Kategori arşivi: Yurttaş Saltık

YAZILI METİNLERLE, YAYIN ORGANLARIYLA YAYILIR YA DA YARGILANIRSINIZ…

portresiLütfü KIRAYOĞLU
Elektrik Müh. (İTÜ)

İlkokul sıralarında, okuma yazmayı öğrendikten sonra ilk öğrendiğimiz bilgilerden birisi de tarihin yazının icadı ile başladığı idi. Bütün ilkokul döneminde sınıf duvarındaki panoda zaman cetveli, tarihsel dönemleri bu esasa göre gösterirdi. İnsanın evrimsel olarak 200 bin yıl önce ortaya çıkmasına karşın Sümerler’in icadı Çivi Yazısının yaklaşık 5500 yıllık bir geçmişi var ve biz tarihi 200 bin yıl öncesinden değil 5500 yıl öncesinden başlatıyoruz. Ondan öncesini çanak çömlekten, yapılardan, üretim-savaş araçlarından kestirebiliyoruz.

İnsanın dünyaya bakışını, ilişkilerini, toplumsal yaşayışını düzenleyen dinsel inanışları da değerlendirirken tek tanrılı dinlerin daha yaygın olduğunu görüyoruz. Çünkü tek tanrılı dinler ortaya çıkışlarından bir süre sonra olsa da kutsal kitaplarla yazılı metinler ve kurallar koydukları için daha çok yayılabilmişlerdir. Tek tanrılı dinler dışındaki inanışlar ve öğretiler de yazılı metinler haline dönüştükten sonra kalıcılaşmıştır. Zaten matbaanın icadıyla ilk önce din kitapları basılmıştır. (Tuhaftır dinlerin yaygınlaşmasını sağlayan din kitaplarını basanlar da yargılanıp cezalandırılmıştır.)

Ve elbette son 250 yıl içinde dünyaya yön veren, felsefeler, ideolojiler, siyasal düzen önerileri de yazılı metinlerle ve yayın organları ile yaygınlaşmışlar, pek çoğu yargılanıp mahkûm edilmiştir. Buradaki yargılanıp mahkûm edilme, yaygın olarak insan topluluklarının zihinsel gelişimi sonucu kabul görmez olması şeklinde de olabildiği gibi, eski düzeni koruma isteğindeki yöneticilerin yargı sistemlerinde yargılanıp ezilmeleri hatta öldürülmeleri olarak anlaşılmalıdır. Pek çok yazılı metindeki düşünce başlangıçta mahkûm edilse bile, sonradan anlaşılıp ayağa kalkmış ve insanlığın malı durumuna gelmiştir. Ancak son çözümlemede tarihin yargılamasına açık kalmaktadır.

İdealizm dediğimiz metafizik düşünce sistemi ile materyalizm tezleri arasındaki bitmeyen kavga, bunlardan sapmalar biçimindeki ara akımlar arasındaki tartışmalar hep yazılı metinlerle ve çoğunlukla süreli yayın organlarıyla yapılır. Bu nedenle Liberalizm, Sosyalizm, Faşizm benzeri düşünce sistemlerinin esas savunucuları, yayın organlarındaki temel tezleri savunan yazılara, yazarlara son derece dikkat ederler. Çünkü bu yazılar yayınlayanı bağlar. Bu yayın organlarında rastgele yazılar yayınlanmasına ya da kendilerinden olmayanların yazmasına izin vermezler. Düşünce sistemleri arasındaki tartışmalar farklı yayınlar arasındaki tartışmalarla sürer. Özgürlük adına (için) hiç kimse kendi yayın organında karşıt düşüncelerin yayınlanmasına izin vermez. Hatta kimi konularda karşıt düşünceleri çok belirgin olan ve o düşünce sisteminin lideri konumundaki kişiye, belirli bir konudaki düşüncesi çok aykırı olmasa bile genel çizgisi karşı tarafta olduğu için, reklamı yapılmaması adına (için) o yazı yayınlanmaz. Hele yazı siparişi hiç ama hiç verilmez. Bu durumun istisnası (ayrığı) bir konu çevresinde farklı fikirleri olanları canlı olarak tartıştırmak, sonra bu tartışmayı basılı metin durumuna getirme geleneği de çok eskilerde kalmış, sonraları TV programları olsa bile, o da RTE ile son bulmuş, sonuçta herkes kendi TV kanalında kendisi gibi düşünenleri konuşturur olmuştur.

Kural durumuna gelmiş bu yöntem Kemalist ideoloji için de geçerli olmalıdır. Size yaşam hakkı ve özgürlük tanımayanlara yayın organınızda yer vermek safdillik olacaktır. Böyle bir özgürlük anlayışı Kabul edilemez. Bir zamanlar aynı düşünce sistemini savundukları halde düşünce ayrılıkları keskinleşen kişilerin yolları önce yayın organında ayrılır. Basılı metinler üzerinden polemik kültürü de ne yazık ki kalmamıştır. Kendi yayın organlarında Kemalistlere yer ayırmayı hayal bile edemeyenlere sayfalarını açmak, anlaşılır bir durum değildir. Cumhuriyetin en devrimci dönemine “diktatörlük” demek, devrimlerin ve devrimcilerin yıkılan eski düzeni bir daha ayağa kalkmamak üzere ezmesini anlamamak, sonra da Devrimin önderi Mustafa Kemal Atatürk’e, yıkılan düzenin temsilcileri ile aynı dili kullanarak “diktatör” diyerek saldırmak, olsa olsa, kendine karpuz kabuğundan “devrimci” madalyası yapan devrim kaçkınlarının işi olabilir.

Kendilerinin ya da etkin oldukları kuruluşların toplantılarının açılışında saygı duruşu öncesi Atatürk adını anmadan genel bir “devrim şehitleri için” diyerek yasak savanlarla, dahası bu “devrim şehitleri” içine PKK’lı teröristleri sokanlarla, İstiklal (bağımsızlık) marşımızı “ırkçı” bulup okumayı reddedenlerle ya da ayağa kalkmayanlarla, aynı dergi sayfalarında nasıl buluşabilir, onlara sayfalarımızı nasıl açabiliriz?

PKK terör örgütünün “yasal” görünümdeki uzantısı HDP’nin peşine takılıp, “Altılı Masa” adı verilen ucubenin içine seçim kazanmak için HDP’yi dahil etmenin kuramını yapanlara sayfalarımızda nasıl yer verebiliriz?

Bir başka örnek, ADD yöneticilerine görüşme için randevu bile vermeyenlere nasıl sayfalarımızda yer verebiliriz?

KEMALİST BAKIŞ

Evet… Gözbebeğimiz Atatürkçü Düşünce Derneği‘nin temel görüşlerini yayan Kemalist düşüncenin günümüz koşullarında nasıl olması gerektiği tezlerini oluşturma çabasındaki ATATÜRKÇÜ DÜŞÜN dergisinden söz ediyoruz. Derginin bir önceki sayısında yer alan kimi yazılar ile Ocak, Şubat, Mart aylarını kapsayan 150. sayısını ilk ele aldığımda yaşadığım düş kırıklığı, bu yazıyı yazmayı zorunlu kıldı.

Dergimizin bir sorumlusu, bir editörü bir Yayın Kurulu ve bir de Yayın Danışma Kurulu var. Yayın Kurulu her sayıdan önce güncel ya da tarihten gelen olaylara uygun bir dosya konusu seçmeli ve yayınlanan yazılar değişik açılardan bu konuyu besleyecek yazarların ürünleri ile desteklenmelidir. Buna ek olarak, kalan sayfalarda özgün yazılar ve ardından örgüt haberleri gelebilir. Gelen yazılar Yayın Danışma Kurulu ile paylaşılarak değerlendirilmeli,varsa sakıncalı bölümler yazarına bildirildikten sonra gerekirse yayınlanmamalıdır. Elbette kimlerden yazı alınacağı en baştan dikkatlice karar verilmesi gereken bir konudur. Yazı sipariş edildikten sonra yayınlamamak hoş bir davranış olamaz. Dergimizin Yayın Danışma Kurulu bilimsel bir derginin hakemleri gibi çalışmalıdır.

  • Derginin künyesinin altında bulunan “yazıların sorumluluğu yazarlara aittir” sözü hukuksal sorumluluğa ilişkin ise de, bir de, tarihe ve örgütümüze karşı SİYASAL ve İDEOLOJİK SORUMLULUĞUMUZ var.
  • Gelinen noktada bu konulara hiç dikkat edilmediği, derginin birkaç kişinin çabasına bırakıldığı, sonuçta gelen yazıların dolduruluverdiği bir yayın durumuna düşürüldüğü kolayca anlaşılmaktadır.
  • Oysa bu dergiyi her an besleyebilecek en az 20-30 değerli arkadaşımız çekildikleri köşede küskün durmakta, derginin durumunu düş kırıklığı ile izlemektedir.

Bir başka üzücü nokta ise, ilişki kurduğum kimi arkadaşlarımın dergiyi ya hiç görmemiş olmaları, ya da okumamış olmalarıdır. Kaynak kişilerin sayısı arttıkça dergi de ilgi çekici duruma gelecek, okurları artacaktır. Aksi durumda pek çok Şubede olduğu gibi ambalajından bile çıkmadan yitip gidecektir.

Bir başka konu da derginin elektronik ortamda yayınlanarak çok daha hızlı, kolay ve ucuz dağıtımı konusudur. Zaten elektronik ortamda hazırlanan yazılar matbaaya gönderilmiş biçimi ile ADD Şubelerine ve dileyen tüm üyelere hızla ulaştırılabilir. Artık yaygın duruma gelen akıllı telefonlarla da fırsat bulunan her an okunabilir. Elbette bizler gibi eski kuşaklar için basılı organları okumanın bir başka zevkini de ihmal etmiyorum.

En kısa sürede düzelmesi dileği ile saygılarımla… 31.01.2023

https://sol.org.tr/yazar/post-post-kemalizm-sinifsizligin-surekliligi-351399
Post-Kemalizm: Sınıfsızlığın sürekliliği
Dergide yazısı yayınlanan Fatih Yaşlı

Muammer Aksoy anılıyor: ‘Milli petrol davası’nın öncüsü

Ödünsüz Kemalist, yazarımız Prof. Dr. Muammer Aksoy, 33 yıl önce
bu gün, evinin önünde uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirdi.
Her zaman tam bağımsız laik Türkiye Cumhuriyeti için mücadele eden Aksoy, mezarı başında anılacak..

Çağdaş Bayraktar  31 Ocak 2023, Cumhuriyet

Hain bir saldırıyla katledilişinin 33. yıl dönümünde, ödünsüz Kemalist Muammer Aksoy’un ‘Milli Petrol Davası’ndaki öncü rolünü enerji politikaları uzmanı Necdet Pamir, anti-emperyalist karakterini ise
Doç. Dr. Mehmet Emin Elmacı Cumhuriyet‘e değerlendirdi

Muammer Aksoy’un “Milli petrol davası” ile bütünleştiğini söyleyen Enerji Politikaları Uzmanı Necdet Pamir “Muammer Aksoy hocamız, petrolün stratejik öneminin küresel ölçekte öne çıktığı 1960’lı yıllarda, ülkemizde de bu konudaki farkındalığı artırabilmek için öncü bir rol oynadı.” dedi.

Bu kapsamda Aksoy’un Şubat 1965’te Milliyet gazetesinde bir dizi yazı yayınladığına ve bu yazıların daha sonra “Türkiye’nin Petrol Faciası ve Çıkar Yol” başlığıyla kitaplaştığına değinen Pamir,  “O’nu harekete geçiren temel dürtü, Cumhuriyet’in ilanından başlayarak, 1926-1954 dönemine damgasını vuran, ülkenin yeraltı kaynaklarının aranması ve geliştirilmesi sürecindeki devlet yönetimindeki politikanın, Demokrat Parti iktidarında yabancı şirketlerin ağırlık kazandığı liberal politikaya dönüştürülmesine yönelik ulusalcı tepkisidir.” ifadelerini kullandı.

Aksoy’un bu duyarlılığının temelindeki motivasyonu anlamak için Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki “tam bağımsız” ve gerçek anlamda milli petrol politikasının iyi bilinmesi gerektiğine dikkat çeken Pamir, kapitülasyonlardan dersler çıkaran genç Cumhuriyet’in bir yandan Türk yerbilimcilerini yetiştirmek üzere yurt dışına yollarken, öte yandan kimi yabancı uzmanları (Dr. M. Lucius, vb.) ülkeye davet ederek, petrol ve maden potansiyelimizin saptanabilmesi amacı ile bir dizi çalışmayı organize ettiğini (düzenlediğini) anımsattı.

Bu sürecin hukuksal alanda da desteklendiğini belirten Pamir, “Petrol rezervlerinin işlenmesine ilişkin hükümlerin de yer aldığı Maden Kanunu çalışması başlatılmıştı. 24 Mart 1926’da 792 sayılı yasa çıkarıldı. Bu yasaya göre, ‘Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde petrol dahil tüm madenlerin işletilmesi hakkı devlete’ veriliyordu” dedi.

1933’te Petrol Arama ve İşletme İdaresi, 20 Haziran 1935 tarihinde (2804 sayılı yasayla) Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) ile bugün için hayal etmenin bile olanaksız olduğu çetin, hatta ilkel koşullarda çalışmalar yapıldığını söyleyen Pamir, “1951 yılına gelindiğinde; devletçi politikaların terk edildiği yıl olan 1954 yılına dek, yaklaşık 1,1 milyon varil petrol üretildiğinin, 1935–54 arasında MTA tarafından toplam 79 kuyu açıldığının ve bu sahalardaki üretimin artmasıyla, bir rafineriye olan gereksinimin ortaya çıkması nedeniyle 1945’te, Batman Rafinerisi‘nin kurulduğunun altını çizdi.

ADIM ADIM DÖNÜŞÜM

Sektörün, Demokrat Parti iktidarı ile özel sektörün egemenliğine geçtiğini söyleyen Pamir, 27 Mayıs 1960 sonrasında bu alanda yeniden millileşme ve devletleşme politikalarına yönelindiğini belirtirken, 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi sonrası yeniden özelleştirmeci politikalara dönüldüğünü ifade etti. Pamir bugün gelinen noktayı ise şu sözlerle özetledi:

  • “12 Eylül rejimi ve ardından 2002’de iktidara gelen AKP dönemi, ülkeyi ve enerji sektörünü tam bir yıkım sürecine dönüştürdü. Sektörünün tüm kamu kuruluşları “liberal” iktidarlar elinde, özelleştirilerek birer birer elden çıkarıldı”

“ÖZELLEŞTİRME DEĞİL ÖZERKLEŞME GEREKLİ”

Stratejik sektör olarak kabul edilen enerjide Türkiye’nin, petrolde %92, doğal gazda %99 dışa bağımlı olduğunu belirten Pamir,  “Ulusal kuruluş, sektörün özerk olarak yapılandırılarak TPAO’nun yönetiminde, dikey bütünleşik yapıda kurulması, ulusal çıkar ve kamu yararının gereğidir.” dedi. Mevcut uygulamaların, bunun tam tersi yönde olduğuna dikkat çeken Pamir, sözlerini “1960’lı yıllarda kurulan TÜPRAŞ, Petrol Ofisi, PETKİM, Petlas ve BOTAŞ çatısı altında yer alan dağıtım şirketleri ve kamu kurumları, 1980’li yıllardan başlayarak ve AKP döneminde ivme kazanarak özelleştirildi. Elde kalan son iki kuruluş olan TPAO ve BOTAŞ’ın da özelleştirilme hazırlıkları sürmektedir. Buna engel olabilecek tek güç, Atatürk’ün tam bağımsızlık yolundan ayrılmayan gerçek yurtseverlerdir.” diyerek tamamladı.

“ILIMLI İSLAMCILARIN İLK HEDEFLERİNDENDİ”

Prof. Dr. Muammer Aksoy’un “tam bağımsızlıkçı” ve “anti emperyalist” özelliklerinin en öne çıkan yönleri olduğuna değinen Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Tarihçi Doç. Dr. Mehmet Emin Elmacı, suikastın yapıldığı dönemin rastlantı olmadığını belirtti. 1986’dan başlayarak ABD tarafının yazdırdığı “Medeniyetler Çatışması(AS: Samuel Huntington) ve “Tarihin Sonu(AS: Francis Fukuyama) gibi kitaplarla ulus devlet karşıtlığının pompalandığının altını çizen Elmacı, Aksoy’a yapılan saldırının da “ulus devletin kurumsal temsilcilerinden olan Ordu’ya saldırıldığı bir dönemde gerçekleşmesinin de bütüncül bir planın içinde değerlendirilmesi gerektiğini..” söyledi. Elmacı bu açıdan bakıldığında, Kemalizm’in parlak temsilcilerinden Aksoy’un, “Türkiye’ye ılımlı İslamcılık’ ithal etmek isteyen güçlerin ilk hedeflerinden olduğunu ifade etti.

CHP’nin onurlu tarihi

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

CHP, 9 Eylül 1923’te kuruldu. CHP’nin kökeni, 7 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nde kurulan ve emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. İki örgütün de kurucusu ve ilk genel başkanı Mustafa Kemal Atatürk’tür.

TBMM 23 Nisan 1920’de, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin katkılarıyla da kuruldu. Saltanat, yani padişahlık, 1 Kasım 1922’de TBMM tarafından kaldırıldı.

  • CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisidir.

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’te, CHP’nin kuruluşundan yaklaşık yedi hafta sonra kuruldu.

3 Mart 1924’te Halifeliğin kaldırılması ve bilimsel eğitim sisteminin temeli olan Öğretim Birliği Kanunu’nun kabul edilmesi, CHP’nin öncülüğünde gerçekleşti.

Kadının ve erkeğin hukuk önünde eşit kılınması dahil, birçok özgürlüğün hukuk tarafından güvence altına alınmasını sağlayan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926’da CHP’nin öncülüğünde kabul edildi. (AS: 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi..)

CHP 15 Ekim 1927’deki Kurultay’da,

  • Cumhuriyetçilik
  • Halkçılık
  • Laiklik
  • Milliyetçilik

ilkelerini, 10 Mayıs 1931’deki Kurultay’da,

  • Devletçilik
  • Devrimcilik

ilkelerini, parti programındaki temel ilkeleri olarak kabul etti.

Devletin dini İslamdır ifadesi 10 Nisan 1928’de, CHP’nin öncülüğünde anayasadan çıkarıldı ve böylece devletin dinselleşmesinin önlenmesi, laikliğin uygulanması ve din konusunun vatandaşların özgür iradesine bırakılması yolunda bir adım daha atıldı.

5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı, CHP’nin öncülüğünde tanındı.

5 Şubat 1937’de laiklik ilkesi, CHP’nin öncülüğünde anayasa maddesi haline geldi.
***
1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, köylünün ve çiftçinin toprak sahibi olmasını sağlayan, toprak reformu olarak da bilinen düzenlemeler, CHP’nin öncülüğünde gerçekleşti.

Halkın eğitimde, teoriyle pratiği (kuram ve uygulamayı) bütünleştirmesini ve köy ilkokullarına öğretmen yetiştirilmesini sağlayan Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta CHP’nin öncülüğünde kuruldu.

Çok partili serbest seçimli sisteme, 14 Mayıs 1950’de CHP’nin öncülüğünde, CHP iktidarında geçildi.

14 Ocak 1959’da CHP Kurultayı’nda kabul edilen İlk Hedefler Beyannamesi ile kişi hak ve özgürlükleri konusundaki temel ilkeler geliştirildi. Bunlar, Türkiye’nin en özgürlükçü anayasası olarak bilinen 27 Mayıs 1961 Anayasası’nda yer aldı.

CHP, 29 Temmuz 1965’te ortanın solunda yer aldığını, devletçilik ve halkçılık ilkelerinin ortanın solu anlamına geldiğini açıkladı.

CHP 27 Kasım 1976’daki Kurultay’da demokratik sol ve sosyal demokrat ilkeleri de parti programına ekledi ve Sosyalist Enternasyonel’e üye oldu.
***

  • CHP, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki statükoyu, yani monarşiyi, teokrasiyi
    ve feodalizmi yıkan, devrimci bir partidir.

CHP aynı zamanda, kapitalizmin yol açtığı ekonomik ve sosyal adaletsizlikleri asgari düzeye çekmek için mücadele veren merkez sol bir partidir.

CHP, çok partili serbest seçimli düzene geçildikten sonra, 1950’li, 1960’lı ve 1970’li yıllarda, kimi seçimleri yitirmiş olsa da, 1992’den sonra aldığı oyların çok üzerinde oy alan bir siyasal partidir. CHP 1950 seçimlerinde % 39, 1954 seçimlerinde % 35, 1957 seçimlerinde % 41, 1961 seçimlerinde % 37, 1973 seçimlerinde % 33, 1977 seçimlerinde % 41 oy almıştır.

CHP 1992 yılında yeniden açıldığından beri, %26’nın üzerine çıkamamıştır!

AKP iktidarının, CHP’nin tarihine yönelik iftiralarla ve yalanlarla seçim kampanyası yürütme hazırlıkları yaptığı bir dönemde, CHP yönetiminin ve CHP üyelerinin, bu olguların ışığında hareket etmesi gerekir.

CHP, AKP’nin gölgesinde siyaset yaparak, İslamcıların, neoliberallerin ve ikinci cumhuriyetçilerin söylemleri üzerinden, kendi tarihini çarpıtarak ve inkâr ederek (yadsıyarak) seçim kazanamaz.

CHP yönetimi, örgütünü harekete geçirmek, seçmen tabanının başka partilere kaymasını önlemek ve oyunu daha da yükseltmek istiyorsa; tarihine, kurumsal kimliğine, ilkelerine sahip çıkmalıdır, halka gerçekleri anlatmalıdır.

Günümüzdeki başarısızlıkların üzeri, geçmişteki başarılar yok sayılarak örtülemez.

Güvercin kuş mudur, felsefe şart mıdır?

Üstün DökmenÜstün Dökmen
29 Ocak 2023, CumhuriyetPazar eki

Aşağıdaki üç cümleyi okumanızı ve “doğru/yanlış” diyerek bu cümlelerde bir mantık hatası olup olmadığına karar vermenizi rica ediyorum.

1. Bütün kuşlar uçar, güvercin de uçar, o halde güvercin bir kuştur.
2. Kapı açılırsa çıkacağım, pencere açıldı çıktım.
3. 6×6, 36 eder. Bu durum evrensel bir gerçektir, her ortamda, her durumda 6×6=36’dır.

Değerli dostlarım, eğer birinci ve üçüncü cümlelerdeki ifadelerin doğru, ikinci cümledeki ifadenin ise yanlış olduğunu düşünüyorsanız durumunuz vahimdir. Çünkü sırasıyla verdiğiniz “doğru, yanlış, doğru” cevapları doğru dürüst felsefe ve mantık okumadığınız, okuduysanız bile geçer not almayı hak etmediğiniz anlamına gelir. En iyi ihtimalle eğitim sistemimizin kurbanı olduğunuzu düşünebilirsiniz. Şimdi bu cümleleri tek tek ele alalım:

Birinci cümlede güvercinin kuş olduğu yolunda bir mantıksal çıkarım yapılmıştır, bu çıkarımın sonucu doğrudur ancak çıkarım şekli yanlıştır. Bazen yanlış bir yolla doğru sonuca ulaşabiliriz. Bu cümlede de öyle olmuştur. Bütün kuşlar uçar, ancak güvercinin de uçuyor olması onun kuş olmasını zorunlu kılmaz, çünkü kuş olmayan bazı (kimi) şeyler de, örneğin uçak da uçar. “Bütün kuşlar uçar, uçak da uçar, o halde uçak bir kuştur” diyemeyiz. Öyleyse ilk çıkarım yanlıştır.

İkinci cümlede ise herhangi bir hata yoktur. Açılması halinde kapıdan çıkacağımı söyledim ancak pencereden söz etmedim, bu durumda pencereden çıkmam bir çelişki değildir. Eğer kapı açıldığında çıkmasaydım yanlış davranmış olurdum. Olaydaki mantığı kavramamış bir kişi, ikinci cümlede hata olduğunu düşünecektir.

Gelelim üçüncü cümleye. 6×6, 36 eder ancak bu durum evrensel geçerlilik taşımaz. Çünkü 6×6 sadece ondalık sistemde 36 eder. Sonsuz sayı, dolayısıyla da sonsuz matematik sistemi vardır, tüm matematik sistemlerinde 6×6, 36 etmez. Ondalık sistem matematikteki tek sistem değildir, sadece (yalnızca) en tanınmış sistemdir. Dünyada ayak parmaklarını da işe katıp yirmilik sistem kullanan kabile var. Vigesimal denilen yirmilik sistemde 6×6, 36 etmez.

Eğitimde Düşünme Becerisi

Bir eğitim sistemi eğer ezber ağırlıklı ise o sistem, yeterince düşünemeyen, icatta bulunamayan ve birilerine tabi olan bağımlı insanlar yetiştirir. Öncelikle ezberden uzaklaşmak gereklidir ancak bu yeterli değildir, günümüz eğitim sistemlerinin düşünme becerisini (muhakeme becerisini) geliştirecek biçimde düzenlenmesi, anaokulundan itibaren (başlayarak) felsefenin ve mantığın tüm konuların içine sindirilmesi ve siyasetçilerin ve atanmış rektörlerin, “Bana cahil vatandaş gerekli” dememesi gereklidir. (Ay’a cahiller gitmedi.)

Çocuğun düşünerek, sorgulayarak doğru cevabı (yanıtı) keşfetmesini bekleyemeyen, “Doğrusunu söyleyeyim de öğrensin” telaşıyla doğruyu söyleyen öğretmen veya anne baba, hiç farkında olmadan çocuğun öğrenme sürecindeki ibresini ezbere kaydırır. Kekeme çocukları bekleyen önemli bir sıkıntı, bir kelimeye takıldıklarında yetişkinlerin o kelimeyi onların yerine söyleyivermeleridir. Bu engelleyici tavrı aşabilmek için Batı’da bazı (kimi) eğitimciler, kekeme çocuğun karşısına oturup sıkılmadan onu dinleyecek (daha doğrusu yüzüne bakacak) köpekler eğitmektedirler. Sonuçta çocukların sorgulayarak ve yaparak öğrenmelerine izin veren, müdahaleci olmayan, temelde bilimsel laikliğe önem veren, müfredatı (yetişek) bilim dışı görüşlerle biçimlendirmeyen bir eğitim sistemine ihtiyaç (gereksinim) vardır.

  • Felsefe, sorgulamayı ve merakı teşvik eder, bu yüzden müfredatta felsefenin yerinin azaltılmaması gerekir.

Ülkemizde uzun yıllar lisede “felsefe” adı altında okutulan felsefe ve mantık dersleri, geç kalınmış bir gayretin (çabanın) ürünüydü, öğrenciyi sadece (yalnızca) felsefe tarihini ezberlemeye itiyordu. Felsefe, anaokulundan itibaren (başlayarak) çocuklarımızın yaşantısına girmelidir. Felsefeye, sorgulamanın önemini vurgulayarak ve sorgulamaya izin vererek başlayabiliriz. Ortaya koyduğum adlı yaklaşım, her yaştaki insanın felsefi sorgulamayı ve pozitif bilimin mantığını bir yaşam tarzı haline (biçimi durumuna) getirmesini önermektedir.

Belki de yapılması gereken ilk iş müfredatların arkasındaki siyasilerin felsefeye, mantığa ve pozitif bilime ilişkin kaygılarının giderilmesi, bu konularla tanıştırılmalarıdır. Bir süre önce üst düzey bir devlet yetkilisi gençlerin satranç oynayabileceklerini ancak aşırı oynamamaları gerektiğini belirtti. Felsefeye, mantığa, satranca, Evrim kanununa (yasasına) ilişkin kaygı kokan birtakım temelsiz görüşleri, yani çağdaş eğitimi engelleyen tavrı (tutumu), yine eğitimle aşmak zorundayız.

Günlük Yaşamda Düşünme Becerisi

Düşünme becerisi sadece (yalnızca) bozulan bir arabayı tamir etmek (onarmak) için gerekmez, yaşamın her alanında işlevseldir. Küresel ısınmayı, düşünme becerisi gelişmemiş insanlarla önleyemeyiz.

Günlük yaşamda düşünme becerisi eksikliği, uzun yıllar basında mizah konusu olmuştur. Üniversite mezunu (bitiren) olan pek çok kişi, ehliyet için başvurduğunda ilkokul diploması ibraz edemediği için geri çevrilmiştir. Bir üniversite mezununun ilkokulu kesin olarak bitirmiş olacağını düşünebilmek, basit bir düşünme becerisidir, başvuru formunda yazıyor diye ille de ilkokul diploması istemek ise bir mantık hatasıdır.

Düşünme becerisi eksikliği daha pek çok yerde karşımıza çıkar. Örneğin nice apartman sakini, “Biliyorum bu yönetici iyi değil ama ne yapabiliriz başka aday yok, mecburen (zorunlu olarak) onu seçeceğiz.” der.  Bu ifadede (anlatımda) hem bir mantık hatası hem de öğrenilmiş çaresizlik vardır. Mantıklı düşünemeyen ve çaresizlik (çözümsüzlük) hisseden (duyumsayan) kişiler eleştirdikleri kişilere mahkûm olurlar. Bir dizi izleyicisinin oğlunu öldürttüğü için Kanuni hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunması ya da bir vatandaşın röportajda “Atatürk zeki değildi çünkü bilgisayar kullanmayı bilmiyordu” demesi birer düşünme becerisi eksikliğidir. Atatürk’ü eleştiren kişi satrançta iki hamle ötesini görememektir. Çünkü bilgisayar kullanmadı diye Atatürk’ün zeki olmadığını iddia ettiğinizde, O’nunla aynı durumda olan Fatih’in, Abdülhamit’in, Platon’un, Einstein’ın da zeki olmadıklarını iddia etmiş olursunuz.

Eğitim sisteminde eksiklikler olsa da anne babalar (anababalar) öncelikle kendi düşünme becerilerini geliştirerek çocuklarına örnek olabilirler, ardından da onların eline düşünme becerilerini, sorgulama tarzlarını (biçimlerini) geliştirecek kaynaklar verebilirler. Söz konusu kaynaklardan şimdilik iki tane önereceğim.*

* White, D. (2022). Çocuklar İçin Felsefe: Her şey hakkında merak uyandıracak 40 eğlenceli soru, ODTÜ Yayıncılık.
Piquemal, M. ve Bass, T. (2022). Pikolo ile Felsefe Öğreniyorum, ODTÜ Yayıncılık.

ADD Isparta Şubesi konferansımız : Türkiye’nin Bitmeyen Siyasal Cinayetleri.. Niçin? Kimler Sorumlu? Ne Yapmalı?

Dostlar,

Yarın, 27 Ocak 2023 Cuma günü Isparta’da olacağız.

ADD Isparta Şubesinin çağrılısı olarak bir konferans vereceğiz.

Konumuz aşağıdaki görselde (posterde) belirli..

Türkiye’nin Bitmeyen Siyasal Cinayetleri :
Niçin? Kimler Sorumlu? Ne Yapmalı?

Etkinliği düzenleyen ADD Isparta Şubemiz Başkanı Sayın Mevlüt Özil ve çalışma arkadaşlarına, destek verenlere içtenlikle teşekkür ederiz.

Ayrıca, bu ADD Şubemizin kurucu başkanı ve uzun yıllar ölçüsüz bir özveriyle emek veren saygın ve yürekli yurtsever, Cumhuriyet öğretmeni Mahmut Özyürek‘e engin şükranlarımızı sunuyoruz. Bu Şubemizde, Sn. Mahmut Özyürek’in otomobili ile, tüm yakıt giderlerini kendisi ödeyerek çok sayıda konferans gerçekleştirdik. Isparta’da bu güne dek yaptığımız Aydınlanma etkinliklerinin listesi aşağıda..

Saat 15:30’da başlayacak sunumumuz, Meydan AVM Lavanta salonunda gerçekleştirilecek.
(1996’dan bu yana verdiğimiz meslek dışı Aydınlanma konferanslarımızın 1847 ncisi olacak.)

Bilgi ve ilginize sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 26 Ocak 2023, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
ADD Bilim Kurulu 2. Başkanı
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
www.ahmetsaltik.net       profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter : @profsaltik    

Isparta’da bu güne dek yaptığımız Aydınlanma etkinliklerinin listesi..

  1. Türkiye’nin Kurtuluşu : Yeniden ATATÜRK. (Görsel Konf.)   Şarkikaraağaç ADD, 23.06.2001
  2. Çağdaş Sağlık Anlayışı / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.) Isparta Tabip Odası, 24.06.2001
  3. Çağdaş Sağlık Anlayışı / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.) Isparta Tabip Odası, 24.06.2001
  4. Çağdaş Sağlık Anlayışı / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.) Isparta Tabip Odası, 24.06.2001
  5. Türkiye’nin Kurtuluşu : Yeniden ATATÜRK. (Görsel Konf.), Gelendost ADD, 24.06.01
  6. Çağdaş Sağlık Anlayışı / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.), Isparta Tabip Odası, 25.06.2001
  7. Türkiye Nereye ? TV Söyleşisi, Kanal 32, Isparta ADD, 25.06.2001
  8. Mesleksel Bulaşıcı Hst. / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.), Isparta Tabip Odası, 25.06.2001
  9. Mesleksel Bulaşıcı Hst. / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.), Isparta Tabip Odası, 25.06.2001
  10. Mesleksel Bulaşıcı Hst. / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.), Isparta Tabip Odası, 26.06.2001
  11. Mesleksel Bulaşıcı Hst. / Doktorlara, 2 saat (Görsel Konf.) Isparta Tabip Odası, 26.06.2001
  12. Türkiye’nin Kurtuluşu : Yeniden ATATÜRK. (Görsel Konf.) Isparta ADD, 26.06.2001
  13. Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye’nin Geleceği. Süleyman Demirel Üniv. ADT, 12.05.2003
  14. Gençler Atatürk’ü Tanıyor mu? Eğirdir ADD, End. Mesl. Lisesi, 12.05.2003
  15. Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye’nin Geleceği, Eğirdir Su Ürünleri Fak., 12.05.2003
  16. Türkiye Nasıl Köşeye Sıkıştırıldı; Çıkışı Nasıl Olabilir? Kanal 32 TV progr., 12.05.2003
  17. KüreselleşTİRme ve Halk(ın) Sağlığı. S. Demirel Üniv. Tıp Fak., 13.05.2003
  18. Yeni Dünya Düzeni ve Atatürk Türkiye’sinin Geleceği, Atabey Lisesi öğenc., 13.05.2003
  19. Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye’nin Geleceği, Gönen Anadolu Lisesi, 13.05.2003
  20. TBMM 85 Yaşında : Tam Bağımsız Türkiye ve Ulusal Egemenlik. Keçiborlu ADD, 23.04.2005
  21. TBMM 85 Yaşında : Tam Bağımsız Türkiye ve Ulusal Egemenlik. Isparta ADD,  24.04.2005
  22. Türkiye’nin Bitmeyen Siyasal Cinayetleri : Niçin? Kimler Sorumlu? Ne Yapmalı?
    Isparta ADD, 27.01.2023

1996-2004 arasında Isparta S. Demirel Üniv. rektörlüğü yapan Sn. Prof. Dr. Lütfü Çakmakçı döneminde verilen konferanslar : No 13, 15 ve 17..

Seçimler: Anayasa/yasa/aday

SİYASET 26.01.2023, BİRGÜN

Seçimler 18 Haziran 2023 yapılacak” cümlesini dillerine pelesenk edenler, tıpkı, 3 Kasım 2019’da yapılması anayasa gereği olan seçimleri 24 Haziran 2018’e aldığı gibi, 17-18 Ocak’ta yüz seksen derece çark ederek, ‘14 Mayıs’ta yapılacak’ dediler.

Makul olmayan süreler, fazla uzun (1 yıl dört ay) ve fazla kısa (1 ay dört gün).

Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY) kurgusunun belirgin özelliği olan ölçüsüzlük ve keyfilik, anayasal düzeni askıya almış bulunuyor.

Üç sorun öne çıkıyor:

-Yenileme nedeni,
-Uygulanacak yasa,
-3’üncü kez adaylık.

YENİLEME NEDENLERİ

Hukuk devleti gereği seçimleri yenileme kararını haklı kılacak nedenler olmalı. Nitekim, TBMM’ye ve Cumhurbaşkanı’na bu yetkiyi tanıyan madde 116 (Teklif md. 12) gerekçesi, “sistem tıkanıklıklarının milli iradeye müracaatla çözümü”, yasama ve yürütme arasında “kriz oluşması halinde halkın hakemliğine başvurma” olanağını amaç olarak belirlemiştir.
Bu çerçevede, seçimlerin 1 ay 4 gün öne alınmasını haklı kılacak hiçbir neden yok.

Bu nedenle, 18 Haziran’da yapılacak seçimlerin 14 Mayıs’a çekilmesine ilişkin Meclis veya Cumhurbaşkanı (CB kararı), anayasallık sorunu ile gölgelenecek.

HANGİ YASA?

Seçimlerde uygulanacak yasa ise, Anayasa madde 67/son’da öngörülen, “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde uygulanmaz.” kuralı gereği, seçim takviminin başladığı tarihe göre belirlenir. Zira seçim hukukunda seçimin başlangıç tarihi, seçim işlemlerinin ve seçim sürecinin işlemeye başladığı gündür.

Madde 67/son’un amacı, AYM’nin de vurguladığı üzere, “Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran parti veya partilerin seçime bir yıl kala seçim sürecinde kendi lehlerine veya diğer parti ya da adayların aleyhine sonuç doğuracak biçimde değişiklikler yapılmasını öngören yasal düzenlemeler” dir (AYM, E.K: 2019/16). Seçim yasaları ibaresi ile, “seçmen iradesinin seçim sonuçlarına yansımasına tesir edebilecek veya seçime katılanlardan bir kısmına herhangi bir şekilde avantaj
ya da dezavantaj oluşturma sonucunu etkileyebilecek düzenlemeler
” kastedilmekte (prg. 13).

Bu nedenle, seçim başlangıcı 6 Nisan öncesine denk gelen seçim takviminde, bu tarihte henüz yürürlüğe girmemiş olan 7393 sayılı yasa değil, değişiklikten önceki yasal düzenleme uygulanacak.

3’ÜNCÜ KEZ ADAYLIK

  • Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir (md.101/2, 2007).

Görevdeki CB, –daha sonra hiç dokunulmayan– bu hüküm çerçevesinde 2014 ve 2018’de seçildi. (2017 değ. yürürlük md.18/b) “75, 77, 101 ve 102’nci maddelerinde yapılan değişiklikler…”. Bunun anlamı şu: Md. 101/2 gibi değişikliğe konu olmayan hükümler kesintiye uğramadı).

Bu nedenle, 3’üncü kez aday olabilmesi, TBMM kararına bağlı:

  • Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” (md.116/3).

Kendisi de karar yetkisine sahip olduğu halde Meclis’i işaret etmesi, CB’nin adaylık koşulunun anayasal yolunu arayışı olarak, anlaşılır bir durumdur.

HUKUK YOLU VAZGEÇİLMEZ

Türkiye, ciddi bir meşrululuk ve hukukilik tartışması ile seçim sürecine girdi. Bu yazıda, öne çıkan üçünün özeti:

-18 Haziran 2023’te yapılması gereken seçimlerin TBMM veya CB tarafından 14 Mayıs tarihine alınmasına ilişkin karar, değinilen nedenlerle anayasal yetkinin kötüye kullanılması anlamına gelir.

-Böyle bir karar alınsa bile, yürürlükteki seçim mevzuatı yerine 6 Nisan’da yürürlüğe girecek olan 7393 sayılı yasanın uygulanması, Anayasa’ya aykırı olacak.

Görevdeki CB’nin 3’üncü kez adaylığı, TBMM’nin seçimleri yenileme kararı dışında
Anayasa dışı olacak.

Anayasal aykırılıklara alet olmamak, demokratik hukuk devleti inşa iradesinin asgari gereğidir. Cami avlularında hukuk – guguk söylemine indirgenen seçim mantığı, demokrasiye de yabancı. Bu nedenle,

  • 6’lı Masa mimarı CHP, bu süreçte, hukukun üstünlüğü ülküsünden asla ödün vermemeli.

Erdoğan’a anayasa çiğnetme muhalefeti

Mehmet Ali Güller
Mehmet Ali Güller
26 Ocak 2023, Cumhuriyet

Türkiye’nin son 20 yılının çok kısa siyasi tarihi şöyledir:

– Tayyip Erdoğan 2003’te nasıl milletvekili ve başbakan olabildi?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kolaylaştırıcılığında yasa (AS: Anayasa!) değiştirilerek.

– Abdullah Gül 2007’de nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Kendisi bile umudu kesmişken
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 367 kolaylığı sağlamasıyla.

– Erdoğan 2014’te nasıl cumhurbaşkanı olabildi? Erdoğan’ın muhalifleri olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ortaklığında karşısına “kazanamayacak” Ekmeleddin İhsanoğlu çıkarılarak.

AKP 2017’de anayasaya nasıl darbe yaptı ve rejimi yıkabildi?
MHP Genel Başkanı Bahçeli“Madem Erdoğan anayasaya uymuyor, anayasayı Erdoğan’a uyduralım” deyip, referandum (halkoylaması) yolu açarak.

– Erdoğan 2018’de nasıl cumhurbaşkanı oldu?
CHP ve adayı Muharrem İnce’nin karşılıklı hatalarıyla…

‘NASIL OLSA’CILIK

Dikkat ederseniz, bu kısa Türkiye tarihi, aynı zamanda muhalefetin Erdoğan’a
anayasa çiğnetme tarihidir.

Muhalefet Erdoğan’ın karşısında “Sana anayasayı çiğnetmem” kararlılığında durmamış, tersine Bahçeli örneğinde olduğu gibi “çiğnetmemek adına (için) anayasanın Erdoğan’a uydurulmasına” olanak sağlamış ve rejimin yıkılmasına araç olmuştur.
Bu süreçte de dönüşerek muhalefetken iktidar ortağı olmuştur.

Bugün de aynı hataya düşülüyor.

  • Anayasa açık, anayasa hukukçuları net: Erdoğan üçüncü kez seçilemez!

Erdoğan’ın “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” şeklindeki anayasanın 101. maddesini çiğneyerek 3. kez aday olmasına karşı “ama”sız hukuku savunmak tüm siyasal partilerin ve seçmenlerin görevidir.

Ancak muhalefetin çoğunluğunda tersi yaklaşım var. Erdoğan’a “mağduriyet kozu vermemek adına (için), anayasanın çiğnenmesine göz yumularak Erdoğan’ın anayasaya aykırı 3. kez cumhurbaşkanı adaylığına onay veriliyor!

Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi de şu: “Diyelim ki ses çıkardık, nereye gidecek? YSK üyelerini atayan kim? Erdoğan. İtiraz edeceğin hiçbir yer yok.”

Benzer bir gerekçeyi kısa bir süre önce de dile getirmiş, sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere, “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasayı nasıl olsa geçirecekti.” yanıtı vermişti!

TESLİMİYETÇİ ÇİZGİYLE SEÇİM KAZANILMAZ

20 yılın özetidir: “Nasıl olsa…” anlayışıyla ve “Adam kazandı” tutumuyla AKP’ye karşı seçim kazanılmaz, tersine bu teslimiyetçilikle Erdoğan’a yine “Atı alan Üsküdar’ı geçti” kozu verilir.

  • Türkiye’nin Erdoğan’a atın yularını verdirmeyecek birikimi vardır;
    yeter ki o birikimi harekete geçirecek bir lider kararlılığı sergilenebilsin!

“Yine mi muhalefete eleştiri” diye dudak bükenlere de anımsatalım:
20 yıldır seçimlerin nasıl yitirildiğine işaret ederek bu seçimin nasıl kazanılabileceğine
ışık tutmaya çalışıyoruz. Yani bu eleştirileri Muhalefet seçim kazansın diye yapıyoruz!

(Okuma önerisi: Şeyda TalukSeçim Nasıl Kazanılır?, Kırmızı Kedi Yayınevi)

Sosyalist Güç Birliği’nden Erdoğan uyarısı: Hiç kimse halkımıza ‘kaderine razı ol’ diyemez

Sosyalist Güç Birliği’nden Erdoğan uyarısı:
Hiç kimse halkımıza ‘kaderine razı ol’ diyemez!

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014 ve 2018’den sonra önümüzdeki seçimlerde de cumhurbaşkanlığına aday olacağının dile getirilmesine karşı Sosyalist Güç Birliği’nden (SGB) sert bir tepki geldi. SGB açıklamasında, AKP ve Erdoğan’ın hukuku ve muhalefeti yok saydığına dikkat çekildi. Açıklamada “Erdoğan’ı sıkıştığı yerden çıkarmaya çalışmayın, iktidarı halkın örgütlü mücadelesinden kurtarmaya çalışmayın” uyarısı yapıldı.

cumhuriyet.com.tr, 25 Ocak 2023

Devrim HareketiSOL PartiTürkiye Komünist Hareketi ve Türkiye Komünist Partisi‘nin kurucu bileşeni olduğu Sosyalist Güç Birliği‘nden (SGB) AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın 3. kez cumhurbaşkanlığına talip olmasına karşı kapsamlı bir açıklama geldi.

Erdoğan’ın seçimleri yenileme yetkisini kullanarak seçim tarihini öne çekmeye çalıştığı belirtilen açıklamada, Anayasa’nın 101. maddesine göre Erdoğan’ın adaylığının önünün kapalı olduğunun altı çizilerek,

“3. kez aday olabilmesine ilişkin Anayasanın 116/3 maddesinde tek bir istisna (ayrık) hükmü var:

O da Cumhurbaşkanının 2. dönemi sürerken Meclis’in 3/5 çoğunlukla (AS: 360 vekil) seçim kararı alması. Oysa Meclis böyle bir karar almış değil ve zaten muhalefetin desteği olmadan iktidar partilerinin 360 oya ulaşması olanaklı değil. Meclis içi muhalefet partileri de Meclis’in böyle bir karar almasına bu saatten sonra razı olmadıklarını açıkladılar. Dolayısıyla Erdoğan’ın çıkışı bir çaresizlik çıkışı olduğu kadar Anayasa’yı yok sayma pişkinliğinin de devamıdır.” denildi.

Açıklamanın süreği (devamı) şöyle :

ERDOĞAN NE HUKUKU NE MUHALEFETİ CİDDİYE ALIYOR! 

AKP, durumu kurtarmak için yorum cambazlıklarıyla Anayasanın çevresinden dolanabileceğini sanıyor: Erdoğan’ın 2017 Anayasasına göre (AS: Böyle bir Anayasa yok! 1982 Anayasası, değişikleriyle yürürlükte) bir kez seçildiğini, dolayısıyla 2. dönemi için hukuksal bir engel olmadığını savunuyor. Yani 2007 değişikliğini yok sayıyor; oysa Cumhurbaşkanı seçilme yöntemi 2007 Anayasa halkoylaması ile değişmişti ve 2017’de buna dokunulmadı. Yani Erdoğan ilk kez 2014’te seçilmişti, 2019’da ise 2. kez. AKP, bunlardan ilkini yok sayarak hukuka takla attırmaya çalışıyor. Verili koşullarda

  • 3. kez Cumhurbaşkanı adayı olamayacağı çok açık olan Erdoğan ne hukuku
    ne muhalefeti ciddiye alıyor.

ALTILI MASA HUKUKSUZLUĞA ORTAK OLMAKTA

Muhalefeti ciddiye almıyor çünkü Altılı Masa partileri, Erdoğan’ın 3. kez aday olmasının hukuksuz olduğunu vurgulamakla yetiniyor. Ama bu hukuksuzluğu Yüksek Seçim Kurulu’na götürmeyeceklerini çünkü oradan Erdoğan lehine karar çıkacağını da peşinen kabul ediyor.
İyi de anayasayı bugün savunmazsanız, yarın YSK seçim sonuçlarını iktidar lehine değiştirirse
ne yapacaksınız? Dolayısıyla Altılı Masa muhalefeti, hukuksal mücadeleye girişmeyerek, bu hukuksuzluğa ortak olmaktadır. Bunu halka kabul ettirmenin eylemli bir payandası durumuna düşmektedir.

  • İktidarın hukuksuzluğunu ve muhalefetin peşinen yenilmişlik tavrını
    halkın kabul etmesi beklenmemelidir.

SİYASAL OLARAK DA MEŞRU DEĞİL 

Erdoğan, Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını tasfiye etmiş,
laikliği ayaklar altına almış, tüm kurumları dinci temellerde yeniden düzenlemiş,
ülkeyi patronlara teslim etmiş, halka düşmanlığı kural haline getirmiş,
emperyalist ülke ve tekellerin dostu olmuş bir otokrattır.

  • Adaylığı hukuka aykırı olduğu gibi, siyasal olarak da meşru değildir.
  • Çünkü ülkenin küçük bir azınlığını oluşturan patronların çıkarları için her türlü suçu işlemiş, milyonlarca emekçiyi açlık ve yoksulluğa, iş cinayetlerine mahkûm etmiştir.

DESTEK VERENLERİ UNUTMADIK

Bugün muhalefet Erdoğan’ın hukuksuz adaylığını sindirebiliyorsa bilinsin ki, Sosyalist Güç Birliği olarak bunun halka dayatılmasına sonuna dek karşı çıkacağız.

Halkın, kurtuluşu Davutoğlu’ndan, Akşener’den, Babacan’dan, Karamollaoğlu’ndan beklemesinin yanlışlığını halka anlatmaktan geri durmayacağız.

Bugüne dek AKP’nin kurduğu rejime doğrudan veya dolaylı destek verenleri de unutmadık.

“HER CEPHEDE MÜCADELEYİ YÜKSELTECEĞİZ”

Sosyalist Güç Birliği açıklaması şu vurguyla son buldu :

“Şimdi bir kez daha Erdoğan’ın hukuksuz adaylığının kabul edilmesini, emekçilerin sahte umutlarla hareketsiz bırakılmasını isteyenleri Sosyalist Güç Birliği olarak uyarıyoruz :

  • Erdoğan’ı sıkıştığı yerden çıkarmaya çalışmayın,
  • İktidarı halkın örgütlü mücadelesinden kurtarmaya çalışmayın.
  • Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olamaz.
  • Hiç kimse halkımıza ‘kaderine razı ol’ diyemez.
  • Sosyalist Güç Birliği Erdoğan’ın adaylığına karşı her cephede mücadeleyi yükseltecektir.

Bundan böyle Sosyalist Güç Birliği, emekçi halkın sözcüsü olarak siyaset sahnesinde yerini almıştır.

  • Yaşasın Emekçilerin Cumhuriyeti!

BÖLÜCÜLÜĞE ÖVGÜ

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

Genellikle CHP çizgisine yakın muhalefetin sesi görüntüsündeki SÖZCÜ Gazetesi’nde 8 Ocak günü çıkan Ege Cansen’in, “Bölücülük gericilik” başlıklı yazısı çok dikkat çekiciydi.

Cumhuriyet tarihinin aşamalarını, laikliğe geçişte yaşanan zorlukları bilmezmiş gibi, “kemale erince laik olmuştur” girişi ile devrimleri küçümser bir tavır koymuş Cansen. Muhalefetin başkanlığa karşı güçlendirilmiş meclis sistemi istemini gereksiz bulmuş. “Yönetim erki her zaman bir kişinin şahsında ete kemiğe bürünür.” diyor.

Demokrasi tam işlesin diyenlere “Olmaz, boşuna çabalamayın, denemeyin, eskisi gibi devam edin” diyor, siyasi otorite Cansen.

Tek adam sisteminden yakınması yok herhalde.

Ecevit demokratlığını, koalisyon dönemlerini görmemiş olsa gerek. (AS: Yaşı uygun.. 80+)

Muhalefet cephesinin “Altılı Masa” olarak ünlendiğini söylüyor. O ünlenmenin RTE cephesinin algı çalışması sonucu olduğunun ayırdında da değil anlaşılan.

YANLIŞ ANLADI İSEM

Babacan’ın, Cumhuriyetin nitelikleri ile ilgili çıkışları ilgisini çekmiş Cansen’in.

Yanlış anladı isem Babacan, iki şey teklif ediyor” diye başlamış son bölüme.

Kaç yıllık yazardır, eğitimi nedir bilmiyorum (AS: ABD’de Ekonomi) ama bu ifade (anlatım) ile Türkçemize ve okuruna saygısızlık etmiştir (Basım hatası ise sözüm yok).

“Yanlış anlamadı isem” denir Sayın Cansen. Lütfen özen…

MERDİVEN ALTINDAN ÇIKIŞ

Sayın Cansen yanlış anla/ma/dı ise Babacan iki şey teklif ediyor:

  1. T.C. vatandaşlarına “Türk” demekten vazgeçilsin ve
  2. Dinsel örgütlenme özgürlüğü tesis edilsin.

Sayın Cansen iki konudaki Babacan önerisini halka anlatılmaya değer bulduğunu ifade ederek bitirmiş yazısını. Gerekçeleri çok da mantıklı. Çok da masum:

 Yasaklanınca merdiven altına iniyormuş. Toplum yaşamı yasal zemine oturtulmalıymış.

Vakıf, Dernek adıyla faaliyet gösteren, Cumhuriyet ve Ulus düşmanlığı pompalayan, toplumu geriye götürmek için çabalayan, çocukların beynini yıkamakla kalmayıp taciz ve tecavüz objesi durumuna getiren, dini her türlü amaca alet eden tarikat ve cemaatler yasallaşsın isteniyor.

Merdiven altında yemedikleri halt kalmamışken, yasallaşınca neler yapacaklarını hiç düşünmez mi bu adamlar?

Toplum yaşamının yasal zemine oturtulması denince, bu çağ dışı oluşumlar mı geliyor akla?

Hangi tarikat veya cemaatten bir kez olsun çağdaş uygarlığa örnek bir davranış, yaklaşım veya öneri görmüş bu arkadaşlar?

Mafyatik örgütler için de aynı şeyi yapalım o zaman.

Uyuşturucu tacirlerini de çıkaralım merdiven altından.

Kadına eziyet, kadın cinayetleri de toplum gerçeği, yasallaşsın.

Çok mu fark var aralarında topluma verdikleri zarar yönüyle?

TARİHTEN DERS ALMAK YA DA AYNI YANLIŞI YİNELEYEREK DOĞRU SONUÇ BEKLEMEK

Sayın Cansen’in değerli bulduğu önerinin ikinci bölümü RTE/AKP’nin 2009’da adım attığı 2014’te resmi statü kazandırdığı “AÇILIM”ın yeniden başlatılması.

20 yıldır devleti yöneten, pek çok konuda sınama-yanılma yöntemi uygulayan RTE bunu denedi. Bahçeli’nin telkini ile değil oy yitirme ve iktidardan düşüş korkusu ile vazgeçti.

O Açılıma başlayınca PKK ve bölücü yandaşları da duvarlar, hendekler, yeraltı geçitleri ile yeni devletin savunma hatlarını oluşturmaya başladılar.

Asker kışlasına çekildi.

Yollar, meydanlar teröristlere kaldı.

Başka bir devletin otoritesi uygulanmaya başlandı.

Millet sandıkta tepkisini gösterince Açılım bitti.

Reis vazgeçti de millete neye mal oldu?

Yüzlerce şehit.

Yıkılan kentler.

Harcanan milyarlarca para.

Şimdi yeni Açılımı önerilir buluyor Sayın Cansen.

Tarihten ders alınırsa kötü olaylar yinelemiyor.

Aynı yanlışı yineleyerek de doğruya varılmıyor.

Ben de Sayın Cansen’e kendi sözleri ile sesleniyorum, “Gör, duy ve konuş
***

MİLLET İTTİFAKI’NA SESLENİŞ

Deva Partisi’nin bu söylemleri hiç olmamış gibi Millet İttifakı’ndan tek ses çıkmadı.

Masa dağılmasın, tamam.

Birlik bozulmasın, tamam.

İlk kez böyle güzel bir birliktelik sağlandı, tamam.

Şu AKP’yi yıkalım, tamam.

Soygun, talan, tek adam düzenini bitirelim, tamam.

Tam demokrasiyi getirelim, tamam.

Tamam da, Devrim Yasalarını kaldıralım mı?

Devleti din devleti, T.C. ‘yi İslam Cumhuriyeti mi yapalım?

Çağdaşlıktan vaz mı geçelim? Afganistan’dan, İran’dan haberiniz yok mu?

Ulus devleti yok mu edelim?

Federal yapıya mı geçelim?

Parçalanmayacağımızın güvencesini kim veriyor?

Babacan’ın bu önerilerine karşı çıkılmazsa, sizi canı gönülden destekleyen biri olarak tıpış tıpış sandığa gitmeyeceğimden emin olunuz.

On yıldır yazılarımın altına “TÜRK VATANDAŞI NACİ BEŞTEPE” diye imza koymamın nedeni, Açılım sürecinde “Türk” ifadesi ile oynanması idi.

Bir kez daha denenirse yeni imzam hazır…

Prof. Dr. Hakkı Keskin’den Muhalefet Partilerine Çağrı

PROF.DR. HAKKI KESKİN'DEN AÇIK MEKTUP - Turkish ForumProf. Dr. Hakkı Keskin

Seçim tarihi Yetkimizi 10 Mart`ta Kullanacağız

diyor Cumhurbaşkanı Erdoğan

Türkiye`nin asla hak etmediği ve Dünya`da benzeri olmayan, tüm kararların tek kişi tarafından alındığı ucube sistemden kurtulması, en önemli yurtseverlik görevidir.

14 Mayıs’ta yapılacağı belirtilen Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Seçimi, tüm muhalefet partilerine ve tabii ki tüm seçmenlere büyük görev ve sorumluluk vermektedir. Ancak seçim öncesi gerekli görevlerin yerine getirilmesi, Altılı Masa Partileri ve öbür muhalefet partilerince yapılmalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklaması, Altılı Masa’nın kendi Cumhurbaşkanı adayını 10 Mart’a değin erteleme stratejisini içeriyor. Böylece Erdoğan yine meydanlarda, “Altılı Masa partilerinin kendi Cumhurbaşkanı adayı konusunda bile anlaşamadıklarını, bunların ülkeyi yönetemeyeceklerini” belirterek propagandasını sürdürmeyi hedeflemektedir. Altılı Masa partileri bu stratejiyi ivedi olarak bozmalıdır.

  1. Altılı Masa Partileri tarafından Şubat ayının ilk haftalarında Cumhurbaşkanı adayı kamuoyuna açıklanmalıdır.
  2. Altılı Masa, Anayasaya göre Erdoğan’ın 3. kez Cumhurbaşkanı olamayacağını mutlaka kamuoyuna açıklamalıdır.

  3. Altılı Masa Cumhurbaşkanı adayı, Masa Parti Başkanlarıyla birlikte seçim meydanlarında, hazırlanmış olan güçlendirilmiş Parlamenter sistemi, kamuoyuna tanıtılmış olan yeni anayasa önerisini, hazırlığı yapılmış olan ve 26 Ocak’ta son karara bağlanacak olan yeni Hükümet Programını (Temel Politika Belgelerini) seçmenlere tüm ayrıntılarıyla açıklanmalıdır. Bunlar:

    “Hukuk, adalet ve yargı”,
    “Kamu yönetimi”,
    “Şeffaflık, denetim ve yolsuzlukla mücadele”,
    “Ekonomi, finans ve istihdam”,
    “Sektörel ve bölgesel konular”,
    “Bilim ve teknoloji”,
    “Eğitim ve öğretim”,
    “Sosyal politikalar”,
    “Dış politika, güvenlik, savunma”

    olarak kamuoyuna duyurulmalıdır.

  4. Seçmenlerin güncel yaşamlarını doğrudan etkileyen şu sorunların ivedi olarak tek tek aydınlatılması gerekmektedir:

    Yoksulluğun temel kaynağı olan işsizlik,
    enflasyon, gelir dağılımında giderek artan adaletsizlik,
    ilk, orta, üniversite eğitimindeki sorunlar ve
    sağlık sorunları

    hangi önlemlerle nasıl ve ne denli sürede çözülecektir.

  5. Türkiye için önemli bir güvenlik sorunu durumuna gelmiş olan ve Suriye`ye sınır kentlerinde nüfusun önemli bir kesimini oluşturan kaçkınlar sorunu, nasıl ve ne denli sürede çözülecektir?

    Bu sorunların çözüm önerileri, seçmenlerle yüz yüze gelinerek sabırla ve iyi bir donanımla anlatılarak ikna edilmeleri gerekmektedir.

  6. Seçim güvenliğinin hangi önlemlerle nasıl sağlanacağının seçmene anlatılması ve bu konuda da seçmenin desteğinin sağlanması da ivedi bir görev olmuştur.

Farklı siyasal, ekonomik, sosyal ve toplumsal görüşlerde olan Altılı Masa oluşumunu, başından beri, Türkiye`de uzlaşma kültürü ve birikmiş olan yoğun sorunların çözüme bakımından son derece gerekli ve yararlı bulduğumu önceki yazılarımda da belirttim.

Ancak bu uzlaşma kültürü,

  • Türkiye`nin bu tek kişiye bağlı ucube sistemden kurtulmasını isteyen öbür siyasal partilerle de en azından diyaloğu ve gerekli alanlarda birlikteliği gerektirdiği inancındayım.