İçişleri Bakanlığı TTB için harekete geçti

İçişleri Bakanlığı TTB için harekete geçti

(AS: Bizim irdelememiz yazının altındadır…)
İçişleri Bakanlığı, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyeleri hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunacak.

‘Savaşa hayır’ dedikleri için AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterilen Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyeleri hakkında, İçişleri Bakanlığı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunacak.

Bakanlık, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyeleri hakkında, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) başlattığı Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekâtı’na ‘savaş’ değerlendirmeleri yaptığı” iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak, Asliye Hukuk Mahkemesine dava açılmasını talep edeceklerini açıkladı.
*****
Erdoğan’ın hedefindeki TTB’den 7 maddelik açıklama

‘Savaşa hayır’ dedikleri için AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından tepki gösterilen Türk Tabipleri Birliği (TTB) 7 maddelik bir açıklama yaptı. ‘Şavaş karşıtı’ bir bildiri yayınladıkları için AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bugünkü konuşmasında hedef alınan TTB, 7 maddelik bir yazılı açıklama yaptı. TTB’nin açıklaması şöyle:

1. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi 24 Ocak 2017 Çarşamba günü kamuoyuna bir açıklama yapmıştır.
2. Açıklamayı izleyen iki gün içinde tarafımıza farklı tepkiler ulaşmıştır. Açıklamamızı olumlayan ve destekleyen bir çok geri bildirimin yanında, metinde yer almayan ifadeler eklenerek hedef gösteren ve adeta bir lince davetiye çıkaran söylemler ve tehditler de söz konusudur.
3. TTB Merkez Konseyi gerek hekimlerin gerekse de vatandaşlarımızın tepkilerini dikkatle dinlemektedir.
4. Öncelikle tekrarlanması gereken TTB Merkez Konseyi’nin açıklaması halen sınır ötesinde bulunan çocuklarımızı, onların ana, baba ve yakınlarını da gözeterek, büyük bir özenle, hiçbir insana hürmetsizlik etmeyen bir üslupla kaleme alınmıştır. Orada görevli bulunan insanlar tepki gösterenler kadar bizim de canımızdır. TTB Merkez Konseyi bu anlamda kendisi hakkında yapılan çarpıtmaları reddetmektedir.
5. TTB Merkez Konseyi bu süreçte bir hekim birliği tutumu ve sorumluluğuyla görüşlerini ifade etmiştir. Savaş, çatışma, terör operasyonu ve benzeri durumlarla ilgili hekimlik değerleri ve yıllar boyunca geliştirilen tutum bildirgeleri hiçbir farklı yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. TTB Merkez Konseyi’nin 24 Ocak tarihli açıklaması bütünüyle bu birikime sadık kalarak yapılmıştır.
6. Yukarıdaki gerçeklere rağmen tepkilerin kimi provokatif saldırılara da meydan verecek çağrılara, hedef göstermelere dönüştüğünü üzülerek duyuyor, görüyor, yaşıyoruz.
Son olarak devletin en yetkili makamlarının açıkladıkları görüşler kimileri için
TTB Merkez Konseyi’nin hedef olarak algılanması tehlikesini de içermektedir.
7. TTB Merkez Konseyi bu bilgiler ışığında, kamu otoritesine herkesin can güvenliğini güvence altına alacağı ve hiç kimseyi dışlamadan görüşlerini ifade edebileceği
bir ortamı tesis etme görevini yerine getirme sorumluluğunu hatırlatır; bu vesileyle
özgür, demokratik ve barış içinde bir Türkiye ve dünya özlemimizi bir kez daha paylaşırız.
*********

Erdoğan’ın TTB çıkışına hukukçulardan tepki:
‘Bu bir susturma politikası’

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ‘Savaşa hayır’ açıklamalarına yönelik “Bu terörist sevicilerin, bugüne kadar biz, ‘barışa evet’ dediklerini de pek duymadık. Zaten bunların barışla filan alakası yok” tepkisini gösterdi. Hukukçular Erdoğan’ın bu çıkışını değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ‘Savaşa hayır’ açıklamalarına yönelik “Bu terörist sevicilerin, bugüne kadar biz, ‘barışa evet’ dediklerini de pek duymadık. Zaten bunların barışla filan alakası yok” tepkisini gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin genel merkezinde düzenlenen 121. genişletilmiş il başkanları toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Erdoğan, “Zor bir coğrafyada ve çok kötü hava şartlarında icra edilen operasyonumuzda en küçük bir aksaklık olmadığını, bir sıkıntı olmadığını bizzat yerinde görmekten ayrıca memnuniyet duydum. Çok yakın bir zamanda terör örgütü adeta kıpırdayamaz hale getirilecektir. Çocukları ve kadınları öne atarak, yerleşim yerlerindeki operasyonlarımızı yavaşlatmaya çalışıyorlar.” dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, barış çağrısı yapan Türk Tabipleri Birliği’ne yönelik sert tepkisini değerlendiren hukukçular, “Bu bir susturma politikası” dedi. Hukukçuların görüşleri şöyle:

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Yaman Akdeniz     :

Bu olay başladığından beri savaş karşıtı olan, süreçle ilgili görüşlerini bildiren herkes bu tip eleştirilere maruz kalıyor. Bunun Cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor olması daha da düşündürücü. Buradaki amaç muhalif kesimlerin en sert eleştirilerle susturulmaya çalışılmasıdır. TTB veya savaşa karşı görüşlerini açıklayanların ise gözaltına alınmalarını, soruşturulmalarını izliyoruz. Siyasiler tarafından verilen mesaj devletin eleştirilmemesi, bu konuda konuşulmaması. Bu demokratik toplumlarda kabul edilemez. Siyasilerin her fırsatta tüm medyayı kullanarak cevap vermeleri mümkün iken muhaliflerin böyle bir şansı yok. 2-3 gazete, 1-2 TV kanalı ve sosyal medya üzerinden düşüncelerini ifade edebiliyorlar. Hükümete ters düşecek bir şey söylendiğinde düşmanca bir tavırla karşı karşıya kalıyorlar. Akademisyenler de aynı süreçten geçti. Bu bir susturma politikası. Dondurucu etki yaratmaya çalışıyorlar.
Konu hakkında konuşmaya korkuyor insanlar.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi
Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak    :

– Savaş hukuku açısından “terörle savaş” diye bir kavram yok.
Uluslararası nitelik taşıyan ve taşımayan çatışmalar var.
– Bir çatışmaya girdiğinizde uymanız gereken kurallar vardır.
  “Silahlı çatışma değil” diyorsanız insan hakları hukukunu uygulamak zorundasınızdır.
“Bu savaş değil” deniyorsa insan hakları hukukunun uygulanması gerekli.
– “Orası egemenlik alanım değil bu yüzden uygulamam” deniliyorsa
  silahlı çatışma hukukunu uygulamak zorundasınız.
Savaş tabirini kullandığınız zaman da silahlı çatışma hukukunu uygulamak zorundasınız.
Bunu uyguladığınız zaman da “barış” tabiri kullanılabilir, davranışlarınız da sorgulanabilir.
En doğru savaşı yapıyorsanız bile buna uymak zorundasınız.
– Savaş tabirinden rahatsız iseniz insan hakları hukukuna uygun davranmak zorundasınız.

Eski İstanbul Baro Başkanı Turgut Kazan   :

Erdoğan’ın The Post filmini izlemesini öneriyorum.
Her durumda ulusal çıkarlar ifade özgürlüğü ile sağlanır
.
TTB’nin yaklaşımı hekim gözüyle yaklaşımdır.
Buna bile hoşgörü yoksa zaten dünyanın en iyi demokrasisine sahip olduğumuzu gösterir (!).
=====================================
Dostlar,

ERDOĞAN AFRİN’de UÇAN KUŞA BİLE MUHALİF; TTB’ye de!

Bu konu bağlamında web sitemizde 2 makalemizi yayımladık :

1. ERDOĞAN’ın SORUNU GERÇEKTEN ve SALT KOPROLALİ Mİ; YOKSA… ?

2. AKP = ERDOĞAN’ın DIŞ POLİTİKA – ASKERİ OPERASYONLARA MAHKUMİYETİ!

Erdoğan, suçluların telaşı içindedir.
Suriye – Irak’ın kuzeyinde ABD destekli bölücü terör örgütlerinin yerleşmesinde kendisinin ve partisinin izlediği politikaların doğrudan payı vardır.

UNUTULMASIN : 1 Mart 2003’te TBMM’ye getirilen AKP hükümeti tezkeresi, Irak’ın işgali için 65 bin dolayında ABD askerinin ve tüm ağır silahlarının Türkiye üzerinden Irak’a geçmesine TBMM’nin izni istenmişti (md. 92). Erdoğan daha 2 haftalık Başbakandı. Yüz dolayında sağduyulu AKP’li Vekilin de oylarıyla bu Tezkere bereket reddedildi.

Erdoğan’ın o günlerde (31 Mart 2003) ABD sermayesinin sözcüsü Wall Street Journal adlı gazeteye verdiği ibretli demeç arşivlerdedir :

  • Kahraman ABD askerilerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için duacıyım…

O “kahraman” (!) ABD askerleri Irak’ı yerle bir ettiler, böldüler, Kuzeyde Türkiye’ye komşu Barzanistan’ı kurdular… Yetmedi, onbinlerce Irak’lı Müslüman kadının ırzına geçtiler.. Yetmedi, AKP iktidarının 1 Mart 2003 Tezkeresinin reddinin intikamını 4 Temmuz 2003’te 11 askerimizin başına çuval geçirerek Irak’ın kuzeyinde tutsak aldılar.. Bu olayı protesto için ABD’ye nota verilmesi istemlerine Erdoğan alaysılayarak (ironi yaparak)Ne notası yahu, müzik notası mı bu?” gibisinden yanıt verdi.

Bin iki yüz km’yi bulan tüm güney – güneydoğu Irak – Suriye sınırı ABD – AB destekli PKK ve türevi (PYD, YPG..) örgülerle dolduruldu ve silahlandırıldı. BOP gereği idi tüm bunlar ve Erdoğan BOP Eşbaşkanı idi.. Türkiye dahil 22 ülkenin parçalanmasını öngören haritaların gazetelerde – TV’lerde yayınlandığı BOP… Erdoğan bunları bilmiyor muydu? Zekası, politik birikimi vahim – korkutucu gerçeği kavramasına elvermiyor muydu yoksa, BOP Eşbaşkanlığı’nın gereğini mi yaptı?

Erdoğan’ın AKP’sinin Başbakanı A. Davutoğlu, El Kaide – El Nusra’nın devamı olarak Irak – Suriye’nin kuzeyinde kurdurduğu DEAŞ (İng. ISIS) taşeron bölücü terör örgütü için uzun süre “..bunlar terörist falan değil.. bir avuç öfkeli çocuk..” diyerek görmezden gelmedi mi? Erdoğan ve partisi AKP o sırada neden sesini çıkarmayıp bu emperyalist tezi destekledi!?

Şimdilerde, ateş bacayı sarınca, kendisinin neden olduğu çok ağırlaşmış sorunları ancak TSK eliyle çözme zorunluğu doğunca, bu yapılmayabilecek olan, zamanında eleştiriler dinlenseydi
bu duruma gelinmeyecek olan ve belki de gerekmeyecek olan askeri operasyonu eleştirerek BARIŞ isteyenlere katlanamıyor.. Öfke patlamaları içinde ortalama bir insanın ağzına alınamayacak ağır – aşağılayan -hakaret dolu sözler kullanıyor..
Bu apaçık suçluların telaşı değil mi?

Bir de bunca aculluk – telaş -panik – iç kamuoyuna dönük çok agressif beyin yıkama – algı operasyonu, halka dönük duygu sömürüsü, ölçüsüz hamaset… dış kamuoyunca uluslararası düzlemde  nasıl okunuyor acaba? Erdoğan bu davranışlarıyla Türkiye’nin ayağına sıkıyor ve Afrin operasyonunun meşruluğunu sorgulanma durumuna düşürüyor.. Ayrımında mı acaba??

Ağzını açan tüm karşıtları da “demir yumruk” yöntemiyle sindirmeye çalışıyor.
Bu gerçeklerin anımsanmasını ve yaygın halk kitlelerinin öğrenmesini engellemeye çabalıyor.. 170 imzacıyı da tefe koyuyor (28.1.18), apaçık seçim propagandası yürütüyor..

  • Sen Profesör – Doçent – Sanatçı – Aydın.. oldun da bir şey mi oldun??!
    Ne demeli?? Medya “a-zı-cık” namuslu – frenli gitse, her şey öylesine hızla değişebilir ki!Bizim de meslek örgütümüz olan TTB (Türk Tabipleri Birliği) acımasız bir kara propaganda ile kurban seçilmiştir. Ancak Türkiye’de iyi – kötü hala namuslu, yeterince bağımsız olamasa bile yansız – hukuka uygun davranacak yargıçlar tükenmemiştir. Ayrıca TTB gibi yasa ile kurulmuş kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları Anayasa’nın 135. maddesi güvencesindedir.

Açıkladığımız bağlamda, yukarıda yorumlarına yer verilen 3 hukukçunun tezlerine
ilkesel olarak biz de katılıyoruz. Halkımızın bu pespaye oyunlara gelmeyeceğine inanıyoruz.

İçişleri Bakanı ve Erdoğan, acil teenniye gereksinimleri bakımından birbiriyle yarışmakta!
Suçlu, aynı zamanda güçlüyü oynamaya kalkmamalı.

Yineleyelim : Türkiye’yi askeri operasyona zorunlu kılan, AKP = Erdoğan‘ın inatla sürdürdüğü olağanüstü yanlış politikalardır. Bedeli halkımız Mehmedimiz kanı – canı – kesesiyle – geleceğiyle.. ödüyor; üste çıkmaya çalışan, siyasal ranta “OY” a dönüştürmeye çalışan iktidar bir de yavuz hırsızın ev sahibini bastırması örneğindeki gibi davranıyor. Pes doğrusu!

Makyavel bunları görseydi Prens adlı önemli klasik siyaset kitabını yırtar atardı korkarız..

Erdoğan ve AKP’sini, kendileri dışında herkesi VATAN HAİNİ ilan etme hastalığından – taktiğinden kurtulmaya, kara propaganda araçları kullanmaktan vazgeçmeye ve demokratik hukuk devleti çerçevesinde hiç olmazsa asgari normlara uymaya çağırıyoruz. Asgari uzlaşma tüm Türkiye için çok ama çok gerekli. Herkesi düşmanlaştırma sağlıklı bir davranış olabilir mi?

Sevgi, saygı ve kaygı ile. 29 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
TTB Ankara Tabip Odası Üyesi – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Tabii böyle bir tutuklama sadece kağıt üzerinde geçerli olacaktır. Çünkü bu gerekçeyle tutuklama yapılamaz. Böyle bir nedenle tutuklama yapılmasına dair yasalarda bir hüküm yok.

AİHS’in 18. maddesi uyarınca Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.

Bu nedenle, zorla besleme yapmak amacıyla tutuklama yapmak da mümkün değildir. Bu nedenle karara bu nedenle tutukluyoruz demeyecekler, başka bir gerekçe yazacaklar ama bu durumun daha sonra saptanmasına mani değil. Yani gerçek amacın farklılığı daha sonrasında da saptanabilir.

Zorla besleme konusunda da sınırsız bir yetki yok. 82. madde de “hayatî tehlikeye girme veya bilinç bozukluğunun hekim tarafından belirlenmesi” koşulu getiriyor. Ama nihayetinde böyle bir doktor raporunun kolayca temin edilebileceğini tahmin etmek güç değil. Ancak bu yapılırsa, bu da Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlaline neden olabilir. AİHM, zorla beslemeyi kategorik olarak reddetmiyor. Ama bunun koşulları var. Tabii bugüne kadarki vakalarda hep hapiste olan kişinin açlık grevi tartışılıyordu, ilk defa açlık grevini sonlandırmak için bir tutuklama vakasıyla karşı karşıyayız, bu temel ilkeleri etkiler mi onu kestirmek güç.
(http://mulkiyehaber.net/aclik-grevini-sonlandirmak-icin-tutuklama-yapilabilir-mi/, 23.5.17)
==========================
Yazıklar olsun AKP iktidarına…

Sevgi ve saygı ile. 20 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

YSK’nin MÜHÜRSÜZ OYLAR KARARININ DAYANILMAZ SAÇMALIĞI ÜSTÜNE!

YSK’nin MÜHÜRSÜZ OYLAR KARARININ DAYANILMAZ SAÇMALIĞI ÜSTÜNE!

Y. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

YSK, 16 Nisan 2017 günü aldığını söylediği ama bugüne kadar yayımlamadığı 2017/560 sayılı kararını nihayet sitesine yüklemiş. Bu kararın kısa bir analizini yapmam gerekiyor çünkü karşı karşıya olduğumuz durum açık bir hukuk skandalı.
Artık hukukçu olmayanların bile bildiği gibi 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 101. maddesinin birinci fıkrasının 3. numaralı bendinde;

  • “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … birleşik oy pusulaları geçerli değildir” diyor.

Bu açık kanun hükmüne rağmen, YSK seçim günü henüz sayım devam ederken, mühürsüz oy pusulalarını da kabul edeceğini söyledi. Bunun gerekçesi olarak, önce 2004 yılı ve öncesi verdikleri kimi kararları dayanak olarak gösterdiler. Oysa hem Kanun 2010 yılında değişmişti, hem de örnek verilen kararların bu durumla ilgisi yoktu. Çünkü örnek kararlarda yapılan bir itiraz üzerine, sadece bir sandık için verilmiş kararlar söz konusuydu. Oysa 16 Nisan 2017’de verildiği iddia edilen karar  “somut” bir sandık hakkında değil milyonlarca oyun ilgilendirdiği iddia edilen binlerce sandık hakkındaydı ve bir yargı kararı değil idari karar niteliğindeydi.
Bu iddia çürüyünce belli ki YSK başka bir gerekçe arayışına girdi. 48 saat sonunda son derece absürt bir gerekçe ile geri döndüler. Bu gerekçeyi karardan şu şekilde aktarabiliriz:

“Anayasanın 67 ve 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin Ek 1 No.lu Protokolün 3. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır”.
Bunu herkesin anlayacağı bir dile çevireyim. YSK diyor ki, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca bir yasa ile insan hakları sözleşmesi çatıştığında insan hakları sözleşmesi esas alınır, o yüzden ben 298 Sayılı Kanunun 101. maddesini değil AİHS Ek 1. Protokol’ün 3. maddesini esas aldım.
Bu konuyu açmak için size somut bir örnek vermek istiyorum. Yaman Akdeniz’le (AS: Prof.) birlikte 2 yıldan fazla bir zamandır AİHM’in devlet başkanına hakaretle ilgili hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kararlarını referans göstererek

  • Cumhurbaşkanı’na Hakaret suçunu düzenleyen TCK 299. maddesinin
    AİHS’in 10. maddesi karşısında uygulanamayacağını söylüyoruz.
    Birçok davada ya biz bunu ileri sürdük ya da avukatlar bizim bu görüşümüzü mahkemelere sundular. AİHM’in içtihadı su kadar berrak olmasına rağmen bir tek mahkeme bile bu gerekçeyle düşme veya beraat kararı vermedi, TCK 299 uygulayıp insanlara ağır cezalar verdi.
    Şimdi geliyorum YSK’nin bu olayda AY 90 delaletiyle AİHS Ek 1. Protokol 3. maddesini uygulamasına. YSK kararı diyor ki; “Ek 1 Protokol 3. madde, sadece milletvekili seçimine ilişkin seçme hakkını düzenlemekle birlikte özü itibariyle serbest seçim hakkını önemsemekte ve koruma altına almaktadır”. Dikkatinizi çekerim, aslında YSK de farkında, Ek 1. Protokol 3. madde referanduma değil genel seçimlere uygulanır ve bu nedenle referandumla ilgili bir karara esas alınamaz ama neymiş efendim, hakkı özü itibariyle koruyorlarmış. Madem öyle, mahalli seçimler sırasında neden uygulanmadı o zaman AİHS?
    Ama saçmalık burada da bitmiyor. 298 Sayılı Yasanın getirdiği usulün meşru bir amacı var. Seçimde hileyi önlemek. Bir başka deyişle, demokratik bir toplumda bir devlet seçimlerin adil sonuçlanmasını sağlamak için usul güvenceleri alabilir ve bunu yasayla düzenleyebilir. Yukarıda TCK 299. madde ile ilgili birçok kararın bulunduğunu söylemiştik. AİHM’in devlet başkanına hakaretle ilgili çok sayıda kararı dava dosyalarına koyulmasına rağmen dikkate alınmıyor. YSK kararı ise kendi iddiasına dayanak olarak bir tek AİHM kararı bile gösteremiyor, çünkü yok böyle bir karar.

    Sonuç : YSK kararı verdiği sırada aldığı kararın yasal bir dayanağı yoktu. Açıkça 298 Sayılı yasayı ihlal etti. Sonradan buna bir kılıf bulmaya çalıştı. Bulduğu kılıf ise hiçbir şeye uymuyor. AİHS’in uygulanması mümkün olmayan referanduma, AİHM’in bir tek emsal kararını gösteremeden, AİHS’in Ek 1. Protokolünü uygulayıp, 298 Sayılı Yasayı geçersiz kılıyor.
    Şunu çok net söyleyebilirim; AİHS referanduma uygulanamıyor ama eğer uygulansaydı, AİHS’i bizzat YSK’nin verdiği bu karar ihlal ederdi, hiç şüphem yok.
    =====================================
    Dostlar,

    Sn. Y. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK İdare Hukuku ve İnsan Hakları Hukuku alanında yetkin bir uzmandır. Hukuk doktorasını İngiltere’de yapmıştır. Yaşı 45’e erişmiş, akademik olarak son derece olgunlaşmıştır. Akademik derece almayı önemsememektedir. Rahatlıkla profesör titrini alabilecek birikimi, bilimsel üretimi vardır. Mülkiye’deki eğitimimiz sırasında kendisinden İnsan Hakları dersleri almıştık. Ödülleri vardır, kendisini bizim savunmamıza gerek yok, hukuk dünyası yeterince tanır. Örn. TCK 299 bağlamında AİHM davaları..

Dr. Altıparmak‘ın yukarıda yazdıkları son derece doğru, yerinde irdelemelerdir.
*****
YSK Başkanı’nın mühürsüz zarfların ve oy pusulalarının geçerli sayılmasına ilişkin basın açıklamasının tutulacak bir yanı olmayıp tümüyle kendi ayıbının ve hukuksuzluğunun bir ilanı ve itirafıdır. Hele yurt dışındaki mühürsüz zarf ve oy pusulalarının geçersiz sayıldığına ilişkin haberden sonra bu açıklama, tam bir hukuksal rezalet ve hatta skandala dönüşmüştür.

Seçimlerin genel yönetim ve denetimini yapmakla görevli ve yetkili olan, kararlarına karşı başka bir makama başvurulamayan (Anayasa md. 79), ancak Anayasada yüksek yargı organları arasında yer almayan ve kendine özgü (sui generis) yetkilerle donatılmış, gerçekte yönetsel (idari) nitelikte bir kurum olan YSK’nın, yasaya ve hukuka mutlak aykırı olduğu için “yok hükmünde / keenlemyekun” bulunan kararının iptali için Danıştay’da sorunun ivediliği gerekçesiyle yürütmenin durdurulması istemiyle dava açmak da yerinde olacaktır, çünkü
söz konusu işlem bir yargı kararı değil, idari işlemdir.

Her ne kadar Anayasanın 79/2. maddesinin son tümcesinde, “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” denilmekte ise de bu Hükmün, Anayasa metnine dahil olan Başlangıç bölümünün 3. fıkrasında yer alan egemenliği “.. millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı ifadesi ile 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesi ve 125. maddesinde belirtilen “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” hükmü ile birlikte değerlendirilmesi durumunda; yürürlükteki hukuk düzeni dışına çıkıp yöntem ve yasaya aykırı olarak keyfi kararlar veren, seçimleri yönetmek ve denetlemekle görevli bir Kurulun, anılan evrensel nitelikteki bağlayıcı kurallar karşısında yargı denetimi dışında bırakılmasının hukuk devletinde asla kabul  edilemeyeceği de gözetilerek, böylesi bir davanın açılmasına engel olmadığı kanımızı bu sitede paylaşmıştık. Ancak siyaset kurumu (halen AKP – RTE!) yargıdan elini derhal çekmelidir. Ne var ki anayasa değişikliği yürürlüğe girdiğinde 1 ay içinde HSK yeniden oluşturulacak, 13 üyenin 6’sı CB Erdoğan, 7’si ise RTE’nin genel başkanı olacağı (halen fiilen olduğu!) TBMM’deki AKP çoğunluğunca belirlenecektir. Böylelikle yargı, beyninden başlayarak Yürütme güdümüne alınacaktır. Bu hedef AKP- RTE için vazgeçilmez, stratejik hatta yaşamsaldır; Türkiye için ise demokratik hukuk devletinin infazıdır!

YSK kendisini gülünç konuma düşürmektedir.

Ne adına, niçin, ülkeye yazıktır. YSK, CHP ve Vatan Partisi başta olma üzere kendisine bu gün (18.04.2017) ulaştırılan itiraz ve yakınma dilekçelerinde yer verilen haklı – yerinde hukuksal gerekçeleri dikkate alarak olgunluk göstermeli, hatasından dönmeli ve hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmemelidir.

Kamuoyu vicdanında adalet duygusunun doyurulması (tatmini) ülkemize şu çok zor koşullarda ciddi kazanım ve güç sağlayacaktır. Böylesi bir kararla halkoylamasının yenilenmesine hükmetmek ülkemize saymakla bitmez yarar sağlayacaktır.

Kaldı ki halkoylamasına konu anayasa değişiklikleri demokratik hukuk devletini bitirecek içeriktedir.. Bir kez daha kamuoyunda tartışılması, halkın doğru bilgilendirilmesi
yaşamsal önemdedir.

Son olarak; Profesör, Doçent sanına (unvanına) sahip pek çok hukukçu susarken,
yaş ve meslek deneyimi olarak kıdemli sayılmakla birlikte, henüz Yrd. Doç. unvanlı
Sn. Dr. Kerem Altıparmak‘ın ilk de olmayan böylesi nitelikli – yürekli hukuksal irdelemeleri aynı zamanda bir aydın cesareti örneğidir. Kendisini kutlar ve teşekkür ederiz gerçekten.

Sevgi ve saygı ile. 18 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Anayasa Mahkemesi ve AİHS

Y. Doç. Dr. Kerem ALTIPARMAK
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fak.
(Ankara – BİA Haber Merkezi, 25 Temmuz 2016)

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

….. Anayasa Mahkemesi bu ölçütü yaklaşık 25 yıl önce kurmuştu. Mahkemeye göre
olağan KHK’lerle olağanüstü KHK’ler arasındaki fark ve sonuçları şöyleydi:

“Olağanüstü hallerde Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çıkarılabilecek KHK’lerde konu sınırlaması yoktur. Ancak bu, olağanüstü KHK’lerin düzenleme alanının sınırsız olduğu anlamında değildir. Bu tür KHK’lerin düzenleme alanları, Anayasa’nın 121. maddesinin 3. ve 122. maddesinin ikinci fıkraları gereğince “olağanüstü halin veya sıkıyönetim halini gerekli kıldığı konular”la sınırlıdır.

  • Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların
    olağanüstü hal KHK’leriyle düzenlenmesi olanaksızdır.

Olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır. İlân edilmiş olan olağanüstü halin nedeni, şiddet olaylarının yaygınlaşması ve
kamu düzeninin bozulması
dır.

Olağanüstü halin amacı, neden öğesiyle kaynaşmış bir durumdadır.
Başka bir anlatımla, olağanüstü halin varlığını gerektiren nedenler saptandığında,
amaç öğesi de gerçekleşmiş demektir
. Şu durumda

  • Olağanüstü hal KHK’lerinin “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda
    olağanüstü halin amacı ve nedenleriyle sınırlı çıkarılmaları gerekir.

Anayasa’nın 148. maddesinin biçim ve öz yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında tuttuğu KHK’ler “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkartılan KHK’lerdir.

Anayasa Mahkemesi’nin çıkartılan bir olağanüstü hal KHK’sinin bu niteliği taşıyıp taşımadığını belirlemesi ve eğer bu niteliği taşımıyorsa uygunluk denetimini yapması zorunludur.
(AYM, E. 1990/25, K. 1991/1, 10.1.1991)

Uzatmamak adına belirtelim ki, AİHS’e göre Sözleşme’nin 15. maddesine göre yapılan bildirim sonrasında AİHM’in karar verebilmesi de bu mantık üzerine kuruludur.

  • Olağanüstü hal, her şeyin yapılabildiği değil, olağanüstü halin yarattığı riskleri kaldırmak için ek önlemlerin alınabildiği bir dönemdir.

AİHM de bu dengeyi orantılılık ilkesiyle sağlar. Orantılılık ilkesi “şartların gerektirdiğinden daha fazla önlem alınmasını kati bir şekilde yasaklar”. (Aksoy/Türkiye, para. 68)
(http://bianet.org/bianet/hukuk/177136-bu-bir-olaganustu-hal-khk-si-degildir)
================================
Dostlar,

Sayın Dr. Keren Altıparmak Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesinin yetenekli öğretim üyelerindendir. Kamu Hukuku / İdare Hukuku alanında doktorasını tamamlamış ve İnsan Hakları sorunlarında yoğunlaşarak uzmanlaşmıştır. İş yükünün son derece yoğun olması yüzünden, 40’lı yaşların ortasına gelmesine karşın Doçentlik çalışmalarını tamamlayamamıştır!

Türkiye’nin 140’a yaklaşan Hukuk Fakültelerinden, “hukuk devleti – anayasa” ayaklar altına alınırken nedense “tık” çıkmamaktadır!?

Bizim de mezunu olduğumuz “Mülkiye” de suskunlaştırılmıştır üzerindeki yoğun baskılarla
ne yazık ki.. Ancak biz naçizane, Mülkiyeli sorumluluğumuzu ve yetkimizi de kullanarak hukukun üstünlüğünü savunmayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz.. Yargıtay önceki başkanlarından Sayın Prof. Dr. Sami Selçuk da önceki günlerde web sitemizde yer verdiğimiz makalesinde benzer çağrıyı yapmıştı.. (‘Anayasal devlet’ten ‘anayasalı devlet’e)

Anayasa Mahkemesi (AYM), CHP tarafından önüne getirilen OHAL KHK’lerini Anayasa md. 148’i dayanak göstererek “yetkisizlik” nedeniyle geri çevirmiş ve anayasa yargısı üzerinden denetleme ve Anayasaya – Anayasal düzene sahip çıkma asli görevini yerine getirmekten kaçınmıştı. Bu karar ülkemizi ağır bir bunalıma sokmuştur. AYM 1990 ve 1991’de benzer durumda aldığı 2 kararı “emsal” olarak görüp içtihat istikrarını sürdürebilseydi rejim günümüzde bunca tıkanmayacak ve AKP – RTE de OHAL KHL’leri ile Anayasayı hiçe sayan düzenlemeler yapma pervasızlığını kendilerinde göremeyeceklerdi.

Öte yandan bu KHK’ler TBMM onayına da zamanında sunulmamaktadır. Böylelikle yasalaşan KHK içerikleri bu kez Anayasa yargısına taşınabilecektir (AY md. 150). AKP bunu yapmadığı gibi, ülke gündemini Anayasa değişikliği = Sultanlık dayatması ile tıkayarak saptırmaktadır.
*****
Sn. Rifat Serdaroğlu’nun sitemizde yer alan bir makalesinde aşağıdaki saptamaları izliyoruz :
(Rifat Serdaroglu : ANA VE YASA, 05.01.2017)

670 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 17 Ağustos 2016- 180 (YÜZ SEKSEN) gündür görüşülmedi!
672 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
673 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 01 Eylül 2016- 127 (YÜZ YİRMİ YEDİ) gündür görüşülmedi!
675 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi; 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
676 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 31 Ekim 2016- 66 (ALTMIŞ ALTI) gündür görüşülmedi!
677 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
678 Sayılı KHK- TBMM’ye Gelişi- 22 Kasım 2016- 44 (KIRK DÖRT) gündür görüşülmedi!
*****
Bunca hukuksuzluk, öyle hiçbir şey olmamışçasına sürdürülebilecek bir durum değildir. Türkiye’nin bu yozlaşmaya “alışacağını – kabulleneceğini – boyun eğeceğini…” sanmak boşunadır. Her yanlış, AKP – RTE’nin hesabına yazılmakta ve kendi sonlarını yaklaştırmaktadır.

OHAL KHK’leri ve Anayasal yargı denetimi konusunu biz de birkaç makale ile işlemiştik :

OHAL_KARARNAMELERININ_ANAYASAL_YARGIYA_TASINMASI

OHAL Kararnameleri Nasıl İptal Edilebilir?

OHAL KARARNAMELERİ İLE FİİLİ SİVİL DARBE

AKP – RTE’yi sağduyuya çağırmayı sürdürüyoruz..
Bu Anayasa değişikliği ülkemize yıkım getirecektir..
Lütfen vazgeçiniz, bu dayatmayı geri alınız..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Anayasa Mahkemesi İlan Etti: Artık Bir Anayasamız Yok!

Anayasa Mahkemesi İlan Etti:

Artık Bir Anayasamız Yok!

  (AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)

Y. Doç. Dr. Kerem Altıparmak
İdare ve İnsan Hakları Hukuku Uzmanı
Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye
http://mulkiyehaber.net/?p=19163, 05.11.13
Ortalık toz duman içindeyken AYM’nin dünkü kararı yeterince ilgi görmedi. Bununla ilgili küçük bir not yazmam gerekiyor : 
  • AYM dün itibarıyla sadece OHAL KHK’lerini denetleyemeyeceğini belirtmiş olmadı, Anayasasız bir döneme girdiğimizi ilan etti.  
keremaltıparmakson
Evet, artık AYM SAYESİNDE TÜRKİYE’nin BİR ANAYASASI YOK!
En azından OHAL süresince. Ama şöyle de düşünülebilir; eğer OHAL süresince Anayasa yoksa, hükümet her sıkıştığı durumda OHAL ilan edebileceği ve bu da denetlenmediğine göre, aslında olağan dönemde de artık Anayasa’nın olmadığını söyleyebiliriz.
AYM, Anayasasızlığı meşru kılan kararını şöyle gerekçelendiriyor        :
  • Anayasa’nın 148. maddesi “Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.”
    Eğer daha önce yaptığım gibi bir hükmün OHAL KHKsi olup olmadığına bakarsam, esas denetimi yapmış olurum. Bunu da 148. madde yasaklıyor.
Mahkeme, 148. maddedeki bir cümleye verdiği mutlak değerle, tüm Anayasayı işlevsiz kılıyor. Çünkü bir Anayasanın varlık sebebi, erkler arası ilişkiyi düzenlemek ve temel hakları güvence altına almaktır.
  • Oysa KHK’ler denetlenemediği takdirde Anayasanın tümü işlevsiz kalır!Anayasa’nın 4. maddesine göre “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
  • Bir KHK ile bunun değiştirilmesini engelleyen ne var?
“Canım olmaz öyle şey..” demeyin Anayasanın 130/7 (AS: “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar.”) ve 129/2 hükümlerine bakın (AS: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.”), KHK’lerle nasıl geçersiz kılındıklarını göreceksiniz. Oysa AYM’nin yapması gereken lafzi (AS: sözel) yorum değil, sistematik yorum yöntemini kullanarak Anayasa’nın herhangi bir hükmünün, Anayasa’nın bütününü ortadan kaldırmaya yol açacak şekilde yorumlanamayacağını söylemek olmalıydı. Olağan bir yasa, kendini belirli bir dönem geçersiz kılacak bir hüküm içerebilir.

anayasa

Ama kurucu olan Anayasa böyle bir şey yapamaz. Yaparsa, sadece kendini değil bütün hukuk sistemini ve dolayısıyla devleti çökertir. AYM, 148. maddenin bunu yaptığını düşünüyor. Anayasanın bir yerine sıkıştırılmış bir cümleyle bütün Anayasayı imha ediyor.

Gerekçe açıklanmadan önce şöyle bir soru sormuştum: Madem OHAL KHK’leri denetlenemiyor, bir OHAL KHK’si ile Anayasa Mahkemesi kaldırılabilir mi? Dün Anayasa Mahkemesi buna cevap verdi aslında:
  • AYM : Gerek yok, biz kendi kendimizi kaldırdık!
Bitirirken küçük bir not           :
AYM’nin kararı oybirliği ile alınmış. Daha önceki 3 kararından dönmesine rağmen 1 tek yargıç bile çıkıp, ben farklı düşünüyorum diyememiş. Bunu anlamak için de Mahkemenin kendi 2 üyesini ihraç ettiği karara bakmak yeter sanırım.
=================================
Dostlar,
Sayın Yrd. Doç. Dr Kerem ALTIPARMAK’ı önce gönülden kutlamak gerekiyor..
(2011-16 Mülkiye eğitimimizde İnsan Hakları Hukuku dersleri aldık kendisinden..)
Koca koca Hukuk Fakültelerinin dekanları ve yetkili kurulları susuyor…
Anlı şanlı hukuk – Mülkiye profesörkleri susuyor..
Üniversite senatoları sessizliğe gömülmüş… (Barolar ve kimi STK’lar dışında)
Bu tavır meşru ya da değil; madalyonu çevirince bu davranışı “haklı” (!?) kılan “muazzam” bir AKP – RTE baskı rejimi içinde olduğu görülüyor Türkiye’nin!
  • En temel kalelerden biri olan AYM de ne yazık ki hukuk devletinin katline yol verdi!
Umar ve dileriz ki AYM, bundan sonra önüne gelen bireysel başvurularda (AY md. 148) ve OHAL kararnamelerinin değişik hükümlerinin uygulanmasından kaynaklanan anayasaya aykırılık gerekçeli bireysel hak ihlallerinde bu kendini yadsıyan ürkünç (vahim) son kararını değiştirir ve 1991’deki yaratıcı içtihatına döner.. Veya Anayasa md. 152 uyarınca “… Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa…” konuyu Anayasa Mahkemesine taşır… hükmü uyarınca önüne gelecek davalarda Anayasal rejimi -ve de kendisini- kurban etmez, etmesin.. 

Aksi takdirde AİHM önünde binlerce dava birikecek Türkiye’den açılan..
Veee bu arada Türkiye akıl dışı biçimde “idam cezası şovu” ısrarı ile Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılmaz, dolayısıyla AİHS’ne bağlı kalır, bunun türevi olarak AİHM’nin yargılama yetkisini kabule devam ederse??
Sevgi ve saygı ile.

06 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com