Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

Bayrak_dalgalanan

ATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net,   profsaltik@gmail.com
https://www.facebook.com/profsaltik,   twitter : @profsaltik
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır..

*Artık kendinize gelin, uyanın eyyy AKP’liler; Türkiye’yi yönetemiyorsunuz. Felaketler – uğursuzluklar ülkesi olduk. Kimsenin can – mal – hukuk güvenliği ve gelecek umudu kalmadı. Uyanın derin gafletten! AKP’yi kimler yönetiyor gerçekte?? İpler kimin elinde gerçekte?

Sevgi, saygı, kaygı ve umut ile. 23 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Önceki yazılarımızdan                                            :
http://ahmetsaltik.net/2017/06/11/katar-krizi/
Katar’a_asker_gonderme_karari_vahim_bir_hatadir

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ’nün “Gelecek Karanlık”
Başlıklı Türkiye Raporu Üzerine
GENÇ KARL MARX Filmi Üzerine..
Şam-Ankara yakınlaşmasına kimyasal saldırı
R.T. Erdoğan Diyarbakır’da, tarih 1 Nisan 2017 : “Türk demiyorum, millet diyorum..”

16 Nisan halk oylaması kirli bir referandumdur
Çernobil’in 31. yıldönümünde nükleer santrale bir kez daha hayır!
Varlık Fonu’na devretmeye ilk tepki: Çiftlik gibi kullanılacaklar!
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI
ERDOĞAN’ın 3. ABDÜLHAMİTLEŞMESİNE “NE YAZIK Kİ” (!) ZAMANIN RUHU ELVERMİYOR
Basinizin_ustune_getireceginiz_kisinin_Kanindaki_oz_mayaya

Sitemizde yer alan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi :
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim

“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” Nazım HİKMET

AKP kaybederse iktidarı teslim eder mi?

AKP kaybederse iktidarı teslim eder mi?

Orhan Bursalı
, Cumhuriyet, 22.6.17

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Üç yazıdır 2019 seçimleri süreci ve Adalet Yürüyüşü üzerine yazıyorum ve dananın kuyruğunun kopacağı zamana dikkatleri çektiğim konuyu nihayet başlıkta yazdım!
Bu, halk içinde ve muhalefette yaygın konuşulan mevzu. Bir iktidar tetikçisi, referandumda sonuçlar iktidar için kötüye gitmeye başlayınca silahlı mücadeleye hazır olun diye twit atmıştı ya (ve ülkede tüm savcılar izine çıkmıştı o gün), aslında yaygın bir kanaati dile getirmişti.
Nisan referandum sonuçlarını mihenk noktası alırsak, iktidar güçlerinin eğrisi, iktidarı kaybetme koşullarını yaratmıştı. Önümüzdeki 20 aylık sürede bu eğrinin yukarıya tırmanma olasılığı mı güçlü, aşağıya inişini sürdürmesi mi?.. Bu konuda yorum yapacak epey zaman var, ben ikinci olasılığı göz önüne alacağım. Başlık konusu bu.

‘AKP iktidarı vermez’ diyenler haklı mı?
Önce seçim güvenliği üzerine: İktidarın referanduma kadar seçimlere, kader değiştirecek bir müdahalede bulunmadığını varsayabiliriz. Çünkü önlerindeki anketler seçimleri kazanacağını söylüyordu. Böylece, “seçim sonuçlarına saygı” – “demokratik yüzlerini” korudular.
Ama referandum öncesi anketleri hiç de öyle göstermiyordu, son ana kadar iktidar oylarını %44 dolayında kestiriyordu. Bu panik yarattı. Kendilerine çalışan ekrandan tanıdık bir anket şirketini “pompala %60’ı yavrum” diyerek feda ettiler. O da kendini ateşe attı! İşe yaramadı. Avrupa’ya açılan savaşın dozunu artırarakgöbeğini kaşıyan” seçmen kesimlerinden oy devşirdiler.
Ve ikinci bir hazırlık yaptılar; sandıkta sahtekârlık. Anlaşıldığı kadarıyla mühürsüz evet pusulaları yüz binlerce hazırlandı, sonra seçim kurulundaki AKP’li üyenin başvurusuyla YSK hukuk ve yasayı çiğneyerek bu pusulaları “seçmen iradesine saygı” gibi bir uydurukluğa imza atarak geçerli saydı. Bu “ya kaybedersek” korkusuna bir tedbirdi, %bir ile kazanmış veya yitirmiş olabilirler.
Ayrıca devletin doğu illerinde müthiş baskısının devreye girdiğine, jandarmanın sandıklardan silme evet çıkması için gücünü kullandığına ilişkin çok sayıda duyum alıyoruz. Zaten bu tür sandıklardaki sonuçlar da “ne edelim, ya can – ya evet” durumunu gösteriyor.

Dananın kuyruğu nerede?
Referandum sonucu ve gösterdiği oy eğilimi sürerse, esas dananın kuyruğunun kopacağı zamanlar yaşayacağız.
1) YSK’nin yasadışı kararı gündemde kalacak mı? Bu karar nasıl iptal edilecek?
2) Seçim kurulları tepeden tırnağa bağlanmış durumda. Tıpkı yargı gibi. İktidar, hukuku, iktidarda kalma mücadelesinin ana aracı olarak kullandığı için, son sözü kullanacak olan hesap vermez – saydam olmayan kurullar ne derse o olacak.
3) Yani milletin iradesinde kaybedeceği seçimi, sandıkta, güttüğü adamlarıyla kazanma şansını tamamen kullanacağına bahse girebilirsiniz. Yani “atı alan Üsküdar’ı geçti” demeci hazırda bekliyor olacak.
4) Oy ve Ötesi, siyasi oluşuma geçme toplantıları yapıyor. Durumdan kendileri için siyasi yarar – görev çıkardı. Oysa seçimlerde sandık meşruiyeti bir no’lu mücadele alanı gözüküyor. Bu konuda “tarafsız gözlemci” statüsünde iyi bir deneyim sahibi olmuşlardı ve bu alanı terk ediyorlar!
5) Referandumdaki oy eğilimi sürerse ve sandıkta olası sahtekârlıklar oldubitti ile “yasal” hale getirilirse dananın kuyruğu kopacak ülkede. Tam bir illegal, meşru olmayan iktidar durumu ortaya çıkacak. Bu durum kesinleştirilince, Türkiye kesin yeni bir döneme girecektir: 2019 öncesi ve sonrası
==================================
Dostlar,

Sayın Orhan Bursalı her zaman olduğu gibi çok önemli yazılar yazmakta.
Yukarıdaki yazı içeriği, sorularıyla, olası yanıtlarıyla ve öngörüsüyle ciddidir.
Gerçek gündemine el konan ve ardışık algı yönetimi operasyonlarıyla şaşkınlaşırılmak istenen Türkiye, bu ciddi sorunsalı ayrımsamalı (farketmeli) ve asıl gündemine sahip çıkmalıdır.
Böyle de olacaktır.
İnsan aklının sonsuza dek, yönlendirilerek tutsak alındığı nerede görülmüştür? Halklar uyanır!
Elbette görülmemiştir ancak bu süre “gereğinden çok uzatılabilir..” Şimdilerde Türkiye’de olduğu gibi.. Son 15 yıldır sonlandırılamayan AKP ile “lanetli yıllar gibi..
Ancak çağın gerçeklerine Donkişot’tan daha akılsızca saldırmayı sürdürüyorlar..
Okulların yetişeklerinden (müfredat) Evrim’in çıkarılması, fakat şeriat düzeninin ceza yaptırımlarının konması gibi.. Çok traji-komik ve eleverici, Araplar bile laikliğe kayarken!

Eski bir AKP’li Bakan’ın vatan ve ülkenin kendileri için 2. sırada geldiğini söylemesi gibi..
Açıkça anlıyoruz ki, ümmete dayalı din devleti, hangi coğrafyada olursa olsun, hangi topluma dayanılırsa dayanılsın ASIL KUTSAL hedeftir. Bu Bakan, partisi AKP’yi 3. sıraya koyarak onu da açıkça araçsallaştırmaktadır.. “Masum, iyiniyetli” yurdum insanı milyonlarca AKP’liye duyurmuş olalım AKP’nin gerçekte nelere araç edildiğini..

Oyun böylesine çıplaktır artık.. Halkın çoğunluğunun bunca çıplaklığı görmeyecek denli akılsız olduğunu varsayıyor olabilirler mi? Bu değilse dayanak nedir? İyice yumuşatıp bir oldubitti ile DİN DEVLETİ İLANI mıdır? Kendilerince sınırlı (?) silahlı iç çatışmayı da göze alarak??

Türkiye’nin bütün bunları düşünmesi, konuşması gerek..
“Çelik harekatı” yargıyı tüketerek başlatılmış sayılabilir.. 2019’a dek “yumuşatmaya” devam, 2019 seçimini öyle ya da böyle MUT – LA – KA almak ve 2023’e dek “işi bitirmek”!?

Ne var ki Türkiye direniyor.. ADALET, ADALET, ADALET…. diye haykırarak yollarda. Reisin başı fena ağrıyor iç ve dış çooook ağırlaşan – yönetilemeyen / yönetemediği sorunlarla. Yavaş yavaş gücü tükeniyor; öfkesinden, jest ve mimiklerinden, bakış ve duruşundan.. öyle rahat okunuyor ki..

  • Artık zaman AKP = RTE’nin aleyhine akıyor ya da işliyor..

    Dün ADALET YÜRÜYÜŞÜ’ne Kılıçdaroğlu’nun koluna girerek katılan 76 yaşındaki üstad Prof. Kongar hocadan ödünç alalım :

  • DİREN TÜRKİYE.. DİREN DEMOKRASİ..

Sevgi ve saygı ile. 23 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Körfez’de kriz: Katar yenilirse Türkiye de yenilmiş sayılır mı?

Körfez’de kriz: Katar yenilirse Türkiye de yenilmiş sayılır mı?

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türkiye kamuoyunda Körfez bölgesine dair iki yerleşmiş algı var. Birincisi, bu ülkelerin, yani Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan (SA), Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, hepsinin aynı toplumsal, dinsel kökene sahip oldukları için aynı dış politikayı izleyecekleri ve ikincisi ise hiçbirinin ABD dış politikasından bir milim sapmayacakları, Washington’un sözünden çıkmayacakları düşüncesidir. Son kriz, Körfez bölgesine ilişkin kafa karışıklığını iyice artırdı.

ilhanuzgelKriz beklenmedik bir anda çıktı. Daha yeni Trump Suudi Arabistan’ı ziyaretinde 50’den fazla Müslüman ülkenin katıldığı bir toplantıyla İran karşıtı bir blok oluşturmuş, Katar da bunun içinde yer almıştı. Bundan sonraki adımın İran’a yönelik sertleşme olması beklenirken, birden küçük Katar’ın üzerine başta Trump yönetimi olmak üzere Mısır, SA ve diğer Körfez ülkeleri neredeyse çullanınca dikkatler bölgeye yöneldi.

Bunun nedenleri üzerine çok geniş bir spekülasyon yelpazesi oluştu. Kısaca sıralamak gerekirse:
-Katar Yatırım Fonu’nun Rus Rosneft’in hisselerinin % 19,5’ini alması
-Irak’ta kaçırılan Katarlılar için radikal İslamcılar ve İran’a bir milyar dolar fidye ödendiği iddiası
-Rusya’nın, hackerleri aracılığıyla Körfez’deki uyumu bozmaya çalışması (kriz Katar Emiri’nin “İran bölgede önemli bir İslami güç” dediği bilgisinin internet sitesine düşmesiyle başladı)
-BAE’nin, ABD’nin Centcom üssünü kendi topraklarına taşınmasını istemesi
-ABD’nin Katar’a silah satmak istemesi
-Katar’ın Müslüman Kardeşler örgütüne destek olması
-Katar’ın İran ve Hizbullah ile fazla yakınlaştığı
-İsrail’in bu yüzden krizi tetiklediği

Bunlardan en akla yakını, bölgesel siyasetin dönüşen dinamikleri de göz önüne alındığında, Katar’ın değişen bu siyasete uyum sağlama konusunda direnmesi ve İran’a karşı giderek dozu artan bir sertleşme ortamında, geçmişte göz yumulan aykırı ve ayrıksı dış politika çizgisinin sorun yaratmaya başlaması gibi gözüküyor.

Burada özellikle kamuoyunda krizin nedeni olarak ABD’nin SA ve Katar’la silah satış anlaşmaları imzaladığı yolundaki kolay kabul gören açıklamanın doğru olmadığını da söylemek gerek. Bunun neden silah satışıyla ilgisinin olmadığı aşağıda ayrıntılandıracağım.

KÖRFEZ’DE BİR “DİKEN” OLARAK KATAR

Vatandaş olarak nüfusu 300 bini geçmeyen (Katar yönetimi zenginliği paylaşmamak için ülkesinde uzun yıllardır yaşayanlara bile vatandaşlık vermiyor. Bunun toplamı 2,3 milyon kadar) bu küçük ülkenin üç önemli özelliği var. Birincisi, dünyanın üçüncü büyük doğal gaz rezervine sahip olması, ikincisi üzerinde 11 bin Amerikan askerinin bulunduğu bir üssü barındırıyor olması, üçüncüsü ise özellikle 1990’lardan başlayarak başta SA olmak üzere diğer Körfez ülkeleriyle sorunlu ilişkilere sahip olması.

Katar için sorun küçük ve zengin bir ülke olarak tek kara bağlantısını oluşturan SA tarafından yutulma ve onun etki ve nüfuzu altında kalma endişesi oldu. Örneğin 1992’de bu ülkeyle küçük çaplı bir sınır çatışması yaşadı. 1995’te babasını darbeyle indiren Emir Halife Al Tani ile birlikte Katar, SA etkisinden çıkmaya yönelik bir dış politika izlemeye başladı. 2002’de SA’dan kaçan rejim aleyhtarlarını ülkesine kabul edip televizyona çıkartınca, Riyad büyük elçisini geri çekti ve beş yıl geri göndermedi. 1991 Irak savaşı sonrasında SA’da bulunan Amerikan askerlerini kabul ederek aslında kendi güvenliğini de bir bakıma garanti altına almaya çalıştı. 2013’te ise Temim Al Tani başa geldi ve dış politikası daha aktif hale geldi.

Katar gaz ihracından elde ettiği müthiş parayı kurduğu Katar Yatırım Otoritesi aracılığıyla dünyanın her yerinde çok farklı alanlarda yatırım yapmak için kullanırken, siyasal olarak da dış politikasını giderek çeşitlendirdi, üyesi olduğu Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinden farklılaştırdı. 2013’e dek daha çok yumuşak güç (soft power) olarak ticaret, finans, yatırım, medya, eğitim, dış yardım gibi alanlara yoğunlaşarak sahip olduğu maddi gücün çok ötesinde bir etki alanıyla SA’yı dengelemek istedi.

2005’te kurduğu ve 335 milyar dolarlık bir mal varlığını yöneten Katar Yatırım Otoritesi başta İngiltere, ABD, Çin ve Almanya olmak üzere çok sayıda Volkswagen’den İngiliz gaz dağıtım şirketine, Çin Tarım Bankası’ndan Miramax film şirketine dek riski dağıtan ve çeşitlendiren bir yatırım stratejisi izledi.

Yine bu çerçevede Doha’da bir Eğitim Kenti (Education City) kurarak Amerikan üniversitelerinin (Georgetown, Carnegie Mellon, Northwestern) kampüs kurmalarını sağladı, Rand, Brookings gibi önde gelen Amerikan düşünce kuruluşlarına Doha’da ofis imkanı tanıdı. El Cezire televizyonu bütün Arap dünyasında etkili bir araca döndü ama bunun da bir bedeli oldu.

Bir yandan Katar Havayolları, öte yandan Katar Ulusal Bankası ülkenin ulaşım ve yatırım kapasitesini artırırken Katar Foundation aracılığıyla sponsorluklar imajını güçlendiriyordu. Bu hırs sonuçta 2022 Dünya Futbol Şampiyonasının ev sahipliğini üstlenmeye ve bunun için rüşvet skandalına karışmaya kadar vardı.

BOYUNU AŞAN İŞLER

Katar bu yumuşak güç unsurlarıyla sınırlı kalsaydı Körfez’de rahat da edebilirdi ama 2013’ten başlayarak siyasal açıdan bölgede akıntıya karşı işlere girişmeye başladı. Ortadoğu’nun karmaşık ve kaygan dostluk/düşmanlık, ittifak/hasım denklemlerinde kafa karıştırıcı diplomatik ve siyasi angajmanlara girmeye başladı. Bu noktada Katar’ın kapasitesiyle en uyumlu işlevi, Lübnan, Yemen ve Sudan’da etkili sonuç aldığı arabuluculuk tipi girişimleri olabilirdi ve Katar Ortadoğu’nun Norveç’i muamelesi görebilirdi. Ama Katar arabulucukla yetinmeyip bölge siyasetinde belirleyici bir aktör olmaya çalıştı.

Burada komşularını rahatsız eden en olmayacak denklemi kurdu. Hem statüko karşıtı Sünni gruplarla, hem de İran ve Hizbullah ile yakınlaştı.

İran cephesinde, Katar bu ülkeyle ilişkilerini yakın tutarak SA’yı dengelemeye çalıştı. Karşılıklı ziyaretler ve siyasal alanda işbirliği giderek arttı. Bir önceki emir Hamad Tahran’ı ziyaret ederken, Aralık 2013’te İran dışişleri bakanı Katar’a geldi ve burada yeni Emir Sani, İran’ı bölgede güçlü görmek istiyoruz dedi. İki ülke ayrıca İran’da bir serbest ekonomik bölge kurulması konusunda anlaştı. Ama daha kritik bir gelişme, Bağdat’ı ziyaret eden Katar dışişleri bakanının, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Irak’taki Kudüs birliklerinin başında bulunan General Kasım Süleymani ile görüştüğü iddiasının geçtiğimiz Mayıs ayında SA medyasında dillendirilmesiydi. Bu görüşmenin gerçekten yapılıp yapılmadığını bilmek mümkün değil ama yapıldıysa krizi tetikleyici bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Eğer yapılmadıysa Suudiler krize meşruiyet sağlamak için bu haberi üretmiş olmalılar.

Daha önemli bir nokta Katar ve İran’ın Basra Körfezi’nde bitişik bir doğal gaz sahasından yararlanıyor olmaları. Katar ihraç ettiği gazın yarısını bu sahadan çıkarıyor ve bu yüzden de İran ile arasını iyi tutmaya çalışıyor.

Katar’ın Sünni İslamcı örgütlerle ilişkisi ise iyice karışık. Bir yanda Müslüman Kardeşler örgütüne verdiği açık destek, öte yanda Taliban ve El Kaide ile sürdürdüğü dirsek teması, bu küçük ülkeyi ve dış politikasını tanımlamakta güçlük yaratıyor.

Bu politikanın ilk belirgin işareti Hamas Gazze’de seçimi kazanınca başladı. Katar, Hamas’ın hem destekçisi hem de finansörü oldu, Hamas lideri Meşal Suriye’den çıkmak zorunda kalınca onu kabul etti, bir önceki Emir 2012’de Gazze’yi ziyaret etti.

Arap Baharı sürecinde bir yandan El Cezire yayınları, öte yandan elindeki finansal imkanlarla Mısır, Libya ve Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in uzantısı yönetimleri destekledi. Dengeyi koruyabilmek için Bahreyn’de ve Yemen’de ise SA’nın yanında yer aldı. Ama Mısır’daki darbeden sonra MK üyeleri Katar’a sığınınca, bu kez SA, BAE ve Bahreyn 2014’te diplomatik ilişkileri kestiler.

Katar ayrıca 2013’te Doha’da bir Taliban ofisi de açtı. Bu ofis Taliban ile Afgan ve Amerikalı yetkililer arasında bir temas trafiği sağlıyordu.

Bütün bu aykırı görünen dış politika trafiğini Katar, ABD’nin gözetiminde ve onayıyla gerçekleştiriyordu. Sonuçta ABD, kendisi yapamayacağı ve doğrudan içine girmek, taraf olarak görünmek istemediği sorunlarda Katar’ın sağladığı bu esnek, her yere, her aktöre ulaşabilen diplomasi akrobasisinden faydalanıyordu ve sınırları aşmadığı ve bu yarar devam ettiği sürece de, bazı eleştirilere rağmen sessiz kalıyordu.

Katar bu süreçte çok iddialı olan bazı dış politika girişimlerinde bulunmaya başladı ve Arap Baharı’yla bunlar daha çok göze battı. Libya, Mısır, Gazze ve Yemen ama özellikle Suriye’de Katar kendi güç ve kapasitesinin çok ötesinde bir politika izlemeye başladı. Katar yalnızca sahip olduğu finansal gücüyle sınır ötesi stratejik maceralara girişecek durumda olmadığı için burada Türkiye ile ortak hareket etmeye başladı. Ekonomik maliyetini Katar’ın, istihbarat ve askeri yönünü Türkiye’nin sağladığı bu işbirliği süreciyle Libya’da ve Suriye’de İslamcı gruplara her türlü destek verildi, Türkiye ile Katar neredeyse kader birliği yapan ayrılmaz bir ikili gibi çalıştı. Hem MK, hem de militan İslamcı gruplara verilen bu destek, bu grupları kendilerine tehdit olarak gören başta SA olmak üzere diğer Körfez ülkelerini uzun süredir rahatsız ediyordu. Bekledikleri fırsat Trump’ın SA ziyaretinde verdiği destekle geldi ve toplu bir hesap kesme sürecine gidildi. Yalnızca bir diplomatik yalnızlaştırmanın da ötesinde işin içine bu kez Mısır da dahil oldu ve Kuveyt ve Umman hariç, bölge ülkeleri Katar’ı hem diplomatik, hem de ekonomik açıdan sıkıştırıp dize getirmeye çalıştılar.

TRUMP’IN SİLAH SATIŞI EFSANESİ

Krizin Katar ABD’den silah satın alsın diye çıkarıldığını ve geçen gün Katar savunma bakanının Washington’da 12 milyar dolar karşılığında F-15 uçağı satın alma anlaşması imzaladığı haberinin duyulması bu konudaki kanıyı güçlendirdi. Ama hem SA’ya 110 milyar dolarlık, hem de Katar’a 12 milyar dolarlık silah satış anlaşması haberi yanıltıcı. Bir defa SA bu konuda bir anlaşma imzalamadı, yalnızca bir niyet beyan etti. Zaten daha önceden yapılmış bir anlaşmalar var ve onlar işliyor.

Katar’a gelince, bu ülke daha 2013’te Obama yönetimine eskiyen Fransız Mirage savaş uçağı filosunu yenilemek için 36 F-15 uçağı alımı talebinde bulunmuştu. 2014’te ise Katar Apachi helikopterleri, Patriot ve Javin füze sistemleri alımı için 11 milyar dolar karşılığında anlaşmıştı.

Burada sorunlu olan bakış açısı, ABD’nin Körfez ülkelerine silah satmaya çalıştığı ama bu ülkelerin almamak için direndiği şeklindeki anlayış. Gerçekte durum bunun tersi. Yıllardır bu ülkeler ABD’den gelişmiş silah sistemleri almaya çalışırken işi yokuşa süren ABD yönetimi ve özellikle Kongre etkeni oluyor. F-15 ve F-18 gibi gelişmiş savaş uçakları söz konusu olduğunda en büyük baskı bunların bir gün kendisine karşı kullanılma ihtimalinden çekinen İsrail’den geliyor. Katar 2013’ten beri F-15 uçağı almaya çalışıyordu ve Obama, savunma sanayisinin de baskısıyla, gecikmiş olan anlaşmayı ancak Kasım 2016’da imzaladı. Dolayısıyla, Katar’ın şimdi imzaladığı anlaşmada tür ya da miktar belirtilmiyor ve söz konusu anlaşma bir ihtimal bu sistemlerin teslimine ilişkin olabilir.

TÜRKİYE BU KRİZİN NERESİNDE?

Türkiye geleneksel olarak Ortadoğu’da, özellikle Araplar arası krizlere mesafeli dururdu. Bunu gereksiz bir şekilde Kemalizmin basiretsizliği, inisiyatif eksikliği ya da Ortadoğu’ya sırtını dönme olarak tanımlamak yerine, belli bir mantığa dayanan bir politika olduğunu tekrar düşünmek gerekiyor.

AKP ile bu politika tamamen terk edildiği gibi, dış politikada önce yeni Osmanlıcı ve İslamcı, sonra Sünni eksenli dış politika izlenirken, bu son krizle birlikte Türkiye artık Sünni Araplar arası bir krizin parçası oldu ve açıkça Katar’ın yanında yer aldı.

Tahmin edilebileceği gibi bu son derece riskli bir politika. Çünkü Katar’ın karşısında Mısır, SA, Bahreyn ve BAE var. Hiçbir boyutunun Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmediği bu krizde SA’nın karşısında yer alması, kriz bittikten sonra Türkiye’nin kendisine zarar verecek boyutlar içeriyor.

Öncelikle bu kriz Katar içinde bir lider değişikliğiyle sonuçlanabilir ya da Katar bu baskıya direnemeyip Suudilerle ve tabii ABD ile aynı hatta gelebilir. Bu durumda, Türkiye’nin Katar’a verdiği desteğin bir anlamı olmayacağı gibi, ileride sınırlı da olsa bir bedel ödeyebilir.

Daha önemlisi, Türkiye’nin Katar’da kurmaya başladığı askeri üs. İlk kez Türkiye sınırları ötesinde bir ülkede askeri bir üs kuruyor. Ama bunun getireceği risklerin ne kadar hesap edildiği belli değil. Kriz düşük bir ihtimal de olsa, sınırlı bir sıcak çatışmaya dönüşse ve üs bir şekilde isabet alsa ki benzeri bir durum Musul yakınlarındaki Başika Kampı’nda yaşandı, bu Türkiye’yi çok zor durumda bırakır. Kriz bitinceye dek bu risk devam edecek.

Türkiye’nin ısrarla Katar’ın yanında yer almasının nedenlerine gelince; ilk önce iktisadi işbirliği önemli bir etken. Katar Digitürk (BeIN), Finansbank ve Abank gibi şirketleri satın almanın yanında çok sayıda gayrimenkul yatırımı da var. Ama daha önemlisi, Katar’dan bir ihtimal gelen sıcak para ile Türkiye’nin yaklaşık 13 milyar dolarlık inşaat sektöründeki ihaleleri. Tabii bir de her iki rejimin birlikte yürüttükleri Arap Baharı sürecinde Suriye’deki ÖSO başta olmak üzere radikal İslamcı gruplara verilen destek ve buna eşlik eden ortaklık var.

Krizde Erdoğan Katar’ın yanında yer aldığını açıklayınca, hükümete yakın medya “Diren Katar”, “Katar’ın 15 Temmuz’u” tarzında yayınlar yapmaya başladılar ve asıl hedefin Türkiye olduğunu ileri sürdüler. Katar’ın her açıdan sıkıştırılması Türkiye’nin tek dostu olan Katar’ı da kaybetmesiyle sonuçlanabilir ki, ülke olarak bu coğrafyada başka dostu kalmaz.
===========================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. İlhan Uzgel, Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’de Uluslararası İlişkiler hocamızdı. Geçtiğimiz yıl Mülkiyeliler Balosunda aynı masada oturmuştuk. Prof. Uzgel, AKP’nin OHAL KHK’larından biri ile görevinden uzaklaştırıldı ne yazık ki. Ancak bilim namusu ve yurtseverlik gereği görevini, her durum ve koşulda sürdürüyor.. Yazıda, konuya egemenliğin derinliğine dikkat edilmesi hakseverlik olur.

Türkiye, ölçüsüz bir risk almıştır hem Katar’da askeri üs kurarak hem de ek askeri birlikler göndererek. TBMM’de, Anayasa’nın 92. maddesi uyarınca Katar’a askeri birlik gönderilmesi istemine dönük AKP hükümeti tezkeresi enine boyuna tartışılmamıştır. TBMM, AKP’nin 316 vekili ve Genel Başkan RTE’nin ağırlığıyla bağımsız istencini (iradesini) sergileyememekte, adeta noter gibi çalıştırılmaktadır. 3 Kasım 2019 seçimleri ile AKP – RTE bir kez daha işbaşına gelirse, TBMM’nin iyice göstermelikleşeceği tartışma dışıdır.

  1. AKP = RTE, sorunun ciddiyetini ve karmaşıklığını yeni kavrıyor gibi görünüyor. Bunu Erdoğan da itiraf etmişti bunalımın başında ve dün (20.6.17) sözcüsü Kalın aracılığıyla “.. Suudi Kralının bunalımın aşılması için himmetini esirgemeyeceği..” yolunda dilek ve niyet kipli epey alttan alan bir dil kullandi. 11,437 km2’lik (Konya 38.873 km2) avuç içi kadar yarımadada Türk birliklerinin olası bir sıcak çatışmada güvenliği ve tahliyesi nasıl sağlanabilecekir? Hava yoluyla İstanbul’dan 2740 km uzaklık söz konusudur. Karayoluyla 3 bin km’ye yakın ve mutlaka S. Arabistan topraklarından geçmek koşulu ile muazzam bir uzaklık.. Sıcak çatışmada S. Arabistan’ın karasal girişe izin vermeyeceği tartışma dışı iken, hava koridoru da kesilebilir. Türkiye, olmayan balistik füzeleriyle mi koruyacaktır Katar’ı ve uzak diyarlara yolladığı Mehmetçiklerini.. Yemen Türküsü’nün acılı ezgileri kulaklarımızı tırmalıyor..
  • Katar… Katar… Katar Türkiye’ye ne katar, ne götürür?
  • Bunun da hesabını bir tek RTE mi yapar?

Hiç sorulmadı sanırız ama bizim aklımıza geliyor.. OPEC üyesi Katar’ın doğalgazı dışında ciddi petrol kaynakları da var.. Damat da enerji bakanı.. Ticari ilişkiler var mı, varsa ne boyutta acaba? TBMM’de bir soru önergesi olarak gündeme getirilse gerçekçi ve zamanında (hızlı) yanıt alınabilir mi? Alınamazsa neden??

Şimdilik net olan, “.. her iki rejimin (Türkiye + Katar) birlikte yürüttükleri Arap Baharı sürecinde Suriye’deki Esad karşıtı ÖSO başta olmak üzere radikal İslamcı gruplara verilen destek ve buna eşlik eden ortaklık..

Konjonktürel nedenlerle bu fatura bütünüyle ve açıktan masaya konmuyor olabilir. Nitekim Trump da S. Arabistan ziyaretinde teröre destek veren birkac ulkeyi belirtip “.. hepsini saymayayim.. ” dedi.. Iste böyle hem kullanir hem de terör suclusu ilan eder let! ?
Fakat hiç kuşku duyulmasın, küresel aktörler yararlarını ençoklayacak bir strateji ile en optimal yer ve zamanda bu kartlarını masada ileri süreceklerdir.

MİT TIR’larının yükü ve gittiği yer konusunun iktidarın aşil topuğu oluşu da elbette bağlantılı ve boşuna değil.. Başbakan Yrd. T. Türkeş yeminlerle açıkladı Türkmenlere gitmediğini bu TIR’ların.. Yükü silah olmasa da, terör örgütlerine başkaca lojistik destek sağlanması uluslararası hukukta suçu ortadan kaldırabilir mi??

UCM’nin (Uluslararası Ceza Mahkemesi) yargı yetkisine giren 3 suç var : Savaş suçu / İnsanlığa karşı suç / Soykırım suçu..  Yarı buçuk da saldırı suçu..

Haydi hayırlısı.. 21 Haziran yılın en uzun aydınlık günü..

Bu konuda sitemizde daha önce yer verdiğimiz 2 yazıya da bakılmasını dileriz :

http://ahmetsaltik.net/2017/06/11/katar-krizi/ Katar’a_asker_gonderme_karari_vahim_bir_hatadir

Sevgi, saygı ve kaygı ile. 21 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Açlık Grevini Sonlandırmak İçin Tutuklama Yapılabilir mi?

Tabii böyle bir tutuklama sadece kağıt üzerinde geçerli olacaktır. Çünkü bu gerekçeyle tutuklama yapılamaz. Böyle bir nedenle tutuklama yapılmasına dair yasalarda bir hüküm yok.

AİHS’in 18. maddesi uyarınca Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.

Bu nedenle, zorla besleme yapmak amacıyla tutuklama yapmak da mümkün değildir. Bu nedenle karara bu nedenle tutukluyoruz demeyecekler, başka bir gerekçe yazacaklar ama bu durumun daha sonra saptanmasına mani değil. Yani gerçek amacın farklılığı daha sonrasında da saptanabilir.

Zorla besleme konusunda da sınırsız bir yetki yok. 82. madde de “hayatî tehlikeye girme veya bilinç bozukluğunun hekim tarafından belirlenmesi” koşulu getiriyor. Ama nihayetinde böyle bir doktor raporunun kolayca temin edilebileceğini tahmin etmek güç değil. Ancak bu yapılırsa, bu da Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlaline neden olabilir. AİHM, zorla beslemeyi kategorik olarak reddetmiyor. Ama bunun koşulları var. Tabii bugüne kadarki vakalarda hep hapiste olan kişinin açlık grevi tartışılıyordu, ilk defa açlık grevini sonlandırmak için bir tutuklama vakasıyla karşı karşıyayız, bu temel ilkeleri etkiler mi onu kestirmek güç.
(http://mulkiyehaber.net/aclik-grevini-sonlandirmak-icin-tutuklama-yapilabilir-mi/, 23.5.17)
==========================
Yazıklar olsun AKP iktidarına…

Sevgi ve saygı ile. 20 Haziran 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’nden ADALET YÜRÜYÜŞÜ AÇIKLAMASI

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’nden
ADALET YÜRÜYÜŞÜ AÇIKLAMASI

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü‘ne ilişkin bir açıklama yaptı. Feyzioğlu yaptığı açıklamayla “TBB’nin yürüyüşe destek vermediği” eleştirilerine de bir türyanıt verdi.

Feyzioğlu açıklamasında TBB’nin yürüttüğü Türkiye’de hukuk devletinin inşasından, vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvenceye kavuşturulması için mücadeleden bahsetti. Açıklamasında Soner Yalçın, İlker Başbuğ gibi isimlerin fotoğraflarına da yer veren Feyzioğlu Ergenekon, Balyoz, Odatv gibi kumpas davalarda TBB’nin tavrını hatırlattı ve TBB’nin Türkiye gündemine gelen olaylardaki tutumunu aktardı.

Açıklamasında Adalet Yürüyüşü‘ne de değinen TBB Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu şu ifadeleri kullandı:

Cumhuriyet Halk Partisi’nin “adalet” temalı yürüyüşünü, bir temel hakkın kullanımı olarak görüyoruz.

Bu yürüyüşe yönelik, demokratik yönetim anlayışıyla bağdaşmayan sert tepkileri ve suçlamaları kınıyor; demokratik hakların kullanımının yöneticilerin ya da siyasilerin bir lütfu olamayacağını açıkça beyan ediyoruz.

Özellikle Cumhurbaşkanı’nın, anayasal hakkını kullanan Ana muhalefet Partisi Genel Başkanı’na yönelik sözlerini, savcılara talimat verme ve yargıya doğrudan müdahale olarak değerlendiriyoruz.

Bu sebeple; devlet gücüne dayanılarak yapılan tüm haksızlıklara karşı durduğumuz gibi, bu hukuksuz talimata da hukukun evrenselleşmiş ilkelerine dayanarak ve kimseden çekinmeden karşı duracağımızın bilinmesini istiyoruz.

Yürüyüşün;
– yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının inşasında,
– her vatandaşımızın kanun önünde eşitliğe ve
– hukuk güvencesine kavuşturulmasının sağlanmasında
– en etkili unsur olan toplumsal farkındalığa katkıda bulunacağını

ümit ediyoruz. Bunun için, söz konusu yürüyüşün hedefinin; bir veya birkaç kişinin uğradığı ifade edilen haksızlıkların giderilmesi değil, 80 milyon vatandaşımızı ilgilendiren
“güvenilir bir adli sistem kurulması”
olmasını diliyoruz.”
(http://odatv.com/turkiye-barolar-birligi-adalet-yuruyusune-destek-vermiyor-mu-1906171200.html, 19.06.2017)