Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

ATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. / Halk Sağlığı Uzmanı,
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Yasal Bilirkişi

ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com     
facebook.com/profsaltik,
twitter: @profsaltik  CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_22._yil

Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır.
Sitemizden, kaynak gösterilmesi koşulu ile alıntı yapılabilir.

AYAĞA KALK!
1. AÇ KALMAYACAK
2. ÇIPLAK KALMAYACAK
3. AÇIKTA KALMAYACAK
4. DOKTORSUZ KALMAYACAK!
YERYÜZÜNDE HİÇBİR İNSAN, HER YERDE, HER ZAMAN..EN AZINDAN!

10 Aralık 2018.. 70 yıl önce, Birleşmiş Milletlerde İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ (UNIVERSAL DECLARATION of HUMAN RIGHTS), Doğu ve Batı bloklarına yarılmış 2 kutuplu Dünya tarafından büyük uzlaşı ile kabul edildi. 2. Dünya Paylaşım Savaşı’nın faturası olağanüstü ağırdı. İnsanlık artık savaş istemiyordu. Aradan 70 “uzun” ya da “kısa” yıl geçti. Günümüzde nerede olduğumuzu değerlendirmek için size, Anayasa hukukçusu Sn. Prof. Dr. Kemal GÖZLER‘in tarihsel değerde bir çığlığı olarak nitelenebilecek “HUKUK NEREYE GİDİYOR?” başlıklı makalesini sunmak istiyoruz. Bu yazının başına kısa bir paragraf biz de not düştük :

  • Anayasa Hukuku Profesörü Sn. Kemal Gözler’in bu sarsıcı – tarihsel makalesini,
    10 Aralık 2018 günü, İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ’nin 70. yılında, dünyada ve ülkemizde Hukuk Devletinin tüm değerlerini ve sistematiğini yerle bir edenlere boş bir eldiven gibi fırlatıyoruz.. Türk hukuk dünyası “mutizm” hastalığına yakalanmış iken, çok kıdemli bir tıp profesörü ve bu yaşında Anayasa Hukuku PhD öğrencisi olma ironisi içinde, derin acıyla.. / 
    Prof. Dr. Ahmet SALTIK, Anayasa Hukuku Doktora Öğrencisi 
  • Prof. Rona Aybay’ın açıklamalı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘ni okumak için tıklayın
  • TBMM’nin BÜTÇE YETKİSİ (!) ve CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET REJİMİ AÇMAZI
    Tele1 televizyonuna RTÜK cezasını kınıyoruz..

Bu laubaliliği Türk köylüsü hak etmiyor. Bu kişi derhal görevden alınmalı ve cezalandırılmalı! AKP Türkiye’yi parti devletine dönüştürdü. Bu kabul edilemez ve sürdürülemez! Atatürk Cumhuriyetinde bu ciddiyetsizlik bağışlanamaz!
(
videoyu izlemek için tıklayın.. https://youtu.be/GhQ–pF0o2o?t=4)
****
REJİM TIKANMIŞTIR! Başlıklı makalemizi okumak için üstünde tıklayınız..
Savcı mütalaasını açıkladı: “Ergenekon diye bir örgüt yok!
Ergenekon davasında esas hakkındaki mütalaasını açıklayan cumhuriyet savcısı, ‘Ergenekon örgütünün varlığı ispat edilemedi‘ dedi. Savcılık tüm sanıklar hakkında terör suçundan ceza verilmemesini talep etti. Danıştay dosyası sanığı Alparslan Arslan’ın ise ağırlaştırılmış yaşam boyu (müebbet) hapsi istendi. (aydinlik.com.tr, 30.11.2018)
Başbakan iken R.T. Erdoğan, “Ben bu davanın savcısıyım..” demişti.. Kumpas savcısına zırhlı araç sağlamıştı, sonra da her nasıl oldu ise bu vb. “aktörler” yurt dışına kaçtılar/kaçırıldılar.
Cumhurbaşkanı iken Abdullah Gül de “Bulun bir savcı, delillendirin..” buyurmuştu.
Gerçekten “ha bire” aldatılacak ölçüde “saf” mısınız, halkı böyle mi aldatıyorsunuz; yoksa hiçbir şey rastlantısal değil mi siyaset bataklığında?? Hangisi, hangisi!? Peki şimdi ne olacak?? Yanlarına mı kalacak binlerce masumun ahı? Eyyy Adalet, eyyy hukuk devleti neredesin??! Yanıt verelim : Kumpasa ortaktınız ama her şeye karşın gücünüz yetmedi Ulusun direncine!
AKP’ci=AKP’li kula tapanlar; bunca insan-kul hakkı yiyenlerle suç ortaklığını artık bırak!
****
(Emre Ulaş, Yeniçağ, 11.12.18)11 Aralık 2018 / Günün Karikatürü / Emre ULAŞ

(Cumhuriyet, Zafer Temoçin, 10.12.18)

Basic Philosophy of Medicine & Health Services..  please click on.. (Phase I, Lecture slides for International Medical School of Ankara University..)
****
31 Mart 2019 yerel seçimlerine giderken E. Mülkiye Başmüfetişi Sn. Mahmut Esen’in GÜNCEL RESMİ RAPORLARA GÖRE BELEDİYELERİMİZİN 2017 YILI FAALİYETLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ başlıklı önemli raporu için tıklayın. Yine Sn. Esen’in “GÜNCEL RESMİ RAPORLARA GÖRE ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİN 2017 YILI FAALİYETLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ” başlıklı önemli raporunu okumak için tıklayın. AKP’li belediyelerin hesap verebilirliği ne durumda?****

  • SORUYORUZ  : AKP, zengin ettiği = dinci rantiyeye SERVET VERGİSİ koyabilir mi?
    Ya da yoksul halka mı yıkıyor yarattığı bunalımın ağır bedelini! Yanıt çok net değil mi ey halkımız?! Vergilerin 2/3’ü adaletsiz – acımasız dolaylı vergi! Asgari ücret açlık sınırının bile altında! Bu tür krizler sıklıkla kurgudur ey halkımız; servet el değiştirsin diye, anlaşıldı mı?
  • Doları düşürdük” diye halkla / aklımızla alay etmek yerine; acımasız ve orantısız, halkı yakan ama sermayeyi kollayan elektirik – doğalgaz zamlarını kısmen geri alın, %18 KDV’yi indirin.
  • İktidarın tüm çabası yıl sonu enflasyonu olabildiğine düşük çıkarıp emekçilere ücret artışını sınırlamak. Ama mızrak çuvala sığmıyor; Erdoğan aylığına %26 zam yaptı.. hemen hemen tüm harçlar, vergiler %25’e yakın artırıldı 2019 bütçesinde.. Bu itiraf değil mi? Eee??!

Sevgi ve saygı ile. 11 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   www.ahmetsaltik.net

  • Yasal Bilirkişilik eğitimimizi de tamamladık ve Sertifikamızı aldık. Sağlık Hukuku bağlamında davalarda yetkili bilirkişilik yapabileceğimiz gibi, “Uzman görüşü” de yazabiliriz..
  • SAĞLIK HUKUKU yüksek lisans (master) eğitimimizi tamamladık (10.08.18).
    Tez savunması pp yansıları için tıklayın AHMET_SALTIK_Tez_sunumu_10.08.2018
    Tezi kitaplaştıracağız, teze dayalı 3 bildirimizin tam metni ve yansıları için  tıklayın
  • Anayasa Mahkemesi çocuk aşıları hakkında nasıl yanlış bir karar verdi, kamuoyu görmeli
  • Önceki yazılarımızdan                              :
    2017 yılı çalışmaları dosyamızı ve yıl içinde sitemizde yayınlanan 58 makalenin listesine ve erişkelerine ulaşmak için: http://ahmetsaltik.net/2017/12/31/2017-yili-calismalarimiz/ 

Sitemizde yayınlanan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim 
“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” / Nazım HİKMET

 

İnsan Hakları Hemen, Şimdi!

10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ
“İnsan Hakları Hemen, Şimdi!”

Hak örgütleri 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde açıkladı:

  • “Yemen’de 80 binin üzerinde çocuk açlıktan öldü. 3 milyon kadın ve çocuk açlık ve ölüm tehlikesi ile karşı karşıya. Dünya 21. yüzyılda açlıktan ölen çocuklarla yüzleşiyor.”

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 10 Aralık İnsan Hakları Gününde, İstanbul, Sultanahmet’te ortak basın açıklaması düzenledi.

Açıklamada, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri hatırlatıldı ve bir an önce çözüm üretilmesi gerektiği belirtildi. Açıklama, İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri ve TİHV Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı tarafından yapıldı. 10 Aralık 2018, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul ve ilanının 70. yıldönümü. Bu tarih dünyanın her yerinde “insan hakları günü” olarak kutlanıyor.

“İnsan hakları araçsallaştırıldı ve tehdit altında”

İlk sözüalan Yoleri, insan olmaktan gelen hakların dünya çapında korunamadığını ve tehdit altında olduğu vurguladı. Evrensel Beyannamede yer alan bir uygulama ve düzenin hala kurulamadığını, hakların olağanüstü hal (OHAL) rejimleriyle sürekli baskı altına alındığı belirten Yoleri, durumun bir “insanlık krizi” olduğunu söyledi.

Dünyadaki kötü gidişatın özelikle mültecilerin sayısını artırdığı, bu kişilerin haklarının pazarlık konusu yapıldığı, bu durumun da insan haklarının araçsallaşmasına özellikle katkı sunduğu, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi sisteminin insan haklarının evrenselliği ve uluslararası korumaya tabi olması anlayışı bakımından, yetersizlik ve eksikliklerinin ortaya çıktığının görüldüğü bu dönemde yeniden insan haklarını hatırlatmak başlıca görevlerimiz arasında.”

“Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorunu büyüdü”

Açıklamada, hak ihlallerinin Türkiye’de giderek arttığını belirtilirken, OHAL döneminde yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ihlallerin zirve yaptığı aktarıldı.

“İnsan hakları örgütlerinin tespit ettiği en önemli noktalardan bir tanesi de, uluslararası anlaşmalarda evrensel hukukta ‘sert çekirdek haklar’ diye tarif edilen hakların ihlal edilmesiydi.

“Anayasa’nın da 15. maddesinde tanımlanan yani savaş, OHAL gibi koşullar altında bile ihlal edilemeyecek haklarımızın da OHAL süresince kısıtlandığını, ortadan kaldırıldığını gördük.”

Gözaltı süresinde, iki kez uzatılarak 12 güne çıkarılabilecek bir düzenleme getirildiğini söyleyen Yoleri, bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğunun altını çizdi.

“Kişiler sivil ölüme terk ediliyor”

Gülseren Yoleri, işlerinden çıkartılan kişilerin sivil ölüme mahkum edildiğini, bunun da büyük bir hak ihlali olduğunu söyledi. Yoleri, işinden ihraç edilen kişilerin başka işlere girmesinin de engellendiğini, eşlerinin ve çocuklarının bile işe giremediğini, gelir elde edemeyip sivil ölüme terk edildiğini vurguladı.

“İnsanlar artık ifade etmedikleri düşüncelerinden bile suçlanıyor” diyen Yoleri, 3. Havalimanı işçilerinin hukuksal durumlarından da söz etti:

“Örgütlenme özgürlüğüne yönelik baskılar devam ediyor. Özellikle sendikalaşma ya da sendikaların aldıkları kararların uygulanmasısında da çok ciddi engellemeler karşımıza çıkıyor.

“Yaratılan sınırlamaların bile ötesindeki uygulamalardan biri 3. Havalimanı işçilerinin iş bırakma eylemleri sırasında gözaltına alınmaları sürecinde ortaya çıktı. 40 yıllık hukukçuları bile şaşırtan bir uygulama ile işçilere hukuksal yardım verilmesi valilik kararı ile engellendi. Bunun hiçbir yasada yeri yok.”

“21. yüzyılda açlıktan ölen çocuklar var!”

Ardından konuşan TİHV Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Yemen’de yaşanan hak ihlallerine dikkat çekti. Fransa ve Belçika’da gösteri yapan sarı yeleklilere selam gönderen Fincancı, “Yemen’de 80 binin üzerinde çocuk açlıktan öldü. Dünya 21. yüzyılda açlıktan ölen çocuklarla yüzleşiyor. 3 milyon kadın ve çocuk acil açlık ve ölüm tehlikesi ile karşı karşıya” ifadelerini kullandı.

Fincancı’nın konuşmasından satır başları şöyle:

“Evrensel bildirgenin başlangıcında bir ifade var; insanlık ailesinin bütün üyeleri için eşit, bölünemez ve devredilemez hakların tanınmasının dünyada özgürlüğün ve adaletin temeli olduğu haklar korunamıyor ise, herkesin önünde baskıya karşı son çare olarak direnme hakkına başvurmak zorunda kalabileceği çok açık bir şekilde ifade ediliyor.

“Bu mecburiyetin yaşanmaması için de insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının zaruret olduğu belirtiliyor. Eğer hukuk rejimi ile koruyamıyorsak, haklarımızı dile getirmek ve haklarımızın ihlal edilmesini önlemek için mücadele etmek sorumluluğu taşıyoruz.”

İlk 11 aydaki yaşam hakkı ihlalleri

Açıklamada, TİHV dokümantasyon merkezinin verilerine göre, 2018 yılının ilk 11 ayındaki yaşam hakkı ihlalleri de anlatıldı:

* Dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açılması sonucu 14 kişi yaşamını yitirdi.
* Silahlı çatışmalar nedeniyle 185 güvenlik gücü (asker, polis, korucu olmak üzere), 311 militan, 33 sivil olmak üzere toplam 529 kişi yaşamını yitirdi.
* Güvenlik güçlerine ait araçların çarpması sonucu 7 kişi yaşamını yitirdi ve 31 kişi yaralandı.
* Mayın ve sahipsiz bombaların patlaması sonucu 2 kişi yaşamını yitirdi ve 22 kişi yaralandı.

 

Beyanname ve Yetmiş Yıllık Küller

HUKUK GÜNDEMİ
Beyanname ve Yetmiş Yıllık Küller

Av. FİKRET İLKİZ
BİA Haber Merkezi 10 Aralık 2018
https://bianet.org/bianet/insan-haklari/203357-beyanname-ve-yetmis-yillik-kuller

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nden insanlık ne ummuştu ne buldu? Siyasal iktidarlar insan külleri üzerine basa basa “taktiklerin” en acımasızı olan “düşman ceza hukuku” anlayışını kendi halklarına reva gördüler.

70 yıldan çok daha önceydi…Birinci Dünya savaşı çoktan bitmiş, silah üretimi ile kalkınmanın mucitleri görülen Naziler, muhaliflerin zayıflığı ile beslenerek işbaşı yapmışlardı. SA, SS ve Gestaponun kurucusu, III Reich Başbakan yardımcısı Hermann Goering “Nazi Tekniği” denilince ne anlaşılması gerektiğini Nürnberg Mahkemesinde şöyle anlatmıştı:

“Tabii ki insanlar savaş istemezler. Adam evinde memnun mesut yaşarken neden savaş istesin ki? Ülke halkları hiçbir zaman savaşmak istemezler, Rusya’da da, İngiltere’de de, Almanya’da da… Bu anlaşılır bir şey tabii ki, ama bir ülkenin politikasına liderler karar verirler. Demokrasi de olsa, faşist diktatörlük de olsa liderlerin insanları arkalarından sürüklemeleri son derece kolaydır. Onlara ülkelerinin saldırıya uğradığını söyleyin yeter. Barış yanlısı olanları da vatansever olmadıkları için ülkeyi tehlikeye atmakla suçlayın, bu kadar basit. Bu taktik bütün ülkelerde işler…”

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden insanlık ne ummuştu ne buldu?

İnsan hakları öğretisinin tersine devletler hukuku ve yargıyı kullanmaya başladılar. Siyasal iktidarlar insan külleri üzerine basa basa “taktiklerin” en acımasızı ama en yararlısı olan “düşman ceza hukuku” anlayışını kendi halklarına reva gördüler. 70 yıl içinde oluşturulan bu hukuk anlayışı yüzyılımıza damgasını vurdu. Denenmiş taktik başarılıydı, demokratik ülkelerde bile en geçerli taktik olarak benimsendi.

Amerika’nın “Guantanamo” ve benzeri diğer kamplarını anımsayın! “Amerika Özsaygısını Tahrip Ediyor” başlıklı yazısını Ronald Dworkin şöyle bitiriyordu:

  • Bugün bizi tehdit eden başka bir tehlikedir: Bu, Amerikan güvenliğini birazcık dahi olsa iyileştiren her şeyin meşru olduğu inancıdır. İhtiyat bizim tanıdığımız yegâne değer durumuna gelmiştir. Cesaret ve onur, güvenliğin dikkate değer tek şey olduğu önyargısına feda edilmektedir. Terör tehlikesi bütünüyle bakıldığında, kendileriyle yaşamayı öğrendiğimiz uyuşturucular, seri cinayetler ve diğer cürümlerden daha büyük değildir. Ancak onurumuzu kendi edimimizle içine düşürdüğümüz tehlike çok daha büyüktür. ‘Güvenlik ve haklar arasında yeni bir denge kurulması’söylemi gerçekten yanılgıya sürüklemektedir: Bu deyim güvenliğimizi kendi haklarımıza değil, başka insanların haklarına göre değerlendiriyor. Güvenliğimizi kendi şerefimiz karşısında değerlendirmek çok daha önemli sayılmalıdır.”

Bütün tehlikelerden arınmış bir dünya beklerken ve 70 yıllık birikimle korkudan kurtulma özgürlüğünün sağlandığı bir dünya yaratmayı umarken; düşman ceza hukuku yaratarak kin, nefret, ceza tehdidi ve düşmanlığın hukukunu uydurduk… Bu anlayışın yarattığı hukukun arkasından sürüklenmeyelim, yüzyılın tehlikesidir.

Sürekli tekrarlanan “güvenlik”; kaygılı bir güvensizlik yaratılarak devletin kendi yurttaşlarına karşı onu içten içe kemiren ve hukuk devleti olmaktan uzaklaştıran bir söyleme dönüştürüldü. “Güvenlik kaygısı” ve korkusu üzerine kurulu hukuktan yana olan siyasal iktidarlar özellikle dünyayı “düşman ceza hukuku” ile donattılar.

Alman ceza hukukçusu Günter Jakobs; “tehlikenin önlenmesine yönelik bir ceza hukuku anlayışıyla”  devlet düzenini tanımayan yurttaşları “düşman” olarak görüyor. Ürkütücü… O’na göre düşman bellenenleri işleyecekleri suçlarda temel haklardan yoksun bırakmanın yerinde olduğunu savunuyor. Böylesi bir hukuk anlayışı giderek kökleşiyor. Bu hiçbir ülkenin hukuk politikası olamaz, olmamalı.  Dünya liderleri bu anlayışı ülke politikalarında içselleştirmeye çalışıyor. İktidara yapışık hükümetler koltuk zamklarında böylesi bir anlayışı kullanıyor.

Hukukun Beyannameden 70 yıl sonra yaşamaya başladığı buhranında sanık bile olamayacak derecede hakları kısıtlanan insanlar “düşman” sayılıyorlar. Yargıyı kendinden yana olmaya devşiren iktidarlar için “düşman”lar yurttaş ceza hukukunun amacı ve muhatabı bile değildirler. Nesnedirler… Hatta onlar, düşman ceza hukuku anlayışına göre en az zararla ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikelerdir ve “cezanın” muhatabı kabul edilmezler.

Sayın Hayrettin Ökçesiz’in ceza adaleti hakkındaki sözlerini akılda tutmak gerekiyor: “Bir düşman ceza hukukunun yasalarla insanı kişi olmaktan çıkararak bir av hayvanına dönüştürmesine izin veremeyiz. Bu tehdidi çocuklarımıza bir hukuk mirası olarak bırakamayız. Demokratik ceza hukuku tasarımını, temel hakların ve özgürlüklerin tüm insanlarca doyasıya yaşanabileceği bir hukuk düzeninin tanımlayıcı kavramı olarak benimsemek zorundayız. Diktatörlerin ve miyop teknokratların ceza hukuklarına güvenlik kaygılarımızla meşruluk kazandıramayız. Dworkin’in uyarısına kulak vermeliyiz: Cesaret ve onur, sözde güvenliğin dikkate değer tek şey olduğu önyargısına feda edilmemelidir. Çünkü gerçek güvenlik sürekli kılınmış, eşit ve daha çok özgürlüktür. Özgürlük ise cesaret ve onurla taşınır.”

Benjamin Franklin’in Özgürlük Anıtı’na yazılmış sözleri bugün her zamankinden daha anlamlıdır:

  • “Güvenlik için özgürlüklerinden fedakârlık edenler ne özgürlüğü ne de güvenliği hak eder.”

Temel hakların ve özgürlüklerin doyasıya yaşanabileceği demokratik ceza hukukunun temeli olan insan onuru, güvenliğin dikkate değer tek şey olduğu önyargısına feda edilemez. İnsanlar bunu hak etmediler. Ölüleri için mezarlık sahibi bile olamayan insanların acılarından doğan 70 yıllık İnsan Hakları Beyannamesi’ni yakmayın!

İnsan hakları ve insan onuru; yargı, hukuk ve yasa koyucu için yön göstericidir. İktidarların sınırıdır. İnsan haklarını ne kadar sınırlandırırsanız hukuk devletinin niteliği de o kadar tehlikeye girer. Bu yüzden ceza hukukunda; hiçbir koşulda insan onurunu korumaktan vazgeçmediğimiz, cesaret ve onurumuzun özgürce taşındığı bir anlayışla hukuk devleti yaratmak herkesin ve her kurumun görevidir. Beyanname böyle diyor!

Düşmanlık hukukla bağdaşmaz, devlet insan öğütmez, insanın cesaret ve onurunu korur. Biriktirdiği ve bir yerde depoladığı soruşturmaları tayin ve takdir ettiği zamanlarda ortaya çıkararak insanları ceza tehdidi altında bırakmaz. Devlet vatandaşlarına tuzak kurmaz.

Hukuk, insanları düşman yapmaz. Düşman ceza hukuku, insan haklarına aykırıdır.

II. Dünya Savaşı’nın acıları henüz sarılmadı. II. Dünya savaşının faşizmini yaşayanların sistematik ve acımasız hak ihlallerinden çıkardığı dersle yazdıkları İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine saygı gösterin.

Barış için, yoksulluktan ve tehlikelerden korunmak için kabul edilen böyle bir Beyanname hakkında boş boş konuşmayın hiç olmazsa, çünkü konuşacaksınız. Böylece belirlediğiniz ülke politikalarınızın harcına insanların küllerini savurmuş olmayın!

Aklınızda kalsın. İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için, insan haklarının hukuk düzeni ile korunması gerektiği İnsan Hakları Beyannamesinin en kıymetli amaçları arasındadır.

BM Genel Kurulu yetmiş yıl önce, “Toplumun her bireyi ve her organının bu Bildiriyi sürekli göz önünde bulundurarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye ve ulusal ve uluslararası geliştirici önlemlerle gerek üye devlet halkları gerekse bu devletlerin yargı yetkisi içindeki ülkelerin halkları arasında bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin biçimde tanınıp gözetilmesini sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak başarı ölçüsü olarak” İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni ilan etmiştir. Tüketmeyin!

Milyonlarca insanın yitirildiği, en korkunç insan hakları ihlallerinin yaşandığı II. Dünya savaşından sonra akıldan çıkarılmamalıdır ki; yıkılmış, yakılmış evler, sokaklarda mezarsız yatan ölüler olmasın, artık savaş çakmasın diye değil; kendi politikalarının kazancı adına ve sanki barış istermiş gibi tam teslim olacakları anda Hiroşima ve Nagazaki’ye üç gün arayla atom bombaları atılarak sona erdirilmiş savaştan geriye kalan yakılmış ve yanmış insanların külleri üzerine kurulan bir dünyada yaşıyoruz.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, tehlikelerden arınmış bir dünyanın her yerinde
– sürekli barış,
– herkese eşitlik ve ekmek,
– korkularından ve savaş tehdidinden kurtulmuş,
– ifade ve tapınma özgürlüğünün var olduğu

bir dünya düzeninde insan hak ve özgürlükleri için ilan edildi.

10 Aralık 1948, kutlu olsun; inananlara! İnsan amaçtır.

Manşet görseli: Af Örgütü’nün 10 Aralık için düzenlediği “Büyük Resim” sergisinden soldan sağa: 1- Zeyra Doğan 2- ZULAL 3- Oğuz Demir’in eserleri.

HUKUK NEREYE GİDİYOR?

HUKUK NEREYE GİDİYOR?

Gözlemler ve Sorular

Kemal Gözler ile ilgili görsel sonucu

Kemal Gözler*
www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm

(Anayasa Hukuku Profesörü Sn. Kemal Gözler’in bu sarsıcı – tarihsel makalesini, 10 Aralık 2018 günü, İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ’nin 70. yılında, ülkemizde ve dünyada Hukuk Devletinin tüm değerlerini ve sistematiğini yerle bir edenlere boş bir eldiven gibi fırlatıyoruz.. Türk hukuk dünyası “mutizm” hastalığına yakalanmış iken, çok kıdemli bir tıp profesörü ve bu yaşında Anayasa Hukuku PhD öğrencisi olma ironisi içinde, derin acıyla.. / Prof. Dr. Ahmet SALTIK, Anayasa Hukuku Doktora Öğrencisi)

Ülkemizde ve derecesi farklı olmakla birlikte diğer bazı ülkelerde, demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve hürriyetler günden güne geriliyor. Neticede hukukun ve hukuk biliminin değeri tartışmalı hâle geliyor. Bu konuda önce bazı gözlemlerde bulunmak ve sonra da birtakım sorular sormak istiyorum.

  1. GÖZLEMLER

Aslında burada demokrasinin nasıl gerilediği, hukuktan nasıl uzaklaşıldığını ve temel hak ve hürriyetlerin nasıl zedelendiğini örnekler vererek ayrıntılı bir şekilde göstermek gerekir. Ben burada örneklere girmek istemiyorum. Zira somut örnekler vererek bu gözlemleri dile getirmek artık cesaret istiyor. İçinde bulunduğumuz akademik özgürlük düzeyi buna müsait değil.

Burada sadece genel gözlemlerde bulunmakla yetiniyorum.

Hukuk burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi.

  • Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasal ve hukukî mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı hâline dönüştü.
  • Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler hâline geldi.

İktidarı sınırlandırmakla görevli organlardan birincisi olan Anayasa Mahkemesi, iktidarı sınırlandıran bir unsur değil, tersine onu tahkim eden bir unsur hâline dönüştü.

Kısacası hukuk, siyasetin longa manus’u hâline geldi.

  • Artık hukuk, siyaseti çerçevelendirmiyor; tersine o siyasetin cenderesi altında  bulunuyor.

Bu olgu, derecesi farklı olmakla birlikte diğer bazı ülkelerde de gözlemleniyor.

Saf hukukî yaklaşım, bugün devletin temel organlarının nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Artık anayasa veya kanunlardaki kurallara bakmak, karşılaşılan hukukî sorunun nasıl çözümleneceği konusunda bir fikir vermiyor. Örneğin anayasa mahkemelerinin önündeki bir iptal davasının sonucunu tahmin etmek için anayasanın ne dediğine bakmanın bir yararı yok. Zira artık anayasa mahkemesi kararları anayasaya değil, birtakım hukuk dışı faktörlere bağlı. Belirli bir davada anayasa mahkemesinin ne yönde karar vereceğini anayasa hukuku profesörleri değil, gazeteciler daha iyi tahmin ediyorlar.

Aynı şey idare ve ceza hukuku için de geçerli. İktidarın önem verdiği bir idarî işlemin idarî yargı tarafından iptal edilme ihtimali neredeyse sıfır. Bugün, siyasî niteliği olan bir olayda, en kıdemli ceza hukuku profesörleri dahi gözaltına alınan bir kişinin tutuklanıp tutuklanmayacağını, sanığın mahkum olup olmayacağını bize önceden söyleyemez. Ceza hukuku profesörlerinin bilgileri artık bu konuda bir işe yaramıyor.

Beş yıl önce açılmış bir soruşturma dolayısıyla bir  akademisyenin neden sabah 6’da gözaltına alındığı, bir milletvekilinin yeniden seçilmesine rağmen neden yasama dokunulmazlığından yararlandırılmadığı ve tutukluluğunun neden devam ettirildiği hukukla izah edilemiyor. Bunları izah etmek için hukuk dışı unsurları göz önüne almak gerekiyor.

Olan biteni açıklamak bakımından hukuk bilimi çaresizlik içinde. Olaya uygulanacak normun ne olduğu, bu normun olaya nasıl uygulanacağı konusunda hukuk profesörlerinin derin bilgilerinin, normu uygulayacak hâkimin hangi hukuk dışı faktörler altında çalıştığı bilgisi karşısında pek bir değeri bulunmuyor.

Yorum teorisi konusunda yıllarca çalıştım ve bu konuda pek çok makale yazdım. Artık üzülerek görüyorum ki, hiçbir yorum teorisi, hâkimler üzerinde, hâkimlerin siyasal çevrelerden aldıkları sinyallerin yarattığı etkinin yarısı kadar bile bir etki yaratmıyor. Genç meslektaşlarıma yorum teorisi üzerinde çalışıp bu işe yaramaz bilgilerle yıllarını heba etmek yerine, hakimlerin kişisel geçmişleri ve çalışırken hangi etkilere maruz kalarak karar verdikleri gibi unsurlar üzerinde çalışmalarını tavsiye ediyorum.

Keza belirli bir hâkimin önünde davası olan kişilere de davanın nasıl sonuçlanacağı konusunda hukukçulara değil, gazetecilere veya bu etkiler konusunda bilgi sahibi olan diğer kişilere danışmalarını salık veririm.

  • Artık hukuk bilimiyle uğraşmak, havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet hâline geldi.

Muhtemelen bu nedenle günümüzde anayasa ve idare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler. Uzmanlık alanlarının aslında bir işe yaramadığını görüyorlar ve ömürlerini boş bir işe adadıklarından dolayı da pişmanlar. Neticede üniversitelerimizin anayasa ve idare hukuku anabilim dalları, bütün motivasyonlarını yitirmiş, mesleklerine yabancılaşmış, mutsuz insanlar topluluğu hâline dönüştü. Bu sebeple meslektaşlarımız çalışma isteği ve enerjisi bulamıyorlar.

Benzer gözlem ceza hukukçuları için de geçerli. Politik nitelikteki bazı davalarda uzmanı oldukları ceza hukuku bilgisinin bir işe yaramadığını; ceza yargılamasının, ceza usûlünün ilkeleri doğrultusunda değil, bir tünelde giden ve geriye dönme veya yol değiştirme imkânı olmayan bir araba misali yürütüldüğünü üzülerek gözlemliyorlar[1].

Başta anayasa hukuku olmak üzere ülkemizde hukuk biliminin değersizleşmesi sürecini yaşıyoruz. Hukuk biliminin değersizleşmesine yol açan şey, aslında bizatihi “hukuk”un değersizleşmesidir.

  1. SORULAR

Yukarıda birkaç gözlemde bulundum. Bu gözlemlerle ilgili birkaç soru da sormak isterim.

  1. Hukukun sona erdiği bir yerde hukuk bilimi de sona erer mi?

Hukuk başka, hukuk bilimi başkadır. Bunlardan birincisi ikincisinin konusudur. Ancak konunun ortadan kalktığı yerde konuyu incelemekle görevli bilim dalı varlığını sürdürebilir mi? Olmayan bir şeyi inceleyen bir bilime neden ihtiyaç olsun? Dahası ihtiyaç olsa bile olmayan bir şey üzerinde bu bilim nasıl olup da incelemede bulunsun?

  1. Hukukun değersizleştiği bir yerde hukuk bilimi de değersizleşir mi?

Belki hukukun sona ermediğini, kısmen de uygulandığını veya en azından kağıt üzerinde ülkede hâlâ anayasa ve kanunların bulunduğu söylenebilir. Peki ama anayasa ve kanunların bir norm olarak uygulanmadığı ve kendilerine sistematik olarak uyulmadığı bir ülkede “anayasa” ve “kanun” diye sunulan metinlerin bir değeri olabilir mi? Bu metinlerin değeri yoksa bu metinleri incelemekle görevli olan hukuk biliminin bir değeri olabilir mi?

  1. Anayasa ve kanunlarda yazılanın dışında ülkede başka bir “hukuk” mu var?

Ülkede şu ya da bu şekilde bir beşerî düzen sürdüğüne göre, hukukun yok olmadığı, hâlâ bir “hukuk”un olduğu, ama bu “hukuk”un anayasa ve kanunlarda yazılan hukuk olmadığı düşünülebilir mi? Peki ama bir ülkede anayasa ve kanunlar var iken, bunların dışında ve bunlara aykırı bir hukuk olabilir mi?

  1. Hukuk bilimi, anayasa ve kanunlarda yazan hukuk yerine “uygulamadaki hukuku” inceleyebilir mi?

Hukuk biliminin konusu, beşerî davranış kurallarının incelenmesidir. Anayasa hukuku bilimi de devletin temel organlarının davranışlarının hangi kurallara tâbi olduğunu inceler. Devletin temel organları anayasada yazan kurallara göre değil, bir başka şekilde davranıyorlarsa, anayasa hukuku biliminin görevinin anayasada yazan kuralları değil, bu organların gerçekte uyduğu kuralları ortaya çıkarmak ve bunları incelemek olduğu söylenebilir mi?

Eğer böyle bir şey söylenebilirse aşağıdaki soruları da sormak gerekir.

  1. Anayasa hukuku bilimi, metodolojisini değiştirmeli midir?

Yukarıda belirtildiği gibi, devletin temel organları, artık anayasadaki kurallara göre değil, başka kurallara göre davranıyorlarsa, anayasa hukuku biliminin görevinin, devletin temel organlarının uydukları bu kuralları ortaya çıkarmak ve bunları analiz etmek olduğu söylenebilir mi? Örneğin belirli bir davada anayasa mahkemesinin nasıl karar vereceğini önceden bilmek için bu konudaki anayasa hükmüne bakmak yerine, anayasa mahkemesi üyelerinin kimin tarafından atandığına ve hangi faktörler altında çalıştıklarına bakmak daha doğru olabilir mi? Keza bir ceza davasında sanığın tutuklanıp tutuklanmayacağı veya mahkum olup olmayacağını bilmek için ceza kanununa ve ceza muhakemesi kanununa bakmanın gereği kalmadığı, bunun yerine dava dosyasıyla ilgisi olmayan başka unsurlara bakmanın daha doğru olacağı ileri sürülebilir mi?

  1. Metodolojisini değiştirmiş böyle bir “hukuk bilimi”, gerçekten bir hukuk bilimi midir?

Yukarıdaki sorulara evet yanıtı verilirse şu sorular ortaya çıkmaktadır: Hukuk bilim insanları yukarıda belirtilen hukuk dışı unsurları nasıl inceleyeceklerdir? Hukuk bilim insanları, hâkimin olay hakkında nasıl karar vereceğini hâkimin uygulayacağı anayasa ve kanun hükmüne bakarak söyler. Hukukçuların uzmanlığı normun ne olduğu ve normun nasıl uygulanacağı konusundan ibarettir. Hukuk bilim insanlarının, normu uygulayan hâkimin hangi hukuk dışı faktörler altında karar verdiği konusunda bir uzmanlığı yoktur. Bu konularda gazeteciler, hukuk profesörlerinden daha donanımlıdır. Eğer bu böyleyse, uygulanan gerçek hukuku anlamak için hukuk biliminin metodolojisini değiştirmesi, hukuk dışı unsurları inceleme alanına dahil etmesi, bizatihi hukuk bilimini, hukuk bilimi olmaktan çıkarmaz mı? Metodolojisi değişmiş böyle bir hukuk bilimi, hukuk bilimi sıfatına layık olur mu? Norm olmadan hukuk bilimi olabilir mi?

  1. Anayasa hukukunda yeni bir dönem mi başlıyor, yoksa anayasa hukuku sona mı eriyor?

Bilindiği gibi anayasa hukuku bilimi, “klasik dönem”, “anayasa hukukunda siyasal bilim yaklaşımı” ve “yeni anayasa hukuku” olmak üzere üç gelişim dönemine ayrılır[2]. Birinci dönem 1800’lerde başlayıp 1950’ye; ikinci dönem 1950’den başlayıp 1980’lere kadar sürmüştür. Artık 1980’lerde başlayan ve anayasayı müeyyidelendirilmiş bir norm olarak ele alan üçüncü dönemin sonuna gelindiği söylenebilir mi? Anayasa hukukunun üçüncü döneminin sona ermesi, acaba ikinci dönemdeki siyasal bilim yaklaşımına geri dönüleceği anlamına mı geliyor? Yoksa üçüncü döneminin sona ermesi, anayasa hukukunun kendisine yeni metodolojik araçlar geliştiren yeni bir döneme geçileceği anlamına mı geliyor? Bunların ikisi de mümkün değil ise acaba anayasa hukukunun sonu mu geldi?

SONUÇ

Ben bu kısa makalede bazı gözlemler yapıp, birtakım sorular sordum. Bu sorulara benim kesin cevaplarım yoktur. Ancak genelde hukuk bilimi, özelde de anayasa hukuku bilimi, varlıklarını sürdürmek istiyorsa bu soruları tartışmak ve bunlara bir cevap vermek zorundadır.

http://www.anayasa.gen.tr/gozler.htm.

[1].   Yeni Türk Ceza Kanununun mimarlarından biri olan ve sekiz yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapmış bulunan adı geçen Fakültenin Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Adem Sözüer’in, bu durum karşısında söylediği şu sözler çok manidardır: “Kolluk, savcılık, mahkeme, Yargıtay’da bir zincirde oluşturulmuş, adli sistem dışından bu zincire ‘belli kişilerin suçlu bulunması ve mahkum edilmesi’ talimatı veriliyor. Bu zinciri oluşturan her halkada bulunan hâkim savcılar adil bir yargılama değil, daha baştan suçlu olarak damgaladıkları kişiyi mahkum etmek için hareket ediyor. Bu nedenle bu tür önceden kararı verilmiş yargılamalara tünel bakışlı dava diyoruz. Tünelin başından sonuna kadarki her aşamada, yani soruşturma kovuşturma ve temyiz evrelerinde tünelin sonundaki kişi hep suçlu görülmektedir, mutlaka mahkum edilecektir. (Hilal Köse’nin Adem Sözüer ile Yaptığı Röportaj, Cumhuriyet, 1 Ekim 2018, http://www. cumhuriyet. com.tr/ haber/ siyaset/1099638/ Affin_sonu_kaos.html).

[2].   Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları: Ders Kitabı, Bursa, Ekin, 10. Baskı, 2018, s.35-40.

(c) Kemal Gözler. 2018. Bu makale, miktar olarak yarısını aşmamakyazarının adını belirtmek ve www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm adresine link vermek şartıyla başka sitelerde yayınlanabilir.

Bu makaleye aşağıdaki şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler, “Hukuk Nereye Gidiyor? Gözlemler ve Sorular”, www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm (Yayın Tarihi: 6 Aralık 2018)

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr 
Editör: Kemal Gözler
E-Mail:
Yayın Tarihi: 6 Aralık 2018

Sarı Yelekliler: Unutulanların öfkesi

Sarı Yelekliler: Unutulanların öfkesi

Sarı Yelekliler üç haftadır alım gücünün düşmesi ve başta akaryakıt olmak üzere çeşitli ürünlere yapılan zamlar karşısında sokaktalar. Gelir dağılımı adaleti en temel istemleri. Temsili demokraside temsil görevini üstlenenlerin zevk ve sefalarının son bulması (maaşlarının düşürülmesi, seyahat ve ulaşım harcamalarının denetlenmesi ve yalnızca zorunlu olanlarının karşılanması, eski cumhurbaşkanlarına ömür boyu ödenek uygulamasına son verilmesi, vs.) da bir o ölçüde istemleri arasında yerini alıyor. Temsilcileri aradan çıkarıp siyasete doğrudan müdahil olma istemleri bile var: Bireysel yasa teklifinde bulunmak istiyorlar. Köşelerinden çıkıp kendilerini unutmuş olan siyasilere seslerini yükselten kişiler bu protestocular. Kısacası “Biz de varız” diyenler.

Tıpkı Gezi eylemlerinde olduğu gibi, Sarı Yelekliler’in eylemleri vesilesiyle en çok dillendirilen konu, siyasetle olan mesafeleri ve örgütsüz olmaları. Protestocuların önemli bir bölümü eylemler öncesinde siyasetle ya çok zayıf ilişki içindeler ya da apolitikler. Hatta içlerinde hiç oy kullanmamış olanlar var. “Salt kendi çıkarları için hareket eden bu küçük siyasal toplulukla (siyasileri kastediyor) işi bitirmek gerek” diyorlar (Le Monde, 5 Aralık 2018). Zira, siyasilerin yalnızca kendi yerlerini korumak için mücadele ettiğini düşünüyorlar. Bu sözler bize sorunun önemli boyutlarından birinin “temsili demokrasiye duyulan güvensizlik ve siyasilere ilişkin bıkkınlık hali” olduğunu gösteriyor. Seçimlik demokrasiye yönelik bir “yetti artık” hali bu. Mevcut haliyle siyaseti yeterince anlamadığı, sıradan insan olarak hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini düşündüğü için siyasetten uzak durduğunu, ancak “siyasetin gündelik yaşamı üzerindeki etkisini anlamasıyla” bu eylemlere dahil olduğunu söylüyor birçoğu. Sokak siyaseti tam da bu noktada, daha az görünür, o zamana kadar sesi çıkmamış veya sesini duyuramamış olanlarda “yapabilirim, değiştirebilirim” düşüncesinin oluşması ve pekişmesi için olanak sunuyor. Oy sandığında tek başına iken, sokakta, sorunların ne kadar da ortak olduğunu görüp nicel gücünün farkına varıyor. Yapmak ve değiştirmek için araçlardan yoksun olmadığını görüyor. Sahip oldukları “dayanıklılık kayıtlarının”, yani insanların başlarına geleni anlamlandırmak, onunla mücadele etmek ve sorunların üstesinden gelmek için bireysel ve kolektif bir pratik dağarcığına sahip olduklarının farkına varma durumu bu.

  • İnsanların, aynı sorunlardan mağduriyet yaşarken ve kendi köşelerinde tek başına çaresizce ve sessizce durma halinden, köşelerini terk ettikleri, bir araya geldikleri ve kolektif pratik dağarcıklarını kullandıkları bir konuma geçme hali.

Sokakta öğreniyorlar. Siyasetin kendi gündelik yaşamlarının içinde ve hatta yaşamlarının bizzat kendisi olduğunu öğreniyorlar. Sokak siyaseti dayanışmayı ve yoldaşlığı öğretiyor, siyasallaştırıyor. “Blokaj eylemlerinde, barikatlarda, dinliyoruz, tartışıyoruz ve fikir alışverişi yapıyoruz” diyor bir Sarı Yelekli.

Maruz kalınan devlet şiddeti çoğu durumda bu dayanışmayı güçlendirir, safların sıklaşmasına neden olur. Ortak bir mesele, amaç etrafında seferber olan çok farklı görüşlerden insanlar birlikte hareket etmeyi öğrenir. Gruplar taleplerini dış dünyaya anlatmak için anlamları ve araçlar setini kullanmayı öğrenir, ki zaten sokak siyaseti bu açıdan oldukça zengin bir alet kutusuna sahip.

Sarı Yelekliler talep etmeyi ve seslerini duyurmanın yollarını öğrenirken, hükümet kanadından istemler karşısında gelen ilk yanıtlar cop, gaz bombası, şiddet ve hor görme oldu. “Seslerini duymamak olanaklı değil” açıklaması ve bir dizi geçici çözüm sonradan geldi. Salt bu tavrından dolayı Macron’u “demokrat” olarak niteleyecek değiliz elbet. Böyle olmadığını, hükümet sözcüsü Benjamin Griveaux’nun 5 Aralık tarihinde eylemlerin son bulması için açık çağrı yapmayanları da suçlu kabul etmesi ve “bu bir politik karşıtlık değildir, bu cumhuriyete bir saldırıdır” açıklamaları açıkça göstermiş oldu. Çünkü yalnızca protestocuları değil, protestoları açıkça eleştirmeyenleri de kriminalize etti (AS: suça bulaştırdı).

Macron hükümetinin zamları askıya alarak geri adım atması göstericilerde o kadar da heyecan uyandırmışa benzemiyor. En azından büyük bir kısmında. “Sanki maymunların önüne fıstık atıyorlar” diyerek tepki göstermeleri de bundan olsa gerek.

Hiçbir şeyi yarıda bırakmıyoruz” sözleri adeta başbakan Edouard Philippe’in sözlerine yanıt oluyor. Eylemcilerin büyük çoğunluğu Noel’e kadar eylemleri sürdürme eğiliminde. Yılın bu dönemi Paris’in en fazla turisti çektiği dönem. Zamanlama bu açıdan önemli. Hem seslerini daha çok duyurma hem de hükümeti köşeye sıkıştırma bakımından stratejik önemde bir zaman dilimi. Bununla birlikte, göstericilerden bir bölümü altı ay sonra yeniden sarı yelekleri giymeye hazır olduklarını belirterek hükümeti uyarıyor. Bu aynı zamanda şimdi sürdürmek isteyenlere de bir mesaj.

Önümüzdeki günler hareketin nasıl bir yol alacağını gösterecek.

Hareketin yayılıp başka coğrafyalarda da seferber edici bir kıvılcım olup olmayacağı da şimdilik net değil. Şimdilik ortalık sisli.

Bu denli yoğun sisin içinde açık olan şu ki, “unutulmuşlar” olarak tanımlanan Sarı Yelekliler toplumsal hoşnutsuzluklarını seslerini çıkararak giderme yolunu seçti. Üstelik de şiddetin muhatap alınmalarında önemli bir araç olduğunu, kendilerini görünür kıldığını düşünüyorlar.

İtirazı yalnızca alım güçlerinin düşmesine ve gelir dağılımındaki adaletsizliğe değil, onlar aynı zamanda “bizim seçtiklerimiz bizi ne kadar temsil ediyor” diye soruyorlar.

Hem de çok yüksek sesle.

Bu açıdan bakılınca da Sarı Yeleklilerin mücadelesi aynı zamanda siyasal sistemlerin yeniden inşa edilmesi mücadelesi