Kategori arşivi: Yurttaş Saltık

2. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası

Dr. Mahfi EĞİLMEZ 

https://www.mahfiegilmez.com/2022/05/ii-abdulhamid-ve-osmanl-maliyesinin.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email 24.5.22

Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahı Sultan II. Abdülhamid 1842 yılında doğdu, 1876 yılında tahta çıktı, tahttan indirildiği 1909 yılına kadar 33 yıl Osmanlı padişahı olarak hüküm sürdü. 1918 yılında kalp yetmezliği sonucunda hayatını kaybetti. Onun uzun hükümranlık süresinde Osmanlı Devleti yaklaşık olarak 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetti. Kayıplar yalnızca topraklarla kalmadı, Osmanlı Devleti mali bağımsızlığını da kaybetti.

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu, Padişah Sultan Abdülmecid zamanında, 1854 yılında, Kırım Savaşını finanse edebilmek için aldı. Dış borçlanmalar, sonraki padişahlar Abdülaziz ve V. Murad dönemlerinde devam etti. Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı dış borçları bir süredir ödenemez durumdaydı, o nedenle sürekli olarak faizleri de üzerine eklenip yeni vadelerle yenilenerek döndürülmeye çalışılıyordu. O sıralarda 1873’de başlayan ve adına sonradan Uzun Depresyon denilen kapitalizmin ilk büyük finansal krizi yaşanıyordu. Osmanlı’ya borç veren İngiltere ve Fransa da dâhil olmak üzere Avrupalı devletler bu krizin etkisiyle finansal açıdan sıkıntılı bir süreç içindeydiler ve Osmanlı’ya borçlarını ödemesi için baskı yapıyorlardı.

  • Alınan dış borçlar Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı gibi
    verimsiz alanlara yatırıldığı için geri ödeme konusunda bir kaynak yaratmıyordu.

Bir yandan da Galata Bankerlerinden alınan iç borçlar ödenmeyi bekliyordu. Sonunda 1877 – 78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte

  • Osmanlı İmparatorluğu, borçları ödeyemeyeceğini açıklayarak moratoryum[i] ilan etmek zorunda kaldı.[ii]

Ardından yeniden masaya oturuldu ve Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya vardı. Osmanlı Devleti, 1879’da yaptığı anlaşmayla damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak Galata Bankerlerine bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti.

Osmanlı dış borçlarının alacaklısı konumundaki Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler. Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye-i Varidatı Muhassasa İdaresi’ni (kısa adıyla Düyun-u Umumiye İdaresi) kurdu.

1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye İdaresinin yönetim kurulu biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebaasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu.

  • Böylece Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.

1883 yılında Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi (kısaca Reji İdaresi) adı altında yabancı sermayeli bir şirket kuruldu. Osmanlı Devleti, 30 yıl süreyle en önemli gelir kaynakları olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergileri, alacaklı ülkelerin kurduğu Reji İdaresine bıraktı.

Şirketin sermaye sahiplerinin çoğu Rotschild ailesinin sahibi olduğu bankalardı. Reji İdaresinin kurulması, Düyun-u Umumiye İdaresinin kurulmasıyla büyük ölçüde elden çıkmış olan mali bağımsızlığın yitirilişinin tescili oldu.

  • Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümeti, Düyun-u Umumiye İdaresinin topladığı
    bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşmasıyla bu kurumun işleyişine son verildi.

Reji İdaresi, özel şirket olduğu için onun paylarının satın alınarak işleyişine son verilmesi gerekiyordu, o da 1925 yılında tamamlandı.

Osmanlı borçları Lozan Antlaşmasıyla imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. 1928’de yapılan Paris Sözleşmesiyle belirlenen ödeme planı çerçevesinde borçlar, 1929 yılında ödenmeye başlayacaktı. 1929 yılında çıkan Büyük Depresyon bütün dünyayı ciddi biçimde etkileyince Türkiye, borçlar meselesini yeniden gündeme getirdi, indirim yapılmasını, ödeme taksit ve sürelerinin yeniden belirlenmesini istedi, aksi takdirde bu borçların ödenemeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine borçlar meclisi toplantıları 1930 yılında yeniden başladı, 1933 yılında imzalanan Paris Sözleşmesiyle Türkiye’nin ödemesi gereken Osmanlı borçları tutarı ciddi oranda düşürüldü. Türkiye, bir süre sonra bu sözleşmeye de itiraz ederek ödeme sürelerinin yeniden düzenlenmesini istedi. 1936 yılında borçlar yeniden bir ödeme planına bağlandı ve bu yeni şekliyle ödenmeye başlandı.

  • Osmanlı borçlarının ödenmesi 1954 yılına kadar sürdü. (AS: 100 yıllık boyunduruk!)

Osmanlı Maliyesinin kendi vergilerini toplama yetkisini kaybetmesi sonucu koskoca imparatorluğun mali bağımsızlığından olması Sultan II. Abdülhamid zamanında kurulan Rüsum-u Sitte İdaresi, ardından da Düyun-u Umumiye İdaresi ve Reji İdaresiyle olmuştur. Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.

Bu anlattıklarımız, günahıyla sevabıyla bizim tarihimizdir. Tarihi, sanki bunlar hiç yaşanmamış da Sultan II. Abdülhamid döneminde büyük başarılar varmış gibi anlatmaya çalışmak yerine, hatalarımızı kabul edip onlardan ders çıkarmaya çalışırsak Cumhuriyetin kurucularının yarattığı başarıları yeniden yakalayabiliriz.
========================================
[i] Moratoryum, bir ülkenin borçlarını ödeyemeyeceğini açıklamasıdır. Genellikle bir antlaşmayla ve yeni bir ödeme planıyla sonuçlanır.
[ii] Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdurİkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.
====================================
Dostlar,

Biz de şu tweet iletisini paylaştık :

  • 2.Abdülhamid zamanında ilk moratoryum (uluslararası iflas!) ilan edildi-1879. İkincisini Adnan Menderes 1958’de duyurdu. Sıra Ekonomist(?) Recep Tayyip Sultanda, vakit tamam. Yaşasın İslamcı-sağcılar! Siz batırın, biz Ulusalcı-Atatürkçüler gene ayağa kaldıralım. Uyan halkım uyan!

https://twitter.com/profsaltik/status/1529053930633805824?s=20&t=fZq1HG5CgCLkGkdUVQjwVw

Dr. Ahmet SALTIK

İHANETİN TELAFİSİ OLMAZ!

Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı

Bu topraklarda yaşamak ve kalıcı olmanın iki şartı olduğunu daha önce söylemiştim. Tarihi, özellikle yakın tarihinizi çok iyi bileceksiniz ve insanınızı çok iyi tanıyacaksınız!
Ülkemize, bir emperyalist plan gereği süpürülen ve yerleştirilen yaklaşık 10 milyon sığınmacının ve hemen sınırımızın dibinde bekletilen 5 milyona yakın sığınmacı adaylarının, başımıza ne belalar açtığı, tedbir alınmazsa önümüzdeki yıllarda devletimizi batıracak güce kavuşacaklarını anlatırken, tarihten iki yaşanmış olaydan bahsedeceğim!
“Suriye ve Filistin Cephesinde yaralanmış iki bin Mehmetçik, Şam’daki hastaneye yatırılmıştı. Hastane dolmuş, Mehmetçikler avludaki sedyelerde tedavi sırası bekliyordu. Yeterli sağlık personeli, ilaç, narkoz yoktu.

  • Türk kanı içmeye yemin etmiş Arap Bedevileri hastaneyi bastılar ve herkesi kılıçtan geçirip katlettiler!”
  • “TBMM Zabıtları 1921 Mayıs-Haziran sayılarına göre, 1918 Eylül-Ekim aylarında Filistin-Sina cephesindeki yenilgi ile 15 bin Mehmetçik esir olarak, İngilizler tarafından İskenderiye’deki esir kamplarına gönderildi. Tehcirle Mısır’a gönderilen Ermeniler, bu kamplarda yönetici idiler.
  • Mehmetçikleri temizlenme bahanesiyle, dipçik darbeleriyle yıkanma havuzlarına attılar.
  • Havuzlara bol miktarda Krizol (Cresol) dökülmüştü!
  • Mehmetçiklerin büyük bir kısmı gözlerini kaybedip, kör oldular.”

Bu iki olay gibi yüzlerce alçakça katliam yaşandı!
Bu vahşetlerden yüz yıl sonra Türkiye’den iki ses geldi;
Erdoğan; “Köpekleri Arap diye çağıran zihniyet, Suriye’den gelenleri istemiyor. Geri göndermeyeceğiz!”
CB Başdanışmanı İbrahim Kalın; “Cumhuriyet, Arap düşmanlığı üretti!”
Bu anlayıştaki iki kişi bugün Türkiye’yi yönetiyor!
Barzani’ye, sıra gecesinde saz çalıp eğlendiren bir memur, Cumhuriyetimizi suçlayabiliyor!
Lütfen bu soruyu kendinize sorar mısınız?

  • Türkiye, emperyalistlerce işgal edilirse, sığınmacılar ve vatandaşlık satın alanlar kimi destekler?

Yanıt verelim : Osmanlı yıkılırken, İngilizlerin, Fransızların yanında yer alıp, Mehmetçiğe karşı savaşan Arap Kabileleri ne yaptılarsa, onu yapacaklardır. ABD adına savaşan ve Türkiye’ye gönderilen yüz binlerce genç Afganlı da (Özellikle Peştunlar), bize karşı savaşacaktır. Suriyeli sığınmacılar, şimdiden ülkemizdeki insanlarımızı tehdit etmeye başlamadılar mı?

“Sığınmacılar ülkelerine gönderilmelidir” diyen bizlere, bizi yönetenler şu yanıtı vermektedir;
Erdoğan; “Sığınmacıları geri göndermeyeceğiz. Onlar muhacir, biz ensar’ız!”

İbrahim Kalın; “Cumhuriyet Arap düşmanlığı üretti!”

Aziz Türk Milleti;

Sığınmacıların Türkiye gönderilmeleri ve AKP Hükümeti tarafından sınırlarımızın açılarak kabul edilmeleri, emperyalist bir planın uygulanmasıdır, dedik.

  • AKP, bu konuda hem ortaktır, hem de ihanet içindedir.

Türk Tarihine not düşmek için yazıyorum :

  • Suriye ve Sığınmacılar politikasının iki sorumlusu vardır; Erdoğan ve Davutoğlu!

Erdoğan; yurt dışındaki malvarlıkları, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Avrupa Savaş Suçları Mahkemesi (İŞID’ın kaçak petrolünün satılmasına göz yummak-SADAT faaliyetleri-Gri Listeye alınmamız) tarafından
tehdit edilmekte ve baskılara uymak durumundadır.

Davutoğlu; Bu konuda gerek Dışişleri Bakanı gerekse Başbakan ve AKP Genel Başkanı olarak, başımıza bu belaların gelmesinin esas sorumlusudur.
Peki, Davutoğlu ile ortak olmaya karar veren CHP ve İYİ Parti, ortaklarının bu ihanetini paylaşabilecekler mi?
Türk Milletinin şunu hiç unutmaması gerekir :

  • İhanetin Telafisi, Kahpeliğin Bahanesi Olmaz! Karar sizin…

Sağlık ve başarı dileklerimle, 24 Mayıs 2022

Finlandiya, İsveç ve NATO

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
23 Mayıs 2022, Cumhuriyet

 

ABD’nin ve NATO’nun, genişleme stratejisine Ukrayna’yı da katması üzerine, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi nedeniyle, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik başvurusunda bulunması, dünya dengelerini bir kere daha altüst etti.

Rusya, güneybatı sınırlarında NATO ile komşu olmayı önlemeye çalışırken bir anda kuzeybatı sınırlarında da NATO ile komşu olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Oysa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, NATO ile Varşova Paktı, ABD ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında ortaya çıkan “Soğuk Savaş” döneminden beri, bu gerilimin ortasında tarafsız kalmayı başaran Finlandiya ve İsveç, aynı politikayı bugün de sürdürebilirdi.

Çünkü SSCB dağıldıktan sonra kurulan Rusya Federasyonu bu ülkeleri bir tehdit olarak görmediği gibi, bu ülkeleri, NATO’ya üye olma niyetlerini ilan edene kadar tehdit de etmemiştir.

İsveç’in ve Finlandiya’nın, kendileri için Rusya’dan bir tehdit gelmediği halde, Ukrayna’ya yönelik bir tehdit nedeniyle, Rusya’nın kendilerini de tehdit etmesine yol açacak bir karar vermeleri, halklarına ve geleceklerine karşı bir sorumsuzluktur.

Bu karar, ABD ve Rusya arasındaki gerginliği yumuşatmak yerine artırmaktadır, ayrıca İsveç’in ve Finlandiya’nın ulusal güvenliğini güvence altına alacağına, tehlikeye sokmaktadır.
***
Ekonomik, sosyal ve siyasi açıdan dünyanın en güçlü ülkeleri arasında yer alan, bağımsız olarak varlığını onlarca yıldır başarıyla sürdürebilen İsveç’in ve Finlandiya’nın, ABD ve Rusya arasındaki rekabetin oyuncağı ve piyonu haline dönüşmeleri, kendi onurlu tarihleri açısından da utanç verici bir durumdur.

İsveç Sosyal Demokrat Partisi’nin eski lideri, eski İsveç Başbakanı ve Sosyalist Enternasyonel’in önde gelen siyasilerinden birisi olan Olof Palme’nin, bağımsızlık yanlısı onurlu duruşu örnek alınacağına, ABD Devlet Başkanı Joe Biden’ın reçeteleri uygulanmıştır.

Bu çerçevede, Olof Palme’nin kim olduğunu herkesin yeniden hatırlamasında büyük yarar vardır.

Olof Palme, “Soğuk Savaş” döneminde yaşadığı halde, “Soğuk Savaş” paradigmasına ait şablonların dışında kalmayı başarmış nadir siyasetçilerden birisiydi.

Olof Palme, hem SSCB yönetimini hem de ABD yönetimini eleştiren, iki süper gücün de uydusu olmayı reddeden, İsveç’i hem NATO’nun hem de Varşova Paktı’nın dışında tutmayı başarmış bir liderdi.

Olof Palme, ABD’nin ve NATO’nun tüm uyarılarına ve itirazlarına rağmen, Fidel Castro’nun ve Che Guevara’nın öncülüğünde 1959 yılında gerçekleşen Küba devriminden sonra, Küba’ya resmi bir ziyarette bulunan ilk Batı Avrupalı liderdi.

Olof Palme, karma ekonomik modeli, ekonomik ve sosyal adalet kavramını, hem kendi ülkesi için bir hedef olarak ortaya koymuştu, hem de Sosyalist Enternasyonel’in temel ilkelerinden birisi haline getirmişti.

Olof Palme, kuzey yarımküre ile güney yarımküre arasındaki gelir dağılımı dengesizliği ve emperyalizm sorunu çözülmeden, dünyada ekonomik ve sosyal adaletin sağlanamayacağını savunmuştu ve bunu yine Sosyalist Enternasyonel’in temel ilkelerinden birisi haline getirmişti.

Olof Palme, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’in yakın bir dostuydu ve CHP’nin 1970’lerde Sosyalist Enternasyonel’e üye olması için büyük bir çaba sarf etmişti.

Olof Palme, PKK’nin bir terör örgütü olduğunu görmüştü ve bu örgüte karşı önlemler almaya başlamıştı.

Olof Palme, evine ve işine sık sık yürüyerek veya bisikletle giden, halkla ve emekçi kesimle iç içe yaşayan, mütevazı bir insandı.

Olof Palme, bunların hepsinden veya bazılarından veya birisinden ötürü, başbakan iken 1986 yılında bir suikast sonucu öldürülmüştü!

Cinayeti işleyenler hiçbir zaman bulunamadı, yargı önünde hesap vermedi, dosya kapatıldı!

İsveç’in ve Finlandiya’nın aldığı bu son kararlarla, Olof Palme bir kere daha suikasta uğramıştır ve öldürülmüştür!

Gıda güvenliği ve beslenme – Küresel bir sorun mu?

Veysel Ulusoy
Veysel Ulusoy
22 Mayıs 2022, Cumhuriyet

 

Gıda konusuna olağan yaklaşım genel olarak gıdaya ulaşım üzerine verilen istatistikler üzerine kurulmuştur. İlgili istatistikler günde bilmem kaç Dolarla hayatını idame ettirmeye (AS: yaşamını sürdürmeye) çalışan insanın sayısı yanında, kuraklık ve benzeri faktörlerin (etmenlerin) gıdaya erişimi nasıl etkilediği üzerine kurulmuş genel verilerdir.

Artık bu yaklaşım klasik verilerin kapsamını çoktan aştı ve sanki bir küresel sorunun ayak sesleri oldukça yakınımızda…

Öyle olmasına rağmen (karşın), bizim öz karar vericilerimizin tavrı (tutum) ve söylemleri böyle bir sorunun olmadığı yönünde.

Onlar ya sorunun farkında (ayırdında) değiller ya da sorunu saklıyorlar halktan…

Her ikisi de birbirinden kötü, sonuç olarak.

NERELERDEN GELDİK BURAYA?

Bu köşede özellikle birkaç yıldan beri bir konuyu önemle vurguladık…

Israrla Ankara’nın dikkatini çekmeye çalıştık.

Üretim ve finansal piyasalardaki inanılmaz bozulmanın gelecekte nelere etki edeceği üzerine yoğunlaşan özellikli bir konuyu sıklıkla vurguladık…

Yine dikkatleri çekmek ve hatırlatmak (anımsatmak) için kısaca değinelim isterseniz.

Adına “piyasalarda ayarlama maliyeti” denir bunun. Denir de orta ve uzun vadede (erimde)  tüm ekonomideki dengeleri değiştirir bu olgu. Basit ekonomik kuramlar üzerine kurulmamıştır ilgili yaklaşım. Tonlarca araştırmanın sonucunda ortaya çıkan birkaç öğüt de değildir içeriği… Esaslı olarak olacakları önceden söyleyen ve kapsamlı bir özelliğe sahiptir. Bir akademik (AS: sorundur) ve tecrübe edilmiştir (sınanmıştır) özü itibarıyla (bakımından).

Her bir ekonomik türbülans (alt üst oluş) ve/veya krizin ertesinde, öncelikle emek piyasasına özgü davranışlarda “yapısal kırılmalar” olur bu yaklaşıma göre. İşsizlik artar ama onun içeriği, uzmanlığa göre davranışları, verimliliği ve dağılımı ifade eden işgücü etkinliği bozulmalara uğrar. Üretim düşer, enflasyon oranları ile oranların oynaklığı oldukça yükselir. İstihdamdaki kalite (nitelik) temelli bozulmalar ise üretimin kalitesini (niteliğini) ve reel (gerçek) ücretleri olumsuz etkiler. 

Sadece (yalnızca) bunlar olsa…

Ulusal gelirin harcamalar açısından %60’ından fazlasını (çoğunu) oluşturan tüketimde bozulmalar raf fiyatlarına doğrudan ve hemen yansır. Alım gücü düştüğünden ürün kalitesi (niteliği) de azalır.

Ürün paketlerinde yazılan ile içerik arasında farklılıklar (ayrışmalar) oluşur.

Daha kötüsü, kriz (bunalım) uzun döneme yayıldığında günümüzde yaşadığımız sonuçları karşımızda buluruz.

Kontrolden (denetimden) çıkmış bir enflasyon, fakirlik (yoksulluk) ve bir adım ötesindeki gıdaya erişim sorunu…

Bu sorunu her yerde yaşanıyor söylemi ile geçiştirmek de o kadar (denli) kolay değil artık. Devletlerin belki de böyle dönemlerde özellikle gıda sorunu yaşatmamak, ona erişimi kolaylaştırmak esas (temel) görevidir. Bu görevi yerine getirmek için ise ekonomide sorunlar başlamadan bahsedilen (sözü edilen) ayarlama maliyetlerini (bedellerini) en aza indirecek politikaları uygulamaktır.

Biz bunu yapmadık, soruna gözlerimizi kapayarak yanıt verdik.

GIDA KRİZİNİN (BUNALIMININ) BOYUTU

Gıda krizinin (bunalımının) boyutun ne olduğu konusunda fazla (çok) söze ve istatistiğe gerek yok aslında (gerçekte)

En sade (yalın) yaklaşımla FAO Genel Direktörü (Başkanı) QU Dongyu birkaç cümle (tümce) ile özetliyor günümüz koşullarını:

  • Akut açlık eşi görülmemiş seviyelere (düzeylere) yükseliyor ve küresel durum daha da kötüleşmeye devam ediyor (kötüleşmeyi sürdürüyor). Çatışma, iklim krizi, Covid-19 ve artan gıda ve yakıt maliyetleri mükemmel (AS: !) bir fırtına yarattı. Ve şimdi, felaketin (yıkımın) üzerine felaket (yıkım) yığıyor.
  • Düzinelerce ülkede milyonlarca insan açlığın eşiğine getiriliyor.

WFP İcra Direktörü (Başkanı) David Beasley“Onları uçurumun eşiğinden kurtarmak ve bu küresel krizi (bunalımı) çok geç olmadan tersine çevirmek için acilen (ivedilikle) acil durum fonuna ihtiyacımız (gereksinimimiz) var” diyerek yapılması gerekeni öneriyor.

Biz mi ne yapıyoruz?

Ukrayna’dan gelecek gemiler için kırmızı kurdele üretiyoruz.
============================================
Dostlar,

Bu makalenin Cumhuriyet‘teki değerli yazarı Sn. Prof. Veysel Ulusoy saygın bir ekonomi Profesörüdür. ENAG kapsamında yayınladıkları verilerle TÜİK’in yalanlarını ortaya koydular. TÜİK’e dava açtırıldı AKP iktidarınca.. Kasıt, TÜİK’i küçük düşürme, halkı ayaklandırma vs. Bilinen suçlamalar. Geçtiğimiz günlerde yargı bu savları geri çevirdi. Çok sevindirici, Prof. Ulusoy’u da, Cumhuriyet‘i de, örgütlü çalışma gücü ENAG‘ı da (Enflasyon Araştırmaları Gurubu) kutlarız..
***
Ne var ki yazıda Türkçe’ye özen çok çok az
Oysa bir parça bilinçli yaklaşımla, ayraç içinde verdiğimiz çok sayıda Türkçe sözcük kullanılabilir başka dillerden sorumsuzca kotarılan sözcükler yerine.

Atatürk’ün TDK‘nu 12 Eylülcüler kapattı, O’nun kalıtını çiğnedi ve bir devlet birimine dönüştürdü. O da felç, Türk Dil Devrimine hemen hemen hiç katkısı yok! İstenen buydu!

Bizim de mi sahiplenmemiz olmayacak, Türkçe iyice sahipsiz mi kalacak bu durumda?
Yoksa tersine, biz aydınlar – yazarlar, kurumlar.. sorumluluğu özellikle üstlenecek miyiz?
***
Cumhuriyet yönetimine kezlerce yazdık, rica ettik.. Bir arpa boyu yol alamadık.

Nedendir??

Ne yapmalıyız??

Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Dil Derneği Üyesi
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (​Mülkiye​)​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

İslam devleti, vicdani ret ve en sonuncu kavga

  • Habere göre Bursa Bölge Adliye Mahkemesinin bir kararında laik nitelikli “Cumhuriyet” olan “Türkiye Devleti”, “İslam devleti” olarak tanımlanıyor.

İslam devleti, vicdani ret ve en sonuncu kavga


ALİ RIZA AYDIN
Anayasa Mahkemesi Em. Raportörü

Türkiye bir İslam devleti mi?
“Bu soru da nerden çıktı” denilmeli haklı olarak.

Cumhuriyetin ilerlemeci ve aydınlanmacı değerleriyle gelişen yönetsel ve anayasal gelişme tezlerine ve yürürlükteki Anayasaya göre sorunun yanıtı açık ve net: Hayır!

Tarikat ve cemaatlerle de desteklenen kimi dinsel kişi ve kesimler, kimi siyasiler “% 90 üstünde” bir niceliksel değeri de kullanarak İslam devleti diyor; kimileri de bu savlarını din özgürlüğüyle ilişkilendirerek, İslam devleti demeden işine ve ihtiyacına göre çifte kullanım yapıyor.

Kimi mahkeme kararlarında din özgürlüğünün diğer tüm hak ve özgürlüklere (AS: ağır) bastığını, onları ikincilliğe ittiğini; kimi kararlarda da dinselliğe dayalı gerekçelerin kullanıldığını görüyoruz.

Anayasa ve diğer hukuk kuralları yanına yapılan eklemelerle ya da yargıcın vicdani kanaatiyle dinsel davranış kurallarından destek alınması laik hukuk devletine, laik cumhuriyet ilkelerine aykırı.

Laiklik din özgürlüğüne değil, din özgürlüğü laikliğe dayanması gerekirken; laiklik temel ilkesi, din özgürlüğünün altına itilip yok ediliyor.

AKP’nin başlattığı ve düzen içi siyasetin de benimsemekten kaçınmadığı sözde genişletilmiş, esnetilmiş laiklik nitelendirmesi “din özgürlüğü” başlığı altında, Anayasa Mahkemesinin de desteğiyle olağanlaştırıldı.

Bu genel değerlendirmelerle birlikte (Sabah Gazetesi kaynaklı, Dilek Yaman Demir imzalı, soL’da bizim de aktardığımız bir haber durumu din özgürlüğünden başka bir zemine taşıyor. Haberdeki karara ulaşamadık ama -ki böyle bir karar varsa ulaşamamak da haberdir, yoksa haberin nedeni ve amacı haber olur- bu başlıklardan hareketle birkaç notun aktarılmasında yarar var. Habere göre

  • Bursa Bölge Adliye Mahkemesinin bir kararında laik nitelikli “Cumhuriyet” olan “Türkiye Devleti”, “İslam devleti” olarak tanımlanıyor.

Bir yurttaşın dinsel inancı gereği askere gitmeyi reddetmesine ilişkin davada

  • “Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar İslam devleti olsa da diğer dinlere de hoşgörülüdür

denilerek vicdani redde onay verilirken yapılıyor bu tanımlama. Hukuktan, meşruiyetten uzaklaşan sakatlıklar dikkat çekici.

Birincisi, vicdani reddi insan hak ve özgürlüğünden uzaklaşarak dinsel hoşgörüye -haberde İslam dini hoşgörüsüne- bağlamak hukuksal dayanaklardan uzaklaştırır ve dinsel inanç temelli gerekçeye oturtur.

Hukuk ve toplumsal yaşam bir dine dayandırıldığı an o dinin çıkarına gelip dayanır ki burada hoşgörü soyutlaşır, din özgürlüğü de biter, hak ve özgürlükler de…

İkincisi, din özgürlüğü dinsel inancı içerdiği gibi inanmamayı da içerir ki vicdani ret konusunda yalnızca başka bir dine hoşgörüyü esas almak din özgürlüğünü sınırlandırmış olur. Zorunlu din dersinden muafiyet konusunda da aynı yaklaşım vardı.

Üçüncüsü ve en önemlisi de, konunun içinde geçtiği devletin, hem laiklik ilkesine, hem din özgürlüğüne hem de kaynağını aldığı Anayasaya aykırı olarak bir din devleti, İslam devleti olarak tanımlanması; böylece devletin temel düzeninin din kurallarına dayandırılması.

Cumhuriyet din konusunu zamana yayılan bir geçişle çözdü. Özü şuydu ki, İslam bir dönem devletin dini olarak tanımlansa bile, 1923’den başlayarak devletin şekli “Cumhuriyet”ti, “İslam devleti” değildi.

  • İslam devleti tanımlamasının yapılması hem açık bir reddi/tanımamayı, hem siyasal İslam iktidarının nitelendirmesini hem de ilerlemeci ve aydınlanmacı Cumhuriyete karşı yerine konulacağı anlatır. 2023 provası gibi de okunabilir.

Dine müdahale edilmeyecek ama din her alana müdahale edebilecek; yeni laiklik tanımları bu. Buradan İslam devleti sözcüklerini kullanmak zor olmuyor. Biri özgürlük diyor, diğeri din devleti;  eşitsizlik dinle beslenerek yaşamını sürdürüyor, sınıf mücadelesi dinle kırılıyor. Burjuva devletinin laiklik tanımı bir öyle, bir böyle… Halka ait olanla değil sömürücü egemenin ihtiyacına göre dönüp duruyor.

Vicdani ret konusu ise uluslararası sözleşmelerde ve kimi anayasalarda yer alması ya da yorumlanması zamana bağlı olarak kabul gören, zorunlu askerliğin reddine dayalı bir insan hakkı. Burjuva düzeninin genel yaklaşımı burada da söz konusu; vicdani ret bireysel. Politik görüşe, ahlaki değere, dinsel inanca dayandırılabiliyor ama ağırlık dinsel inançta.

  • Birleşmiş Milletler devletleri vicdani ret hakkını tanımaya davet ederken,
    konuyu inanç özgürlüğünün bir parçası olarak görüyor.
  • İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinden İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine dek birçok sözleşmede inanç özgürlüğü kapsamında değerlendiriliyor.
  • Türkiye’de yasaklama yok ama düzenleme de yok.

Dinsel inanç özgürlüğü, sınıfsallıktan kaynaklanan nedenlerle eşitsizliklerle, ayrımcılıklarla birlikte yaşıyor.

  • Dinselliğin devlete, hukuka, siyasete, bireysel ve toplumsal yaşam tarzına yönelik müdahaleleri, baskı ve saldırıları, istismarları saymakla bitmez. Adına da “özgürlük” denir. Oysa burjuvazinin “özgürlükçülük oyunu”dur oynanan ve bu alanda sermaye sınıfıyla dinsellik birlikte hareket eder.

Askerliğin reddine kapitalist/emperyalist düzende bakışın süreci uzun, değişen koşullara göre öyküsü de karmaşık. Konunun bireyselliğe, dinselliğe, inanca bağlanması sömürücü düzenin ve savaşa bakışının istediği durum. Buradaki hoşgörünün sınırını da kapitalizmin, emperyalizmin, milliyetçiliğin, dinselliğin bütünsel savaş ve sömürü ihtiyacı belirliyor. Emekçilere, eşitsizlikle beslenen ve sermaye sınıfı tarafından çerçevelenen bir hak ve özgürlük tanınıyor yalnızca. Emperyalist savaşlar için duydukları ihtiyaç da aynı sömürünün parçası.

Komünistlerin bu konuya bakışı bireysellikten, bireysel insan hakkından, dinsel inanç özgürlüğünden, sömürücü düzenin göstermelik kararlarından, özgürlükçülük oyunlarından çok ötede, diliyle ve özüyle çok farklı.

  • Sömürücülere, emperyalist paylaşımlara, savaş ve işgallere, kanla sulanan düzene, insanca ve eşit yaşamayı yok edenlere,
  • Düzenleri için emekçileri emekçilerle savaştırmaya kalkışanlara karşı çıkış sömürücülere karşı sınıfsal mücadeleyi gerektiriyor.

“Bu kavga en sonuncu kavga” olacak ve Enternasyonal’le kurtulacak insanlık…