ADALET BAKANI BEKİR BOZDAĞ’IN BİLMEDİKLERİ..

ADALET BAKANI BEKİR BOZDAĞ’IN BİL(E)MEDİKLERİ..


Dr. Ahmet SALTIK

Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Bozdağ’dan CHP’nin AYM başvurusuna ilişkin:

“Anayasaya aykırı da olsa KHK çıkartılabilir” buyurmuşlar..

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ gündeme ilişkin açıklamalarda bulunmuş.
Bozdağ konuşmasında;
* “OHAL’in 3 ay daha uzatılması kararı alındı. Siz 3 ayda FETÖ’yü ayıklayamazsınız. Kararların doğru olması, hataya düşülmemesi için bu zamana ihtiyaç var. Demokrasimizin korunması, hukuk devletimizin korunması, insanlarımızın özgürlüklerinin korunması bakımından da buna ihtiyacımız var. Bugüne kadar OHAL sadece devlete uygulandı.
Devleti yönetenler işlerini hızlı ve etkin yapsınlar diye yapıldı. Bundan sonra da devlettekilere uygulanmaya devam edecektir, vatandaşımız zarar görmeyecektir. CHP, OHAL
kanun hükmündeki kararnamelerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesine karar verdi.
KHK’larla kanunda değişiklik yapamazsınız iddiasıyla. Neye göre söylüyorsunuz bunu?
Anayasaya aykırı da olsa KHK çıkartılabilir.” demiş.
(http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video_haber/608395/Bozdag_dan_CHP_nin_AYM_basvurusuna_dair___Anayasaya_aykiri_da_olsa_KHK_cikartilabilir_.html, 01.10.2016)
*****

Anayasa’nın 13. maddesine göre;

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

OHAL’de temel hakların nasıl sınırlandırılacağı anayasanın 15. maddesinde sayılmıştır:

  • “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyladurumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.”

Maddeden görülebileceği üzere; olağanüstü halde hak kısıtlamasının 2 önemli sınırı var:

  1. Uluslararası hukuka aykırı olmama,
  2. Durumun gerektirdiği ölçüde olma.

Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı‘nın (European Social Chart – Convention)
E maddesi, bu Şart’ın uygulanmasında ayrımcılık yasağını düzenlemektedir.
Konvansiyon’un (Şartın) G maddesi ise Şart’ta tanınan hakların yalnızca

– demokratik bir toplumda başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ya da
– kamu yararının,

– ulusal güvenliğin,
– halkın sağlığının ya da
– ahlakın korunması için
ve

ancak yasayla (OHAL kararnamesiyle değil!) sınırlanabileceğini belirtmektedir.

Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Konseyince 1996’da kabul edilen, Türkiye’nin 6.10.2004’te imzaladığı ve 3.10.2006 günlü, 26308 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 5547 sayılı yasa ile TBMM’de uygun bulunarak, Anayasa md. 90 uyarınca iç hukukta yasa gücündedir.
Bunların Anayasaya aykırılığının ileri sürülmesini bizzat Anayasa aynı madde ile yasaklamaktadır. Dahası, son fıkrada şu hüküm yer almaktadır :

  • “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.»

OHAL KHK’leri açısından değil adil olmayan bir yargılama (muhakeme)hiçbir yargılama yapılmaksızın, en küçük bir savunma hakkı verilmeksizin on binlerce kişi kamu görevinden çıkarılmıştır. Bu durumda, aslında yargılama yapılmadan ceza mahkumiyetinin kurulduğu söylenebilir. Oysa Anayasanın 15. maddesi buna doğrudan engeldir. 15. maddenin 2. fıkrası, olağanüstü durumda bile askıya alınamayacak hakları saymaktadır:

  • “Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemezsuçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

KHK’larda listeleme yöntemi ile kamu görevinden -sürekli- çıkarma, Anayasanın 2. maddesinde sayılan ve Anayasa’nın 4. maddesi ile değiştirilmesi bile önerilemeyen Cumhuriyetin temel niteliklerinin ağır biçimde çiğnemine (ihlaline) yol açmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye, uluslararası hukukun da koruduğu evrensel ilkelere aykırı olarak insanlarını “sivil ölüm”e mahkum eden bu uygulamayı sonsuza dek sürdüremez.

Siyasal iktidar bu yanlış yoldan dönmezse, bu açık hukuksuz uygulama,
er ya da geç uluslararası hukum duvarına çarparak geri dönmeye mahkumdur.

OHAL bittiğinde, bu kişilerin anayasa ve uluslararası sözleşmelerle korunan hakları güvence altında kalmaya devam edeceğinden, AKP iktidarının Adalat Bakanlığı koltuğunu işgal eden hukuk fakültesi mezunu (Hukukçu??) Bozdağ’a Anayasanın 13. maddesi yanıt vermektedir.

Ancak bu geri tepme, haksız yollarla Devlete yerleşen, yurttaşlara dönük şiddet eylemlerine başvuranların da aklanmasına yol açabilecektir.

Bu nedenle, siyasal iktidarın ivedilikle (acilen) hukuk dışı yöntemler yerine,

Halkın gerçeği bilme hakkına saygı gösteren saydam ve adil soruşturmalar aracılığıyla
devletten ayıklama  (lustration) yoluna yönelmesi gerekir. Yoksa yalnızca onbinlerce insan haksızlığa uğramakla kalmayacak, FETÖ’yle mücadele de boşluğa düşecektir.

OHAL KHK’leri açısından değil adil olmayan bir yargılama (muhakeme);
hiçbir yargılama yapılmaksızın, en küçük  savunma hakkı verilmeksizin
yüz bine yakın kamu görevlisi işten çıkarılmıştır.

Bu durumda, gerçekte yargılama yapılmaksızın açıkça ceza hükmü verildiği ve uygulandığı (infaz edildiği!) söylenebilir. Oysa Anayasa’nın 15. maddesi buna doğrudan engeldir.
Anılan maddenin 2. fıkrası, olağanüstü durumda bile askıya alınamayacak hakları saymaktadır:

  • “Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve
    bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez;
    suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Uluslararası hukukun bağlayıcı yerleşik kuralları hiçe sayılarak, tümüyle keyfi olarak
hazırlanmış listelerle yüz bini bulan muazzam bir rakama ulaşan sayıda kişiyi kamu hizmetinden çıkarma işleminin OHAL sonlandıktan sonra sürdürülmesi olanaklı değildir.
Tersi durumda, binlerce / onbinlerce hak ihlali davasının AİHM’e taşınması kaçınılmazdır..

Eğer Anayasa Mahkemesi de binlerce “bireysel hak ihlali” saptaması yapmaz ve bu kararların gerekleri idare ve yargı organlarınca makul süre ve kapsamda gereğince yerine getirilmezse..
*****
Bir öneride bulunsak                                                ??

Fakülteler mezunlarını yaz okullarında her yıl değilse birkaç yıl ara ile “yenileme – tazeleme – güncellenme” kurslarına alsa.. Meslek Odaları ya da Akademik uzmanlık dernekleri
bir ölçüde yapmaya çalışıyor.. (ABD’de…. zorunlu!)

Bu süreçlere uymayan ya da başarılı ol(a)mayan mezunlarının diplomasını askıya alsa,
bir tür “diploma re-call” (diplomayı askıya alma, geri çağırarak iptal etme!) programı uygulasa
nasıl olur acaba?? ABD’de Tabip Odaları bu süreci çok katı olarak uygulamakta..

AKP, gerçek bir yaraşırlık (liyakat – meritokrasi) kurmunu -ki Batı’yı görkemli Batı yapan
bu siyasal – hukuksal – ahlasal – etik – yönetsel temel normdur!-
yaşama geçirmedikçe,
Bay Bozdağ gibi “hukuk bilginlerinin” (!) yol göstermesiyle burnunu “.oktan” kurtaramayacaktır..

AKP kadrolarında Adalet Bakanlığı yapabilecek görece en “nitelikli” (!) hukukçu Bay Bozağ ise, Türkiye’nin de AKP’nin de daha çoook çekeceği var demektir.. Sayıları 140’a çıkartılan ve
her yıl binlerce “mezun” (?!) veren Hukuk Fakültelerine de, YÖK’e de, siyasilere de
selam olsun!

  • Bozdağ istifa etmeli, ettirilmeli, görevden alınmalı ve
    Hukuk Fakültesinde temel eğitime alınmalıdır..

Türkiye bunca zulmü ve aşağılanmayı hak etmemektedir.
Ülkemize çooook yazık oluyor.. AKP’ye bile!

AKP, TBMM, Başbakan ve Erdoğan bu ibretlik gaftan ders çıkarır ve
gereğini hızla yapar mı acaba??

Sevgi, saygı ve endişe ile.
02 Ekim 2016, Ankara

Not : Bu makalenin yazımında OHAL KHK’leri ‘Sivil Ölüm’ mü Demek?” başlıklı makaleden geniş kapsamda yararlanılmıştır.. (Doç. Dr. KEREM ALTIPARMAK, Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.- Mülkiye, bizim SBF – Mülkiye’den hocamızdır) 9 Eylül 2016’dan beri web sitemizin manşetinde tuttuğumuz bu önemli makalenin tüm metnine, şu erişkeden (linkten) ulaşılabilir : ohal_khkleri_sivil_olum_mu_demek

Yetkin birilerinin bu temel ve önemli makaleyi Adalet Bakanına anlayacağı düzeyde açıklaması gerekebilir.. Hükümetin de gereklerini mutlaka yapması…

Ali Rıza Aydın : Hukuk ne işe yarar?

Dostlar,

Sayın Ali Rıza Aydın’ın önemli bir yazısını paylaşalım.
Sn. Aydın, AYM Başkanı Haşim Kılıç‘ın istemiyle görevinden ayrılmak zorunda kalmadan önce bu yüksek mahkemenin rapörtörü idi..

Devr-i AKP’de hukuk hiç olmadığı ölçüde ayaklar altında…
Bu durum çok tehlikeli, kaygı verici..

Sevgi ve saygıyla.
26.8.2014, Maçka – Trabzon

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

========================================

Hukuk ne işe yarar?

portresi

 

Ali Rıza Aydın

 

 

Başlığı teorik ya da genel bir hukuk yazısı için atmadık. Bugün birkaç seçmeyle yetineceğiz ve artık soL Portal’da hukuk haber, yazı ve tartışmalarına daha çok
yer vereceğiz.

AKP, Erdoğan ve Davutoğlu üzerinden hukukun ne işe yaradığına ilişkin
kimi anımsatmalar yapalım:

1) Refah Partisi’nin, ardından Fazilet Partisi’nin Anayasa Mahkemesi kararlarıyla kapatılması AKP’nin yolunu açtı ve 2001 yılında “her iki partinin uzantısı olmaksızın yenilikçi olduğunu” savunan AKP kuruldu. Kapatılmalar da kurulma da Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre yapıldı.

2) AKP 2002 sonunda yapılan genel seçimde tek başına iktidara geldi. Ancak, Genel Başkan Erdoğan, Türk Ceza Yasası’na göre aldığı hapis cezası ve bu cezanın siyaset yasağı getirmesi nedeniyle TBMM’de yer alamadı.

3) Erdoğan’ın önce milletvekili, sonra da başbakan olabilmesi için Anayasa değişikliği gerekiyordu. AKP döneminin ilk Anayasa değişikliği 2002’de CHP desteğiyle yapıldı. Erdoğan’a Meclis yolu açıldı.

4) Erdoğan’ın milletvekili seçilebilmesi için Yüksek Seçim Kurulu’nun çelişkili ve
kişiye özgü yorumuyla “Siirt seçimi” formülü bulundu. Formül, Siirt ilinde yapılan seçimin iptalini ve yeniden seçim yapılmasını öngördü. Yapılan seçimde Erdoğan
Siirt milletvekili olarak Meclise girdi.

5) Abdullah Gül, 58. Hükümetin istifasını Cumhurbaşkanına sundu ve
59. Hükümeti kurma görevi Erdoğan’a verildi.

Bunlar 2 Aralık 2002 – 15 Mart 2003 arasında gerçekleşti. AKP halen iktidarda,
Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi. Bu seçimin, 2007’de Meclis’te yapılan Cumhurbaşkanı seçiminin Anayasa Mahkemesi kararıyla iptali sonrası yapılan
Anayasa değişikliğiyle sözde halk tarafından yapıldığını; genel, yerel, halk oylaması
ve halk tarafından yapılan seçimlerin Anayasa gereği yargı organının genel yönetim
ve denetiminde olduğunu anımsayalım.

* * *

Hukuka biraz da dışarıdan bakalım:

2003 yılı bir yandan da Irak Tezkeresi tartışmalarına konu oldu. TBMM’deki
1 Mart Tezkeresi reddi gerginliğinden önce, ABD Başkanı Bush ile AKP Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış arasında ABD’de yaşanan ve (25.2.2003 günlü) gazetelere yansıyan gergin diyalog hukukun uluslararası yönünden ilginç…

“Bush: Beyler, ABD topraklarında yapacağınız bir şey yok. Ülkenize gidin ve bu tezkereyi Meclis’inizden geçirin.
Yakış: Birtakım zorluklarımız var. Uğrayacağımız zararlar gerçekten büyük. Biz iki müttefik ülkeyiz,
bizi anlayacağınızı düşünüyoruz.
Bush: Hiçbir müttefik beni sizin kadar uğraştırmadı.
Yakış: Türkiye aynı zamanda AB sürecinin içinde. Oradan değişik sesler geliyor.
Bush: AB mi kaldı? Alın işte üçe böldüm.
Yakış: Türkiye demokratik bir ülke. Uluslararası hukuk kurallarına da hep uydu. Bu operasyonla ilgili
Birleşmiş Milletlerin takınacağı tavır da önemli.
Bush: 21. Yüzyılda Birleşmiş Milletler gerekli mi değil mi, ona bakıyorum. Arkadaşlarımız bunu araştırıyorlar.”

Bush’un son sözcüklerinin Erdoğan tarafından sıkça dile getirildiğini,
ancak daha da önemlisi ABD’nin Irak saldırısında BM’nin sessizliğini de anımsayalım.

* * *

Davutoğlu’nun hukuksal yolculuğu ise şöyle:

2003’te büyükelçi unvanı aldı, 2009’da TBMM dışından Dışişleri Bakanı, 2011 genel seçimlerinde milletvekili oldu. Halen Dışişleri Bakanı… Buraya kadarı hukuk kurallarıyla uyumlu… 21 Ağustos 2014’te ise 10 Ağustos’ta halk tarafından cumhurbaşkanı seçilen, ancak genel başkanlık ve başbakanlık koltuğunu bırakmayan Erdoğan tarafından AKP’nin genel başkanı ve başbakan adayı olduğu açıklandı. Bu açıklamanın hukukla ilgisi yok. Hukuken gereğinin yapılacağı yer, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından sayılan, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre çalışması gereken AKP kurultayı. Kurultaydaki hukuksa, çoğu kez olduğu gibi görüntü…

Bir anımsatma da ABD’den yapalım: Davutoğlu ABD’nin sevdiği isim.
Türkiye’de bürokrasi ve siyasete girdiğinde ABD çok mutluydu.
“ABD destekli” siyasetçi sözleri çok söylendi.

“Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabının yazarı, CIA Türkiye Masası Eski Şefi ve Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabına bir hayli gönderme yapan, O’nu “Türk dış politika uzmanı” olarak tanımlayan Graham E. Fuller, kitabın “Türkiye’nin geleceğiyle ilgili dış politika senaryoları” başlıklı bölümünde, “Ahmet Davutoğlu’nun stratejik vizyonu” başlıklı sayfalarda şunları söylüyor:

“(…) gerçek anlamda bağımsız bir Türk dış politikasının entelektüel ve kavramsal temelleri sistematik biçimde ancak son zamanlarda Türk bilim adamı ve AKP’nin
dış politika başdanışmanı Ahmet Davutoğlu tarafından ortaya konulmuştur.”

“Savunduğu vizyon Batı, Orta Doğu, Rusya, Afrika ve Asya’ya karşı geniş bir bağımsız Türk politikaları demeti uygulayabilmek üzere ABD merkezli politika yöneliminden cesur bir şekilde uzaklaşmayı öngördüğü için, Birleşik Devletlerdeki bazı gözlemciler Davutoğlu’nu Amerikan karşıtı olmakla suçlamışlardır. Her ne kadar Türkiye’nin dünyadaki konumunun -geçmişteki ABD ittifakının yaptığı gibi- sınırlanmasını ve hegemonya altında kalmasını istemese de Davutoğlu’nun herhangi bir şekilde “anti-Amerikan” olarak nitelendirilmesi saflıktır.”

“Davutoğlu’nun stratejik vizyonu hiç kuşkusuz mevcut AKP dış politikası üzerinde büyük etki yapmıştır, fakat AKP dışındaki düşünürlerden direniş görmektedir, ki bunlar arasında dış politikada benzer bir maksimum esneklik ve bağımsızlık isteyen Kemalistler ve solcular vardır. Davutoğlu’nun yaptığı, dış politikada Türk milli menfaatlerine dair sistematik ve geniş vizyon formülasyonu gerçekten de tartışılabilir; ancak kapsamı ve derinliği bakımından bir benzeri olmayan bu formülasyon, halihazırda Türk dış politika düşüncesi üzerinde büyük etki yapmış durumdadır. Bu etkinin önemi ne kadar vurgulansa azdır.”

Fuller’in kitabı 2007 tarihli… Davutoğlu 2009’da dışarıdan Dışişleri Bakanı, 2011’de milletvekili, 2014’de AKP genel başkanı; başbakan olacak. Son süreçler hukuken tamamlanacak. Stratejik vizyon hukuken yerli yerine oturacak.

İşte demokratik hukuk devletinin ikiyüzlü kültürü; kurallarla kaybettiriyor,
kurallarla kazandırıyor.

Batakçı sağ siyaset, veliaht düzenini, emperyalist siyaset de küçük Amerika düzenini sürdürmede, politikalarıyla ilgili kadrolaşmayı korumakta kararlı. İlkesiz iç politika da demokrasi adı altında onları yaşatmakta kararlı.

“Hukuk” ise bir yandan AKP gericiliğinin ve sermayenin, diğer yandan emperyalizmin görüntüsü…

BİR TEMEL FIKRASI; 2 SÖZ ve GELDİĞİMİZ YER…

 

BİR TEMEL FIKRASI, 2 SÖZ ve GELDİĞİMİZ YER…

Birkaç yıl önce buna benzer gönderiler aldığımızda pek önemsemezdik. Ama aşağıda yer alan TEMEL fıkrasının ironik olanı tarafı ise “mecburiyete” sadece belki bir yıl kaldı!!!
 İki söz bir fıkra ve en alt satırda ise geleceğimiz nokta …
İki söz ve bir fıkra

Bir söz AFRİKA’dan ;
  
Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı.
Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler.
Gözümüzü açtığımızda ise;
Bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı. 

  
Kenya Kurucu Devlet Başkanı 
  
************************************************
  
Bir de bizden ;
  
AKP geldiğinde elimizde özgürlük, laiklik, cumhuriyet vardı.
Bize, kömür verdiler, aşevinden yemek verdiler,
gözümüzü kapayarak tekrar oy atmamızı istediler…
Gözümüzü açtığımızda ise,
Bizim başımızda türban, yüzümüzde sakal, onların elinde ise para, iktidar vardı…

  
T.C. Vatandaşı
  
***************************************************

Bir söz de TEMEL den … 
  
Temel 20 senedir Almanya’da yaşıyormuş. Bir gün göçmen bürosuna gidip Almanya’dan kesin dönüş yapacağını söylemiş. Göçmen bürosundaki Almanlar Temel’i tanıyorlar, seviyorlar. 
  
Sormuşlar; ‘Niye dönüyorsun.?’ diye. 
  
Temel ‘homoseksüeller yüzünden’ demiş. 
  
Bürodakiler şaşırmış; ‘Seni rahatsız filan ediyorlarsa hemen bir şikâyette bulun, gereğini yaparız… Buradan bu yüzden ayrılmana değmez demişler’.
  
Temel, ‘Beni rahatsız etmiyorlar’ demiş.
  
Bürodakiler yine şaşırmış; ‘Peki neden gidiyorsun?’
  
Temel yanıtlamış:  ‘Burada 20 yıl önce homoseksüellik yasaktı,
10 yıl önce serbest oldu, 5 yıl önce de evlenmelerine izin verildi. Homoseksüellik ZORUNLU olmadan dönmek istiyorum !..

  
*****************************************************

” KISSADAN  HİSSE ” 
  
Türkiye’de de 30 yıl önce türban diye bir şey yoktu,  20 yıl önce takmaya başladılar,  şimdi serbest oluyor, ZORUNLU olmadan
bir şeyler yapmak lazım…
Biliyorsunuz, dünyada nüfusa oranla en çok eşcinel (homoseksüel) Suudi Arabistan’da bulunuyor

Suay Karaman : TERÖRİST


Suay Karaman

portresi

TERÖRİST

Emperyalist ABD’nin kendi çıkarları için yapmayacağı hiçbir şey yoktur. Bugüne dek yaptığı katliamlar, emperyalizmin kirli yüzünü anlamayanlar için önemli bir uyarıdır. Emperyalist ABD, teröristleri besler, büyütür, finanse eder, görevini yaptırır ve işi bitince deliğe süpürür. Bunun en son örneği El Kaide terör örgütünün başı Usame Bin Ladin’dir.

Mart ayı başında emperyalist ABD’nin üçüncü büyük kenti Şikago’nun caddelerinde dolaşan otobüslerde Usame Bin Ladin, Pakistan asıllı Faisal Shazt, Filistin kökenli ABD ordusunda binbaşı Nidal Hasan, HAMAS üyesi bir Arap teröristin fotoğrafları vardı. Ancak bu teröristlerin yanında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da fotoğrafı vardı…

Usame Bin Ladin’in afişinde; “Sizi derhal İslam’a çağırıyoruz. Benim cihadım bu,
ya sizinki?” yazılıydı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın afişinde ise;

  • “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız, müminler askerlerimiz. Bu ilahi ordu dinimi bekler… Benim cihadım bu, ya sizinki?” yazıyordu.

Bu afişleri ‘Amerika Özgürlükleri Savunma Girişimi’ (American Freedom Defense Initiative) adlı örgüt hazırlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı bir terörist gibi Şikago caddelerinde Amerikan halkına tanıtılıyordu. Bu olay açıkça diplomatik bir skandaldır. Dost ve müttefikimiz diye övünülen ABD yetkililerinin bu duruma sessiz kalmasını da anlamak olanaksızdır. Bu konu hakkında Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği ya da Dışişleri Bakanlığı’ndan açıklama yapılmaması da başka bir skandaldır.

AKP kurulduğu zaman, henüz milletvekili bile olmayan Tayyip Erdoğan, ABD’ye davet edilmiş, ağırlanmış ve başkanla görüşmüştü. Aradan geçen on yılda istedikleri rolü üstlenen Tayyip Erdoğan’ın artık işi bitmiştir ve deliğe süpürülme aşamasındadır. Bu aşamaya kılıf hazırlamak isteyen emperyalist ABD,
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı terörist ilan etmiştir. FBI adına çalıştığı açıklanan Fettullah Gülen, terörist ilan edilen Tayyip Erdoğan yerine, emperyalist ABD için
yükselen yeni değer konumuna getirilmiştir.

Yaklaşık elli bin kişinin katili PKK terör örgütünün başı ile görüşülmesine
olanak sağlayan ABD, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı terörist ilan etmiştir. Emperyalizme bilerek ya da bilmeden hizmet etse bile, dünyada ilk kez emperyalizme karşı zafer kazanan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir başbakanını, emperyalist ABD teröristlerle aynı kefeye koyamaz. Dünyanın birçok ülkesinde terörizme destek veren emperyalist ABD’nin, kendini görmeden, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı terörist ilan etmesi, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesini savunan ülkemize karşı yapılan büyük bir haksızlıktır, onursuzluktur.

Kendi başbakanımız yaptıklarıyla, yanlışlarıyla, ihanetleriyle yalnızca Türk Milleti tarafından yargılanabilir, terörizme destek veren emperyalist ABD’nin önce kendi sicilini düzeltmesi gerekmektedir. Emperyalist ABD terörist arıyorsa, kendi yönetimlerine bakmalıdır.

Ülkemizin bölünmesi ve parçalanması için harita ve planlar yapan emperyalist ABD’nin, PKK terör örgütüne destek verdiği bilinmektedir. 17 Mart 2013 Pazar günü katillerin ve teröristlerin meydanlarda gövde gösterisi yapmasının yol haritası da emperyalist ABD tarafından çizilmiştir. Demokrasi ve insan hakları konusunda sicili bozuk emperyalist ABD için söylenecek en iyi söz, Aşık Mahzuni Şerif’e aittir:

“Defol git benim yurdumdan,
Amerika katil katil.
Yıllardır bizi bitirdin,
Amerika katil katil.
Devleti devlete çatar,

İt gibi pusuda yatar,
Kan döktürür, silah satar,
Amerika katil katil.. “

(İlk Kurşun Gazetesi, 18 Mart 2013.)

NAZİF EKZEN : İyi ki kamu ekonomisi var

NAZİF EKZEN

İyi ki kamu ekonomisi var

Kamuda satılabilecek ne varsa satılıyor. Başbakan açıkladı. Kamuya ait sosyal tesisler de satılacak. Sonunda özelleştirme buraya kadar vardı artık. Gazetelerde yer alan ilk haberlere göre, 2013 yılında sosyal tesislerin satışında 60 milyon TL gelir bekleniyor. Köprülerin ve otoyolların 25 yıllık kullanım hakkının Türkiye’nin en büyük iki sermaye grubuna, yabancı ortakla birlikte satılmasından sonra, sıra memur lojmanlarına ve sosyal tesislere kadar geldi.

O arada Yatağan Termik Santralı’nı ihaleye çıkartmak istediler. İhaleyi yapamadılar. Son otuz yıllık özelleştirme tarihinde Yatağan bir ilk oldu. Çalışanlar-İşçiler ihaleyi yaptırmadılar.

Olağanüstü gelir yaratma politikası

Yetmiyor. Kamunun olağan gelirleri ile bütçenin finansman dengesini kuramıyorlar. Maliye Bakanı 2012 bütçe sonuçlarını açıklarken, müjde vermişti! 2013 yılında 15 milyar dolarlık özelleştirme geliri bekleniyor. 2012 tahminlerin çok gerisinde kalmıştı. 10.5 milyar dolar bekleniyordu, 6.3 milyar dolarda kalmıştı. Hazine ve bütçeye yapılan aktarım da beklenenin çok altında kalmıştı. Açıklar büyümüştü. Çünkü ekonomik büyümede beklenenin ötesindeki yavaşlama, vergi gelirlerini düşürdü. Vergi gelirlerinin artık %70’i dolaylı vergilerden oluştuğu için, ekonomik faaliyet hacmi yavaşlayınca, vergi gelirleri hemen düşüyor. Vergi gelirlerindeki düşüş ve özelleştirme gelirlerinin beklenenin altında kalması, 2012 yıl sonunda bütçedeki açığı 21 milyar liradan 29 milyar liraya çıkarttı. Hep olağanüstü gelir gerekiyor. AKP iktidarının on yıllık döneminde hep öyle oldu. Vergi afları ve özelleştirme gelirleri ile hep olağanüstü gelirler sağlandı. Vergi gelirlerinin arttırılması için AKP iktidarının hiç çabası olmadı.

Şimdi daha çok kamu geliri ihtiyacı var. Türk ekonomisi büyüme hızının düşmesine ve düşük büyüme hızlarının önümüzdeki beş yıllık dönemde bir zorunluluk haline gelmesine karşın, kamunun kaynakları-geliri yetmiyor. Çünkü Türk ekonomisini ayakta tutmak için kamu ekonomisinin harcamalarına-yatırımlarına ihtiyaç çok fazla. Türk özel sektörü yatırım yapamıyor. Yatırım yapacak tasarruf gücünü yitirmiş durumda. Yatırım yapabilmesi için daha fazla borçlanması gerekiyor.

Büyümeyen ekonomi

Aralık ayının başında açıklanan III. çeyrek büyüme sonuçları, 2012 yılında, söylenenlerin, beklenenlerin tam tersi olarak ve istenmediği halde, ekonominin kamu kaynaklı büyüdüğünü göstermişti. İstihdam artışı da devlet istihdamı kaynaklı idi. Şimdi açıklanan 2012 bütçe dengesi sonuçları, bu gelişmeyi yıllık bazda bir kez daha doğruluyor. İyi ki kamu ekonomisinin harcamaları var. Yoksa Türkiye 2012 yılını %1 büyümenin de altında kapatacaktı.

Kamu harcamaları gözde

2012 Büyümesi III. çeyrek sonuçlarında, özel tüketim harcamalarında artışın sıfıra yaklaştığının gördük. Buna karşın, kamu tüketim harcamaları beklenenin çok ötesinde arttı. Toplam yatırım harcamalarında %7.6 gerileme var. Özel sektör yatırım harcamalarında %11 gerileme, kamu sektörü yatırım harcamalarında ise %9.6 artış var.

Yukarıdaki tablo 2012 bütçesinin harcamaları için hazırlandı. Toplam harcamalar beklenenin ötesinde %14.5 oranında artmış. İlk sırada personel harcamaları yer alıyor. Artış %17.7 olmuş. Personel harcamalarının artışı ısrarla memur maaşlarındaki artışa bağlanmak istendi. Gerçek ise farklı. Kamu da istihdamının son yılların en yüksek artışının göstermesinin nedeni şu: 2000 yılından bu yana devlete en çok memur 2012 yılında alınmış olacak. 2012 yılı başından Eylül ayı sonuna kadar, kamuda personel sayısında 145 bin memur artışı olmuş. Son üç aylık dönem ile birlikte bu sayının 220 bini bulacağı ve toplam memur sayısının 3.4 milyon kişiyi aşacağı anlaşıldı. Sonraki en hızlı artış %9 oranındaki artış ile gayri menkul sermaye ve üretim harcamalarında gerçekleşti. 2012 bütçesinde bu harcamalarda yıl içinde, önceki yıla göre %9 oranında daralma olacağı tahmini var. Tam tersi olmuş. Tablonun bu harcama kalemine dikkat edilirse, son beş yıllık dönemde bu harcama kaleminde hep tekrar eden bir durum bu. Beş yıllık bir tesadüf olamaz. kasıtlı bir biçimde bu harcama kaleminde aşağıdan tahmin yapılıyor ve düşük ödenek ayrılıyor ve her sene sürekli ödenek aşımı yaşanıyor. Bu harcamalar, kamunun yaptırmakta olduğu inşaat işleri en hızlı artan harcamalarının ilk sırasında. Hangi inşaat harcamaları mı? Ankara’da başta başbakanlık sarayı olmak üzere, birbiri ardından yükselen yeni bakanlık binaları, Meclis’in arka bahçesinde hızla yükselen “ucube” sayılabilecek örnekler. Sonra alt yapı inşaat işleri. Hep inşaat işleri.

İnşaat kamu desteğine rağmen büyümüyor

Yıl başında bütçeye konmuş ödenek açısından bakıldığında, toplam harcamalarda ödenek üstü artış 9 milyar lira olurken, tek başına Gayri Menkul Sermaye ve Üretim harcamalarında yaşanan artış 6 milyar lira ile ilk sırada. Geçmiş beş yılda da aynı durum yaşanmış. Bütçe inşaat işlerini hep bu yolla desteklemiş. Devam ediyor.

Kamu harcamaları 2012 yılı içinde öngörülenden çok daha hızlı artıyor. Kamunun inşaat işleri nedeniyle artıyor ve kamuya alınan personel nedeniyle artıyor. Kamunun bütün bu desteğine karşın, inşaat sektörü dokuz aydan ancak %1 büyümüş. Kamunun desteği de yetmiyor artık.

‘Kamu ekonomisi kötüdür’

Piyasacılığı yeniden kutsayan neo-liberal köktenciliğin, krize kadar olan dönemde, 1980-2007, bu son saldırısını Washington Uzlaşısı simgeledi. Washington Uzlaşısı’nın tek politika aracı, piyasaların tek tayin edici kılınması değildi. Bu, üç temel araçtan ilkiydi, ikincisi özelleştirme ve üçüncü alan: mali disiplinin sıkılaştırılması idi.

“Gelişmekte olan ülkeler için doğru politikalar” olarak belirlenen bu politikaların üç aracının da temel hedefleri, kamu ekonomik faaliyetlerinin alanını daraltmak. Sıkılaştırılmış mali disiplin ile; kamu harcamalarını azaltmak, özelleştirme ile; kamu ekonomisinin mülkiyetindeki sermaye stokunu özele devir etmek. Bu politik tercihlerin yapılmasının nedenleri, Washington Uzlaşısı’nda; “1970 sonrasında, gelişmekte olan ülkelerde devletler bütçelerin denetimini elden kaçırmıştı ve hızla büyüyen açıkları vardı. Verimsiz Kamu İşletmeleri bu açıkları daha da arttırıyordu. Gevşek para politikaları enflasyonun kontrolden çıkmasına neden olmuştu. Ülkeler büyük açıklara sürekli olarak dayanamıyordu ve sürekli büyüme, sürekli enflasyonla mümkün değildir” vurgusu yapılmaktaydı.

1980 rejimleri

Washington Uzlaşısı ile bu grup ülkeler için getirilen iktisat politikası önerileri ve kullanacakları araçlar; “ğru kaynak tahsisini sağlayacak piyasalar eli ile istikrarlı ve sürekli büyümeyi” gerçekleştirecekti. 1945-1980 arasında çevre ekonomilerinde desteklenen ithal ikameci, müdahaleci (kimi örneklerde planlı) ekonomik yönetimin imkân verdiği sanayileşme, yaygın desteklere dayalı tarım ve dayanışmacı bölüşüm politikaları gibi öğelerinden oluşan düzenleme biçimleri, 1980 rejimleri eli ile adım adım tasfiye edildi. “Kamu Kötüdür. Yanlış-kötü kaynak tahsis eder. Kaynak tahsisi bütünüyle piyasalara bırakılmalıdır”.

Geldiğimiz kavşakta “ulusal ekonomilere dönüş” hızla ivme kazanırken, “iyi ki kamu ekonomisi var” deniyor.