Kategori arşivi: Yurttaş Saltık

31 Mart: Hukuk için oy…

İbrahim Ö.  Kaboğlu

İbrahim Ö. Kaboğlu

Siyaset 22.02.2024, BİRGÜN

“Oyun kurucu” nitelemesi kimi gazeteci ve yorumcularca yapılır. Oysa ‘siyasal kuruculuk’, hukuka saygıyı gerekli kılar. Ne var ki, önde olan  “hukuk yıkıcılığı”.

YIKICI ÜÇLÜ

Kaldırılan: Hükümet, anayasal denge – denetim düzenekleri ve siyasal sorumluluk.

Getirilen: Devlet başkanlığı ve yürütme bir kişide birleştirildi ve o kişi parti genel başkanı oldu.

Uygulanan: Uçak, cami avlusu ve seçim konuşmaları.

-Yargının anında görev çıkarması için yeterli oluyor.

– AKP-MHP’yi hemen yasal düzenleme için harekete geçiriyor.

-Bütün kamu görevlilerinin tavır ve işlemlerine yansıyor.

VE UZANTILARI

Yerel seçim konuşmalarında,

  • “Cumhurbaşkanı ve hükümet benim;
  • adayıma oy vermezseniz hizmet gelmez, doğal gaz gelmez” 

vb. ayrımcı tehditler, ‘kişi+parti+devlet’ birleşmesi teyidi (doğrulaması).

Bunlar, “2017 kurgusu“nun bile olanak tanımadığı söylem, eylem ve işlemlerden kesitler.

Anayasa ve hukukun üstünlüğü yanlısı çevreler ise,  “hayır, bu kadarı da olamaz” şeklinde şaşkınlıklarını ve tepkilerini dillendirmeye çalıştıkça,  Anayasa ve hukuk dışılıklar çoğalıyor.

AKP ve MHP Genel Başkanları, ortak söylemlerinde hedef büyütüyor: 2017’de tasfiye edemedikleri (Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi) Anayasal kurumlar hazımsızlığı ve yerel demokrasiyi kaldırma seferberliği vb.

‘İnsan haklarına dayanan Cumhuriyet’ tasfiyesi ortamında, ‘seçim ikiyüzlülğü’ eşliğinde dayatma sandığı kurulacak.

HAYSİYET ANDI!

Tarihsel ve kültürel mirası yadsıma, doğal varlıkları tahrip etme veya kalan kurumları yok etme ile sınırlı değil AKP-MHP ortak paydası. Cemaat-mezhep dönemi mirasının paylaşımı da var. İşte birkaçı:

-Siyasal ayağa dokunulmaması için beş yasal düzenleme.

-Toplumsal, iktisadi ve bürokratik ayağı temizleme bahanesiyle OHAL önlemlerinin sürekli uzatılması: TMSF’den yargı organlarına ve üniversitelere dek hukuk katliamı, AKP-MHP’nin ‘arka bahçe’ tasarımı için. 27. Yasama döneminde güvenlik soruşturmasından mülakata dek “liyakat ve hukuk” karşıtı düzenlemeler üzerine ittifak tam oldu.

Özgürlükleri sınırlamak ve demokratik toplumu baskılamak için, sosyal medya ve basın sansürü düzenlemeleri de aynı bağlamda.

-Seçim düzenlemeleri ise, siyasal münavebe (sırasıyla değişim) yolunu kapatmak içindi.

“Görev+yetki+sorumluluk” çerçevesi dışındaki eylem ve işlemleri sürekli kılmak, görev gerekleriyle özdeşleşen “dignitas” (haysiyet, onur) sorunu olsa da, ‘dava’ (!) için iktidar bekası, Anayasa’nın da üstünde.

KIRIM, KITLIK KIRIM

Hukuk yıkıcıları, siyasal oyun kurucusu olamazlar.

Siyaset ve demokrasi hukuk yoluyla yapılmadığı ve işletilmediği için,
sistematik anayasa ihlalleri, ’kırım, kıtlık ve kıyım’ ile sonuçlandı.

– kurumlar ve kuralların tasfiyesi,

– delik deşik edilen ülkenin bölünmez güvenliğinin zedelenmesi,

ayrıştırılan ve yoksullaştırılan topluma dinin siyasete alet edilmesiyle, bilim ve akıl dışı hurafelerin kutsallık maskesi altında dayatılması.

NE YAPMALI ???

Yıkımlara asla alışmamak, bunları asla kanıksamamak ve meşrulaştırmamak.

Ve insan haklarının sert çekirdeği için kullanılan her zaman, her yerde ve herkes için kuralını Şubat 2024 Türkiye’sinde insan haklarına dayanan Cumhuriyet için kullanmak.

Din-inanç ve vicdan özgürlüğü güvencesi olan dünyevi norm Anayasa yerine, Cemaat-mezhep ve tarikat ittifakı sonucu, ‘15 Temmuz uçurumu’ oldu.

Şu halde hukuk ve liyakat, ‘15 Temmuz’lara hayır!’ için de yaşamsal. Ne var ki, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY), hukuk ve liyakata (yaraşırlığa) kapalı. Bu nedenle

  • her zaman, her yerde ve herkes için “demokrasi, hukuk ve insan hakları”,

ancak PBDBY’nin aşılması ile geçerli kılınabilir.

31 Mart seçimlerinin önemi burada:

  • Adaylar, “Cumhuriyet’in yaşayan ruhu”nu yeşertebildikleri ölçüde yıkıcılık seferberliğini püskürtebilir.

Örneğin “Ankara’dan buyruk ve talimat ile değil, hukuk ve halk ile İstanbul’dan yönetim” söylemi, Türkiye bütünü için geçerli. Bu nedenle, 31 Mart’ta, akıl ve bilim dışı palazlanmalara karşı hukuk için oy, ortak gelecek umudu için yaşamsal.
====================================
Yazarın Son Yazıları

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 21 Şubat 2024

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

Haftanın bütün iğneleri saygıdeğer insan, yiğit komutan E. Org. Saldıray Berk’e kumpas kuranlara ve siyasal destekçilerine…

KURA

Şanlıurfa’da AKP  Milletvekili Cevahir Asuman Yazmacı ile eski AKP Milletvekili Şamil Tayyar’a kura ile deprem konutu çıkmıştı.

Adıyaman deprem konutu kurasında milyonlarca liralık lüks araçlara binen ve birçok şirketin sahibi olan Menzil şeyhlerinin de tümüne ev çıktı.

Kura kura, kura çekilişi…

MAĞDUR

Ekrem İmamoğlu, İstanbul 11. İdare Mahkemesi’nin Kanal İstanbul Yenişehir Rezerv Yapı Alanı imar planını iptal ettiğini açıkladı.

Zaten yapamayacakları kanal için, ”CHP bizim hizmetimizi engelliyor” diye ağlayacaklar…

SİSİ

“Darbeci, katil, diktatör” dedi.

Binali’yi bırakıp Sisi’ye gitti…

SUÇLU

İliç maden faciasında maden sahibine dokunul(a)mazken yıllardır faciayı önlemek için çalışan Sedat Cezayirlioğlu gözaltına alındı. Maden sahasına 3 km’den çok yanaşmamak koşuluyla serbest bırakıldı. Adamın köyü madene 300 m .

Çevreye sahip çıkmak AKP dönemi suçudur.

Yargı, söz dinleyen AKP çocuğudur …

DEĞNEK

AKP’nin koltuk değneği Perinçek, maden faciasının tartışılması yerine, kayıpların aranmasına ağırlık verilmesini önerdi.

Ne kadar da insancıl!

O insanların kurtarılamayacağı belli, hedef sorumluları kurtarmak…

KURUM

Madene olumlu ÇED raporu vererek kapasite artırılmasının önünü açan Kurum, Bakanlığının yalnızca çevreye verilecek zararı değerlendirmekten sorumlu olduğunu söyleyerek kıvırtıyor.

Çevreye zarar yok ki!..

AFET

Cumhurbaşkanı yardımcısı Cevdet Yılmaz, şirketin neden olduğu faciaya ”afet” diyerek faturayı doğaya kesti.

Şirketle aralar iyi galiba…

KAMYON

Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar İliç’teki çökme sonrasında bölgedeki toprağın tümünün kaldırılması için en az 400 bin kamyona gereksinim olduğunu söyledi.

Vergi borcunu silenler kamyon desteği de verirler…

YÜRÜTME

RTE, yerel seçimler öncesi tehdit dozunu artırdı. Ordu’lulara, “Biz varsak doğal gaz var, biz yoksak doğal gaz yok” dedi.

İşler tehdit ve rüşvetle yürütülür…

RUHSAT

1923’ten 2002’ye dek 79 yılda 1186 maden ruhsatı verilmişken, AKP 22 yılda 386 bin ruhsat verdi.

Yalan, dolan; rüşvet, talan…

“GELİYORUM” DEDİYSE KAZA DEĞİL, KATLİAMDIR!

Sendika temsilcisine eylem sürgünüGünseli Uğur
SES İzmir 1 No’lu Şube Sekreteri
ALAkarga 19.02.2024
(Garrulus glandarius)
Sağlık çalışanlarının çığlığı
Sağlık çalışanlarının gözü

Ne zaman bir iş kazası veya iş cinayeti gündeme gelse (ki maalesef her gün oluyor) alanın uzmanları, meslek örgütleri, işçi sağlığına dair kurumlar ve sendikalar vs. benzer açıklamalar yapıyorlar:

“Biz şu tarihte uyarmıştık, şu risk var demiştik, yapmayın demiştik, etmeyin demiştik”.

Yıllar öncesinde rapor edilen tehlikeler gerçektir, evet. Söylenenler gerçektir. Denmiştir. Duyulmuştur. Fakat önceliklenmemiştir. Para gelecektir o işten, nasıl vazgeçilecektir.
Öyle ki işçi sağlığı savunucularının dili bile “iş sağlığı” demeye alışmış öylece süregelmiştir. Söylemekler yetmemiştir.

Marmara’da gemi batar, bir çalışanı çıkar “Babam bu gemi batacak, çok eski” demişti der. Tehlikeyi uzman olmayanlar da bilir yani. Deniz İşçileri Platformu üyesi Kaptan Efecan Özcan’la yapılan bir görüşmede* okudum; bir gemi neden batar üzerine yapılan haberde ‘batan gemiye nasıl müdahale edilir?’ kısmı da oldukça önemli elbet… Batan gemiye karadan kurtarma çalışmaları bir türlü başlayamaz.

“Mendirekte batan bir gemiye karadan müdahalenin olmaması cinayettir. Ülkenin bu olanaklarının olmadığını düşünmüyorum. O kadar mesafedeki bir gemiye hızlı botlarla veya helikopterle müdahale edebilirdi.” demiş Kaptan Efecan Özcan. En etkili cümlelerden biri şu sanırım:

“Devletin armatörler üzerinde yaptırım uygulayacak kararlar alması gerektiğini düşünüyorum”.
İşte bu sebeple “Kaza değil bu, bir katliam”!

İliç. Maden katliamı. Duyduk, izliyoruz, ne olmuştu biliyoruz. Olacaklar için endişeliyiz.
Fırat’ın suyuna, solunan havaya neler karışıyor? Bakın, ayrıntıları irdeledikçe nelerle karşılaşıyoruz:

– İki yıl önce “sızıntı olsa ben kardeşimi oraya gönderir miydim” diye reklam filmi çeken bir İliç’linin kardeşi yazık ki hala toprak altında.

Sermaye egemenliğinin, devletin yönetim kadroları dışında, günlük yaşamımıza ne denli egemen olduğunun örneğini de İliç’te gördük. Maden ocağının sahibi olan Anagold firmasının adı “GOLD” olarak bir kuaför dükkânına verilmiş, hatta bir iş güvenliği ofisine ad olmuş.

– Şirketin izni 2027 yılına kadarmış, sonra alıp başını gidecekmiş.

Bu faciaya “İkinci Çernobil vakası” diyen uzmanlar var…
İlk değil, bir maden ocağı göçüyor ya da heyelan oluyor, iki bilemedik üç hafta Kırmızı Kurdele izleyen sayfada sürüyor…

Sonra ocak yeniden faaliyete geçiyor ve belki abisi, kardeşi, belki babası, belki komşusu, belki köylüsü son maden faciasında yaşamını yitirenlerden birisi daha “kara elmas tabut olmuş, gerekirse ölürüm**” diyerek o maden ocağına iniyor. “Aynı tehlike” değil iş güvenliğinin kat be kat arttığı koşullarda çalışmaya devam ediyor.

Çünkü yoksulluk var, çünkü işsizlik var, çocuklarını aç koyma korkusu var bu memlekette. İnsanların ölümü göre göre, kendi başına da gelebileceğini bile bile işçi güvenliğinin olmadığı alanlarda çalışmaya devam etmesi yalnız kadercilikle açıklanamaz.

Çok yönü var; bir özet olanaklı değilse de “kapitalizm ve işsizlik” üzerine söylemezsek çok eksik kalır. Özgür Müftüoğlu sekiz yıl öncesinde bir yazısında

• “Kapitalist düzenin özeti: İşçinin kanı patronun kârı”*** demişti:

“Sömürüye rıza göstermeyi sağlamanın yolu, kitleleri güvencesizleştirerek, burjuvazinin vereceği işlerde ücret karşılığında çalışmaya zorunlu bırakmaktır. Küreselleşmeyle birlikte emekçiyi koruyacak hiçbir kuralın olmadığı çevre ülkeler, uluslararası sermayenin ucuz emek sömürü alanları durumuna getirilmiştir.”

Özetle; yazıda;
-ülkemiz işçi ve emekçilerinin İş güvencesini, sosyal güvencesini yitirmekte,
-işsizlik ve düşük ücretler nedeniyle açlık sınırı düzeyinde yoksullaşarak çaresizliğe sürüklenmekte olduğu
-ve kendisine dayatılan en kötü çalışma koşullarını bile kabullenmek zorunda kaldığı

anlatılmaktaydı. Müftüoğlu aynı yazıda şunu vurgulamıştı:

• “Kamboçya, Bangladeş, Çin, Hindistan, Mısır gibi ülkelerin içinde yer aldığı emek sömürü alanlarında işçilerin insan olarak hiçbir değeri yoktur ve yaptığı iş nedeniyle ölen,
engelli kalan, hastalanan emekçilerin kaydı bile tutulmamaktadır.”

Bugünlerde boşuna denmiyor Türkiye Bangladeşleştiriliyor, diye.

O halde en temel insan hakkı olan yaşam hakkını hiçe sayan bu düzene karşı koyabilmek için sınıf bilinci içinde bir araya gelmek ve mücadele araçlarını yeniden inşa etmek zorunluluktur.

*https://www.evrensel.net/haber/504736/denetim-eksiklikleri-liyakatsiz-yetkililer-bir-gemi-neden-batar
** https://youtu.be/qzDBD7XKYuQ?feature=shared
*** https://www.evrensel.net/haber/279976/kapitalist-duzenin-ozeti-iscinin-kani-patronun-k-ri

Eski Yargıtay Birinci Başkanı Sami Selçuk’tan, Can Atalay açıklaması

sami selçukYargıtay Birinci Başkanlık Kurulu olaya el koymalıdır

“Görev kullanılmaz. Ya yerine getirilir ya da getirilmez”

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU, 20.02.2024

T24, https://t24.com.tr/haber/eski-yargitay-birinci-baskani-sami-selcuk-tan-can-atalay-aciklamasi-yargitay-birinci-baskanlik-kurulu-olaya-el-koymalidir,1152600#google_vignette, 

Eski Yargıtay Birinci Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Gezi davasında 18 yıl hapse mahkum edildiği dosyaya ilişkin olarak, Anayasa Mahkemesi’nin iki ayrı hak ihlali kararına rağmen tahliye edilmeyen ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM kararlarına uymaması sonrasında TBMM Genel Kurulu’nda milletvekilliği düşürülen Avukat Can Atalay’la ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Selçuk, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin tutumu konusunda,

• “Burada birbirinden ayrı ve birbirini izleyen bağımsız iki suç söz konusudur. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu olaya el koymalıdır. Bundan otuz beş yüzyıl önce mahkeme kararlarına uymayanların ölümle cezalandırılacakları yolunda bir Buyrultu yayımlayan Hitit Kralı II. Tuthaliya bu topraklarda hüküm sürmüştür. Hiç kimse, Türkiye’nin insan ve hukuk düzeyini ‘Tunç Çağı’na taşımaya kalkışmamalıdır.” dedi.

Eski Yargıtay Birinci Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, T24’e şu açıklamayı yaptı:

  • “Ben, ilke olarak ilk mahkemelerin önüne gelen davalarda demeç vermem. Sadece mahkemelere “uzman görüşü” (CMUK, m. 67/6) sunarım. O kadar. Bu yüzden Can Atalay davasında sadece bir suç ve ceza hukukçusu olarak karşımıza çıkan ve uygulanması gereken yazılı hukuk metinlerini yazmakla ve anımsatmakla yetineceğim. Zira hukukçuya düşen görev, her davranışı yazılı hukuk karşısında dürüstçe ve yansız olarak değerlendirmektir.
    “AYM kararlarına uyulması zorunludur” Bu konuda Anayasa şunları buyuruyor:

“Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.”

“Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi (egemenlik dâhil) kullanamaz” (m.6/2 ve 3)”,

“Yargı(lama) yetkisi, Türk Ulusu adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” (m.9),
“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” (m.11) dedikten sonra,

153/son madde ve fıkrasında çocukların bile kolayca anlayabileceği bir emir kipiyle AYM kararlarının herkesi, her kurumu, bu arada öncelikle yargılama erkinde görev yapan yargıçları da bağladığını söylüyor, hatta söylemekle yetinmiyor, buyuruyor da.”

“TCY’deki suçları işlemeyi göze almıştır” 

“Görülüyor ki, bu anayasal düzenlemeler karşısında her şeyden önce, Yargıtay 3. Ceza Dairesi, yetkisini aşarak anayasal boyuttaki yazılı hukuku, yani bütün bu anayasal ve başvuru hakkıyla ilgili yasal buyrukları yersiz, ilgisiz ve gerekçe kavramı dışında kalan yapay nedenlere dayanarak ve AYM’nin ihlal kararına uymayarak çiğnemiştir. Bu, bir.”

Bundan başka Özel Daire, bununla da kalmamış, TCY’nin öngördüğü suçları işlemeyi bile göze almıştır: Bunlardan birincisi, “cezalandırılabilme koşulu” olan “kişilerin mağdur olmaları”yla birlikte bütün öğeleri oluşan “yetkiyi kötüye kullanma suçu” (TCY, m. 257/1);

İkincisi de, kesintisiz (mütemadi) suç olan “kamu görevinin sağladığı yetkiyi kötüye kullanarak
kişiyi özgürlükten yoksun kılma suçu”dur (TCY, m. 109/1, 3d). Bu da iki.”

“Hemen belirtilmelidir ki, bu suçlar arasında “düşünsel birleşme”nin (fikrî içtima, TCY, m. 44) koşulları yoktur. Çünkü birinci suç, davranışın yani AYM’nin kararına direnme işleminin yapıldığı anda oluşup bitmiştir. İkinci suç ise, o anda başlayıp zaman içinde kesintisiz (mütemadi) bir eylem ve suç olarak sürüp gitmiştir. Dolayısıyla eylemler örtüşmemektedir. Bu yüzden suçlar arasında düşünsel birleşme (fikrî içima) yoktur. Nitekim yasa yapıcı da, dolandırıcılık ile belgede sahtecilik suçları birlikte işlendiği zaman birleşmenin (içtima) nasıl olacağına ilişkin ayrıklı bir düzenleme (TCY, m. 212) yaptığı halde, olayımızda durum berrak olduğundan, inceleme konusu suçlarla ilgili böyle bir düzenleme yapmaya gerek görmemiştir.

Çünkü burada birbirinden ayrı ve birbirini izleyen bağımsız iki suç söz konusudur.
“Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu olaya el koymalıdır”

Bütün bu nedenlerle Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun olaya el koyması gerekir.”
“Yeri gelmişken belirteyim ki, “yetkiyi kötüye kullanma suçu,” Türk hukukuna Eski Fransız Ceza Yasası’ndan (Yeni Fransız Ceza Yasası, m. 434) girmiştir. Suçun bu ülkedeki adı ise, eski ve yeni yasada “yetkiyi kötüye kullanma”dır (abus d’autorité, abuso di autorità). Bu yüzden ülkemizde
eski ve yeni ceza yasalarında bu suçun “görevi kötüye kullanma” olarak adlandırılması hem
hukuk açısından yanlıştır, hem de Türkçemiz açısından. Çünkü burada kullanılan görev değil,
yazılı hukukun kamu görevlisine tanıdığı “yetki”dir (autorité, autorità).

Ayrıca görev kullanılmaz. Ya yerine getirilir ya da getirilmez. Yerine getirilmezse, görev savsanmış, Osmanlı Türkçesiyle ihmal edilmiş olur (TCY, m. 257/2).”

“Umarım, bu kaba hukuk terimi ve dil yanlışını düzeltmek için yasalarda ve uygulamada gerekli adımlar atılır.”

“Son olarak şunu da eklemek isterim:

  • Bundan otuz beş yüzyıl önce, mahkeme kararlarına uymayanların ölümle cezalandırılacakları yolunda bir Buyrultu yayımlayan Hitit Kralı II. Tuthaliya bu topraklarda hüküm sürmüştür.
  • Hiç kimse, Türkiye’nin insan ve hukuk düzeyini Tunç Çağı’na taşımaya kalkışmamalıdır.

Hz. MUHAMMET diyor ki….

Prof. Dr. Halil ÇİVİ
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

HZ. MUHAMMED diyor ki             :
(570 Mekke – 632 Medine)

1- İşler, o işlere ehil olmayanlara verilirse kıyamet yaklaşmış demektir.
2- Bilim Çin’de olsa bile gidip almak gerekir.
3- Bilginlerin mürekkebi şehitlerin kanından daha kutsaldır.
4- Beşikten mezara dek bilim öğreniniz.
5- Adalet güzeldir, fakat emirlerin (yönetenlerin) adil olmaları daha da güzeldir.
6- Bilgi ibadetten üstündür.
7- Bilim hem süs, hem de düşmanlarımıza karşı bir silahtır.
8- Bilim öğrenmek kadın-erkek tüm müslümanlar için bir borçtur.
9- Dünyayı isteyen bilime sarılsın, ahireti isteyen bilime sarılsın, hem dünyayı ve hem ahireti isteyen yine bilime sarılsın.
10- Bilime ve bilginlere saygı gösterenler bana saygı göstermiş olurlar.
11- Bilginler peygamberin mirasçılarıdır.
12- Bilginler yeryüzünün ışıklarıdır.
13- Evlat kokusu cennet kokusudur.
14- Dünya ile ahiret iki ortak kadın (kuma) gibidir; birini razı ettin mi öbürü kızar.
15- Dünya ahiretin bir tarlasıdır. Dünyada ne ekersen ahirette onu biçersin.
16- Kendin için sevip istediklerini herkes için de iste.
18- Bir şeyi çok sevmek, insanı o şeye karşı kör ve sağır yapar.
19- En sevdiğim söz doğru sözdür.
20- Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan uluslar çökmek zorundadır.
———————–
Kaynak :
Recep S. TATAR. Özlü Güzel Sözler, Bilge Yaşamlar. Su yayınları ss. 233-241. İstanbul 2016

İliç’te ne oldu?

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
19 Şubat 2024, Cumhuriyet

Erzincan’ın İliç ilçesinde yabancı ortaklı bir altın madeninde meydana gelen heyelan faciası, bir dizi uyarılar ve ihmaller zincirine indirgenebilecek bir olay değildir.

Toprağın neden ve nasıl kaydığı, daha önce bu konuda yapılan uyarıların neden dikkate alınmadığı, hazırlanan ÇED raporlarının bilimsel olup olmadığı, altın madeninin ve siyanürlü zehirli (AS: atık) su havuzunun, Anadolu ve Mezopotamya bölgesinin yaşam kaynağı olan Fırat Nehri’nin öncül kolu olan Karasu Nehri’nin dibine kurulmasına neden ve nasıl onay verildiği gibi konuların elbette araştırılması, incelenmesi ve sorumluların yargı önünde hesap vermesi ve bu zehir merkezinin kapatılması gerekir.

Ancak bununla birlikte sorgulanması gereken şey, Türkiye’de ve dünyada bu ve bunun gibi faciaların meydana gelmesine yol açan ahlaksız ve erdemsiz ekonomik ve siyasal düzendir.

  • Bu bağlamda, kapitalizm ve emperyalizm sorunu çözülmeden, bu sorunların da çözülemeyeceği açıktır.
  • Çünkü kapitalizm ve emperyalizm;
    – sermaye sınıfını koruyan,
    – her şeyi kâr etmek amacına ve paraya indirgeyen,
    – değerli olan şeyleri değersizleştiren,
    – değersiz olan şeyleri bir değer haline getiren,
    – doğanın, insanın ve ulusal kaynakların sömürülmesini öngören adaletsiz bir düzendir.

***

Kapitalist ve emperyalist düzende insanın, doğanın ve ulusal kaynakların hiçbir değeri yoktur

İliç’te ne oldu?

Çünkü bu bozuk ve ahlaksız düzen için değerli olan tek şey, şirketlerin ve holdinglerin elde edecekleri kâr ve paradır. Bu düzende, şirket ve holding fetişizmi, halkın egemenliğinin ve kamu yararının önüne geçmiş durumdadır.

Bu nedenle, bir heyelan (toprak kayması) sonucunda madende çalışan işçilerin yaşamını yitirmesi, onların ailelerinin yaşamlarının kayması, siyanürlü zehirli suyun Fırat Nehri’nin temiz sularına doğrudan veya yağan yağmurlarla yer altından karışması ve bunun sonucunda nehirdeki canlıların ve nehir sularını kullanan insanların yaşamını yitirmesi veya ağır biçimde hastalanması; Türkiye, Suriye ve Irak olmak üzere, üç ülkenin coğrafyasındaki doğanın ve insanların bundan olumsuz etkilenmesi, şirketlerin, holdinglerin, özel sektörün, özelleştirmenin ve serbest piyasa ekonomisinin umurunda olmaz.

  • Hele AKP gibi sömürge olmayı içine sindirmiş bir siyasal partinin yönettiği bir ülkede, bunlar, kapitalistlerin ve emperyalistlerin hiç umurunda olmaz.

Antik çağlarda uygarlığın, kentleşmenin, tarımsal üretimin, yazının, bilimin, sanatın, felsefenin temellerini Mezopotamya’da ve Anadolu’da atmış olan Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular, Hititler, Urartular, Yunanlar, 21. yüzyılda kapitalizmin ve emperyalizmin böyle bir barbarlığa yol açtığını görselerdi acaba ne düşünürlerdi?!
***
Bir ülkenin doğal kaynaklarının o ülkedeki ulusa, yani halka ait olması ve bu kaynakların çevreye, doğaya, insana ve canlılara zarar vermeyecek biçimde kontrollü (denetimli) ve sınırlı olarak kullanılması, yine adaletin bir gereğidir.

Halka ve kamuya ait olan kaynakların, yerli ve yabancı şirketlere ve holdinglere devredilmesi, ulusal kamu kaynaklarının özelleştirilmesi, halkın egemenliği ilkesine aykırıdır.

Böyle bir ülkede, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesinin yazılı olmasının hiçbir anlamı yoktur.

Özelleştirmelerin halkın haklarını gasp ettiği bir ortamda,

  • Halkın egemenliğini seçim sandıklarına indirgemek, yüzeysellikten, aptallıktan ve vicdansızlıktan başka bir şey değildir.

***
Karşı karşıya olduğumuz sorun en temelde, bir ahlak ve erdem sorunudur.

  • Ahlaki değerlere sahip olmayan erdemsiz insanlar, dincilikle halkı uyuşturarak ve sahte bir ahlak anlayışı ortaya koyarak, ahlaksız ve erdemsiz bir sömürü düzeni kurmuşlardır.

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

İliç’te ne oldu?19 Şubat 2024
Yapay zekâ5 Şubat 2024

Altıncıdan rüşveti kim aldı!

Necati DoğruNecati Doğru

Siyanür, sülfürik asit, ağır metaller bir araya geldi; yağmur yağdı, altın cevheri ile siyanür bulamacı olmuş yapma 10 milyon metreküp dağ kaydı, kamyonları, konteynerini altına aldı. 9 işçi hayatını kaybetti. Devleti ele geçirmiş rüşvet yiyici ile rüşvet yedirici altın arayıcı şirket arasında “el ele- iç içe- dip dibe geçmiş” ahlaksız bir yapı olduğu tabak gibi ortaya çıktı.

Allahsız altıncı!
Allahsız yiyiciye!
Dolar yedirdi.
Gözler görmedi.
Kulaklar duymadı.
Vicdanlar satıldı.
Erzincan’daki felaket bu yüzden oldu. Bana “rüşvetin belgesini” mi soruyorsun?
★★★
Belge mi arıyorsun?
İşte sana belge:
Amerikalı Kanadalı çok uluslu şirket kendine yerli Türk ortak buldu. Ona yüzde 20 pay verdiler. Yerli ortağın CEO’su Cumhurbaşkanının damadıydı. Bu yerli ortaklı yabancı şirkete Erzincan’da birinci derece deprem fay hattında hazine arazisi üzerinde “altın çıkartma izni” verildi. Siyanür ile altın madenciliği Avrupa Birliği ülkelerinde yasaklandı. Türkiye’de ise bile bile fay hattı üzerinde siyanür, sülfürik asit, silika gibi 21 kalem ağır kimyasal kullanarak çıkarmasına devlet destekli, devlet korumalı, devlet kolaylaştırmalı izin verildi.

Belge mi arıyorsun? İşte sana belge: Gözüne girsin.
★★★
Çok uluslu yabancı şirketin, Erzincan toprağındaki altını “vahşi madencilik ya da sömürge madenciliği” denilen yöntemle çıkaracağı ÇED raporunda, ruhsatlarda, madenci odaları uyarılarında yazıyordu. Atatürk, Keban ve Karakaya barajlarının sularını besleyen Fırat Nehri’ne akan Karasu’ya 350 metre yakınında deprem hattı üzerinde hazine arazisi bu şirkete 25 yıllığına kiralandı.
Belge mi arıyorsun? İşte belge. Gözüne girsin.
★★★
Cumhurbaşkanına yakın küçük pay sahibi yerli ortağı yanına alan çok uluslu şirket, “rüşvet dağıtma- rüşvetle susturma- rüşvetle satın alma” yöntemlerini Erzincan’da uygulamaya başladı. Bölgede her eve 130 bin TL bağış verildi. Toplam 12 milyon TL dağıtıldı. Bölge halkından ömürleri boyunca “altın madeni işleten şirkete dava açmayacakları” sözü alındı. Erzincan Spor’a 21 milyon TL, Erzincan Üniversitesi’ne 14 milyon bağışlandı. Bunlar Ankara’da Cumhurbaşkanlığı’nın, tüm bakanların, bölgedeki valililerin, Cumhuriyet Savcılarının, polis karakol komiserlerinin gözleri önünde yapıldı. Şüphelenen çıkmadı.
İşte belge. Gözüne girsin
★★★
Bu altın madenin kurulduğu Erzincan’daki hazine arazisinin bulunduğu bölgede 21 kalem ağır kimyasal metalin havada- suda- toprakta yarattığı zehirleyici etki sonunda küçükbaş hayvanlıkta yüzde 67 gerileme oldu. Ünlü Erzincan tulum peyniri üretimi düştü. Tarım ülkesi Türkiye kendi ürettiği yerli mercimeğe muhtaç hale geldi. Kanada’dan ithal mercimek almaya mahkum oldu.  Bölgede 5 çocuktan 2’si sakat doğmaya başladı. Kanser hastalığı patladı. Hâlâ! Belge mi soruyorsun? Gözüne girsin.
★★★
Bütün bunlar olurken rüşvet dağıtıcı şirket kapasite artırıp daha çok altın üretmek istedi. Aynı büyüklükte ikinci atık barajı kurmasına izin verilmesi için hazırlanan 1780 sayfalık ÇED raporunda; 21 kalem ağır kimyasal atığı; “evsel atıktır” diye yazıldı. Böylesine rüşvet kokan ÇED raporu bile tarihe geçti. Buna karşı bölgenin tek tük duyarlı insanlarınca açılmak istenen davalarda mahkemeler, keşfe gelmeden davayı reddetmeyi seçiler.
Belge mi bekliyorsun? Gözüne girsin.
★★★
Kim rüşveti ne kadar yedi? Nasıl yedi? Hangi yol ve yöntemlerle yedi. Yedi yedi semirdi. Erzincan’da “çevrenin kasten kirletilmesi- görevi kötüye kullanma- bilinçli taksirle adam öldürme -olası kastla adam öldürme- genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması” suçları işlendi. Erzincan’da siyanürlü yapma dağ sadece yağmur yüzünden değil utancından da ayağa kalktı 10 milyon metreküp toprak, sanayide 10 metre hızla aşağı vadiye doğru aktı. Bölgenin insanı ve vahşi madenciliğe karşı yiğitçe hukuk mücadelesi veren ve halkı birlik olup direnmeye çağıran emekli makinist Sedat Cezayiroğlu gözaltına alındı.
Belge mi bekliyorsun? Gözüne girsin.

Kurum, kurum!

Maden Yasası 21 kez değişti. Bu değişiklikler hep altın aramaya gelen şirketlerin lehine oldu. 1923 yılından 2002’ye kadar 1.186 maden arama ve işletme ruhsatı verilmişken son 21 yıl içinde bu sayı 400 bini geçti. Çevre; Şehircilik ve İklim Bakanlığı sırasında maden sahalarında kapasite artırma kararları sırasında birincil görev olarak çevreyi gözetme görevi olan

  • Murat Kurum, Erzincan’daki felaket sonrası İstanbul Belediye Başkanı adaylığından çekilmedi. Çekildiğini ilan etmeliydi.

Olası bir İstanbul depremi

Prof. Dr. K. Erçin KASAPOĞLU
Emekli Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi

17 Şubat 2024, Cumhuriyet

İstanbul, 17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden tam 25 yıl geçmiş olmasına karşın hâlâ olası bir büyük depreme hazır değil.”

Bu iddia jeoloji mühendisleri, jeofizik mühendisleri, inşaat mühendisleri, şehir plancıları ve konu ile ilgili tüm uzmanların ortak görüşüdür ve doğrudur. Çünkü uzmanların depremlerle etkin mücadele konusundaki tüm uyarı ve önerilerine karşın AKP hükümeti, göstermelik birkaç deprem tatbikatı dışında hiçbir şey yapmamıştır. Kentsel dönüşüm kapsamında İstanbul’un yalnızca rantı yüksek bölgelerindeki konutları depreme dayanıksız gerekçesi ile yıkıp yerlerine çok katlı binalar inşa etmişlerdir.

UYGULANMAYAN YASALAR

AKP, depremlerle mücadele konusunda asıl önemli ve çağdaş olan “zarar azaltma” sürecini atlatıp salt deprem sonrası “yara sarma” politikasına ağırlık verdiği için, 22 yıllık iktidarı döneminde Türkiye bu mücadelede bir arpa boyu bile yol alamamıştır.

30 bin kişinin yaşamını yitirdiği, 25 bin kişinin yaralandığı ve 5 binden fazla binanın yıkıldığı 7.4 büyüklüğündeki 17 Ağustos 1999 depreminden sonra, depremle mücadele konusunda birçok yeni yasa çıkarıldı ve çok sayıda hükümet kararnamesi yayımlandı. Ancak bu yasaların ve kararnamelerin hiçbiri uygulanamadı. Çünkü Türkiye’de bu karmaşık mevzuatın ötesinde bir de yetki karmaşası söz konusuydu.

29 Eylül-1 Ekim 2004 tarihlerinde İstanbul’da toplanan Türkiye’nin ilk deprem şûrasında (kurultayında), Türkiye’de depremlerle etkin mücadele konusunda alınması gereken önlemler ve yapılması gereken çalışmalarla ilgili olarak alınan kararların hiçbiri bugüne dek yerine getirilmemiştir. Çünkü, kilometrelerce “duble yol” yapılması, Boğaza kanal açılması, dünyanın en büyük havalimanı inşası gibi kendisine siyasal rant sağlayacak çılgın projeler peşinde koşan AKP hükümetlerinin gündeminde depremlerle mücadele konusu hiçbir zaman yer almamıştır.

22 YILLIK KAYITSIZLIK

  • Marmara’da er ya da geç İstanbul’u etkileyecek bir büyük depremin olma olasılığı
    bilimsel olarak söz konusu.

Bu depremin olması durumunda Türkiye ekonomisinin ve sanayisinin can damarı olan İstanbul’da çok büyük can ve mal kayıplarına neden olacağı sürekli dile getiriliyor. Buna karşın

  • AKP hükümetinin 22 yıldır bu konuya kayıtsız kalmasını anlamak olası değildir.

Kuzey Anadolu fayının Marmara Denizi içindeki kuzey kolu üzerinde son dönemde meydana gelen küçük ve orta büyüklükteki depremler, her ne kadar hiçbir can kaybına ve hasara neden olmadıysalar da İstanbul’da beklenen olası büyük deprem için ciddi bir uyarı olarak dikkate alınmalı. Yaklaşık 7 büyüklüğünde olması beklenen söz konusu depremin İstanbul ve çevresinde oluşturabileceği büyük hasar ve can kayıplarının önlenebilmesi ya da en aza indirilebilmesi için alınması gereken önlemlerin, yapılması gereken tüm çalışmaların hiç zaman yitirmeden başlatılması ve tamamlanması gerekmektedir.

Ayrıca, söz konusu olası büyük İstanbul depreminin ekonomik açıdan neden olabileceği olumsuz etkilerinin zaten ciddi bir kriz döneminde olan Türkiye ekonomisini daha da içinden çıkılmaz bir duruma getirebileceği gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

Türkiye İktisat Kongresi Günümüze Işık Tutuyor : İzmir, 17 Şubat 1923

Dr. Cihangir DUMANLI
E. Tuğg., Hukukçu, Uluslararası İlişkiler Uzm.

Büyük Atatürk kurduğu devleti kalıcı kılmak, Osmanlı İmparatorluğundan alınan ağır ekonomik kalıtın yükünü hafifletmek ve Türk ulusunun huzur (erinç), mutluluk içinde kalkınmasını sağlayacak ilkeleri belirlemek amacıyla 17 Şubat – 4 Mart 1923’te İzmir’de geniş katılımlı İktisat Kongresi toplamıştır.

101 yıl önce yapılan bu Kongrenin yapılış biçimi ve alınan kararlar günümüzdeki ekonomik sorunlara çözüm getirebilecek niteliktedir, bu nedenle anımsanmasında yarar vardır.

Kongrenin toplandığı zamanda Bağımsızlık (İstiklal) Savaşı yeni kazanılmış, Lozan barış görüşmelerinde karşımızdaki devletlerin kapitülasyonların sürmesi konusundaki diretmeleri nedeniyle görüşmelere ara verilmiş, Cumhuriyet henüz ilan edilmemiştir. Fakat büyük önderin Lozan Barış Andlaşması‘nın bizim isteklerimiz doğrultusunda sonuçlanacağından, kapitülasyon-ların tümüyle kaldırılacağından ve cumhuriyetin ilan edileceğinden kuşkusu yoktur.. Cumhuriyet ilan edilmeden ekonomi siyasasını tasarlamaktadır. (AS: Batı’ya ileti verilmektedir aynı zamanda: Kapitülasyonları çok yoksul – borçlu olmamız ve SSCB’ye yanaşmamamız için dayatıyorsunuz. Biz iktisadi olarak da var olacağız ve Batılı bir ekonomik düzen kuracağız…)

On beş gün süren Kongreye işçi, sanayici, esnaf, tüccar ve köylülerden oluşan 1135 kişi katılmış, kurulan yeni devletin ekonomi siyasasının nasıl olması gerektiğini kendi sınıf çıkarları açısından değerlendirmişler ve önerilerini sunmuşlardır. Bu bakımdan kongre zamanının çok ötesinde tam bir demokratik sivil toplum örgütlenmesidir. (AS: Yakılıp – yıkılmış İzmir’de Fransız Reji idaresinin tütün deposu kullanılmıştır..)

TBMM başkanı Atatürk ekonomi siyasasını kendisi saptayabilir, hükümete hazırlatabilir, gereken yasaları TBMM’den çıkartabilirdi. Böyle yapmamış, (AS: 1,5 saat süren kapsamlı ve çok önemli) açış konuşmasında vurguladığı gibi; “Milletimizi oluşturan halk sınıflarının içinden gelen memleketimizin ve milletimizin halini, ihtiyaçlarını, emellerini, üzüntülerini yakından bilen temsilcilerin”[1]  görüşlerine başvurmuştur. Bu yaklaşım, Halkçılık ilkesinin gereğidir ve Atatürk’ün demokratlığının da göstergesidir.

Kongre başkanlığına Manisa sanayi temsilcisi Kazım Karabekir getirilmiştir.

Osmanlı’dan Alınan Ekonomik Kalıt : Borçlar…

Bağımsızlık savaşı ile kurulan yeni devlet (1921 anayasasındaki adı ile “Türkiye Devleti”) Osmanlı İmparatorluğundan çok olumsuz bir ekonomik kalıt devralmıştır. Atatürk bu durumu ve nedenlerini İktisat Kongresinin açış konuşmasında ayrıntılı olarak anlatmıştır.

Atatürk’ün İzmir’de 17 Şubat 1923’te Türkiye İktisat Kongresini açış konuşması tam bir ekonomi tarihi dersi niteliğindedir ve bugüne de ışık tutmaktadır. Büyük Önder bu konuşmasında özetle Osmanlı İmparatorluğu’nun aldığı dış borçların yatırım ve üretim yapmak yerine savaş giderleri ve hanedanın lüks harcamaları için kullanıldığını bu nedenle devletin iflas ettiğini anlatmıştır.[2]

1914’te yürürlükteki fiyatlara göre ulusal gelir 24.107 milyon kuruştur. Bunun 13.060 milyon kuruşu (yarısı) tarımsal gelirdir. Kişi başına ulusal gelir ise 1,072 kuruştur. Gelir dağılımı adaletsizdir.[3] Dört yıl süren büyük savaş, bu tabloyu daha çok bozmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, 20. yy başında nüfusun ¾’ü Müslüman-Türklerden, kalanı Müslüman olmayan azınlıklardan oluşmakta idi. Buna karşın sanayinin ancak %15’i Türklerin elinde idi. Emek gücünün %15’ini de Türkler oluşturuyordu.[4] Geri kalan, çoğu Rum olmak üzere Müslüman olmayan azınlıkların denetimindeydi. 19. yy sonlarındaki savaşlar, 1. Dünya Savaşı ve Lozan nüfus değişiminden sonra Rum ve Ermeni nüfus azalmış olmasına karşın, onlardan kalan sanayi Türklerin yönetimine geçmemişti. Çünkü Türkler yeterli bilgi ve yönetim deneyimine sahip değildi. Türk nüfus yıllardır savaşlarda eritilmiş, Müslüman olmayan azınlıklar yabancılarla işbirliği yaparak zenginleşmişlerdi. Yabancı devletlere verilen Kapitülasyonlar devleti sömürgeleştirmişti. Küçük bir azınlık çok zenginleşirken, yoksullaşan büyük halk kitleleri devletin istediği vergiyi ödeyemez duruma gelmişti.

Atatürk’ün açış konuşmasındaki sözleri ile

  • Taç sahipleri yöneticiler, saraylar, Babıaliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek onu devam ettirtebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa olsun para bulmak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de borçlanma olmuştur. Borçlar o kadar kötü şartlar içinde yapılmıştır ki bunların faizleri bile ödenemez olmuştur. En sonunda bir gün Osmanlı devletinin iflasına karar verilmiş, başımıza Duyunu Umumiye İdaresi belası çökmüştür.” [5]

Yine Atatürk’ün sözleri ile “Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı içinde Türk milleti de tamamen esir bir duruma getirilmişti.” [6]

Atatürk bu konuşmasında,

  • “Bir devlet ki kendi halkına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; gümrük vergilerini memleketin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten yasaklıdır; yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur. Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez.”[7]

diyerek kapitülasyonları eleştirmişti,

Kongre

Ulusal bir devlet kurulduğuna göre ekonominin de ulusal olması zorunluluğu vardı. Kongrenin amacı ulusal ekonomiyi yaşama geçirmekti.

Kurtuluş savaşının başlangıcından bu yana tam bağımsızlığı hedef edinmiş yeni devletin her şeyden önce ekonomik bağımsızlığı elde etmesi zorunluydu. Yıllardır savaşlarda yıpranmış bir halkın erinç düzeyinin yükseltilmesi, yıkılmış bir ülkenin onarılması ve yeniden sömürge durumuna düşmemesi için güçlü bir ekonomi gerekli idi.

  • Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça devamlı olmaz, az zamanda söner.”di [8]

İktisat Kongresinin amacı, Atatürk’ün deyimi ile;

  • Aziz Türkiye’mizin iktisadi yükselme gereklerini aramak ve bulmak gibi vatani, hayati ve milli kutsal bir amaçtır.

Kongre, “Uzun ihmallerle ve derin ilgisizlikle geçen yüzyılların iktisadi bünyemizde açtığı yaraları tedavi etmek, tedavi çarelerini aramak ve memleketi bayındırlığa milli bir rahata, mutluluğa ve servete ulaştıracak yolları bulacaktır.”[9]

Kongreye çeşitli ekonomik sınıf temsilcileri katılmakla birlikte, kararlara Rum ve Ermenilerden ticareti devralan İstanbul ticaret burjuvazisinin ağırlığı damga vurmuştur, Kongre sonunda ortaya çıkan ana fikir şudur:

  • Kalkınma için anamal (kapitali sermaye) gerekir. Oysa anamal yabancıların ve azınlıkların elindedir. Ulusal ekonomi için anamalın Türklere geçmesi gerekir. O halde devlet eliyle ulusal yatırımcılar teşvik edilmelidir Ancak kısa zamanda kalkınmak zorunda olan Türkiye’nin ekonomisi  “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışına dayalı liberal modele dayandırılamaz, devlet yönlendirici ve müdahaleci (karışmacı) olmalıdır.

Sonuç olarak yatırımlarda öncelik özel sektörde olmalı, özel sektörün yapamadığı veya yapmak istemediği büyük altyapı yatırımlarını devlet yapmalıdır; kamu öncülüğünde karma ekonomi. Amaç kişilerin zenginleştirilmesiyle devleti kalkındırmak, yabancı girişimcinin yerine yerli özel girişimciyi koymaktır. Ulusal ekonomiden amaç zaferden önce yabancıların ve azınlıkların elinde bulunan ekonomik güçlerin bu kez yerli tüccar ve sanayicilere aktarılmasındır.

Kongre yabancı sermayeye kapıyı kapatmamıştır. Yasalarımıza uymak ve çıkarlarımıza aykırı davranmamak koşulu ile yabancı sermaye gelebilecektir.

Kongre sonunda 12 maddelik bir “Misak-I İktisadi” (Ekonomik Ant) yayınlanmıştır. Önemli maddeleri şunlardır:

  • Türkiye halkı ulusal egemenliğini kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiçbir şeye feda etmez.
  • Bütün çalışma, memleketi ekonomik olarak yükseltmek amacına yöneliktir.
  • Türkiye halkı çok çalışır; zamanda, servette ve dışalımda (ithalatta) israftan kaçınır.
  • Hırsızlık, yalancılık, tembellik ve ikiyüzlülük en büyük düşmanlarımızdır.
  • Türk, her yerde yaşamını kazanabilecek biçimde yetişir ama her şeyden önce memleketinin insanıdır.

Kongrede ayrıca:

  • Bütçenin önemli bir gelirini oluşturan ama köylüye büyük yük olan aşar (ondalık) vergisinin kaldırılması;
  • Ziraat Bankası sermayesinin hükümetçe başka amaçlarla kullanılmaması;
  • Ekonomi eğitimine ve uygulamalı tarım eğitimine önem verilmesi;
  • Bulunan madenlerin işletmesinin öncelikle ulusal kişi ve kuruluşlara ihale edilmesi,
  • Kendi limanlarımızda kendi bayrağımızdan başkalarının ticaret yapamaması (kabotaj hakkı),
  • Memlekette yeterince üretilen malların dışalımının(ithalinin) kısıtlanması,
  • “Amele” yerine “işçi” deyiminin kullanılması,
  • Milletvekili ve belediye seçimlerinde mesleksel temsil yönteminin getirilmesi,
  • Günde 8 saat çalışma ve sendika hakkının tanınması gibi zamanın çok ötesinde toplumsal (sosyal) ve ekonomik haklar benimsenmiştir. [10]

Sonuç ve Değerlendirme:

Cumhuriyetin kurucuları yeni devletin tam bağımsız olabilmesinin ön koşulunun ekonomik bağımsızlık olduğunu görmüşler ve henüz Lozan barış görüşmeleri sonuçlanmamışken ulusal bir ekonomi oluşturmaya öncelik vermişlerdir.

Yeni devletin ekonomi politikasını tepeden inme değil, tüm toplum kesimlerinin katılımı ile demokratik olarak saptamışlardır.

Kongre kararlarında İstanbul ticaret burjuvazisinin ağırlığı etkili olmuştur.

Seçimlerde mesleksel temsil, Sendika hakkı, 8 saat çalışma gibi zamanın çok ötesindeki haklar kabul edilmiştir.

Kongre sonunda “devlet müdahalesini içeren liberal ekonomi politikası öne çıkmıştır.

Lozan Barış Andlaşmasında kapitülasyonların tümüyle kaldırılması, Kongrede öngörülen ulusal ekonominin önünü açmıştır.

Kongre kararları 1930 yılına dek ekonomiye yön vermiş, bu tarihten sonra devletçi ve planlı ekonomi benimsenmiş, üretim ekonomisine geçilerek savaş sonrası dünyadaki ekonomik güçlüklere karşın kısa zamanda ”Türk tansığı (mucizesi)” denilen büyük kalkınma sağlanmıştır.

Kongrenin yapılış biçimi ve alınan kararların kimileri günümüzdeki ekonomik sorunların çözümü için de yararlı olabilecek dersler içermektedir.

Kaynaklar

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Ankara, 2006, s.467
[2] a.g.e.
[3] Suna Kili, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bnkası, 2011, S69
[4] Gülten Kazgan, Tanzimttan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, İstanbul, 2017, s.41
[5] Söylev ve Demeçler, s. 470
[6] a.g.e.
[7] a.g.e.
[8] a.g.e.
[9] Söylev ve demeçler
[10] Afet inan, İzmir İktisat Kongresi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1989

Cumhuriyet gazetesi köşe yazımız : “Din = şeriat ve Türk = Müslüman” imiş ?!

Dostlar,

Bu gün, 15 Şubat 2024 günü, Cumhuriyet gazetesinde 11. köşe yazımız yayınlandı.
Bilindiği gibi 2 haftada bir Perşembe günleri, genellikle 8. sayfaya konuyor yazılarımız.
Okuyucularımız, çoook çok sağolsunlar, daha sık yazmamı isteyen iletiler yolluyor, yüzüme söylüyor.. Bu konu benim değil, Gazete Yönetiminin yetkisinde. Daha sık, örneğin haftalık yazman uygun görülürse, bunun için de elimden geleni yaparım, ATA’mızın paha biçilmez emaneti “Gazetemiz Cumhuriyet” için..
**
Son köşe yazımızı paylaşalım..

“Din = şeriat ve Türk = Müslüman” imiş ?!

Erdoğan, Diyanet Akademisi’nde “Türk demek, Müslüman demektir” buyurmuş.

Din ile şeriatı eş kılmış. AKP=RTE rejiminin derdi “gündem”!

Ulusa görülmemiş bir yoksullaşTIRmayı dayattılar. Bu politika kurgulu ve beklenti belli : Kitlelere diz çöktürüp biat ettirmek, oy deposuna dönüştür-mek. Sınıf bilincini engellemek, dinle terbiye edip Allah ile aldatmak. Bu oyuna gelmemeliyiz. Egemenliğimizi mollalara asla kaptırmayacağız.

Şeriat din değil ilkellik, yobazlıktır, dinci diktatörlüktür!

Köprülerin altından çookkk sular aktı, laiklik yerine şeriatçı dinci rejim kurma olanağı artık yok! Bu tarihsel gerçeği AKP=RTE de bal gibi bilmekte. Ancak laiklik-şeriat dengesini ikincisi lehine ne denli bozarsa, o ölçüde kârda!?

  • Türkiye, din maskesiyle dar-ül harp ganimeti bu kesimlere!

Öte yandan AKP=RTE bilerek bu kavramları yanlış kullanıyor ve halkı kutuplaştırıyor. Bu siyaset değil suç, Anayasayı çiğniyor! Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçu, TCK m.216, m.309 vd.

Türk demek Müslüman demektir” söylemi de bütünüyle yanlış.

İslam dini 1400 yıllık. Türklerin zorla İslamiyeti kabulü MS 750’li yıllar. Dünyada ve ülkemizde on milyonlarca Türk, müslüman değil. Öntürklerin (Proto-Türkler) tarihi MÖ 10-15 bin yıla dayanır. (H. Tarcan, Anadolu’nun Esas Sahipleri Öntürkler, 2021 ve K. Mirşan) Bilimsel gerçek bu iken, bir devlet başkanının, -üstelik 3. kez seçimi ve meşruluğu şaibeli!– böylesine açık çarpıtma yapması, en hafif deyimi ile çok ayıp. Türkiye’nin uluslararası onurunu da yaralıyor.

RTE‘nin bu denli cahil-bilgisiz olamayacağını varsayarsak, o zaman “kasıtlı çarpıtma” ile halkı yanıltmaya, din dayatmaya, gündem saptırmaya çabalamadır ki, ilkinden daha az “ayıp” değil!

İnsan olmanın ilk koşulu “dürüstlük” ve başkalarına zarar vermemek..

Primum non nocere! uyarısı, Antik Yunan’dan bu yana 2500 yıldan eski. Evrensel etik kuralların başında gelir. Öte yandan İslamiyetin özünde “iyi ahlak” olduğu, Muhammet peygamberin sıklıkla söylediği sözlerden. Öyleyse, “Müslüman” olduğunu (!?) sıklıkla, gereksiz ve yersiz yineleyen ve bu yolla siyasete sürekli alet eden Erdoğan’ın, her 2 davranış seçeneği de tıkalıdır ve gerçekte din dışıdır!

Yakışmıyor Türkiye’ye ve 21. yüzyılın uygarlık birikimine. Çağcıl (modern) dünyadan koparılıyoruz.

Teknik olarak ise, dini-mezhebi ne olursa olun Türk, Türk’tür. Etniste ve inanç ayrıdır. Anayasa m.66 da “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” der. Erdoğan’ın söylemi Anayasa’nın sözüne de, özüne de aykırı. “Ilımlı İslam”, gerçekte bir ABD projesi ne acı ki!

Kitaplı dinlerin kutsal kitapları var. Yorumları ise nedense türlü türlü!? İşte mezhepler, kanlı iç savaşların ana nedeni!

  • Hangisinin şeriatını-din yorumunu uygulayacaksınız? Tek bir şeriat yok ki!

Din Allah’ın kelamı ise neden olabildiğince net anlaşılamıyor?

AKP, bir tarikatlar koalisyonu!

Bunca tarikat, mezhep niyedir? Kur’an anlaşılmıyor mu? İslam Felsefecisi Prof. Şahin Filiz’e göre de Din şeriat değildir. İhsan Eliaçık,Şeriat.. günümüzde dini diktatörlük olarak anlaşılmakta.” diyor.
***
Yerel seçimlere giderken, AKP=RTE iktidarının zerrece etik kaygı duymadan her şeyi ama her şeyi yapabileceğini görmek çok acı ve kaygı verici. Haziran-Kasım 2015 seçimi kanlı kurgusunu unutmadık.

Erdoğan’ın yakın-uzak çevresinde, bu gidişin çok ağır etkilerini anlatabilecek kimse kalmadı mı? Yağmaya ortaklık, böylesine katı ve yaygın bir akıl felci mi yarattı!? Yazık bu ülkeye ve halka.. Yıkım (tahribat) çok ağır, giderimi (telafisi) çok güç, üstelik ülke örtük iflasta! Artık yeter, durmasını bilmek gerek. Halkın yoksulluktan beli bükülmüş, AKP=RTE saray saltanatı ne peşinde?!

Çare                                                                       :

  • 31 Mart seçimi yerel yönetim seçimi olmaktan çıkmış, tarihsel-kritik önem kazanmıştır.
  • Ulus, bu çağdışı hatta ilkel dinci-yobaz dayatmayı oylarıyla engellemelidir!
  • Muhalefet partileri stratejilerini tümüyle gözden geçirmelidir.
  • 14-28 Mayıs 2023 seçiminde AKP=RTE, halkın ulusal güvenlik kaygısını sömürdü, kullandı. Muhalefete karşı sahte videolar üretildi, Erdoğan bunu itiraf etti! Şimdi ölçüsüz ve acımasız, vahşi din sömürüsünde sıra; yapay zekayı bile kötüye kullanarak!
  • Halkı uyarmalı ulusal bir seferberlikle.
  • Ortak payda LAİKLİK olmalı.
  • 3 Mart 1924 Devrim Yasalarının 100. Yılı tam da uygun fırsat.

Elbirliği ile değerlendirilmeli, kitlesel-toplumsal bir uyanış-derleniş sağlanmalı; dinci-emperyal kuşatma 22. yılında mutlaka yarılmalı, yarılacak da!
=====================================
Köşe yazımızın PDF biçimi : 11. “Din = şeriat ve Türk = Müslüman” imiş, 15.02.24
Tweet
: https://x.com/profsaltik/status/1758075129911783594?s=20
Face book ve linked-in
‘de de paylaştık.