Yalçın Ünver şiiri : OLMUYOR …

ŞİİR KÖŞESİ…

 

Yalçın ÜNVER

27 Kasım 2022, İzmir


OLMUYOR …

Acıyı yazmak istiyorum
içimde inatçı kahkahalar …

Sevinci yazmak istiyorum
yüreğim sızlıyor…

Umudu yazmak istiyorum
gözlerim yaşarıyor, olmuyor…

……. bir kara tren …
hemzeminde düşüncelerimi bıçaak gibi yarıyor…!

Heceler ağlamaklı,
kelimeler tutarsız ve yorgun ,
düşüncelerimi yırtıp atasım geliyor.
Yazamıyorum, olmuyor …

Ahengim kalmamış…
Kafiye benden boşanmış…
Satır sonu, satır başına belâ…
Biri diğerine ulaşamıyor..
Şiir yürümüyor, olmuyor…

Bembeyaz bir kedi..
balerin inceliğindeki patileriyle usulca gönül kapımı çalıyor…
Bak gözlerime, umut burada der gibi düşüncelerimi topluyor ..

Yine de kafam dağınık ..

İçimden bir ses haykırıyor ..
Umutlanma..!
bak işte!
Senden şair OLMUYOR ..

Din Duyguları Sömürücülüğü

Alev Coşkun
Alev Coşkun
27 Kasım 2022, Cumhuriyet

Siyasal iktidar Meclis’teki AKP+MHP tabanına dayanarak türbanla ilgili bir anayasa değişikliği tasarısı vermeye hazırlanıyor. AKP buna, CHP’nin başörtüsünü yasalaştırma girişimiyle başladı. Bugünlerde İran’da kadınlar mollalara karşı başörtüsü mücadelesi verirken Atatürk’ün kurduğu CHP’nin bu yolda yürümesi büyük bir çelişkidir.

Gerçekte sorun türban değil, sorun kutsal din duygularının politik yaşamda kullanılmasıdır. Tanzimat’tan (1839) bu yana 150 yılı aşan toplumsal tarihimizde dinle ilgili konular Türk siyasal yaşamına egemen olmuştur. Temel amaç da kutsal din duygularının oy devşirmek amacıyla kullanılmasıdır.

İLERİCİLİK-TUTUCULUK

İlericilik, muhafazakârlık (tutuculuk) ikilemi Türk siyasal yaşamında sürekli olarak etkin olmuştur. Bu ikilemin köklerinde Batılılaşma yanlılarıyla, muhafazakârlar arasındaki çatışma vardır. Bu çelişki aslında, 1908’de II. Meşrutiyet döneminde başlıyor. II. Meşrutiyet’in öncü partisi İttihat ve Terakki’ye (Birleşme ve İlerleme) karşı Hürriyet ve İtilaf (Hürriyet ve Uyuşma) Partisi kurulmuştu. İttihat ve Terakki ilericiliği, Hürriyet ve İtilaf muhafazakârlığı, tutuculuğu temsil ediyordu.

Bu ikilem Milli Mücadele’de, Birinci Meclis’te de sürdü. Birinci Meclis döneminde “Müdafaa-i Hukuk” grubuna karşı oluşturulan “İkinci Grup” temelde tutucuydu. Üyelerinin çoğunluğu medrese kökenli hocalardan oluşuyordu ve muhafazakâr-ilerici çelişkisi açıkça görülür.

Cumhuriyetin ilanından sonra, Türk siyasal yaşamındaki ilk siyasal parti 17 Kasım 1924’te kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)”dır. Bu partinin adında “Terakkiperver” (ilerici) ve “Cumhuriyet” olsa da partiyi kuran Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Refet Bele gibi liderler temelde padişahlık ve hilafetin sürmesini istiyorlardı. Partinin programında “Parti, efkâr ve itikad-ı diniyeye hürmetkârdır” maddesi yer alıyordu ve parti, bu “dini düşünce ve inançlara saygılıdır” (AS: halka ve dinsel inanca) ilkesini bayraklaştırmıştı. Böylece yüzyıllardır kökleri olan tutuculara, bağnazlara, hurafelere inananlara hitap ediliyordu.

Atatürk, Nutuk’ta bu konuda şöyle diyor :

  • “Cumhuriyet kelimesini ağızlarına almaktan bile çekinenlerin, Cumhuriyeti doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye ‘Cumhuriyet’ ve hem de ‘Terakkiperver Cumhuriyet’ adını vermiş olmaları, nasıl ciddiye alınabilir ve ne dereceye kadar samimi sayılabilir?”
  • “Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını ileriye süren yeni parti, (…) Dini düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: “Biz hilafeti yeniden isteriz; (…) medreseler, tekkeler, (…) müritler biz sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz! Çünkü Mustafa Kemal’in partisi hilafeti kaldırdı. İslamiyete zarar veriyor; sizi gavur yapacak, size şapka giydirecektir” diye propaganda yapıyordu.” (Nutuk, s.601.)

Partinin kuruluşundan dört ay sonra, 13 Şubat 1925’te Doğu’da şeriat isteyen Şeyh Sait ayaklanması başladı ve 3 Haziran 1925’te parti kapatıldı. TCF’nin kapatılmasından bir yıl sonra, Atatürk’e yönelik İzmir suikast girişiminin ortaya çıkışı (14 Haziran 1926) ve kimi TCF ileri gelenlerinin bu suikastla ilişkilerinin bulunması nedeniyle cezalandırılmaları, siyasal yaşamı etkiledi.

SERBEST CUMHURİYET PARTİSİ

1925-30 Aydınlanma Devrimleri’nin uygulamaya sokulduğu dönemdir.

  • Eğitim birliği yasası,
  • Alfabe Devrimi,
  • laik hukuk,
  • laik eğitim,
  • tekke ve zaviyelerin kapatılması

    toplumun çağdaşlaşmasını sağlıyordu. Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasının üzerinden beş yıl geçmişti. Atatürk, Meclis’te gereken denetimin yapılması için bir siyasal partinin kurulmasını istiyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış olan Hasan Rıza Soyak’ın aktardığına göre Atatürk, “kurulacak yeni partinin, devrimin ruhu demek olan laiklik ilkesini peşinen kabul ve ilan etmesi gerektiğine inanıyordu.”

Eski arkadaşı Fethi Okyar’ı bu konuda ikna etti. Yeni partiye kız kardeşi Makbule Atadan, çocukluk arkadaşı Nuri Conker, Tahsin Uzer, Ahmet Ağaoğlu, Reşit Galip, eski hocası Nakiyüddin Yücekök ve Mehmet Emin Yurdakul katıldılar. Fethi Okyar “liberal” ekonomi yanlısı söylemler üzerinde dururken partiye katılanlar dini siyasete alet etmekten kendilerini alamıyorlardı. Atatürk’ün hocası bile… Bu konuda Falih Rıfkı Atay ne diyor, bakalım.

Serbest Fırka’nın kurulması üzerine Yalova’ya  Atatürk’ü görmeye gittim… Daha üç gün içinde kendi kız kardeşinin Yalova köylerinde mukaddesatçılık (kutsal din) propagandası kolaylığına dayanamadığını öğrendim. Atatürk’ün bu yeni partiye geçen eski hocası (Nakiyüddin Yücekök) Kütahya’da, iktidara gelince ilk işleri tekkeleri açmak olacağı müjdesini veriyordu…”

“… Bu gelişmelerden birkaç ay sonra, Atatürk kendi partisi ile seçime girseydi azınlıkta kalacağına şüphe yoktu. Çoğunluğu alacak olanlar ise düpedüz gericilerdi. Kurtarıcı devrimler yıkılıp gidecekti. Aşar (köylüden alınan 1/10 tarım vergisi) ki Anadolu köylüsünü yüzyıllarca inletmiştir, kıvrandırmıştır, bütçenin başlıca gelir kaynağı iken, Atatürk bir kalemde Türk köyünü bu beladan kurtarmıştır, hocalar halka: ‘Bu din borcu idi.. Kalktığı için tarlanızdan da bereket kalktı’ diyorlardı. Aksi gibi havalar da kurak gidiyordu.” (F.R. Atay, Kurtuluş, s.84.)

İZMİR OLAYLARI

12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) Başkanı Fethi Okyar, 22 gün sonra 4 Eylül’de İzmir’e gitti. SCF yandaşları İzmir’de önce Cumhuriyet Halk Partisi’nin binasını taşladılar. Ardından Atatürk devrimlerini savunan “Anadolu” gazetelerine saldırdılar. Çatışmada iki kişi öldü, 14 kişi yaralandı.

7 Eylül günü yapılan mitinge katılanlardan kimileri, şapkaları yere atarak çiğnemeye başladılar.

12 Eylül’de Balıkesir’e giden Okyar yeşil bayraklar ve tekbirlerle karşılandı.

SCF’ye sızan karşıdevrimciler yeni Türk harflerinin ve şapkanın kaldırılacağını, medreselerin açılacağını, hatta halifeliğin geri getirileceğini halk arasında yayıyorlardı. Meclis’te milletvekilleri Serbest Fırka yöneticilerinin, gerici eylem ve etkinliklere göz yumduğunu örnekler vererek açıkladılar. Bunun üzerine 17 Kasım 1930’da Fethi Okyar, parti yönetim kurulunun aldığı kararla partinin kapatıldığını açıkladı.

‘CUMHURİYETİN TEMELİ LAİK DÜNYA GÖRÜŞÜDÜR’

Serbest Fırka’nın kapatıldığının açıklanmasından bir ay sonra 20 Aralık 1930’da Atatürk’ün Kırklareli’nde yaptığı konuşma çok önemlidir. Atatürk şöyle diyordu:

  • “Cumhuriyetin temelinin laik bir dünya görüşüne dayalı olduğu hiçbir zaman unutulmamalı ve bu gerçek gözden kaçırılmamalıdır.”

Bu konuşmadan yalnızca üç gün sonra 23 Aralık 1930’da Menemen’de bir gerici ayaklanma baş gösterdi. Derviş Mehmet, yeşil bayrak açarak halkı ayaklanmaya çağırdı. Engel olmak isteyen yedek subay öğretmen Kubilay’ın başı kesildi ve sırığa takılıp halk arasında dolaştırıldı.

Menemen olayı kuşkusuz yeni Cumhuriyetin tarihinde bir dönüm noktasıdır.

ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ

Tek parti döneminde yapılan devrimler henüz toplumu dönüştürebilecek kadar yerleşmeden II. Dünya Savaşı başladı. Savaş bitince Türkiye yeni dünya düzeninde yer almak istiyordu. 1945’te, 19 Mayıs töreninde Cumhurbaşkanı İnönü, “demokratik açılımların süreceğini” söyledi. Sonunda, 7 Ocak 1946’da DP kuruldu, dört yıl içinde gelişti ve 14 Mayıs 1950 genel seçimlerini kazandı. Devrimleri yapan CHP barış içinde iktidarı DP’ye devretti.

DP’NİN DEVRİME KARŞI İLK HAREKETİ

Başbakan Menderes, Meclis’e sunduğu hükümet programında, Atatürk devrimlerini, “Millete mal olmuş ve olmamış” diye ikiye ayırıyor ve “millete mal olmuş devrimlerin saklı tutulacağını” belirtiyordu. Böylece devrimleri istenen ve istenmeyen diye ikiye bölüyordu. Karşıdevrim başlamıştı.

  • Menderes, Meclis’te milletvekillerine açıkça,
  • “Siz isterseniz hilafeti de geri getirebiliriz” demiştir.

İktidarının birinci yılında DP,
– Aydınlanma Devrimleri’nin halka ulaşmasını sağlayan Halkevlerini,
– ardından Köy Enstitülerini kapattı.
– Arapça ezanın tekrar okutulmasını ve
– imam hatip okullarının açılmasını sağladı.

Atay (AS: Falih Rıfkı) dinin politikaya alet edilmesiyle ilgili şöyle diyor:

  • “Tuhaftır, Serbest Fırka denemesinde nasıl bir eski Harbiye hocası tekkecilikle seçim yatırımına çıkmışsa, demokrasiye giriş yılında da bir üniversite profesörü Ankara köylerinde Arapça ezan ile dolaşıyordu.” (F.R. Atay, Kurtuluş, s.86.)

1957 seçiminden sonra halk kitleleri arasında giderek gücünü kaybeden DP, dinsel propagandaya daha da sarıldı. Başbakan Menderes, 19 Ekim 1958’de Nur tarikatı lideri Said Nursi’nin yaşadığı Emirdağ’a gitti. Orada hilafet ve saltanatı temsil eden iki tuğralı yeşil bayrakla karşılandı. Bu ziyaretten sonra Said Nursi yurtiçinde gezilere çıktı.

1960’tan sonra kurulan sağ görüşlü, muhafazakâr partiler; Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, Milli Selamet Partisi ve en sonunda AKP dinsel duyguları kullanmaktan vazgeçmediler. Her geçen gün daha da ileriye gittiler. Atatürk devrimlerini koruması gereken parti, yani CHP dinsel konularda ödün verdikçe sağcı partiler daha fazlasını istediler.

17 Kasım 1947’de toplanan CHP kurultayı bir dönüm noktasıdır. CHP’nin “laiklik” ilkesi yüzünden oy kaybettiği belirtiliyor, imam hatip okullarının açılmasına, okullarda isteğe bağlı din dersleri okutulmasına karar veriliyordu.

  • Aslında CHP’nin tutacağı tek bir yol vardı: Atatürk ilkelerine sımsıkı sarılmak.
    Asla ödün vermemek Atatürkçü gençler için bir kale olmak

70 YILLIK ÇOK PARTİLİ DÜZEN

1950’den bugüne 72 yıldır çok partili sistemdeyiz. Bu dönemde iki askeri darbe (12 Mart ve 12 Eylül) siyasal İslamın önünü açtı. Bu dönemin en az 65 yılında ülkeyi sağcı, muhafazakâr partiler yönetti. Demirel, Özal, Çiller tarikatlara olanak tanıdılar. AKP’nin son 20 yılı, siyasal tarihe açıkça “siyasal İslam iktidarı” olarak geçecektir.

AKP’nin sloganı “dindar ve kindar nesil yaratmak”tır. Kime karşı kindar o bellidir:
Atatürk ve devrimlerine” karşı…

Siyasal tarihçiler bu dönemde en başta Gülen tarikatının devlete ortak edildiğini yazacaklardır.

Erdoğan, Gülen’e açıkça “Ne istediniz de vermedik?” dedi. 

15 Temmuz 2016 bir casusluk, bir terör, bir karşı ihtilal girişimidir. Gülenciler gitti ama şimdi bürokraside, jandarmada, TSK’de yeni tarikatların güçlendiği söyleniyor, yazılıyor. Hatta bu konuda Meclis’e soru önergesi veriliyor.

MERKEZ PARTİ KAVRAMI

Merkez parti Batı’da temel ilkeleri “statüko”yu, koruyan partidir. Bizde ise dine, tarikatlara ödün veren parti demektir. Bu partiler 1946’dan itibaren (başlayarak) aşırı milliyetçi ve İslamcı görüşleri benimsiyorlar, bunlardan medet umuyor ve oy devşiriyorlar.

  • CHP’nin bir devrimci parti olarak temel görevi,
  • Aydınlanma Devrimleri’ni korumak olmalıdır.

Dinsel konular, popülist yaklaşımlar ve bu konularda ödün vermekle bir yere varılamaz. Bu yaklaşımlar oy da getirmez. Dine bağlı kitleler aslı varken taklitlere oy vermezler. Bu bir denge, adeta bir tahterevalli olayıdır. Sen devrimci parti olarak ne kadar ödün verirsen karşıdevrimciler bunları alır ve daha da fazlasını ister.

Toplumsal gelişme tarihimiz gösteriyor ki din devleti yaratmak isteyenlerin tek isteği çok partili demokrasidir. Atatürk’ün Aydınlanma Devrimleri’ne karşı çıkmanın en kestirme yolu budur. Üstelik bu yol hukuk ve anayasaya da uygun bir yoldur. Ne yazık ki 70 yıldır bu strateji adım adım uygulanmıştır ve uygulanması sürüyor.

  • Siyasal dincilik, laiklik karşıtı bir ideolojidir.
  • Bu ideoloji ulusalcılığa ve ulus devlete karşıdır.
  • Bu nedenle yurttaşların eşitliğine, milli egemenliğe de karşıdır.
  • Atatürk devrimlerine tamamen  (tümüyle) karşıdır.

Bu gidişi tersine çevirecek güç yeni yetişen gençliktir. Atatürk’ü anlayan ve özümseyen yeni bir dip dalgası gerçeğinin farkında olmalıyız,

  • Atatürk yaşayacaktır.
  • Türk Aydınlanması ilerlemesini sürdürecektir.

Flash Haber TV Programımız – 26 Kasım 2022

Dostlar,

Dün, 26 Kasım 2022 gecesi FLASH HABER TV‘de Sayın Burcu UĞUR‘un konuğu olduk.

Sn. Uğur, MİLLET MASASI programında CHP, Deva P, Demokrart Parti ve Gelecek Partisi temsilcilerini Gn. Bşk. Yrd. / Milletvekili düzeyinde davet etmişlerdi. Saat 21:00’de başlayan programa biz 80. dakikalarda çağrıldık ve yaklaşık 45 dakika kaldık. (Programın 01.20 – 02:05 saatleri arasında).

CHP İstanbul Milletvekili Sn. Özgür Karabat
DEVA Partisi Gn. Bşk. Yrd. Sn. Av. Doğa Şanlıoğlu,
Gelecek Partisi Gn. Bşk. Yrd. Sn. Doğan Demir
DP Gn. Bşk. Yrd. Sn. Bülent Şahinalp program konukları idiler ve bize sunumumuzun ardından sorular yönelttiler :

– Kovit-19 salgını ne durumda?
– Salgın yeniden patlayacak mı?
– Türkiye’de 2020 ve 2021’de TÜİK ölüm istatistiklerini neden yayınlamadı?
– Kovit-19 ölümleri gerçekten Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı 105 bin dolayında mı yoksa yaklaşık 3 katı mı?
Neden AKP = RTE anti-demokratik “tek adam rejimi” ölüm sayılarını açıklamıyor? Dünyada bir başka örneği var mı bu fiyaskonun?
– Aşılar hala güvenli mi?
– “Anımsatma dozu” ne anlama geliyor son durumda.. 6., 7. aşı mı yapılmalı?
Toplum Bağışıklığı ne düzeyde?
– Neden Türkiye 15 günde bir Kovit-19 verisi açıklıyor ve neden sayılar toplumda algılanan / yaşananın çoook çook altında?
– Birçok dünya ülkesi günlük veri açıklamayı sürdürürken Türkiye neden 2 hafta geriden ve 2 haftalık güncel olmayan ve Epidemiyolojik açıdan değersizleşen veriler açıklıyor, Dünya Sağlık Örgütü‘ne güncel ve gerçek veriler sunmuyor?

Ve… program sahibi Sn. Burcu Uğur‘un yerinde soruları.. Aşı Karşıtlığı vd.
***
2023 Sağlık Bakanlığı bütçesi 379,4 milyar TL / 4,47 trilyon TL = %8,4.. Gene %10’un gerisinde ve sağlık emekçilerinin geliri büyük çoğunlukla yoksulluk altında. Bu güdük bütçenin %15’i ise salt 8 şehir hastanesine :

  • Ulusun alın terini rant aktararak Türkiye’yi talan etmeye ve yerli  – yabancı yandaşları varsıllaştırmayı kurgulu biçimde sürdürüş! İhanetle eşdeğer!

Neden salgın 3. yılı biterken “bitirilemedi” !?
Neo-liberal kapitalizmin vahşeti ve masum insanların
– aşıya,
– erken tanıya,
– etkin sağaltıma
erişemeden önlenebilecek iken salgına kitlesel kurban verilmesi!!??

  • Küresel toplumun asıl sorgulaması gereken ve mutlaka üstesinden gelmesi gereken insanlık dışı köhnemiş ideolojisi.. Türkiye’deki uzantısı ile..

AKP = RTE hukuk dışı TEK adam rejiminin genel kötücül (malign) yönetimi sağlık alanına da tüm yabanıllığı (vahşeti) ile yansıyor.. Hızla kurtulmalıyız bu kahredici kuşatmadan / çökertmeden, ilk seçimde..

İzlemek için lütfen tıklayınız..
İzlenmesi, paylaşılması ve gereklerinin dayanışma ile – örgütlülükle yerine getirilmesi dileğiyle..

https://youtu.be/ramDpo_Q58o

  • “Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir.” M. K. ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile. 27 Kasım 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
www.ahmetsaltik.net            profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik           twitter : @profsaltik

Öncelik özgürlük değil, iktidar

Kuşkusuz, anayasaların önceliği özgürlük: İktidarı, bunu güvenceleyecek biçimde düzenlemek kaydı ile; yasama, yürütme ve yargı olarak erkler ayrılığı kuramına uygun olarak.

Bu genel yaklaşım, bizde de geçerli. 2017 Anayasa kurgusu ve uygulaması ise, erkleri fiilen bir kişide topladığı için, özgürlükleri de askıya aldı.

Bu nedenle, eğer Anayasa’nın emredici hükümleri uygulansa idi, S. Demirtaş’tan O. Kavala’ya, C. Atalay’dan M. Yapıcı’ya, binlerce kişi özgürlüklerinden alıkonulmayacaktı. Görünüşte yargı eliyle olmakla birlikte, sav+savunma+hüküm üçlüsünde belirleyici olan tek kişi yönetimi: Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBDBY). (Barış akademisyenleri (BAK) dosyaları da Saray güdümünde).

Kısacası, hak ve özgürlük ihlallerinin kaynağı, özgürlüklere değil, iktidara ilişkin hükümlerdir.

Bu nedenle, Anayasa önceliği, özgürlük değil iktidar olmalı.

Yasama+yürütme+yargı, parlamenter rejim ekseninde Anayasa yoluyla yapılandırılacak. 2023 seçimlerinde TBMM’de ortaya çıkacak çoğunluk ve seçilecek CB’ye göre, demokratik rejime geçilecek veya geçilmeyecek.

Eğer şu anda görevde olan CB (Yürütme)[1] ve onu destekleyen AKP-MHP (yasama), yeniden çoğunluk sağlar ise, PBDBY sürecek ve tek kişi yönetimi temellenecek; ümmetçi-biatçı insan yaratmaya elverişli toplum inşasına ivme kazandırılacak.

Buna karşılık, demokratik parlamenter rejimi (DPR) savunan Millet İttifakı (CHP/İYİ P./DP/SP/ Deva P./Gelecek P.) ve Emek-Özgürlük İttifakı (HDP/TİP vd) çoğunluğu sağlarsa, Anayasa değişikliği yolu da açılacak.

Parlamenter rejime geçiş için iki koşul: Sayı ve irade.

Konu, kurumsal anayasa hukuku: yasama+yürütme+yargı.

Seçim sonuçlarına göre, DPR yanlıları için beş olasılık var: üç uzlaşma ve iki çatışma.

UZLAŞMA…

400 vekil+CB: TBMM, birkaç ayda doğrudan Anayasa değişikliği yapabilir.

360 ve üstü+CB: Anayasa değişikliği ve halkoylaması, bir yıl gibi makul sürede yapılabilir. Fakat parlamenter rejim yanlılarının 360 gibi nitelikli çoğunluğa ulaşması, aynı eğilimde olan AKP-MHP vekillerinin de Anayasa’ya desteği ile sayı 400’e ulaşabilir.

301 ve üstü + CB: Yasama faaliyeti için yeterli olan salt çoğunluk, Anayasa değişikliği yolunu kapatmaz. Müzakere ve uzlaşma süreci, Anayasa değişikliği için 360’ı elde etme olasılığını gündeme getirebilir.

ÇATIŞMA KAÇINILMAZ

Son iki olasılık, cohabitation: TBMM çoğunluğu ve CB ayrışması.

Yarı-başkanlıkta Fransa’da cohabitation (birlikte oturma), yasama ve yürütme arasında frenleyici ve çatışmacı yönleriyle iki kez zar zor uygulandı.

İlk olasılık, TBMM’de DPR çoğunluğuna karşın, CB’yi Cumhur İttifakı’nın kazanması.

İkinci olasılık, CB’yi DPR yanlıları kazandığı halde, TBMM’de Cumhur İttifakı’nın çoğunlukta olması.

Her iki sonuç, yasama ve yürütme arasında fren ve dengeden çok çatışma olasılığını öne çıkarır.

Bu, Türkiye’yi Fransa’dan ayıran iki nedenle açıklanabilir:

Fransa’da yasama ve yürütme (hükümet) arasında sınırlı da olsa denge ve denetim düzenekleri işletiliyor. Hükümeti lağveden AKP ise, parti başkanlığı yoluyla yasamayı yürütme güdümüne soktu.

Fransa’da her iki taraf, yarı-başkanlık rejiminden yana. Türkiye’de ise, monokrasi ve demokrasi ayrışması, haliyle çatışmaları da körükleyecek.

HALKOYLAMASI GEREKLİ Mİ?

Hedef belli                   :

  • Yasama/yürütme/yargı üçlüsünü erkler ayrılığı ilkesi gereklerince yeniden yapılandırmak.

Parlamenter rejime dönüş için yapılacak bir Anayasa değişikliği TBMM’de 400 oy ile kabul edilirse, halkoylaması gerekli değil. Bu nedenle, neyin hedeflendiği çok iyi anlatılmalı. Özgürlüklerin güvencesi olması gerekirken, tehdit aracına dönüşen iktidar ile işe başlamak, sayı ve irade örtüşmesinin de bir gereği.

[1] 360 vekilin erken seçim kararı alması kaydı ile 3’üncü kez aday olabilir:
Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” (2007’den bu yana hiç kesintiye uğramadan yürürlükte olan bu hükme 2017’de dokunulmadığı için bağlayıcılık etkisi sürekli oldu).

Toplum Barışını Bozmak İsteyenlere Karşı Dikkatli Olmalıyız

BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ
KIBRIS TÜRK TARİHİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Doç. Dr. Mehmet BALYEMEZ
E. Albay, Cumhuriyet Tarihi Uzmanı
Merkez Müdürü

Kıbrıs, coğrafi konumu nedeniyle her dönem egemen güçlerin ilgisini üzerine çekmiş ve tarih boyunca çok sayıda devletin/gücün egemenliği altına girmiştir. Bu durum Kıbrıs’taki yerel toplumlarının/halkların kendi geleceklerini belirleme iradelerini (istençlerini) gerçekleştirilmelerini önlemiş, geciktirmiştir.

İngiltere’nin Kıbrıs’a yönelik sömürge planlarını uygulamaya başladığı 19’uncu yüzyıl ve sonrasındaki süreç bugün yaşanan sorunların temelini oluşturmaktadır. Dünyanın farklı kıtalarında çok sayıda sömürgesi olan ve “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak da nitelendirilen İngiltere’nin bu denli geniş bir coğrafyada egemenliğini uzun yıllar sürdürmesinin altında yatan en önemli ayrıntı ise, uyguladığı “Sömürge Politikası”dır.

İngiltere’nin meşhur (ünlü) sömürge politikasını tanımlayan olgu ise “Böl ve Yönet”tir. İngiltere sömürmeye karar verdiği coğrafyalarda öncelikle ayrıntılı demografik araştırmalar yapmış, varsa ihtilaflı (çatışmalı) noktaları tespit etmiş (belirlemiş), yoksa ihtilafı (çatışmayı) kendisi yaratmış ve kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır.

İngiltere’nin Kıbrıs’a yerleştiği 1878 yılı ve sonrasındaki süreç de bu biçimde olmuştur. 19’uncu yüzyılın hemen başlarında Rumların ENOSİS isteğinin en büyük destekçisi olan İngiltere, Mora İsyanı sırasında (1829) Yunan asilerine (ayaklanmacılara) destek vermiş, ancak söz konusu Kıbrıs olunca bu destekten vazgeçmiş, Rumların isteklerini kimi Kıbrıs Türklerini kendi politikalarına uygun olarak “besleyerek” desteklemiştir.

İngiltere’nin Kıbrıs Türklerinin birlikte davranmamaları yönündeki politikasının en somut örneği Mehmet Münir’dir. İngiliz Kraliçesi Elisabeth tarafından1947’de “Sir” unvanı (sanı) ile de taltif edilen (övgülenen) Mehmet Münir 1925’ten 1947’ye dek İngiliz çıkarları doğrultusunda Kıbrıs Türklerinin temel haklarını gasp ettiği (el koyduğu) tarihçilerin uzlaştığı olduğu bir konudur.

Mehmet Münir’in İngiliz çıkarları doğrultusunda hareket etmesinden hoşnut olmayan ve önderliğini Mehmet Necati (Özkan) Bey’in yaptığı Halkçı Hareket bu duruma müdahil olmak (karışmak) istemiş ve 1930 yılındaki Kavanin Meclisi’nin seçimlerinde Mehmet Münir’e karşı M. Necati Bey’in aday olmasına karar vermiştir. İngiliz sömürge yönetiminin her türlü desteğini alan Mehmet Münir seçimleri yitirmiş ve M. Necati Bey Kavanin Meclisine Girne-Lefkoşa milletvekili olarak girmiştir.

Kıbrıs valisi bu gelişme üzerine Halkçı Hareketin önderi Kavanin Meclisi üyesi M. Necati Bey ile yaptığı görüşmede, İngiliz politikalarını desteklemesini isteyince, M. Necati Bey’in “Ne İngiliz’in ne de Rum’un çıkarları doğrultusunda hareket ederim. Yalnızca Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarları için çalışacağım” biçimindeki yanıtı sonrasında şaşkınlık içinde kalmış, yeni bir politikayı uygulamaya karar vermiştir. M. Necati Bey, Kıbrıs Türklerinin haklarını elde etmek amacıyla oluşturduğu stratejiyi (yordamı) uygulamaya hemen başlamış ve seçimden dört ay sonra 1 Mayıs 1931’de Lefkoşa’da Ulusal Kongre’yi toplamıştır. Ulusal Kongre’nin Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarının elde edilmesine yönelik yayımladığı manifesto (bildirge) ve hemen sonrasındaki uygulamaları Ada’nın yakın geleceğini de doğrudan etkilemiştir. İngilizlerin denetiminde yapıldığı konusunda tarihçilerin mutabık kaldığı (uzlaştığı) 1931 Rum İsyanı sonrasında İngiliz sömürge yönetimi anayasal düzeni askıya almış, yerli halk arasında ulusal duyguları geliştiren politikalarına son vermiş ve Kıbrıs’taki denetimi yeniden ele geçirmiştir.

İngiliz sömürge yönetimi, konjonktürel (durumsal) koşulların yeniden belirlendiği 2. Dünya Paylaşım Savaşı sırasında da hem Rumların siyasal örgütlenmesi olan AKEL’in hem de Kıbrıs Türklerinin kurduğu Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)’ın oluşumuna destek vererek Ada’daki siyasal ortamı kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek istemiştir. Söz konusu dönemde siyasal yaşamına yeni başlayan Dr. Fazıl Küçük bu etkinin ayrımına varmış ve KATAK Kurulundaki görevinden istifa ederek 23 Nisan 1944’te Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi (KMTHP)’ni kurmuştur.

İngiltere, Kıbrıs da içinde olmak üzere sömürgelerindeki egemenliğini sürdürmek için halkların iradelerine (istençlerine) her dönem karışmış ve bunu yaparken de iç birliğin oluşmaması için etkili politikaları başarı ile yürütmüştür.

İngiltere’nin Kıbrıs’ta uyguladığı sömürge politikasının temelini / özünü oluşturan “böl ve yönet” ilkesinin etkilerinin KKTC’de sürmekte olduğunu gözlemlemek üzüntü vericidir. Kıbrıs Türk halkının 1955’ten 1974’e birlik içinde hareket etmesi, söz konusu dönemdeki sorunların toplumsal uzlaşma ile çözüldüğü genel olarak kabul gören bir noktadır. Ancak Kıbrıs Türk halkının geleceği söz konusu olunca, her türlü siyasal ve kişisel çekişmelerin ertelenmesinde bu uzlaşma son yıllarda yitirilmiş; ekonomik, siyasal, sosyal ve askeri alanda sanki her şey yolundaymış gibi iç çekişmeler / kavgalar / tavırlar sürmektedir.

Kıbrıs Türk halkının hak ve çıkarlarını elde edilmesi için “İç barışın” sağlanması,  manipülasyonlara (yönlendirmelere) karşı dikkatli olunması, KKTC’nin hak ve çıkarlarının sağlanması bağlamında toplum olarak birlikte davranılması yaşamsal derecede önemlidir. Ancak bu noktada gerek kamuoyunun gerekse de siyasal karar vericinin bu anlayışla davranması da kaçınılmaz bir ayrıntıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yüzyıl önce söylemiş olduğu, “Bir toplumun iç kuruluşu ne denli güçlü, sağlam olursa, dış siyaseti de o ölçüde güçlü ve dayanıklı olur.“ özlü sözü, her düzeyde dikkate alınmalı ve uyanık olunmalıdır.

ATATÜRK ve ÖĞRETMEN

Prof. Dr. Süleyman Çelik
scelik44@gmail.com

Atatürk döneminde bir öğretmen milletvekili kadar aylık alıyordu. Daha doğrusu, “millet vekili aylığı öğretmen aylığını geçemiyordu.”

Şimdi ‘sözleşmeli öğretmen’ yaparak kadrosuz ve sosyal güvencesiz çalıştırdıkları öğretmenin aldığı para, asgari ücretten çok daha az; üstelik tatil günlerinde onu da vermiyorlar…

Atatürk döneminde bir vilayete öğretmen atandığında, Milli Eğitim Bakanı valiye telgraf çekiyordu: “ilinize atanmış olan öğretmen ‘Kubilay Devrim’ … günü … ekspresi ile geliyor. Garda karşılanması rica olunur.”

Şimdi valiler, polislere öğretmenleri coplatıyor!..

  • Atatürk döneminde öğretmenlerden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar” isteniyordu.

Amaç çağdaş uygarlığın üzerine çıkarak, “dünyada emperyalizmin ve sömürünün yok edildiği/ barışın egemen olduğu yeni bir uygarlık” yaratılmasına öncülük etmekti…

Şimdi,

  • itaat ve biat eden/ dinini ve kinini unutmayan nesiller isteniyor.

Amaç, insanlarımızı, bu dünyada emperyalistler tarafından ezilse, hatta daha önce Anadolu’da yaşamış onlarca kavim gibi yok edilse de, öteki dünyadaki “saadet-i ebediye” için hazırlamak, fakat kendilerinin o saadeti bu dünyada yaşamak istemeleri!

Bu amaçla Osmanlı’yı batıran “İlmiye Sınıfı”nı yeniden yaratmak üzere, Atatürk’ün Partisi CHP’nin dahil olduğu muhalefetin de katılımı ile “Diyanet Akademisi” yasası, TBMM’de oybirliği ile kabul edildi…

Daha önce benim köyüme, yalnızca aşar vergisi almak ve asker toplamak için gelen devlet, Cumhuriyet’ten hemen sonra 3 yıllık okul olarak geldi ve babamın kuşağına eğitmenler okuma yazma, matematik ve yurt bilgisi öğrettiler. Daha sonra tek derslik – 5 sınıflı ilkokula dönüşen bu okulda, köy enstitülü öğretmenler tarafından eğitilen ben, Cumhuriyet’in sağladığı parasız yatılı eğitim ve fırsat eşitliğinden de yararlanarak mesleğimin zirvesine, profesörlüğe kadar yükseldim…

Şimdi benim okulumu kapattılar. Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi, gene benim köyümde ve binlerce başka köyde okul da yok, öğretmen de.

  • Artık parasız yatılı eğitim ve fırsat eşitliği de yok.
  • Ancak 3-5 haneye bir cami ve kadrolu imamlar var.
  • İmamlar köylüyü öteki dünyaya hazırlarken, çocuklar için de tek seçenek
    tarikat ve cemaat yurtları, Kuran kursları, medreseler!..

Emperyalist ülkelerin ajanı hainler tarafından aldatılan zavallıların Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlıklarını anlıyorum ama

  • kadınların ve öğretmenlerin Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı olmalarına aklım ermiyor!..

TÜM BU KOŞULLARA KARŞIN HALA “FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR KUŞAKLAR” YETİŞTİRMEYE ÇALIŞAN CUMHURİYET ÖĞRETMENLERİNİN GÜNÜNÜ KUTLARKEN, ONLARA

  • “YIKILMAYA ÇALIŞILAN CUMHURİYETİMİZİ SİZLER KURTARACAKSINIZ”
    DİYEREK BAŞARILAR DİLİYORUM…

    * “Biz, sadece iktidarları değil, muhalefeti de dizayn ederiz.” Henry Kissinger

 

Halil Çivi şiiri : MUSTAFA KEMAL’in ÖĞRETMENİYİM

ŞİİR KÖŞESİ..

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı
Halk Şairi

Değerli dostlar,

Bu gün 24 Kasım Öğretmenler Günü!

Bu duygularla yazdığım şiiri beğenilerinize sunuyorum.
Mustafa Kemal Atatürk‘ün Başöğretmenimiz ve çağdaş uygarlığın rotamız olduğunu unutmadan; başta öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz olmak üzere, tüm halkımızın;

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!…
XXX

MUSTAFA KEMAL’in ÖĞRETMENİYİM

Akıl, bilim rotasından çıkamam,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Nesilleri cehaletle yakamam,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Cumhuriyet sevgisiyle yaşarım,
Laiklığin ışığıyla koşarım,
Demokrasi umuduyla coşarım,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Hiçbir uygarlığa düşman olamam
Çıkar için milletimi bölemem,
Düşeni kaldırır, bakıp gülemem,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Eğri büğrü gidişleri sezerim,
Özgürce düşünür, özgür yazarım,
Hurafeyle savaşmaya hazırım,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Öğrencimi canım gibi severim,
Yobazlığı beyinlerden kovarım,
Başarıyı takdir eder, överim,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Akıl, bilim, barış, sevgi ekerim,
Kin ile nefreti toplar, yakarım,
Cebiri, şiddeti özden sökerim,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Kadını erkeği eşit bilirim,
Bilim Çin’de olsa, gider alırım,
Çağdaşlığın devrimcisi olurum,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Ruhumu makama, paraya satmam,
Yoksulu dışlayıp, zengini tutmam,
Öğrenciler açsa, asla tok yatmam,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx
Öğrencime din ve mezhep soramam,
Irka, dine bakıp notlar veremem,
Laik bir yurttaşım, bir fark göremem,
Mustafa Kemal’ in öğretmeniyim,
Xxx
Halil Çivi haksızlığa gelemem,
Laik bir hukuktan ayrı kalamam,
Din, mezhep diyerek halkı bölemem,
Mustafa Kemal’in öğretmeniyim.
Xxx

23 Kasım 2022
Prof. Dr. Halil Çivi
Çiğli / İZMİR

ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN!

Prof. Dr. Özer Ozankaya
ADD Kurucu Üyesi, 4. Genel Bşk.
of.ozankaya@isnet.net.tr 

Türk ulusunu uygar uluslar topluluğunun saygın bir üyesi düzeyine yükselten, Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet devrimlerinin başlıcalarından birisi olan eğitim devrimi ve bu bağlamda öğretmen yetiştirme ve öğretmenlik mesleğinin toplumsal konumunu yüceltme yolundaki büyük atılımları oldu. 1946’dan başlayarak bu saygın konumu sürekli olarak zayıflatan başlıca etkenlerden birisi ise sömürgeci devletlerin güdümündeki politika bezirgânları olageldi.

Atatürk ve devrimci aydın arkadaşları, toplumumuzda eğitim ve öğretmenlik mesleğinin değerinin çağımızdaki gerçek anlam ve önemiyle kavranmasına tam içtenlik ve adanmışlıkla, özel bir özen göstererek çalıştılar. Sömürgeci güdümündeki siyaset bezirgânları ise, bu uygarlık atılımına karşıtlıklarını, ancak kendilerine yaraşan ve artan bir kabalık ve hoyratlıkla yapageldiler.

  • Ama karanlık ve çirkinliğin ışığa ve güzelliğe yenilmesi kaçınılmaz bir yasadır.

Atatürk, eğitimin ve öğretmenin uygar insanlıktaki yerini, kafalara ve gönüllere öylesine silinmez güzel nakışlarla işlemiştir ki, şiir gibi, türkü gibi Türklük durdukça yinelenecek ve Türklüğün sonsuza dek yücelecek varlığına katkı yapacaktır:

  • “Öğretmenler! Cumhuriyetin özverili öğretmen ve eğitmenleri! Sizler yetiştireceksiniz!
    Yeni kuşaklar sizin eseriniz olacaktır!”
  • “Yaşamda en doğru kılavuz bilimdir, tekniktir.
    Bilimin ve tekniğin dışında kılavuz aramak, aymazlıktır, bilgisizliktir, sapkınlıktır.
    Bilimin ve tekniğin her dakikadaki aşamalarının evrimini ve ilerlemelerini izlemek şarttır.”
  • “Bütün dönemlerde Türk, kendi ruhunu, benliğini, yaşamını unutmuş,
    nereden geldiği belirsiz birtakım başların bilinçsiz aracı durumuna düşmüştür…
    Bununla birlikte hatırlatmak gerekir ki, o baskı altında bile bizi bugün için yetiştirmeye çalışan gerçek ve özverili öğretmenler, eğiticiler eksik değildi.”

Öğretmenler gününde başta Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk olarak tüm öğretmenlerimizi en derin saygı, sevgi ve gönül-borcu duygularıyla anıyorum.
***
Ek:

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi iken, adını yazmayan bir öğrencimden aşağıdaki kartı almıştım. Beni çok duygulandıran ve meslek yaşamımın en anlamlı ödüllerinden birisi saydığım o kartı yaldızlı bir çerçeve içinde hep çalışma odamın duvarında asılı tutageldim. Kendi babam Hilmi Ozankaya ve kayınbabam Yaşar Babacan’ın öğretmen olmalarının da payı olduğunu düşündüğüm bu kartı, internet arkadaşlarımla da paylaşmak istedim.

“Sayın Hocam,
Ben bir çiçek olsam,
Siz toprak
Kabul eder miydiniz
Verimli olsaydım,
Sizden alsaydım
Gücümü?
Gelişseydim emeğinizle,
Kabul eder miydiniz
Büyüseydim?
Başımı uzatsaydım aydınlığa,
Başarsaydım
Yaşam savaşını.
Eğilip yere
Elinizden öpseydim
Kabul eder miydiniz?
Bir öğrenciniz”

(Bu değerli öğrencimin sağlık, esenlik içinde olarak bu notumu görebilmesini ne çok isterdim!)

DİL EFELİK YAPMAYA GELMEZ

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar
(Independent Türkçe, 23 Kasım 2022)

Eğitim düzeyimiz çok düşüktü. Okuma – yazma bilenimiz çok azdı. Okuma-yazma bilenler acaba o zaman da Türkçeyi bu denli hor mu kullanıyorlardı, bilmiyorum ve sanmıyorum. Şimdi okuryazarlarımız çoğaldı. Cep telefonu da çıktıktan sonra, okumaz-yazmazımız nerdeyse kalmadı. Fakat ne yazma?

Okullarımızda sağlam dil sevgisi ve eğitimi almadığımız acı bir gerçektir. Bununla birlikte anamızdan öğrendiğimiz dil, meramımızı anlatmaya yeter. Hele kadınlarımız, dili çocuklara aktarma görevi genlerinde bulunduğundan bülbül gibi şakırlar. Fakat iş yazmaya gelince… Cep telefonlarına yazılan iletilere bakınız. Bir paragrafta birkaç yazım ve noktalama yanlışı görmek olanaklı.

Mezun olduğum yükseköğrenim kurumu mezunlarının sayfasında arkadaşlara daha dikkatli yazmalarını öğütleyince biri “Öğretmenliğin tutmuş, sana ne? Herkes istediği gibi yazar” notunu düşmüştü de susmak zorunda kalmıştım.

DİL BİR OKYANUS GİBİDİR

Her dil, uçsuz bucaksız bir âlemdir. Onun sırlarını keşfetmeye kimsenin ömrü yetmez. Şunun şurasında meramızı birkaç bin, haydi haydi birkaç on bin sözcükle anlatabilirsek ne mutlu. Bu yüzden yazarken hiç kimse kendisine tam güvenmemeli. Gerek bilgimizin eksikliğinden, gerek dikkatsizliğimizden birçok anlatım ve yazım hatası yapabiliriz. Hele, yazdığımız dil birkaç on yılda yazım kılavuzunu değiştiriyor, bu işten sorumlu kurumlar farklı yazımlar öneriyorsa?

Bu kurumlar şimdi nerdeyse tek bir yazımda birleştiler ama birçoğumuzun aklında eski kurallar kaldı. Bu nedenle uzun kısa ne yazarsak yazalım, elimizin altında bir yazım kılavuzu bulundurmakta yarar var. Ben yazdığım her metni birkaç kez okumadan ve hatalarımı düzeltmeden yayımlamıyorum.

Yayımlandıktan sonra da hatalarım ortaya çıkıyor. Kitaplarımı yayımlamadan önce güvendiğim bazı arkadaşlara okumalarını ve hatalarım konusunda beni uyarmalarını rica ediyorum. Oğlum daha 10 yaşlarındayken kitabımın müsveddesini (taslağını) önüne koyar, bulduğu her hataya karşılık kendisine 1 lira verirdim (Bir lira şimdikinin 10 kuruşu kadar olmalı). Bazı kitaplarımda ortaokul öğrencilerimin bile düzeltme yönünden emeği vardır.

Yayıncı İlhan Erdost, kitaplarında tek bir yazım yanlışının bulunmasına bile tahammül edemez. Basımevinden gelen prova baskıları dikkatle gözden geçirir, tek bir yanlış kalsa, onun da düzeltilip getirilmesini isterdi. Burada gazete ve kitap editörlerinin, düzeltmenlerinin görevi ortaya çıkar. Okuduğumuz yanlışsız metinlere nice göz nuru akmış olduğunu unutmayalım.

Gerçekte herkesin yaşamı bir “roman”dır. Sıradan insan yoktur. Bir çobanın, bir toplum önderinin, bir mahkûmun da dili yetkinlikle kullanıyorsa anlatacağı şeyler ilginç olabilir. Her birimizin yaşamı, alınacak derslerle doludur. Şimdi emekliliklerini yaşayan, ülkemizin siyasi olarak geçtiği badireli günlerden geçmiş arkadaşlara anılarını yazmalarını öneriyorum.

Son yıllarda, yaşadıklarını kendileriyle birlikte mezara götürmek istemeyen arkadaşlar, anılarını kitaplaştırıyor, bazıları kitapları bana da gönderiyor. Anı kitapları, daha kolay okunur. Yazarın yaşamını ve mücadelesini okurken, dönemin koşulları hakkında da bilgi sahibi oluruz. Fakat bunların bazıları, Türkçemizin canına okunmuş olarak yayımlanıyor. Onlara, kitabın metnini yayımlamadan önce başkalarına okutup okutmadıklarını soruyorum.

TÜRKÇENİN CANINA OKUMAK!

Kendilerine çok güvenmiş olmalılar ki, kimileri buna gereksinim duymamış. Sonuçta fotoğrafta gördüğünüz gibi sayfalar ortaya çıkıyor. Bu kitabı yazan arkadaşıma “Elinde kalan bütün  nüshaları imha et. Metni bir bilene okut ve düzeltilmiş nüshayı (örneği) yayımla” önerisinde bulundum. Kitaplarına kıyamadı. İkinci baskı yaparsa düzelttireceğini söyledi ama buna ömrü ne yazık ki yetmedi.

Öğretmen Dünyası‘nı çıkarırken bir meslektaşımızın gönderdiği yazılarda çok fazla yazım hatası bulunuyor, biz bunları düzelterek yayımlıyorduk. Bir kezinde, yazılarını gözden geçirerek göndermesini rica ettik. Teşekkür edecek yerde, burnundan kıl aldırmaya yanaşmadı. Bize köpürdü ve yazılarında hata olmadığını ileri sürdü. Metin üzerinde hatalarını işaretleyerek kendisine faksladık. Buna karşın geri adım atmadı, üstelik bizi mücadele ettiğimiz bir şeyle, Fetullahçılıkla suçlama yoluna gitti! Derginin danışma kurulu üyelerine tek tek telefon ederek bizimle işbirliği yapmamalarını istedi…

1968’lerde gençlik liderliği yapmış bir arkadaşın yazdığı kitapta pek çok hata bulunduğunu kendisine söylediğimde “Aman sorun yaptığın şeye bak!” diye karşılık verdi.

Dil konusu efelik yapmaya gelmez

Dil, koskoca bir milletin en değerli ortak malıdır. Bir kamu malına zarar vermek ne ise dilin başını gözünü yarmak da odur. Düzgün anlatmanın ve kurallara uyarak yazmanın yararı, yazdığımızın daha kolay anlaşılması ve istediğimiz etkiyi yapmasıdır.