Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

Bayrak_dalgalanan

ATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net,   profsaltik@gmail.com
https://www.facebook.com/profsaltik,   twitter : @profsaltik
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır..

YSK’nın, 16 Nisan Halkoylamasında kendi kararıyla çelişen, 2,5 milyonu bulan mühürsüz oy pusulası ve zarfları “geçerli” sayması, Seçim Yasasının 98 ve 103. maddeleri karşısında YOK HÜKMÜNDEDİR. Tam kanunsuzluktur ve mutlak butlanla mahkumdur. Sonuç tersine döndürülmüştür böylelikle. YSK’nın bu hukuk tanımaz kararı halkoylamasını yalnızca yasaya aykırı kılmakla kalmamış, meşruluğunu da yok etmiştir. Olumsuz yansıması çoook ağır ve uzun yıllar dönüşümsüz yaşanacaktır. Ağır ve kaldırılamaz bir dayatmadır..
YSK Halkoylamasını yenilemek zorundaydı.. ama yapmadı, yapamadı!? Danıştay CHP’nin başvurusunda Yürütmeyi Durdurma istemini reddetti; YSK kararının idari yargı denetimi kapsamında bir idari işlem olmadığı gerekçesiyle dosyayı geri çevirerek, “Karar verilmesine yer olmadığına” hükmetti”. 10. Daire bu kararı 1/4 oy çokluğuyla aldı. Azlık oyu ise YSK’nın işlemini TAM KANUNSUZLUK olarak niteledi.
*****
Biz diyoruz ki                                                  :

“16 Nisan Halkoylaması çılgınlığı” dedik, kökü dışarıdaydı çünkü! Halka sorulan;
– demokratik hukuk devletinden vazgeçiyor musun?
– Bağsız – koşulsuz Egemenliğini kayıtsız – şartsız” tek kişiye devrediyor musun? 
sorularıydı gerçekte! Diktatörlükler böyle kuruluyor genellikle.. Az eğitimli kitleler yoğun medya yönlendirmesi, politik – ekonomik baskılar, dinsel baskılar, devlet korkusu, çıkar vaadi, tehditler, tek yanlı çok yoğun propaganda, psikolojik istismar.. üzerinden ağır bir algı yönetimiyle kendi idamlarına evet dedirtiliyor adeta.. Yetmedi, her tür hile sokuluyor..
Sonra da hukuka aykırı katı anayasa normları ile apaçık yasa dışı uygulamalar Yargı organı tarafından demetlen(e)miyor.. Apaçık hukuksuzluk, sivil darbe ile halka hiçbir çıkar yol bırakmadan dayatılıyor.. Bu tablo yürütülebilir değildir. Toplumsal gerilimi azaltarak
Türkiye’yi rahatlatmak herkesin kaçınılmaz sorumluluğu ve ödevidir.

  • AKP – RTE gerçekte %60’a yakın “HAYIR” oyu olduğunu çok iyi bilmektedirler.
    AKP – RTE’nin boynunda şimdi bir de halkoylaması meşruiyet sorunu vardır.
    Karnından konuşmaya gerek yoktur ve kimse de bu afra – tafrayı artık yemiyor.
    Oyların sayım – dökümünde çok açık, belgeli – kanıtlı  hukuksuzluk yapılmıştır.
    YSK’nın yasa tanımaz yandaş tavrı tartışma dışıdır. 
  • Herkes bir güzel anlamalıdır ki; YSK’nın bu kararı Danıştay, Anayasa Mahkemesi, AİHM.. tarafından herhangi biçimde yargısal olarak denetlenemezse, bu, söz konusu kararın hukuka uygun ve hele hele meşru olduğunu asla göstermez.. Tersine, hukuka aykırı anayasa – yasa maddelerine özde değil görünürde uygun ve fakat meşru değil, gayrı-meşru olur bu oylama sonuçları ve YSK’nın inadım inat kararı. Tarih ve Toplumların vicdanı kendisine – adalet duygusuna dönük böylesine ağır örselenmeleri (travmaları) çok uzun yüzyıllar boyunca bağışlamamakta, bağışlayamamaktadır. Tipik örneklerinden bir Kerbela katliamıdır..
    Neredeyse 1400 yıldır yası tutulmakta, isyanla lanetlenmektedir pek haklı olarak.Anayasa’nın 79/2 maddesinde (son tümce) yer alan “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.” düzenlemesi isabetsiz bir Anayasa kuralıdır (normu, hükmüdür). Bir hukuk devletinde kural olan, İdarenin hiçbir eylem ve işleminin yargı denetimi dışında bırakılmaması, bırakılAmamasıdır. Eğer YSK kararı “idari” olarak değerlendirilecekse Danıştay, yargısal nitelikli sayılacaksa örn. Anayasal yargı denetimine açık bırakılmalıydı.

Çözüm                   : Yaratılan bunalımı – tıkanmayı aşmak gene siyaset kurumuna düşüyor. TBMM hemen toplanarak Anayasa md. 79/2/son tümceyi kaldırır ya da değiştirerek
YSK kararlarını da yargısal denetime açar.. Böylelikle YSK’nın 16 Nisan halkoylaması
açık hukuksuzluğu yüksek yargıda temyizden / itirazdan geçer.. Hukukun – adaletin gereği yapılır. Bu arada geçici bir anayasa maddesi ile 16 Nisan halkoylamasının sonucu kesinleşene dek yürürlüğünün ertelendiği düzenlenir.
AKP – MHP – RTE bu formülü gecikmeksizin, ciddi ciddi düşünmelidir.
Ya da “YSK’ya mesaj verilerek” (üzgünüm ama!?) üzerindeki siyasal baskı kaldırılmalı ve 2. kez itiraz yapılarak halkoylaması sonucu iptal edilip yenilenmelidir. Çok büyük olasılıkla “HAYIR” çıkacaktır bu kez ve bu sonuç, şimdikinden çoook daha fazla AKP – MHP – RTE ve Türkiye için hayırlı olacaktır. Zararın neresinden dönülürse “kârdır” atasözüne benziyor tablo.
Ülkeyi tehlikeli serüvenlere, girdaplara, bunalımlara sürüklemeye kimsenin hakkı olamaz.
Hele bunca ağır – dolambaçlı iç ve dış sorunlarla ülkemiz kuşatılmış iken.. (25 Nisan 2017)
*****
Bunca hukuksuzluk ve halkoylamasında sonucu tersine çeviren muazzam HİLE KARŞISINDA MEŞRU DEMOKRATİK DİRENİŞ HAKKI DOĞMUŞTUR..
Bu halkoylaması sonucunun kabul edilmesi olanak dışıdır, Bağdat’tan dönecektir.
*****
Oylama öncesi yürütülen kampanya akılcı ve birleştiricidir ve gerçekte yeterince etkili olduğu söylenebilir. Açık hukuksuzluk ve kuşatılmışlık ortamında meşru direniş hakkı doğmuştur.
Bu hak, şiddete başvurmadan ve hukuk dışına düşmeden yaratıcı yöntemlerle kullanılacaktır.
Yığınları ikna etme çabası sabırla sürdürülmelidir. Bir yandan AYM, bir yandan AİHM süreçleri de hızla yürütülmelidir.. Dileriz Ankara C. Başsavcılığı da İstanbul Barosu’nun başvurusu ile YSK / yargıçları hakkında ceza yargılaması başlatır.

Erdoğan peşin peşin, AYM ve AİHM’nin YSK’nın açık hukuksuzluğunu inceleme yetkisinin olmadığını buyurdu. Eee, baştan sıkı tutuyor AYM’yi.. Ya AİHM’ni ?? Oysa Anayasa Hukuku Profesörü Kaboğlu: “YSK kararı için AYM’ye de AİHM’e de gidilebilir.” demekte. AGİT’in Halkoylaması yolsuzluklarına ilişkin ön raporuna sitemizde yer vermiştik (AGİT’in 16 Nisan 2017 Halkoylaması Raporu). Bu aşamada bile Rapor, AKP ve YSK’nın çoooook başını ağrıtacak içeriktedir. Kesin rapor yayınlandığında YSK’nın, Danıştay’ın, AYM ve AİHM’nin ve de AKP’nin, neciiiiiiiiiip milletimizin önüne konacaktır.

Başta AKP – RTE olmak üzere toplumu gerecek, Anayasa değişikliğini yaşama geçirecek agressif adımlardan kesin olarak uzak durmalıdır. Halka asla şiddet uygulanmamalıdır.
Gerçekte halkoylamasını yitirdiklerini bir an olsun unutmamalıdırlar!
Bu tabloyla Anayasa değişikliğini yaşama geçiremezsiniz..
%51 ile seçim kazanılabilir ama Anayasa olmaz! Anayasalar toplumsal
uzlaşma sözleşmesidir.

CHP, yaratıcı – ustalıklı yöntem ve araçlarla toplumsal muhalefeti örmeli, canlı tutmalı ve büyütmelidir. Bu hatta “hayır” oyu veren siyasal partileri, sivil toplum örgütlerini.. bir çatı altında toplamayı becermelidir; bu kritik bir görevdir.
* AKP – RTE, halkoylaması öncesine göre gerçekte çok daha zor durumdadırlar
ve ülkemize bu deli gömleğini giydiremeyeceklerdir.. AKPM raporunu görmezden gelmek
ya da önemsemiyor gözükmek yüzeysel ve popülisit bir tutumdur ve çoook yan-lış-tır.

Ulusumuzun Demokratik direnişi başarıya ulaşacak ve dünyaya örnek olacaktır…
*****
Artık kağıt üstünde bir anayasa var.. Türkiye demokrasiyi terk etti eyyy “EVET” çiler..
AKP – RTE, iktidar partisi içindeki FETÖ’cü vekil ve Bakanları açıklamadı eyy EVETçiler!? Ama FETÖ’cü diye diye ülke OHAL altında inletilerek tüm karşıtlar tasfiye ediliyor?!fg_ve_akpli_vekiller_ayni_karede

FETÖ yapılanmasının AKP içindeki üst düzey siyasal köklerine ne zaman inilecek??
AKP neden önce evinin içini ve önünü temizlemiyor?? 
Anayasa değişikliğinde (md. 17) seçim tarihinin 3 Kasım 2019 olması ne anlama geliyor? Dünyanın neresinde Anayasa’da seçim tarihi var? FETÖ’cü AKP’li vekillere şantaj ve öbürlerine rüşvetten başka anlamı var  mı??

Türkiye, bu karanlık dönemi de aşacak ve AYDINLANMASINI – ÇAĞDAŞLAŞMASINI sürdürecektir. AKP-RTE özledikleri despotik rejimi kuramayacak, Cumhuriyet yaşayacak!

Yok öyle umutları yitirip karanlıklara savrulmak..
Unutma : Aynı gökyüzü altında bir direniştir yaşamak..  (Nazım Hikmet)

Not : Çernobil faciasından bu yana 31 yıl geçti. Yaralar hala sarılamadı, acı sürüyor. Nükleer güç santralı yapımı Türkiye ve dünya için güvenli ve çevre dostu değildir. Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek, çevreyle barışık ve güvenlidir. “Çernobil’in 31. yıldönümünde nükleer santrale bir kez daha hayır!” başlıklı yazımızın okunmasını dileriz.

Sevgi, saygı, derin kaygı ama TÜKENMEYEN UMUT ile.
26 Nisan 2017, 22:42, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Önceki yazılarımızdan..                                 :
Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanına TBMM’yi fesih yetkisini bal gibi veriyor..
CB Erdoğan istifa edecek mi? Etmeli!
Varlık Fonu’na devretmeye ilk tepki: Çiftlik gibi kullanılacaklar!
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI
– BAŞKANLIK HEDEFLİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÖNERİSİ
NEDEN ÇAĞDIŞI ve ANAYASAYA AYKIRI??
– ERDOĞAN’ın 3. ABDÜLHAMİTLEŞMESİNE “NE YAZIK Kİ” (!) ZAMANIN RUHU ELVERMİYOR
– AKP – RTE ile Politik Pozitif Feedback – Kapitonaj ve Kollaps
– ERDOĞAN LOZAN ANDLAŞMASINA NEDEN SALDIRIYOR!?

Basinizin_ustune_getireceginiz_kisinin_Kanindaki_oz_mayaya

Sitemizde yer alan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi :
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim

“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” Nazım HİKMET


Özgür Mumcu : Ne yapmalı

Ne yapmalı?

Özgür Mumcu
Cumhuriyet, 26 Nisan 2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)
Memleketimiz referandumdan “evet” cephesinin iddialarının tam aksine, güçlenerek değil zayıflayarak çıkmıştır. Seneler boyunca Gülen cemaatiyle ortak düşmana karşı mücadele amacıyla kurulan koalisyon, devlet kurumlarının çürümesiyle sonuçlandı. Bu çürüme 15 Temmuz’a giden yolu açtı. Darbe girişimi sonrası kurulan OHAL düzeni ise darbecilerle mücadeleyle sınırlı kalmadı. Denetimsiz bir “tek adam” rejiminin fiilen kurulmasına araç oldu.
Referandum eşitsiz şartlarda gerçekleşti demek bir iyimserlik. Referandum yakın siyasi tarihte görülmemiş bir baskının ve tek taraflı propagandanın etkisinde yapıldı. Kanunun açık hükmüne rağmen “mühürsüz oyların geçerli” sayılmasıyla birlikte kurumların çöküşüne hukuk devletinin sonunun gelmesi de eklendi.
Cemaatin devlete sızmasında başrol oynayan siyasetçiler hesap vermedi. Devlet kurumlarının ve hukuk devletinin çöküşünden sorumlu olan siyasi kadrolar bırakalım hesap vermeyi yarattıkları anayasa dışı fiili durumu, mühürsüz seçim eliyle bir anayasasızlığa dönüştürdü.
Hukuk devletinin değil kanun devletinin dahi olmadığı, hukuki ve siyasi denetimin sıfırlandığı, zayıflatılmış bir devletin keyfi bir şekilde tek şahıs tarafından yönetilmesiyle karşı karşıyayız.
Türkiye, popülizm dalgasıyla dövülen demokrasiler için artık önemli bir vaka incelemesidir. Daha ötesi değil.
Memleketimizin muhalif siyasetçilerinin çıkaracağı da çok ders var. Bu anayasasızlık döneminde alışılageldik siyaset yapma biçimleriyle erişilecek yer anlamlı değil. Henüz belki anlaşılamadı, ancak başkanlık seçimiyle genel seçimin beraber yapılacağı gün anlaşılacaktır.
Otoriter rejimlere karşı duranların asgari müştereklerde dağılmadan durması önemlidir.
Hele çok farklı kesimler bir aradaysa. Ayrıca iktidar cephesindeki kırılmalardan faydalanılmalıdır. Gelgelelim memleketimizin şartlarında bu çok zor. Mücadele sosyal olarak da örgütlenmeli. Özellikle boş bırakılan eğitim alanı başta olmak üzere hayatın her alanında örgütlenerek uzun soluklu bir mücadeleye hazır olmalı.

Yani mesela devlet destekli ve denetimsiz her tarikat yurdunun karşısına yurt binası dikip işletebilecek bir sosyal mücadele. Muhalefetin güçlü olduğu yerlerdeki yerel yönetimlere bütün baskılara rağmen önemli roller düşüyor.
Devasa bir baskı aracının karşısında bu sosyal örgütlenmeyi gerçekleştirmek imkânsız hatta böyle bir teklif saflık diye değerlendirilebilir. Ancak unutulmasın ki AKP-cemaat koalisyonunun hedeflerinden biri ÇYDD idi. AKP-cemaat ikilisi sosyal örgütlenme meselesini çok ciddiye almaktadır. Bir hayli uzun bir süredir siyasetin merkezde değil çevrede olduğunun artık farkına varacak olan toplumsal kesimlerin bu baskı ortamında hayatı yeniden örgütlemek dışında fazla bir seçeneği yoktur.
Bu örgütlenmenin AKP’nin güçlü olduğu, solun eski seçmenlerini temsil eden sosyo-ekonomik kesimlere ulaşma ihtimali de yabana atılmamalı.
Bütün bunlar yapılırken siyasilerin de “aman bana terörist derler”, “el âlem neder” gibi özgüvensiz kaygılardan arınması şart. Zaten ne yaparsanız yapın terörist ve vatan haini ilan edileceksiniz.
Vaziyet zordur ancak hepten umutsuz değildir. Mühürsüz seçim”in getireceği meşruiyet sorunu iktidar çevrelerini zorlayacak. Genç seçmen AKP’den uzaklaşmakta, AKP büyük şehirlerde tutunmakta güçlük çekmekte ve şehirli üretici kesimlerle arasındaki mesafe açılmaktadır. Bu potansiyel derhal kısır siyasi tartışmalarla bezdirilmeden, sosyal örgütlenmelere odaklanmak gerek.
Kim bilir, ilerde, belki bu sayede, demokrasi konusunda Türkiye örneği olumsuz bir vaka incelemesi değil olumlu bir vaka incelemesi olarak anlatılır.
===============================
Dostlar, 
Genç Mumcu’nun, babası merhum Uğur Mumcu‘nun bizlere emaneti olan yetenekli yazar Özgür’ün bu makalesini önemsedik. Özellikle aşağıdaki belirlemesi dikkate değer.
* Vaziyet zordur ancak hepten umutsuz değildir.
Mühürsüz seçim”in getireceği meşruiyet sorunu iktidar çevrelerini zorlayacak

Biz de yazdık benzer önerilerimizi                 :

Çözüm; yaratılan bunalımı – tıkanmayı aşmak gene siyaset kurumuna düşüyor. TBMM hemen toplanarak Anayasa md. 79/2/son tümceyi kaldırır ya da değiştirerek YSK kararlarını da yargısal denetime açar.. Böylelikle YSK’nın 16 Nisan 2017 halkoylaması açık hukuksuzluğu yüksek yargıda temyizden / itirazdan geçer.. Hukukun – adaletin gereği yapılır. Bu arada geçici bir anayasa maddesi ile 16 Nisan halkoylamasının sonucu kesinleşene dek yürürlüğünün ertelendiği düzenlenir.
AKP – MHP – RTE bu formülü gecikmeksizin, ciddi ciddi düşünmelidir.
Ya da “YSK’ya iktidarca mesaj verilerek” (üzgünüm ama!?) üzerindeki siyasal baskı kaldırılmalı ve 2. kez itiraz yapılarak halkoylaması sonucu iptal edilip yenilenmelidir. Çok büyük olasılıkla “HAYIR” çıkacaktır bu kez ve bu sonuç, şimdikinden çoook daha fazla AKP – MHP – RTE ve Türkiye için hayırlı olacaktır. Zararın neresinden dönülürse “kârdır” atasözüne benziyor tablo.
Ülkeyi tehlikeli serüvenlere, girdaplara, bunalımlara sürüklemeye kimsenin hakkı olamaz.
Hele bunca ağır – dolambaçlı iç ve dış sorunlarla ülkemiz kuşatılmış iken.
CHP, yaratıcı – ustalıklı yöntem ve araçlarla toplumsal muhalefeti örmeli, canlı tutmalı ve büyütmelidir. Bu hatta “hayır” oyu veren siyasal partileri, sivil toplum örgütlerini..
bir çatı altında toplamayı becermelidir; bu kritik bir görevdir.
AKP – RTE, halkoylaması öncesine göre gerçekte çok daha zor durumdadırlar ve
ülkemize bu deli gömleğini giydiremeyeceklerdir..
AKPM raporunu görmezden gelmek ya da önemsemiyor gözükmek yüzeysel ve popülisit
bir tutumdur ve çoook yan-lış-tır. AKP – RTE karanlıkta ıslık çalmaktadır adeta..Ulusumuzun Demokratik direnişi başarıya ulaşacak ve dünyaya örnek olacaktır…
Sevgi ve saygı ile. 27 Nisan 2017, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK

Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Prof. Kemal Gözler : “YSK kararlarına karşı Danıştay da dahil olmak üzere hiçbir mercie başvurulamaz”

Prof. Kemal Gözler yazdı: YSK’nın kararına karşı AYM’ye veya AİHM’e başvurulabilir mi?

“YSK kararlarına karşı Danıştay da dahil olmak üzere hiçbir mercie başvurulamaz”

Prof. Dr. Kemal Gözler (Anayasa hukukçusu)

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Referandumun yapıldığı 16 Nisan 2017 Pazar günü akşamından beri ülkemizde bir “mühürsüz oy pusulası” tartışması sürüyor. Yüksek Seçim Kurulu, 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararıyla mühürsüz oy pusulalarıyla kullanılan oyların geçerli olduğuna karar vermiştir[1].

İki gün önce 19 Nisan Çarşamba günü yayınladığım bir makalede bu kararın hukukî analizini yaptım. Makalede YSK’nın söz konusu kararının nasıl ve neden hukukî temelden mahrum olduğunu gösterdim. YSK, 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararı, 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesinin sözüne apaçık bir şekilde aykırıdır. YSK, 19 Nisan 2017 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi, Halkların Demokratik Partisi ve Vatan Partisinin yaptığı itirazların reddine karar vermiştir[2].

YSK’nın bu kararından sonra, şimdi de YSK’nın mühürsüz oy kararına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, Anayasa Mahkemesi ve hatta Danıştay’a başvurulup başvurulmayacağı tartışılıyor. Bu konuda görüşlerimi açıklamak isterim:

1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvurulamaz

YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararı hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulamaz. Çünkü: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru yapılabilmesi için, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi veya ek protokollerinde tanınan bir hak veya hürriyetin ihlâl edilmesi gerekir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi veya ek protokollerinde referandumla ilgili tanınan bir hak veya hürriyet yoktur. Bu konuyla ilgili en yakın madde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesidir. Bu maddede aynen şöyle denmektedir:

Madde 3.- Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler”.

Açıkça görüldüğü gibi, 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi, referandum için değil, yasama organının seçilmesi, yani milletvekili seçimleriyle ilgili bir maddedir. Yani Protokol, milletvekili seçimlerinde seçmenin oy hakkını güvence altına almaktadır; seçmenin referandumda kullandığı oy hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin veya ek protokollerinin güvencesi altında değildir. Türkiye’de seçmenler 16 Nisan 2017 tarihinde yasama organının seçimi için değil, bir anayasa değişikliğinin kabûlü veya reddi için oy kullanmışlardır. Bu bir seçim değil, referandumdur. Dolayısıyla referandumla ilgili bir hak ihlâli iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulamaz.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran 2013 tarih ve 12626/13 ve 2522/12 Sayılı McLean and Cole v. The United Kingdom Kararında “1 Nolu Protokolün 3. Maddesinin yasama organının seçimleriyle sınırlı olduğuna  ve referandumlara uygulanmayacağına (Article 3 of Protocol No. 1 is limited to elections concerning the choice of the legislature and does not apply to referendums)” hükmetmiştir. Mahkeme bu kararında referanduma  ilişkin başvurunun “kabul edilemez (inadmissible)” olduğuna karar vermiştir[3]. Durum bundan ibarettir. Şüphesiz, isteyen herkes, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulunabilir. Ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yapılan bu başvuruların “konu bakımından (ratione materiae)” yetkisizlik nedeniyle “kabul edilemez (inadmissible)” olduklarına karar verecektir.

2. Anayasa Mahkemesine de Başvurulamaz

YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararı hakkında Türk Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Çünkü Anayasamızın 148’inci maddesinin üçüncü fıkrası, bireysel başvuru yolunu, Anayasamızın koruduğu her temel hak veya hürriyet için değil, sadece bunlardan
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi biri” için tanımıştır. Yani Türkiye’de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilmesi için, o hak ve hürriyetin sadece Türk Anayasası tarafından tanınması yetmez; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından da tanınması gerekir. Oysa yukarıda açıkladığımız gibi referandumda oy kullanma hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri tarafından tanınmamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulamayan bir konuda Türk Anayasa Mahkemesine de bireysel başvuru yoluyla başvurulamaz. Kaldı ki Anayasamızın 79’uncu maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesinde açıkça “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” denmektedir. Bu hüküm Anayasamızda oldukça YSK kararlarına aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil başka herhangi bir mercie başvuru yapılması mümkün değildir.

İki gün önce YSK kararını eleştirirken kullandığım aynı satırları şimdi YSK kararına karşı başka mercilere başvuru yapmayı düşünenleri eleştirmek için kullanalım: Kanunun hükmü açıksa, yorum yapılmaz. In claris non fit interpretatio[4]. Mecellenin dediği gibi “tasrih mukabelesinde delalete itibar yoktur” (m.13) ve “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” (m.14).

Hukuk mantığı iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hep bir tarafa yontmaz. YSK’nın yorum yaparak 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesinin “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy pusulaları geçerli değildir” şeklindeki hükme aykırı yorum yapması ne kadar yanlış ise, Anayasamızın 79’uncu maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesindeki “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” şeklindeki hükmüne aykırı olarak YSK kararlarına karşı Anayasa Mahkemesi veya bir başka mercie başvurulabileceğinin söylenmesi de o kadar yanlıştır.

3. Danıştaya da Başvurulamaz

Bugün (21 Nisan 2017) iki saat önce gazetelerden  CHP’nin YSK’nın kararı veya kararları aleyhine Danıştaya başvurduğunu okudum. Yukarıda açıkladığım aynı sebeple (AY, m.79/2.
son cümle), YSK kararlarına karşı Danıştay da dahil olmak üzere hiçbir mercie başvurulamaz. Anayasanın hükmü çok açık.

4. YSK Kararlarının Kesinliği Üzerine Bir Ek Açıklama[5]

Ben söyleyeceklerimi bu makalenin 21 Nisan 2017 günü yayınlanmış yukarıdaki kısmında söyledim. Ancak bu tartışma bitmedi; dün de çeşitli mecralarda çeşitli argümanlar kullanılarak YSK kararlarına karşı çeşitli mercilere başvuru yapılabileceği yolunda görüşler ileri sürülmeye devam edildi. O nedenle YSK kararlarının kesinliği üzerine biraz daha ayrıntılı bir açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Yukarıda açıkladığımız gibi, Anayasamızın 79’uncu maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesinde açıkça

“Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz”
denmektedir.

Dikkat edileceği üzere, Anayasa koyucu, bu cümlede “kararlar” kelimesini hiçbir ayrıma tâbi tutmaksızın kullanmıştır. Yani bu cümlede “kararlar” kelimesi, bir “genel kavram”, Latince terimlerle söylersek “generalia verba” veya fıkıh usûlü terimleriyle söylersek bir “âmm lafız” olarak kullanılmıştır[6]. “Generalia verba”, yani “âmm lafız”, konusu olan şeyin bütün parçalarına ve bütün çeşitlerine uygulanabilir[7]. Yani bir genel ibare, genel olarak yorumlanır (generale dictum generaliter est interpretandum)[8]; diğer bir ifadeyle, genel kelimeler, genel anlamda anlaşılmalıdır (generalia verba sunt generaliter intelligenta)[9]. Bu nedenle kanunun ayrım yapmadığı yerde, bizim de ayrım yapmamamız gerekir (ubi lex non distinguit, nec nos distinguere debemus)[10]. Çünkü kanun koyucu isteseydi, bu ibareyi genel anlamda kullanmaz, onu parçalara ayırarak, onun bazı parçalarını istisna tutarak kullanırdı. Zira “ubi lex voluit dixit, ubi noluit tacuit[11] (kanun istediği zaman söyler; istemediği zaman ise susar)”.

O hâlde hüküm koyarken kanun koyucu, ayrım yapmaksızın genel ibareler kullanmış ise, kanunun kullandığı ibareden en genel anlamı çıkarmak gerekir[12]. Yani kanunun ayrıma gitmediği yerde, yorumcu da ayrım yapamaz (ubi lex non distinguit neque interpretis est distinguere)[13]. Bu nedenle sınırsız bir hükmü sınırlamamak, hükmün genelliğine aykırı ayrımlamalar yapmamak gerekir[14].

Yukarıdaki ilkeler uyarınca genel hükümde kullanılan genel bir tabirin kapsamına belirli bir şeyin girip girmediği konusunda tereddüt hasıl olursa, söz konusu şeyin genel tabirin kapsamına girdiği sonucuna ulaşılır. Dolayısıyla, YSK’nın kararları arasında “seçimleri yönetme görevi çerçevesinde verdiği kararlar” – “denetim görevi çerçevesinde verdiği kararlar” veya “YSK’nın idarî kararları-yargısal kararları” şeklinde ayrımlar yapılmasının, Anayasamızın 79’uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” şeklindeki hüküm bakımından doğuracağı bir sonuç yoktur; çünkü bu cümlede kullanılan “kararlar” kelimesi, ayrım yapılmadan, yani bir “amm lafız”, bir “generalia verba” olarak kullanılmıştır; dolayısıyla YSK’nın bütün kararlarını kapsar. YSK’nın idarî kararları da, yargısal kararları da, m.79/2-son cümlede kullanılan “kararlar” kelimesinin kapsamındadır.
Bu nedenle, YSK’nın hangi tür kararı olursa olsun, o karara karşı, herhangi bir mercie başvurulamaz.

Aynı sebeple, “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” hükmü Anayasada bulundukça, YSK’nın bir idarî organ mı, yoksa bir yargı organı mı olduğu veya YSK’nın aynı zamanda hem bir idarî organ, hem de bir yargı organı mı olduğu tartışmasının[15] YSK’nın kararlarının kesinliği üzerinde doğuracağı bir etki de yoktur.
Bu vesileyle belirtmek isterim ki, ben, YSK’nın mevcut kuruluş şeklini savunan birisi değilim. Geçmişte YSK’ya hem idarî, hem de yargısal görevler verilmiş olmasını şiddetle eleştirdim[16]. Doğrusu, bu iki görevi birbirinden ayırmak ve bu iki görevi iki ayrı organa vermektir. Ülkemizde YSK, hem idareci, hem de hâkim konumundadır. Bu yanlıştır. Ancak bunun yanlış olması, YSK’nın kararlarının Anayasa Mahkemesi veya Danıştay tarafından denetlenebileceği anlamına gelmez. Anayasa, m.79/2, son cümle Anayasamızda bulundukça, yapacak bir şey yoktur.
* * *
İki gün önce YSK, 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararını eleştirirken kullandığım aynı satırları şimdi YSK kararına karşı başka mercilere başvuru yapmayı düşünenleri eleştirmek için kullanayım: Kanunun hükmü açıksa yorum yapılmaz. In claris non fit interpretatio[17]. Mecellenin dediği gibi “tasrih mukabelesinde delalete itibar yoktur” (m.13) ve “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” (m.14).
* * *
YSK’nın referandum kararını Danıştaya, Anayasa Mahkemesine veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine denetlettirebilmek için zorlama yorumlar yapılıyor. Hukukta yorum meşrudur. Ancak bu yorumun dürüstçe ve yorum ilkelerine uygun olarak, çarpıtılmadan yapılması gerekir. Hukukçu kanun koyucu veya anayasa koyucu değildir. Hukukçu, yorum görüntüsü altında kanun koyuculuk görevine soyunamaz. Kanunun sözünden uzaklaşan yorumun savunulabilecek bir yanı yoktur[18]. Francis Bacon, 1605 yılında yayınladığı The Advancement of Learning isimli ünlü eserinde şöyle der: “Non est interpretatio, sed divinatio, quae recedit a litera. Cum receditur a litera, judex transit in legislatorum” (Sözden uzaklaşan yorum, yorum değil; kehanettir. Hâkim sözden uzaklaşırsa, kanun koyucu hâline gelir)”[19].

Hukuk teorisinde metnin anlamını bozan yoruma “maledicta est expositio quae corrumpit textum (metni ifsad eden yoruma lanet olsun)” denerek beddua edilmiştir[20]. Yine benzer şekilde Sir Edward Coke “viperina est expositio quae corrodit viscera textus (metnin içini kemiren yorum, zehirli yılandır)” diyerek metinden uzaklaşan yorumu lanetlemiştir[21].
* * *
Hukuk mantığı iki tarafı keskin bıçak gibidir. Mantık nalıncı keseri değildir; hep bir tarafa yontmaz. YSK’nın 298 sayılı Kanun, m.101’deki “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy pusulaları geçerli değildir” hükmünün açık sözüne aykırı yorum yapması ne kadar yanlış ise, CHP’nin veya bir başka kurumun veya kişinin, Anayasa, m.79/2’deki “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” hükmünün açık sözüne aykırı yorum yapması da o kadar yanlıştır.
* * *
Üzerime vazife olmayarak ilave etmek isterim ki, CHP’nin tutumunun sadece hukuken değil, aynı zamanda siyaseten de yanlış olduğunu düşünüyorum. Sonucun olumsuz olacağını bile bile başvuru yapmak, topu karşı takımın kalesine değil, bile bile avuta atmak gibi bir şeydir. Yarın CHP’ye, “YSK’ya başvurdun, reddedildi; Danıştaya başvurdun, reddedildi; Anayasa Mahkemesine başvurdun, reddedildi; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdun, reddedildi; daha ne istiyorsun” dendiğinde CHP’nin söyleyecek bir sözü kalmaz.

Dahası bundan iki ay kadar önce CHP, referandumda oyladığımız Anayasa Değişikliği Kanunu hakkında Anayasa Mahkemesinde iptal davası açma hakkına sahip iken Anayasa Mahkemesine başvurmamıştır. Hâliyle bu kendi bileceği bir şeydir. Belki böyle bir başvurunun başarı ihtimalini düşük görmüştür. Ancak şunu gözlemlemek sanıyorum hakkımızdır: İki ay önce, Anayasanın kendisine verdiği Anayasa Mahkemesine başvurma hakkından feragat eden CHP’nin, şimdi bu tartışmalı başvurular konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamak zordur.

Sonuç
Görüldüğü gibi YSK’nın referandumla ilgili kararlarına karşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine veya Anayasa Mahkemesi veya Danıştaya veya başka bir mahkemeye veya mercie başvurulamaz. YSK’nın kararı kesin ve bağlayıcıdır. Hukuk sistemimizde YSK’nın kararları, kanuna ne kadar apaçık bir şekilde aykırı olursa olsun geçerlidir ve bağlayıcıdır. YSK’nın kararının yanlış olması başka şey, bu kararın geçerliliği ve bağlayıcılığı başka şeydir.

Kararın hukuken doğruluğunu tartışabiliriz; ama kararın bağlayıcılığını tartışmamamız gerekir. Aksi takdirde hukuk güvenliği sarsılır. Anayasamız seçimlerin yönetimi ve denetimi konusunda son sözü söyleme yetkisini YSK’ya vermiştir. YSK’nın kararları, biz beğensek de beğenmesek de, kanuna uygun da olsa, aykırı da olsa, Anayasamıza göre geçerli ve bağlayıcıdır. Bu sonuç, hukukçu olmayanlar tarafından şaşırtıcı ve kabul edilemez bir şey olarak görülebilir. Ama hukuken durum budur. Seçimlerin yönetilmesi ve denetlenmesi konusunda Türk hukuk sisteminde nihaî karar verme yetkisine sahip tek makam vardır; o da YSK’dır. YSK’nın kararları kesin ve bağlayıcıdır. Hukukun genel teorisi bakımından bunda şaşırtıcı olan bir şey de yoktur. Bu konuda tereddütleri olanların benim Hukukun Genel Teorisine Giriş[22] isimli kitabımın “geçerlilik”, “bağlayıcılık” ve “otantik yorum” başlıklı konularına bakabilirler.

Sahte oy kullanıldığına ilişkin bilgi ve delilleri olanların şikayetlerini ilçe ve il seçim kurullarına ve keza YSK’ya süresi içinde yapmaları gerekir. Keza sahte oy kullanma hukukumuzda suçtur. Bu suçun işlendiği konusunda bilgisi olanların cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunmaları gerekir. Yapılacak şey bundan ibarettir. Bunun dışında spekülasyonda bulunmanın kimseye sağlayacağı bir yarar yoktur.

21 Nisan 2017, Saat 20, K.G.

4. madde eklenmiştir, 23 Nisan 2017, Saat 07. K.G

(http://t24.com.tr/haber/prof-kemal-gozler-yazdi-ysknin-kararina-karsi-aymye-veya-aihme-basvurulabilir-mi,400436, 24.4.17)

[1].  http://www.ysk.gov.tr/ysk/content/conn/YSKUCM/path/Contribution%20Folders/Kararlar/2017-560.pdf
[2].         http://www.ysk.gov.tr/ysk/faces/HaberDetay?training_id=YSKPWCN1_4444023136&_afrLoop=14939116160678&_afrWindowMode=0&_afrWindowId=v20tp6jia_37#%40%3F_afrWindowId%3Dv20tp6jia_37%26_afrLoop%3D14939116160678%26training_id%3DYSKPWCN1_4444023136%26_afrWindowMode%3D0%26_adf.ctrl-state%3Dv20tp6jia_58.
[3].   Bkz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Dördüncü Bölüm, 11 Haziran 2013 tarih ve 12626/13 ve 2522/12 Sayılı McLean and Cole v. The United Kingdom Kararı, paragraf 32 (http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-122352). Aynı yönde diğer kararlar için bkz:  X. v. the United Kingdom, no. 7096/75, Bader v. Germany, no. 26633/95, Castelli and Others v. Italy,nos. 35790/97 and 38438/97, Hilbe v. Liechtenstein (dec.), no. 31981/96, ECHR 1999‑VI;Borghi v. Italy (dec.), no. 54767/00, ECHR 2002‑V.
[4].   Bu konuda bkz. Kemal Gözler, Hukuka Giriş, Bursa, Ekin, 13. baskı, 2016, s.290-291.

=========================================
Dostlar,

Yetkin Anayasa hukukçusu Sn. Prof. Dr. Kemal Gözler’in kapsamlı bilimsel irdelemesi yukarıda. Sayın Gözler görüşlerini birtakım kaynaklara dayandırıyor. Bu da bir hukuksal yorumdur sonuçta. Gerçekte Hukuk “bir yorum” olarak kabul edilir ve tanımlanır.
Gözler hocanın katı bir pozitivist olduğunu biliyoruz.

Biz biraz daha farklı düşünüyoruz. Hukukun da bir araç olduğunu, adil – demokratik bir düzen için insan aklıyla yaratılıp kurgulandığını düşünüyoruz. Sonuçta Hukuk da insan aklının – emeğinin bir ürünüdür ve kutsallaştırılıp yaşamı – düzeni örümcek ağı gibi tutsak almasına izin verilebilir mi?? Hukuka aşkın bir konum ve statü yükleyip (atfedip) aşılamaz kılınması ne denli bilimsel, faydacı ve pragmatik olabilir? Hukuk kuralları, bir düzen oluşturmak ve toplumsal ilişkilerden kaynaklanan sorunları çözme amaçlıdır; açık adaletsizlik doğurma gücü ve işlevi olduğu varsayılamaz. Ya da açıkça çelişkiye ve aykırılığa düşse bile gene de ona şapka çıkarılmasının doğru – yerinde olacağı savunulamaz.

Anayasa yalnızca 79/2 maddesinden ibaret değildir. Bütün hükümleriyle bir sistematik bütünlük taşımaktadır. Temel amacıyla, 2. maddede tanımlanan nitelikleriyle Cumhuriyet’in hukuksal dayanağını oluşturmaktır. Herhangi bir maddesini yalıtarak kendi içinde yorumlamak anayasal sistematik bütüne zarar veriyor, o kurguyu özünden zedeliyorsa, o hükmün bu güçte – ayrıcalıkta olamayacağı, o yönde yorumlanamayacağı kabul edilmelidir. Tersi durumda tek bir aykırı anayasa normuna öbürlerinden üstünlük tanınmış olabilir. O denli ki bu sözde patolojik üstünlük, anayasal bütünlüğün özünü ağır biçimde zedelemektedir; açık yasa çiğnemeye dokunamamaktadır!?

Bu bağlamda herhangi bir kurumun ya da kişinin şu ya da bu eylem yahut işleminin açıkça yasaya aykırı olabileceği, apaçık yasaya aykırı olsa bile ancak buna karşı hiçbir şey yapılamayacağı savunulabilir mi? Bu durum hukuk sisteminin burçlarında ciddi bir gedik açar ve asıl hukuk güvensizliği, hukukun öngörülemezliği bu durum olsa gerektir.

Böylesi zor hukuksal durumlar için Ronald Dworkin’in “Herkül yargıç” modeli geliştirilmiştir. Yargıç Herkül, her somut verili durumda mutlak bir öncelikle adaleti gerçekleştirmenin, en adil kararı vermenin peşindedir. Sorunu irdeler, olayların hukuksal nitelemesini yapar ve en adil kararı bulur; sonra da asıl işlevi zaten adalete aracılık etmek olan hukukun temel ilkeleri / standartları, varsa mevzuat normları içinden uygun dayanağı arar, mutlaka bulur ve çıkarır..

CHP’nin başvurusu üzerine Danıştay 10. Dairesi üyelerinden karşı oy yazan sayın üyenin gerekçesi kayda değerdir :

  • “Seçim güvenliğinin, dürüstlüğünün ve seçim sonuçlarının sürüncemede bırakılmayarak kısa süre içinde açıklanmasının sağlanması amacıyla Kurul kararlarına karşı başka merciye başvurulamayacağı yönündeki hükmün, tam kanunsuzluk halinin bulunduğu ileri sürülen başvurularda da geçerli olduğunu, hiçbir istisnanın bulunmadığını kabul etmek, hak arama özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü ilkesinin açıkça ihlali sonucunu doğuracağından, Kurul kararının idari davaya konu olabileceğinin kabulü gerekir.
  • Belirtilen nedenle YSK’nın önceki kararlarında da isabetle ifade ettiği ve yerleşik hale geldiği üzere, tüm kanunsuzluk hallerinin tespiti halinde, itiraza veya şikayete konu karara karşı, süresinde başvurulup başvurulmadığı, kararın kesin olup olmadığına bakılmaksızın başvuruya konu kararın incelendiği, kendine özgü idari bir kurul olan YSK’nın idari davaya konu olabilecek nitelikteki 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararının hukuk devleti olmanın ve hukukun üstünlüğünün bir gereği olarak ‘tam kanunsuzluk’ iddiası ile sınırlı olarak esasının incelenerek bir karar verilmesi gerektiği görüşüyle aksi yönde verilen çoğunluk kararına katılmıyorum.”Anayasa hukukçusu Prof. İ. Kaboğlu “AYM’ye YSK kararını götürmenin önünde bir engel yok…” görüşündedir (http://ahmetsaltik.net/2017/04/20/prof-kaboglu-ysk-karari-icin-aymye-de-aihme-de-gidilebilir/)

    Sn. Prof. Gözler, Anayasal bir kurum olan ve 11 yüksek yargıçtan oluşan YSK’nın apaçık
    yasayı çiğnemesine bir biçimde suskun kalarak hazmetmeyi önermekte ve çaresizliğe teslim olmaktadır. Bu yorum kabul edilemez; Hukuk, son çözümlemede bir çaresizlik değil, çare kurumudur. Tersini savunmak Hukuk kurumunu yadsımak, giderek hiçselleştirmeye itmektir.

    YSK’NIN HUKUKSUZ KARARINI ANAYASA MAHKEMESİ’NE TAŞIDIK
    başlıklı makaleye de bakılmasını dileriz.

    Sevgi ve saygı ile. 26 Nisan 2017, Ankara

    Ahmet SALTIK
    Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net    

Çernobil’in 31. yıldönümünde nükleer santrale bir kez daha hayır!

Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu (TTB – HSK),

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Çernobil nükleer faciasının 31. yıldönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, nükleer santrallere bir kez daha hayır dedi. TTB – HSK tarafından 26 Nisan 2017 tarihinde yapılan açıklamada, Çernobil’in yıldönümü dolayısıyla nükleer santrallerin etkilerine değinilerek, nükleer santrallerin olumsuz etkilerinin yalnızca kazalarla sınırlı olmadığı vurgulandı.

Türkiye’nin nükleer santral olmadan nükleer kazalar yaşayabilen bir ülke olduğuna dikkat çekilen açıklamada, 1999’da meydana gelen ve tıbbi atıklardan kaynaklanan ve 13 kişilik bir aileyi etkileyen İkitelli kazası, 2012’de İzmir-Gaziemir’de ortaya çıkan kaynağı bilinmeyen radyoaktif atıklar ve son olarak 2016’da Sakarya’da bir baraj inşaatında meydana gelen ve bir işçiyi etkileyen radyoaktif bir malzeme ile oluşan kaza hatırlatıldı. Açıklamada,

  • “Ülkemiz için nükleer enerji gerekli değildir ve öncelikli yatırımlar şüphesiz güneş, rüzgar, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türlerine yapılmalıdır.” denildi.

ÇERNOBIL’ÍN 31. YIL DÖNÜMÜNDE NÜKLEER SANTRALE BİR KEZ DAHA HAYIR DİYORUZ!

Bundan tam 31 yıl önce, 26 Nisan 1986 günü Ukrayna’nın başkenti Kiev yakınlarındaki Pripyat kasabasında kurulu Çernobil Nükleer Santralinin dört numaralı reaktöründe bir patlama meydana geldi. Patlama sonucu ortaya çıkan radyasyon serpintisinden Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın dışında içinde ülkemizin de olduğu 14 Avrupa ülkesi etkilendi. Kaza anında 30 işçi yaşamını yitirdi; önce 115.000, daha sonra 220.000 kişi olmak üzere 335.000’den çok insan bölgeden tahliye edildi. 1955´de kurulan UNSCEAR’ın (Birleşmiş Milletler Atomik Radyasyonun Etkilerini Araştırma Bilimsel Komitesi) raporlarına göre kazadan sonra bölgede yaşayan yaklaşık 500.000 insan yüksek radyasyona maruz kalmış; Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da 2005’de çocuklarda 6.000’den fazla tiroid kanseri rapor edilmiştir. Aynı örgüt önümüzdeki yıllarda yeni tiroid kanseri olgularının görülebileceğini kestirmektedir. Yine UNSCEAR’ın raporlarında üç ülkede de bu kaza nedeni ile büyük bir sosyal çöküntü ve ciddi ekonomik kayıplar yaşandı. Üstelik kazadan sonra çevreye yayılan sezyum-137’nin yarılanma ömrü 30 yıl olmasına karşın durum değişmiş değil.

Dünya Sağlık Örgütü de Çernobil Nükleer Santralinin lahit içine alınması sırasında bu çalışmalarda görev alan 240.000 kişinin yüksek radyasyona maruz kaldığını ve izlenmesi gerektiğini bildirmiştir. Her üç ülkede devasa bir alan hala yerleşime kapalı; çok daha geniş bir alanda ise radyoaktif kirlenme nedeni ile tarım ve hayvansal üretim yapılmasına izin verilmiyor.

  • Nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkileri
    yalnızca kazalarla sınırlı değildir!

Nükleer enerji 1950’li yıllardan bu yana elektrik üretiminde kullanılmaktadır. Günümüzde çalışan yaklaşık 450 nükleer santral vardır ve dünya enerji isteminin yaklaşık %6.8’i nükleer santrallerden sağlanmaktadır. 1986 Çernobil nükleer kazası sonrası, tüm dünyada nükleer santral yapımı büyük oranda azalmış, başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş ülke yapımı tamamlanan nükleer santrallerini dahi üretime almamış; çalışan santrallerini de belli bir program dahilinde kapatmayı planlamışlardır. 2011’de Japonya’da meydana gelen Tohoku Depremi sonucu oluşan Fukuşima Nükleer Santrali kazası bu eğilimi hızlandırmıştır. Ancak bu gelişmelere karşın son yıllarda ülkemizin de içinde olduğu kimi ülkelerde yeni nükleer santraller kurulmaya çalışılmakta; nükleer teknolojiye sahip ülkelerin şirketleri ‘nükleer santral ihalesi’ peşinde koşmaktadır.  

Nükleer kazaların sonucunda salt çevresi değil küresel ölçekte olumsuz sağlık etkileri ve çevre yıkımı gözlemlenmektedir. Öte yandan, nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkileri yalnızca kazalarla sınırlı değildir. Kazalar dışında, nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkilerinin birkaçı şöyle sıralanabilir:

Uranyum madenlerinde çalışanlarda ve yakınlarında yaşayanlarda çok sayıda bilimsel çalışma yapılmış ve artmış kanser riski gösterilmiş, ayrıca özellikle Almanya kaynaklı çalışmalarda normal çalışan nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda bile sağlık sorunları olabileceği kanıtlanmıştır. Yine bu çalışmacılar, 16 nükleer santralin 5 km yakınında yaşayan 5 yaş altı çocuklarda lösemi riskinin 2.19 kat artmış olduğunu saptamışlardır.

Nükleer santrallerde, sabotaj veya savaş gibi insan kaynaklı sorunlar yüzünden ya da Fukuşima Nükleer Santrali örneğinde olduğu gibi deprem veya tsunami gibi doğa olayları sonucu kazalar meydana gelebilmekte ve bu riskleri önleyebilmenin herhangi bir yolu bulunmamaktadır.
Ayrıca hepimizin bildiği gibi, radyoaktif atıkların bertarafı sorunu çözülememiştir;
üstelik nükleer santrallerden çıkan radyoaktif atıkların yarılanma ömrü çok uzundur.

Nükleer santral olmadan nükleer kazalar yaşanan ülke: Türkiye

Ülkemizde yapılması planlanan AKKUYU, SİNOP ve İĞNEADA nükleer santrallerinin,
ileride geri dönüşü olmayacak insan ve çevre sağlığı sorunlarına yol açması olasıdır.
Dünyanın teknolojik olarak en ileri ülkelerinde bile onlarca nükleer santral kazası olması,
bize bu enerji biçiminin hiçbir zaman tam güvenli sağlanamayacağını göstermektedir.

Üstelik ülkemiz nükleer santrali olmadan nükleer kaza (!) yapabilmiş bir ülkedir!  

1999’da meydana gelen ve tıbbi atıklardan kaynaklanan ve 13 kişilik bir aileyi etkileyen
İkitelli kazası, 2012’de İzmir-Gaziemir’de ortaya çıkan kaynağı bilinmeyen radyoaktif atıklar ve son olarak 2016’da Sakarya’da bir baraj inşaatında meydana gelen ve radyoaktif bir malzeme ile oluşan bir işçiyi etkileyen kaza unutulmamıştır.

Nükleer Santrallerden kaynaklanan sağlık ve çevre risklerinin boyutları çok faklıdır. Örneğin herhangi bir kaza, bir bölgenin binlerce yıl kullanılamamasına yol açmaz. Oysa Çernobil nükleer kazasından sonra daha önce de belirttiğimiz gibi 335.000’den fazla insan yerinden edilmiş ve aradan geçen 30 yıldan fazla süreye karşın hala evlerine dönememiştir.

Sonuç olarak; herhangi bir nükleer santralin çevresinde yaşayanlar açısından ciddi sağlık riskleri her zaman var olacaktır. Bu nedenle

nükleer santral planlarından bir an önce vazgeçilmelidir.

Ülkemizin deprem açısından riskli, terör ve savaş odaklarına yakın olması, yapılacak olan santrali bir hedef haline getirme olasılığını da beraberinde getirebilir. Nükleer enerji üretiminin hiçbir aşamasında; santralin yeri ve kısıtlı inşaat işleri dışında ülke kaynakları ve işgücü kullanılmayacaktır. Nükleer enerji yakıtlarını üreten ülke sayısı çok azdır ve yenilerine izin verilmemektedir; bu nedenle tümden dışa bağımlı bir enerji türüdür. Nükleer Santral savunucularının başka bir savı da teknoloji transferidir. Ancak bu hedef de gerçekçi değildir; basına da yansıyan sözleşmelere göre santral işletmesi ihaleyi alan ülkelerce yapılacaktır.

  • Ülkemiz için nükleer enerji gerekli değildir ve öncelikli yatırımlar kuşkusuz güneş, rüzgar, jeotermal gibi yenilenebilir enerji türlerine yapılmalıdır.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
HALK SAĞLIĞI KOLU
===========================================
Dostlar,

Yukarıdaki açıklamayı bütünüyle paylaşıyoruz.
TTB Halk Sağlığı Kolu, bizim de üyesi olduğumuz bir birimdir.

Çernobil faciasını kurbanlarının acısı tarif ötesidir. Bu ölçüsüz acıyı, biz de yüreğimizin derinliklerinde yaşıyoruz. Sorumluları cezalandırılmış mıdır, bilemiyoruz. Ama ne yapılırsa yapılsın, yaşanan – yaşanmakta olan acılar ve ödenen – ödenmekte olan bedel giderilemiyor.

İnsanlık ve Türkiye aklını başına almalı ve nükleer kumardan vazgeçilmelidir.
Başta tasarruf önlemleri;
– enerji iletim hatlarındaki yitik ve kaçakların en aza indirilmesi,
– yaşam biçiminin gözden geçirilmesi,
– toplu taşıma, bisiklet kullanımı,
– bina yalıtımı,
– gereksiz nüfus artışının frenlenmesi (her aileye 1 çocuk!)..

başlıca ve çok ekili önlemlerdir. Yatırımlar doğayla barışık, yenilenebilir enerji teknolojilerine ve yenilerinin geliştirilmesine yöneltilmelidir. Almanya 2030’da nükleer güç santrallerini tümden kapatmış olacak..

Türkiye’de yaşanan radyasyon kazalarından birine de biz tanık olduk.
İlgili kişi (kurban!) kimliğinin saklı kalmasını istediği için örtük olarak yazalım :

  • Birkaç yıl önce Ankara’da bir hastanede Tıp son sınıf öğrencilerimizle bu hastayı görmüştük.
    24 yaşlarında erkek hasta, Doğu Anadolu’da çalıştığı şirkette ….. borusu kaynaklarını taşınır (portable) C kollu röntgen aygıtı ile kaynak yeri kaçağı için denetlemekle (kontrol etmekle) görevliydi. Bu alet elinden düşmüş ve akut olarak (birden, kısa sürede) yüksek dozda X ışını almıştı dolayısıyla iyonlaştırıcı radyasyon etkisinde kalmıştı. 2 katı yaşta görünümlüydü (hızla yaşlanmıştı!), dişlerini ve saçlarını hemen hemen tümüyle yitirmişti. Genel durumu iyi değildi ve yaşam ümidi çok düşüktü sağaltımın 2. yılında.
  • Öyküsünü gerçek olarak hasta dosyasına ver(e)miyordu çünkü çalıştığı büyük şirket kendisini tehdit etmişti. Hatta yakınlarının dükkanlarına uyarı (!) olarak zarar verilmişti. Sonrasında ise öldürmeler olabilirdi! “Kaynağı belirsiz akut radyasyon hastalığı” olarak kayda alınmıştı. Kendisi ve ailesinin 4857, 5510 ve 6331.. sayılı yasalardan kaynaklanan giderim (tazminat), engellilikle (malulen) erken emeklilik, sağaltım.. haklarından yararlanması sıkıntılıydı.
    SGK’yı da zarara sokuyordu bir ölçüde. Oysa bu olay tipik iş kazası (5510 s. yasa  m 13 ve
    6331 s. yasa m. 3/g).
  • Halen yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz ama doğrusu yaşamda olduğunu hiç sanmıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti kayıtlarında bu hazin olay perdeli.. gerçekler kayda alınamadı.
    Oysa işverenin işe aldığı emekçilere önce eğitim vermesi ve bunu belgelemesi gerek (6331
    s. yasa m. 4). İşçinin dosyasında bu imzalı eğitim belgeleri- tutanakları var mı bilmiyoruz ama, olayın akışından anlıyoruz ki böyle bir eğitim yok! Olsaydı, ilk söylenecek, sıkı sıkı tembihlenecek nokta, taşınır röntgen aygıtının düşüp – kırılması durumunda hızla oradan uzaklaşma talimatı olurdu. Söz konusu talimat gereğince verilmiş olsaydı, işçi de uyar ve
    en hızlı biçimde olay yerinden uzaklaşarak işverene bilgi verirdi..

AKP’nin 14+ yıllık tek başına iktidarında 18 bini aşkın emekçiyi işçi cinayetlerine
kurban verdik!
Türkiye, her yıl İŞÇİ CİNAYETLERİ ALMANAĞI yayınlanan ender ülkelerden.
Yüreğimiz yangın yeri…
Emekten yana bir iktidar kurulamadıkça çözüm de yok!

Sevgi ve saygı ile. 26 Nisan 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Danıştay’dan CHP’nin itirazına ret

Danıştay’dan CHP’nin itirazına ret

mahkeme dava

 

YSK’nın ardından Danıştay da CHP’nin referandum sonuçlarına ilişkin yaptığı başvuruyu reddetti.

Danıştay, CHP’nin referandum sonuçlarına yönelik yaptığı başvuruyu reddetti.  CHP, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 16 Nisan’da yapılan anayasa değişikliği referandumunda, mühürsüz oy pusulası ve zarfların geçerli olduğuna yönelik kararına itiraz etmişti.

CHP’nin başvurusu YSK tarafından reddedilmişti. CHP ardından mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin YSK kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’a başvuru yaptı.

Yüksek mahkeme, anamuhalefet partisinin itirazını bugün karara bağladı. Danıştay 10. Dairesi, YSK’nın kararının idari işlem niteliğinde olmadığına hükmetti.

KARARIN GEREKÇESİ

Danıştay 10. Dairesi’nin, 1’e karşı 4 üyenin oy çokluğuyla aldığı kararının gerekçesinde, Anayasa’nın YSK’nın görevlerini düzenleyen 79. maddesi ile 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un ilgili maddelerine yer verildi.

Mevzuata göre, YSK kararlarının kesin olduğu, bu kararlar aleyhine başka bir merciye başvurulamayacağına işaret edilen gerekçede, “Kaynağını ve oluşumunu Anayasa’nın 79. maddesinden alan ve anayasal bir kurum olan YSK’nın, seçim hukuku kapsamına giren kararları bakımından değerlendirilmesinde, bütün iş ve işlemlerinde idare hukuku ilke ve kurallarının uygulandığı bir kamu idaresi olmadığı, seçim hukuku kapsamında almış olduğu kararların idare işlevine ilişkin bulunmadığı, bu nedenle de seçime ilişkin kararlarının idari işlem niteliği taşımadığı açıktır” denildi.

YSK’nın seçim hukuku dışındaki iş, işlem ve kararlarının ise idari yargının denetimine tabi olduğu belirtilen gerekçede, 29 Mart 2009’da oy kullanmaya esas oluşturacak seçmen kütüğü güncelleştirme işlemlerinin iptali istemiyle açılan davada Danıştay 10. Dairesince, işlemin seçim sürecine ilişkin YSK kararı ve uygulaması olduğu, bir başka yargı organınca incelenmesine olanak bulunmadığı yönünde karar verildiği hatırlatıldı. Dairenin, 13 Mart 2014 tarihli bir başka kararında ise bu kuralın YSK’nın seçim iş ve işlemleri kapsamında verdiği kararlara ilişkin olduğunun belirtildiği vurgulandı.

Gerekçede, şu tespitlere yer verildi:

“Yargı yerlerince, Anayasa ve yasalardaki hükümlerin yorumlanması gereken durumlarda, hukukun uluslararası kurallarına ve Anayasanın temel düzenlemelerine uygun yorumlar yapılması gerektiği kuşkusuzdur. Ancak YSK’nın seçim hukukuna ilişkin kararlarına karşı, açık anayasa hükmü ile başka bir merciye başvurulması yolunun kapatılmış olması karşısında, YSK tarafından seçime ve seçim sürecine ilişkin olarak alınan 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararın iptali ile buna bağlı olarak halk oylaması sonuçlarının açıklanmasının yürütmesinin durdurulması isteminin yorum yapılmak suretiyle Danıştayca incelenmesi mümkün değildir.

Bu durumda YSK’nın kararının, seçim hukuku kapsamında alınmış bir karar olduğu, seçim sürecine ilişkin bulunduğu, dolayısıyla bu kararın, idari işlem olarak nitelendirilmesine ve idari yargı denetimine tabi tutulmasına Anayasa’nın 79. maddesinin 2. fıkrası hükmü karşısında olanak bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”

Gerekçede, açıklanan nedenlerle, talebin idari dava olarak nitelendirilmesi Anayasa gereği mümkün olmadığından, başvuru konusu istemler hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği aktarıldı.

1 ÜYE MUHALİF KALDI

Danıştay 10. Dairesi’nin kararına bir üye muhalif kaldı. Daire üyesinin karşı oy yazısında, YSK’nın, 14 Şubat 2017 tarihli kararı ile yürürlüğe konulan ve Resmi Gazetede yayımlanan 135/1 sayılı genelgede, mühürsüz oy pusulası ve zarf kullanılmak suretiyle kullanılan oyların geçersiz olduğu belirtilerek, tüm il ve ilçe başkanlıklarına gereğinin yapılmasının bildirildiği hatırlatıldı.

YSK’nın bu kararının, davaya konu karar ile geri alınmadığı veya kaldırılmadığı belirtilen karşı oy gerekçesinde, “aynı kanun hükümlerine dayanılarak alınmış iki farklı karar bulunduğu, bu iki karardan biri olan dava konusu 16 Nisan 2007 tarihli ve 560 sayılı kararın, açık yasa hükmünü değiştirir nitelikte olduğu, bu haliyle yasa hükmüne açıkça aykırı olarak mühürsüz oy ve zarf kullanılan oyların geçersiz sayılması nedeniyle ‘tam kanunsuzluk’ şartlarının oluştuğu” iddiasıyla bu davanın açıldığı belirtildi.

Karşı oy gerekçesinde, şunlar kaydedildi:

“Seçim güvenliğinin, dürüstlüğünün ve seçim sonuçlarının sürüncemede bırakılmayarak kısa süre içinde açıklanmasının sağlanması amacıyla Kurul kararlarına karşı başka merciye başvurulamayacağı yönündeki hükmün, tam kanunsuzluk halinin bulunduğu ileri sürülen başvurularda da geçerli olduğunu, hiçbir istisnanın bulunmadığını kabul etmek, hak arama özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü ilkesinin açıkça ihlali sonucunu doğuracağından, Kurul kararının idari davaya konu olabileceğinin kabulü gerekir.

Belirtilen nedenle YSK’nın önceki kararlarında da isabetle ifade ettiği ve yerleşik hale geldiği üzere, tüm kanunsuzluk hallerinin tespiti halinde, itiraza veya şikayete konu karara karşı, süresinde başvurulup başvurulmadığı, kararın kesin olup olmadığına bakılmaksızın başvuruya konu kararın incelendiği, kendine özgü idari bir kurul olan YSK’nın idari davaya konu olabilecek nitelikteki 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararının hukuk devleti olmanın ve hukukun üstünlüğünün bir gereği olarak ‘tam kanunsuzluk’ iddiası ile sınırlı olarak esasının incelenerek bir karar verilmesi gerektiği görüşüyle aksi yönde verilen çoğunluk kararına katılmıyorum.”
(NTV Haber, Anadolu Ajansı,