Yurttaşlık ve egemenlik : AB – Türkiye ayrışması

NEDEN YURTTAŞLIK VE EGEMENLİK?
Göçmenlere kapılarını sımsıkı kapatması, Avrupa’nın yurttaş-yurttaş olmayan ayrımının derinleştirmesi anlamına geliyordu. Oysa, insan hakları anlayışı, insanları, yaşam ve ölüm ikileminde bırakacak derecede ayrımcılığa kapalı. Egemenlik yetkilerini kayıtlayan insancıl hukuk da, göçmenleri sınır kapılarında ölüme terk etme önünde başlıca engeldi. Kısacası, AB ve üyesi devletler, yurttaş-yurttaş olmayan ayrımı ve egemenlik anlayışını, insan hakları ve insancıl hukuk gerekleri ışığında gözden geçirmek zorunda idi.

Türkiye ise, AB ve Avrupa devletleri uygulamalarının tam karşı kutbunda yer alıyordu. İnsan haklarında, kendi yurttaşları karşısında katı, ama yabancılara karşı fazla hoşgörülü, hatta laçka; egemenlik konusunda ise, “çakıl taşı”, geleneksel söylemine karşın, yurttaş olmayanların ülkeye girişi, Avrupa bir yana, Bölge devletleri içinde de en kolay olanı.

Birbirine karşıtlık oluşturacak derecede yurttaşlık ve egemenlik kavramlarına yabancılaşma, BAŞAT ÇELİŞKİ olarak sürdürülebilir değil: Afrikalı ve Asyalı göçmenlerin kuşattığı Avrupa, kendi yurttaşının refahı ve kamu düzeni adına kitlesel göçlere kapılarını kapatmış bulunuyor. Türkiye için sürdürülebilir olmayan, politikasızlık ve hukuktan uzaklaşma.

SÜRDÜRÜLEMEZ ÇELİŞKİLER

1) Çifte cömertlik: Doğup yaşadığı toprakları ve toplumu terk etmek, insan için seçeneksizlikle açıklanabilir ancak. Bir asker için en tehlikeli olanı cepheye sevk ve özellikle yabancı topraklarda konuşlanmak. AKP yönetimi, son on yılda iki konuda hayli cömert: Göçmen kabulü ve ülke dışı topraklara asker gönderme.

2) Kayıt dışı insan: Öyle ki, Devlet, ne ülkedeki yabancı sayısını biliyor, ne de ülke dışına gönderdiği -şehitler dahil- asker sayısını açıklayabiliyor. Oysa egemenlik, giriş ve çıkışların denetimi kadar, ülke içinde yaşayan insan topluluğu üzerinde hukuk kurallarını uygulama yetkilerini de kapsamına alır. Devlet’in bunu yapması bir yana, Türkiye’de yaşayan yabancıların sayısı bile meçhul. Ekonomi ne ölçüde kayıt altına alınabildi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz, Türkiye’de kayıt dışı yüzbinlerce göçmenin yaşadığı. Tahminler, yurttaş olmayanlar oranının Türkiye nüfusunun %10’na yaklaştığı yönde.

3) Çok para ve az hukuk: Geri Kabul Anlaşması gereği göçmenleri Türkiye’de tutmaya yönelik akçasal yardımları, “rüşvet paketleri ve “kirli pazarlık” olarak niteleyen muhalefet, tek kişi yönetimine şu çağrıda bulunuyor:

– Göçmenleri siyasal kaldıraç olarak kullanma
– Geri Kabul Anlaşmasını iptal et!

Yurttaşlığı bile 250 bin dolara indirgeyen zihniyet, paradan vazgeçmez; ama hukuktan vazgeçer. Nitekim, fikir-terör özdeşleştirmesi nedeniyle yurttaşların ülkeden ayrılmasını durdurmak için çaba harcamayan yönetim, göçmenler akınını kolaylaştırıcı bir tavır sergiliyor.

4) Sınırda tutmama: İran kolaylaştırıcılığı ile gelen göçmenleri, kamplar oluşturmak suretiyle sınırda toplu olarak tutma yerine, ülke geneline dağılmalarını sağlaması da, Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü azaltıyor.

5) Mezhep vurgusu ve tek kişi yönetimi: (Taliban’a uzanan) mezhep ve inanç ortaklığını egemenliğin üstünde tutan anlayış, Avrupa karşısında hukuku öne çıkaramaz.

6) Geleceğe yönelik çelişkiler yumağı: Göçmen coğrafyası, göçmen statüsü, göçmen ve yurttaş ilişkisi ve ayrımı, demografik yapı ve çevre, egemenlik ve hukuk vb. kavramlar bağlamında çok yönlü çelişkiler üzerinde ayrıca durulabilir.

Gidişat şu          :
100 milyona yaklaşan nüfus, Anadolu çölleşmesini hızlandırıyor.

CHP VE PAYDAŞLARI NE YAPMALI?

Suriye göçmenleri üzerine sürekli kafa yoran CHP Genel Başkanı Sn. Kılıçdaroğlu, Afgan göçmenler konusunda erken ve gerçekçi uyarılarda bulundu. Bu çerçevede, bir geçiş ülkesi olmaktan çok “yerleşim bölgesi” haline gelen Türkiye için en gerçekçi yaklaşım, sağlık/çevre/eğitim/istihdam/barınma hakları bütününde göçmen sorununu insan hakları bakış açısıyla çözmek için kapsamlı hazırlıklar başlatmak. Bunun için;

  • İnsan hakları ve insancıl hukuk temelinde yurttaşlık ve egemenlik ilişkisi üzerinde çalışmak,
  • Yurttaşlık-eşitlik-laiklik üçlüsünü pekiştirirken, yurttaş olmayanların haklarına yönelik planlama etkinliklerine başlamak
  • Göçmen ve Sığınmacı diplomasisi oluşturmak,
  • Sosyal hukuk devletinin asgari gereklerini inşa yolundaki somut adımları sıklaştırmak,

İnsan hakları savunucusu demokrat yurtseverleri bekleyen ivedi görevlerdir.

Çalışanların aşı olmama lüksü yok

Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı. Bu nedenle işyerlerinde Covid-19 vakaları çok sık görülüyor ve işçi hayatını riske atıyor. İşyerinde işçi sağlığını korumak işverenin göreviyken işçiye de iş güvenliğinin sağlanması için aşı olmak gibi sorumluluklar düşüyor.

Dünyada ve ülkemizde Covid-19’un yeni varyantları endişe yaratmaya devam ediyor. Diğer taraftan bilim insanları tarafından salgına karşı en önemli çare olarak gösterilen aşıya karşı kimi çevrelerce oluşan “aşı karşıtlığı” tartışmalara neden oluyor. Avrupa’da Fransa’nın başlattığı aşı kartı uygulaması, karşıtların tüm protesto ve gösterilerine karşın Fransa meclisinde kabul edildi. İngiltere, hatta komşumuz Yunanistan da benzer önlemler aldı. Bu tür uygulamaların diğer Avrupa ülkelerinde ve dünyada genişleyerek yaygın hale gelmesi bekleniyor. Ülkemizde de aşıya karşı olanların özellikle de insanların en yoğun olarak bir arada oldukları işyerlerinde bulaş riski bakımından risk oluşturması, aşı olmayan çalışanlara karşı yaptırım uygulanması tartışmalarını sıkça gündeme getiriyor.

Aşısızlık riski artırıyor

Gerçekten de ülkemizdeki vaka ve ölüm sayıları analiz edildiğinde Covid-19’un bir işçi sınıfı hastalığı haline dönüştüğü gerçeği baştan beri somut bir tespit olarak önümüzde duruyor. Buna karşın bazı çalışanların her gün bir arada olup yakın çalıştıkları işyerlerine aşı olmayarak gelip diğer çalışma arkadaşlarını riske atması bu kişilere yaptırım uygulanıp uygulanamayacağı konusunu çalışma hayatı ve işçi işveren ilişkileri bakımından sorgulanır hale getiriyor.

Öncelikle mevcut duruma baktığımızda aşı olmanın zorunlu olmadığı gerçeğini görüyoruz. Dolayısıyla konuya bu yönden baktığımızda aşı olmayan kişilere bir yaptırım uygulanamayacağını söylemek mümkün. Ancak gerek Borçlar Kanunu gerek, İş Kanunu ve gerekse İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu bakımından hem işverene hem işçiye konuyla ilgili bazı yükümlükler düştüğünü görüyoruz.

Bunların başında işverenlerin işçiyi gözetme ve koruma borcunun geldiğini söyleyebiliriz;
gerçekten de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 417. maddesinin 2. fıkrasında

  • “İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.”

    Denilerek hem işverene, hem de işçiye iş sağlığı ve güvenliği bakımından önlem almak ve bu önlemlere uymak yükümlülüğünü getirmektedir. Şüphesiz ki Covid-19’un da bir işçi sağlığı ve güvenliği konusu olduğu ve işverenler bakımından bu salgına karşı işçileri korumak ve her türlü önlemi almak gereği burada göz ardı edilemez.

    4857 sayılı İş Kanununa baktığımızda da işverenlerin benzer yükümlülükleri ile karşılaşırız:

  • “MADDE 77: İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar.”

    6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu da konuyla ilgili açık maddelere yer vermektedir;

    “İşverenin genel yükümlülüğü MADDE 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

    a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar”

    İşverenlerin bu konudaki yükümlülükleri yasalarda açık bir biçimde yer almakta iken yine İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve İş Kanunu işçilere bulaşıcı hastalık ve iş güvenliği riski gibi nedenlerle iş görmekten kaçınma (çalışmamak) ve işten haklı nedenlerle ayrılmak hakkı tanımaktadır.

    6331 sayılı İş sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun çalışmakta kaçınma hakkı maddesi aşağıdaki gibidir;

    MADDE 13 – (1) Ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanlar kurula, kurulun bulunmadığı işyerlerinde ise işverene başvurarak durumun tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilir. Kurul acilen toplanarak, işveren ise derhâl kararını verir ve durumu tutanakla tespit eder. Karar, çalışana ve çalışan temsilcisine yazılı olarak bildirilir.

    (2) Kurul veya işverenin çalışanın talebi yönünde karar vermesi hâlinde çalışan, gerekli tedbirler alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınabilir. Çalışanların çalışmaktan kaçındığı dönemdeki ücreti ile kanunlardan ve iş sözleşmesinden doğan diğer hakları saklıdır.

    (3) Çalışanlar, ciddi ve yakın tehlikenin önlenemez olduğu durumlarda birinci fıkradaki usule uymak zorunda olmaksızın işyerini veya tehlikeli bölgeyi terk ederek belirlenen güvenli yere gider. Çalışanların bu hareketlerinden dolayı hakları kısıtlanamaz.”

    İŞ GÜVENLİĞİ ALMAK ŞART

    İşçinin işyerindeki risklere karşı gerekli önlemlerin alınmaması sonucunda oluşan çalışmama hakkı dışında 4857 sayılı İş Kanunu’nun işçiye haklı nedenle fesih hakkı tanıyan 24. maddesinin sağlık nedenleri başlıklı 1. bendi çerçevesinde iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirmek hakkı da vardır. İlgili madde aynen aşağıdaki gibidir;

    I. Sağlık sebepleri:

    a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa.

    b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa.”

    Görülebileceği gibi özellikle de b fıkrası tam da içinde bulunduğumuz dönem ile karşılık bulan bir içeriğe sahiptir. Yani ilgili madde işçiye işveren ya da bir çalışma arkadaşının bulaşıcı bir hastalığa tutulması sebebiyle iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirip tazminatlı olarak işyerinden ayrılma hakkı tanımaktadır.

    Şimdi bu açıklamalardan sonra işverene haklı nedenle işçinin iş sözleşmesini sona erdirme hakkı veren nedenlerden biri olan İş Kanunu’nun 25/2. maddesinin (ı) bendine bakalım;

    I) İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan makineleri, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri otuz günlük ücretinin tutarıyla ödeyemeyecek derecede hasara ve kayba uğratması.

    AŞI SORUMLULUKTUR

    Burada görülebileceği gibi “işçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi” ibaresi yer almaktadır. Ben baştan beri

    Covid-19’un yukarıda da belirttiğim gibi bir işçi sınıfı hastalığı olduğu ve işyerinde bu virüse maruz kalınması koşulunda bu durumun iş kazası ve/veya meslek hastalığı olarak değerlendirilmesi görüşünde olanlardanım.

    Dolayısı ile bir çalışanın herhangi bir tıbbi nedene (sağlık sorununa) dayanmaksızın sadece istemediği için aşı olmaması ve çalışma arkadaşlarına işyerinde virüs bulaştırmasının bu madde kapsamında değerlendirilebileceğini ciddi olarak düşünüyorum. Bundan amacım kesinlikle aşı olmak istemeyen çalışanların işten çıkarılmasına yasal bir dayanak arayışı değildir. Bu yazınının da esas itibarı ile böyle bir amacı olmadığını bilmem belirtmeme gerek var mı?

    Ancak hastalığın yeni varyantlarla yayılma hızı ve aşı karşıtlığının artmasının yanı sıra getirilen yasak ve önlemlere karşı tepkilerin artması gibi nedenler ileride hükümetleri daha sert önlemler almaya zorlayabilir. Bu gelişmelerin ise çalışma hayatına yansımaları da şüphesiz ki kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenlerle çalışanlarımızı hem kendilerini, hem çalışma arkadaşlarını ve tabii ki ailelerini de korumaları bakımından aşı olmaya ikna için elimizden geldiğince çaba harcamamız gerekiyor. Bu konuda başta hükümete, işveren ve yöneticilere de önemli görevler düşüyor.

TELE1’e Verilen RTÜK Para Cezası İçin İMECE’ye Çağrı

Dostlar,

Bu yazı, kamuoyunu bilgilendirme
ve ivedi bir İMECE çağrısıdır;

RTÜK’ün TELE1’e verdiği para cezası nedeniyle..

23 Temmuz 2021 gecesi TELE1‘de Sn. Merdan Yanardağ‘ın konuğu olarak 5. Boyut Programına katıldık.
Yaklaşık 12 dk. içinde sorulan sorulara karşılık olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlık durumunu irdeledik. Bilindiği gibi Erdoğan, AKP Genel Başkanı sıfatıyla partisine Kurban Bayramı iletisini sunarken, oturduğu yerde konuşması kesilmiş, uyuklamış hatta hafif bir horlama sesi de eklenmişti birkaç saniye. Bu görüntü AA tarafından canlı yayın olarak tüm ülkeye servis edildi.
Durum ciddi idi ve bir hekim olarak sorunu Türkiye gündemine taşımak istedik.
Konuşmamız sırasında da son derece özenli olduk ve sözcüklerimizi dikkatle seçtik. Örneğin;
– Sözlerimizin daha başında profesyonel tıbbi etik – meslek etiği bağlamında davranacağımızı vurguladık.
– Uzaktan tıbbi tanı koymadık; bunun gerekçesini de belirttik.
– Konuşurken uyuklamanın en hafif tıbbi tablo ile “sürmenaj” (ağır yorgunluk) olabileceğini, başkaca patolojilerin belirtisi olması bir yana, aşırı yorgunlukla da olsa bu durumun Erdoğan özelinde kabul edilemeyeceğini söyledik. 90 milyonluk dev bir ülkeyi TEK ADAM yetkisi ile yöneten, başkaca denge – denet olanaklarının olmadığı ucube bir rejimde ne yazık ki böylesi bir tablonun kaçınılmaz olduğunu ama çaresine bakılması gerektiğini belirttik..
– Söylediklerimizi Erdoğan’ın bezer davranışları dünya örnekleri ile destekledik.
– Hiçbir kişilik hakkını zedelemedik.
– Erdoğan’ın sağlığının ülkemizi yönetemeye elverip vermediğinin mutlaka bir sağlık kurulu kararına dayandırılması gerektiğini vurguladık. Kamuoyuna bu bağlamda bir rapor sunmasının Erdoğan için pek çok bakımdan bir yükümlülük, bizler için ise bunu istemenin hak olduğunu açıkladık..
***
Web sitemizde söylediklerimizi özetledik, konuşmamızın youtube kaydının erişkesini (linkini) de ekledik :
TELE1 TV Programımız : Erdoğan’ın Sağlık Durumu – Prof. Dr. Ahmet SALTIK

***
28 Temmuz 2021 günü TELE1’de, “4 Soru 4 Yanıt” programında Sn. Yanardağ’dan, RTÜK’ün bu konuşma nedeniyle para cezası uyguladığını öğrendik. Merdan bey, cezanın peşin ödendiğini, itirazın ardından yapılarak yargıya gidildiğini, uzayan – bıktırıcı yargısal süreçler yaşandığını belirtti bize. Bu kısa ve çarpıcı değerlendirme izlenmeli :

https://tele1.com.tr/merdan-yanardag-rtukun-tele1e-kestigi-uyuma-cezasini-degerlendirdi-440420/

İktidar, bilinçli bir baskı – sindirme politikası uyguluyor. Muhalefetin sesini tümüyle kesebilse, bu memleketi ne güzel idare edecek!

Yapılacak iş belli ve gerçekte basit :

  • Tüm uygar ülkelerde olduğu gibi, şaibeleri kesmek için Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı yapmaya sağlığını elverdiğini kanıtlayacak..
  • Bunu bir tıbbi kurul raporu ile kamuoyuna sunacak; hem de oyalanmadan.
  • Türk Tabipleri Birliği ve Tıpta Uzmanlık Derneklerinden birer uzman hekim bu süreçlerde gözlemci olarak bulunacak..

Tersine her davranış, 2006’dan bu yana 15 yıldır biriken ve artık saklanamayan sağlık sorunları bakımından kamuoyunda ciddi tedirginlik doğuracak. Bu bir ulusal güvenlik sorunudur ve şu ya da bu yöntemle örtülemez, savuşturulamaz, unutturulamaz : Sağlık Kurulu Raporu zorunlu!
***
TELE1’e kesilen ve itiraz edilmeden önce peşin ödenmesi gereken para cezası için bir İMECE daha gerçekleştirmek gerekiyor. Bu anaçla bir tweet iletisi paylaştık. 1 -2 saat içinde 4 bini aşkın izleyicimiz bu iletiyi gördü..


Tüm yurtseverleri, TELE1’e kesilen hukuksuz para cezasını karşılamak üzere İMECE’ye çağırıyoruz.

Gerekli bilgiler üstteki tweet iletisinde.

Sevgi ve saygı ile. 29 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

 

HALK TV KONUŞMAMIZ ERTELENDİ : MANAVGAT YANGINI YÜREĞİMİZİ YAKIYOR..

Dostlar,

Manavgat yangını nedeniyle bu konuşmamız ertelendi…



Üzüntümüz çok derin…

Sevgi ve saygı ile. 28 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

Halil Çivi şiiri : …DEDİ EĞİTİM

ŞİİR KÖŞESİ…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

 

…DEDİ EĞİTİM

Kul hakkı yiyerek servet yapanı,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
Sahte belgelerle makam kapanı,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Anayı, babayı saymaz olanı,
Yoksulu, öksüzü duymaz olanı,
Millet malı çalıp doymaz olanı,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Yüze dost görünüp kuyu kazanı,
Yurttaşların arasını bozanı,
Şöhret, servet gücü ile azanı,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Zorbalaşıp kadınları döveni,
Tarihine, ecdadına söveni,
Halkını dışlayıp düşman seveni,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Aklı ve bilimi rehber etmeye,
Cehalet urunu söküp atmaya,
Çağdaşlığın ışığıyla gitmeye,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Adil bir devletten söz etmek için,
Vahşi duyguları toz etmek için,
Bütün engelleri düz etmek için,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Düşmanlığı Kaf Dağı’na atmaya,
Kardeşliğin lezzetini tatmaya,
Kadını, erkeği eşit tutmaya,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Irkları, dinleri eşit bilmeye,
Irkçılığı, yobazlığı silmeye,
Laik, demokratik devlet olmaya,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Mutlu ve huzurlu yuva kurmaya,
Yaşam boyu hep el ele vermeye,
Her türlü zorluğa karşı durmaya,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Adalete güvenerek yatmaya,
Ahlâkı, vicdanı diri tutmaya,
Halkın yaşamına huzur katmaya,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Hak, hukuk ve adalete uymaya,
Her yerde, her işte huzur duymaya,
Her doğana “BARIŞ” adı koymaya ,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX
Halil Çivi der ki özgür olmaya,
Her gönüle sevgi olup dolmaya,
Bütün insanları eşit bilmeye,
Dedim ne yapmalı; dedi eğitim.
XXX

26.7.2021, Doğanbey / Seferihisar / İZMİR

×××
Not: ” Dedim, dedi ” dili, Türk Halk Şiirinde özel ve çok sevilen bir tarzdır.