Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

Bayrak_dalgalananATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi  profsaltik@gmail.com   https://www.facebook.com/profsaltik,
twitter : @profsaltik    CV_Ahmet_SALTIK_web

    Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır..

AKP = RTE NEDEN İKBY – BARZANİ’ye KESİN – NET “HAYIR – YAPAMAZSIN” DİYEMİYOR ?
BARZANİSTAN HALKOYLAMASI; NE YAPMALI?
2 makalemizi okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

İHO bitiren öğrenciler için de TEOG’da dökülme görüyoruz.. Bu panikledir ki AKP = RTE anayasal yetkisi olmamasına karşın TEOG’un kaldırılmasını istedi.. MEB 3 gün içinde emre uydu! Ülkemizdeki nitelikli kamusal liselere (Galatasaray, İstanbul Lisesi, Kabataş Lisesi, Fen Liseleri…) ortaokulu bitiren yüzbinlerce öğrenciden nasıl seçim yapılacak? (2016-17 ders yılında salt 651 954 İHO öğrencisi vardı; 1/4’ü mezun olsa?!) Erdoğan’ın önerisi ile okul notlarına dayalı sıralama olanaksızdır; Ölçme-Değerlendirme bilim dalında hiçbir yeri yoktur. Ama dert, İHO (imamhatip ortaokulu) bitiren yavrularımızın perişan dökülüşünü örtmek ve gündem oluşturmak. TEK ADAM, Türkiye’nin geleceği ile bilim dışı ve sorumsuzca oynuyor! Tümünü okumak için tıklayın:
http://ahmetsaltik.net/2017/09/17/ulusal-egitim-dernegi-2017-2018-ogretim-yili-baslarken/
*******
CHP’nin Eğitim Kurultayı da dikkatle izlenmeli.. AKP iyice gemi azıya aldı!
EĞİTİM-İŞ : EĞİTİMİN ÜÇ ŞARTI “BİLİMSELLİK – LAİKLİK – ADALET”
EĞİTİM-SEN : İMAM HATİP OKULLARINDA İKTİDAR DESTEKLİ ARTIŞ TÜM HIZIYLA SÜRÜYOR
Ticarileşme-ve-Dinselleşme-Kıskacında-Eğitimin-Durumu_2017-18_EGITIM-SEN
CHP’nin Ordu – Giresun eylemlerini, fındık üreticisine desteğini çok olumluyoruz..
*****
201 inci gün : NURİYE GÜLMEN ve SEMİH ÖZAKÇA’YI KURBAN ETMEYELİM!

İlk duruşma 14 Eylül 2017’de yapıldı.. tutukluluk sürüyor. 114 gündür kanıtlar  toplanmamış!!?HAK – HUKUK – ADALET diye haykırıyoruz; duyan yok; bağımsız yargı bu mu? “Yargı hiç bu denli bağımsız olmamıştı, altın çağını yaşıyor..” diyenler kına yaksın! 2. duruşma 25 Eylül’de. 2 haftada kanıtlar toplanmış olur mu acaba??  Ayrıntılar  için : http://ahmetsaltik.net/ 2017/09/15/nuriye-ve-semih-durusmaya-getirilmedi-mahkemeden-tutuklulugun-devami-karari-cikti/ Ölüm orucunun 201. gününde (25.09.2017) Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ölümün soğuk kıyısında! 6 ay 21 gün ölüm orucu! Sincan cezaevi hastanesinde tutuluyor Yargılama tutuksuz sürsün. 2 masum insan ölmeden, kalıcı engelli olmadan ACİL BARIŞÇI GİRİŞİM istiyoruz iktidardan. Aksi halde kaçınılmaz sondan kesin sorumlu olacaklar. (16.6.2017)
Okumak için tıklayın : Eyyy AKP! Nuriye ve Semih’in Kul Hakkını Çok Çiğnediniz : Huzur-u Mahşerde Sizi Yüce Tanrı Bile Asla Bağışlamayacak! 

Bu 2 masum genç ölürse gerçek katili kim olacak, belli. Çare;
HEMEN İŞE İADE, HEMEN!
Ayrıntıları ve ağır-kritik tıbbi durumu okumak için 4 yazıyı tıklayın lütfen..
AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE.. 
NURİYE GÜLMEN VE SEMİH ÖZAKÇA’YI YİTİRİYORUZ!!!
Gülmen ve Özakça’nın son durumu: Kalp yetmezliği başladı!
Ayrıntılar için tıklayın: Uyarı üstüne uyarı… Dünya ‘DUR’ diyor. 

Erdoğan, Davutoğlu, Arınç, Hüseyin Çelik, Bekir Bozdağ, Sadullah Ergin… FETÖ hayranlığı kanıtı videoları izlemek için tıklayınız.. AKP içinde üs düzey FETÖ temizliği yap(a)mıyor RTE!
https://facebook.com/KalpHerZamanSoldanAtarr/videos/1380292622018606/
https://www.facebook.com/TurkiyeNoktaNet/videos/525890534278818/

Erdoğan’ın üniversite diploması sorunu için lütfen tıklayın :
Tayyip’in_sahte_diplomasi_GOKCE_FIRAT

2. duruşma bu gün, 25.09.2017’de…
Gazetecilerin serbest bırakılmasını, yeterli ve geçerli kanıt varsa tutuksuz yargılanmasını istiyoruz Türk yargıçlarından..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   www.ahmetsaltik.net 

Sevgi ve saygı ile. 25.09.2017, Ankara

Önceki yazılarımızdan            :
Dikili_Gelecekteki_Yasaminizi_Nasil.._15.9.17

CHP’nin Adalet Kurultayı : Çevre Adaleti ve AKP’nin 2.5 Milyar Hayalet Ağacı!
DİNCİ – KİNCİ NESİLLER YETİŞTİRECEK EĞİTİMİ HALKIMIZ REDDECEKTİR! 
Cemahiriye-i Sultaniye-i Türkiye
MİLLİ EĞİTİMDE DİNCİ – ŞERİATÇI MÜFREDAT GERİ ÇEKİLSİN
MÜFREDAT DEĞİŞİKLİĞİ CİHAT İLANI İLE “ŞAH MAT” HAMLESİ Mİ??!
Nurzen_Amuran’dan_ODATV_icin_sorular (Şehir hastaneleri soygunu üzerine…)
R.T. Erdoğan Diyarbakır’da, tarih 1 Nisan 2017 : “Türk demiyorum, millet diyorum..”
16 Nisan halk oylaması kirli bir referandumdur
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI
ERDOĞAN’ın 3. ABDÜLHAMİTLEŞMESİNE “NE YAZIK Kİ” (!) ZAMANIN RUHU ELVERMİYOR
Basinizin_ustune_getireceginiz_kisinin_Kanindaki_oz_mayaya

Sitemizde yer alan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi :
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim

“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” Nazım HİKMET

Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’den Cumhuriyet davası yargıçlarına açık mektup: Sonucu ağır olur

Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’den Cumhuriyet davası yargıçlarına açık mektup: Sonucu ağır olur

Rıza Türmen ile ilgili görsel sonucu
Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’den Cumhuriyet davası yargıçlarına açık mektup yazdı.
Yayınlanma tarihi: 20 Eylül 2017 Çarşamba, 20:03

11 Eylül’de verdiğiniz kararda kuvvetli suç şüphesinin varlığını vurgulamışsınız. Kuvvetli suç şüphesi 3. kişiyi suç işlediğine ikna edecek somut verilerin bulunmasına bağlı. Siz tarafsız bir üçüncü kişi olsanız ve size “Bu gazete yayın ilkelerini değiştirdi. Böylelikle örgüte yardım suçunu işledi” denilse, ikna olur musunuz?

AİHM tutuklanmanın hukuka aykırı olduğu olunda bir karar verirse, hükümet bu kararı uygulamakla yükümlüdür. Kararın uygulanması, ihlale yol açan nedenin ortadan kaldırılması anlamını taşır. Cumhuriyet çalışanlarının AİHM kararı sonucu serbest kalmaları Türkiye bakımından ağır bir sonuç olmaz mı?

Sayın Yargıçlar,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 10 yıl yargıçlık görevini üstlenmiş bir meslektaşınız olarak Cumhuriyet gazetesi yazar ve çalışanlarıyla ilgili dava hakkında bazı görüşlerimi sizinle paylaşmak istedim. Bunu yaparken, görülmekte olan davanın esasına ilişkin bir görüş belirtmemeye, 11 Eylül tarihinde verdiğiniz tutuklamanın devamı kararıyla sınırlı kalmaya özen göstereceğim.

AİHS her şeyin üstünde

1. Önce, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) Türk hukukundaki normlar hiyerarşisindeki yeriyle başlayalım. Türkiye, Anayasa’nın 90. maddesinde, 2004’te yaptığı bir değişiklikle, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalarla kanunların, aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası anlaşma hükümlerinin esas alınacağını kabul etti. Bu değişiklikle Türkiye AİHS’yi kendi hukuk sisteminin bir parçası haline getirdi. AİHS’nin, içtihadı da kapsadığı kuşkusuz. Bu değişiklik AİHS ve kararlarını, Türk hukukundaki normlar hiyerarşisi bakımından yasaların üstüne yerleştirdi. Dolayısıyla AİHM kararları yargılama sırasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, yargıçların da kendiliğinden AİHM kararlarını göz önünde bulundurmaları gerekir. Anayasa bunu emreder.

Kaldı ki, anayasa değişikliği yapılmasaydı bile AİHS, Türkiye’nin taraf olduğu bir uluslararası sözleşme. Türkiye bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda. Sözleşme’nin 1. maddesi her devletin yetki alanı içindeki herkese Sözleşme’de öngörülen hak ve özgürlükleri sağlamak zorunda olduğunu belirtir. Başka bir deyişle, Sözleşme’yi uygulamakla birinci derecede sorumlu olanlar ulusal makamlar. Ulusal makamlar bu sorumluluklarını yerine getirmezler ve bu nedenle bireylerin hak ve özgürlükleri ihlal ediliyorsa o zaman iş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) düşer. Bundan şu sonuç çıkıyor sayın yargıçlar, siz sadece Türk yasalarını uygulamakla sorumlu değilsiniz. Siz aynı zamanda AİHS’nin de Türkiye’deki uygulayıcısısınız. O nedenle karar verirken, AİHS’ye ve AİHS kararlarındaki ilkeleri göz önünde bulundurmak, onlara uygun davranmak zorunluluğunuz var.

Ahmet Şık kararı

2. Sayın yargıçlar, görülmekte olan davada tutukluluğun devam etmesine karar verilen sanıklardan biri de Ahmet Şık. Ahmet Şık daha önce de yazdığı kitap nedeniyle tutuklanmış ve gazeteci Nedim Şener ile birlikte tutuklu yargılanmıştı. AİHM 08.07.2014 tarihinde verdiği kararda Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarının Sözleşme’nin kişi özgürlüğüne ilişkin 5. maddesine ve tutuklu yargılanmalarının ifade ve basın özgürlüğüne ilişkin 10. maddesine aykırı olduğuna karar verdi. Bu karar, mahkemenizin yaptığı yargılamayla yakından ilgili olduğundan mutlaka okumuşsunuzdur.

Basın özgürlüğü demokrasiyle çok yakından bağlantılı olduğundan, AİHM bu konuya büyük bir önem verir. AİHM’ye göre, basın demokrasinin bekçisidir. O nedenle gazetecilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılmasını ancak şiddete teşvik ya da nefret söylemi gibi son derece istisnai durumlarda kabul eder. Bunun dışında, gazetecilerin cezaevine konulmasını, hatta ceza yargılamasına tabi tutulmasını, basın üzerinde baskı, korku, caydırıcı etki yaratacağı ve bu da toplumda olumsuz etkiler doğuracağı için basın özgürlüğünün ihlali olarak görülür. Gazetecilerin tutuklu yargılanmaları ise, basın özgürlüğünün çok ciddi bir biçimde ihlalidir.

AİHM bu görüşlerini, Nedim Şener ve Şık/Türkiye, Campana ve Mazare/ Romanya (Büyük Daire Kararı, 2004, paragraf 114-115), Dammann/İsviçre (2006, paragraf, 57) ve başka birçok kararda bulabilirsiniz. Taner Akçam/ Türkiye (2011) kararında AİHM daha da ileri gitmiş ve Akçam hakkında açılan soruşturma takipsizlikle sonuçlanmış olsa dahi, soruşturma açılmış olmasının yarattığı yıldırma ve caydırıcı etki nedeniyle ifade ve basın özgürlüğünün ihlaline karar vermişti.

11 Eylül’de verdiğiniz ara kararda, AİHS’nin ifade özgürlüğünün hangi durumlarda sınırlanabileceğini belirten 10/2 maddesine gönderme yapıyorsunuz. Oysa, AİHM’nin bu maddeyi nasıl yorumladığını ve uyguladığını yukarıda değinilen kararlardan anlayabiliriz. Bu kararlarda da görüleceği gibi, AİHM’in 10/2 maddeyi anlayışı ile 11 Eylül ara karardaki anlayışın taban tabana zıt olduğu açık.

Muhalifken yandaş olanlar

3. Sayın yargıçlar, 11 Eylül’de verdiğiniz tutuklamanın devamı ile ilgili ara kararın, Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Ahmet Şık’a ait bölümünde tutuklama için gerekli olan kuvvetli suç şüphesinin varlığını vurgulamışsınız. Kuvvetli suç şüphesinin karardaki en önemli dayanağı ise, gazetenin Cumhuriyet Vakfı’nda yazılı ilkelerden ayrılması. AİHM ölçütlerine göre, kuvvetli (ya da AİHM terminolojisinde makul) suç şüphesi üçüncü bir kişiyi suç işlediğine ikna edecek somut verilerin bulunmasına bağlı. Sayın yargıçlar, siz tarafsız bir üçüncü kişi olsanız ve size “Bu gazete yayın ilkelerini değiştirdi. Böylelikle örgüte yardım suçunu işledi” denilse, ikna olur musunuz? Muhalif basınken yandaş basın olmak zorunda kalan bütün gazeteler ve TV kanalları da yayın ilkelerini değiştirdiler. Kararda yer verilen “Vakıf Senedi’ndeki ilkelerden ayrılmayı da kanıtların bir bütün halinde değerlendirilmesi” genel kavramlar. Oysa “kuvvetli şüphe”nin oluşması için somut verilerin ortaya konulması gerekir. Nasıl ki, Şener ve Şık/Türkiye davalarında, AİHM mahkemenin tutuklama için gösterdiği genel gerekçeler, somut nitelik taşımadığından yetersiz bulmuş ve Sözleşme’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine karar vermişti.

İki karar aynı olamaz

4. Makul ya da kuvvetli şüphenin bulunup bulunmadığı tartışması tutuklamanın hukuka uygunluğu ile igili. Ancak aradan bir yıla yakın (324 gün) bir süre geçtikten sonra başlangıçtaki makul şüphenin varlığı yetmez. Tutuklamanın devamı için makul kuşkunun ötesinde, başka nedenlerin bulunması gerekir. Dolayısıyla, Temmuz’da verilen tutuklamanın devamı kararıyla yaklaşık 3 ay sonra verilen kararın farklı nedenleri içermesi aranır. Oysa iki karar arasında, hiçbir fark gözetilmemiş. İki karar da tıpatıp aynı.

Sayın yargıçlar, kararınızda tutuklamanın devamı için gösterilen gerekçe “delillerin korunması” ve tanıklar üzerinde baskı yapılmasının önlenmesi. Oysa AİHM içtihadında böyle genel, soyut gerekçeler tutukluluğun devamı için yeterli değil. Somut kanıtlarla desteklenmeleri aranır. Kaldı ki, yargı sürecinin geldiği noktada hâlâ delillerin toplanmamış olması, düşünülmez. Kadri Gürsel ile ilgili olarak yazılan karşı oy yazısında, tanıkların büyük ölçüde dinlendiği, delillerin toplanmış olduğu gözetildiğinde delil karartma olasılığının bulunmadığı belirtiliyor. Aynı nedenlerin başka tutuklular için de geçerli olmadığını düşünmek için neden yok. Bu konuda, Clooth/Belçika (1991) kararını ilgi çekici bulabilirsiniz. Bu kararda, soruşturmanın gereksinmelerinin soyut bir biçimde ileri sürülmesinin, tutukluluğun devamını haklı gösteremeyeceği, süre uzadıkça tutukluluğun sona erdirilmesinin taşıyacağı risklerin azalacağı belirtilir (paragraf 42, 43, 44). Benzer görüşleri Becceiev/ Moldova (2005) ve başka kararlarda da bulabilirsiniz.

Genel ve soyut ifadeler

5. Öte yandan ara kararınızda, adli kontrol önlemlerinin yetersiz kalacağı belirtiliyor. Burada da aynı sorunla karşılaşıyoruz. Bu genel ve soyut ifade tutukluluğun devamının gerekçesi olamaz. CMK 109. maddedeki adli kontrol önlemlerinin neden yetersiz kalacağının somut olarak belirtilmesi gerekir. Cahit Demirel/Türkiye (2009) kararı, Türkiye’de tutuklamadan kaynaklanan sorunların iyi bir özetini yapar. Herhalde dikkatinize getirilmiştir. Bu kararda, “Suçun niteliği, delillerin durumu ve dosyanın içeriği” gibi klişe gerekçelerin tutukluluğun devamını haklı gösteremeyeceği, bununla birlikte başka adli kontrol önlemlerine yer verilmemesinin de Sözleşme’nin tutuklamaya ilişkin 5/3 maddesinin ihlaline yol açağı belirtiliyor. Korkarım ki sayın yargıçlar, AİHM’nin Cahit Demirel davasındaki ihlal nedenleri bu dava için de geçerli olacak.

Türkiye açısından ağır sonuç

6. Sayın yargıçlar, unutmamak gerekir ki, tutuklu olan kişiler, haklarında hüküm verilmemiş, masumluk karinesinden yararlanan kişiler. Bu kişileri uzun süre özgürlüklerinden yoksun kılmak için çok ciddi somut nedenler bulunması gerekiyor. 11 Eylül tarihli ara kararınızda ileri sürdüğünüz gerekçelerin bu nitelikte olmadığını söylemek zorundayım. Sorunun bir de basın özgürlüğü yanı var. Gazetecilerin tutuklu yargılanması zaten kabul edilmez bir durum. Sayın yargıçlar, AİHM tutuklanmanın hukuka aykırı olduğu ve basın özgürlüğünün ihlalini oluşturduğu yolunda bir karar verirse, hükümet bu kararı uygulamakla yükümlüdür. Kararın uygulanması, ihlale yol açan nedenin ortadan kaldırılması, yani tutukluluğun sona erdirilmesi anlamını taşır. Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının AİHM kararı sonucu serbest kalmaları Türkiye bakımından ağır bir sonuç olmaz mı? Bu soruyu takdirinize sunarım. Eski bir Anayasa Mahkemesi Başkanı “Duruşma salonuna her girdiğimde, kendimin yargılandığını düşünürüm” diyor. Bu sözlerin bütün yargıçlar için geçerli olduğunu düşünüyorum. Saygılarımla.
==================================

Çooooooooooooook teşekkürler saygın yargıç Rıza Türmen

Sevgi ve saygı ile. 25 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ HAKKINDA BASINA MEKTUP

Prof. Necati Dedeoğlu ile ilgili görsel sonucu

 

Prof. Dr. H. Necati Dedeoğlu
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ HAKKINDA
BASINA MEKTUP

Sayın Basın Mensubu,

Bir Halk Sağlığı Uzmanı olarak tüm ülkemizi, tüm dünyayı bekleyen önemli bir tehdidin vatandaşlara duyurulması konusunda yardımınızı diliyorum.

  • İklim değişikliği şu anda ülkemizin en önemli sağlık sorunudur.

Savaşlar, insan hakları ihlalleri, ekonomik sıkıntılar gibi güncel sorunlar da önemliyse de, bunlar yalnızca insanları ilgilendirmektedir. Oysa iklim değişikliği sorunu salt insanları değil, bitkileri, hayvanları, böcekleri, balıkları tüm canlıları etkilemektedir. İklim değişikliği ülkemizde

– aşırı yağış ve seller,
– rekor sıcaklar ve soğuklar
– orman yangınları,
yeni hastalıklar,  
– kuraklık

olarak kendini gösteriyor. Tüm dünyada ise bunlara ek olarak

– buzulların ve kutupların erimesi,
– deniz düzeyinin yükselerek kıyı kentlerini tehdit etmesi,
– şiddetli kasırgalar,
– kıtlık,
– okyanusların asitleşmesi,
– kitlesel göçler

gibi felaketler de görülmektedir.

İklim değişikliğinin en büyük nedeni petrol, gaz ve kömür gibi fosil yakıtların kullanılmasıdır. Her yıl atmosfere bu yakıtlarla ortaya çıkan milyonlarca ton karbondioksit salınmakta ve aynen seralarda olduğu gibi, dünyamıza çarpan güneş ışınları yansıyamadığı için de atmosfer ısınmaktadır. Orman varlığının hızla yok olması başka bir nedendir.

Dünyadaki insanların hemen hepsi hem hükümetleri kanalıyla hem bireysel olarak fosil yakıt kullanımını azaltmak üzere önlemler almaktadır. Örneğin kömür ve petrol kullanan santraller veya kirli nükleer enerji yerine güneş ışığı, jeo-termal enerji veya rüzgâr gücü kullanan santrallere yatırım yapılmaktadır. Vatandaşın bisiklet kullanması için yollar yapılmakta, toplu ulaşım ve elektrikli otomobiller teşvik edilmektedir. Vatandaş da enerji tüketimini kısarak, yeni buzdolabı alacağına eskisini tamir ettirerek, daha çok yürüyerek, kısaca artık sürdürülemeyecek olan tüketici yaşam biçimini değiştirerek bu çabaya katkıda bulunmaktadır.

Ülkemizde bu konuda, her düzeyde, ilginin eksik olduğu gözlenmektedir. Yeni kömür santralleri yapımı planlanmakta, yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanılmamakta, güçlendirilmesi gereken ormanlarımız ve çevremiz iyice yıpratılmakta, kentlerimiz betona dönüşmekte, elektrikli otomobiller ve güneş enerjisi üretimi desteklenmemektedir.  Vatandaş ise iklim değişikliğinin nedenlerini bilmemektedir, yaklaşan felaketin farkında değildir ve hızla tüketmeye, atmosferi kirletmeye devam etmektedir.

İklim değişikliği nedeniyle dünya can çekişmektedir.

Acilen önlemler alınıp karbondioksit salınımı azaltılamazsa belli bir noktadan sonra geri dönüş de yoktur. Zaman hızla tükeniyor, kritik noktayı aşmamalıyız, çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmalıyız. Bilim insanlarının uyarılarına kulak vermemiz gerek.  Yetkililere ve vatandaşımıza yaşadığı sel, sıcaklık, kuraklık, yangın sorunlarının normal iklim olayları olmayıp iklim değişikliğine bağlı olduğunu anlatabilmemiz gerek. Çok geç olmadan iklim değişikliğini durdurabilmek için önlemler alınması gerektiğine inandırabilmemiz gerek.

Hükümeti,  belediyeleri ve tüm vatandaşlarımızı acil olarak göreve çağırıyoruz.

Sorun artık göz ardı edilemeyecek, ertelenemeyecek ölçüde ciddidir. İklim değişikliğinin neden olacağı felaketi duyurmaya çaba gösteren biz Halk Sağlığı Uzmanları sayın basın mensuplarının da desteğini rica ediyoruz.

Saygılarımla. 22.09.2017

Prof. Dr. H. Necati Dedeoğlu
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
===========================================
Dostlar,

Prof. Dr. H. Necati Dedeoğlu meslek büyüğümüz, ağabeyimizdir. Saygın bir Halk Sağlığı Uzmanıdır. Kaygısı ve uyarısı son derece yerindedir.
Bu sitede Çevre ve İnsan Sağlığı derslerimizin yansıları yayınlanmıştır (üstünde tıklayınız)

Çevre ve İnsan Sağlığı / Environment and Human Health

Bir de Cumhuriyet‘ten Prof. Erinç Yeldan çok değerli bir makale yayınladı köşesinde.. (üstünde tıklayınız, 20.09.2017)

İklim değişikliğinin sınıfsal boyutu

Evet,

HER AİLEYE 1 ÇOCUK
– KAPİTALİZMİ MUTLAKA FRENLEME
– ÇOOOOOOOOOOOOOOOK TASARRUFLU YAŞAMA

sıkı dönemine girilmiştir..
Doğa hem çırpınmakta, SOS vermekte hem de hesap sormakta hatta intikam almaktadır; gücü kaldı ise, yeterse..

Sevgi ve saygı ile. 25 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

PARÇALANMA DİL İLE BAŞLAR

PARÇALANMA DİL İLE BAŞLAR 

Suay Karaman        
 
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır.)
Devlet ile vatandaşlar arasındaki tüm resmi işlemlerin resmi dilde yapılması gerekmektedir. Resmi dil, bir ülkede anayasa ile kabul edilen dili tanımlamak için kullanılan terimdir. Bir ülke sınırları dahilinde (AS: içinde) yaşayan kişiler ya da topluluklar farklı diller konuşsalar bile, resmi işlemlerini gerçekleştirirken resmi dil kullanmak durumundadır.
 
Anadil ise, insanın çocukken anasından, babasından, evindekilerden ve soyca bağlı olduğu topluluktan öğrendiği dildir. Anadili ne olursa olsun, insanların resmi dili öğrenmeleri, bilmeleri gereklidir. Çünkü ülke içindeki tüm resmi işlemler gerçekleştirilirken, anadil yerine sadece (AS: yalnızca) resmi dil kullanılır.
 
ABD ve AB’nin çeşitli dayatmaları sonucunda, Türkiye’de bir “anadilde eğitim” söylemleri başladı. İlköğretimden, üniversiteye  anadilde eğitimin özerklik, federasyon ve sonunda da ayrı bir devlet kurma anlamına geldiği bilinmektedir. Emperyalist devletlere şirin gözükmek ve son kullanım sürelerini uzatmak için başlatılan, ama sonuçlarını şimdiden göremeyenlerin dillendirdikleri anadilde eğitim çabaları, ülkemizin Misak-ı Milli sınırlarının değiştirilmesini amaçlamaktadır.
 
Ülkemize; “ulusal devlet öldü, Kemalizm’i unutun” diyen ülkeler, kendi ülkelerinde ulus devlettirler ama Türkiye’ye dayatmalarını sürdürmektedirler. “Kürt açılımı Türkiye’yi AB’ye yakınlaştırıyor” diye bol keseden palavra atan emperyalist güçler, AB üyesi ülke olan Slovakya ülkedeki azınlıkların kamusal alanlarda kendi dilleri ile konuşmalarını yasaklarken utanmıyor mu? Bu yasağa karşı gelmenin cezası 5.000 Euro’dur. Ülkedeki 500.000 Macar asıllı, karara isyan etti ama AB’den bu yasağa karşı tek ses çıkmadı. ABD ve AB’nin, Slovakya hükümetine “Macar açılımı yapın, Macarca televizyon kurun, Macarlar ana dillerinde eğitim yapsın” baskılarında bulunmaması, üzerinde düşünmeye değer bir olgudur.
 
Paris’teki bir mahkemede sanıklar Korsika dilinde konuştukları için mahkeme görevlileri tarafından dışarı çıkartılmışlardı. Avrupa ülkelerinde bu gibi olayların örnekleri çoktur. Hiç kimse bu ülkelere “Korsikaca, Baskça, Brötanca, Oksitanca, Katalanca vb. dillerde televizyon kurun, bu dillerde eğitim yapın” demiyor. Ama konu Türkiye olunca, Kürtçe eğitim yapmaya ve tüm etnik dillerde televizyon ve radyo yayını yapmaya zorlanıyoruz. Başka AB üyesi ülkelerden istenmeyen ve sadece (AS: salt) Türkiye’den istenen bu konuların nedenini çok iyi analiz etmek (AS: irdelemek) gerekmektedir.
 
ABD nüfusunun yaklaşık %30 kadarının ana dili İspanyolca’dır. Ancak ABD’ye “İspanyol kökenlilere ana dillerinde eğitim hakkı verin” diye bir baskı yapılmıyor. 2007 yılında ABD, ‘İngilizce Dil Birliği Kanunu’nu çıkardı. Bu yasanın gerekçelerinden biri, İngilizce’nin “ABD’deki farklı etnik köken, kültür ve dilleri birleştiren temel olgu” olduğu gerçeğidir. Diğeri (AS:  öbürü) ise ülkedeki az gelişmiş bölgelerin dil farkı sebebiyle (AS: nedeniyle) geri kalmalarını önlemektir (Birleşmiş Milletlerin, resmi dil için kullandığı gerekçe budur.).
 
ABD titizlikle bu kanunu uygulamaya yönelirken, her Avrupa ülkesi kendi resmi dilinde yayın ve eğitimde ısrarlı iken, Türkiye’ye hangi amaçla “ana dilde eğitim” adı altında Türkçe dışında eğitim dayatılıyor?
 
Birçok ülkenin parlamentosunda, anadili farklı olan milletvekilleri bulunmaktadır ama hepsi mecliste resmi dille konuşurlar. Hiç Almanya ya da Avusturya’da Türk kökenli milletvekillerinin parlamentoda Türkçe konuştuğu görüldü mü?
 
Her ülkenin dil konusundaki duruşları belliyken, emperyalist güçlerce bize dayatılan  Kürt açılımları meyvelerini vermeye başladı. Etnikçi partinin bazı milletvekilleri TBMM’de Kürtçe konuştu. Etnikçi partinin başkanıbundan böyle devletin Kürtçe ile ilgili düzenleme yapmasını beklemeden, iki dilli hayatı bölgede yaşamın her alanında egemen kılacaklarını açıkladı. Bu açıklamanın ardından Diyarbakır Anakent Belediyesi tarafından 97 tane köy ve mezraya isimleri Türkçe ve Kürtçe olan tabelalar asıldı. Diyarbakır Sur Belediyesi ise, birimlerinin tamamının (AS: tümünün) isimlerini (AS: adlarını) Türkçe, Kürtçe ve İngilizce olarak tabelalara yazdı.
 
“Meclis’te Kürtçe kapatma nedenidir” diyen TBMM Başkanı, BDP’nin kararını; “siyasi propaganda ve palavra kokuyor. Savcılar üzerlerine düşeni yapmalı” şeklinde değerlendirdi. Bu gelişmeler karşısında “Türkiye’nin resmi dili Türkçe’dir” diyen Çankaya’daki AKP’liye sormak gerek; Bitlis’in düşman işgalinden kurtuluşunun 93. yıl dönümü törenlerine katılmak için yaptığı gezide, Güroymak ilçesinden geçerken neden bu ilçenin adına Norşin dedi? Başbakan ise, öğrenci olaylarını eleştirmekten, henüz bu iki dilli yaşam konusunda görüş bildiremedi..
 
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, iki dilli yaşam konusunda AKP’yi suçlayarak; “Türkiye’nin bölünmesine, çok dilli, çok milletli bir yapıya, milli devlet ve üniter yapının tahribatına müsaade edilemez.” dedi. CHP Genel Başkanı, geçtiğimiz Kasım ayında çıktığı Diyarbakır gezisinde esnafla bayramlaşırken kendisine, “Kürt sorunu, anadilde eğitim ve işsizlik” konularında görüşü soruldu. CHP Genel Başkanı’nın verdiği yanıt şöyleydi; “sorunların çözüm adresi biz olacağız, size söz veriyorum. Anadilde eğitim talebini de zaten Meclis’te ilk ben dillendirmiştim.”
 
İki dil konusunda “…Türk Silahlı Kuvvetleri, ulus devlet, üniter (AS: tekil) devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir” şeklinde açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı için, “seni ilgilendirmeyen konularda görüş açıklama” diye çıkış yapanlar, patronların kurduğu ve öncelikli ilgi alanı ekonomi ve üretim olan TÜSİAD örgütünün başkanı için aynı şeyi düşündüler mi? Yeni demokrasi hareketi adı verilen partinin başarısız başkanının eşi ve TÜSİAD’ın sadece çağdaş görünümlü başkanı olan bayan, Diyarbakır’da bölgesel kalkınma zirvesi yemeğinde yaptığı konuşmada Kürtçe tümceler kullanmış ve halay çekerek Kürt sorununa “katkı!” sağlamıştır.
 
Bizim okullarımızda okunan ant’tan rahatsızlık duyan emperyalizmin maşaları, ABD okullarında öğrencilerin sabahları ders öncesinde, sınıflarında ayağa kalkarak şu yemini ettiklerini biliyorlar mı? “Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği cumhuriyete bağlılık için ant içiyorum. Herkes için özgürlük ve adaletle, tanrının gözetiminde bölünmez, tek vatan için..” Kaynak: Bydigi Forum
http://www.bydigi.net/genel-kultur/263232-ana-dil-nedir-ve-nicin-onemlidir.html#post1945552
Türkiye’nin sorunlarının nedeni iki dilli yaşam, anadilde eğitim ya da Kürt sorunu değildir. Yıllardır devleti küçültmek bahanesiyle kamu varlıklarını değerlerinin çok altında satarak, üretmeden tüketerek, küresel sermayenin emirleriyle tezgahlanan piyasa, insanlarımıza çözüm olarak sunulmaktadır. Sosyal devlet bitirilmek istenmektedir. Sosyal güvence, sağlık güvencesi, barınma olanakları tüketilmektedir. Açlık, yoksulluk, işsizlik kader olarak sunulmaktadır. Ekonomik kriz sonucunda yatırımlar durmuş, fabrikalar kapanmaya başlamış, tarım ve hayvancılığımız bitirilmiştir. Emperyalist güçlerin isteğiyle yapılan açılımlar sorun oluşturmuş, terör azmış, yolsuzluk ve hukuksuzluk büyük boyutlara ulaşmış, siyasi belirsizlik ortaya çıkmıştır. Laiklik ve cumhuriyetimiz çok büyük tehlike altındadır. Türkiye Cumhuriyeti, dışa bağımlı yanlış yöneticiler nedeniyle kuruluş rotasından saptırılmıştır. Kemalist ilkelerden, devrimlerden ve o muhteşem (AS: görkemli) altı oktan (AS “6 Ok” tan) verilen tavizler (AS: ödünler), bugün tüm sorunların kaynağını oluşturmaktadır.
 
Ülkemizin sorunları iki dilli yaşamla çözülemez; Cumhuriyetçilik, Ulusalcılık, Devletçilik, Halkçılık, Laiklik, Devrimcilik ilkeleri, dün olduğu gibi bugün de, yarın da sorunların çözümü için vazgeçilmez bir dayanaktır.
*******************************​​
Dil Derneği’nden Onur Ödülü almamı sağlayan yazımı iletiyorum.
Selamlarımla. 25.09.2017
SUAY
(İlk Kurşun Gazetesi, 20 Aralık 2010)
==================================
Dostlar,

Sevgili kardeşimiz Suay Karaman’ı bu yazısı ile, bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği’nin ödülünü kazanması nedeniyle kutlarız.

Biz de ANADİLİ – ANNE DİLİ bağlamında bu sitede epey yazı yazdık. Bunlardan ikisine aşağıda erişilebilir (üzerinde tıklayarak) : 

Sevgi ve saygı ile. 25 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
Not               : Sevgili Suay kardeşimizin keyfini kaçırmak istemeyiz ama Dil Derneği üyesi olmak ve Dil Devrimini benimsemek kullanılan dile de büyük özeni zorunlu kılıyor. Yazıda Türkçesi olan pek çok Arapça – Farsça sözcük kullanılmış.. yer yer ayraç içinde sunduk.. 

​E. Org. Saldıray Berk : NATO Türkiye için açık tehdit

​NATO Türkiye için açık tehditNATO Türkiye için açık tehdit

AYDINLIK, 22.9.2017,
https://www.aydinlik.com.tr/nato-turkiye-icin-acik-tehdit-soylesiler-eylul-2017-1

Aydınlık, Türkiye’nin NATO’ya girişinin 65. yılında, süreci Türk Ordusu’nun seçkin komutanlarına sordu (Berk ÖZER / USMER Uluslararası İlişkiler Sorumlusu)

Kuzey Atlantik Paktı NATO, ABD öncülüğünde 4 Nisan 1949 günü kuruldu. 12 ülkenin katılımıyla kurulan örgüt, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan dengelerde Sovyetler Birliği’ne karşı geniş bir cephede, ABD çıkarlarını savunmak ve sözde müttefiklerini korumak için görev yaptı. Bugüne kadar da bu cepheye bir saldırı olmadı. Ülke sayısı 28’e çıktı. Türkiye, NATO’ya 20 Eylül 1951 günü üye olmak için başvurdu. 18 Şubat 1952’de üyeliği kabul edildi. Aradan geçen 65 yıl içinde NATO, Türkiye’de hep sorgulandı. Atatürk’ün bağımsızlıkçı dış politikasına uymadığı ve Türkiye’nin içişlerine karıştığı, komşularıyla ilişkilerini de kısıtladığı ileri sürüldü. Türkiye bu dönemde 12 Mart ve 12 Eylül ABD-NATO destekli iki darbe yaşadı. Darbelerin gerçekleşmesi için, NATO-Gladyo bağlantılı terör olaylarını yaşadı. Binlerce aydın ve gencini buna kurban verdi. Bu iki darbeyle dönüşüm yaşandı. 15 Temmuz 2016 darbesiyle de bu dönüşüm tamamlanacaktı ancak, ordu millet birlikteliği bunu püskürttü.

DARBECİLERİN KARARGAHI OLDU

Bu girişimde ABD, NATO ve AB bağlantısı bütün açıklığıyla ortalığa saçıldı. Mahkeme kayıtlarına da girdi. Darbeciler, ABD ve AB ülkelerinde karargâh kurdu. Bir tanesi bile iade edilmedi… Artık Türkiye’de, NATO müttefikliği daha yüksek sesten tartışılmaya başlandı, hatta “Ne işimiz var. Artık çıkalım” diyenlerin sayısı arttı. NATO’ya girişimizin 65. yıldönümünde konuyu, Türk Ordusunda uzun yıllar hizmet vermiş generallerimize sorduk. Onlarda da ortak fikir; ‘NATO döneminin bittiği ve yükselen Avrasya içinde yeni arayışlara girmemiz gerektiği” şeklinde…

Dizimizde ilk olarak E. Orgeneral Saldıray Berk’in görüşlerine yer vereceğiz. Berk, 1948 yılında Erzurum’da doğdu. 1969 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu ve Türk Ordusu’nun çeşitli kademelerinde görev yaptı. 2007 yılında 3. Ordu Komutanlığı’na atandı. İsmi FETÖ’nün Ergenekon tertibinde geçti. Yıpratılarak görevden alınmasına çalışıldı. 2011 yılında da emekliye sevk edildi. 2015 yılında “Ülke bütünlüğü ve tam bağımsızlık idealine sahip çıktığı için” diyerek Vatan Partisi’ne katıldı. E. Org. Berk, sorularımıza şu yanıtları verdi:

| Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve riskler dikkate alındığında, NATO üyeliğinin bu tehdit ve riskleri bertaraf etmede bir katkısı var mıdır? Nasıl?

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ona karşı denge unsuru olarak kurulan NATO, 1990’ların başından itibaren (AS: bu yana) yeni bir misyon arayışına başlamış, aradan geçen yirmi yıla yakın bir zamanda genel olarak terörle mücadele stratejisi olarak adlandırdığımız bir misyonda ABD stratejileri ve politikaları dışında başka önemli faaliyette bulunmamıştır. Üstelik son yıllarda NATO, üyesi olduğumuz halde, ülkemizin birlik ve beraberliği için açık tehdit haline gelmiştir. Şu anda NATO ve AB’yi birbirinden ayırmak zordur. Ülkemize yönelen tehditlere baktığımızda (Güney Doğu, PKK, PYD, Suriye’nin kuzeyinde yürütülen ABD ve koalisyon güçleri faaliyetleri, Irak’ın kuzeyi, Kıbrıs, Karadeniz ve Ege adaları sorunları gibi) tamamen NATO (ABD) kaynaklıdır. Dolayısı ile, hali hazırda NATO’yu dost olarak görmek zordur. Bu nedenle şu anda NATO üyesi olmamızın bu tehditleri bertaraf etmede bir faydası yoktur. Bir NATO üyesi olarak, birlik ve bütünlüğüne yönelik tehditleri gidermede Türkiye yalnızdır ve yalnız bırakılmıştır. Üstelik hayret derecesinde ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen bu unsurlara, kendi topraklarımızda üsler vererek kullandırmaktayız. Böyle bir durum dünya tarihinde görülmemiştir. Ülkemizi bölmek isteyenleri kendi içimizde barındırıyoruz.

| NATO üyeliğini sürdürmek ne gibi avantaj veya dezavantajlara yol açar?

Kanaatimce bugün için NATO demek, ABD ve AB demektir. Türkiye bu oluşumun dışında bırakılmıştır. Ülkemizin NATO üyeliğinin bir anlamı kalmamıştır. Ancak NATO’da alınacak kararlar oy birliği ile alınacağı için, 5-10 yıllık süre zarfında NATO’da bulunmamız ülkemizin aleyhine alınabilecek kararları veto etmek adına yararlı olabilir. Bu süreçte de NATO’nun askeri faaliyetlerindeki katkımızı azaltmak ve 5 yıl içerisinde de NATO’nun askeri kanadından tamamen çıkmak ülkemizin bekası açısından uygun olacaktır.

Sonuç olarak, kaynağı ABD ve NATO olan tehditlerin, NATO tarafından bertaraf edilmesi olanaksızdır. Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine aykırı olarak, gerek o zaman ülkeyi yönetenlerin basiretsizliği, gerek o zamanki dış politika yanlışlıkları nedeniyle Batı’nın kucağına oturtulan Türkiye’nin, tekrar tam bağımsızlığına kavuşması için gerekli zaman gelmiştir. Bugünkü dünyada bir askeri bloğa bağlı olmanın bir anlamı kalmamıştır. Türkiye bu yalnızlığını bölge ülkeleri ve Avrasya ile iyi ve karşılıklı yarar esasına dayalı olacak şekilde gidermek için en uygun zamanı ve fırsatı yakalamıştır. Zaman ve ortam Türkiye’nin yararına ve çok uygundur. Yeter ki ülkeyi yönetenler bunu görebilsinler.

SALDIRAY BERK’TEN SATIR BAŞLARI

| NATO 1990’dan sonra önemli faaliyette bulunmadı.

| NATO, üyesi olduğumuz halde, ülkemizin birlik ve beraberliği için açık tehdit haline gelmiştir.

| Ülkemize yönelik tehditler NATO kaynaklıdır.

| NATO’yu dost olarak görmek zordur.

| Türkiye tehditlerde yalnız bırakıldı.

| Bizi bölmek isteyenlere içimizde üs veriyoruz.

| Ülkemizi bölmek isteyenleri kendi içimizde barındırıyoruz.

| Ülkemizin, NATO üyeliğinin bir anlamı kalmamıştır.

| 5 yıl içinde NATO’nun askeri kanadından tamamen çıkmak, ülkemizin bekası açısından uygun olacaktır.

| ABD ve NATO kaynaklı tehditlerin, NATO tarafından bertaraf edilmesi olanaksızdır.

| Türkiye’nin, tekrar tam bağımsızlığına kavuşması için gerekli zaman gelmiştir.

| Bugünkü dünyada, bir askeri bloğa bağlı olmanın bir anlamı kalmamıştır.
============================================
Dostlar,

Biz de çooook çaba harcadık ilişki kurabildiğimiz komutanlarımıza NATO’nun akrep içyüzünü anlatabilmek için. Doğrusu çok zorlandık. Özellikle NATO karargahlarında görev yapmış ya da eğitim almış generallerimiz için işimiz epey, epey zordu. Yer yer bizlere “solcu ağzı” nitelemesi yapıldığı bile oluyordu. Oysa ülkemizde nice kanlı tertipler NATO maskesi gerisinde üslerde tezgahlandı ve örtüldü, korunup saklandı.. Bunca ağır bedellerden sonra gerçeklerin görülebilmesi gene de bir teselli. Emeklilikte de olsa E. Org. Berk’e bu çıkışı için teşekkür ederiz.

Saldıray Paşa tüm açıklığı ve vurgulayıcılığıyla özetlemiş. Türkiye gereğini artık yapmalı. Büyük ATATÜRK‘ün dış politikadaki altın ilkesini, 12 yıl kesintisiz Dışişleri Bakanlığı yapan meslek büyüğümüz tıp doktoru Tevfik Rüştü Aras özetlemişti:

  • Bizim dış politikamız basit ve doğrudur. Herkesle dostluk kurmak isteriz fakat kimseye karşı ittifak ve bloklaşmaya gitmek istemeyiz..

80-90 yıl sonra hala geçerliğini koruyan ilkeler.. İşte uzgörü (vizyon) budur. Kemal Paşa çalışma arkadaşlarına güveniyordu. En zor yıllarda ülkemizin dış politikasını Dr. Tevfik Rüştü Aras’a emanet emişti. 12 yıl da değiştirmeden.. Erdoğan ise Türk Dışişlerinin muazzam birikimini “monşerler” diye aşağılayarak çok değerli ve çok zor erişilen kurumsal bir birikimi küçümsemiş, dışlamıştı. Ülkemizin ağır dış (+iç!) politika çıkmazları ortada.. Irak’ın kuzeyinde siyonist emperyalizmin güdümünde, Kürt kardeşlerimizi bu iğrenç politikalara alet eden kanlı oyun bağlamında sözde halkoylaması yapılabilir duruma gelir miydi bu fahiş hatalar yapılmasa??

AKP = RTE NEDEN İKBY – BARZANİ’ye KESİN – NET “HAYIR – YAPAMAZSIN” DİYEMİYOR ?
BARZANİSTAN HALKOYLAMASI; NE YAPMALI?
2 makalemizi okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Sevgi ve saygı ile. 25 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com