Favipiravir ve Hidroksiklorokin skandallarını görmeyen medya

Faruk Bildirici

Favipiravir ve Hidroksiklorokin skandallarını görmeyen medya

...

 

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Covid-19 pandemisinin ilk günlerinde “Türkiye tedavide farklı bir yaklaşıma sahip” diye konuşuyordu:

    “Hiçbir ülke pozitif, şüpheli tüm vakalarda Hidroksiklorokin ilacını erken dönemde kullanmadı. Biz bu ilaçtan daha vaka görülmeden 1 milyon kutu alıp depoladık.”

    Koca’nın 15 Nisan 2020’deki bu açıklamasından bir ay kadar sonra “Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sıtma ilacı olarak da bilinen Hidroksiklorokin’in klinik çalışmalarını güvenlik kaygılarıyla durdurdu. ABD İlaç ve Gıda Dairesi de ilacın kullanım onayını 15 Haziran’da geri çekti. Ardından başka ülkelerden de peş peşe benzer adımlar geldi.”

    Türkiye’de de Türk Tabipleri Birliği, Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği gibi uzman kuruluşlar, bu ilacın kullanımının durdurulması için defalarca çağrıda bulundu. Bilimsel araştırmalar, ilacın kullanıldığı hastalarda yan etkiler görüldüğünü, kalp ritmini bozma ve ölümlere yol açma olasılığı bulunduğunu kanıtlıyordu.

   Buna rağmen Hidroksiklorokin Türkiye’de bir yılı aşkın süreyle Korona hastalarında kullanılmaya devam edildi. Ancak 7 Mayıs 2021’de bakanlığın bu ilacı tedavi rehberinden çıkarıldı.

    Favipiravir’i erken kullanmakla övünüyordu

     Sağlık Bakanı Koca’nın Hidroksiklorokin ile birlikte hastalığın erken döneminde kullanmakla övündüğü ikinci ilaç da Favipiravir’di. Koca, 15 Nisan 2020’deki basın toplantısında bu ilaç için de şunları söylemişti:

   “Hidroksiklorokin ile benzer şekilde Çin’den getirilen Favipiraviri de bu dediğimiz yaklaşımla bu yoğunlukla kullanan yine ikinci bir ülke yok.”

     Ama ilk günden itibaren (AS: başlayarak) favipiravir için de hekimler ve uzmanlardan itirazlar geliyordu. Çünkü bu ilacın etkisi kanıtlanamamıştı. Daha Mayıs 2020’de Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Önder Ergönül, “Yan etkisi bir yana, faydası ne, zararı ne kadar? Karaciğer enzimlerini bozduğunu biliyoruz ama ölüme ya da başka bir şeye yol açacak kadar mı, henüz bilmiyoruz” diyordu.

   Klinik Farmakoloji Uzmanı ve Türkiye Akılcı İlaç Kullanım Platformu Başkanı Prof. Cankat Tulunay da “Etkisi henüz belli değil ama en büyük tehlikesi, teratojenik olması. Yani doğan çocuklarda sakatlıkların ortaya çıkması” uyarısında bulunuyordu.

      Türk Tabipleri Birliği’nin, 14 Mayıs 2020’de yayımlanan “COVID-19 Pandemisi 2. Ay Değerlendirme Raporu”nda da Favipiravir’in ABD’de klinik kullanım onayı almadığına ve Avrupa ülkeleri ile ABD’de yayımlanmış tedavi rehberlerinde Favipiravir kullanımından bahsedilmediğine dikkat çekiliyor; “araştırma ve veri analizi gerekli” itirazında bulunuluyordu.

    Bilim insanlarının uyarılarına rağmen bu ilaç da kullanılmaya devam edildi. Sağlık Bakanlığı, bununla da yetinmeyip Mayıs 2021’de de Favipiravir’in 12-15 yaş arasındaki çocuklarda da kullanılmasına izin verdi.

   Etkisi olmadığı bilimsel araştırmayla kanıtlandı

    Yeni yapılan bilimsel araştırmalar, bu ilacın etkisiz olduğunu ortaya koydu. Üstelik bunu da İstanbul Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz açıkladı.

      Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bu bilimsel araştırmaya rağmen “Favipiravir’in etkisinin olduğunu gösteren epey çalışma vardı” dedi. Bilim Kurulu’nun 24 Kasım’da yaptığı toplantısından sonra da “Söz konusu ilacın öncelikle önemli bir yan etkisinin olmadığı açıkça ortaya konmuştur. Ayrıca, kendi verilerimizde hafif ve orta vakalarda semptomların süresini kısalttığı görülmüştür” diyerek, kullanımının hastanın durumuna göre hekimlerin kararına bırakıldığını açıkladı.

    Ama Koca, Favipiravir’in hangi ülkelerde kullanıldığını da açıklamadı; bilimsel bir çalışmadan da söz etmedi. Buna rağmen ilacın kullanılmaya devam edeceğini duyurmuş oldu.

    Prof. Dr. Müftüoğlu’nun çelişen yazıları

   Ne yazık ki, bu ilacın bilimsel araştırmayla etkisizliğinin kanıtlanmasına rağmen kullanılmaya devam edilmesine medyadan güçlü itirazlar gelmedi. Türk Tabipleri Birliği’nin “Sağlık Bakanlığı’nın Favipiravir politikası bilimin ve halk sağlığı ilkelerinin çiğnenmesidir” başlıklı açıklaması da yaygın medyada ilgi görmedi.

    Hürriyet’in sağlık yazarı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, bu ilacın kullanılmasına karşı çıkan ender yazarlardan biriydi. “Favipiravir’i boşuna mı yuttuk” başlıklı bir yazı yazdı.  Düşüncesini de “Son bilimsel verilere bakılırsa Favipiravir’i boşuna yuttuğumuz anlaşılıyor” diye özetledi. Müftüoğlu, bu yazısında “Aslında daha en başta bile etkinliği konusunda hepimizin -herkesin- ciddi kuşkuları vardı” görüşünü dile getirdi ama bu doğru değildi.

    Çünkü Müftüoğlu daha önce bu ilaçla ilgili kuşkularını dile getirmemişti. Müftüoğlu, 2 Aralık 2020 tarihinde Hürriyet’te yayımlanan “Bu karar doğru karar” başlıklı yazısında “Favipiravir tehlikeli mi” sorusuna aynen şu yanıtı vermişti:

     “.. onun da bazen yan etkileri olabiliyor. Ama bu yan etkilerin kabul edilebilir düzeyde olduğunda tıp otoriterleri hemfikir. Peki Favipiravir’in marifeti ne? Favipiravir tedavinin süresini kısaltıyor. İşte bu nedenle, elimizde koronavirüse karşı %100 etkili bir ilaç bulunana kadar, doktorların önerdiği her durumda Favipiravir’i kullanmamızda yarar var.”

     Kuşku dile getirmek bir yana endişelerini dile getirenleri ikna etmeye çalışıyordu.  Zaten iktidar yanlısı medya pandeminin ilk aylarında daha çok bu ilacın kullanımını destekleyen hekimlerin değerlendirmelerine yer veriyor, onları ekranlara çıkarıyordu.

    Örneğin A Haber’e konuşan Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Alper Şener, “Sosyal medyadaki kargaşanın temel sebebi rakibi olan ilacın (Remdesivir) lobisinin güçlü olması. Bu algıyı kırmak lazım. Favipiravir ilacının etkinliğiyle ilgili soru işareti yaratacak bir sorun yok” görüşünü savunuyordu.

      Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ise bu ilaca temkinli yaklaşan hekimlerden biriydi. “…en çok ümit bağlanan ilaç bu. Favipiravir’in ‘çok yüksek bir etkisi var mıdır’ derseniz yok, henüz öyle bir şey gösterilmedi. Çok etkili ilaçlar bulunana kadar bunları kullanmak durumundayız” diyordu.

    Medya görevini yapmadı

    Medya bugüne değin Favipiravir ile ilgili bilimsel itirazları insanların bilgisine sunmak bir yana tamamen (AS: tümüyle) görmezden geldi; filyasyon ekiplerinin bile Korona hastalarının kapılarına Favipiravir bırakmasını izlemekle yetindi. Milyonlarca tablet tüketildi bu ilaçtan.

    Medyanın günahı büyük. Toplum sağlığını gözetmek ve eleştirel yaklaşmak yerine iktidarın her uygulamasını alkışlamaya hazır yaygın medya Favipiravir konusunda da görevini yapmadı. Tıpkı ciddi yan etkileri olduğu kanıtlanınca sessiz sedasız kullanımdan kaldırılan Hidrosiklorokin konusunda olduğu gibi…

   Skandallar, medya üzerine gitmeyince sessizce sönen balonlar gibi ülke gündemine gelmeden silinip, unutulup gidiyor.

   Faruk BİLDİRİCİ / 30 Kasım 2021

ASGARİ ÜCRET NASIL BELİRLENMELİ?

Lütfü Kırayoğlu
Elektrik Müh. (İTÜ)
ADD Genel Başkan Başdanışmanı
29.Asgari Ücret Tespit Komisyonu 1 Aralık Çarşamba günü toplanıyor. Yükselen ekonomik kriz sonucu, en temel gıda maddelerinin bile el yakan fiyatlara ulaşması ile herkes yeni belirlenecek asgari ücreti konuşuyor.

Her şeyden ö11.2021

nce şu “Asgari Ücret” daha kestirmesi “asgari” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. Kısacası “asgari” kavramı, “en aşağı” kavramının dilimize Arapçadan geçmiş biçimi. Bu öz Türkçe kavramı ücret kavramı ile birleştirdiğimizde en aşağı ücret anlamı çıkıyor. Biraz daha zorlama yaptığımızda çalışanlara ödenecek en “aşağılık, aşağılayıcı” ücret olarak düşünebiliriz. Çünkü yıllardır belirlenen en aşağı ücret, yoksulluk sınırının da, açlık sınırının da altında.

“Asgari” sözcüğünün kullanılmasının tek güzel yanı, halk arasında bu sözcüğün yaygın biçimde “ASKERİ” olarak kullanılıyor olması. Neredeyse 40 yılı aşkın süredir asgari ücretin yerlerde sürünüyor olmasında en büyük etken, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi. Darbenin lideri konumundaki Kenan Evren, açıklamalarında bir otel çalışanının kendinden çok ücret aldığını ağlayan bir ifade ile anlatırdı. Darbe sonrasında dönemin TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı Halit Narin’in “20 yıl işçiler güldü, biz ağladık, şimdi gülme sırası bize geldi” sözünün darbeciler tarafından “yerinde” algılamasıyla sınıf sendikacılığı bitirildi. Günümüzde asgari ücretin neden bilinçsizce olsa da, ASKERİ ÜCRET olarak dilimize geçtiği anlaşılabiliyor.

Ülkemizde bugün serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı söylenip her şeyin fiyatının piyasa koşullarınca belirlendiğini ekledikten sonra, ücretlerin neden en aşağı düzeyde sabitlenip patronların 40 yıldır güldüğünü sorgulamak serbest piyasa düzeninden olmasa gerek. Garip olmayacak bir sorumuzu da ekleyelim: Madem ki en aşağı ücret işverenlerin ve siyasal iktidarın baskın olduğu bir komisyonca (olmazsa hakem heyetince) belirleniyor, o halde özellikle kamu kesiminde bir de en yüksek (azami) ücret belirlense olmaz mı? Hiç değilse yoksulluk sınırının altında ücret alan çalışanlarımız, 10-12 maaş alanları, özel sözleşmelerle ABD Doları üzerinden belirlenen AZGIN ücretleri de öğrenmiş olur.

NASIL BELİRLENMELİ?

Güçlü bir sendikal örgütlenmenin olduğu ülkelerde en aşağı ücret günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi belirlenmez. Elbette az sayıda işçinin çalıştığı, örgütlenmenin olanaksız olduğu işyerlerindeki çalışanları korumak için sosyal devlet ilkesine uygun olarak adil bir en aşağı ücret belirlenmelidir. Bunun dışındaki ücretler işveren ile sendika arasındaki pazarlıklar sonunda belirlenir. Birtakım sarı sendikalar olsa bile sendikal rekabet nedeniyle diğer sendikalar da zorunlu olarak güçlü sendikaların bağıtladığı ücretler düzeyinde ücret belirleyeceklerdir. Bu şekilde ülke çapında bir ücret düzeyi ortaya çıkacak, daha ötesi sendika olmayan işyerlerinde de işçiler bundan etkilenecek, giderek sendikalaşma mücadelesi de güçlenecektir. Elbette böylelikle ortaya çıkan ücret düzeyi, yasal Asgari Ücret Komisyonlarının kararlarını da etkileyecektir.

Ne var ki 12 Eylül 1980 darbesi ile işverenlerin “gülmesine” sıra geldiğini düşünenler bütün yasal düzenlemeler ile bu “gülme” olayının sonsuza dek sürmesini hedeflemiştir. Özellikle son 19 yılda işbaşında olanlar her fırsatta darbe dönemlerine karşı olduklarını söyledikleri halde İş Yasası ve Sendikalar Yasasında yaptıkları değişiklikler ile 12 Eylül döneminin bile ötesine geçmişlerdir. 12 Eylül öncesi 44 milyona yaklaşan Türkiye nüfusu içinde sendikalı işçi sayısı 3 milyona varırken, günümüzün 85 milyonluk Türkiye’sinde sendika üyesi işçi sayısını utanç duymadan açıklayabilmek olanaksız. Çalışma Bakanlığı yapan AKP’li Faruk Çelik, bir konuşması sırasında sendikalı işçi sayısının gerçek durumunu açıklamaları halinde kimi konfederasyonların sayı düşüklüğü nedeniyle kapanabileceğini ifade etmişti.

Sendikalı işçi sayısının bu denli az, sendikaların bu denli güçsüz ve bağımlı, işsiz sayısının bunca yüksek, sığınmacı adı altında milyonlarca insanın ülkemize göç ettiği ortamda gerçek bir emek fiyatı pazarlığı nasıl yapılacak? 12 Eylül sonrasında gülmeye hazırlanan işverenlerin gülmeleri kahkahaya dönüşmüş olamaz mı?

EN DÜŞÜK ÜCRET UYGULANABİLİYOR MU?

Günümüz koşullarında yoksulluk, hatta açlık sınırı altında olduğu herkesçe kabul edilen en düşük ücret uygulanabiliyor mu? İşsizliğin bu denli yüksek boyutta olduğu ve her geçen gün işsizler ordusuna yeni neferlerin katıldığı ortamda en düşük ücretin uygulandığını düşünmek tam bir hayal. Yaşamla bağı olan herkes bunu yakın çevresinden gözlemektedir. Pek çok insan yalnızca ekmek parası için, kayıt dışı, yani hiçbir sosyal güvencesi olmadan kaçak olarak çalışmaktadır. Bu işçilerin aldığı ücretin ne olduğu belirsizdir. Çoğu zaman da en düşük ücretin altındadır. Olmasa bile sosyal güvenceden yoksundur. Bu durum resmi verilerce de doğrulanmaktadır. Son TÜİK verilerine göre ülkemizde her 100 kişiden 27,4’ü kayıt dışı çalışmaktadır (TÜİK verilerinin ne denli sağlıklı olduğu ayrı bir tartışma konusu). Bu durum ayrıca üretimin de kayıt dışı olduğunu göstermektedir ki vergi yitiğini de ortaya çıkarmaktadır.

Denetimin sıkı olduğu kimi işkolları ile iş kazaları açısından risk taşıyan işyerlerinde sigortalı gösterilen çalışanların eline bordroda yazılı ücretin geçmediği de ayrı bir yaradır. Çok sıkı denetim uygulanan bu işyerlerinde işveren, çalışanı adına bir banka hesabı açtırarak iki ayrı banka kartı çıkarmakta, kartlardan biri işverende kalmakta, işçinin hesabına para yattığı anda belirli bir bölümü işverendeki kart ile anında çekilmektedir. Bu durumun eğitimli eleman çalıştıran kimi işkollarında ortaya çıkmış olması çok daha acıdır. Örnek vermek gerekirse kimi meslek örgütlerinin Çalışma Bakanlığı ile yaptığı sözleşmeler sonucunda görece yüksek denilebilecek ücretlerle çalıştırılan, hem de deneyimli meslek sahipleri bu yolla feci biçimde sömürülmektedir! Bir mühendislik öğrencisinin 1500-2000 TL/ay harcama ile öğrenim gördüğü kabul edildiğinde, 750 – 1500 TL arasında aylık ücret alarak çalışan bir mühendisin varlığı, günümüz Türkiye’sinin en utanç duyulacak sayfalarından birini oluşturmaktadır. Düşük emekli maaşı nedeniyle bu duruma düşürülen 30 yıllık bir mühendis, aynı zamanda işsiz ve genç bir mühendisin de önünü tıkamaktadır. Örnekleri çoğaltmak olasıdır.

En düşük ücretin artırılmasının en kolay yöntemlerinden biri de, en düşük ücretten vergi alınmasının önüne geçmektir. Bu da bütünsel bir mücadele gerektirmektedir. Unutmayalım, 27 Mayıs (1960) öncesinde emekli maaşlarından da vergi alınıyordu. Bugün pek çok kesimce karalanan 27 Mayıs Devrimi bir çırpıda bu vergiyi kaldırdı.

En düşük ücretin utanç ücreti olmaktan çıkarılması ancak yeniden güçlü bir sendikacılık hareketinin yaratılması, örgütlü mücadelenin yaşamın her alanına yayılıp sosyal devletin halkın geniş kesimlerinin zorunlu istemi olarak dayatılması ile kısacası Kemalist politikaların yeniden uygulanması ile gerçekleşebilecektir.

EKONOMİ TIKIRINDA

Suay KARAMAN
Azim ve Karar, 29 Kasım 2021
 

24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı ve ülkemiz serbest piyasa ekonomisine geçti. 24 Ocak kararları dünyada yaygın olarak kullanılan IMF politikalarından oluşan bir programdır. Bu programın ilkeleri faizlerin yükseltilmesi, sıkı para ve maliye politikaları, emek ücretlerinin baskı altında tutulması, kamu hizmetlerine zam yapılması, kamumun piyasadan çekilerek özel sektörün önünün açılmasıdır. 

Planlı kalkınma modeliyle ülkenin gereksinim duyduğu her türlü mal ve hizmetin ülke içinde üretilmesi anlayışıyla dış alımın yerini tutan (ithal ikamesi) Türkiye, bu kararlar ile dış satıma (ihracata) dayalı bir ekonomik modeli benimsedi. Ayrıca döviz alım satımı serbest bırakıldı, dış alım (ithalat) serbestleştirildi. Yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kademeli olarak sosyal devlete son verildi. Döviz piyasası üzerindeki denetimler kaldırıldı, faiz oranları serbest bırakıldı, fiyat denetim ve sınırlamaları kaldırıldı, özelleştirmeler başladı. 

Alınan kararlar kapsamında %33 oranında devalüasyon (Türk Lirası’nın değerinin düşürülmesi) yapılarak günlük kur uygulamasına gidildi ve 1 Dolar 47 liradan 70 liraya yükseltildi. Kamu İktisadi Teşekküllerinin ürettikleri ürün fiyatları artırıldı, tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırıldı; gübre, enerji ve ulaştırma dışında sağlanan destekler kaldırıldı. 1980 yılında enflasyon %107 olarak gerçekleşti. 

Aradan geçen yaklaşık 42 yıla karşın, serbest piyasa ekonomisine teslim edilen ekonomimiz hiç ayar tutmamış, sürekli iniş ve çıkış yaşayarak, büyük sıkıntılara neden olmuştur. 1994 ve 2001 yıllarında da krizler yaşanmış ve hep kemer sıkma politikasıyla bugünlere gelinmiştir. 

AKP iktidarıyla sürdürülen serbest piyasa ekonomisi ile bugün daha da büyük bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Planlamaya son vererek, üretimden uzaklaşmak, dış alım, yanlış kur politikası ve dövize bağımlı olmanın sonucunda gelinen nokta  üzücüdür. Türk Lirası’nın sürekli değer yitirmesi, yurttaşların alım gücünü düşürmektedir. Bunun yanında yaşam pahalılığının artmasına neden olduğu gibi yoksulluk, işsizlik ve hiperenflasyon sarmalı sürmektedir. Kasım ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 3.192 TL, yoksulluk sınırı 10.396 TL oldu. Enerji fiyatlarındaki büyük artış ve yüksek dış borç ekonomiyi zorlamaktadır.  

2021 yılı Ocak başında 7,4 TL olan dolar, bugün 13 TL’ye dayandı; 9,1 TL olan € 14 TL oldu. Paramız Dolar karşısında yaklaşık %70, Euro karşısında %55 değer yitirdi. 2021 Ocak ayında litresi 7,1 TL olan benzin 9,7 TL, litresi 6,6 TL olan motorin 9,8 TL olmuştur. Her şeye sürekli zam yapılmaktadır.

  • Böylece korkunç bir yoksullaş(TIR)ma ve dibe vuruş ile karşı karşıyayız.

Bu yılın Kasım ayı başında 9.50 TL olan Dolar, dün 12.50 TL oldu. Böylece Dolar, 27 günde 3 TL yükselirken TL %32 değer yitimine uğradı. Aynı biçimde Kasım ayı başında 11 TL olan €, dün 14 TL oldu. Euro da Dolar gibi 27 günde 3 TL yükseldi ve TL %28 değer yitirdi. Enflasyonun yükselmesini göze alarak kuru başıboş bırakan siyasal iktidar, ‘ihracatta rekabet gücü kazanacağız, Çin’e göre daha ucuz olacak mal ve hizmetleri dünyaya satacağız, TL değer kazanacak ve enflasyon düşecek’ kuramının boş olduğunu anladığı zaman, belki ekonomiyi düzeltebilir. 

  • Ekonomik sorunlar dış güçlerin oyunu diye açıklanamaz.

Ekonominin kitabını yazanlar (!), doğru ekonomi politikası izlediklerini söyleyenler, “ekonomistim” diye övünenler şimdi, “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” düzeyine geldiler. Ancak “ekonomik kurtuluş savaşı” söylemi inandırıcı değildir, çünkü serbest piyasa ekonomisine bağlılık içinde ekonomik kurtuluş savaşı verilemez. AKP iktidarı en katı biçimde liberal ekonomi programı izlemektedir. Özelleştirmelerle yoluna devam eden, planlamaya son veren, üretimden vaz geçen, dış alım odaklı bir kapitalist sistemle yürüyen bir iktidar, nasıl ekonomik kurtuluş savaşı verir? 

Krize neden olanların, krizi yaratanların aynı zamanda çözüm üretemeyecekleri bilinmelidir. Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelecek 10 milyar Dolarlık yatırım ile ya da Katar’dan gelecek paralarla, ekonominin düzelemeyeceği çok açıktır. Ekonomik kurtuluş savaşı dış ülkelerden gelecek paralarla verilmez. 

Türkiye eğer gerçekten ekonomik kurtuluş savaşı verecekse,

  • Bu ancak Atatürk’ün modeli ile gerçekleştirebilir.
  • Neo-liberal ekonomiyle kurtuluş savaşı verilmez.

Bunun için kamucu ve halkçı girişimler yapılmalı, sosyal devlet yeniden yapılandırılmalı, planlı üretime geçilmelidir. Ülkemizi ekonomik bataktan çıkarmak için öncelikle yolsuzluk, rüşvet ve israfa son verilmelidir. 128 milyar doların hesabı sorulmalıdır, yap-işlet-devret projeleri için garanti ödemelerine son verilmelidir. 

24 Ocak 1980 kararlarından beri uygulanan ekonomik modelin özü, dövize bağımlılık ve sürekli borçlanmadır 

Bu model Türkiye’yi üretmeden tüketen, borçlanarak lüks yaşayan bir topluma dönüştürdü. Çözüm bu modelde değildir. 1923-38 arasındaki Cumhuriyet ekonomisine dönülmelidir. 1961 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde planlı ekonomiye geçilmelidir.

  • Çözümün anahtarı : Halkçılıktır, Devletçiliktir, Planlamadır, Üretimdir, Karma Ekonomidir ve Denk Bütçedir.

Bu siyasal iktidar tükenmiştir, bitmiştir. Yerine gelecek muhalefet partileri de neo-liberal ekonomik modele, serbest piyasa ekonomisini sürdürecekse, değişen hiçbir şey olmayacaktır. Bu durumda bizlerin de “ekonomi tıkırında” demekten başka sözümüz olamaz. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün

  • “Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.”

sözünü unutmamamız gereken günlerden geçtiğimizi bilmeliyiz.

CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINA 

CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINA 
İLETİŞİM BAŞKANLIĞINA

25.11.2021 Günlü MGK Bildirisinin 2 numaralı paragrafında

  • TÜRKİYE’NİN İNŞA ETTİĞİ SAĞLAM ALTYAPI ÜZERİNDE, HEDEFLERİNE UYGUN ŞEKİLDE YATIRIM, ÜRETİM, İSTİHDAM VE İHRACAT ODAKLI EKONOMİ POLİTİKALARINI HAYATA GEÇİRME SÜRECİNDE KARŞILAŞTIĞI VE KARŞILAŞABİLECEĞİ SINAMALAR İLE TEHDİTLER DEĞERLENDİRİLMİŞ, CUMHURİYETİMİZİN 100. YILINA HER ALANDA OLDUĞU GİBİ İKTİSADİ OLARAK DA GÜÇLÜ ŞEKİLDE ULAŞMA KARARLILIĞI TEYİT EDİLMİŞTİR.”açıklaması yer almıştır.

Medya organları, anılan açıklamayı; “ekonomik tehditler vurgusu dikkat çekti”, “ekonomi politikalarının karşılaştığı tehditler değerlendirildi”, “ekonomik tehditler masaya yatırıldı”, “bu artık ekonomik OHAL‘i işaret ediyor, ekonomi programa eleştiri getirenler, bundan sonra bir milli güvenlik sorunu olarak görülebilir” vb. biçimde değerlendirmekteler.

Akademik çalışma alanım “ekonomi ve ekonomi politikaları” olduğundan, emekli bir öğretim üyesi olarak, zaman zaman kimi medya organları alanım ile ilgili sorular yöneltmekte ve kimi kurumlar ve demokratik kuruluşlar, konferans vermem için, düzenledikleri açık oturumlara konuşmacı olarak çağırmaktadırlar.

Bu çağrılara uymam sırasında, çoğunlukla ekonomik karar sahipleri ile uygulamacıların “hoşuna gitmeyecek ve fakat, kavrarlarsa işlerine yarayacak” değerlendirme ve önermelerde bulunmaktayım.

Yayınlanan bildiride yer alan

  • “…EKONOMİ POLİTİKALARINI HAYATA GEÇİRME SÜRECİNDE KARŞILAŞTIĞI VE KARŞILAŞABİLECEĞİ SINAMALAR İLE TEHDİTLER…”

ve buna ilişkin değerlendirmeler ne anlama gelmektedir?

Bir düşün ve bilim insanı olarak, yürütülen ekonomi politikaları konusundaki karşıt gelebilecek düşüncelerim, “sınama ve tehdit” tanımı içine girip, yaptırım konusu olabilir mi?

Tedirginliğimin giderilmesi için, Bilgi Edinme Hakkı Yasası uyarınca yanıtlanmasını sunarım.

Saygılarımla. 26.11.2021
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş

===================================
CİMER‘e, 26.11.2021 günü yapmış olduğunuz başvurunuz 2105710940 sayısı ile alınmıştır.

Millî Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanımız Sayın @RTErdogan liderliğinde toplandı ve her türlü sınama ve tehditler bütüncül bir perspektifle ele alındı.

“Cumhuriyetimizin 100. yılına, her alanda olduğu gibi, iktisadî olarak da güçlü bir şekilde ulaşacağız!”

Fahrettin Altun
@fahrettinaltun

 

 

 

 

 

Fırıl, fırıl, fırıl…

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 26 Kasım 2021

 

Rüzgârlı havalar bunlar. Püfür püfür esiyor rüzgârlar. Hatta, fırtına boyutlarına ulaşıyor zaman zaman. Ama meteorolojik kökenli bir rüzgâr değil bu. Fırıldaklardan, rüzgârgüllerinden kaynaklanan yoğun hava akımlarından söz ediyorum.

Ekonomide ayrı, siyasette ayrı, dış politikada ayrı.
Dönüşler geri dönüşler, geri geri dönüşler. Sürekli bir “manevra” hali.
ABD ile ilişkilerde, Rusya ile ilişkilerde, Suriye politikasında, Libya politikasında, Kıbrıs’ta, AB ile ilişkilerde.

Şimdi de Birleşik Arap Emirlikleri konusunda tarihi bir geri dönüş. Hem de utanç verici bir tarihi geri dönüş.

Ağlak Vaiz’in hain asker kılıklı piyonlarının gerçekleştirdiği 15 Temmuz gecesinde hayatını kaybeden 250 insanımızın mezarlarına ve yaralanan insanlarımızın suratına suratına esen bir utanç rüzgârı ve geri dönüşten söz ediyorum. Üç gün öncesine kadar yandaş havuzlarındaki gazetelere attırdıkları “Şerefsiz Bunlar!” manşetlerinin henüz mürekkebi kurumadan, “o darbeye finansör oldu” dedikleri Arap lideri ağırladılar, “turkuvaz halı”da.

Entarisinin eteklerini savura savura, çantasındaki milyar dolarları göstere göstere, onca zamandır ettiğiniz küfürleri adeta “yedirdi” adam bu ülkeye.

Yani, Prens Nahyan’ı elinde dolar dolu bavulla gönderen “otorite”, nam-ı diğer “Dış mihrak”, size nanik yaparcasına “Bırakın finansörlük muhabbetini. Şimdi de biraz size finansör olayım. Öptüm canım” diyerek dalga geçiyor adamlar.

Ve bu ülkeyi yönetenler, aynı D. Trump’ın ünlü “Don’t be a fool (Aptallık etme)” mektubunda olduğu gibi, aynı V. Putin’in “görüşme odası kapısında ayakta bekletmesi” örneklerinde olduğu gibi, onur kırıcı geri manevralar yaşattılar ülkemize.

Hani, “itibardan tasarruf olmaz” diyordunuz ya… Hani itibarımızı “Glasgow’a gidecek konvoydaki araç sayısı” ile ölçmeye kalkıştınız ya.

Aha işte.. Al sana itibar sınavı.

Fırıl fırıl dönen pervanelerin rüzgârında uçup gitti son kırıntıları da.

Kişisel itibarınız söz konusu olsa, kendi paşa keyfiniz bilir. Ne isterseniz yapın.

Ama faturasını gelecek nesillerin ödeyeceği, onların hanesine yazılacak bir “devlet – millet itibarı erozyonundan” söz ediyoruz.

Yazık değil mi?