Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

Bayrak_dalgalanan

ATATURK_Gercek_InsanAhmet_Saltik_portresiProf. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net,   profsaltik@gmail.com
https://www.facebook.com/profsaltik,   twitter : @profsaltik
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır..

Başkanlık sistemine karşı
‘Ayağa Kalkıyoruz’ eylemi

TBMM’de Çarşamba günü (18 Ocak 2017) 2. turu görüşülecek olan, Türkiye’deki parlamenter demokrasi sistemini Başkanlık sistemine çevirecek Anayasa değişikliğine karşı, “ayağa kalkıyoruz” eylemi başladı. CHP’li vekillerin Twitter hesaplarından da paylaştıkları eylem, rejim değişikliğinin öngörüldüğü tasarıya karşı vatandaşların, 3 gün boyunca belirlenen saatte, bulundukları yerde “ayağa kalkarak” tepkilerini göstermesini öngörüyor. Twitter’da paylaşılan afişlere göre; Eylem Ocak ayının 16’sında (bu gün) saat 16.00, Ocak ayının 17’sinde (yarın) 17.00 ve 18’inde (öbür gün) 18.00’da aynı anda Türkiye’nin her yerinde “Nerede olursan ol, İçeride, dışarıda, derste, sırada,
hep beraber diktaya karşı ayağa…!”
sözüyle gerçekleştirilecek.

SARAY’DA TUTSAK ERDOĞAN’A
YARDIM ETMELİ!..

Çıkmadık canda ümit vardır..

Türkiye’miz “Saray” denip-durulan Öznenin inanılmaz inat ve hırsını aşmak için deyim yerinde ise çırpınıyor.. Alttan alınıyor olmuyor (ego şişmesi – kabarması!), üstten alınıyor olmuyor (efelenme – dşklenme..) .. Saray sakini “Mutlak Sultanlık” dayatmasından vazgeç(e)miyor!? Yapıp – ettikleri ile kendini neredeyse dönüşümsüz biçimde bağladı. İktidardan edilme ve Yargılanma temel korkusu.. Yabana atılır gibi değil bu korkular. Makamın büyüleyici çekiciliğini gölgede bırakacak boyutta..

Bu tablonun temel yol verici etmenlerinden başta geleni NARSİSİSTİK KİŞİLİK.. Az buz değil, tıbbi olarak son derece ciddi bir sorun ve handikap. Hem Türkiye için hem de Erdoğan için. Tedavisi son derece zor, olanaksız gibi.. Bir meslektaşımız (Dr. Mustafa Altıoklar) Tayyip bey için “Narsisistik kişilik bozukluğu” nitemini (sıfatını) kullanmış ve TCK 299’dan (TCK md. 299/1 : “Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”) Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ceza almıştı. Üstelik AİHM’nin karşıt kararları nedeniyle TCK’nın bu hükmünün fiilen geçersizleşmesine ve iç hukukta uygulanamazlaşmasına –kadükleşmesine– karşın. Savcıya göre gerekçe ise “bozukluk” sözcüğünün kullanılması idi! Biz o zaman bu sitede, 40 yılı bulan hekimlik birikimimiz ve tıp öğretim üyeliği yetkimizle yazmış ve bu tablonun uluslararası adının DSM V’te tam olarak “Narcissistic personality disorder” olduğunu “disorder” sözcüğünün Türkçeye “bozukluk” olarak çevirisinin yerleştiğini.. açıklamıştık. (Bkz. NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU ve ERDOĞAN ve Erdoğan’ın akıl sağlığı..)

Dava savcısının iddianamesinde savladığı gibi “bozukluk” sözcüğü günlük dildeki anlamında olmayıp; tıbbi – teknik bir terim olarak hakaret – aşağılama anlamı yoktur. “Personality disorder” kavramının Türkçemizde yerleşik çevirisi “kişilik bozukluğudur” ve tıbben bu tanı konan hiç kimse aşağılanıp hakaret edilmiş değildir. Hiç kimse bu tıbbi tanı nedeniyle hakaret davası da açmış da değildir. Dahası, “kişilik bozuklukları” Psikiyatride geniş bir aile olup salt narsisistik tipten ibaret de değildir. İlginç biçimde mahkeme de savcının istemine katılarak (!?) mahkumiyete hükmetmiştir. Oysa davada örn. Türk Tabipleri Birliği’nden veya Türk Psikiyatri Derneği’nden bilirkişilik raporu / uzman görüşü alınsa idi böylesine yanlış ve hukuk literatürüne geçerek bizleri mahçup eden çok adaletsiz bir karar çıkmazdı.. Örn. mideniz bozulmuş, kalbinizde ritm bozukluğu var.. dense, böyle bir tanı konsa bunu da hakaret mi sayacaksınız??

  • Diyeceğimiz odur ki; Erdoğan’ın iknası ve kaygı korkularının aşılamasa bile hafifletilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda kendisine kendisinden başka anlamlı yardım edecek kimse yoktur. Kapsamlı bir pisikiyatrik – psikoterapötik (nesnel algı ve realistik – makul davranış/tepki odaklı) tıbbi destek işe yarayabilir.. “Desensitizasyon, realizasyon, yüzleşme..” gibi teknikler kullanılabilir. Ancak bu girişimden yarar sağlamak aylar alabilir. Oysa Türkiye’nin AKP – RTE tarafından çok sıkıştırıldığını, adeta kamçılandığını kaygı ile görüyoruz. TBMM sabahlara dek çalıştırılarak, kadın muhalefet vekilleri dahi tekme – tokat dövülerek, gaspedilerek… anlaşılmaz (gerçekte anlaşılır!) muazzam bir acelecilik dayatması sahnede!?? Bu dönemde başta aile büyükleri olmak üzere kıdemli danışmanların, Erdoğan’ın itibar ettiği “akillerin” nesnel olarak ve her zamankinden farklı bir kararlılıkla, sonuç almak üzere devreye girmesi zorunludur. Doruğa varan çok tehlikeli gerilim sürdürülemez.
Gün bu gündür, Erdoğan’ı çevreleyen ilk halkada bulunanların yaşamsal sorumluluğu var. Hekimlerinin de.. Özellikle hekimlerinin Erdoğan’a yardım etmesi bir vatan sorumluluğudur etik ve profesyonel yükümlerden de önce hatta onların öncelikli parçaları olarak.. Yoksa göz göre göre ülkemiz, kaçınılmaz olarak Erdoğan ile birlikte bir “yangına – yokoluşa” sürükleniyor, sürüklendi. Hala yapılabilecek birşey var:
* Erdoğan TV’lere çıkıp ya da danışmanları eliyle yazılı açıklama ile, bir yığın uygun gerekçeyle ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ dayatmasını geri çekmelidir. Hatadan dönmek erdemdir! Hemen, bu gün, birkaç saat içinde. (Tecavüzcü affı tasarısında olduğu gibi; doğruydu o adım.) Bunun kendisi ve Türkiye için atılabilecek en doğru – yerinde – yararlı hatta kaçınılmaz ve acil adım ve stratejik karar olduğu konusunda ne yapıp edip ikna edilmeli.
* AKP’li – MHP’li vekiller militanca bir müritlik – mücahitlik – fedailik yarışı ile
gerçekte Erdoğan’a, partilerine ve Türkiye’ye ağır zarar veriyor!
Neredesin eyyy sağduyu, neredesin eyyy teenni, neredesin eyy vicdan ve hukuk; neredesiniz? Biraz daha fazla gecikirseniz siz de bir işe yaramayacak ve defterden silineceksiniz.. Türkiye Cumhuriyeti, avuçlarımızdan kayıp gidecek bir yıldız gibi;
karanlıklara, bilinmezliğe..

Sevgi, saygı, derin kaygı ama tükenmeyen UMUT ile.
12 Ocak 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Yazının pdf biçimi için lütfen tıklayınız :
SARAY’DA_TUTSAK_ERDOGAN’A_YARDIM_ETMELI
*****
Displaying 22.jpg

SAKIN UNUTULMASIN                   :
BAŞKANLIK REJİMİ; TÜRKİYE’de DİNCİ FAŞİZMİN
ve PARÇALANMANIN KAPISININ ANAHTARIDIR!

Herkes bu çıplak, vahim ve yakın tehlikeyi bir an olsun aklından çıkarmadan konumunu belirlemek ve bu yıkıcı emperyalist planı bozmak için vargücüyle çalışmak zorundadır..
Gerçek MHP’liler – Ülkücüler ve sağduyulu yurtsever AKP’liler de dahil, hatta en önde .
AKP – RTE, söz konusu değişiklik teklifini, içine sürüklendiğimiz ağır hatta vahim koşulları da dikkate alarak, kör inadı bırakarak, ülkemizin ve ulusumuzun yüksek yararı adına mutlaka ve hemen geri çekmelidir. Bu apaçık bir sivil darbedir ve suçtur!
*****
Deniz Baykal’ın Anayasa değişikliği hk. konuşması 9.1.17

Yurttaşlık yetkisi, sorumluluğu ve hukuku ile AKP ve Erdoğan’a sesleniyor, soruyor ve ACİL çağrı yapıyoruz 

Suriye’de yandaş dinci rejim kurmayı beceremeyen AKP – RTE, Irak’ın kuzeyinden başlayan ve Fırat’ın doğusuna dayanan Kürt koridorunu da engelleyememiştir. Öylesine geç kalınmıştır ki, ABD – AB – İsrail güdümlü Büyük Kürdistan = 2. İsrail koridoru
Fırat’ın da batısına geçmiş ve 98 km’lik bir boşlukla Doğu Akdeniz’e ulaştırılmıştır.
AKP – RTE şimdi can havliyle çoooooooook geç kalmış olarak bu kuşatmayı yarmaya çalışmaktadır. Bedel bu yüzden çok ağırdır ve katlanılmaz sayıda Mehmetçik bu geç kalmış çatışmada şehit – gazi verilmektedir. Fırat Kalkanı Savunma Operasyonu 127. günüde ve şehit sayımız 40’ı aşkındır. Bu küçümsenecek bir rakam değildir.
(9 Ocak 2017; 47 şehit!)

Suriye’de rejim karşıtı çapulculardan oluşan ve adına ne yazık ki, algı yönetimiyle Türkiye ve emperyalistlerce ÖZGÜR SURİYE ORDUSU – ÖSO denilen düzensiz – eğitimsiz – inançsız ama fanatik dinci.. birliklerle çooook geç kalmış Fırat Kalkanı Savunma Operasyonu hedefe ulaştırılamamaktadır. Mehmetçik öne sürüldüğünde de Batı emperyalizminin yarattığı ve her türlü desteklediği (bir süre önce ne yazık ki Türkiye’nin de!) radikal dinci IŞİD vd. cihatçıları etkili olmakta ve şehit – gazi vermemize neden olmakta. 15 Mart 2011’den bu yana Suriye’de emperyalizmin maşalığı yapıldı, niye?? Oysa daha düne dek, IŞİD için RTE ve Başveziri Davutoğlu, uzun süre terör örgütü nitelemesini reddederek “öfkeli gençler” diyorlardı! (https://youtu.be/Z62to0zqRpQ; 16 Ekim 2015’te yayınlandı, Ak Partinin Başbakanı: IŞİD öfkeli sünni gençler; https://www.youtube.com/watch?v=Z62to0zqRpQ)

Erdoğan tam bir çaresizlik ve çöküntü içindedir, bu acı tablo artık saklanamıyor.
…………………….
Lütfen anayasal sınırlara çekilin, Anayasa değişikliği ile Padişahlık dayatmasını derhal geri çekin ve ülkenin normalleşmesine fırsat verin. TBMM Anayasa Komisyonunda AKP’li, vekillerin estirdiği teröre ve “ne pahasına olursa olsun

  • teklif geçecek!” trajedisine bakın!
  • Bu gidişle, boşu boşuna, olağanüstü hatalı dış – iç politika ile verdiğimiz şehit ve gazilerin kanları – ruhları başta sizi, hepimizi boğacak..
  • Bu arada Rize belediyesinin kaldırdığı Atatürk heykeli için de gürleyin, “herkes haddini bilecek!” deyin parmağınızı da sallayarak.. Haydi, hemen. (Ordu / Perşembe için de!)
  • Aynaya bakın ve kendinize sorun : Bu tablo sürdürülebilir mi, sürdürebilir miyim,
    ne adına?? Bunca soru ve yakıcı sorun yeter mi, yetmez mi ??? Ve ne adına??
    Yazının tümünü okumak için lütfen tıklayınız..
    AKP_ve_Erdogan’a_sesleniyor_soruyor_ve_ACIL_cagri_yapiyoruz

Sevgi, saygı ve endişe ile ama her şeye karşın UMUTLA..
28 Aralık 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
Displaying 33.jpg
AKP’li CEMİL ÇİÇEK’ten TARİHSEL SAPTAMA VE ÇAĞRI
Sn. Çiçek’in sözleri son derece önemli (YURT Gazetesi, 18.12.2016):
1. Bu ülke siyaseten kandırılmıştır. 2. Bu ülke dinen kandırılmıştır.
3. Sıkıntılarımızdan kurtulmak için bir kahraman bekliyoruz.
4. Ülke meselelerine hep şahıslaştırarak çözüm aramaya çalışıyoruz.
5. … 150 sene sonra hâlâ iki cihanda bizi kurtaracak tek adamlar arıyoruz.
Yazının ve bizim yorumumuzun tümünü okumak için lütfen tıklayınız..
AKP’li_CEMIL_CICEK’ten_TARIHSEL_SAPTAMA_ve_CAGRI
*****
Not : Aşağıdaki yazımız 30 Aralık 2013 günü web sitemize konmuştu..
Bakılmasını dileriz. Bu kitabın 36 sayfa (1/3) özet metni için :
SAİD NURSİ, FETHULLAH GÜLEN VE LAİK SEMPATİZANLARIfg_ve_akpli_vekiller_ayni_karedeFETÖ yapılanmasının AKP içindeki üst düzey siyasal köklerine ne zaman inilecek???
Anayasa değişikliği içinde seçim tarihinin 3 Kasım 2019 olarak belirlenmesi
ne anlama geliyor? Dünyanın neresinde Anayasa’da seçim tarihi var?
FETÖ’cü vekillere şantaj ve öbürlerine rüşvetten başka anlamı var mı?? 

Önceki yazılarımızdan..                                 :
– BAŞKANLIK HEDEFLİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÖNERİSİ
NEDEN ÇAĞDIŞI ve ANAYASAYA AYKIRI??
– İNSAN HAKLARI GÜNÜNDE İSTANBUL’da KATLİAM
– ERDOĞAN’ın 3. ABDÜLHAMİTLEŞMESİNE “NE YAZIK Kİ” (!) ZAMANIN RUHU ELVERMİYOR
ALADAĞ Yangını ve Erdoğan’ın Gönlündeki Sultanlık Yangını
ORTADOĞU CEHENNEMİ
– Halkçı Cumhuriyetin Sağlık Politikalarından Günümüze Sağlık Politikalarında Değişim. (Vatan Partisi Ankara – Çankaya İlçesi, 12.11.2016, kamera kaydı Youtube’a yüklenecektir)
21. YÜZYILDA ATATÜRK’ü Anlamak
(09.11.16) konfersans yansıları için için tıklayın:
– AKP – RTE ile Politik Pozitif Feedback – Kapitonaj ve Kollaps
– MİLLİ EĞİTİM NEREYE SÜRÜKLENİYOR??
– ERDOĞAN LOZAN ANDLAŞMASINA NEDEN SALDIRIYOR!?
2016 yılı ilk 6 ayında bu sitede yer alan 42 AYDINLANMA
makalemize ulaşım erişkesi :
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisimBasinizin_ustune_getireceginiz_kisinin_Kanindaki_oz_mayayaHiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” Nazım HİKMET

ATATURK_SENI_ANLIYORUZ_VE_TUM_INSANLIGA_ANLATACAGIZ

Mustafa Kemal ATATÜRK : “Türkler; Ayaklanınız!”

Mustafa Kemal ATATÜRK :
“Türkler; Ayaklanınız!”


Değerli İnsanlar

Ekte tümüyle katıldığım bir saptama ve bir öneriyi bilginize sunuyorum.
Şiddet içermeyen son şansımızı kullandığımızı tüm insanlarımıza anımsatmalıyız.

Bundan sonraki aşama büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün 15 Temmuz 1920’de yayınlanan Hakimiyeti Milliye’nin baş yazısında belirttiği aşağıdaki şanlı görevin günümüz koşullarında gerçekleştirilmesidir.

  • İstiyoruz ki yer yüzünde zulüm kalmasın, uluslar arasındaki düşmanlıklar kalksın.
    Dünyaya hakim olan kapitalizm illeti, bir daha kalkmamak üzere uyusun.
    İşte bugün içinde bulunduğumuz mücadelenin bizce tek anlamı. Biz bu amaçla harekete geçtik. Bağımsızlığımız ve varlığımız için emperyalizme karşı hayat ve dünya devrimi uğrunda, zulümden kurtulmuş yeni bir döneme doğru yürüyoruz. Giriştiğimiz iş; büyük, ağır ve o oranda şerefli ve şanlıdır. Görüyoruz ki kendimizi kurtarmak için uğraşmak demek, bütün dünya uluslarının kurtuluşunun milyonlarca cephesi arasında çalışmak demektir.
  • Yapılan iş, henüz başlanmış olan iş, o kadar büyüktür ki, bunun karşısında ruhların yüksek bir heyecanla titrememesi mümkün değildir.
  • Çünkü bizim kurtuluşumuz dünyanın kurtuluşu demektir. Ve bütün dünya şu uğursuz emperyalizm zulmünden kurtulmadıkça, bizim için hayat ve rahat ihtimali düşünülemez…
  • Zulüm dünyası son günlerini ve son nefesini yaşıyor. Avrupa emperyalizmi karşımıza çıkara çıkara Yunan’ı çıkarabildi. Yunan’ı bozguna uğratmak yalnızca yüzbinlerce kardeşimizi cellat bıçaklarından almak değil, belki de bütün dünyanın kurtuluşuna tarihin en büyük, en şerefli ve en şanlı hizmeti yapmak demektir.
  • Türkler! Ayaklanınız!”
    (Türkiye Nereye Gidiyor? Metin Aydoğan, Umay Yayınları, s. 184)

İşte bu aşamada hiçbir pişmanlık fayda vermeyecektir.
“Mesele Vatansa gerisi teferruattır” ilkesi ile ayaklanacak Türkler‘in teslim olmadığının
yakın tarihimizde kanıtlanması unutulmamalıdır.
En şerefli ve en şanlı hizmet öncesi yapılacak son görev oynanan ortaoyununa
#HAYIR demektir.

Saygılarımla.
Erol Güçlü
====================================
Dostlar,

ADD Avusturya / Viyana Kurucu Başkanı saygıdeğer savaşım insanı Sn. Erol Güçlü‘nün
bu önemli iletisine, kendisine teşekkür de ederek bütünüyle katılarak paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
18 Ocak 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

“Parlamenter sistem bizim genlerimizde var”

“Parlamenter sistem bizim genlerimizde var”http://www.yenicaggazetesi.com.tr/s/i/1x1.gif

"Parlamenter sistem bizim genlerimizde var"

Doç. Dr. Ümit KOCASAKAL
İstanbul Barosu eski Başkanı

İstanbul Barosu eski Başkanı Ümit Kocasakal, Kocaeli’nin Karamürsel İlçesi’nde

  • ‘Başkanlık ve Referandum Tuzağındaki Türkiye’

konulu konferansa katıldı.

Kocasakal getirlmek istenen yeni sisteme değinerek,

“Parlamenter sistem bizim genlerimizde var.” dedi.

Karamürsel Öğretmenevi’nde düzenlenen konferansta ilk olarak söz alan CHP Karamürsel İlçe Başkanı Şinasi Yazar, “Önümüzde şüphesiz bir referandum var. Bizler bugün itibari (AS: bu günden) ile ilçemizden bu referanduma (AS: halkoylamasına) karşı olan tepkimizi göstermek adına yapacağımız faaliyetlere start veriyoruz (AS: etkinlikleri başlatıyoruz..). Bu günden itibaren (AS: başlayarak) referanduma ‘hayır’ dediğimizi bütün ilçe halkımıza duyurmak adına başlattığımız kampanyamıza bütün halkımızın desteğini bekliyoruz.” dedi.

Ümit Kocasakal ise konuşmasında, yapılmak istenenin rejim değişikliği olduğunu belirterek,

  • “Şu an yapılmak istenen sistem değişikliği değil, rejim değişikliğidir. Türkiye terör saldırılarının ve büyük bir kaosun altındayken Cumhuriyet ile kavga ederek, Atatürk’le, İnönü’yle Lozan’la kavga ederek, birlik beraberliği sağlayamazsınız. Ülkemizde böyle büyük terör saldırıları varken, Türkiye üretmeyip açlığa gidiyorken, başkanlığı niçin, kimin için konuşuyoruz? Bunun kime faydası var? Başkanlık sistemi ne, parlamenter sistem ne, getirmek istedikleri ne?” dedi.

KARARNAME DEĞİL ‘KRALNAME’

Başkanlık sisteminin Türk milletine aykırı bir sistem olduğunu dile getiren Kocasakal,
sözlerini şöyle sürdürdü:

  • Başkanlık sistemi Türkiye’ye uymaz. Biz milli mücadeleyi 1. Meclis ruhuyla kazandık. Parlamenter sistem bizim genlerimizde var. Getirilmek istenen başkanlık sistemi değil.– Meclis yok,
    – milletvekili yok,
    – Meclisin kanun çıkarma gibi bir durumu yok.
    – Meclis denetimi yok,
    – müzakere yok…

    O zaman neye yarayacak o Meclis? En iyisi kapatsınlar, milletin parasını boşuna maaş olarak vermesinler. Bu tasarıya göre hukuki denetim de yok.

  • Her şey kararname, ben ona artık kararname değil ‘kralname’ diyorum. Kanun hükmünde çıkartılan bir kralname diyorum.
  • Padişah demek bile yanlış. Yemin ediyorum size 1876 Kanun-i Esasi’nden daha geride.
  • Vallahi Abdülhamit’in bu kadar yetkisi yoktu.Ve biz şu anda Atatürk’e dahi verilmeyen yetkileri konuşuyoruz.
    Atatürk’e dahi meclisi fesih yetkisi verilmedi. Bunun nedeni Atatürk’ün bir fani oluşu ve yarın ölecek bir kişiye nasıl olur da böyle büyük yetkiler verilebilirdi? Bu kadar büyük bir gücü nasıl yönetecektir. Unutmayın ki adalet hepimize bir gün lazım olacak.
  • Tek başına her şeyi yönetmek imkansız bir şeydir.”
    (http://www.yenicaggazetesi.com.tr/parlamenter-sistem-bizim-genlerimizde-var-155138h.htm 18.01.2017)
    =======================================Teşekkürler değerli hukukçu ve yürekli aydın Sayın Ümit Kocasakal..

    CHP Karamürsel İlçe Başkanı Şinasi Yazar da sağolsun..
    Ama ne çok Arapça – İngilizce sözcük kullanıyor ve bozuk bir Türkçe..  (Ayraç içinde önermelerde bulunduk..)

    Sevgi ve saygı ile.
    18 Ocak 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak.Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

AKP kurucularından anayasa teklifine ‘hayır’ çağrısı

AKP kurucularından
anayasa teklifine ‘hayır’ çağrısı

AKP kurucularından Abdüllatif Şener ve Ertuğrul Yalçınbayır,
* milletvekillerine anayasa teklifini geri çekmeleri ya da
‘hayır’ oyu vermeleri konusunda çağrıda bulundu.
Ertuğrul Yalçınbayır ile ilgili görsel sonucu

‘Türkiye’nin başta terör ve ekonomik kriz olmak üzere çok sayıda sorunla boğuştuğunu, buna bir de başkanlık tartışmasının eklenmesinin vahim sonuçlar doğuracağını’ savunan Şener ve Yalçınbayır, teklifi imzalayan AKP milletvekillerine,

* “Teklifi geri çekin, Türkiye rahatlasın” dedi.

T24’ün haberine göre, Türkiye’nin birçok alanda sıkıntı yaşadığını hatırlatan Şener,

* Türkiye’nin sıkıntılarından kurtulabilmesi için yapılması gereken çok iş var.
Başlangıç olarak Meclis’te görüşülmekte olan anayasa değişikliği teklifi geri çekilmelidir. Yapılmak istenen değişikliğin Türkiye’ye hiçbir hayrı yoktur. Ama zararı çoktur.
İçinde bulunduğumuz ortamda halk içinde kamplaşma yaratacak girişimlerden
uzak durmamız gerekiyor.” diye konuştu.

‘TÜRKİYE’NİN ACİLEN NORMALLEŞMESİ LAZIM’

Ekonomide ciddi sıkıntılar yaşandığını, yabancı yatırımcılarda hukuk endişesi ortaya çıktığını ve Meclis’te görüşülmekte olan teklifte bu kaygıları daha da artıracak maddeler bulunduğunu savunan Şener, şöyle devam etti:

* “Türkiye’nin acilen normalleşmesi lazım. Ekonomik ve siyasi sıkıntının giderilmesi için teklif geri çekilmeli, çekilmeyecekse milletvekilleri sorumlu davranmalı, ülkeyi düşünmeli
ve ‘hayır’ oyu vermeli.”

‘AKP İÇİNDEN YÖNETİCİ VE MİLLETVEKİLLERİ YAŞANANLARDAN RAHATSIZ’

Meclis’te görüşülen anayasa değişikliği teklifinin ‘halk içinde birlik değil, bölünme yarattığını’ ileri süren Yalçınbayır da,

* “AKP içinde birçok yönetici ve milletvekili ile görüşüyorum. Çoğu yaşananlardan rahatsız,
bu işin nereye varacağından tedirgin. Geçmişte Türkiye’de üst düzey görev yapmış devlet ve siyaset adamları da kaygılı. AKP kuruluş felsefesi bu değildi. Anayasa değişikliği bu şekilde yapılmaz. Demokratik tartışma ortamında yapılır. Ayrıca anayasa değişikliğinin zamanı da değil. Türkiye’yi birleştirmiyor, ayrıştırıyor. Şu kısa dönemde bile bu açıkça görüldü.” ifadelerini kullandı.
=====================================
Dostlar,

Her 2 saygıdeğer AKP kurucusuna sağduyuları için teşekkür borçluyuz.

Dileriz geç kalınmadan, 2. tur oylamada hem gizli oy kuralına Anayasa’nın kesin ve açık buyruğu (md. 175) uyulur hem de bu olanak kullanılarak 15 dolayında HAYIR oyu çıkar
ve ülkemiz bu yersiz ve gereksiz gerilim ve sorundan kurtulur..
Türkiye, 15-20 yurtsever AKP – MHP’liye mahkum edilmiştir.
Her 2 partiden de, 18.01.2017 günü başlayacak 2. tur oylamada “gereğini” bekliyoruz..

Tam güçle, ulusal seferberlikle ve hiç gecikmeden çözmemiz gereken öyle çok ve öyle
acil ve ağır – ciddi sorunlarımız var ki! Bizzat Başbakan Binali Yıldırım acı acı itiraf etti :

* Türkiye’nin beka sorunu var!

Bu vahim sorundan AKP iktidarı 1. derecede sorumludur.
Yaşanan korkutucu sonuçlar AKP – RTE’nin doğrudan eseridir.
Bu bataktan çıkış için Tayyip beyi Padişah yapmamız isteniyor..
Bu istem utanmaz bir taleptir ve irrasyoneldir, ulusun aklıyla dalga geçmektir!
Ulusumuz, halk oylamasında önüne gelirse, Anadolu tokadını aşkedecektir..
Sevgi ve saygı ile.
17 Ocak 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Dr. Faruk Alpkaya : Türkiye’yi çok zor 2 yıl bekliyor

Dr. Faruk Alpkaya:
Türkiye’yi çok zor 2 yıl bekliyor

(Dr. A. Saltık : Uzun ama tarihsel değeri olan önemli söyleşinin bütünüyle okunmasında büyük yarar görüyoruz.. 17.01.2017)
KHK ile Ankara Üniversitesi’nden atılan Dr. Faruk Alpkaya, ekonomide, dış ve iç politikada 2017 ve 2018’in çok sert, çatışmalı ve acılı geçeceğini söyleyerek
– “Türkiye’de şu anda başka bir şey yapılıyor. Bunu 150 yıllık modernleşme hareketinin topyekûn imhası olarak değerlendiriyorum” dedi.

Türkiye, son bir yıldır Barış İçin Akademisyenler grubunun “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan akademisyenlere yaşatılan türlü işkenceleri seyrediyor. Açılan idari ve adli soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar, keyfi iş akdi fesihleri derken son olarak KHK ile Ankara Üniversitesi’nden atılan imzacı akademisyenleri okuduk. KHK ile ihraç edilenler arasında yer alan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Dr. Faruk Alpkaya ile Ankara Üniversitesi’nin imzacı akademisyenlere yönelik özel tutumunu, AKP’nin tek adam yönetimini getirecek olan Anayasa değişikliğini Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına atıf yaparak savunmasını ve Türkiye’yi önümüzdeki dönemde bekleyen tehlikeleri konuştuk.

– Barış için Akademisyenler grubundaydınız ve meşhur barış bildirisine imza atmıştınız tam bir yıl önce. Bu süreç çeşitli merhalelerden geçti. Hakkınızda adli soruşturma açıldı ve KHK’yle ihraç edildiniz. Bu ihracınız dikkat çekici, çünkü birçok büyük üniversitede imzacı akademisyenler hakkında bir işlem yapılmadı ama Ankara Üniversitesi’nde çok sayıda akademisyen atıldı. Özel bir durum mu var sizin üniversitenizde?

Doğru bir tespit yaptınız. Kimi köklü üniversitelerde, idari veya adli soruşturma yönünde hiçbir girişimde bulunulmazken Ankara Üniversitesi’nin özel bir çabası var. Atılan akademisyen ve Eğitim Sen üyeleri sayısında ilk sırada Ankara Üniversitesi yer alıyor. Rektör Erkan İbiş’in Siyasal Bilgiler Fakültesine, İletişim Fakültesine ve Cebeci Kampüsü’ne yönelik özel bir memnuniyetsizliği var. Bu memnuniyetsizlik aslında Gezi döneminin biraz öncesinde başlıyor. İlk rektör seçildiğinde yoğun protestolarla karşılaşmıştı. Daha sonra bir daha hiç gelmedi fakülteye. Mülkiye’nin kuruluş yıldönümlerine de gelmedi, yerine yardımcılarını gönderdi.

– Nedir bu özel husumetin nedeni?

Bu özel husumetin nedeni, sanırım kendi alışık olduğu yönetim tarzına uygun bulmaması. Çünkü bizim kampüste genel olarak yanlış bulduğunu eleştirme, yöneticinin her söylediğini doğru bulmama gibi bir gelenek vardır. Bu gelenek onu çok rahatsız etti. Kendi kültürü gereği, hem siyasi kültürü hem de muhtemelen mesleki kültürü gereği hep baş eğmeye hep itaat etmeye alışmış olsa gerek ki, aynı itaati Rektör olduktan sonra çevresinden de görmek istedi. Ama bunu göremeyince özel olarak uğraşmaya başladı. Uğraşmaya da bundan 2 yıl önce Dekan Yalçın Karatepe’ye soruşturma açarak başladı. Bu ondan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi ve nispeten iletişim Fakültesi öğretim üyelerine yönelik sistematik bir mobbinge dönüştü. Son tespitte, öğretim üyelerine açılan soruşturma sayısı 60’ı geçmişti bizim fakültede. Hatta bazı arkadaşlarımıza 5, 6, 7 soruşturma açıldı. İtiraz dilekçesine bile soruşturma açma biçiminde tepki gösterdi. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Cenk Yiğiter’i mesela ısrarla soruşturmada savunma yapması için Kalecik ilçesine gönderiyordu. Bu özel bir husumet olduğunun göstergesi. Bu husumet söylediğim gibi kendi kültüründen kaynaklanıyor olabilir. Ama bir yandan da kendi kimi hatalarını ya da kusurlarını örtbas etmeye yönelik bir çabadan da kaynaklanıyor olabilir. Şunu demek istiyorum: Nedense Ankara Üniversitesi’nde sistematik bir Fetullahçı temizliği yapılmadı. Tam aksine mesela Hakkari Üniversitesi’nin Fetullahçı olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılan eski rektörü, Veteriner Fakültesi’nde rektör Erkan İbiş’in isteğiyle görevlendirilmiş durumda. Gene kimi dekan vekilleri hakkında Fetullahçı olduğu gerekçesiyle suç duyuruları olduğu söyleniyor. Bunlara hiçbir şey yapılmazken, ‘ben bir şey yapıyorum’ diyebilmek için asıl olarak solcu, demokrat olan ve ağırlıklı olarak da hemen hemen hepsi Barış için Akademisyenler’in 11 Ocak’ta (2016) yayınladıkları bildiriye imza atmış kişileri tasfiye ediyor. Ama bunu yaparken bile özel bir uygulama yapıyor. Mesela İletişim Fakültesi’nden Doç. Gülseren Adaklı arkadaşımız ilk 1 Eylül KHK’si ile atılmıştı. Gülseren Adaklı,  sendika listesinde Rektör Erkan İbiş’in usulsüzlük ya da yolsuzluk yaptığına dair bir adli soruşturma yürütüldüğüne ilişkin bir haber paylaşmıştı ve bundan dolayı önce soruşturma açıldı, ceza verildi ve sonra ilk KHK’ye konulup atıldı. Gene İletişim Fakültesi’nden Doç. Sevilay Çelenk, bir yıldır beklemekte olan profesörlük tezinin daha fazla bekletilmesinin görevi kötüye kullanmak olduğunu belirttiği için KHK’ye konularak atıldı.  Kendinin konumunu rahatsız eden ya da kendinin otoritesini sarsmaya yönelik şeylere karşı özel bir uğraşma durumu da var. Tabii bunlar genellikle Barış için Akademisyenler imzacıları ile çakışıyor. Çünkü haksızlık ve adaletsizliğe karşı çıkmak ister Cizre’de olsun, ister Ankara Üniversitesi’nde olsun, ister dünyanın herhangi bir köşesinde olsun, ahlaklı ve vicdanlı insanların ortak özelliğidir.

– Ankara Üniversitesi’nde böyle bir uygulama var ama bir de KHK gerçeği var. Türkiye çapında çok sayıda akademisyen ihraç edildi. Bu durum kamuoyuna şöyle bir algıyla sunuluyor. FETÖ’cüler ve terörle iltisaklı olanlar atılıyor. Bu bahane edilerek birçok görüşten insan atıldı. FETÖ’cü olmayan solcu, demokrat akademisyenlerin tasfiyesi ile
ne amaçlanıyor?

Şimdi orada terör örgütüyle iltisaklı olanlar dediniz ama KHK’de daha esnek ve daha vahim bir ifade var. ‘Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan’lar deniyor.

– Yani bir kişinin kamu görevinden KHK ile atılması için terör örgütüne iltisaklı olması gerekmiyor mu?

Terör örgütü olması gerekmiyor. MGK’nin bir şekilde bir listeye aldığı yapı, oluşum ve gruplardan söz ediliyor. Bunların hiçbirinin hukuksal karşılığı yok. Yapı ne demek, oluşum,
grup ne demek? Bunlarla da iltisakı, irtibatı olanlar atılır diye ayrıca bir düzenleme var. Şimdi ben kendi yakın çevremdeki insanları tanıyorum. Onlar hakkında, benim tanıdıklarım içinde herhangi bir terör örgütü ile iltisak ve irtibat ya da tehlikeli olabilecek yapı, grup ve oluşumlarla ilişkisi olan kimse yok.

– Zaten Türkiye terör suçlarına karşı en sert uygulamalara ve hukuksal düzenlemelere sahip bir ülke. Diyelim ki herhangi bir terör örgütüne iltisakı olan bir öğretim üyesi olsa bile KHK’lere varana kadar çoktan işlem yapılması gerekmez miydi?

Barış için Akademisyenler imzacılarından ilk 4 arkadaşımız İstanbul’da gözaltına alındıklarında, yargılanma Terörle Mücadele Kanunu üzerinden başlatılmıştı. Sonra yargılamayı mahkeme durdurdu, burada sadece ‘devlete hakaret’ olabilir dedi. Onun için de Ceza Kanunu’nun 301. maddesi gereği Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması gerektiği için Adalet Bakanlığı’na izin yazısı yazdı. Yani yargı organları da herhangi bir terör işi olmadığını aslında tescil etmiş oldu. Adalet Bakanlığı uzun bir süredir gerçi yanıt yazmadı. ‘İzin vermiyorum’ da demedi, işi sürüncemede bırakmaya devam ediyor. Zaten kötü olan bakın şu:

  • KHK’yle 100 bine yaklaştı atılan kamu görevlisi sayısı!

Akademisyen sayısı 5 -6 bin civarında. Bunların kimin ne olduğunu, aslında herkes yakın çevresinden biliyor. Ben gerçekten bunlar ne kadarı Fethullahçı, ne kadarı şucu, ne kadarı bucu hiçbir bilgim yok. Büyük çoğunluğunun ismi cismi belli değil. Bilinen, tanınan insanlar için kamuoyu ilgisi yoğunlaşıyor ama bilmediğimiz büyük bir kitleyle karşı karşıyayız. 100 bin kişi. Şaka değil yani bu. Bunlar ne zaman ve nasıl devlete alındılar, bunca yıldır ne yapıyorlardı, niye sessiz kalındı, şimdi niye atılıyorlar? Bütün bunlar büyük bir belirsizlik işareti. Bunun yanı sıra doğrudan aslında Fethullahçılarla ilişkisi olan kişilerin bir kısmına da hiçbir şekilde dokunulmuyor.

– Bu çok garip değil mi?

Dolayısıyla bunu buradan izah etmek mümkün değil. Başka bir şey yapılıyor Türkiye’de. Ben onu 150 yıllık modernleşme hareketinin topyekun imhası olarak değerlendiriyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nda,  19. yüzyılın ortalarında kabaca Tanzimat Fermanı ile işaretleyeceğimiz bir modernleşme başladı (AS: 1839). Sadece yasal düzeyde değil, kurumlar düzeyinde de bir modernleşme… Yeni kurumlar açıldı. Harbiye yeniden kuruldu. Mülkiye kuruldu. Tıbbiye yeniden kuruldu. Giderek özel idareler, yerel yönetimler oluşmaya başladı. Anayasacılık ve giderek demokrasiye doğru bir gidişat başladı. Bu modernizm süreci de modernleşme süreci de bütün yönleriyle olumlu değildi, bunun içinde olumsuz yönler de vardı. Ama bu iktidar olumlu olan her şeyi yok etmeye yönelmiş durumda. Olumsuz yönleri de o modernizmin içinde hoşgörülebilecek olumsuzluklar olmaktan çıkartıp artık tahammül edilmez bir boyuta taşıma eğilimi içinde aynı zamanda.

– Mesela neleri yok etmek istiyor?

Bütün kurumları yok etmek istiyor. Büyük ölçüde de yok etmiş durumda. Bakın yargı… Bugün artık Türkiye’de bağımsız yargı diye bir şeyden söz etmenin mümkün olduğunu zannetmiyorum. Herhangi bir konuda hükümetin istemediği bir kararı verecek yargıcın yarın yayımlanacak olan KHK’de yer alması neredeyse kaçınılmaz gibi. Belki de Fethullahçıları atmamalarının nedeni tam da bu. Onları rehin almış durumdalar ve kullanıyorlar tetikçi olarak. Böyle de değerlendirilebilir. ‘Ben seni Fethullahçılıktan içeri atacağım, benim dediğimi yap’ da diyebilirler.

– 10 Cumhuriyet yazar ve yöneticisinin tutuklu olduğu Cumhuriyet Vakfı dosyası da müebbetle yargılanan FETÖ sanığı bir savcı tarafından soruşturuluyor.

Bu tipik bir rehin alma durumu. ‘Sen benim rehinemsin. Benim her istediğimi yapacaksın.’
Bu rehin alma durumundan çıkabileceklerini de sanmıyorum.

[Haber görseli]

– Son dönemde özellikle başkanlık tartışmaları ekseninde şöyle benzetmeler yeniden tedavüle sokuldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında tek parti dönemindeki birtakım uygulamalar referans veriliyor. AKP’nin Cumhuriyet’in kuruluş yılları ile ilgili ikili bir söylemi var. Bu dönemi sıklıkla eleştiriyor, suçluyor. İnönü üzerinden daha çok yapıyor bunu. Atatürk’ün adını genellikle zikretmiyorlar. Fakat sıkıştıkları anda da kendi olumsuz uygulamaları için o dönemi referans gösteriyorlar.

Cumhuriyetin ilk yılları, yeni bir devletin ve bu devletin ulusunun kurulması ve yaratılması dönemiydi. Çok istisnai bir dönemdi, tarihsel açıdan. Osmanlı Devleti çok etnisiteli, çok dinli bir imparatorluk olmaktan çıkmış, dağılmış, onun içindeki bürokratik bir kesim bir bağımsız devlet kurma mücadelesine girişmiş, bu mücadelede askeri bir başarı sağladıktan sonra bunu Lozan’la siyasi olarak da dünyaya tescil ettirtmişti. O günlerde Mustafa Kemal’in izlediği çizgi,

  • ‘vatanı kurtardık, şimdi milleti kurtaracağız’ çizgisiydi.Milleti de asıl olarak hurafeden kurtaracaktı, gerilikten kurtaracaktı, taassuptan kurtaracaktı. Açık olarak böyle tarif edilmişti. Bu kurtarma operasyonu, yani tepeden aşağıya doğru modernleştirme girişimleri dünyanın her yerinde yaşanan olaylar. Ve kendine özgü koşulları vardır her yerde. Dolayısıyla ilk yılar hep tek adam, tek parti yönetimi altında geçmiştir. Hatta daha eski, Napolyon’a, Fransız Devrimi sonrasına gidersek, parti bile yok ortada. Sadece tek adam yönetimi içinde modern Fransa’yı oluşturan reformların bir kısmı gerçekleşmişti. Türkiye’de de benzer bir şey oldu. Tarihin akışı içinde kaçınılmaz bir şeydi. Ayrıca, Mustafa Kemal’in Meclis’e önerdiği ilk Anayasa teklifinde parti başkanı olan Cumhurbaşkanı ile Meclis farklı süreler için seçiliyordu. TBMM o günün koşullarında, bu konuyu görüşürken özellikle TBMM’nin ilk oluştuğu -yasama, yürütme, yargıyı bünyesinde topladığı- dönemden kalma bazı eğilimlerden vazgeçmedi ve Mustafa Kemal’in talep ettiği düzenlemenin yerine, tam bir parlamenter sistem yerine, Meclisle bağlantılı bir düzenleme yaptı. Demek istediğim,
    1924’te TBMM “Cumhurbaşkanı bana bağlı olsun” diyordu. Bugün ise tam tersi söz konusu: Cumhurbaşkanı TBMM’yi kendine bağlıyor. Sonra tabii 1930’lı yıllarda partiyle devletin birleşmesi gündeme geldi. 30’lı yılların ortası… Onu o günün koşullarında değerlendirmek gerekir. Hitler’in, Mussolini’nin, Peron’un, Stalin’in vs. olduğu bir dünya vardı. Buna rağmen yine de Meclis’i ve yasama prosedürlerini ortadan kaldırmadan, en azından kurumları biçimsel olarak koruyarak o günün dünyasına uyum gösterildi. Ayrıca, 1929 büyük bunalımı vardı. Dünya yanıp yıkılıyordu ve büyük bir savaşa gidiliyordu. Onu o koşullarda değerlendirmek gerekir. Bu konuda Erdoğan’ın başbakan iken danışmanlığını yapan, AKP Ankara milletvekili Aydın Ünal’ın Yeni Şafak gazetesinde aralık ayı sonunda yazdığı bir yazı vardı. Günümüzü 1914-1922 yılları arasındaki koşullara benzetiyor. Tayyip Erdoğan’ı da Enver Paşa’ya benzetiyor. ‘O gün Enver’den esirgenen bugün Recep Tayyip Erdoğan’dan esirgenmek isteniyor’ diyor. ‘Edirne’yi Enver alırsa Enver kahraman olur. Onun için Edirne Bulgar’da kalsın denilmiş’ diyor. O maceranın sonu Osmanlı Devleti’nin yıkılması, büyük bir soykırımın gerçekleştirilmesi ve Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan milyonlarca Müslüman’ın Anadolu’ya sığınmak zorunda kalması ile sonuçlandı. Tarihi benzetmeleri yaparken çok dikkatli olmak gerekir.

– Erdoğan’ın ve AKP, sürekli beka sorunundan söz ediyor. 2. İstiklal Savaşı veriliyor, deniliyor. Bununla paralel olarak dış düşman söyleminin yanı sıra bir iç düşman söyleminin de olması tehlikeli değil mi?

Tipik o yazı işte. Enver Paşa Kafkas harekatını başlattığında hedefi büyük bir imparatorluk kurmaktı. Biliyorsunuz bu işi 3 paşa, Talat, Cemal ve Enver başlatmıştı. O iki ayaklı bir harekattı. Bir yandan Enver Paşa Kafkaslara gidecek ve oradan Türk coğrafyasını ele geçirecekti. Cemal Paşa da Süveyş Kanalı harekatını yapıp yeniden Kuzey Afrika’yı ele geçirecek ve Türk-İslam İmparatorluğu kurulacaktı. Bugünkü iktidarın aklında da bu var. Bir tür Türk İslam İmparatorluğu kurmaya çalışmak. Ama buna ne konjonktür müsait ne de dünyanın gidişatı müsait. Türkiye’nin gücü ve olanakları da müsait değil. Şunu demek istiyorum: Böyle bir şey yapabilmek için, önce güçlü bir iktisadi yapınızın olması gerekiyor. İktisadi güç olmak derken sanayi gücünden bahsediyorum asıl olarak. Yoksa sağa sola inşaat yapıp, musluk takmaktan, yerlere fayans döşemekten bahsetmiyorum. Bu iktisadi gücü destekleyecek bir askeri gücün olması gerekiyor. Son olarak bu iktisadi ve askeri güçle sözünü dinletebileceğin siyasi bir güç olman gerekiyor. Şimdi herhangi bir Arap ülkesine gidip biz yeniden Osmanlı İmparatorluğunu kurmaya kalkıyoruz derseniz Araplar sizi boğarlar. Çünkü Araplar, Filistinliler istisna olmak üzere, şunu düşünürler: 500 yıl boyunca siz bizim bütün zenginliklerimizi yağlamadınız ve İstanbul’a taşıdınız derler. İstanbul’daki Selatin Camilerinin arkasında Mısır’ın, Bağdat’ın, Şam’ın, Musul’un zenginliği vardır. Bunu Arap dünyasına siyasi olarak kabul ettirmek mümkün değildir.

– Başkanlık sistemine geçiş gerçekleşirse nasıl bir Türkiye bekler bizi?

Bir kere bu gerçeklese de gerçekleşmese de ben önümüzdeki iki yılın, 2017 ve 2018’in çok sert, çok çatışmalı ve çok acılı geçeceğini düşünüyorum. Geleceğe ilişkin bir şey bilmek mümkün değil elbette ama öncelikle iktisadi koşullar bir süre sonra iç piyasaya yansıyacak, çünkü şimdi daha yansımıyor. Biz sıradan insanlar olarak yükselen döviz fiyatının, ekonominin yeniden dolarize olmasının etkilerini, muhtemelen 6-7 ay sonra yaşamaya başlayacağız. Asıl etkilerinin de 2018’de çıkacağını düşünüyorum. İkincisi bu başkanlık referandumu süreci muhtemelen çok sert, çok çatışmalı geçecek. Mecliste muhalefet vekillerine tahammül edemeyen bir iktidarın, bütün protestoları yasaklayan iktidarın herhangi bir şekilde sandık başlarında özgürce oy kullanılmasına izin vereceğini beklemek bana biraz saçma görünüyor. Tabii bütün bunlar, yani bu kutuplaşmanın ve iktisadi krizin yanı sıra Türkiye’yi dış politikada büyük yalpalamalar ve büyük başarısızlıklar bekliyor. Şimdi sormak lazım, siz düne kadar ‘sıcak denize inmek isteyen Moskof’ diyordunuz. Şimdi ne oldu da Moskof’la sarmaş dolaşsınız? O Moskof’un sıcak denizlere inme hevesi, Boğazları ele geçirme hevesi bitti mi, yoksa yarın öbür gün gene kandırıldık mı diyeceksiniz? Benzer bir şekilde ABD’de de büyük bir istikrarsızlık dönemi başlayacak kanısındayım. Trump döneminin neye yol açacağı, ne gibi sonuçlar doğuracağı henüz belli değil. Bütün bu koşullarda Irak ayrı bir macera. Daha da kötüsü bölgedeki cihatçı hareketler Türkiye içinde ciddi bir örgütlenmeye sahipler, kitle tabanına sahipler ve silahlandıklarını düşünüyorum. Ayrıca AKP’nin eskiden olmayan sokak gücü dediğimiz şey, AKP-MHP kaynaşması sayesinde MHP’nin tabanı ile birlikte elde edilmiş olacak. Bu olguların hepsini birlikte değerlendirdiğimizde çok sert geçecek iki yıl bekliyorum.

  • AKP’nin herhangi bir seçimle artık iktidarı kaybetme lüksü yok. İktidarı kaybettikleri anda bunun ağır siyasi sonuçları olacak. Suçların bir şekilde hesabı sorulmaya kalkılacak yargı tarafından. Buna tahammül etmeleri mümkün değil.

– Toplumsal muhalefetin yapacağı hiç mi bir şey yok?

Var tabii, olmaz olur mu? Toplumsal olaylar ya da tarih, önceden belirlenmiş bir doğrultuda gelişen ya da kuklacılar tarafından yönetilen bir süreç değildir; tam aksine vektörel bir süreçtir. Tarihsel ve toplumsal olgular çarpışan güçlerin mücadelesi sonucunda ortaya çıkar. Bence burada eski tür muhalefet anlayışını, eski bakış açılarını terk edip gündelik hayatı sürdürebilmek için bile yaygın bir dayanışma ağı kurmamız gerekiyor. Basitçe şunu örnek vermek istiyorum: Geçen günlerde üst üste 2 haber çıktı: Birinde kedi evi kuran gençlere saldırıldı, ikincisinde kedi evi kuran bir psikolog öldürüldü. Karda kışta sokak hayvanlarını düşünmek ahlaki bir tercihtir. Vicdanı ona buyuruyor. Kimse emir vermiyor kedi evi kur diye. Bu vicdani tercihe yönelik bir hınç ve şiddet gelişiyor. Buna yönelik nefret ve hınç aslında bir yaşama yönelik bir hınç. Burada yaşamı savunabilmek için, basitçe sıradan yaşamımızı savunabilmek için bile büyük toplumsal dayanışma ağları oluşturmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu ağların da ufak ufak aslında ortaya çıktığını seziyorum, bazen görüyorum. Hiç ummadık ağlar ortaya çıkıyor. Bu toplumsal dayanışma ağları, geçmişin kitle örgütlerinden farklı yapılar. Bunların merkezi yok. Bir örgütleyicisi yok. Bunlar kendiliğinden çıkıyorlar ama bir ağ olarak dayanışıyorlar.

– Anlık bir işe yönelik olarak örgütleniyor ve ardından dağılıyorlar, değil mi?

Bir daha aynı sorun çıktığında yeniden bir araya geliyorlar. Ama bu bir insanı temas.
Bir merkezin dayatması diretmesi değil.

– O yüzden çok daha mı güçlü aslında?

Çok daha güçlü ve çok daha yok edilemez. Ve hayatı savunmak her zaman kazandıracak bir şeydir. Çünkü vicdanlı insanlar hayatı savunurlar. Bence yaşadığımız dönemin, hatta 12 Eylül’den bu yana yaşananların en büyük etkisi Türkiye’de vicdani ve ahlaki yapıları çökertmesi oldu ama bu çöken yapıların içinde bile bir kıvılcım var.

– Ama Gezi’yi yaşadık ve bugün sanki Gezi’nin toplumsal, siyasal hayata hiçbir etkisi yok gibi görünüyor.

Çok oldu.

– Niye göremiyoruz?

Gezi’nin etkisi öyle kısa vadeyle ve birkaç yılda görülecek bir etki değil. Gezi’de yeni bir toplum tahayyülü ortaya çıktı. Şiddeti reddeden, değerler üzerinden savunma yapan bir dünya tahayyülü ortaya çıktı. Bu tür vicdan temelli, ahlak temelli hareketler aslında geleceği belirleyecek olan güçlerdir. Çünkü eski dünya, bildiğimiz dünya bitti artık. Şimdi neredeyse Star Wars filmlerindeki gibi iyilerle kötüler arasında yaşanan bir savaşın içindeyiz. Ben dünyayı güzelliğin kurtaracağına inanıyorum.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/660585/Dr._Faruk_Alpkaya__Turkiye_yi_cok_zor_2_yil_bekliyor.html
16.01.2017