Sabahattin Önkibar, kendisine kimin saldırdığını yazdı

Sabahattin Önkibar,
kendisine kimin saldırdığını yazdı

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Evinin önünde saldırıya uğrayan gazeteci Sabahattin Önkibar yaşadıklarını kaleme aldı. Sabahattin Önkibar saldırganlarla ilgili, “Göz hasmını tanır derler! Benim tahminim, ülkücülükten geçinen kopillerdir” ifadelerini kullandı.

[Haber görseli]Evinin önünde önünü kesen iki araçtan inen 3 kişinin saldırısına uğrayan gazeteci Sabahattin Önkibar Odatv‘de yayımlanan ‘Bana kim saldırdı‘ başlıklı yazısında yaşadıklarını anlattı.

Önkibar kendisine saldıranlarla ilgili, “Gelelim, saldırıyı kimin yaptığına… Göz hasmını tanır derler!

Benim tahminim, ülkücülükten geçinen kopillerdir. Ancak iki araç kiralayıp saldırmak, basit bir ergen ya da sokak çocuğunun bireysel eylemi olamaz. Hadise açık ve net olarak organize bir kahpeliktir.

Birkaç gün önce yayına verdiğim, Bahçeli ile alakalı Youtube’daki videoma kızmış olabilirler” ifadelerini kullandı.

İşte Önkibar’ın yazısı:
(https://odatv.com/bana-kim-saldirdi-26051923.html, 26.5.19)

Dün akşama doğru eşofman-tişörtle, iyi korunan sitedeki evimden çıktım. Yakındaki kuruyemişçiye uğrayıp markete geçecekken, arabaya binemeden arkadan saldırdılar. Arkadan geldikleri için saldıranların kaç kişi olduğunu bile tam olarak göremedim. Sağ olsunlar, esnaf anında müdahale edip saldırganları kaçırttı. Beni tanıyan bir esnaf ise saldırganların araçlarından birinin plakasını alıp bana verdi. Kaçamasınlar diye anında 155’i arayıp gezici seyyar ekiplere bildirilsin istedim.

Ardından saldırıyı, yazı yazdığım ODATV’ye ve Halk TV’deki dostum Fatih Ertürk’e bildirip hastaneye rapor almaya gittim. Çankaya Emniyet Müdürü bulunduğum Güven Hastanesi’ne gelerek olay hakkında bilgi aldı. Peşi sıra Ankara Valisi “geçmiş olsun” diye arayarak, şu bilgiyi iletti: “Saldırganların aracı kiralık, onu belirledik. Merak etmeyin yakalayacağız.”

Kahpe saldırının özeti budur. Öncelikle, saldırının duyulması ile beraber aldığım çok çok sayıdaki telefon ve mesajlara teşekkür ediyorum; ki hala bazılarına geri dönemedim ve zira sayı çok fazla. Merak edenlere aktarayım; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Sayın Meral Akşener ve Sayın Doğu Perinçek, ODATV haberi duyurur duyurmaz anında aradılar. Peşi sıra CHP ve İyi Parti’den onlarca milletvekili ve de meslektaşlar, dostlar aradı. AKP eski milletvekili, gazeteci kardeşim Mehmet Metiner sağ olsun geçmiş olsun dedi. Bu yazıyı gece yarısı yazdığım için telefonumda hala bakamadığım onlarca isim var, bakacağım, arayan başka bilinen isimler de olabilir.

Gelelim, saldırıyı kimin yaptığına… Göz hasmını tanır derler! Benim tahminim, ülkücülükten geçinen kopillerdir. Ancak iki araç kiralayıp saldırmak, basit bir ergen ya da sokak çocuğunun bireysel eylemi olamaz.

  • Hadise açık ve net olarak organize bir kahpeliktir.

Birkaç gün önce yayına verdiğim, Bahçeli ile alakalı Youtube’daki videoma kızmış olabilirler. Olayı ve failleri yakından takip ediyorum. Çok yakında ayrıntıları ile öğrenirim. Saldırının dikkat çeken bir diğer yönü ise zamanlamasıdır.

Sayın Kılıçdaroğlu’na linç girişimi, ardından Sevgili Yavuz Selim Demirağ’a saldırı ve akabinde bu olay, ki tamamı Başkent’te oldu.

  • Hayır, tam seçim arifesinde bu olanlar tesadüf olarak açıklanamaz.

Buradan haykırıyorum; 1977’den beri eylemli siyasal mücadelenin içinde olan bendeniz bu tür saldırılarla yılmam; ki hatırlayın benzer bir saldırı 2 yıl önce İstanbul Kitap Fuarı’nda yapılmıştı, Tam tersine, o kopilleri arkadan saldırtan alçaklara karşı bilenmiş olarak mücadele edeceğim. Ancak büyük resimde hadise şudur:

  • Türkiye’de artık can güvenliği Kaf Dağı’nın ardındadır.
  • Ondan vahimi, toplum her geçen gün tam ortadan dehşet bir ayrıştırma operasyonlarına muhataptır.
  • Beka ticareti ile oy devşirmeye çalışanların bu saldırılara suskun kalmaları, onların derdinin ülke değil iktidar ve koltukları olduğunun ispatıdır.

Çubuk’ta ana muhalefet liderini linç etmeye kalkanlar bırakın tutuklanmayı, kahraman gibi baştacı ediliyorsa, bu ülkede bırakın demokrasi, bırakın hukuk, bırakın ahlak ve vicdan, birlikte yaşama bile tehdit altında demektir. Dahası lince ve saldırıya açık davetiyedir.

Son söz    :

  • Ümitsizlik yok… Karanlığın en kesif olduğu an, aydınlığa en yakın olunan zaman dilimidir…
  • Her şey güzel olacak…

=========================================
Dostlar,

KILIÇDAROĞLU, DEMİRAĞ VE ÖNKİBAR’a SALDIRILARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İktidar karşıtı gazetecilere  apaçık gözdağı ve yıldırma kokan ağır fiziksel saldırılar asla kabul edilemez. Hükümetin en temel görevi ülkedeki tüm insanların can ev mal güvenliğini etkili biçimde sağlamaktır. Son 2 haftada bu bağlamda 3 önemli fiziksel saldırı, hatta Anamuhalefe CHP lideri Kılıçdaroğlu’na dönük açık linç girişimi yaşanmıştır. 3 olay da Başkenttedir.

Tek adam, AKP = Erdoğan, Türkiye’de olur – olmaz hemen hemen her konuda yersiz ayrıntılara varana dek inerek uzuuuuuun uzun konuşmakta, önüne geleni açık açık tehdit etmekte, gözdağı vermekte, yargıya hedef göstermektedir. Siyasal tarihte böylesi bir Cumhurbaşkanı örneği görülmemiştir ve görüleceğe de benzememektedir. Erdoğan bu bağlamda “benzersiz” dir (!).

AKP iktidarı = RTE‘nin İstanbul BŞB Başkanlığı seçimlerini “yaşamsal” kerteye taşıdığı görülmektedir. Halkın verdiği meşru mazbatayı türlü oyunlarla geri alan anlayış, Genco Erkal‘ın deyimi ile hırsızlığın ta kendisi iken; yaygın halk kitlelerinde derin bir aldatılmışlık – istismar – gönül kırıklığı… ve olanbitene isyan – infial duyguları tepe yapmışken bir de masum insanlara fiziksel saldırı, darp, dayak, linç girişimi toplumdaki gerilimi daha da tırmandıracaktır.

AKP = RTE toplumdaki bu derin ayrışma geriliminden ne gibi bir yarar, bir medet ummaktadır? 31 Mart öncesi seçim stratejisi “beka” masallarına dayandırılmak istenmişti ancak geri tepti. Bu çok tehlikeli ve bumerang nitelikli “oyuncak” 17 yıldır tek başına iktidar olan ve dünya kadar politik deneyim biriktiren / biriktirmiş olması gereken AKP siyasal kadrolarına ve stepnesine yakışmamaktadır.

Çırılçıplak görünen odur ki; “Cumhur ittifakı” çırpınış ve savruluşlar içinde şaşkın, sersemdir. 23 Haziran’da yinelenecek seçim için kaygan zeminde olduklarının ve çok yüksek olasılıklı yenilgi sonucunun ayrımındadırlar. Ancak bu sonucu bir türlü kabul edememekte ve ağır bir hazımsızlık yaşamaktadırlar. Bu durum daha çok ve ağır hatalara yol vermekte ve yenilgiyi netleştirmektedir.

AKP = Erdoğan‘a ve stepnesine önerimiz;

  • Akıl dışı yanlışlara son vererek seçim kampanyalarını hukuk – demokrasi içinde ağırbaşlılık ve edeple yürütmeleridir. Başarı şanslarını artıracak biricik yol budur.

Böylesi bir strateji, son derece tehlikeli biçimde kutuplaştırılmış halkımız için de selametli ve son derece gerekli bir yaklaşım olacaktır.

Türkiye, hiç kuşku yok, 23 Haziran seçiminin sonucu ne olursa olsun yoluna devam edecektir.

Ancak gemileri yakıp köprüleri atmak en büyük zararı Cumhur ittifakına verecektir. Biriken negatif enerji, hesap edilemeyen biçimde büyüyecek ve ilk erken genel seçimde sorumlularını silip süpürerek sandığa gömecektir. Örnekleri yakın tarihimizde DSP ve ANAP’ın başına gelmiştir.

Ancak Erdoğan’ın hem bu olağanüstü yanlış, haksız ve bağışlanamaz politikalardan doğrudan sorumlu olduğunu, değişime – yumuşamaya – esnemeye içtenlikli olarak asla yatkın olmadığını görüyor ve biliyoruz hem de yakın çevresinden yeterince etkili olumlu uyarı ve katkı alıp almadığını net olarak bilemiyoruz. Bu ikili negatif – sinerjistik yapı sistemde çözüm değil çözümsüzlük, daha da ağırlaşan katlanılamaz sorunlar ve giderek PATLAMA doğurur.

Korkarız bu sonki olacak birlikte deneyimleyerek sonuçlarını görüp yaşayacağız.

40 yıllık “Yani” bir türlü olmuyor “Kâni”.. Erdoğan çooooook inatçı ve gözü kara. Su testisi su yolunda kırılacak, yolcular yeni yollarına dağılacak ama HANCI TÜRKİYE baki kalacaktır!

Sevgi ve saygı ile. 27 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : S. Önkibar’ın youtube’da yayınlanan 15 dakikalık ALTERNATİF video kaydı için tıklayınız : https://youtu.be/Scu5xCcXyUY

Gerekçe ikna edici değil

Gerekçe ikna edici değil

Prof. Dr. İBRAHİM Ö. KABOĞLU
CHP İstanbul Milletvekili
TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi
Cumhuriyet, 24.05.2019 

    • YSK, 22 Mayıs’ta açıkladığı gerekçeli karar ile verdiği iptal kararını haklı çıkaracak bulguların ve kanıtların peşine düşüyor, “Sandık kurullarının oluşum tarzı ve bunun sonuca etkili olması” şeklinde duyurmuş olduğu nedenin, iptal için yeterli olmadığını da kabul etmiş oldu. Böylece, 7 YSK üyesi, anayasa ve hukuk tekniği bakımından kendi kararlarını çökertmiş oldu.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal ettiğini, ama “gerekçesi bilahare gönderilecek” dediği ve “kısa karar” olarak nitelediği kararının ardından 10 Mayıs’ta verdiği kararla YSK, 23 Haziran seçim takvimini belirledi. “Gerekçeli karar”, 20 Mayıs’ta beklenirken, bu kez, iptal gerekçesindeki kayma veya taşma nedeniyle gerekçeli kararın sonraki bir tarihte, yani “bilahare” açıklanacağı bildirimi yapıldı.

Başından beri konuya anayasa ve karar tekniği açısından bakarak 6 Mayıs günkü “kısa karar”ın sakıncalarına dikkat çekmiştim ve kaygım, 20 Mayıs’ta doğrulanmış oldu. İlkin, YSK’nin “kısa karar” olarak adlandırdığı metindeki iptal nedenini hatırlayalım:

“Bir kısım sandık kurullarının, ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulması ve bu hususun da seçim sonucuna müessir olması nedeniyle, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaliyle yenilenmesine.”

Sonra, gerekçeye ilişkin kaydı anımsatalım: “Gerekçesi bilahare gönderilecek.”
Nihayet, bu kararların 4’e karşı 7 oy ile alındığı biliniyor.

Oy verme ve sonrasına ilişkin işlemler

YSK, 10 Mayıs kararında şunu kararlaştırıyor:

Yapılmış olan bir seçimin sadece oy verme ve sonrasına ilişkin bazı işlemler nedeniyle iptal edilmiş ve sonuçlandırılmış olması karşısında seçimin de yeniden yapılmasına karar verilmesi durumunda iptal edilen seçime bağlı olarak yapılan veya yerine getirilen tüm işlemlerin yapılacak olan seçimde tekrarlanmasına gerek bulunmamaktadır.”

Görüldüğü üzere, seçim günü öncesi ve sonrası işlemler kaydı açısından, 6 Mayıs ve 10 Mayıs kararları arasında ayrışma var; zira, sandık kurulları, oy verme gününden çok önce oluşturulmuş
ve kesinleştirilmiş bulunuyor.

Ayrışmanın ikinci halkası, 20 Mayıs günkü açıklama ile ortaya çıkıyor ve bu kez, 6 Mayıs’ta iptal için düşülen kayıt dışında nedenlere yönelme gereği doğduğu anlaşılıyor.

‘Karar’dan ‘gerekçe’ye

20 Mayıs açıklaması, 7 oy ile karar veren YSK’nin, 6 Mayıs’ta iptal kararının dayanağı olarak belirlediği nedenlerin gerekçe oluşturmaya yeterli olmadığını gösteriyor. Bunun anlamı şu:

“6 Mayıs günü iptal kararımı verdikten sonra, bu kararı haklı kılmaya yönelik bulgu ve kanıtları araştırmaya başladım; ancak, ‘sandık kurullarının oluşum tarzı ve bunun sonuca etkili olması’ şeklinde duyurmuş olduğum neden, iptal için yeterli olmadığından yeni bir ‘gerekçe kurgusu’ zorunlu hale geldi.”

Böylece, 7 YSK üyesi, anayasa ve hukuk tekniği bakımından kendi kararlarını çökertmiş oldu. 22 Mayıs günü açıkladığı “gerekçe”de ise, AK Parti yetkilileri tarafından medyada dillendirilen nedenler dışında pek yeni öğe yok.

Karara göre;

1) YSK, ancak önüne süresi içinde gelen itirazları inceleyebilir, diyor. Ne var ki, AKP itirazı süresi içinde yapılmamıştır. “Süresinde itiraz yoluyla önüne gelmeyen bir konuda resen karar vermesi mümkün değildir” diyen YSK, anayasanın kendisine tanıdığı her türlü yolsuzluğu inceleme” yetkisini göz ardı ediyor.

2) “754 sandıkta sandık kurulu başkanlarının kanun hükmüne aykırı olarak belirlenmesi şekilde oluşan sandık kurullarının yaptıkları seçim iş ve işlemlerine itibar edilemeyecek olması, sonuca müessir olay ve haller kapsamında değerlendirilerek seçimin neticesine müessir görülmüştür” diyen YSK, bu yüksek sayının ilçe belediye başkanlık, meclis üyelikleri ve muhtarlık seçimlerine etkili olmadığını ortaya koyması gerekirdi.

3) Bunu yapmayıp, İBB seçimlerini iptal amacıyla açıklama çabaları, anayasa madde 79, madde
67 ve madde 138 bakımından, 298 sayılı yasa hükümleri bakımından inandırıcı olmayıp, sorunludur; adeta 18 gündür delil ve gerekçe aradığı halde, bunu gerçekleştiremediği
izlenimini yaratmaktadır.

 

TÜSİAD’ın Tespitleri ve Erdoğan

TÜSİAD’ın Tespitleri ve Erdoğan


(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

İBB Başkanlığı seçiminin iptal edilip İmamoğlu’nun mazbatasının geri alınması ve 23 Haziran 2019 günü yapılacak seçime 37 gün kalması tüm dikkatleri seçime çevirmiş bulunuyor. Bu doğaldır.

Ancak bu arada dikkatten kaçmaması gereken kimi konular var. Örneğin, üç gün önce yapılan TÜSİAD toplantısı ve orada yapılan konuşmalar.

TÜSİAD, yakınlarda genel kurulunu yaptı, işadamı ve sanayici Simone Karlowski başkan seçildi. TÜSİAD’ın bir de Yüksek İstişare Kurulu (YİK) var. 15 Mayıs Çarşamba günü TÜSİAD’ın Yönetim Kurulu ile YİK, birlikte toplantı yaptılar.

TÜSİAD Başkanı, Karlowski ve YİK Başkanı Tuncay Özilhan, bu toplantıda yaptıkları konuşmalarda önemli mesajlar verdiler. 31 Mart seçimlerinin bir demokrasi sınavı olduğu belirtildi. Bu mesajlar korkusuz, dik duruşlu, açık ve samimi noktaları içeriyor. Bu nedenle her iki başkanın konuşmalarının temel unsurlarını vereceğiz.

Karlowski şu noktalara vurgu yaptı:

1. İş dünyası ancak istikrarlı ve hukukun üstünlüğünün var olduğu ortamlarda yatırım ve üretim yapar. Böyle ortamlar yaratmak devletin başlıca görevidir.
2. Yerel seçim takvimi Türkiye ekonomisinin 2019 yılında gerekli büyümeyi yapmasını mümkün kılmıyor.
3. Ülkede net tasarruf düzeyi yükselmedikçe borçluluk artmakta ve ekonomi kırılgan hale gelmektedir.
4. Endişeler güven kaybına neden oluyor, 2023 hedeflerini tutturmak zordur.

TÜSİAD YİK Başkanı Özilhan da konuşmasında önemli mesajlar verdi. Şöyle ki:

1. Hukukun üstünlüğü ve demokrasi olmazsa, ekonomi de olmaz.
2. 2007 yılından beri 15’inci kez sandığa gitmek istikrara zarar veriyor, tüm enerjimizi yiyor, yorgun düştük, zafiyet işçisinden işverenine tüm kesimleri zorluyor.
3. Seçim sonuçlarına itiraz, partilerin en doğal hakkıdır ancak seçmen iradesine de saygı duyulmalıdır. Tekrarlanacak olan İstanbul seçimlerinde yeni fay hatları ve yeni gerginliklere yol açılmamalıdır.

“31 Mart’ta Türkiye demokrasi sınavı verdi. Bu sınavda kimin ne not aldığını ileride tarih yazacak” diyen Özilhan, ayrıca bir gönderme yaparak “Ekonomideki sıkıntıları aşmamız için önce yönetim sistemimizdeki sıkıntıları aşmamız gerekir. Aksi halde, ekonomide atılacak adımlar yarayı tedavi etmez, pansuman niteliğinde kalır” dedi.

Bu toplantıyı ve yapılan açık, şeffaf konuşmaları uzun uzun analiz etmeye gerek yoktur. Çünkü çok açıktır. Konuşmaların son derece önemli olduğunu bir kez daha belirtmek istiyoruz.

Tehdit

TÜSİAD yetkililerinin bu konuşmaları üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan, iç güvenlik birimleriyle yaptığı iftardan sonra özellikle Özilhan’ın konuşmasını ele alarak şunları söyledi:

“Buram buram demokrasi hazımsızlığı ve istatistik cinliği yapan konuşmasını üzüntüyle dinledim. Dışarıdan vuran vuruyor ama içeriden vuranlara günü geldiğinde hesabını sormasını da bilirim.”

Bu sözler en üst makamdan verilen bir ihtar ve tehdit niteliği taşımaktadır. Mayıs ayının ilk haftasında da böylesi bir olay olmuştu. Kimi işadamları, seçimlerin iptalini doğru bulmadıklarını açıklamışlardı. Erdoğan buna karşı da sert tavır almıştı. Bu konuda 9 Mayıs 2019’da şöyle söylemiştik:

Erdoğan, şöyle diyor:

“Bazı işadamları dün açıklanan karardan sonra garip garip açıklamalar yapıyor. Yanlış yapıyorsunuz, herkes haddini bilecek. Ekonomi ile mi uğraşıyorsun? İşadamı mısın? Sen işini yap, sana düşeni, sandığına git oyunu kullan, ama kalkıp da seçim yargısının verdiği karara müdahale mahiyetinde açıklamalar yaparsanız bu sizin de nerede durduğunuzu, nereye oturduğunuzu ortaya koyuyor. Bizim de size bakış açımız değişecektir.”

Bu sözler Özilhan’ın konuşmasına karşı yapılan “tehdit”, hukuk, özgürlükler ve demokrasi açısından çok talihsiz açıklamalardır. Demokrasi ve seçimler bütün vatandaşlarındır. Bu konuda işveren de işçi de, emekli de, politikacı da konuşma hakkına sahiptir.

Bunun anlamı şudur, siz işadamısınız, işinize gücünüze bakın seçimler hakkında konuşmayın. Seçimler konusunda sadece politikacılar konuşur. Bu çerçevede bir düşünce çok sakat sonuçlar doğurur. İşadamlarını; sen işini yap, sandığına git oyunu kullan, bu konularda konuşma, yoksa sizin üzerinize gelirim diyerek tehdit etmek, demokrasiden uzaklaşmanın kesin göstergesidir.

Demokrasi salt politikacıların değil tüm halkındır.
İşçisi, emekçisi, memuru, işadamı, esnafı, köylüsü, ev kadını, emeklisiyle hepimizindir.
Bu şekildeki tehditler tehlikeli bir yöntemdir.
Hele bu tehditler uygulama alanına geçerse rejimin adı değişir. (Cumhuriyet, 18.5.19)
=============================
Dostlar,

AKP = Erdoğan‘ın kat edebileceği daha fazla yol kalmamıştır

TÜSİAD konuşmayı sürdürüyor… Yazı 18.5.19 tarihli. Paylaşmayacaktık web sitemizde başta. Ancak Erdoğan’ın açık seçik, basın önünde tehdit – gözdağı dolu yüksek perdeden ihtarının ardından TÜSİAD sesini kısmadı.. Uyarı ve eleştirisini sürdürüyor..

Çünkü patronlar gerçekten zorda.. Bıçak artık kemiği kesmekte..
Yitirecekleri – yitirmekte oldukları sermayeleri.. İflaslar, konkordatolar, rehinler, hacizler, faizler, stoklar, işten çıkarmalar…

  • 5 milyona yakın dar tanımlı işsiz sokaklardadır..
  • İnsanlar kendini yakmakta, intihar etmektedir.
  • Üniversite bitirmiş 4 gençten 1’i işsizdir..
    ……..
    Bu kitlelerin sabrı taştığında hiçbir kolluk gücü ile zapt-ı raptı olanak dışıdır.

AKP = Erdoğan “tek adam baskıcı iktidarının” rasyonalite alanına çekilmesi artık kaçınılmazdır.

  • Bunca açık – ağır – sürgit irrasyonalite hiçbir kaba güçle, hot – zot ile ya da başkaca hukuk – demokrasi dışı şiddet araçlarıyla sürdürülemez..

Türkiye bedelini öder ancak AKP = Erdoğan bu çatışmanın kesin olarak yenileni olur..

Herkes haddini – hududunu bilmelidir; o had – hudut, çağcıl demokratik hukuk devletinin çoğulcu (plüralistik) rejimidir.

Tarihin tekerini geri döndürmeye gücü yetecek babayiğit yoktur.

Hele Türkiye’de, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün devrimleri mayalanmış, kök salmıştır.

Son olarak 2 kritik noktanın altını kalın kalın çizelim :

  1. Hukuk, laiklik, demokrasi dışına çıkarak ve Cumhuriyetin kurucu temel değerleri ile çatışarak AKP = Erdoğan‘ın kat edebileceği daha fazla yol kalmamıştır.
  2. AKP = Erdoğan‘ın rejimi daha öte başkalaştırma – yozlaştırma gücü de yoktur.
  3. Geri adım atılmalı ve patlama eşiğini dahi aşmış olan çok yönlü gerilim mutlaka, hızla, düşürülmelidir..

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile. 26 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Tıp Doktoru, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

YERLİ TOHUM MU, YEREL TOHUM MU?

YERLİ TOHUM MU, YEREL TOHUM MU?

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniv. Ziraat Fak. Tarım Ekonomisi Bl.

Tarım ve Orman Bakanlığı sözcüleri ısrarla “yerli tohum” terimini kullanıyorlar. Bir iddiaları da Türkiye’nin tohum ihracatının arttığı ve tohum ithalatının her ne kadar fazla olsa da, artık daha yüksek bir oranda ithalatı karşıladığı şeklinde. Evet, Tohumculuk Kanununun çıktığı 2006 yılında tohum ithalatının %44’ü kadar tohum ihracatı yapılıyorken 2013 yılında bu oran %64’e yükseldi. Burada bir anlaşmazlık yok. Türkiye’nin tohum özgürlüğünü veya tohum egemenliğini savunanlar olarak “yerel tohum” terimi üzerinde duruyoruz. Şirket tohumlarını savunanların anlamadıkları bir nokta var. Tohumlukta ihracatın ithalatı karşılama oranları o kadar dikkate aldığımız bir nokta değil. Türkiye’de çalışan yabancı tohum şirketleri köylümüzü kullanarak ucuza ürettikleri tohumlukların bir kısmını Ukrayna, Rusya vb. bazı ülkelere satıyorlar. Bu da yerli tohum oluyor. Diğer yandan hem tohum ithalatı hem de ihracatı çok büyük sayılar değil.  Örneğin 2013’de ithalat 194 milyon dolar, ihracat 126 milyon dolar oldu. Bunlar genel ithalat ve ihracat içinde küçük sayılar. 2013 yılında tohumluk ihracatının genel ihracat içindeki payı % 0,083 idi. İthalat da ise benzer oran % 0,077 idi. Bir de tohumluk ile yani yeniden tarımsal üretimde kullanılacak çoğaltım materyali ile tüketimde kullanılacak, örneğin haşhaş tohumunu karıştıranlar var.

Ödemeler dengesinin tohumlukta açık vermesi, bu alandaki sorunlar içinde çok da önde gelenlerden değil. Petrol, doğal gaz, pamuk, bitkisel yağ vb. ithalatlarımızdaki değerler düşünülürse tohumluktaki açık çok da fazla değil aslında.

  • Ancak yabancı tohum şirketlerinin tohumlarına bağımlılığımız arttıkça uzaktan hepimize kumanda etmiş oluyorlar.

Bu şirketlerin çoğu aslında tarım ilacı da satıyor. Dolayısıyla onları da alıyoruz. Çünkü tohumlukları hastalık ve zararlılara dayanıklı değil. Böylelikle topraklar, sular, ürünler kirletiliyor. Bu ürünlerin besin değerleri de düşük. Bu tarım ilaçlarını kullanırken çiftçiler, ürünleri tüketirken halk zehirleniyor. Besin değerleri düşük olduğundan bizleri hastalıklardan korumuyor. Dahası bu şirketlerin bir kısmı beşeri ilaç da satıyor. Dolayısıyla bir satış daha yapılıyor. Bu gibi şirketlerin üç ayrı cebi var. Sağ cebine tohum, soluna tarım ilacı, arka cebine de beşeri ilaç parası giriyor. Yani şirket tohumları bize hem tarımsal üretimde hem de gıda tüketiminde istemediğimiz bir sistemi dayatmış oluyor. Tohumluk ithalatı yanında tarım ilaçları, kimyasal gübre ve hammaddeleri ithalatlarını da dikkate almak gerekiyor. Bunlar çok daha önemli.

İşte yerli tohum diyenler bu gerçeklerin gözlerden kaçmasına yol açmış oluyor.

Yerel tohumu savunanların bitki ıslahına karşı olduğu şeklinde bir kara propaganda da yayılıyor. Bu da doğru değil. Yerel tohumlara dayalı olarak, başta köylü olmak üzere paydaşların en başından itibaren katıldığı katılımcı ve evrimsel bitki ıslahı gereklidir. Bu yaklaşım tohumda fikri mülkiyeti de gereksiz kılar. Ne yazık ki Tarım ve Orman Bakanlığı araştırma enstitülerinde bile katılımcı bitki ıslahının ne olduğunu bilen insan sayısı çok azdır. Birçok yetkili bu konudaki sorularımızı cevaplayamadılar. Hâlbuki dünyada katılımcı ve evrimsel bitki ıslahı konusunda çok başarılı çalışmalar var.  Araştırmak isteyenler google’a “participatory plant breeding” yazsınlar. Baktım, 57500 kayıt çıktı. Bu konuda Filipinler’de masipag (masipag.org) adlı çiftçi ve ıslahçılardan oluşan sivil toplum kuruluşu çok başarılı çalışmalar yapıyor.

Heey… Bir işsiz kendini yaktı!

Heey… Bir işsiz kendini yaktı!

Mustafa Balbay
Cumhuriyet, 23.5.19

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Gaziantep’te 32 yaşındaki işsiz genç Eyüp Dal’ın kendisini yakarak ölümü, ekonominin ne halde olduğunu, toplumun derinliklerinde hangi gerilimlerin biriktiğini, sorumluların duyarsızlığını ortaya koydu.
Eyüp, 16 Mayıs günü Şahinbey Belediyesi’ne gidiyor. Seçimlerden önce belediye başkanının kendisine iş sözü verdiğini söyleyip yanıt bekliyor. Olumsuz karşılık alınca üzerine benzin döküp ateşe veriyor. Dört günlük yaşam mücadelesini kaybediyor.
Eyüp’ün ölümü üzerine Şahinbey Belediye Başkanlığı’ndan şu açıklama yapılıyor:
Söz konusu kişinin babası 3 katlı ev sahibidir. Bir katında kendisi oturmaktadır. Babasının 2 bin lira emekli maaşı vardır.
Yani, işsiz olsa da hayatta kalabilirdi, ailesi ona bakabilirdi! Bir tek “Ölmekle suç işlemiştir” dememişler. İnsaf, hiç mi vicdanınız sızlamadı?
Eyüp’ün annesi Türkan Dal, Gaziantep Hakimiyet gazetesine, kendilerini hiçbir yetkilinin başsağlığı için bile aramadığını söylüyor.
***
Eyüp’ün eşi ise bir başka yaraya parmak basıyor:
Suriyelilere verilen değerin onda biri bize verilmiyor. Eşim 5 yıldır iş arıyor. Gelir geçer işlerde çalışıp bizi aç bırakmamaya çalışıyordu. Seçimlerden önce söz verdiler, ama tutmadılar. Her fabrikaya başvurdu, hep ret çıktı… Devlete hakkımı helal etmiyorum
Acılı anne ve eşin anlattıkları hem işsizliğin boyutlarını hem de Suriyelilere yönelik tavrı ortaya koyuyor.
Dün Gaziantep’te tanıdıklarımı aradım. Verdikleri bilgiler şöyle:
-Bu şehir savaş günlerinde bile ekonomisini ayakta tutardı. Şimdi hemen tüm işyerleri küçülüyor, vardiyaları azaltıyor.
-Koca fabrika sahipleri iflas ya da konkordato istersek başımız derde girer diye korkuyorlar.
Suriyeliler, Kilis’ten girince soluğu Gaziantep’te alıyor. Her yerde ayrıcalıklılar. Vergisiz işyeri açıp, ithalat yapan var. İşyerinde kendi vatandaşlarını çalıştırıyorlar. Geçenlerde bir Türk başvurmuş, “Yabancı çalıştırmıyoruz” demişler. Ülkemizde yabancı olduk.
Hastanelerde doğan her 10 bebekten 8’i Suriyeli.
-Şehirde alışık olmadığımız bir asayiş sorunu var. Akşam 21.00’den sonra pek çok yer tehlikeli.
Bu bilgileri aldıktan sonra bilgisayar aramaya “Gaziantep-Suriyeliler” yazdım. Şu başlıklar çıktı:
-Suriyelilere linç girişimi.
-Suriyeliler, Valiliğe yürüdü.
-Suriyeliler döner bıçaklarıyla kavga etti.
-Suriyeliler Türklerle kavga eti: 3 ölü.
-Suriyeliler Türk bayrağını indirdi.
***
Suriyeliler, iktidarın ne yaparsa yapsın kendini anlatamayacağı ciddi bir sorun olarak büyüyor.
İşsizlik de yine Suriyelilerle bağlantılı olarak büyüyor.
İnsan, işsiz kalınca elbet üzülür. Ancak, işsizliğin Suriyelilerden kaynaklandığını düşünmesi yeni sorunları beraberinde getirir.
Türkiye pek çok alanda olduğu gibi işsizlikte de dünyanın en kötü dörtte birlik diliminde. 205 ülke arasında 149’uncuyuz.
Dünyada işsizlik ortalaması %5. Bizde TÜİK, indire indire %10.5’e çekebildi!
İşsizler ordusuna katılanların %25’i son bir yıl içinde işsiz kaldı.
Üniversite mezunu genç işsizlerin oranı %30’a yaklaşıyor. 
Eyüp Dal, işsizlik ateşinin tüm bedenleri yakıp kavurduğunu gösterdi.
Ekonomi borsa endeksi, döviz kurundan ibaret değil. Her şeyden önce insandan ibaret.
İktidar sahiplerine sesleniyoruz; Eyüp Dal’dan yükselen alevler içinizi yakmadıysa, bu kadar kalın nasırı nasıl ürettiniz?
======================================
Dostlar,

KENDİNİ YAKAN YURTTAŞLAR VE AKP = RTE’nin SÜREN TEHLİKELİ HEZEYANLARI

Erdoğan, “Ben ekonomistim” diye böbürleniyor.
Diplomasını doğru dürüst gören yok.
Ergün Poyraz “DİPLOMASIZ” diye koca kitap yazdı..
Bunlar yetmezmişçesine, ülkemizin iyi yönetimi için “tek adam” yetkisi istedi. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sitemi” adı altında dünyada örneği olmaya ucube bir TEK ADAM REJİMİ’ne sürüklendik.. 16 Nisan 2017 halkoylamasında Anayasa değişikliği için YSK, oylama sürerken mühürsüz oy pusulası ve zarfları da geçerli saydı. Hukuk ayaklar altına alınarak rejim değiştirildi.

Erdoğan, “Verin yetkiyi, siz o zaman görürsünüz enflasyonla savaşı, dövizde sıçramayı…” anlamında sözler etti..
24 Haziran 2017 genel seçimi ile birlikte 2. kez CB seçildi, 9 Temmuz 2019’da da adeta TAHTA ÇIKTI!
Son 1 yıldır ekonomideki yangın artık bastırılamaz durumda. Krizin her alevlenmesinde “dış güçler saldırıyor, ekonomide sabotaj var..” masalları ile halka algı operasyonu uyguladılar. Paranoid hezeyanlarla toplumu sersefil ettiler, alıklaştırmaya çabaladılar..

TCMB rezervleri eridi, kârına el kondu, ne denli emisyon (para basma) var, bilemiyoruz.
Türkiye Varlık Fonu bir işe yaramadı. Kredi Garanti Fonundan destekle (!) bankalar 250 milyar TL’yi bulan, dönüşü son derece güç, hatta olanaksız krediye zorlandı. Şimdi 3 kamu bankasının seçilen sektörlere 250 milyar TL kredi aktaracağı söyleniyor. Bir kez 3 kamu bankası zaten zorda, nakitleri Hazineye geçti bir biçimde ve yerine Hazine kağıtları kondu. Kaldı ki 3 kamu bankasının bu büyüklükte bir krediyi finanse edecek kaynak yeterliği yok..

3 Kasım 2002 seçimleriyle AKP iktidar olduğunda 1 Dolar = 1,60 TL idi.. 16,5 yıl sonra 4 katına yaklaştı. Dünyada parası böylesine “pul” olan hangi “kıskanılan” ülke var acaba?
Ülkesini bunca kötü yöneten hangi yönetim iktidarda kalabiliyor?!

Damat Hazine Bakanı ne söylese tutmuyor hatta tersi çıkıyor, ayrıca ne söylediği hiiiiç anlaşılmıyor.. Bilinçli bulanık söylem ve politika sürdürülüyor..

İşsizlik – yaşam pahalılığı, hukuksuzluk ülkeyi kavuruyor, can güvenliği kalmadı..
Gazeteciler, anamuhalefet lideri darp ediliyor, saldırganlar serbest bırakılıyor..

TÜSİAD
artık korku duvarını aşmış, arka arkaya çok ciddi uyarılarda bulunuyor..
İstanbul Belediyesinde İmamoğlu’nun açıkladığı talan akıllara durgunluk veriyor..
Hafta içinde Boğaz köprüsünde bir yurttaş aracını durdurup ateşe verdi ve denize atladı, cesedi çıkarıldı.
İstanbul BŞB seçimlerinde “oyları çaldılar” dediler, majestelerinin YSK’sı bile sözde gerekçesinde “oy hırsızlığından” söz edemedi..
Yetkin hukukçular YSK’nın şişirilmiş 250 sayfalık sözde gerekçesini “tüm sonuçlarıyla geçersiz” ilan ediyor..
Üstüne üstlük Erdoğan “bu işi hırsızlara bırakmayacağız“.. diye ev sahibini bastırırcasına kendince ön almaya kalkmaz mı! İnsanların bunca haksızlığa dayancı kalmadı ve onyılların usta tiyatro sanatçısı Genco Erkal patladı :

  • Genco Erkal’dan Erdoğan’a: Hırsız halkın verdiği mazbatayı seçilmiş başkanın elinden çalandır.

    Usta oyuncu Genco Erkal, AKP’li CB R.T. Erdoğan’ın, YSK’nın yenileme kararı verdiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine ilişkin, “Herhalde bu sandığın hakkını vereceğiz. İnşallah hırsızlara bu işi bırakmayacağız” sözlerine tepki gösterdi.
    Erkal, twitter’dan paylaştığı mesajda “Hırsızlara bu işi bırakmayacağız,“ demiş. Sen ne diyorsun be adam, kim hırsız, nerenden çıkarttın bu lâfı, senin yüksek yargıçların bile bu kadarını söylemeye yeltenmedi, sen hâlâ hırsız diyorsun. Hırsız halkın verdiği mazbatayı seçilmiş başkanın elinden çalandır.” diye yazdı.
    ****

Örtülü ödenek almış başını gidiyor, Erdoğan’dan bir açıklama yok..
Sarayın 13 uçağı olduğu basında yazılıyor, yalanlama yok! Ahlat ve Marmaris’te yeni saray yapımları çevre talanıyla sürüyor..

Eğitim sistemi daha da dincileştiriliyor, bürokraside “Liyakat”ın “L” si kalmadı. 2. kez atanan Burdur Üniversitesi rektörü açık teşekkür listesine AKP il başkanını da katabiliyor..

Saymakla bitmiyor AKP’nin irrasyonel ve hukuk dışı uygulamaları – dayatmaları..

Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde böyle kötü yönetilmedi ve talan edilmedi.
Asırlık Numune Hastanesi de Bilkent Şehir Hastanesine taşındı. Bu hastaneler ayrı ve muazzam bir yıkım Türkiye için. Gelin görün ki, Erdoğan’a bu hastanelerin “hülyası” olduğu söyletiliyor!?
*****

  • Bu iktidar artık Türkiye için ciddi bir beka sorunudur, mutlaka kurtulmak gerekiyor.İlk iş 23 Haziran’da ciddi bir ders daha vermek.. Sonra arkası gelir.. İmamoğlu %55’i aşarsa, Cumhur İttifakı %45’in altına inerse, Türkiye erken genel seçim iklimine girer. Bu rüzgarla da AKP alt – üst olur ve TBMM’de çoğunluğu yitirir.. Zaten hala 290 / 600 milletvekili var. Gerçekte topal ördek konumunda ve MHP stepnesi ile ayakta durabiliyor.. Üflesek düşecek!

    Ha gayret Türkiye…

  • Yinelenecek İstanbul BŞB Başkanlığı seçimi AKP’den kurtulmak için kritik önemde!

Sevgi ve saygı ile. 26 Mayıs 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı Uzmanı, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com