düşü kuruyor; dinsel eğitimi öne geçirenler eski dil ve yazıya dönüş için işbirliği içinde çabalıyor. Osmanlılık düşü kuranlar, nedense Osmanlının 16. yüzyıldan sonraki dönemini, çöküşe neden olan gerçekleri yok sayarak “Fatih projeleri”yle çocuk ve gençleri avutuyor.
Ne yazık ki görüntü Osmanlının son dönemindeki gibi… Herkes Türkçe konuşuyor; ama kimse kimseyi doğru anlayamıyor. Üniversite, yargı kurumları, sözde toplum öncüleri laik cumhuriyetin üstüne çöreklenen karanlığı görmezden geliyor.
İşte böyle bir ortamda 82. Dil Bayramını kutluyoruz. Öfkeliyiz; ama yılgın değiliz. Laik cumhuriyetimizin Atatürkçü düşünceyle yeniden ayağa kalkması için ne kavgadan kaçarız ne tartışmadan! Kavgadan amaç, Atatürk gibi davranabilmek, onun gibi ödünsüz, kararlı olabilmektir! Tartışmadan amaç, doğru bildiklerimizi, ussal ve bilimsel olanı halka anlatabilmektir! Yolumuz ve yönümüz aydınlanmadan yanadır!
Atatürk’ün Gençliğe Seslenişini hep birlikte yüksek sesle haykırmanın günü gelmiştir! Birinci görevimiz, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuzluğa dek korumak ve savunmaktır! Bugün, bağımsızlığımızı ve cumhuriyeti savunmak zorundayız, bu görevi üstlenmek için içinde bulunduğumuz durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceğiz!
82. Dil Bayramını bu duygularla kutluyoruz!
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
Sevgi Özel
** Başkanın, 26 Eylül 2014’te kutladığımız 82. Dil Bayramı için ÇTD
Eylül 2014 sayısında yayımlanan yazısı.

=====================================

Dostlar,

Biraz uzun ama önemli bir yazı..

Dil Derneği Başkanımız Sn. Sevgi Özel‘e teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
27.9.2014, Yozgat

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net