Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

ATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. / Halk Sağlığı Uzmanı,
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,

ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com     
facebook.com/profsaltik,
twitter: @profsaltik  CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_22._yil

Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır.
Sitemizden, kaynak gösterilmesi koşulu ile alıntı yapılabilir.

AKP, TTB’den ve Türkiye’den Ne İstiyor??
Okumak ve okutmak için üstünde veya bunu ⇒ tıklayın..

  • Erdoğan, Atatürk yontularına ve düşüncelerine saldırıları neden net olarak kınamıyor??
  • DİB Başkanı yerine biz utanıyoruz.. Başkan Türk’e karşı, Yunan yandaşı mı yoksa?!
  • Erdoğan, 2019 aylığında %26 artışı kaldırmalı, en az %10 indirim yapmalı,
    enflasyonla topyekun mücadelede halka örnek olmalı! Ya da çalışanlara aynı zam!
  • Bir de, olağanüstü yetkileri varken TBMM’de bile, kendisine “soru” sorulamamasını demokratik hukuk devleti ile bağdaştırmak olanaklı mı? Erdoğan neden korkuyor-kaçıyor?

REJİM TIKANMIŞTIR!
Başlıklı makalemizi okumak için üstünde tıklayınız..

10 Kasım 2018 günü verdiğimiz “100 üncü Yıla 5 Kala” başlıklı konferans yansılarımızı izlemek için lütfen tıklayınız

10 Kasım 2018 günü Anıtkabir’i ziyaret edenler 1,5 milyonu geçerek tüm zamanların rekorunu kırdı sanıyoruz. Biz gece 21:00 dolayında orada idik ve insanlar “hala” dalga dalga Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu eşsiz öncü – devrimci Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘e saygılarını sunmak üzere gelmekteydi. Vefalı Türk Ulusuna teşekkür ederiz. Türkiye sahipsiz değildir; milyonlar Cumhuriyete kol kanat germektedir. Herkes bu gerçeği böylece bilmeli ve kabul etmeli. Politik psikolojik ağırlık Cumhuriyetçilerde.. AKP’liler – AKP’ciler dikkate almalı; Cumhuriyete saldırmayı bırakmalı!


(Cumhuriyet, Behiç Ak, 15.11.18)

15 Kasım 2018 / Günün Karikatürü / Emre ULAŞ 1
(Emre Ulaş, Yeniçağ, 15.11.18)

Basic Philosophy of Medicine & Health Services..  
please click on..
(Phase I, Lecture slides for International Medical School of Ankara University..)
****
Cumhuriyet Ä°MECESÄ°29 Ekim Cumhuriyet Bayramı” nedeniyle, Pembe Köşk olarak bilinen  İSMET İNÖNÜ EVİ27 Ekim – 02 Aralık 2018 arasında her gün 10.00-12.00  ve 13.00-17.00 arasında okullarımızın ve halkımızın ziyaretine ücretsiz olarak açılacaktır.
Özden Toker İNÖNÜ
****
Erdoğan
ANDIMIZA karşıt çıkışı özellikle yükseltiyor… 3 amacı var :
1- Danıştay’a gözdağı vererek İdari Dava Daireleri Kurulunda görüşülecek olan Milli Eğitim Bakanlığı temyiz davasını etkilemek istiyor; davranışı açıkça Anayasaya aykırı! (md. 138/2)
2- Erdoğan ayrıca, AKP’nin akıldışı politikaları ile yaratılan, Ülkemizi – Ulusumuzu YAKAN – YIKAN EKONOMİK BUNALIMI mutlaka kamuoyu gündeminden düşürmek istiyor..
3. olarak Erdoğan, yaklaşan yerel seçimlerde MHP ile olası sorunlar nedeniyle hem HDP’ye göz kırparak flört öneriyor, hem de HDP tabanından oy devşirmek istiyor.. HDP net tutum alır mı?

Andımızdaki “Türk’üm” sözcüğü, birilerine batıyor ve gerekçe komik; ‘Bu ülkede yalnızca Türk yokmuş.’ Yüce önder Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir” tanımını anlayamayan boş kafalar; bu ülke halkı Arap değil, neden ezan Arapça okunuyor?! Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de, Almanya’da… salt Fransız – İngiliz – Amerikan – Alman mı var; yoksa bu ülkelerde yaşayan tüüüüüüm etnisitelerin ortak yurttaşlık üst kimliği mi var?? Örneğin, neden Cezayir kökenli bir Müslüman “ben Fransızım” diyebiliyor? Hepsi asimile edildi de tek bizim Kürtçüler mi en uyanık kaldı!? Kürt kardeşlerimiz Kürt kökenli Türk’türKürtlerimiz, emperyalizmin maşası Kürt ağalarının feodal sömürüsünden, önce Uluslaşarak kurtulacak.. Etnik milliyetçilik tuzağına düşmeyecek; herkese demokrasi ve insan hakları; şu ya da bu etnisiteye değil.. eşit yurttaşlık değil YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ!
*****
* TEK ADAM’ın ilk 100 günü tam bir fiyasko!
Elektirik 5 kez, doğal gaz 4 kez zamlandı. 100 liralık ücret, enflasyon canavarı ile 70 liraya indirildi. Resmi işsiz sayısı 6 milyonu aştı.. asrın liderinin 100 günlük saltanatında. Şimdi sıra, bu açık çıplak gerçekleri yazıp hesap sormak isteyenleri türlü biçimlerde susturmakta.
AKP zengin ettiklerine = dinci rantiyeye SERVET VERGİSİ koyabilir mi AKP?
Ya da yoksul halka mı yıkıyor yarattığı bunalımın ağır bedelini! Yanıt çok net değil mi
ey halkımız?! Vergilerin 2/3’ü adaletsiz – acımasız dolaylı vergi!

  • Doları düşürdük” diye halkla / aklımızla alay etmek yerine; acımasız ve orantısız, halkı yakan ama sermayeyi kollayan elektirik – doğalgaz zamlarını kısmen geri alın..

Sevgi ve saygı ile. 15 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   www.ahmetsaltik.net

  • SAĞLIK HUKUKU yüksek lisans (master) eğitimimizi tamamladık (10.08.18).
    Tez savunması pp yansıları için tıklayın AHMET_SALTIK_Tez_sunumu_10.08.2018
    Tezi kitaplaştıracağız, kapsamlı özetini önümüzdeki günlerde sitemizde paylaşacağız.
    Anayasa Mahkemesi çocuk aşıları hakkında nasıl yanlış bir karar verdi, kamuoyu görmeli!

Önceki yazılarımızdan                              :

2017 yılı çalışmaları dosyamızı ve yıl içinde sitemizde yayınlanan 58 makalenin listesine ve erişkelerine ulaşmak için: http://ahmetsaltik.net/2017/12/31/2017-yili-calismalarimiz/ 

Sitemizde yayınlanan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim 
“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” / Nazım HİKMET

 

Yeniçağ gazetesinin sorularına verdiğim yanıtlar

Yeniçağ gazetesinin sorularına verdiğim yanıtlar

İran’a yönelik Amerikan ambargosuyla ilgili olarak Yeniçağ gazetesinin sorularına verdiğim yanıtlar aşağıda özetlenmiştir:

Türkiye’nin güvenlik, siyasal, ekonomik çıkarlarını engelleyen ambargoların hangileri olduğunun belirlenmesi gerekiyor. Bunların kaldırılması için neler yapılabilir, bunları düşünmemiz gerek. Yoksa, ABD’nin İran’a koyduğu ambargodan Türkiye bir süreliğine muaf (bağışık) kaldı diye sevinmek bence çok yerinde değil. Bir bütün olarak bakalım. Şu anda Türkiye’yi etkileyen ambargolar nelerdir? Soydaşlarımızın oluşturduğu KKTC’yi etkileyen ambargolar hangileridir, nasıl kaldırılır bunlara kafa yormamız lazım.

İran’a yönelik ambargo Orta Doğu’daki dengeleri ister istemez etkileyecektir. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken kimi konular var. Öbür ülkelerin tepkileri ne olacak? İran’ın bu ambargoları telafi etme olanakları ne olacak? Avrupalılar da bu ambargolara karşı olduklarına göre İran’ın bu sıkıntısını hafifletecek önlemler alabilirler mi? Şunu da unutmamalıyız ki, BM’de alınan bir ambargo kararı olmadıkça ülkelerin tek tek aldıkları ambargo kararlarının etkisi sınırlı oluyor. Ambargoyu koyan devlete de olumsuz etkisi oluyor. Türkiye’nin de buradan ders çıkartması gerekiyor.

ABD’nin ve Avrupalıların özellikle KKTC’ye uyguladıkları ambargolar çok önemli.

Spor ambargosu bile uyguluyorlar. Ekonomik, ticari, ulaşım buna benzer ambargolar var. Bunları gündeme getirmek gerekiyor. Bunlara yeterince tepki göstermedik.

Kıbrıs’la bağlantılı olarak AB’nin Türkiye ile müzakere başlıklarından sekizine ambargo koydu. Fransa 5 maddeye ambargo koymuştu, sonra geri çekti, Kıbrıs Rum Kesimi 6 müzakere başlığına ambargo koydu. O bakımdan ambargoya karşı çıkarken tepkimizi İran ambargosuyla sınırı tutmak doğru değil. Bunların hepsini bizim masaya yatırmamız gerek.”

Saygılar, sevgiler, 13.11.18

DOKTORLAR..

DOKTORLAR..

Ataol BEHRAMOĞLU
Cumhuriyet
, 14.08.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Doktor (ya da hekim), pek çok anlam ve çağrışım içeren bir sözcük… 
Hepimizin, herkesin yaşamının bir döneminde bir doktor, doktorlar vardır.. 
Onlar en çok gereksinim duyduğumuz, yaşamlarımızı emanet ettiğimiz, tanılarını ve önerilerini can kulağıyla dinlediğimiz bir mesleğin mensuplarıdır. 
Bir toplulukta bir doktorun bulunuşu güven kaynağıdır. 
Herhangi bir yerde, örneğin bir uçak yolculuğunda, aramızda bir doktor var mı denildiğinde, herkes bir kahramanın, bir kurtarıcının ortaya çıkmasını bekler gibi dikkat kesilir… 
Zorlu, çileli, uzun süreli bir eğitim sonrasında doktor titrini kazanan kişi, insanların en çok gereksinim duyduğu, en çok çaba ve özveri gerektiren bir mesleğe adım atmış demektir. 
Onun artık gecesi ve gündüzü birbirine karışacak; her an, her zaman, her yerde, her koşulda, mesleğini insanların hizmetine sunmak üzere denebilir ki hazır olda bekleyecektir… 
Bunları yalnızca genel geçer bilgiler olarak değil, çocukluğumdan bugünlere, kişisel deneyimlerimin, gözlemlerimin sonucu olarak da söylüyorum. 
Her meslek alanında olduğu gibi bu alanda da mesleğin hakkını veremeyen, gereklerini yeterince yerine getirmeyen kişiler mutlaka vardır ve olacaktır. 
Fakat doktorluk alanında bunun ben, başka bütün mesleklere oranla, en küçük sayıda olacağından kuşku duymuyorum. 
Çünkü doktorluk mesleği, ona layık olmamayı en az kaldırabilecek mesleklerin en başında gelmektedir…
***
Her yerde olduğu gibi yakın zamanlara dek bizde de gereken saygıyı gören bu meslek, günümüz siyasal iktidarı döneminde horlanmakta, aşağılanmakta, değersizleştirilmek istenmekte ve mensupları, ne bizim tarihimizin ne de bütün insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmüş ölçüde saldırı ve cinayetlerin hedefi olmaktadır. 
Böyleyken, siyasal yönetimin hiçbir kademesinden bu vahim yozlaşma ve cürüm ortamıyla ilgili bir kaygı ve kınama sözü duyulmamakta, önlem alınacağına ilişkin bir girişim görülmemektedir. 
Tam tersine, bu siyasal iktidar, en saygın bir meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği yöneticilerine karşı bu yıl Ocak ayında, söz konusu olan bir suç örgütüymüşçesine barbarca bir saldırıda bulunmuş, yükselen tepki üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır. 
Aslında artık var olmayan, göstermelik TBMM’nin ilgili komisyonunda, geçen hafta iktidar partisi temsilcilerinin oylarıyla kabul edilen bir yasa önerisinin 5. maddesi ise, doktorluk mesleğinin bu iktidarın elinde nasıl bir oyuncağa dönüştürülmek istendiğinin son bir örneğidir… 
Maddenin içeriği özetle, Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden çıkarılan doktorların, kamuyla bağlantılı hiçbir kurumda çalışamayacağı, yazdıkları raporların da adli ve idari geçerliliği olamayacağıdır.
***
OHAL resmen sona erdi. 
Kanun hükmünde kararnamelerin nasıl keyfi, insan haklarını tanımaz uygulamalara yol açtığı sayısız örnekle gözler önünde. 
Buna karşın her yaştan binlerce hekimin nice emek ve umutla elde ettiği, nice emek ve özveriyle sürdürdüğü meslekleri; kanun hükmünde kararname denilen, ne olduğu, nasıl kotarıldığı belirsiz ucube bir yasa taslağı ve uygulamasıyla ellerinden alınmış ve alınmaktadır. 
25 yıldır acil tıp uzmanı olarak çalışan bir doktor, kendisini kimin terörist olarak suçladığını bilmediğini, kamudaki işinden atıldıktan sonra özel hastanede bulduğu işini de kaybetmekten korktuğunu söylüyor. 
Aynı ucubenin mağduru bir başka doktor, özel hastanelerin de kendilerine iş vermekten çekindiğini belirtiyor. 

  • Siyasal yönetimin doktorluğa ve doktora karşı açtığı savaşım giderek daha da vahimleşmektedir. 

Tıp eğitimi ve doktorluk mesleği ağır darbeler almış ve almaktadır. 
8 Kasım tarihli gazetemizin ilk sayfasında Hekimlerin Çığlığıüst başlığı yer alıyor. 
Bu çığlığa kulak vererek Türk Tabipleri Birliği öncülüğündeki direniş eylemlerine destek olmak, varlığını ve özgürlüğünü demokrasiye borçlu bütün kişi ve kurumların acil görevidir.
================================

Dostlar,

Teşekkürler değerli dostumuz Prof. Ataol Behramoğlu’na..
Bu utanç verici saldırıların artık durması gerekiyor..
AKP iktidarı saçmalıklarına son vermeli ve ülkeyi akılcı (rasyonel) yönetmeye geçmeli

  • Meslek örgütümüz TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) ve hukuksuz biçimde mağdur edilen hekim meslektaşlarımızın yanında ve arkasındayız.

Hukuk devletinde, suçu kanıtlanana dek herkes masumdur, buna hukukta, insan hakları öğretisinde (doktrininde) “masumluk – masumiyet karinesi” denir ve evrensel bir temel ceza, insan hakları ve Anayasa hukuku kurallarındandır.

Anayasa md. 38/3 : Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

OHAL döneminde çoğu sağlıksız KHK’lar ile mağdur edilen – işten atılan yüz bini aşkın kamu görevlisinden kabaca 1/10’u ancak görevlerine dönebilmiştir. Kurulan Komisyon kaplumbağa hızıyla ilerle(yebil)mektedir. Oysa geç kalan adalet, adalet değildir! Bu OHAL başvurularını inceleme komisyonu, AHİM’e başvurunun önünü kesmiştir. O halde sayısı hala yüz bin dolayında olan bu dosyaların hızla ve fakat mutlaka ADİL BİÇİMDE – HUKUKA SAYGI ve BAĞLILIK ile sonlandırılması zorunludur. Ancak bunun ardından insanlar yönetsel (idari) yargıda hak arayabilecektir..

Ne idüğü belirsiz 15 Temmuz olayından sonra AKP ülkeyi tar-u mar etmiştir.
Gün olur her şey açığa çıkar.. Bunun için uğraşmak ve zorluklara direnmek gerekir..
Hekimler bu bilinç ve örgütlülüğe sahiptir..

  • Unutulmasın;
  • TIBBİYE (1827) – HARBİYE (1834) – MÜLKİYE (1859) bu ülkenin sacayağıdır..

Bu kadim kurumlara Donkişotça saldıranların kılıçları er ya da geç kırılmıştır

Tarihe bakınız, kolaylıkla göreceksiniz..
Biz, üstelik, bu 3 şapkadan 2’sine birden sahip bir Tıbbiyeli – Mülkiyeli olarak uyarıyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 14 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

‘Makyavelizm ve Türkiye’

Toplumların kendilerini ezen, çağdışı (teokratik, totaliter…) iktidarları değiştirmek için başlattığı haklı isyanlar tarihte yerini almıştır. Ancak bir de kişisel tatmin için iktidarı ele geçirmeyi hedefleyenler vardır. Böyleleri toplumu kendine benzetmek, aynı dinsel inanç ve geleneğin sürdürülmesini ister. Tek tip düşünen ve yaşayan bir toplum yaratmaya yönelik tüm devlet gücünü sonuna dek kullanır. Bunun için de yalan, baskı ve korku atmosferini toplumun üzerine örter. 
Demokrasi ve eleştiriyi asla kabul etmeyenlerin fikir babasının Machiavelli olduğu söylenir. Aslında onun da bir fikir babası vardır: Sicilya Kralı Agathoktles. Bu kral (MÖ 361- MÖ 289), siyasal iktidar olmak için sürekli yalan söyleyen, halkını ezen, türlü dolaplar çeviren biridir. İşte Machiavelli de onun ardılıdır. 
Machiavelli (1469-1527), iktidar sahiplerinin bir tiyatrocu gibi rol yapmalarını önerir. Sahneyi meclise, halkını da koyun sürüsüne benzetir. Hatipliği ise demagojiye dönüştürür. Güçlü insanlara ve devletlere karşı yumuşak huylu olmayı öğütler. İnsanlara bilmek istediklerini değil, duymak istediklerini söyleyin, der. Kısacası bir toplumu yozlaştırarak, gericiliğe ve suskunluğa iteler. Tıpkı Oblomov gibi, tembellik içinde yaşamalarını ister.

En önemli güç 
Günümüzde ise bir toplumun etkisizleştirilmesinde yararlanılan en önemli güç, medyadır. Sözgelimi, Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in (1897- 1945) şu sözleri size hangi siyasi iktidarı anımsatıyor? 

  • Hatalı olduğunuzu asla kabul etmeyin.
  • Her şeyin suçlusu olarak daima bir rakibinizi suçlayın.
  • Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk yaratayım.
  • Sürekli yalan söyleyin ve başkalarını karalayın.
  • Halkın sizi eleştirmesini engellemek için onu boş şeylerle meşgul edin.
    ***
    Bunların içinde 16 yıllık AKP iktidarını çağrıştıran ne çok örnek var değil mi?
    Hepsini sıralamaya kalksak, inanın kitaplara sığmaz. Yine de bazılarını anımsayalım:
     

    – Emevi Camisi’nde namaz kılacaktık sözde.
    – Bir dolar, bir lira olacaktı. Sonucu biliyorsunuz.
    – Döviz kurları karşısında Türk Lirası’nın değer yitirmesinden sonra gelen zamlar, sürekli artan fiyatlar…
    – Seçimlerde elektrik trafolarına giren hain kediler…
    – Çuvallar içinde kaçırılan oy pusulaları
    -Sürekli aldatıldık diye günah çıkarmalar…
    – Ne istedin de vermedikten sonra hain ilan edilenler…
    – Sözde mahkemelerle, Türk Ordusu’nun onurlu askerlerinin hapislerde çürütülmeleri…
    – İğneden ipliğe dek her şeyin ithal edilmesi…
    – Hepsi bir yana, ülkemizde, güvenebileceğimiz bir adalet var mıdır? 


    Buraya dek olanları hep yaşıyoruz, biliyoruz. Peki, halkımızın, yaşadığı sorunlara olan duyarsızlığını nasıl açıklayacağız? Ne diyordu J. Goebbels:
     

  • “Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk yaratayım.” Ülkemizde, kitap okuma oranı, ulusal dergi ve gazete tirajları, Batılı ülkelere göre çok düşüktür. Yani okumayan, öğrenmeyen, merak etmeyen bir toplumuz. Bunun üzerine bir de eğitimli insandan korkan sözde üniversite hocalarını düşünün. Son yıllarda toplum olarak resmen uyuşturulduk, diyebiliriz.

Kadın ölümleri 
Medyanın çok büyük bir bölümü AKP tarafından dönüştürülmüş bir durumda yayın yapıyor. Medya, halkımıza iktidarın yanlışlarını göstermek yerine, her yaptıklarını alkışlayarak kabul ettirmeye çalışmaktadır. Televizyonların karşısında uyduruk dizileri izleyen, yanlı haberlerle, hükümete olan bağlılığını koruyan sanal bir kitle yaratıldı.
Sanki yapay bir zekâ, herkesi kontrol ediyor. 

Ülkenin neresinden baksanız sorunlar çığ gibi karşımızda duruyor. Çocuk istismarları…
Kadın ölümleri… Eğitimi imam hatiplere dönüştürme planları…
Atatürk’ü unutturma çabaları…
Tüm bunlar belleklerde kalmasın diye, medyanın dikkatleri başka yöne çekme çabaları
halen sürüyor.

  • AKP, eline geçirdiği medya gücüyle, toplumu dönüştürüyor, uykuda yaşatıyor.

Kendisine soru sorulmasını ve eleştirilmeyi asla istemiyor, AKP. Soru sormayalım ama bu gerçekleri ne yapacağız? Ensar Vakfı’nda yaşanan sapıklığı unutabilir miyiz?
Peki, Soma faciası?
Bavullarla kara paraların İsviçre’ye ve bazı Ortadoğu ülkelerine götürülmelerine ne demeliyiz?

Bir siyasi iktidarı halkın gözünde, hatalarını göstermek istiyorsanız, onların para trafiğini takip edeceksiniz. Paranın gelişi-gidişi, nerelerde ve kimlerle bağlantı sağlandığını belgeleyeceksiniz. Bu yapılmazsa ülkeyi daha da zor günler bekliyor. Yalan üzerine kurulu bir iktidar,
adaleti de tekeline aldığında bunun adı totaliter rejim olur. 

Muhalefet ve özgür basının bu konuda göstereceği çabalar çok önemlidir.
Yeterince güçlü ve etkin bir muhalefeti / aydınları / sanatçıları / gençleri olmayan bir toplumun ezilmesi kaçınılmazdır. 

Yazımızı bilge Konfüçyüs’ün şu sözleriyle bitirelim:

  • Adaleti anlamayan adaletsiz olur.
  • Yalan söyleyenler, doğru söyleyenlere inanmazlar.  

Tufan Erbarıştıran
Cumhuriyet
, 14.11.18

Aşı Reddi Konusunda TTB Etik Kurulu görüşü

Aşı konusunda yaşanan tereddütler,
aşı reddi ve aşı karşıtlığı konusunda
TTB Etik Kurulu görüşü

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Etik Kurulu, aşı karşıtlığı ve aşı reddinin, bağışıklama ve bağışıklama ile sağlanan temel halk sağlığı yararlarına yönelik tehdit olduğu uyarısında bulundu. Aşılama hizmetlerinin kamusal sorumluluk olduğuna dikkat çeken TTB Etik Kurulu, konuyla ilgili yasal düzenleme yapılması, bilimsel verilere dayanmayan, gerçeği yansıtmayan bilgilerin yaygınlaşmasının da önlenmesi gerektiğini bildirdi.

TTB Etik Kurulu, aşı konusunda yaşanan tereddütler, aşı reddi ve aşı karşıtlığı konusunda görüşünü açıkladı. Aşıların halk sağlığı ve bağışıklama yönünden taşıdığı öneme dikkat çekilen açıklamada, konunun etik ve hukuksal boyutlarına da yer verildi.

Yüzyıllar boyunca insanlığın gündeminde yer almış olan bulaşıcı hastalıklarla mücadele edebilmenin en etkin yolunun aşılar olduğunu belirten TTB Etik Kurulu, aşıların 20. yüzyılın en önemli halk sağlığı kazanımlarından biri olduğunu vurguladı.

Türkiye’de aşı karşıtlığının ve aşı reddinin, bu konudaki yasal boşluğun da neden olduğu şekilde giderek arttığına yer verilen açıklamada, devletin konu ile ilgili yasa çıkarmamasının pozitif ödev yükümlülüğüne aykırı davranış olarak suç kabul edilebileceği hatırlatıldı. TTB Etik Kurul görüşünde, “Yetkililer bu konuda net ve tutarlı bir tutum izlemelidir. Aşı karşıtlığı yaparak toplumdaki bağışıklık oranlarının düşmesine, salgınların ortaya çıkmasına neden olanlar konusunda tutarlı bir kamusal sorumlulukla yasal yoldan mücadele edilmesi, bilimsel verilere dayanmayan, gerçeği yansıtmayan bilgilerin yaygınlaşmasının önlenmesi de çok önemli ve gereklidir.” ifadelerine yer verildi.
******

Aşı Konusunda Yaşanan Tereddütler, Aşı Reddi ve
Aşı Karşıtlığı Konusunda TTB Etik Kurul Görüşü[1]

http://www.ttb.org.tr/makale_goster.php?Guid=c21adfbc-e1c4-11e8-b159-336a7b2d6c99, 06.11.18

Bulaşıcı hastalıklar, asırlar boyunca insanlığın gündeminde yer almış ve almaya devam etmektedir. İnsanların kitlesel biçimde hastalanmasına ve ölümüne yol açan bu hastalıklarla mücadele, sağlık politikalarının ve sağlık alanındaki araştırmaların her zaman önemli bir gündemini oluşturmuştur. Korunmaya yönelik geliştirilen yöntem ve teknikler hızla ve somut olarak hastalıklarla mücadele edebilmenin araçları olmuştur. Bu kapsamda aşılar, hem koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli simgelerinden hem de 20. yüzyılın en önemli halk sağlığı kazanımlarından birisidir.

Aşılar Neden Önemlidir?

Aşılar, çocuk ölümlerini azaltma aracı olarak önerilmesinden bu yana etkili bir biçimde beklentileri gerçekleştirmişlerdir. UNICEF verilerine göre aşı ile önlenebilir 6 hastalık (boğmaca, difteri, tetanos, kızamık, çocuk felci, verem) nedeniyle olan çocuk ölümlerinin sayısı 1989’da 5 milyon dolayında iken, bugün bu altı hastalıktan ölüm yılda yalnızca 100 bin dolayındadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa bölgesi aylık bildirim verilerinden elde edilen bilgilere göre, 2013 ve 2015 kızamık salgınında hastalananların çoğu aşısız çocuklardır.  DSÖ, kızamık aşısı yapılmadığında yılda 2,7 milyon çocuğun kızamık komplikasyonları nedeniyle öleceğini öngörmektedir. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (CDC) verilerine göre çocuk felci (poliomiyelitis) aşısı yapılmaması durumunda her yıl çocuk felcinin neden olacağı akut paralizi ve ardından gelişecek kalıcı fiziksel engellilik sonucu ölüme dek giden bir sürecin gözleneceği yaklaşık 20.000 hasta çocuk ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak birçok hastalığın ortadan kalkmasında ve yaşanan salgınların yinelenmemesinde aşıların katkısı yadsınamaz ve Bağışıklama, en güçlü ve düşük maliyetli halk sağlığı girişimi olmaya devam etmektedir.

Bununla birlikte milyonlarca insanın yaşamını kurtaran aşılar, 1796’da Jenner tarafından Çiçek aşısının geliştirilmesinden bugüne; etkinlikleri, koruyuculuk düzeyleri, yan etkileri, maliyetleri, patent koruması nedeniyle metaya dönüşmeleri vb. pek çok boyutuyla tartışılmıştır. Günümüzde de aşıların uygulanması konusunda toplumların tümünün güven, kabul ve kararlılık göstermediği bilinen bir gerçektir. Giderek artan ölçüde aşıların olası yan etkilerine ilişkin kaygıların, endişelerin, tereddütlerin, yanlış inanışların yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Bu durum aşı konusunda tereddüt, aşı reddi ve aşı karşıtlığı olarak adlandırılan yaklaşımlarla yaşama yansımaktadır. Hatta birçok anababa, çocuklarına aşı yaptırmamak için yasal yollar araştırmaktadır. Bu kapsamda, kamuoyuna da yansıdığı üzere, anababalar tarafından çocuklarına aşı yaptırmamak için yapılan yerel mahkeme başvuruları, bunlara ilişkin yerel mahkemelerin aldıkları kararlar, Yargıtay içtihatları ve en son olarak da Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin aldığı karar ciddi tartışmalara yol açmaktadır. (AS: 2 bireysel başvuru üzerine)

Türkiye’de de benzer süreç izlenmekte ve Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) 2013 verilerine göre hiçbir aşı yaptırmamış olma durumu 13-26 aylık çocuklarda 2008’de 20 bin dolayında (%1.6) iken 2013’te 37 binlere (%2.9) çıkmıştır. Hiç aşılanmamış olma, yoksul ve eğitimsiz gruplar gibi dezavantajlı gruplarda ise daha çok artış göstermektedir.

Aşılar Güvenli Tıbbi Ürünlerdir 

Aşılar uygulanmadan önce yararlılık ve güvenlik incelemelerinden geçmektedir, uygulamaya geçiş sonrası da istenmeyen etkiler ve yan etkiler açısından sürekli olarak izlenmektedir. Yaratılan yanlış algılara karşın aşılar güvenli tıbbi ürünlerdir, çünkü;

  • Aşılanma (BCG, BDT, KKK, OPV) sonrası invaziv bakteriyel enfeksiyon sıklığı aşılanmayan çocuklara göre daha yüksek değildir.
  • Doğal grip enfeksiyonundan daha sık Guillain-Barre sendromuna yol açmazlar.
  • Kızamık aşılaması otizme neden olmamaktadır.
  • Aşılarda alüminyum tuzları, bağışık yanıtı güçlendirmek için 1930’lardan beri kullanılmaktadır ve aşılardaki dozu çok düşüktür. Aşılanan çocuklarda yapılan araştırmalar, serumda alüminyum düzeyinin toksik düzeyin çok altında olduğunu göstermektedir. 

Toplum Bağışıklığı Önemlidir

Aşılama çalışmalarının en temel kavramı toplum bağışıklığı kavramıdır. Bulaşıcı hastalıklara karşı toplumun kritik bir oranının aşılanması durumunda salgın çıkması olasılığı azaldığı için toplumun tüm üyeleri de korunmaktadır.

  • Toplum bağışıklığı kavramı epidemiyolojik ve teknik boyutunun ötesinde aynı zamanda bir toplumsal dayanışmadır.

Aşı olabilenlerin sayesinde toplumun aşı olamayan en kırılgan kesimlerinin de korunmasının felsefi bir değeri vardır.

Toplum bağışıklığı, sağlığa ve iyilik durumuna tekil, bireyci, bencil, neo-liberal bakış açısının karşısında, toplumsal dayanışmanın aşı üzerinden ete kemiğe bürünmesidir.

Bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar, kanser tedavisi görenler, organ nakli hastaları, çok yaşlılar, gebeler, çok küçük bebekler gibi aşılanamayan riskli popülasyonları olası bir salgında korumak için gereken toplum bağışıklığı eşikleri %80-95 arasında değişmektedir. Aşılama bu oranların altına düştüğünde o toplumda salgınlar görülmeye başlamaktadır.

  • Ailelerin çocuklarını aşılatmama kararı salt kendi çocukları için değil, toplumdaki birçok farklı insan grubu için de sağlık tehdidi oluşturmaktadır.

Etik değerlendirme:

  1. Bireysel Özerklik ve Toplumsal Yarar Birlikte Korunabilir

Halk sağlığı etiği alanının klasik tartışma konularından biri olan, birey özerkliği ile toplum yararının çatışması, zorunlu aşı uygulamaları nedeniyle bir kez daha ülke gündemine gelmiştir. Fakat bu yaklaşımı çoğunluğun yararının azınlığın ya da tekil bireyin yararından önce geleceği biçiminde tehlikeli bir genellemeye yol açmadan irdelemek gereklidir. Genelleyici bir yaklaşımla, birey özerkliğinin toplum yararı gerekçe gösterilerek çiğnenebileceği anlayışı, kişilik haklarını ihlal edebilecek çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Bununla birlikte,

  • Duyarlı bireylerin bağışıklanmasıyla toplum düzeyinde etkin ve güvenli koruma sağlanabilen bulaşıcı hastalıklar özelinde, bir değer olarak toplum yararının,
    birey özerkliğinin üzerinde ele alınması gerekliliktir.

Son yıllarda neo-liberal düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte gittikçe artan, her yerde karşımıza çıkan, bir özgürlük anlayışı söz konusudur: Kişiyi her şeyin üzerinde gören bakışın bir sonucu olduğu düşünülen bu negatif özgürlük kavramı genellikle devletin kişilerin yaşamlarına müdahale etmemesi istemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeterliliği olan kişinin özerkliği olumlanmakla birlikte özerk kararın öbür kişiye/kişilere zarar vermesi durumunda eylemlerin sınırlandırılması ve/veya engellenmesi özgürlük kısıtlanması veya özgürlüğün ortadan kaldırılması olarak görülemez.

Kişilerin merkeze alınmaları, kişilerin temel haklarından söz edilmesi, kişilerin ancak belli bir toplum içinde kendilerini ve kendi tercihlerini gerçekleştirebilecekleri ve kişilerin ancak başkalarıyla birlikte kendileri olabileceği gerçeğini değiştirmez.

Toplumsal yaşam, yaşarken kendi iyiliğimiz kadar başkalarının iyiliğini düşünmemizi de zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle toplumsal iyilik, bireyin özgürlüğü kadar gözetmemiz gereken bir hedeftir. Dolayısıyla

  • bireyin dinsel inancı, felsefi düşünceleri ve bilimsel bilgiye dayanmayan yargıları toplum bağışıklaması örneğinde ikincil planda kalmalıdır.
  • Söz konusu çocukların bağışıklanması olduğunda, bu konum daha da güçlenecektir.

Toplumun iyiliğini, yararını tanımlamak için kullanılabilecek en önemli ölçütlerden birisi bilimsel gerçeklere dayanmadır.

  • Aşılar koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli kazanımlarından biridir, güvenli ve etkili ürünlerdir.

On yıllardır Genişletilmiş Bağışıklama Programı çerçevesinde yaygın bir biçimde kabul görerek uygulanmaktadır ve insanlığın ortak kamusal değerlerinden biri durumuna gelmiştir. Benzer biçimde

  • haklar sistemi bağlamında ele alındığında kamusal ortaklaşma, insan olma onurundan çıkan ilkelere dayanma ile olanaklıdır.

Bu ilkelerin en temeli ve dokunulamazı olan yaşama hakkı, başkasının yaşamına zarar verme yasağını getirir. Bu noktadan baktığımızda ötekinin yaşam hakkına ve yaşam hakkı olanağı sağlayan öbür haklara zarar veren herhangi bir tutum tartışmaya bile açılmamalıdır.

Bilimsel algoritmalar sonucu oluşturulmuş temel aşılama programı kapsamındaki aşıların kontrendikasyonu olmayan tüm kişilere yapılması biçimindeki ortak kararın reddi, bireyin özerkliği kavramı ile temellendirilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda hiçbir ortak iyi, bireysel iyiyi yok sayamayacağı gibi, toplumun yararını merkeze koyarak bireysel iyiyi de geçersiz kılamayacağı ileri sürülür. Ancak, toplumsal bağ içinde yer alan tüm üyeler arasındaki ilişkinin esasını, birbirine karşı sorumluluk oluşturur. Bu nedenle bireysel iyinin toplumun öbür kesimlerine zarar vereceği durumlarda, bireysel iyi, ‘zarar vermeyeceksin’ ilkesi gereği bir yarar olarak görülemez. Çünkü öbürlerini gözetmeyen bir bireysel yarar, toplumsal bağı, toplumsal dayanışmayı zedeler.

  1. Çocuk Hakları Açısından Aşılama:
    Aşı Çocuğun Yaşama Hakkını Koruma Araçlarından Biridir

Aşıların, özerk karar verme durumunda olmayan çocuklara uygulandığı göz önüne alındığında, çocuğun üstün yararının ne olduğu ve bunun kim tarafından belirleneceği tartışması ortaya çıkmaktadır. Çocuk yasal sorumluluk taşıyıncaya dek kişi, hukuk öznesi olarak kabul edilmediği için çocuğun üstün yararının onu yetiştiren anababa tarafından sağlanacağı genel kabul görür. Bu nedenle çocuğun kişiliğinin tam ve uyumlu olarak gelişebilmesi için mutluluk, sevgi ve anlayış havası içindeki aile ortamında yetişmesi gerekliliği BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmede de belirtilmiştir. Anne-babaların bakmakla yükümlü oldukları başkaları üzerinde irade kullanırken, kendi kişisel özerkliklerinin sınırları içinde olduğu kadar özgür olmadıkları; yaşam ve sağlık söz konusu olduğunda o bireylerin bilimsel bilgiye dayalı yararını gözetmekle yükümlü oldukları genel kabul görür. Ancak ailenin üstün yararı belirlemesi ile ilgili bir çelişkinin söz konusu olması durumunda yine aynı Sözleşmenin çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararının temel düşünce olması gerektiğini ifade ettiği de hatırlanmalıdır.

Bu durumda çocuğun üstün yararı konusunda kamunun ve ailenin kararları çatıştığında, kamu çocuğun özerk bir kimlik kazanması için gerekli koşulları hazırlamakla yükümlüdür ve karar verici mekanizma kişi özgürlüklerini korumakla yükümlü hukuk sistemi olacaktır. Çocukla ilgili bağımsız, yetkin tüm organların devreye girmesi gereken bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Bu yükümlülük çocuğun kimlik kazanmasını engelleyecek tüm yapılara – aile, eğitim sistemi vb – karşı da korunmasını gerektirir. Bu nedenle iktidar tarafından acilen konu ile ilgili yasal düzenleme yapılarak bugün var olan hukuksal boşluk doldurulmalıdır. Çocuğun sahipliği üzerinden ailenin istemleri doğrultusunda karar verilerek aşı yaptırılmaması, sağlık ile ilgili uygulamada anababanın dinsel ve kültürel tercihlerini esas almak, çocuktan çok anababanın isteklerini merkeze almak demektir.

Anababanın ‘yarar’ını oluşturmak için çocuğun nesneleştirilmesine, araçsallaştırılmasına neden olan bu karar, insan onuru ile çelişeceğinden söz konusu kararlar böylesi tutumlara bırakılmamalıdır.

Bunun yerine kamu, uygun karar verme mekanizmalarıyla, çocuğun geleceğini ve içinde yaşadığı toplumla paylaşacağı ortak yararı dikkate alarak aşı uygulamaları ile çocuğun yararını korurken toplumsal zararı da engelleyebilir.

Ulusal ve Uluslararası Hukuk Açısından Aşılama Devletin Görevidir

Bu konuda ulusal ve uluslararası hukuk da etik ilke ve kurallarla koşutluk göstermektedir. Anayasanın 5. maddesi uyarınca Devletin temel amaç ve görevleri arasında “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” sayılmaktadır. Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 3. maddesi de tüm düzenleme ve uygulamalarda çocuğun üstün yararının esas alınması gerektiğini belirtmektedir. Sözleşmenin 19. maddesi, Devlete aileden gelebilecek istismar ve ihmal eylemlerine karşı da koruma yükümlülüğü yüklenmektedir.

Bu çerçevede, devletin çocuğun üstün yararını gözeterek, aşılamayı gerçekleştirmek yönünde pozitif bir ödevi bulunmaktadır. Bu pozitif ödev Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle uyumlu biçimde yerine getirilmelidir. Bu nedenle, kişinin bedenine tıbbi bir müdahale niteliğini taşıyan aşılama işleminin hangi koşullarda, kimler tarafından yapılabileceğinin öngörülebilir olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Bu yasal dayanağın yokluğu, AYM’nin konuya ilişkin bir bireysel başvuruda müdahalenin Anayasa’yı ihlal ettiği sonucuna ulaşmasına neden olmuştur.

  • AYM, aşılamayı değil aşılamanın yasal dayanağının olmamasını Anayasa’ya aykırı bulmuştur.

O halde, konunun evrensel bilimsel gereklilikler ışığında toplum sağlığı ve çocuğun üstün yararını dikkate alarak düzenlenmesi gerekliliği Yasama organı açısından bir anayasal yükümlülüktür. Gerekli yasal düzenlemeyi izleyerek, gerekli önlemleri alarak etkili bir aşılamanın yaşama geçirilmesini sağlamak da Yürütme organının temel insan hakları ödevidir.

Sonuç

Aşı insanlığın ortak bir değeridir. Öbür toplumsal değerlerde olduğu gibi, aşıları da ticari grupların kısa vadeli çıkarlarından korumak için kamusal bir otorite gereklidir. Bu ortak değerin korunması için aşıya erişim, piyasa dinamiklerinden bağımsız ve sürekli olmalıdır. Patent koruması, aşının metalaşması, erişimin piyasa dinamiklerine bırakılması hatta DSÖ tarafından aşı karşıtlığının arz/talep ve kârlılık üzerinden ele alınması, neo-liberal sağlık politikalarının yarattığı yıkımı işaret etmektedir. Aşı karşıtları sıklıkla ilaç ve aşı şirketlerinin toplumun sağlığını değil kendi kazançlarını öncelediklerini dile getirmektedirler; bu ifadeler aşılara karşı haklı bir kaygı uyandırabilmektedir. Ancak bu kaygılar, eldeki aşıların etkinlik ve güvenliliği karşısında, insanlığın sağlık alanındaki en etkin mücadele araçlarından birini kullanmayı bırakması için yeterli değildir.

Aşı karşıtlığı, bağışıklama için bir tehdittir. Toplum bağışıklığının sağlanamaması yeniden aşıyla korunabilen hastalık salgınlarına yol açacak ve toplumun en kırılgan kesimleri başta olmak üzere tüm toplum zarar görecektir. Bu nedenle aşı karşıtlığı, aşı reddi ve aşı konusunda tereddüt ciddiyetle ele alınmalıdır. Ancak aşı bağlamında yaşanan olumsuzluklar, salt aşıya karşı yaşanan yalıtılmış, tekil olaylar değildir. Sağlık alanında piyasalaşma ve gericileşme el ele yürümektedir. Sağlığın piyasalaşması sağlık hizmetleri açısından en temel ögelerden biri olan güven ilişkisini zedelemekte, teminat paketi uygulamaları hizmete erişimi kısıtlamaktadır. Geleneksel, alternatif, tamamlayıcı sağlık uygulamalarına (GATSU) yönelimin de bu zeminde giderek arttığı bilinmektedir. Bu alanda yeni bir pazar oluşturulmakta, GATSU hastaların sağlık hizmetlerinde yaşadığı olası olumsuzluklara çözüm yolu olarak sunulmaktadır. Aşı karşıtlığı da bu zeminde gelişmekte, güç bulmaktadır.

Günümüz sağlık politikalarının yarattığı piyasa dinamiklerinin sağlık hizmetinin temelini oluşturan güvenle olan olumsuz ilişkisi göz ardı edilmeden bilimsel algoritmalar ile oluşturulmuş temel aşılama programlarına sahip çıkılmalıdır. Temelde ise bunu sağlayacak olan

  • kamusal, genel bütçeden finanse edilen, basamaklandırılmış, piyasadan kurtulmuş, nitelikli hizmet sunumu sağlayan sağlık politikaları yaşama geçirilmelidir.

Bağışıklama programlarının sağladığı temel halk sağlığı yararlarının korunması; nitelikli aşılama hizmetlerinin varlığına, aşıların yarar ve risklerinin anlaşılmış olmasına, karar süreçlerinin nesnel verilere dayandırılmasına, aşılama hizmetlerine erişimin teşvik edilmesine, çocukların, ergenlerin, erişkinlerin korunmasına yönelik sorumluluk alınmasına ve aşılamaya yönelik engellerin aşılmaya çalışılmasına bağlıdır. Bulaşıcı hastalıkların ciddi ve ölümcül komplikasyonlarının görülmemesinin temelinde başarılı aşılama hizmetleri yatmaktadır. Genel bağışıklama programları dışında olan ve piyasadan edinilerek uygulanan aşıların toplum bağışıklığı sağlanamadığı için kırılgan kesimlerdeki riski artırdığının farkındalığının sağlanması da önemlidir.

Aşılama hizmetleri kamusal bir sorumluluktur

Bu nedenle kamuoyunun bilimsel veriler ışığında aşıyla korunabilen hastalıklar konusunda aydınlatılması, aşı karşıtı tezlerin çürütüleceği eğitsel araçların geliştirilmesi ve risk altındaki kişilerin bağışıklama ile korunması konusunda yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir. Devletin konu ile ilgili yasa çıkarmamasının pozitif ödev yükümlülüğüne aykırı davranış olarak suç kabul edilebileceği de unutulmamalıdır. Yetkililer bu konuda net ve tutarlı bir tutum izlemelidir. Aşı karşıtlığı yaparak toplumdaki bağışıklık oranlarının düşmesine, salgınların ortaya çıkmasına neden olanlar konusunda tutarlı bir kamusal sorumlulukla yasal yoldan mücadele edilmesi, bilimsel verilere dayanmayan, gerçeği yansıtmayan bilgilerin yaygınlaşmasının önlenmesi de çok önemli ve gereklidir.

Aşı uygulamasını yürüten hekimlere de büyük sorumluluk düşmektedir. Aşı uygulaması yapan hekimlerin, aşıları kaygı ve kuşkuyla karşılayan kişilere ve onların dinsel inançlarına saygılı bir biçimde yaklaşmaları önemlidir. Hekimler aşı konusundaki tereddüdün, buna yol açan etmenlerin, bu alanda sık kullanılan tartışmaların farkında olmalıdır. Aşı reddi ve aşı karşıtlığı ile mücadelede bilimsel verilere dayanan ve karşıdaki kişiyi anlamaya ve ikna etmeye çalışan, ötekileştirici, yargılayıcı olmayan bir yaklaşım izlemelidir.
*****
[1] Bu görüş oluşturulurken Toplum ve Hekim Dergisinin konuyla ilgili yayınladığı 33. Cilt 2 ve 3. Sayısındaki makalelerden ve makalelerin kaynakçalarından yararlanılmıştır.

=====================================
Dostlar,

Bu metne tümüyle katılarak, emek verenleri kutlayarak yayınlıyoruz…

Sevgi ve saygı ile. 14 Kasım  2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com