Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

ATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Yasal Bilirkişi

ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com     
facebook.com/profsaltik,
twitter: @profsaltik  CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_23._yil
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır.
Sitemizden, kaynak gösterilmesi koşulu ile alıntı yapılabilir.

Türkiye Çernobil olmasın! 26 Nisan 1986 faciası 33 yıl önceydi!

[Haber görseli]

AYM ve bakanlık hukuk garabetini seyretti, Çernobil’in etkisine maruz kalan ülkelerden biri de Türkiye’ydi. Ancak o dönemde Türkiye’de yetkililer bu felaketi o kadar hafife aldı ki dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’ın, Karadeniz’de yetişen çayların radyasyondan etkilenmediğini ispat etmek için kameraların karşısında çay içmesi hafızalara kazındı. Bilim insanları bugün Çernobil’in etkisinin hâlâ sürdüğüne dikkat çekiyor. Türkiye’de şu an Mersin Akkuyu Santral inşaatı başladı, Sinop İnceburun’da 2. nükleer santralın kurulması için de harekete geçildi. 3. nükleer santralın ise Kırklareli İğneada’ya yapılması düşünülüyor. Nükleer santrallara karşı çıkan uzmanların, çevre aktivistlerinin ve özellikle santral yapılması planlanan bölgelerde yaşayan yurttaşların sesi her gün daha güçlü çıkıyor. Santralların herhangi bir kaza anında felakete dönüşeceğini belirten yurttaşlar etkisinin on yıllar boyu geçmeyeceğini hatırlatıyor.
***
Cumhuriyet çalışanları bir kez daha cezaevinde!

  • Cumhuriyet‘in eski yönetici ve çalışanlarının yargılandığı davada Önder Çelik, Musa Kart, Mustafa Kemal Güngör, Hakan Kara, Güray Öz ve Emre İper dün Kandıra Cezaevi’ne gönderildi. (Cumhuriyet, 25.4.19) 5 yıldan az hapise istinaf var, temyiz yok!?!
  • Eren Erdem 300 gündür Silivri zindanlarında tutsak!?… (Cumhuriyet, 25.4.19)
    ***
    24 Nisan 1915… Osmanlı bir Ermeni soykırımı yapmadı.. Batı emperyalizmi utanmadan bu suçlamayı her yıl tehdit ve şantaj yaparak gündeme getiriyor. Batı’nın “Bağımsız Ermenistan” vaadi kışkırtması ile ayaklanan, Osmanlı ordularını arkadan vuran Ermeniler zorla göç ettirildi (tehcir, de-portasyon). Bu süreçte karşılıklı kırım (mukatele) yaşandı. Tüm arşvilerimiz açık. Merhum Hrant Dink de “Ermeni katliamı” olmadığını yazıp – söylediği için öldürüldü. Eli kanlı emperyalizm düşmanlık – kin – kan – nefret tohumları saçmayı artık bırakmalı. Ermeni kardeşlerimiz de merhum Dink gibi bu iğrenç tuzağı artık farketmeli, oyuna gelmemeli. Lütfen erişkesi sunulan filmi ve ardından gelenleri izleyin.. ABD’de yasaklanan Ermeni belgeseli.. https://www.youtube.com/watch?v=VqI0XZQVxN8 YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ!
    ERMENİ SOYKIRIMI : EMPERYALİST İFTİRA! (85 yansılık konf.) tıklayınız..
    *****
    To the International Community;

Milletin egemenliğinin ilan edildiği gün 5

April 23 is celebrated in Turkey as National Sovereignty and Children’s Day. On April 23, 1920, during the Turkish War of Independence, the first meeting of the Turkish Grand National Assembly took place in Ankara and laid the foundations of the independent, democratic, and secular Republic. Allied Forces had invaded Turkey in late 1918, but were met with brave resistance and defeated by the Turkish people by 1922. The Turkish Republic was declared on October 29, 1923. Mustafa Kemal Ataturk, the leader of the Independence Wars and founder of the Republic, dedicated April 23 to the Turkish children, future of Turkey and guardians of the Republic. In 1979, UNICEF, inspired by the Turkish Children’s Day, accepted April 23 globally as International Children’s Day.

***
“Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdur.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Yüce ATATÜRK’ün Üstüne Titrediği Değer : ULUSAL EGEMENLİK

86 yansı içeren konferansımız için tıklayınız..
***
Dünya Sağlık Örgütü uyarıyor : Kızamık olguları 2018’de ilk 3 ayda 28 bin iken, 2019’da 3 kat daha artarak 4’e katlandı ve 112 bini buldu! Türkiye dahil, çocukluk çağı aşıları bir tıbbi zorunluktur ve yasa ile zorunlu kılınmalıdır. Ülkemizde de aşıyla korunulabilir hastalıkların salgın yapma riski kapıya dayanmıştır. Erdoğan inat etmeyi bırakmalı, ivedilikle yasal düzenleme yapılmalıdır. Yasa taslağı 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde TBMM’ne sunulmuştu. Çıkabilecek salgının ya da aşılanmadığı için hastalanıp engelli kalacak, ölecek çocukların vebali, insani ve hukuksal sorumluluğu AKP-MHP’nin ve anababalarının boynundadır. Unutulmasın ki çocuklar ailenin malı değil, toplumun da değeri ve geleceğidir. Aşılar son derece güvenilir ve etkili koruyucu tıbbi ürünlerdir. Keşke Anayasa Mahkemesi (AYM) Kasım 2015’te bireysel başvuruya “aşı yaptırmayabilirsiniz” demese idi! Aşılama gevşetilir ve toplumda bağışık nüfus %80-85’in altına düşerse, birkaç yıl içinde salgın çıkıyor! Kanıtlanmış, bilimsel gerçek bu. Salgınların önlenmesi “tıbbi zorunluk” değildir de nedir? AYM büyük hata yaptı, gecikmeden düzelt(il)meli!?

26 Nisan 2019 / Günün Karikatürü / Emre ULAŞ 1
(Çizim; Emre Ulaş, YENİÇAĞ, 26.04.19)

(Cumhuriyet, Zafer Temuçin, 26.4.19)
***
AKP’nin PKK – Kürdistan İKİYÜZLÜLÜĞÜ
Tarihsel birer belge olan 28 fotoğrafı görmek için lütfen tıklayınız.

AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi sesleri ve görüntüleri ile izleyin : https://youtu.be/KKxkccTS1DI

Parti içi siyasal uzantılara dokunmak yok ama her yere, başta TSK, sürekli FETÖ operasyonu!?

HER AİLEYE 1 ÇOCUK!
Türkiye nüfusunu korkunç bir hızla artırmak değil, tersine AZALTMAK ZORUNDA! 2018’de 1,2 milyon daha çoğaldık. Nüfus artış hızı %1,47. Dünya ortalaması %1,15. 1 km2′ ye Türkiye’ de 107, Dünyada 53 kişi düşüyor. Çook kalabalığız çok! Tavşanlar gibi ürüyor ama karnımızı bile doyuramıyoruz! İktidar halkı  kalabalık-niteliksiz oy deposuna dönüştürmek istiyor! “Değerler eğitimi”, eğitimde dincileştirme, sadaka toplumu, liyakatsiz yandaş istihdamı ve besleme.. felaket niteliğinde araçlar! TÜİK verisiyle 15-24 yaşta genç işsizlik 6.8 puan artarak %26.7 oldu (2019 Ocak)! 4 gençten 1’i işsiz, bravo AKP!

Sevgi ve saygı ile. 26 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com  www.ahmetsaltik.net
CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_23._yil

*****
Dünya Sağlık Örgütü 72 yaşında.. Lütfen ziyaret ediniz : SAĞLIK HAKTIR!
https://www.who.int/campaigns/world-health-day/world-health-day-2019 
https://youtu.be/azbaxrg75A4
7 Nisan 2019 Dünya Sağlık Günü teması : Universal health coverage:
Everyone, everywhere!
Herkese, her yerde sağlık!

Sitemizde yayınlanan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi

Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim 
“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” / Nazım HİKMET

Çernobil faciasının 32. yıldönümünde TTB’den açıklama

Çernobil faciasının 32. yıldönümünde TTB’den açıklama

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, Çernobil faciasının yıldönümü dolayısıyla basın açıklaması yaptı. Açıklamada, 32 yıl önce meydana gelen facianın olumsuz etkilerinin halen sürdüğüne dikkat çekildi.

Çernobil nükleer faciası sonrasında tüm dünyada nükleer santral yapımının büyük oranda azaldığına yer verilen açıklamada, Türkiye’de ise bunun aksi yönde gelişmeler olduğu belirtildi. Mersin’de Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapımının halen sürdürüldüğüne dikkat çekilen açıklamada, nükleer santrallerin sağlık ve çevreye yönelik olumsuz etkilerinin yalnızca nükleer kazalarla sınırlı olmadığı vurgulandı. Açıklamada,

  • “Uyarmaktan vazgeçmeyeceğiz; Mersin Akkuyu’daki nükleer santral yapımı derhal durdurulmalıdır” denildi. Açıklama şöyle:

BASIN AÇIKLAMASI : UYARMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ!
MERSİN AKKUYU’DAKİ NÜKLEER SANTRAL YAPIMI DERHAL DURDURULMALIDIR

32 yıl önce, 26 Nisan 1986 günü Ukrayna’nın başkenti Kiev yakınlarındaki Pripyat kasabasında kurulu olan Çernobil Nükleer Santralinin dört numaralı reaktöründe bir patlama meydana gelmiş ve bu patlama sonucu ortaya çıkan radyasyon serpintisinden başta Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya olmak üzere içinde ülkemizin de olduğu 14 Avrupa ülkesi etkilenmişti. Kaza anında 30 işçi yaşamını yitirirken 335.000’den fazla insan bölgeden boşaltılmıştı. Kazanın üzerinden 32 yıl geçmesine karşın bu insanların veya çocuklarının hala bölgeye dönmesine izin verilmiyor. Birleşmiş Milletler Atomik Radyasyonun Etkilerini Araştırma Bilimsel Komitesi (UNSCEAR) raporlarına göre kazadan sonra bölgede yaşayan yaklaşık 500.000 insan yüksek radyasyondan etkilenmiştir. Bu etkilenme sonucu Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da binlerce çocukta tiroid kanseri rapor edilmiştir. Aynı örgüte göre önümüzdeki yıllarda yeni tiroid kanseri olgularının görülebileceği kestirilmektedir. Aynı örgütün raporlarına göre Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya’da bu kaza nedeni ile izleri günümüze dek uzanan büyük sosyal çöküntü ve ekonomik yitikler yaşanmıştır. Dünya Sağlık Örgütüne göre ise Çernobil Nükleer Santralinin daha çok radyasyon yaymaması için lahit içine alınması sırasında bu çalışmalarda görev alan 240.000 kişi yüksek radyasyona sunuk (maruz) maruz kalmıştır ve bu kişilerin yakından izlenmesi gerekmektedir. Kazanın üzerinden 32 yıl geçmesine karşın her üç ülkede geniş bir alan hala yerleşime kapalı ve daha geniş bir alanda radyoaktif kirlenme nedeni ile tarım ve hayvansal üretim yapılmasına izin verilmiyor.

  • Ülkemizde yapılmak istenen; Mersin Akkuyu’da inşaatına başlanan nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkileri salt kazalarla sınırlı değildir.

1950’li yıllardan bu yana elektrik üretiminde kullanılan nükleer santrallerden günümüzde yaklaşık 450 tanesi çalışmaktadır ve bu santraller dünya enerji isteminin yaklaşık %6,8’ini sağlamaktadır. 1986’da meydana gelen Çernobil nükleer kazası sonrası, tüm dünyada nükleer santral yapımı büyük oranda azalmış, başta AB ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş ülke yapımı tamamlanan nükleer santrallerini bile üretime almayarak seçenek (alternatif) enerji kaynaklarına yönelmiştir. Bu ülkeler ayrıca çalışan santrallerini de belli bir program içinde kapatmaya başlamışlardır. Üstelik 2011 yılında Japonya’da meydana gelen Tohoku Depremi sonucu oluşan tsunaminin neden olduğu Fukuşima Nükleer Santrali kazası bu eğilimi hızlandırmıştır.

Ancak buna karşın son yıllarda ülkemizin de içinde olduğu kimi gelişmekte olan ülkelerde yeni nükleer santraller kurulmaya çalışılmakta; nükleer teknolojiye sahip gelişmiş ülkelerin şirketleri insan sağlığı ve çevre üzerine olumsuz etkilerine karşın; salt para kazanmak için ‘nükleer santral ihalesi’ peşinde koşmaktadır.  Oysa nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkileri salt kazalarla sınırlı değildir. Üstelik nükleer kazalar sonucunda salt santralin çevresi değil, küresel ölçekte olumsuz sağlık etkileri ve çevre yıkımı ortaya çıkmaktadır. Bunun en tipik örneği Çernobil Nükleer Santral kazasıdır.

Kazalar dışındaki nükleer santrallerin sağlık ve çevre üzerine olumsuz etkilerinin kimileri ise şunlardır:

  • Uranyum madenlerinde çalışanlarda ve yakınlarında yaşayanlarda yapılmış çok sayıda bilimsel çalışmada artmış kanser riski gösterilmiştir.
  • Ayrıca başta Almanya’da devlet destekli bilimsel çalışmalarda olmak üzere,
    normal çalışan nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda sağlık sorunları olabileceği kanıtlanmıştır. Bu çalışmalarda 16 nükleer santrale 5 km yakınında yaşayan 5 yaş altı çocuklarda lösemi riskinin 2.2 kat daha çok olduğunu saptamışlardır.
  • Nükleer santraller sabotaj, savaş gibi insan kaynaklı, Fukuşima Nükleer Santrali örneğinde olduğu gibi deprem, tsunami gibi doğal nedenlerden dolayı kazalar meydana gelebilmektedir ve bu risklere karşı önlem alabilmenin olanağı yoktur.
  • Ayrıca hepimizin bildiği gibi radyoaktif atıkların bertarafı sorunu çözülememiştir; üstelik nükleer santrallerden çıkan radyoaktif atıkların yarılanma ömrü çok uzundur.

Nükleer santral olmadan nükleer kazalar yaşanan ülke: Türkiye

Ülkemizde yapılması planlanan AKKUYU, SİNOP ve İĞNEADA nükleer santralleri ileride geri dönüşümü olmayacak insan ve çevre sağlığı sorunlarına yol açması olasıdır. Üstelik bu nükleer santrallerden ilkinin inşaatına tüm bilimsel ve hukuksal itirazlar hiçe sayılarak başlanmıştır. Dünyanın teknoloji açısından en gelişmiş ülkelerinde bile çok sayıda nükleer santral kazası olması, bize bu enerji biçiminin hiçbir zaman tam güvenlik sağlanamayacağını göstermektedir. Üstelik ülkemiz nükleer santrali olmadan nükleer kaza (!) yapabilmiş bir ülkedir. 1999’da meydana gelen ve tıbbi atıklardan kaynaklanan ve 13 kişilik bir aileyi etkileyen İkitelli kazası, 2012’de İzmir-Gaziemir’de ortaya çıkan kaynağı bilinmeyen radyoaktif atıklar ve son olarak 2016’da Sakarya’da bir baraj inşaatında meydana gelen ve bir işçiyi etkileyen radyoaktif malzeme ile oluşan kaza ülkemizin nükleer santrali olmadan dünyada nükleer kazalara sahne olmuş ‘tek ülke’ durumuna düşürmüştür. Ayrıca ülkemizin deprem açısından riskli, terör ve savaş odaklarına yakın olması yapılacak olan santralin hedef haline gelmesi olasıdır. Üstelik nükleer enerji üretiminin hiçbir basamağında; yer ve kısıtlı olarak inşaat işleri dışında ülke kaynakları ve işgücü kullanılmayacaktır. Nükleer enerji yakıtlarını üreten ülke sayısı çok azdır ve yenilerine izin verilmemektedir; bu nedenlerden dolayı da tümüyle dışa bağımlı bir enerji türüdür. Nükleer Santral savunucularının başka bir savı teknoloji aktarımıdır (transferidir). Ancak bu hedef de gerçekçi değildir; basına da yansıyan yapılan sözleşmelere göre; santral işletmesi ihaleyi alan ülkelerce yapılacaktır.

Sonuç olarak; daha önceki açıklamalarımızda da belirttiğimiz gibi; herhangi bir nükleer santralin yakın ve uzak çevresinde yaşayanlar açısından sağlık riskleri her zaman var olacaktır. Bu nedenle ülkemizdeki nükleer santral planlarından derhal vazgeçilmelidir.

  • Ülkemiz için ‘yerli kaynak’ kesinlikle nükleer enerji değildir ve
  • Ülkemiz açısından asıl öncelik verilmesi gereken teknoloji gerçek ‘yerli kaynak’ olan güneş, rüzgar, jeotermal enerji gibi yenilenebilir enerji türleri olmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

‘Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!’

‘Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!’

Doç. Dr. Hüner Tuncer
Cumhuriyet, 25 Nisan 2019

Çanakkale Savaşları’nı Atatürk’süz olarak yazma gafletinde bulunan sözde tarihçilere gönderme için bu yazıyı kaleme alıyorum.

24/25 Nisan 1915 gecesi 27. Alay ilk bombardıman sesleriyle uyanmıştı. 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik (Aker) alayını derhal alarma geçirdi. 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami, alaya şu emri verdi: “İngilizler, Arıburnu ile Kabatepe kesimine asker çıkarmaktadır. 27. Alay, Çamburnu’ndaki dağ bataryası da emrinde olmak üzere, İngilizleri denize dökmek için, Kabatepe doğrultusunda hareket edecektir.” (1)
Bu arada Kabatepe’den gelen bir telefon haberinde, Anzakların iki taburla Arıburnu’na çıktığı, bu bölgede kanlı muharebelerin olduğu, Anzakların Kanlısırt-Kırmızısırt ile bu sırtların kuzeyindeki sırtları işgal ettiği öğrenilmişti. Anzak ilerlemesinin gelişmesine fırsat vermek istemeyen 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik, Kemalyeri-Merkeztepe ekseninde taarruza karar verdi. Bu sırada, Yarbay Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen’in 57. Alayı’nın da Kocaçimen’e yöneldiği 9. Tümen’den bildirilmiş ve 27. Alay’dan 19. Tümen ile bağlantı kurması istenmişti.

Kararlı bir komutan: Mustafa Kemal
Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahı Arıburnu’nda büyük bir taarruz hareketinin cereyan etmekte olduğunu gemi toplarının sesinden anlamıştı. Mustafa Kemal, düşmanın Arıburnu’na bir çıkarma yaptığını telefonla 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’ya bildirmiş ve düşmana karşı bir alayı ile Maydos’tan Arıburnu yönüne gittiğini söylemişti. (Burada şu hususa dikkatinizi çekmek isterim: Mustafa Kemal, komutanından talimat almayı beklememiş, komutanına yalnızca ne yapacağını bildirmişti.) Oysa 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, Anadolu bölgesiyle Gelibolu Yarımadası’nın Bolayır yönündeki berzahını, yani Saros Körfezi bölgesini en tehlikeli saymakta ve en çok bu bölgelerde kuvvet bulundurmayı öngörmekteydi.

Mustafa Kemal, Bigalı’daki 1. Piyade Alayı ile cebel (dağ) bataryasının derhal harekete geçmek üzere hazır bulundurulmalarını emretti. Mustafa Kemal, 57. Alay’ı, Bigalı Deresi boyunca giden yol üzerinde yürüyüşe geçirerek Kocaçimen Tepesi’ne yöneltmişti. Büyük bir saldırı harekâtıyla karşı karşıya bulunduğunu kavrayan Mustafa Kemal, Sarıbayır Sırtı ile özellikle Conkbayırı Tepesi’nin Osmanlı savunmasının anahtarını oluşturduğunu biliyordu. Conkbayırı’nın ele geçirilmesi, düşmanın yarımadanın her yanına hâkim olması sonucunu doğuracaktı.

  • Sorumluluğu bizzat üzerine alarak ve bir tümen komutanı olarak kendisine tanınan yetkiyi aşarak Mustafa Kemal, komutası altındaki 57. Alay’a bir dağ bataryasıyla birlikte Kocaçimen Tepesi’ne ilerlemesini emretti.

Mustafa Kemal, düşmanın gücü hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadan ve yalnızca kendi sezgilerine dayanarak, Von Sanders’in ihtiyat gücünü büyük bir yükümlülük altına sokmuştu. Ancak Mustafa Kemal’in bu kararı, çok doğru alınmış bir karardı. (2)

‘Düşmandan kaçılmaz’

57. Alay’ın yokuş tırmanmaktan yorgun düştüğünü gören Mustafa Kemal, onları kısa süreli bir dinlenmeye çekerek ve yanına yalnızca yaverini, emir subayını ve doktorunu alarak, Kocaçimen Tepesi’nden yaya olarak Conkbayırı’na gitti, çünkü arazi ata binmeye uygun değildi. Mustafa Kemal, Conkbayırı’nda zirveye yakın bir yerde 9. Tümen’e bağlı 27. Alay’ın ufak bir birliğinin çekilmekte olduğunu gördü; askerlerini dinlendirmek için geride bırakmış olan Mustafa Kemal, düşmana kendi askerlerinden çok daha yakın bir konumdaydı. Mustafa Kemal, kaçan askerlere niçin kaçtıklarını sormuş ve onlar da “düşman” diyerek, 261 Rakımlı Tepe’yi göstermişti.

Mustafa Kemal’in “düşmandan kaçılmaz” demesi üzerine askerler, “cephanemiz kalmadı” demişler; bunun üzerine genç komutan, “cephaneniz yoksa, süngünüz var” demiş ve askere süngü taktırmıştı. Mustafa Kemal, süngülerini taktırdıktan sonra askerlere yere yatmaları emrini vermiş ve bunun üzerine düşman da yere yatmıştı. Böylelikle, zaman kazanılmış oldu ve bu süre içinde 57. Alay’ın öncü birliği de yanlarına geldi. Böylelikle, kilit noktası olan Conkbayırı Tepesi’nin İngilizlerden önce tutulması sağlanmıştı.(3)

Mustafa Kemal, kimseden buyruk almadan ordunun genel ihtiyatı olan 19. Tümen’in en güçlü alayını savaşa sokmakla son derece büyük bir sorumluluğu, kendi üstü olan Esat Paşa’nın bile yüklenmeye cesaret edemediği bir sorumluluğu üzerine almıştı. (4)

57. Alay’ın 261 Rakımlı Tepe’ye taarruzundan önce Mustafa Kemal, şu emri vermişti:

  • “Size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka güçler ve komutanlar gelebilir.”

Mustafa Kemal’e göre, bu olağan bir taarruz değil, herkesin başarılı olmak ya da ölmek azmiyle harekete mecbur olduğu bir taarruzdu. (5) Gerçekten 57. Alay’ın büyük çoğunluğu şehit olmuştu. Ancak Mustafa Kemal’in bu tarihî kararı sonucunda, Anzak güçleri hedeflerine ulaşamadılar.

Arıburnu Cephesi’nde Anzaklara karşı savaşan ve ne yazık ki, hepsi şehit olan 57. Alay komutanları, Mustafa Kemal’le birlikte Çanakkale’de bir efsane yazmıştı!

Savaşın kaderini değiştirdi

Bir İngiliz yazar, o günkü Arıburnu taarruzları için şöyle demekteydi:

“Müttefik devletler için harekâtın en kötü rastlantısı, bu deha sahibi küçük rütbeli (Yarbay Mustafa Kemal) Türk komutanının tam o anda, o noktada (Conkbayırı) bulunmasıydı. Çünkü aksi takdirde, Anzak Kolordusu pekâlâ o gün Conkbayırı’nı ele geçirebilirdi. Savaşın kaderi o anda belli olurdu.” (6) İşte savaşın kaderini değiştiren kişi, Mustafa Kemal’di!

Liman von Sanders de “Türkiye’de Beş Yıl” adlı kitabında, Arıburnu’nda gerçekleştirdiği başarılı harekât nedeniyle, Mustafa Kemal’i şöyle övmekteydi:

“İlk şeref ikballerini Bingazi Sancağı’nda toplamış olan Mustafa Kemal Bey, sorumluluk yüklenmekten korkmayan doğuştan bir şefti. 25 Nisan sabahı 19. Tümeniyle kendiliğinden düşmana saldırmaya karar verdi, onu kıyıya sürdü ve sonra üç ay boyunca kendisine yapılan çetin saldırılara inatçı ve sarsılmaz bir şekilde karşı koydu. O’nun azmine tam olarak güvenebilirdim.”

Bu yazıyı, özellikle Çanakkale Savaşları’nı Atatürk’süz olarak yazma gafletinde bulunan sözde tarihçilere gönderme yaparak bitirmek isterim.

DİPNOTLAR 
1) Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V. Cilt Çanakkale Cephesi Harekâtı, s. 67. 
2) Lord Kinross, Atatürk, The Rebirth of a Nation, K. Rustem and Brother Publishers, Nicosia Northern Cyprus, 1981, s. 75. 
3) Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V. Cilt Çanakkale Cephesi Harekâtı, s. 68. 
4) Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri I, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1990, s. 78. 
5) Ruşen Eşref (Ünaydın), Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, Mart 1999, s. 27. 
6) Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V. Cilt Çanakkale Cephesi Harekâtı, s. 69. 
7) Bayur, age, s. 78-79.

Osman Sarıgün tutuklanmalıydı

Eski Yargıtay üyesi Aktan’dan, linç girişimi soruşturmasına eleştiriler:
Osman Sarıgün tutuklanmalıydı!

Yargıtay 18. Ceza Dairesi Onursal Başkanı Hamdi Yaver Aktan, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik soruşturmanın eksik yürütüldüğünü belirterek, “Yumruk attığı belirtilen Osman Sarıgün, tutuklanmalıydı. Soruşturmanın yalnızca 3 suçtan yürütülmesi yanlıştır. Burada Kılıçdaroğlu’nun özgürlüğünden yoksun kılınması ile parti araçlarına zarar verme suçu da vardır.” dedi.

[Haber görseli]

CHP lideri Kılıçdaroğlu’na yönelik yumruklu saldırının faili Osman Sarıgün’ün adli kontrol kararıyla serbest bırakılması tartışma yarattı. Soruşturma sürecini değerlendiren Yargıtay Onursal Daire Başkanı Hamdi Yaver Aktan, şüpheli Osman Sarıgün’ün suç işlemeye alenen tahrik, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ve kamu görevlisini görevinden dolayı yaralama suçlarından soruşturulduğunu anımsattı.

Eksik soruşturma : Şüphelinin yaşından dolayı tutuklamaya sevk edilmemesi gerekçesinin hukuki olmadığını belirten Aktan, şüphelinin 60 yaşında olduğuna dikkat çekti. Aktan, Kılıçdaroğlu’na saldırı olayında “eksik soruşturma yapıldığını” vurguladı. Kılıçdaroğlu’nun öldürülme tehlikesi altında olan birisi olarak bir eve götürüldüğüne işaret eden Aktan, şu değerlendirmelerde bulundu:

Kara mizah

“Kılıçdaroğlu’nun can güvenliği olsa polis eve götürme ihtiyacı duyar mıydı? Eve götürüldü. Evden çıkmak istiyor, ancak çıkmasına izin verilmiyor. Burada özgürlüğün kısıtlanması suçu vardır. Öte yandan parti aracı taşlanmış, zarar görmüş. Bu kişi yaptı veya yapmadı. Bununla hareket eden kişiler yapmış. TCK’nin 152. maddesinde parti bina veya eşyalarına zarar verme suçu 1 yıldan 4 yıla dek hapis öngörüyor. Savcılığın, bu iki suçtan da soruşturma yapmaması eksikliktir. Ve burada tutuklama koşulları vardır.”

Aktan, Ceza Muhakemesi Yasası’nın 100. maddesi 2. fıkrasının a bendinde kaçma kuşkusu durumunda tutuklama yapılabileceğine işaret edildiğini belirterek, “Bu zanlı kaçtı. Kaçma gerçekleşti. Adli kontrol yeterli olur mu? Üstelik tebrik ediliyormuş. Demek ki işlediği suçla ilgili övgüye de mazhar oluyor. İşin kara mizah kısmı da burası. Bence bu kadar suç altında olan bir kişinin tutuklanması gerekirdi. Zarar suçu yönünden şikâyet vardır. Suçun nitelikli halidir, destekleyenler ve taşlayanlar hakkında da soruşturma genişletilmelidir. Adli kontrol bana göre, uygulamaya göre yeterli olmadığı görülmektedir. Suç işlemeye tahrikten bile tutuklama yapıldığı halde başka suçlardan da soruşturulduğuna göre tutuklama koşulları vardır.” diye konuştu.

Yargı duyarlı olmalı

Saldırı sırasında alandaki öbür kişilerin de bu eylemi desteklediğini anımsatan Aktan, “Soruşturma bir kişiyle sınırlı kalamaz. Bu suçtan sonra suç işleyeni desteklemeye yönelik hareketler yardım suçunu oluşturur. TCK’nin 39. maddesi gereğince de soruşturma yapılmalıydı” dedi. Kılıçdaroğlu’nun tutulduğu evi “yakın” diye çağrılar yapıldığını anlatan Aktan, “Bir kıvılcım olsa, yangın olsa Türkiye ne hale gelirdi? Yargının daha duyarlı olması gerekirdi. Ben yargının hiçbir zaman baskı altında olmaması gerektiğini düşünüyorum.

  • Bu denli büyük, vahim bir olayın soruşturmasının “1 kişi ile sınırlı kalması” soruşturmanın ciddi yapıldığını söylemeyi güçleştiriyor…” ifadesini kullandı.

24 NİSAN KORKUSU

24 NİSAN KORKUSU

Dr. Ceyhun BALCI
https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2019/04/24/24-nisan-korkusu/

Kural değişmedi! Bu yıl da 24 Nisan kaygı kaynağı olmayı sürdürdü. Fransa ne yaptı, ABD ne diyecek ya da bu konuya bugüne değin kayıtsız kalmış olanlar
canımızı sıkacak adımlar atacaklar mı sorusu zihnimizi kemiriyor. Bu yılın yıldızı bu yalanı hortlatmaya çalışan Fransa oldu!

F_SOYKIRM_İNF_1

T.C. Cumhurbaşkanlığı sitesine bu yıl durumu kısa ve öz şekilde anlatan bir görsel konmuş olması olumlu bir gelişme sayılmalı.

Emperyalizmin halklar arasındaki çelişkiler üzerinden yol alma anlayışına odaklanılmadan bu konuyu anlamak son derece zor görünüyor. Türkiye dize getirilme adayı olduğu sürece Ermeni Soykırımı yalanı kapımızdan eksik olmayacaktır. Oysa, Türkiye’nin eli öylesine rahat ve sağlam ki!

İsviçre-Perinçek Davası’nın AİHM tarafından karara bağlanması sonrasında tarihsel gerçeğe hukuksal dayanak eklenmiştir. Bu konuda ağzını açanın gözünün içine sokacağımız kapı gibi bir belge var artık elimizde. Denebilir ki; bu belgenin varlığında savunmaya çekilen taraf olmaktan çıkıp atağa geçmemiz doğru olacaktır. AİHM kararına dayanarak Avrupa başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde tarih çarpıtılarak ders kitaplarına sokulan yalanların temizlenmesi sağlanabilir.

perinçek-isviçre

Öte yandan, SOYKIRIM adı altında tanımlanan insanlık suçu II. Dünya Savaşı sonrasında Nazilerin Yahudilere karşı yaşama geçirdiği uygulamayla ilgilidir. Başka deyişle, SOYKIRIM niteminin bunun dışındaki bir olayı nitelemesi uluslararası bir karara dayanmak zorundadır.

Böyle bir şey elbette söz konusu olmamıştır, olamayacaktır! Akla gelebilecek her ortamda ve hemen her yolu deneyerek ERMENİ SOYKIRIMI yalanını dayatmaya çalışanların yargıya başvurmaktan ısrarla kaçınması dikkate değer bir ayrıntıdır. Bu seçeneğe bugüne dek başvurulmamış olması akla getirilmediği için değil kazanılması olasılığı bulunmadığı içindir.

  1. Dünya Savaşı sırasında emperyal kışkırtma sonucu yüzyıllarca birlikte yaşadıkları bir topluma karşı silahlı kalkışmada bulunan Ermenilerin ülkenin ve vatanın kalımı için göç ettirilmesidir. Bir örnek verelim! 2. Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbour baskını sonrasında ABD’de 100 bini aşkın Japon kökenli Amerikan vatandaşının Batı kıyılarından iç kesimlere göç ettirilmiş olduğunu; bununla da yetinilmeyip bu kişilerin toplama kamplarında tutularak özgürlüklerinin bile kısıtlandığını bilen var mıdır ki soran olsun! Yüz bini aşkın Japon kökenlinin Japonya’yla savaşa girişen ABD’nin güvenliğine tehdit olarak görülmesi karşısında Anadolu’nun doğusundaki Ermenilerin göç ettirilmesi arasında dağlar vardır. Uzak olasılık üzerinden 100 bin kişiyi göç ettirenlere ağızlarını açtıkları anda sorulması gereken sorudur bu!

51G09LNzHQL

Posted_Japanese_American_Exclusion_Order_0

Gelinen bu noktada Ermeni Soykırımı yalanı konusunda her yılın 24 Nisan gününde kurbanlık koyun gibi kaygıyla bekleyen bizlerin başkalarının yaptığından çok kendi yapmamız gerekenleri anımsama ve yaşama geçirme zamanıdır. Hem tarihsel hem de hukuksal dayanaklarımız bu denli güçlü olduğuna göre bu korku ve kaygı neden diye sormaktan alamıyor insan kendisini!

Birkaç söz de Beşinci Kol’a gelsin! Fırsat buldukça tanımaktan ne çıkar, tanıyalım kurtulalım demekten çekinmez böyleleri Ne olacağını kısaca özetleyelim!

ermenilerden-ozur-dileme-kampanyasinin-arkasindan-hangi-amerikali-cikti-1712081200_m

Ermeni Soykırımı yalanı üzerinden yol almaya çalışanların konuyu mahkemeye götürmekten ısrarla kaçındıklarından söz etmiştik az önce. Kazanamayacağı davaya gitmek yerine kabul ettirme üzerinden kazanım sağlamaktadılar.

Tanınma, Tanıtma, Toprak, Tazminat dörtlüsü bu önemli olayda son derece kilit rol oynamaktadır. Tanıma’yla bitmeyecektir iş! Tanımak kabul etmek olduğuna göre Tazminat hemen onu izleyecektir. Çıkacak Tazminat’ın bugünkü değerlerle ödenmesi söz konusu olamayacağına göre! Hemen ardından Tazminat ödeyemiyorsan Toprak ver denecektir.

6a840ad1633b68b178e5d66b88c61aed

Şimdi anlaşıldı mı bu önemli ayrıntıdan habersiz (ya da haberli ve hıyanet içinde) olan cahil aydınlarımızın başımıza sarmaya çalıştığı dert?

“Aydın” etiketiyle donanmış “öğrenimli cehaletin” en büyük tehlike olduğunu bir kez daha altını çizerek vurgulamak gerekiyor.

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI, Türkiye’nin emperyalizmle mücadele sınavındaki önde gelen soru(n)dur.

Bu soru(n) anlaşılırsa çözüme erişmek hiç de zor olmayacaktır.

2-tek-kisilik-ordu-sukru-server-aya-yogun-bakimda

Yakın zamanda yitirdiğimiz TEK KİŞİLİK ORDU Şükrü Server AYA’nın anısına saygıyla…