100 vakadan 89’u açıklanmıyor, ölüm sayısı açıklananın 3 katı

SÖZCÜ Gazetesi İnternet Portalında Yayınlanan Haberimiz..

‘100 vakadan 89’u açıklanmıyor, ölüm sayısı açıklananın 3 katı’

Halil ATAŞ, Sağlık
13:21, 7 Mart 2021
https://www.sozcu.com.tr/2021/saglik/100-vakadan-89u-aciklanmiyor-olum-sayisi-aciklananin-4-kati-6300443/amp

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı sayıların gerçeği yansıtmadığını belirterek, Sağlık Bakanı’nın 11 Mart 2020′ deki ilanından önce de Türkiye’de yeni korona virüs vakaları vardı. Türkiye iki ay boyunca kafasını kuma gömdü.

  • Bugün ortaya çıkan 100 vakadan sadece 11’i açıklanıyor, 89’u açıklanmıyor” dedi.

Öne çıkan haberler
Kırmızı kategorideki Aksaray tümüyle kapandı
Çay içen eczacılara ceza yazdıran kaymakam, AKP organizasyonlarını görmemiş!

  • Bursa Tabip Odası Başkanı Alpaslan Türkkan’ın moderatörlüğünü üstlendiği, 14 Mart Tıp Haftası Etkinlikleri çerçevesinde düzenlen online panelde konuşan Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, pandemi hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

“DEVE KUŞU GİBİ DAVRANILDI”

11 Mart 2020’de Sağlık Bakanı’nın ‘Bizde de korona virüsü vakası var’ dediğini hatırlatan Ahmet Saltık, “İlginçtir ki aynı gün Dünya Sağlık Örgütü de Covid-19 salgınını pandemi olarak ilan etmişti. Bugün hastalık hakkında edindiğimiz bilgiler ve veriler ışığında söyleyebilirim ki, Sayın Bakan’ın 11 Mart’taki ilanından önce de Türkiye’de yeni korona virüsü vakaları vardı. Türkiye iki ay boyunca kafasını kuma gömdü. Deve kuşu gibi davranıldı. Bu süreç çok kritikti. Erken kabule yönelip, salgın planları hızla yürürlüğe konulabilseydi, çok daha hazırlıklı bir biçimde bu hastalığı göğüsleyebilirdik” diye konuştu.

“İKTİDAR TÜRKİYE’Yİ YETERLİ AŞIYLA BULUŞTURAMADI”

Türkiye’nin aşı geliştirmede yetersiz kaldığını ve aşı temininde de ciddi bir sıkıntı yaşadıklarını dile getiren Prof. Dr. Ahmet Saltık, şunları söyledi:

“Dünyada 10 farklı aşı kullanımda… İktidar Türkiye’yi yeterli aşıyla buluşturamadı. Tek bir markaya bağlı kalındı. Dünyada üretilen 4 aşıdan 3’ünü dünyanın en büyük devletleri (en varsıl10 ülke) kaptı. Toplumsal hareketleri ve ülke giriş-çıkışlarının en aza indirilmesi gereken anlarda Türkiye’nin umre ve üniversite öğrencilerinin evlerine gönderilmeleri gibi hatalar yapıldı. Virüsün çıkış yeri olan Çin ise çok sıkı bir karantina başlatarak, yetkililer kapı kapı dolaşıp sürüntü örnekleri aldı, testler yaptı. İnsanların hastanelere başvurmalarını beklemediler.”

“MÜŞTERİ HALİNE GETİRİLDİK”

Sağlıkta Dönüşüm dayatmasının Türkiye’de bir yıkım yarattığını söyleyen Ahmet Saltık şöyle devam etti:

  • “Sağlık hizmetlerini doğuştan hak eden vatandaşlar olarak bizler müşteri haline getirildik. Sağlık Ocaklarımız Temmuz 2010’da kapatıldı. Aile Sağlığı Merkezleri getirildi ve bunlar da özelleştirilmiş oldu. Bugün Birinci Basamak’ta çalışan arkadaşlarımız kamu çalışanı, memur değiller. Devlet bir sözleşme yaparak hizmet satın alıyor. Şehir Hastaneleri konusu var bir de… Devlet bu hastanelerden de hizmet satın alıyor yine. Yani Sağlık Bakanlığı hizmet üreten değil, hasta garantisi vererek hizmet satın alan bir kurum haline gelmiş durumda. Özel sektöre buralar terkediliyor.”

“HALA GERÇEK SAYILAR AÇIKLANMIYOR!”

Türkiye’nin DSÖ’yü de dinlemeyerek gerçek vaka sayısını aylarca açıklamadığını belirten Saltık, “Salgın denetimini son derece olumsuz etkilediler. Bugün hala gerçek sayılar açıklanmıyor” dedi.

“HER 100 OLGUDAN 11’İ HALKA DUYURULUYOR”

Sağlık Bakanlığı’nın iller için 100 bin nüfusta çıkan vaka oranını açıklamaya başladığını hatırlatan Halk Sağlığı Uzmanı Ahmet Saltık, “Türkiye’nin tümü için bir değerlendirme yapacak olursak, bu sayı tüm Türkiye için 100 binde 50-60’lar dolayındadır. Biz bunları hesapladık. Şehirlerin nüfusunu biliyoruz, Türkiye’nin nüfusunu biliyoruz. 81 il için bunu nüfuslarına göre ağırlıklandırarak yaptık. Bu hesaplamalara göre Türkiye’de her 100 bin nüfusta 75 yeni Covıd-19 tanısı konuyor. 15-21 Şubat haftasında Türkiye için ilan edilen 7 günlük toplam vaka sayısına baktık, 53 bin dolayında bir sayı ediyordu. Günlük 7 bin 500 kadar yeni vaka ediyor. Buradan hareketle yaptığımız hesaplara göre açıklanan rakamlarda 100 binde 9 oranına ulaşıyoruz. Yani

  • Türkiye’de ortaya çıkan her 100 olgudan sadece 11’i halka duyuruluyor. 89’u ilan edilmiyor!” şeklinde konuştu.

“TÜRKİYE GEVŞEMENİN EŞİĞİNDE”

Türkiye’nin ikinci bir gevşemenin eşiğinde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Saltık, ilk gevşemenin ardından yüzlerce vatandaşın hayatını kaybettiğini belirterek, “Günlük ilan edilen rakam 12 binlerde ama günlük sayıları 30-40 binlerde olabilir.

  • Vefat sayıları da açıklananın 2-3 katı civarında.
  • Gevşemenin şu aşamada uygulanmaya çalışılması çok yanlış” ifadelerini kullandı.

“SOSYAL DEVLET GÖREVİNİ YAPMADI”

İki temel silahımız var. Epidemiyoloji ve Sosyal Devlet.

Epidemiyolojinin ilkeleri uygulanırken sosyal devlet, karantina uygulanırken, çalışma süreleri kısaltılırken, insanlara geçinmeleri için maddi destek sağlamalıdır” diyen Ahmet Saltık sözlerini şöyle noktaladı;

“Türkiye’nin bu süreçte sağladığı destek çok çok düşük seviyelerdeydi. Sosyal devlet görevini yapmamıştır. İmdat çığlığı atarak sarılabileceğimiz bu iki kalkandan yoksun kaldık. Covıd-19 kaynaklı ölüm sayısı toplam 84-85 bin civarında. Türkiye’de 2019’da yaklaşık 436 bin ölüm kaydedildi. Her yıl %2 gibi bir artış vardır. 2020 sonunda bu sayının 440 bin olması beklenir. TÜİK Mayıs ayında ölüm sayılarını açıklayınca, Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı rakamların ne kadar gerçek olduğu ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin bir an önce 120 milyon aşı sağlayarak, ülkenin 4 hafta kapatılarak aşılanması gerek. Aksi takdirde salgın denetim altına alınamayacak.”
========================
Dostlar,

Bu konuşmayı bütünüyle izlemek için lütfen tıklayınız..

1. Yıl Biterken Salgını Yönetebildik mi? İmdat Epidemiyoloji ve Sosyal Devlet

Bursa Tabip Odasına, Sn. Başkan Doç. Dr. Alpaslan Türkken’a, katılımcılara ve etkinliği haberleştiren SMZCÜ Gazetesi ile sağlık muhabiri Halil Ateş’e teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 07 Mart 2021, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Salgında yeni moda: Yerinden yönetim mi, kuralsız yönetim mi?

Salgında yeni moda:
Yerinden yönetim mi, kuralsız yönetim mi?

Salgın yönetiminde yeni yıldızımız yerinden yönetim. Kulağa hoş geliyor ama uygulama keyfi yönetimden ibaret. Üstelik salgın yönetimi yine sonunda merkezin keyfine kalıyor.

SOL – SAĞLIK, 03.03.2021

https://sol.org.tr/haber/salginda-yeni-moda-yerinden-yonetim-mi-kuralsiz-yonetim-mi-27191 

Buna göre salgın hastalıkla mücadelede alınması gereken kararlar valilik düzeyinde oluşturulacak kurula bırakılacak. İl düzeyinde tespit edilen yüz bin kişide görülen vaka sayısına göre önlemler artırılabilecek ya da gevşetilebilecekti.

İlk elden çok da uygunsuz olmayacağı düşünülen bu karar ülkemiz için birden fazla çelişkiyi içinde barındırıyor. Zaten bu çelişkiler nedeniyle 1 Mart’ta okulların ve esnafın ne olacağını yine merkezi sistem belirlemek zorunda kaldı.

1 Mart’ta ne oldu?

Açılacağı ilan edilen okulların ve ne olacağı belirsiz olan kafe, restoran gibi yerler hakkındaki karar Bakanlar Kurulu’na devredildi. İşleyiş Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı. Kararlar artık biliniyor. Kısaca iller bir risk kategorisine ayrılıyor ve buna göre alınacak önlemler belirleniyor. Bundan sonra haftalık oluşan vaka sayısına göre il idareleri inisiyatif alacak. 1 Mart’ta neden yapılamadığını ise bilemiyoruz.

Yerelden yönetim işleyişi uygun mu?

Aslına bakılacak olursa çağrıştırdığı siyasi anlam bir yana tüm ülkeye yayılmış bir salgın hastalıkta bölgesel karar almak akla oldukça uygun. Örneğin interneti olmayan hatta tek bir vaka bile görülmeyen köy okullarının kapalı kalmasının bir izahı yok. Ya da kitle bağışıklığı gelişmiş yerlerde sosyal alanların kapalı olmasının…

Bu kararlar bölgesel olarak, ilden köylere kadar değişik düzeylerde alınabilir.

Kararların işlevsel olması için gerekli uygulama ortada yok

Öte yandan, bölgeler kendi dinamikleri çerçevesinde karar alacaksa bu bölgeler arasında geçiş de kontrollü olmak zorunda. Yoksa risk haritalandırması yapmanın bir anlamı yok. Hatta yüksek riskli bölgelerden düşük riskli bölgelere doğru haliyle bir akış beklenebilir. Bunun için iller arası seyahatin yasaklanması alınacak tek, zorunlu karar değil. En başından beri her düzeyde gerekli olan filyasyon çalışmaları ile kontrollü bir biçimde geçişler mümkün. Bunun yapılmadığı yerde sistemin sağlıklı işlemesi olanaksız.

Oluşturulan risk haritası gerçeği yansıtıyor mu?

Salgının ilk gününden itibaren gizlenen vakalar, eksik sunulan sayılar, alınmayan zorunlu önlemler veya alınan keyfi kısıtlamalar haliyle bir güven sorunu yaratıyor. Türkiye’de salgının en başından beri test yapma kriterlerinin tartışmalı olduğu ve yeterince yapılmadığı da bir gerçek. Hele sağlıkta eşitsizliğin ampirik verilerle dahi gözlenebildiği ülkemizde yetersiz yerel olanakların sonuçlarıyla hareket edilmesi haliyle güvensizlik yaratıyor. Düşük riskli illerin sayıları gerçeği yansıtıyorsa, başarının ardındaki nedeni bulmak için bile bir açıklamaya ihtiyaç var. Aynısı yüksek riskli yerler için de geçerli. Vaka sayısındaki artışın sebebinin AKP kongreleri olup olmadığının açıklanması sadece siyasi değil aynı zamanda salgın yönetiminde bilimsel bir  zorunluluk. 

Yerinden hangi kurul yönetecek?

Salgın dönemi boyunca vali, kaymakam, belediye başkanı gibi yerel idarecilerin aldıkları kararlardan çok “denetçilik” eylemlerine tanık olduk. Sokakta yürüyen vatandaşlara mesafe komutu veren de vardı; dönerciyi azarlayan da. “Sağlıkçılara barınma olanağı sunduk kıymetini bilmediler, birbirlerine hastalık bulaştırdılar” diyen de… Bakanın kalabalık cenazelerde poz verip özürle geçiştirdiği, iktidar partisinin “dudak dudağa” kongrelerine göz yuman bir merkezi anlayışın yerel unsurlarından başarı beklemenin yersiz olacağı açık. Ancak dediğimiz gibi yerele gelmeden, var olan sorunlar çözülmeden atılacak adımların potansiyeli de sınırlıdır.

Ayrıntılarına dair resmi bir açıklama yapılmayan yerinden yönetime dair bilgilerimiz basın organlarına verilen mülakatlar düzeyinde kalıyor. Anladığımız İl Pandemi Kurullarının ya da İl Hıfzıssıhha Meclislerinin süreci yönetecek kurumlar olacağı yönünde.

İl (AS: Umumi) Hıfzıssıhha Kanunu 1930 yılında ülkede görülen salgın hastalıklarla mücadele için oluşturulmuş bir kanun. İşleyiş mantığı oldukça güncel ve koruyucu halk sağlığı tedbirlerinin süreklileştirilmesi için yapılacak idari düzenlemeleri açıklıyor. 23. maddesinde açıklanan İl Hıfzıssıhha Meclislerinin birleşimi ise dönemin olanakları ile sınırlı kalmış. Hastane baştabibi, hükümet tabibi, serbest sanat icra eden bir tabip, bir eczacı gibi asil (AS: asıl) üyeler var. Döneminde zaten birden fazla olması mucize olan üyelerin bugün kim olacağına siyasi iktidarın yönetim anlayışı karar veriyor. Eğer kaldıysa AKP politikalarına mesafeli hastane veya tıp fakültesi yöneticilerinin yer bulması günümüz koşullarında sürpriz olur. Tabip Odası, sendika veya ilgili dernek yöneticilerinin ise katılma taleplerinin bir karşılığı olmadığı da biliniyor.

İl Pandemi Kurulları da bu salgın döneminde geliştirilen bir araç olup il vali veya yardımcılarının başkanlık ettiği sağlık, emniyet, orman vb. müdürlüklerin yöneticilerinin bileşimini oluşturduğu yapılar. Kendilerini illerde yapılacak hak arama mücadelelerine getirdikleri yasaklamalarla hatırlayabiliriz.

Yine çeşitli sağlık meslek örgütleri yöneticilerince verilen mülakatlarda yerel sağlık meclislerinin oluşum ve işleyişinin demokratik olmadığı, alınan kararların merkezi iktidarınkileri onaylamaktan başka bir işe yaramadığı, yönetimde özellikle sunulan verilerde şeffaflık sağlanmadıkça işleyişin olumsuz sonuçları olacağı belirtiliyor.

Normalleşme, okulların açılması ve yerinden yönetimin sonuçları ne olur?

En başından itibaren salgını tamamen ortadan kaldırmak yerine hastanelerin yükünü sınırlama üzerinden kurulan salgın yönetimi anlayışına tanık olduk. Bu yüzden dalgalanan bir seyir izleyen salgının bundan sonra yükselme eğilimine girse dahi neden girdiğini anlayabilmemizi sağlayacak verilere ulaşamayacağımız açık.

Ancak unutmayalım ki belli bir biyolojik sürece işaret eden viral salgın hastalıklar kötü yönetimlere rağmen bir “felakete” gitmek zorunda değil. Diğer yandan en başından alınacak koruyucu halk sağlığı önlemleri ile kurutabileceğimiz, ölümcül sonuçları olan bir hastalıkla geçirdiğimiz her gün toplum açısından bir “felaket”.

Hangisini hissettiğimiz, süreci dönüştürmek üzere aldığımız sorumluluğa bağlı olarak değişecektir.

Kalem Utandı

Kalem Utandı

KAYSERİ 38 ALMANAK : A.GANİ AŞIK (ABDULGANİ AŞIK)

Gani AŞIK
16. Dönem CHP Kayseri Milletvekili / Müftü
06 Mart 2021, Cumhuriyet

CHP, hem kutsal toprağımızın hem de milli vicdanın ana rahmine Ulusal Kurtuluş Savaşımızın önemli bir dönemeci olan 4 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi’nde düştü. Bu “hamilelik”, mucizevi benzerlikler olsa da Teslis’te ifadesini bulan Meryem Kadın’ın İsa’ya gebeliğinden uzun sürdü. Çünkü İsa Mesih, doğal üreme yasalarının, CHP ise vatanın düşmandan arındırılmasının ürünü olarak doğdu.

CHP’nin mayası ve harcı; çıplak ayakları ile fotinli düşmanı kovalayan, aç karınla, semirmiş Palikarya’yı İzmir Körfezi’ne döken Mehmetçiğin, Türk bağımsızlık destanının tüm şüheda ve gazilerinin mübarek kanı ve gül kokulu alın teri ile karılmıştır. CHP ve CHP’liler “cibiliyetsiz /soysuz” değildir.

YAPICI VE YOL GÖSTERİCİ

Onlar, dünden bugüne, bugünden yarına, yüreğinin derinliklerinde vatan kaygısından başka sevdası olmayan soylu bir nesildir. CHP, imparatorluk batırmışların değil, batan imparatorluğun bakiyesinden modern bir devlet ve cumhuriyet inşa edenlerin partisidir.

CHP ahlakı, tüm yurttaşların kardeşliği esasına dayalı ve sevgi temellidir. Sevgi şelalesinin kaynağı, yaşadığı çağın ruhuna uygun insani gelişmişliktir. CHP fıtratında ilkellik, kin ve gönül kırmak, yaratanı incitmekle eşdeğerdir. Hz. Ali’nin “Kılıcın bedende açtığı yara merhem kabul eder ama dilin gönülde açtığı yara tedavi kabul etmez” sözü, CHP’nin kurumsal hafızasında tescillidir.

CHP’nin rol modeli Muaviye değil, Ali olduğu için üslubu zarif, yapıcı ve yol göstericidir. CHP kültüründe, kaba saldırıda melek yas tutar, şeytan halay çeker. Saldıranın ve saldırıya uğrayanın konumları özel bir önem ve statüyü ifade ediyorsa, yurttaşların kederde ve kıvançta duygu birliği hasara uğrayacağı için iblis horon teper.

ÜSLUP KİMLİKTİR

İktidarın, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na (aslında tüm CHP’lilere) ağırdan da ağır sözlerini, kalemim “utanıyorum” dediği için buraya alamadım. Üslupla ilgili Buffon’dan Ziya Paşa’ya ve Mevlana’ya kadar uzanan hikmet yüklü sözleri ben, “Üslup kimliktir” şeklinde formüle ediyorum. Melodik söylemi zengin, özel ve estetik bir dil olan Türkçemizle ifade edilemeyecek meram yoktur.

Seçilen sözcükler sadece nezaket kurallarına ne ölçüde uyulduğunu değil, kişinin kalbi ile inancı arasındaki örgüyü de ele verir. Çünkü Hz. Peygamber, “edep ve ar duygusunu imanın ürünü” olarak niteler. (Tirmizi, Birr ve sıla 65). Sayın Erdoğan’ın adanmışlık ruhu ile bağlı olduğu devleti dönüştürme “davası”nı aşama aşama hayata geçirirken CHP’ye, Cumhuriyetin kurucu partisi olması nedeni ile özel bir kin beslediği açıktır ama konumu biraz sıkıntılıdır. Partisinin genel başkanlığı yanında Cumhurbaşkanı da olması nedeni ile ağzı ile kulağı arasında kesintisiz bir iletişim olması gerektiğinin bilincinde olduğunu düşünürüm.

HALKIN KILICI

Ortam ve koşullara göre bazen tsunami gibi kabaran, bazen durgun sular gibi sakinleşen, takıyyenin, demagojinin ve U dönüşlerinin üstad-ı azamı Erdoğan’ın 40 yıllık siyasi serüvenine bütüncül bir bakış, şu an durduğu noktayı ve hedefini ele verir. Demokratik hukuk devletinde siyasi partiler iktidara gelir, halkın iradesi ile gider. Sayın Erdoğan, iktidara “gitmemek üzere” gelmiştir.

ANAP ve DYP’yi bu nedenle tarihe gömmüş olması da artık yeterli olmadığı için, sıra Millet İttifakı’nı dağıtmaya gelmiştir. “Sivil anayasa”, HDP’nin kapatılması ve CHP ile İYİ Parti arasına kara kedi sokacağı beklentisi ile gündeme getirilen dokunulmazlık hamlesi, Erdoğan’ın “gitmeme” projesiyle bağlantılı olup İYİ Parti kilit konumdadır.

Kent milliyetçiliği temelinde istikrarlı bir yükseliş gösteren Millet İttifakı’nın saygın kanatlarından birisinin genel başkanı olan Sayın Meral Akşener, Cumhuriyete kurulan tuzaklar konusunda, ormanın derinliklerindeki ceylanın avcı hassasiyetinin de ötesinde bir duyarlılığa sahiptir. AKP’nin karanlık planları, hanımefendinin çelik direncinde deşifre olabilir.

Son tahlilde seçmene gidilecektir. “Bu dünya önemli değil, siz ahireti kazanın” uykusuna yatırılan halk, açlığın serin şafak meltemi etkisi ile mahmurluktan sıyrılıyor. Bünyan’da otobüs üzerinde konuşurken sözü Sayın İlker Başbuğ’un tutuklanmasına getirerek “Eşeğe, Genelkurmay Başkanı terörist olabilir mi” diye sormuşlar. Eşek, “Olabilir demeyi eşekliğime yakıştıramam” cevabı vermiş dediğimde meydandaki halk, coşku ile alkışladı.

Gönül kilidini açacak doğru anahtarla gidilirse halkın kılıcı (iradesi), İskender’in kılıcından daha keskindir. Ünlü komutan, Gordion’un kızılcık saplarından örülen düğümünü çözememiş, kılıcı ile kesmişti.

  • AKP’nin çelik tellerle örülmüş kördüğümünü halk iradesi tuz buz edebilir; öncülük edilebilirse…

Biri ‘reform’ mu dedi?

Biri ‘reform’ mu dedi?

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
05 Mart 2021, Cumhuriyet

Basın-yayın âleminin, hem şekil hem de içerik açısından yaptığı ve bir türlü düzeltemediği yüzlerce temel hatadan biri de “reform” sözcüğünü olur olmaz yerde ve uluorta kullanmasıdır. Bakın, özellikle “basın-yayın âlemi” diyorum. Siyasetçilerden söz etmiyorum. Siyasetçiler istedikleri şeye istedikleri etiketi yapıştırmakta serbesttir (!) zaten. Hani şu “doktorun, artık ne yerse yesin demesi” hesabı. Onlara hiçbir konuda yasak yok.

“Reform”un hemen her dilde sözlük anlamı, aşağı yukarı şudur:

“Yanlış, yozlaşmış, tatmin edici olmayan vb. şeylerin iyileştirilmesi veya köklü değiştirilmesi” ve “Zararlı bir durumun veya koşulların onarılarak iyiye dönüştürülmesi.”

Özetle, “iyi, pozitif ve ileri yönde bir değişim”den söz edilir, “reform” diyorsak.

Bir başka deyişle, “her türlü değişim”e reform demek yanlıştır. Hele ki bir şeyleri mevcut durumun ötesine yani daha ilerisine taşımıyorsanız, daha çağdaş, zamana uyumlu ve daha nitelikli hale getirmiyorsanız “reform” demek abestir.

Ama gel gör ki kurumları ya da ülkeleri yönetenlerin, her yaptıkları veya “yapıyormuş gibi yaptıkları” değişikliğe “reform” etiketini yapıştırmaları âdettendir. Yukarıda da belirttiğim gibi “siyasetçi-yönetici” tayfası bunu bilerek ya da cehaletinden yapabilir. Arkasında bir amaç vardır mutlaka. Ancak medyanın, her önüne gelen değişimden “reform” diye söz etmesi, eğer “yandaşlık ya da başka bir niyet taşımıyorsa” yanlıştır. Hatadır.

AKP iktidarının, “gider ayak” önümüze getirip “yememizi” istediği son sözde insan hakları (!) adımları da bunun en somut örneklerinden biridir. Daha önce de yani geçen 19 yıl boyunca ülkeyi neredeyse 100 yıl öncesine götürecek bir yığın değişikliği de “reform” diye adeta bu topluma “kakalamaya” çalışmadılar mı? Bunların ve yardakçılarının (ve tabii her tuzluk gördüğünde eline hıyarı alıp koşturan yetmez ama evetçi işbirlikçi liboş tayfasının) en sevdikleri şeydir bu. 2010 Anayasa Referandumu, hani şu Pennsylvanialı alçak Ağlak Vaiz’in “Ölüleri bile mezardan çıkarıp oy kullandırın” diye fetva verdiği değişiklikleri bile “reform” diye satmadılar mı?

“Başkanlık Sistemi Pazarlamacısı” rahmetli Burhan Kuzu Hoca’ya (AS: hocaya) sorduklarında “reform”un da ötesinde, adeta “devrim” değil miydi bugünkü ucube antidemokratik rejim?

Bugün de mesela Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Metin Feyzioğlu da “devrim” demiyor mu, “reform”la uzaktan yakından ilgisi olmayan son pakete?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın; sanki yargı bağımsızlığını yerin yedi kat dibine gömen, hâkimlere talimat veren, önüne geleni “terörist ve hain” diye yaftalamaya bayılan, AİHM kararlarını ve AYM kararlarını tanımamanın kitabını yazan kendisi değilmiş gibi neredeyse dakika başı ihlal ettiği tüm temel ilkeleri ısıtıp “reform” diye önümüze getirmesi, son yıllarda yaşanan en büyük garabet değil mi?

Tam da bu yüzden, bu ülkenin aklı başında tüm insanlarının “reform”u bu zevatın ağzından duyduklarında bir yandan müstehzi bir eda ile gülümsemesini, bir yandan da sırtını dönmesini yadırgamamak gerekmiyor mu?

Magna Carta’yı (1215) ve Fransız İhtilali’ni (1789), Islahat Fermanı (1856) ve hatta Tanzimat Fermanı’nı (1839) bile açsak, bugünkü “pratik uygulamanın ötesine geçecek” özgürlükler içerdiğini bilenler için bizim “muhteremlerin” satmaya çalıştığı ucube paketi konuşmaya bile zaman harcamak abestir.

FEZLEKE FETİŞİZMİ

“Ben sevmiyorum. O halde vurun, öldürün” zihniyetinin TBMM çatısı altında vücut bulmuş, oraya uyarlanmış halidir, fezlekeler. Bugün paketler halinde TBMM’ye getirilip, halkın seçtiği milletvekillerini kafileler halinde hapishaneye yollamanın acınası bir pratiğidir. DEP’li bir grup milletvekilinin o utanç verici sahneler eşliğinde 1994’te Meclis’ten “Başları eğilerek polis aracına bindirilmesi” pratiğine, Türkiye’yi geri götürmektir. Bakın, 1994 diyorum. Bu utanç size yeter…

Sandıkta yenemediğini, kayyım yoluyla, fezleke yoluyla alt etmeye çalışmak, demokrasiye inanmamaktır.

Demokrasi, muhalefete tahammüllü olmanın, itirazlara kulak verebilmenin ve en önemlisi de hesap verebilmenin, kendinizden hesap soranları kolluk ve yargı yolu ile bastırmaya çalışmamanın adıdır. Bunların hepsini ayaklar altına aldığınız bir rejime demokrasi diyemezsiniz. Hele ki “reform” ve “demokrasi” sözcüklerini her ağzınıza aldığınızda millet size gülmez bile. Hazin hazin seyreder.

Ve sandıkta ağır bir ders verir.

İsterseniz devam edin.

23 Haziran 2019’u unutmayın.

Zaten hiç aklınızdan çıkmıyor ki.

Ve zaten, hırçınlığınız ve saldırganlığınız da bundan.

1. Yıl Biterken Salgını Yönetebildik mi? İmdat Epidemiyoloji ve Sosyal Devlet

Dostlar,

Bu gün, 5 Mart 2021 Cuma günü akşam 20:00’de Bursa Tabip Odası’nın konuğu olacağız. Oda Başkanı Sn. Doç. Dr. Alpaslan Türkkan‘ın yöneteceği çevrim içi (on line) oturumun konusu;

  • 1. Yıl Biterken Salgını Yönetebildik mi? İmdat Epidemiyoloji ve Sosyal Devlet

14 Mart Tıp Haftası kapsamında ülkemiz genelinde düzenlenen çok sayıda etkinlikten bir damla..
Konu başlığı bize ait.. sanırız meramımızı yansıtıyor. 11 Mart 2020 idi Sağlık Bakanı Dr. F. Koca ilk Kovit-19 olgusunu resmen ilan ettiğinde. 1 yıl bitmek üzere. Neredeyiz? Salgını gerçekten başarılı yönetebildik mi? 2 can simidimiz neler olabilirdi? Onları doğru tanımlayıp gereğince iplerine sarılabildik mi?

Ne yapmalı??
Bu yakıcı sorunlarımızı irdelemeye çalışacağız. Görselin altında da görüldüğü üzere, oturum Bursa Tabip  Odası’nın youtube kanalından canlı yayınlanacak. / YAYINLANDI..

Lütfen tıklayınız..

https://www.youtube.com/watch?v=bg_tlROhJp4&feature=youtu.be

Bilgi ve ilginize ile sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 05 Mart 2021, Datça 

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimi (SBF)
Sağlık Hukuku Uzmanı,
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com