Terörle mücadelede yaşanan çelişkiler

Dostlar,

Site okurlarımızın alışık olduğu üzere, zaman zaman arşivimizden
metinleri paylaşıyoruz. 8 Temmuz 2013 tarihiyle arşivlediğimiz,
Sn. Onur Öymen‘in kaleminden çıkan bir makale aşağıda..

11 ay önceki yazısında Sn. Öymen bugünleri öngörmekte..

Sevgi ve saygı ile.
11 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

Terörle mücadelede yaşanan çelişkiler

Portresi_ATA_ile

Onur ÖYMEN

 

Bir ülkede bir yandan Genelkurmay Başkanıyla üst düzey komutanlar, saygın bilim adamları, gazeteciler ve siyasetçiler terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla en ağır cezalara çarptırılırken bir yandan da fiilen terör suçu işleyen, askerlerimizi şehit eden, adam kaçıran, mayın döşeyen tescilli bir terör örgütünün silahlı mensupları Meclisten
bir af yasası bile çıkartılmadan Başbakan tarafından sorgusuz sualsiz ülke topraklarını terk etmeye davet ediliyorsa; o ülkede eşitlikten, adaletten ve hukukun üstünlüğünden söz etmek mümkün olabilir mi? 


Siyasal partiler yalnızca mahkemeleri suçlayarak, şu veya bu yargı kararını eleştirerek görevlerini tam olarak yapmış sayılamazlar.

Terörü bitireceği iddiasıyla Hükümetin başlattığı süreçte teröristlere fiilen af getirilmesine şu veya bu düşünceyle sessiz kalanlar bunun hukuk üzerinde yapacağı tahribatın sorumluluğuna da ortak olurlar.

Bu ağır cezaları veren mahkemenin eski yargıçlarından biri “üzerimde kurumsal baskı var” diyerek istifa etmişse, başka bir eski yargıç kararları eleştiren demeçler veriyorsa, buna karşılık iktidar partisi sözcüleri bu kararları sevinç içinde karşılıyorlarsa, o ülkede yargının her türlü siyasal etkiden uzak biçimde karar verebildiği iddia edilebilir mi?

Ülkemizde hukuk alanında yaşanan bu sıkıntılar ve çelişkiler giderilmeden
Türkiye’nin gerçek demokrasiler arasında yer alabilmesi mümkün değildir.


Unutulmamalıdır ki, Türkiye’de seçimler yargı denetimi altında yapılmaktadır.
Yargının tam anlamıyla bağımsız ve yansız biçimde görev yaptığı inancı sarsılırsa seçimlerin adil olarak yapıldığına inanmak da güçleşir. 


Türkiye’ye yıllardan beri demokrasi ve hukuk dersi vermeye çalışan devletler, mahkemenin kararlarına karşı sessiz kalıp Başbakanın teröristleri yurt dışına çıkmaya davet eden sözlerini alkışlıyorlarsa, bütün bu gelişmelerin dış etkilerden uzak
geçekleştiğini iddia etmek de zorlaşır.


Bence şimdi, başta siyaset adamları, barolar, üniversiteler, basın ve sivil toplum örgütleri olmak üzere ilgili bütün kişilerin ve kuruluşların bu kaygı verici hukuksuzlukların ve çelişkilerin üzerine cesaretle gitmeleri ve hukun üstünlüğünün ve yargı bağımsızlığının çağdaş demokrasiler düzeyine yükseltilmesi için çaba göstermeleri her zamankinden daha önemli bir görev durumuna gelmiştir. 

Türkiye artık bir dönüm noktasına gelmiştir.

  • Ya gerçekten laik, çağdaş bir hukuk devleti olarak yoluna devam edecek veya “kanun benim!” anlayışında olanları sineye çekecektir.

Bu 2. yolun seçilmesi Cumhuriyetimizin temel değerlerinin tahrip edilmesini
göze almak demektir. 


İnanıyorum ki; Türk milleti demokrasi içinde Cumhuriyetimizin değerlerine ve
hukukun üstünlüğüne sahip çıkacak ve Atatürk’ün hedef gösterdiği
çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacaktır.


Saygılar, sevgiler.

YALAN VE YALANCILIK


YALAN ve YALANCILIK

Ahmet NİŞANCI
ADD Marmari Şubesi Önceki Başkanı

Yalanı saklamak nereye dek olanaklıdır?
Ne denli saklarsan sakla bir yeri mutlaka açıkta kalır; ya ortası, ya uçları.

Peki, nedir yalan ve kime yalancı denir?

Gerçeğe aykırı olan ve insanları aldatmak, kandırmak ereği üzerine kurgulanmış
her türlü söz, söylence “YALAN” olarak tanımlanır. Bu ereğe yani yalana uygun olarak kurgulanmış sözler eden, bunu alışkanlık haline getirmiş kişiye de “YALANCI” deniyor.

Bir adamın gereksiz baş ağrıtıcı sözlerine bir de yalanları eklenirse,
o adam için artık yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik, insanlık yolu kapanmış demektir.

Bir insan , -yalan söyleyene ne dek insan denebilirse- diliyle, eliyle, gövdesiyle, koluyla, bacağıyla, olmayan yüreğiyle ne denli yalan söylese ve çevresini inandırsa da,
yine de onu ele verecek ve yalancılığını haykıracak bir organı vardır ki,
kesinlikle yalancıyı ele verir; gözleri, gözlerdeki bakışları.

Yalan ve yalancı üzerine söylenecek öyle çok söz var ki!

Son günlerde, hele de ülkemizde söylenen yalanlar uç uca eklense Hakkâri’den Tekirdağ’a, Marmaris’ten Artvin’e köşegen yol olur da yine de ucu bucağı kestirilemez.

Yapamayacağı ya da yapmadığı işleri bile “yaptım” diye ileri sürerek
mangalda kül bırakmayan kişilere Yalancı Pehlivan” dendiğini bilmeyen mi var?

Mumu ancak yatsıya dek yanar yalancının.
Yalanları bir yere dek etkili olsa da insanlar üzerinde, uzun süre aldatamazlar insanları; er geç gerçek anlaşılır.

Başkasının uydurduğu yalanları, işine geldiği için gerçekmiş gibi sahiplenen ve yaymaya çalışanlara “başkasının yalancısı” denir ki; gerçek yalancıları aratmayacak ölçüde tehlikelidir bu tip yalancılar.

Yalan büyük olduğu ölçüde inananları da, etkisi de öylesine çok olacaktır.
Yalancılar aynı zamanda ikiyüzlüdürler. Hiçbir şey yapmadıkları halde,
her şeyi kendilerinin yaptıklarını, başardıklarını ileri sürerek insanları etkilemeye çalışırlar.

Yalancılar, bellekleri çok güçlü insanlardır. Söyledikleri yalanları unutmayarak,
bu yalanları kezlerce yineleterek insanları inandırmaya yönelik üstün bir beceri gösterdiklerini yalanlamak olanaklı değildir.

Yalancıların, kendisinin yalanları üzerine ne denli yalanlama olursa olsun,
zeytinyağı gibi üste çıkmakta üzerlerine yoktur: yalancılar gerçeklerin üzerini örtmek için akla, düşe gelmedik yeni yalanlar düzmekte pek yeteneklidirler.

Yalancıların en önemli özelliklerinden biri de, gerçekleri ortaya koymaya çalışanların üzerine en ağır küfürlerle gitmekte gösterdikleri kararlılıktır.

Yalancıların yalanlarına ortak, yandaş bulabilmek için önemli özellikler gösterirler; Yalanlarıyla, ereklerine ulaşmak için kendi yalanlarını yaygınlaştıracak yeni yalancılar yaratırlar.

 Yarattıkları yeni yalancılarla, elde edeceklerinin bir bölümünü gizlice paylaşarak onları suçlarına ortak durumuna getirirler.

Peki, insanlar hiç mi yalan söylememelidir?

Eğer bir toplumu daha iyiye götürecek bir durum söz konusu ise, burada söylenebilecek suçsuz (beyaz!) yalanlardan söz edilebilir. Ama bu tür yalanların bile toplum içinde
hangi ölçüler içinde doğru bulunabileceğini tartışmak gerekebilir.

Yalan, ayakta kalabilme yollarından biri olarak bütün insanlık tarihinin kara yüzü olarak etkisini sürdürüyor.

Günümüzde bile en küçük topluluk aileden başlayarak, ereklerini yalanlarla, dolanlarla gerçekleştirmek üzerine kuran yandaş ve topluluklar var ve
birlikte yalan söyleyerek bir arada ve ayakta kalmaya çalışıyorlar.

KABATAŞIN TÜRBANI


KABATAŞIN TÜRBANI

Satılmış DENGİZ

Sayın Devlet Bahçeli bu günkü başbakana yönelik konuşmasında;

“Sayın Başbakan, bu millet delikanlı adamı sever ama omuzu düşüklerden huylanır.” demiş.

Şimdi laf mı bu yani? Ey başbakan; türban, Vandallar, paralel, Haşhaşiler ve
buna benzer tekerlemeler yapıp, kendinden geçip celalleniyorsun. Oysa
BDP sözcüleri “özerklik” der durur, Apo beş yüz bin ölüden dem vurur
hiç duymazsın.

Obama’nın beyzbol sopası karşısında dut yemiş bülbülsün. İsrail Rumlarla ortak tatbikat yapıp Akdeniz’de bize meydan okur, görmezsin.. diye sorması gerekmez mi?

Soramaz çünkü aynı mahfillere o da selam duruyor. Rejisör ne rol dağıtmışsa dışına çıkılmıyor. Doğaçlama yapmaya kalkanlar Ergenekon çuvalına konup Silivri’ye tıkılıyor.

Hakkari’de bir mevsim... Pardon bu film ismiydi değil mi? Bir zamanlar yurdumuzun batısında Hakkari bu filmle anılır olmuştu. Şimdilerde ayrılıkçı terör olaylarıyla biliniyor. Yıl 1988; belediyenin yakınında bulunan bir kahveye dalıyorum.
Delikanlılar saygıyla hoş geldin komutanım deyip masalarında yer açıyorlar.
Küçük yer, herkes birbirini tanıyor ki, asker olduğumdan şüpheleri yok.
Ben de bir iskemle çekip masaya yanaşıyorum, ısmarlanan çayla birlikte
sohbet başlıyor. Uzun yıllar geçtiğinden, konunun aşiret ilişkilerine nasıl geldiğini
tam anımsamıyorum. İçlerinde eke olanı ağabey dedi;

“Sana ne kadar anlatmaya çalışsak da bizi tam anlayamazsın. Kısa bir örnek vereyim; biz burada can ciğer arkadaşlarız ama ayrı aşiretlerdeniz. Bizim aşiretler Irak’ta da yaşarlar. Onlar Irak’ta kavga etse bizler burada birbirimize selam vermeyiz.”

Ne acı değil mi? Bir başka örnek:

Tanıştığım genç adam, bizim askeri lojmanların yakınındaki ilkokulda öğretmenmiş.
Hal hatırdan sonra şehrimizi nasıl buldun diye soruyor. İnsanların çok pis ve hijyen diye bir kavramdan hiç haberli olmadıklarını anlatıyorum. Bir aydının ilk görevi halkını uyarmaktır diyorum. Utanıyor, haklısın ama olanaksız diyor. Öyle bir şey yapmaya kalksam sen benim koluma kelepçeyi vurur hapse atarsın. Çünkü uyardığım kişi
hemen gelip sana benim PKK propagandası yaptığımı söyleyecektir.

İşte Apo’nun devrimciliği, Ahmet Türk ağasının demokratlığı.
Tek görevleri Atatürk aydınlarını çaresiz bırakıp halkına ihanet etmek, emperyalizme hizmet sunmaktır.

  • İnsanları eğitmeden devrim,
    feodal ilişkiler kırılmadan demokrasi gerçekleşir mi? 

Ne Apo’nun ne de Ahmet ağanının derdi kesinlikle bu değil. Ama batıdaki insanlara özelikle de aklı bir karış havada bulunan vatansız solculara anlatamazsın.
İnsan ve yurttaşlık ilişkilerinde gerçeği aramak yerine benim aşiretim, ağam, kabilem, memleketlim, dindaşım, partim.. gibi değerleri ön plana çıkarırsan demokrasi ve
insan haklarından söz ederken birazcık yüzünüzün kızarması gerekir.

Bilinen fıkradır :

Medineli tüccar Şam’da mallarını satmış, geri dönmek üzere devesinin yularını kavramışken, birisi önüne geçip dikilmiş. Medineli sormuş, ne istiyorsun Şamlı?
Şamlı soruyla karşılık vermiş, yularından çektiğin benim devem, nereye götürüyorsun? Karşılıklı atışmalar sonra tartışma ve kavgaya dönmüş. Gürültüye halk toplanmış ve arkasından Muaviye gelmiş olay yerine? Haberi yokmuş gibi sormuş, nedir bu şamatanın aslı?

İlk önce Medineli sonra Şamlı anlatmış derdini ve devenin sahibi olduklarını iddia etmişler. Muaviye halka dönmüş;

– Eey ahali, şu gördüğünüz erkek deve Medinelinin midir, Şamlının mıdır?
Kalabalık hep bir ağızdan “Şamlınındır efendim” demişler! Şamlı deveyi çekip götürürken Medineli ağlamaklı çaresiz kalmış orta yerde. Kendince iç çekerek düşünüyormuş,

– Ey Muaviye senin adaletin bu mu?

Muaviye gülerek yaklaşmış,

– Bak Medineli; o dişi devenin senin olduğunu biliyorum. Git Ali’ye de ki;
Muaviye’nin Şam’da dişi deveye erkektir diyen on bin tane adamı vardır.

Kıssadan hisse; başbakanınız yalan olduğunu bile, bile camide içki içildi, Kabataş’ta türbana saldırıldı diye tepiniyor. Dinsel ve feodal ilişkilerden iktidarına payanda arıyor. Kusura bakmayın ve kendinizi kandırmayın; bu kumaştan ne demokrasi,
ne de insan hakları adında elbiselik çıkmaz.

Yalnızca ülkeye ve millete yazık olur.
Tek çıkar yol, Atatürk’de birleşenlerin iktidarıdır.

MUSTAFA KEMALİN ASKERLERİYİZ!
satilmisdengiz44@gmail.com
19-02-2014

Barış DOSTER : ABD’nin Zayıflamasının Sonuçları


ARŞİVİMİZDEN…

ABD’nin Zayıflamasının Sonuçları

PORTRESİ

Doç. Dr. Barış DOSTER

ABD’nin inişte olduğunu, bizzat bu ülkenin en seçkin diplomasi, ekonomi ve strateji uzmanları görüyorlar. Ama Türkiye göremiyor. Oysa dünyanın gördüğünü bir de Türkiye görse, neler olmaz ki? ABD’nin zayıflaması, dünyayı rahatlatır. Onun koruyucu şemsiyesi altında yaşayıp, sağa sola sataşan, saldıran İsrail başta olmak üzere Gürcistan’dan Ermenistan’a, Güney Kore’den Körfez’deki Arap ülkelerine dek pek çok ülke, kendilerini daha savunmasız, daha az güvende hissederler.

Bu nedenle saldırganlıktan vazgeçerler. Bu durum bölgesel tedirginlikleri azaltır. Zayıflayan, içe kapanan ABD, dünya jandarmalığını bırakır. Bu da bölgesel işbirliği arayışlarını güçlendirir, ittifakları hızlandırır. ABD’nin kışkırttığı, zemin hazırladığı, desteklediği etnik, dinsel, mezhepsel, bölgesel anlaşmazlıklar, çatışmalar, ABD destekli darbeler ortadan kalkarsa, pek çok ülkede istikrar artar. Savunma ve güvenliğe ayrılan bütçeler yatırıma, eğitime, sağlığa, bilim ve teknolojiye yönelir. Toplumsal refah yükselir. Gelir dağılımı adaletsizliği, bölgeler arası gelişmişlik farkı azalır, demokrasi, katılım güçlenir.

Batı, yalnızca siyasal olarak değil, iktisadi olarak da gerilemektedir.

  • ABD ekonomisi iyi değildir. 

Aynı durum Euro bölgesi için de geçerlidir. Beklenen, umulan toparlanma bir türlü gerçekleşmemiştir. Fransa, Yunanistan gibi ülkelerdeki seçim sonuçları da halkın ekonomik gidişata olan öfkesini yansıtmıştır. Yüksek kamu borcu olan ülkelerde halk, kemer sıkmayı öneren sosyal demokrat ve liberal partilere karşı öfkelidir. AB içinde zengin kuzey ve yoksul güney ülkeleri arasında ayrışma yaşanmaktadır. Güçlü ve eski üyeler ile zayıf ve yeni üyeler arasındaki uçurum derinleşmektedir. AB’nin en güçlü ülkesi olan Almanya’da bile, birliğin geleceğine olan güven ve Euro’ya duyulan sadakat azalmaktadır. Almanların bir bölümü para birimi olarak mark’a dönmeyi konuşmaktadırlar.

Euro’nun varlığını korumak için bu kadar büyük sıkıntılara katlanmanın gerekli olup olmadığını tartışmaktadırlar. Sokaktaki Alman, AB üyesi ülkeler arasındaki dengesizliğin, uçurumun, sıklet farkının maliyetine daha fazla katlanmaya karşıdır.
Dolar ve Euro, yani dünyanın en yaygın iki para birimi üzerinde kara bulutlar dolaşırken, başta Çin olmak üzere milli, halkçı, devlet güdümlü, planlamacı ekonomiyle öne çıkan ülkeler, kendi ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaktadırlar. Çin, pek çok ülkeyle, ticarette ulusal para birimlerinin kullanılması için anlaşmalar yapmıştır.

İnişte olan ABD’nin, yakın – uzak coğrafyalardaki siyasi, iktisadi, askeri varlığına, hatta işgallerine karşın, Çin ve Rusya’nın, bu haldeki bir ABD’nin liderliğinin sürmesine daha uzun yıllar razı olmaları beklenemez. İkisinin de, ABD’nin tek süper güç ve dünya lideri olarak devam etmesine de, eşitler arasında birinci güç olmasına da güçlü itirazları vardır.  Nitekim Rusya, razı olmayacağını ilan etmiştir. Yakın bölgesinden başlayarak bu yönde adımlar atmaya başlamıştır. 2008 Ağustos ayında Gürcistan ile Rusya arasında yaşanan savaşı ABD ile Rusya arasındaki bir gerilim olarak yorumlamak gerekir. Bu durum, inişte olan ABD’nin bu yeni duruma kolayca boyun eğmeyeceğinin göstergesi olduğu kadar, Rusya’nın da yeni, çok kutuplu bir dünya düzeni istediğinin kanıtıdır. Çin çok kutuplu dünyanın gerekliliğinden bahsetmektedir. Afrika’da yumuşak gücünü devreye sokmuştur. Askeri gücünü geliştirmektedir. Zamanın kendi lehine işlediğinin farkındadır.

  • Pekin ve Moskova hem kendi aralarındaki ilişkiyi,
    hem öbür ŞİÖ ve BRICS ülkeleriyle olan ilişkilerini güçlendirmektedir.
  • Çin 2025 en geç 2030 yılında dünyanın en büyük ekonomisi olacaktır. 

2020’de dünyada yalnızca gelişmiş ülkelerin değil, BRISC ülkelerinin de sözünün
daha çok geçeceği öngörülmektedir. Çin ve Rusya, AB’nin lokomotifi olan Almanya ile ilişkilere özel önem vermektedir.

Son yıllarda ise ABD karşıtlığıyla öne çıkan Latin Amerika ülkeleriyle de yakınlaşmaktadır.

Bu ataklarında Rusya enerji zenginliğini, Çin ise mali gücünü dış politika kartı olarak kullanmaktadır.

Dış şoklara karşı kırılgan, özellikle enerji açısından dışa bağımlı olan Çin, bu sorunlarını gidermek için önemli adımlar atmaktadır.

ABD’nin İran ve Suriye’yi silahla tehdit etmesi, Asya’da anti balistik bir füze savunma sistemi kuracağını açıklaması, Malatya Kürecik’e füze kalkanı radarı yerleştirmesi, Avustralya’ya yeni füze savunma sistemleri konuşlandırması, Filipinler’den deniz üssü istemesi, Güney Kore, Japonya, Afganistan’daki askeri varlığı, zayıflamakta olduğunu kabullenmekte güçlük çeken bir süper gücün fotoğrafıdır.

Çok kutuplu bir düzene kesinlikle karşı olan ABD, Rusya ve Çin’in kendi liderliğine rıza göstermelerini sağlamak için dünyayı “Ben olmazsam, kaos olur” diyerek tehdit etmektedir. Ancak bu nafile bir çabadır. Zira Moskova ve Pekin arasındaki yakınlaşma, artan silah ticareti, yapılan ortak askeri tatbikatlar önemlidir.

Rusya, silah harcamalarında İngiltere ve Fransa’yı geçip, ABD ve Çin’in arkasından üçüncülüğe yükselmiştir. Yılda en az 250 milyar dolar hacmi olduğu bilinen Ortadoğu silah pazarının büyük oyuncularındandır. Almanya, Çin-Rusya yakınlaşmasını yakından izlemekte, kendisi de bu iki ülkeyle yakınlaşmaktadır.

Türkiye, ABD’nin zayıflamasından en olumlu etkilenecek ülkelerdendir. Öncelikle,
Irak ve Suriye örneklerinde görüldüğü gibi, kriz bölgelerine müdahale gücü olmaktan kurtulur. Batının dilindeki “güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten ülke” pozisyonundan sıyrılır. Daha açık söylemek gerekirse, George Soros’un dediği gibi, “en iyi ihraç malı ordusu olan” bir ülke görünümünden çıkar. Kısacası, Mehmetçiğin kanını satmaz.
Oysa şimdiki halde vatan toprakları parayla satıldığından, bu gidişle uğrunda ölecek toprak yani vatan kalmayacaktır. Türk askeri de emperyalistler için ölecektir. Çünkü Türkiye’nin bu görevini tamamlayan bir diğer görevi daha vardır. O da, bölgesel bir güç olan ve Avrasya jeopolitiğinde ABD’nin en amansız muhalifi olarak öne çıkan İran’ı dengelemektir.

Günümüzde Türkiye hem Ortadoğu’da İran’ı dengelemek adına, hem de bu ülkeye ve Sünni Araplara ılımlı, uyumlu, ABD destekli İslam’ı model olarak sunmak adına
Batı açısından kullanılmaktadır. Bu rol, BOP’taki görevinin gereğidir.

Türkiye, bu görevini eksiksiz yapabilsin diye ABD denetiminde İsrail’le danışıklı dövüş oynamış, iyi polis – kötü polis oyununu sahneye koymuştur. Mısır başta olmak üzere Arap dünyası, özellikle Körfez ülkeleri bu konuda Türkiye’ye bir süre için yardımcı olmuşlardır. Dışa bağımlı Türk ekonomisine Körfez ülkelerinden sıcak para gelmesinin nedenlerinden biri de budur. Arapların Türkiye’ye büyük miktarda para getirmesi, sadece iktidarla olan düşünsel yakınlıklarına dayanmaz. Türkiye’nin “hızlı büyüyen istikrarlı ekonomi” olmasıyla da açıklanamaz.

Türkiye, ABD nezdinde stratejik ortaklıktan model ortaklığa geçerken, İran’ın Şii hilaline karşı Sünni blok oluşturma görevini de üstlenmiştir. Ancak, komşularla sıfır sorun politikası çökmüştür. Suriye’yle ilişkiler gergindir. İran’a karşı füze kalkanı konuşlandırılmıştır. Ülkesinin bütünlüğünü ve bölge merkezli politikaları savunan Irak başbakanı Maliki’yle ilişkiler soğuktur. İran ve Rusya, füze kalkanı radarını tehdit olarak gördüklerini defalarca açıklamışlardır. Irak, Türkiye’nin düşmanca davrandığını belirtmiştir. Suriye ise Türkiye’yi emperyalizmin taşeronluğunu yapmakla suçlamıştır.

  • Kısacası, dünyadaki gelişmeleri görememenin bedelini Türkiye çok ağır ödemektedir. (15 Haziran 2012 – İlk Kurşun )

===============================

Dostlar;

Yetenekli ve birikimli, yurtsever genç akademisyen Doç. Dr. Barış Doster’den çok değerli bir yazı..

Arşivimizden aktardık.. Yeniyıl armağanı gibi..
Dün bu yazının öncülünü yayımlamıştık..

Teşekkürler sevgili Barış..

Sevgi ve saygı ile.
02.01.14, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Doç. Dr. Barış DOSTER : ABD’den Teşhisler, Tespitler, Tehditler..


ARŞİVİMİZDEN….

ABD’den Teşhisler, Tespitler, Tehditler..

PORTRESİ

 

Doç. Dr. Barış DOSTER

 

Zbigniew Brzezinski, ABD dış politikasının değişmez akıl hocalarındandır.
Türkiye’de de özellikle “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabıyla, yakından tanınır. Bülent Ecevit’in, TÜSİAD’ın 1980 öncesinde CHP iktidarı aleyhine verdiği gazete ilanlarının arkasında, Brzezinski’nin TÜSİAD’a yaptığı telkinlerin olduğunu düşündüğü bilinir. Kısa süre önce “Stratejik Vizyon” (Timaş Yayınları, 2012, İstanbul) adlı kitabı çıkan Brzezinski’nin ABD’de verdiği bir konferansı izleyen iktisatçı, Milliyet yazarı
Prof. Dr. Güngör Uras, onun ABD’nin ve dünya siyasetinin geleceği hakkındaki saptamalarını birkaç gün boyunca köşesine taşımıştı. Kitabı ve bu saptamaları
Doğu Perinçek ve Mehmet Ali Güller de Aydınlık’taki köşelerinde işlemişlerdi.
Hem “Stratejik Vizyon” kitabından, hem de Brzezinski’nin Sabancı Holding’in davetiyle verdiği konferanstan izlenimlerini aktaran Güngör Uras’ın yazılarından
özet yapacak olursak, Brzezinski şöyle düşünüyor:

Brzezinski’nin saptamaları 
 
“Batı, dünyadaki politik dinamikleri belirlemede birkaç 10 yıldır giderek düşüşe geçmiştir. Güç doğuya kaymaktadır. Batıdaki çöküşün işaretleri güçlüdür. Önlem alınmazsa çöküş kaçınılmazdır. Ama şu an için çökmemiştir. Politik ve ekonomik sorunları vardır, ancak çözümsüz değildir.
ABD’nin dünya liderliği biterse, onun yerini alabilecek bir süper güç henüz yoktur.
ABD liderliğinden yoksun bir dünya, çok daha kaotik olabilir. Çatışmalar yaygınlaşabilir. Bunu önlemek için ABD yeniden toparlanmalı, Avrupa’nın güvenliğini sağlamalı, Avrupa da canlanıp, etkili hale gelmelidir. ABD Çin başta olmak üzere yükselen Asyalı güçlerle hem onları dengeleyecek, hem de karşılıklı anlayışı geliştirecek sürdürülebilir bir ilişki kurmalı, Çin, Japonya ve Hindistan arasında uzlaştırıcı rol oynamalıdır. Özellikle de Çin ile olan bağlarını güçlendirmeli, dengeli bir ilişki kurmalıdır. 
 
Geçmişte ABD, dünya liderliğini sürdürmek için Avrasya’ya, Ortadoğu’ya şekil vermek zorunda kalmıştır. Dünya nüfusunun ve enerji kaynaklarının dörtte üçüne, dünyada yaratılan gelirin yüzde 60’ına sahip olan bölgede ABD’nin küresel liderliği, Avrasya ve Ortadoğu’daki hakimiyetini ne zamana dek, ne ölçüde güçlü biçimde sürdüreceğine bağlıdır. Küresel süper güç olarak ABD’nin görevi, Avrupa, Asya, Ortadoğu’daki anlaşmazlıkları, başka güçlerin ortaya çıkarak ABD’nin çıkarlarını zorlaştırmasına izin vermeden çözmektir.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulamasında dirençle karşılaşmıştır. Irak’ı işgal etmesi de hatadır. Çözüm AB’nin parası ve ABD’nin silahıyla BOP’un sürmesidir. ABD’nin küresel rakibi yoktur, yakın vadede de olmayacaktır. Ama yine de düşmanlarından gelen tehditlere fazlasıyla açıktır. Bu rakipsizlik, ABD’ye yönelik nefreti körüklemektedir. Bu durum ABD’yi daha endişeli, daha içe kapalı hale getirebilir.

Temel soru ABD’nin dünya hakimi mi yoksa dünya lideri mi olacağıdır. ABD Batılı güçleri bir araya getirip, daha büyük bir Batı yaratırsa ancak Çin’i dengeleyebilir. Daha büyük Batı, Türkiye ve Rusya’yı da içerir ve bu iki ülkeyle yakın işbirliği şarttır. Onların Batının parçası olması Batıya katkı yapar. Çünkü Türkiye NATO’da ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan sonra en önemli ülkedir. İran’a model olabilir. Ortadoğu için denge unsurudur. Avrupa’nın güvenliği açısından önemi büyüktür. Soğuk Savaş ve sonrasında Türkiye NATO üyesi olarak önemli rol üstlenmiştir. Günümüzde de enerji güvenliği açısından önemi artmıştır. Rusya ise çelişkiler ülkesidir ve temel sorunu demokrasi eksikliğidir.

ABD’siz bir dünya kargaşaya sürüklenir..

Ekonomik bunalım, ABD’nin iktisadi ve siyasi konularda sağlıklı karar alma ve uygulama gücünü zayıflatmıştır. Bu durum ABD’yi daha milliyetçi, içe dönük, paranoyak, başka ülkelere karşı duyarsız, onları korumada isteksiz kılabilir. Dünya ABD sonrasına hazır değildir. Hiçbir ülke onun boşluğunu tek başına dolduramaz. ABD tökezlerse, dünya yeni bir paylaşım sürecine girer. ABD’nin yerini kimin alacağı arayışları başlar. Küresel ve bölgesel rekabet, ülkelerin kendi aralarında cepheleşmesi, milliyetçilik, köktendincilik, demokratik yapıdan otoriter yapıya geçişin önünü açar. Büyük bölgesel güçler, çevrelerindeki zayıf ülkeleri kendi sınırları içine alırlar.

Örneğin; Rusya, bağımsızlığına kavuşan eski cumhuriyetleri şemsiyesi altına alır. Brezilya Güney Amerika’da, Türkiye eski Osmanlı coğrafyasında siyasal yapıyı şekillendirme arayışına girerler. Bugünkü dünya düzeni altüst olur. Onun liderliğini devralabilecek en güçlü aday olan Çin bile henüz dünya liderliğine hazır değildir…”

Gelelim bizim saptamalarımıza…

Brzezinski’nin, ABD’ye ilişkin saptamalar yaparken, aba altından sopa göstermesi, dünyayı diplomatik bir dille tehdit etmesi, ABD’nin içine düştüğü durumu açıklamaktadır. ABD, Çin’i şimdilik dünya liderliği için hazır bulmasa bile, hazırlandığını bilmektedir.Brzezinski’nin Çin’in,
“ABD’nin hızla çökmemesi için dua ettiğini” yazması bile,
bunun kanıtlarından biridir. 
Afganistan’a, Irak’a, geçmişte Kore’ye, Vietnam’a saldırırken kimseye hesap vermeyen ABD, Rusya’nın, eski Sovyet coğrafyasına yerleşeceğinden endişe etmektedir. Bu endişesini de, kendisini “
özgürlüğün koruyucusu” olarak konumlandırıp, tanıtırken ortaya koymaktadır.

Belli ki Washington, AB’nin geleceğinden pek umutlu değildir. Öyle ki hızla zemin kaybeden AB’yi toparlamak işini, Avrupa’nın dinamiklerinin değil de, kendisini toparlamakta zorlanan ABD’nin kotaracağını düşünmektedir. Avrupa’nın büyük güçlerinin, özellikle de İngiltere ve Almanya’nın, farklı nedenlerle de olsa, AB’ye ilişkin ortak bir gelecek tasarımından hızla uzaklaşmaları, birliğin geleceği açısından ABD’yi hayli endişelendirmektedir. Almanya’nın Rusya ile yakınlaşmasından rahatsızdır. İngiltere’nin ABD ile olan yakınlığına karşılık, Fransa’nın dünyaya daha bir AB merkezli bakması (hele de ABD güdümlü Sarkozy’yi yenip cumhurbaşkanı olan solcu Hollande’ın bu konudaki tutumu dikkate alınırsa), birliğin geleceğini kurtarmada yetersizdir.

Brzezinski’nin, “yükselen güçlerin bölgesel liderliğe oynayacağı” yönündeki saptaması, Türkiye açısından eksiktir ve çarpıtılmıştır. Çünkü Türkiye’nin, bölgesinde yükselen bir güç olduğu iddiası yanlıştır. Tersine Türkiye, komşularıyla sorunlu ve hızla yalnızlaşmakta olan bir ülkedir. Bu durumun kaynağında da ABD başta olmak üzere Batı adına kalkıştığı işler yatmaktadır.Ekonomik açıdan dışarıdan gelen sıcak paraya bağımlıdır. Artan cari açık tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin, eski Osmanlı coğrafyasında öne çıkma çabaları, ABD’nin BOP çerçevesinde Ankara’ya verdiği rolden ibarettir.

Nitekim bu kapsamda Türkiye ABD’nin de isteği ve desteğiyle, Sünni İslam ülkelerinin, hatta Arap devletlerinin liderliğine oynamış, ama başaramamıştır. “Komşularla sıfır sorun” politikası iflas etmiştir. Rusya ve İran’la ilişkilerinin gerginleşmesinin temel nedeni NATO kapsamında Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen, ama asıl amacı İran’a karşı İsrail’i korumak olan füze kalkanı radarıdır. Suriye ile ilişkilerinin gerginleşmesinin nedeni, bu ülkedeki rejim muhaliflerine her türlü desteği vermesidir. Irak merkezi hükümetiyle ilişkilerinin gerginleşmesinin temel nedeni bu ülkenin iç siyasetine müdahil olması, ülkeden kaçan bir yöneticiye kucak açması, özellikle de kuzeyde bağımsızlık ilanına hazırlanan yönetimle yakın ilişki kurmasıdır. Tüm bu nedenlerle 

  • Türkiye yükselen bir bölgesel güç değil,
    tersine yalnızlaşan bir bölge gücüdür.
    (14 Haziran 2012 – İlk Kurşun )

===============================

Dostlar;

Yetenekli ve birikimli, yurtsever genç akademisyen Doç. Dr. Barış Doster’den çok değerli bir yazı..

Arşivimizden aktardık.. Yeniyıl armağanı gibi..
Yarın devamı var..

Teşekkürler sevgili Barış..

Sevgi ve saygı ile.
01.01.14, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net