İlhan Erdost’un ölümünün 40’ıncı yılı

İlhan Erdost’un ölümünün 40’ıncı yılı:
Bir eksik, 40 yıl daha büyük

İlhan Erdost’un ölümünün 40’ıncı yılı: Bir eksik, 40 yıl daha büyük

Bugün 12 Eylül döneminde katledilen Yayıncı İlhan Erdost’un 40’ıncı ölüm yıldönümü. Babası olmadan geçen 40 yılı anlatan İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost, BirGün’e konuştu.
(BİRGÜN, 7.11.2020)

Babam 40 yıldır hayatta yok ama adı 40 yıl daha büyüdü” diyen Erdost, bu yıl ilk kez 25 Şubat’ta yaşamını yitiren amcası Muzaffer ‘İlhan’ Erdost’un da olmadığını söyledi. Erdost, “Babamı hiç tanımıyorum, öldüğünde 5 buçuk yaşındaydım. Bu senenin ayrı bir ağırlığı da var. Babamı, amcamı tanıyarak çok özledim” dedi.

40 yılın uzun bir zaman olduğunu hatırlatan Erdost, şöyle konuştu:
“Bu yıl pandemi nedeniyle kimseyi riske atmak istemedik ama o kadar çok telefon alıyorum ki… Her yıl daha da kalabalıklaşıyoruz. İnsanlar ölünce aile yalnızlaşır ya biz giderek artıyoruz.”
“40 yıldır babam hayatta yok ama adı 40 yıl daha büyüdü” diyen Erdost, şu ifadeleri kullandı:
Amcamın cenazesine çok farklı düşüncelerden insanlar geldi. Bu amcamla babamın gücüymüş bunu gördüm. Sol ve Onur yayınları için babam çok kısa bir ömür yaşadı. Çocuklarına ve sevgili eşine doyamadı. Amcam da ‘İlhan’ diyerek öldü ama çalışmaktan vazgeçmedi. Şimdi bakıyorum da ne yapmışlar layığıyla yapmışlar. Bu çok büyük bir onur.”
Öte yandan İlhan Erdost’un ailesi ve yakınları bugün saat 12.00’de Karşıyaka Mezarlığı’ olacak. Daha sonra Muzaffer İlhan Erdost’un mezarı ziyaret edilecek.
  • İlhan Erdost, nakil aracında işkenceci Raci Tetik’in emriyle katledilmişti.
    ===================================
    Dostlar,

    İşkenceci katilleri ve bu politik ortamı yaratanları lanetliyoruz.
    Evrensel insan haklarına dayalı demokratik bir sosyal hukuk devleti istiyoruz.

    Anayasanın 2. maddesindeki Cumhuriyetin temel nitelikleri aynen korunsun..

Dr. Ahmet SALTIK

‘Viva La Muerte’

‘Viva La Muerte’

Oğuz Oyan
03.03.2020
https://haber.sol.org.tr/yazarlar/oguz-oyan/viva-la-muerte-281758

Başlıktaki “Yaşasın Ölüm” ifadesi, İspanya iç savaşında faşistlerin sloganıdır. Bir “oksimoron” yani “imkânsız eşleşme” olarak görülebilecek olan bu slogan, sadece Frankocu falanjistleri cesaretlendirmek için benimsenmiş değildir. Savaşı ve ölümü kutsayan faşizmin doğasına içkindir.

Tıpkı bugün Türkiye’de savaşı ve şehadeti kutsayan iktidar örneğinde olduğu gibi.

  • Savaş, otokratik iktidarlar tarafından, her derde deva bir ilaç gibi görülür.

Sermaye birikimdeki tıkanmalara geçici çözümler üretmeye; toplum ve hatta iktidar partisi içindeki eleştirel sesleri kısmaya ve muhalefeti arkasına dizmeye; biat etmeyenleri “hain” ilan etmeye; toplumu vatanseverler-hainler diye bölerek bir iç savaş kışkırtıcılığını hazırlamaya; özetle, siyaset ve ekonomideki sıkışmışlığı aşmaya, hatta dış politikadaki çöküşün sonuçlarını gizlemeye yönelik bir ilaçtır savaş.

Bu nedenle “şehitler tepesi boş kalmayacak” denilir. Ama son bir haftanın gelişmelerine bakıldığında bunun bir başka nedeni daha vardır:

TSK’nın çok ciddi kayıplar verdiği “İdlib faciası”nın bir şekilde fazla infial yaratmadan toplumca sindirilmesini sağlamak gerekir. Bunun birinci yolu, gerçek şehit sayısının tam olarak açıklanmaması, yani düşük gösterilmesidir. Çelişkili haberler bunun bir yansımasıdır.

İkinci yolu, “karşı tarafa ‘misliyle’ kayıp verdirildiği” söylemi üzerinden kitlelerin (özellikle dinci/milliyetçi taraftarların) teskin edilmesidir. Ancak bu kelle hesabının veya saf dışı bırakılan savaş aracı sayısının toplumun genelinde çok fazla alıcısı olması beklenemez.

  • Toplumlar kendi evlatlarının kayıplarına her zaman daha hassastırlar. 

Gerçi bütün savaşlarda iktidarların kendi kayıplarını düşük, karşı tarafın kayıplarını yüksek göstermesi bir savaş propagandası geleneğidir. Ama otokratik bir iktidar yapısı söz konusuysa, gerçeğin bilgisine ulaşmak çok daha müşküldür. Daha önce yazmıştık:

  • Otokrat, hakikatin ne olduğuna karar verendir.

İnsan/teçhizat kayıpları üzerinden yapılan gayri-insani karşılaştırmalar yeterli görülmezse, toprak kazanımları veya kısmi/mevzii kazançlar da devreye sokulur. Ama arka fonda her zaman “şehitlik” kullanılır. Çünkü, yoksul çocuklarını üç bin lira için “muvazzaf erat” yapmanın manevi yanı boş tutulmamak zorundadır. Özellikle de vatan savunması olmayan savaşlarda.

Bu arada, karşı tarafın kayıplarının şehit olarak anılmasına zinhar izin verilmez. “Karşı tarafta” ölen insanlar da müslüman olsalar ve hatta kendi vatanlarını savunurken şehit düşmüş olsalar bile, onları “katil”, “mezhebi ve meşrebi gayri-sahih” gibi sıfatlarla değersizleştirmek ve “alçak düşmanlar” seviyesinde tutmak gerekir.

Bütün bu ideolojik zarflamalara/kuşatmalara rağmen, toplumun tüm bireylerini ve siyasi akımlarını lehinize döndürmeniz veya pasifize etmeniz mümkün olmaz. O zaman yandaş tosuncukları sahaya sürmenin ve faşizmin sopasını uzatmanın zamanı gelmiş demektir. Buna rağmen iki şey bu zihniyettekilerin kâbusu olmaya devam edecektir:

1. Gerçekler bir gün mutlaka günyüzüne çıkar ve
2. Mücadele azmini hiçbir baskıcı rejim -Hitler rejimi dâhil- tümüyle köreltemez.
*****

YAPRAK DÖKÜMÜ 

Önce Şekibe Çelenk‘i kaybettik. “Şekibe Abla“, tıpkı yaşam arkadaşı ve sosyalizm yoldaşı Halit Çelenk gibi, Türkiye solunun simge isimlerindendi. Genç yaşlı demeden her yaşında sosyalizm mücadelesinin her alanında varolmayı sürdürdü. Daha geçen yıl, değerli eşi Halit Çelenk anısına düzenlenen ödül törenine tekerlekli sandalyesiyle katılmayı bir görev bilmekteydi.

Muzaffer İlhan Erdost, 60 yıldan uzun süredir Türkiye’deki sosyalist hareketi etkilemiş ve hep ayakta kalmış, hep üretken olmuş ulu bir çınardı. Eksik bıraktığı hiçbir yazın alanı yok gibiydi; o sadece marksist bir yayıncı, marksist bir yazar ve eleştirmen değildi, aynı zamanda iyi bir şairdi, bir edebiyat insanıydı. Faşizmin sillesini ailece yemiş bir devrimci olarak asla yılmamış, eylem insanı olmaktan asla vazgeçmemiş, mücadelesinde insanı/ yaşamı/ barışı sevmeyi bir yaşam tercihi yapmıştı. Sol ve Onur Yayınları onun kişiliğini kısaca tanımlamak için kullanılabilecek iki sıfatı da içeriyordu.

Bu değerli büyüklerimizin/yoldaşlarımızın yaşamları ışık saçmakla geçti, bundan sonra da onların anısı gençlerin yolunu aydınlatmaya devam edecek. Her ikisinin de anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali!

Köy Enstitüleri: Bilginin üretim hali!

Mustafa Balbay

Muzaffer İlhan ERDOST : Millet Milliyet Cehalet


ARŞİVİMİZDEN Sizin İçin Seçtiklerimiz…

Dostlar,

Son dönemlerde ulus, millet, milliyet, etnisite, ulus devlet kavramları
çok tartışılmakta..

Türkiye bu güdümlü hengamede önce özerkliğe, sonra federalizme ve son olarak da BOP kapsamında bölünerek Büyük Kürdistan’a = Büyük İsrail’e / 2. İsraile’e sürüklenirken.

Muzaffer İlhan Erdost‘un arşivimizdeki bir yazısı gözümüze ilişti..
Bu kavramlar çerçevesinde son yıllarda okuduğumuz en doyurucu yazı olduğunu söyleyebiliriz.. Üstelik çok uzun da değil, 3 sayfa.. Keşke çoook yaygın okunsa..

Bu vesile ile, gözaltında işkence ile öldürülen İLHAN ERDOST‘un ağabeyi
Muzaffer Erdost’un kişiliğinde selamlamak isteriz.. Bilindiği gibi İlhan Erdost’un öldürülmesinin ardından Muzaffer bey, kardeşinin adını da taşımaya başladı..
Muzaffer İLHAN Erdost..

Bu önemli yazı aşağıda..

*********

Millet, Milliyet, Cehalet

portresi_kardesimi_oldurduler

 

Muzaffer İlhan ERDOST
Cumhuriyet, 22.05.2013

 

 

Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında,
Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı;
ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı. 

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” sözünün tartışma konusu yapıldığı bugün de belleklerde olmalı. Prof. Güler, bir bölüm medyada ırkçılıkla karalanmak istenmiş; Başbakan Erdoğan, Güler’in, “ulus ile millet kavramını birbirine karıştırdığını”, “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” dediğini, “millet”in Arapça, “ulus”un öztürkçe olduğunu söyleyerek, üniversite kürsüsünden, bilim adamlarını, “imam” olarak irşad eylemişti.

Oysa Prof. Dr. Güler, “Türk milleti” ile “Kürt ulusu” karşılaştırması yapmamış,
“Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” demiş, bir başka deyişle, “ulus” ile “milliyet”in nicel ve nitel olarak eşit olmadığını söylemişti. Erdoğan’ın söylemiyle “ülkemizdeki
Türk için millet, Kürt için ulus” denmemiş, böyle cahillikler yapılmamıştı.

Ne demek “ülkemizdeki Türk milleti” ve ne demekti “ülkemizdeki Kürt ulusu”?
Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinden ve Kürt ulusundan oluşuyorsa, bu, nasıl bir ulus
ve bu nasıl bir milletti!

İkincisi, Prof. Güler’in söyleminden ırkçılık türetilebilir miydi ve bu, Nazi ırkçılığıyla özdeşleştirilir, Güler Ayman, faşist olarak nitelendirilebilir miydi? Fahri doktora unvanını aldığı kürsüden, Erdoğan, “kendisini güçlü olarak görenin ırkını yüceltmesi ne kadar tehlikeliyse, kendisini mağdur olarak görenin de ırkını yüceltmesinin, ırkını bir ayrımcılık unsuru olarak kullanmasının o kadar tehlikeli olduğunu” söylemiş, “
Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir.” sözünden, Türk ırkının yüceltilmesi sonucunu çıkarmış, yeni “Babıâli esnafı”, bu yorumun üzerine, Hitler’in “üstün ırk” tabelasını çakmıştı.

Zavallı ülkem! Başbakanı, “millet” ile “milliyet”i aynı şey sayıyor. Kendi sözleriyle söyleyelim “içerikten haberi yok”. “Millet”in Arapça kökenli olduğunu biliyor ama, “milliyet”in “millet” olmadığını bilmiyor. Hatta “milliyet”in ayırdında bile değil.
Üstelik, ulusu ırk ile özdeşliyor.

Türk ulusu, ulus olarak kendi bünyesindeki etnik topluluklardan doğası gereği
nicel olarak büyüktür.
Ulus, nitel olarak tarihin derinliğinden gelen ve ırksal özellik, dil, inanç bakımından farklılaşan milliyetten, tarihsel bir kategori olması açısından farklıdır.

Bir ulus birimi olarak Türk ulusunun bünyesinde, Kürt etnik topluluğu, ulustan
(Türk ulusundan) sayıca, yani nicel olarak küçüktür söyleminden, Kürtleri, “mağdur” bir ırk olarak ve sayıca çok olması açısından, Türkleri ırk olarak yüceltmek anlamı çıkarılabilir mi? Ulus, bir ırk topluluğu mudur? Irkların birliğinden mi oluşur?
Ulus, birbirinden farklı uluslardan mı oluşur? Yoksa Türk milliyeti ile Kürt milliyetinden mi oluşur, yani milliyetlerin ortak birliği midir?

Ulus’un tarihsel bir kategori olduğu bilinir. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun’da, ulus’un, toplumların gelişmesinin belirli dönemlerinde, özellikle kapitalizmin şafak vaktinde oluşmaya başladığını belirtir ve Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği.” olarak tanımlar.

Ulusun oluşum süreci

Ben, Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ülkemize uyarlayarak, ulusun oluşum sürecini ve niteliğini açımlamaya çalışmıştım:

  • Ulus, bireylerin, belirli sınırlar içinde, boy gibi, kabile ve aşiret gibi birliğe kan bağıyla bağlı olmaktan; köleci ve feodal birliğe bedensel bağlılıktan (bağımlılıktan), tarikat, mezhep, din gibi bir birliğe inançsal bağlarla bağımlı bulunmaktan, toplumsal ölçekte kurtulmalarının, yani özgür bireyler durumuna gelmelerinin maddi temelini oluşturan ekonomik bütünleşme üzerinde, siyasal olarak örgütlendiği birliktir.”

Kısacası Ulus; boy, soy, kabile ya da aşiretlerin, feodal ve yarı-feodal birimlerin, tarikat, cemaat, mezhep ve dinlerin birliği değil; geleneksel bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmuş özgür bireylerden oluşan, ekonomik temel üzerinde, siyasal örgütlenme biçimidir.

  • Ulus, eşit ve özgür yurttaşların birliğidir.

Toplumların gelişme düzeyine, tarihsel ve toplumsal konumuna göre farklı biçimler alır,
insanlığın gelişme sürecinde temel öğeler kalmakla birlikte, sürekli değişir.
Bu değişme, ileriye doğrudur.

Rahatsızlık neden?

Ulusun oluşmasında, tarihsel süreç açısından bir ya da birkaç kavim öncü rol oynayabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, bin yıla yaklaşan süreçte devlet kurmuş, imparatorluk olarak etnik bakımdan olduğu kadar, din ve mezhep bakımından birbirlerinden farklı, hatta birbirlerine hasım toplulukları bir arada yönetmiş bir imparatorluğun bünyesinde oluşan ve gelişen kadrolarının, işgal edilmiş öz yurdunu kurtaran Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmaları ve onların bu devlete “Türk Devleti” adını vermiş olmaları, kimi, niçin rahatsız ediyor!

Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti, yalnız Türk kavminden gelenlerin değil, kimi araştırmacıların 50’nin üstüne çıkardığı birbirinden farklı kavimlerin birliğinden oluşur. Ama soy, kavim, etnik topluluk, aşiret, kabile, beylik olarak değil; toprak sahibine, aşiretine, tarikatına bağlı ve bağımlı olsa da varsayımsal olarak, yani yasa açısından özgür ve bu anlamda eşit yurttaşlar olarak ulus birliğini oluştururlar.

Etnik adlandırma, çok dikkat edilsin, Türk etnisitesinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalacak olan öteki etnik toplulukları ya da bireyleri baskılama anlamında değil, bütün üyelerinin eşitlendiği, etnik adlarını koruyarak, ama bir etnik topluluğun değil ulusun üyesi Türk olarak adlandırılırlar. Kimliklerinde, etnik kimlikleri değil, ulusun üyesi kimliğini taşırlar.

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, örnek alınan Batı Avrupa’da uluslar, ulusu kuran öncü kavmin adıyla adlandırıldılar. Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ulusu gibi.
Ama hiçbiri saf ve tek bir ırktan, etnisiteden oluşmuyordu. 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan, emperyalist paylaşımdan pay almak şöyle dursun, bu emperyalist devletler tarafından paylaştırılan Almanya, Nazi Almanyası olarak, üstün ırk kuramını, faşizmin
ve faşist yayılmacılığın kaidesine oturttuğu zaman, Türkiye’de, aynı anlamda, ırk üstünlüğünü esas alan eğilimler kitleselleşmeye başlamıştı.

Türk Ocakları, Mussolini’yi kılavuz olarak bayraklaştırmak istedi.
Kemal Atatürk, kurduğu Türk Ocakları’nı kapattı, ulus kültürünün kadrolarını, köyde, kasabada, kentte oluşturacak Halkevleri’ni kurdu.

Atatürk’ün sözleri

Irk ayrımcılığı söz konusu olduğunda, özellikle üstün ırk kuramına dayalı olarak Hitler ve Mussolini’nin Kuzey Afrika’daki vahşetlerini gördüğü zaman,

  • “Bu hayvanların dünyasında yaşamış olmaktan utanç duyuyorum!”
    diyen Kemal Atatürk,

Diyarbakır’da yayımlanan Diyarbekir gazetesinin sahibine Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği demeçte;

  • Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (Cumhuriyet, 5.10.1932) söylemiyle,

yalnızca ırkçılığı değil, ırk ayrımcılığını da yadsımıştı. Irkları coğrafya ile adlandırarak, hepsini aynı ırkın, aynı cevherin parçaları olarak nitelemiş, yalnızca ırkçılığı değil,
“üstün ırk” kuramını da tarihin hurdalığına atmıştı.

Ulusa gelince; ulusun üyelerini, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olanları Türk olarak nitelerken, “etnik kökeni Türk olanlar Türktür” demedi. Çünkü ulus, etnik toplulukların etnik özelliklerinin birliği değil, özgür bireylerin yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu ulusun üyeleridir.

Ulus ne tek bir etnik topluluğun ulus adını almasıdır, ne de etnik toplulukların koalisyonudur.

  • Ulus; etnik özelliklerin silindiği yeni, siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan
    modern bir birimdir.

1990’da İnsan Hakları Derneği Ankara Şube Başkanı olduğum dönemde yazdığım “Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme” de, ulusun ileriye ve geriye doğru birbirine karşıt iki yönelimine değinmiş, şunları yazmıştım:

– “Bugün, ‘ulus’ birliği (birimi) içinde etnik gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları
geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa ve dolayısıyla düşmanlığa dönüştürmek de;
bu farklılıkları geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak
insanlığın gelişmesinin dinamiğine dönüştürmek de olanaklı.”

Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında Türkiye;
– değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine,
– kendine de düşmanlaştırıldı;
– ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı.

Emperyalist kuşatmaya ve köleleştirmeye karşı ulus olarak varlığını ve bağımsızlığını korumanın büyük duvarı “ulusal”lığı paspas yapmaya kalkışanlar, ABD’nin “büyük sopası” sırtlarında, ulusu paspas yapanlar, ulusu ulus olarak çiğnemeye yeltenenler, unutulmasın, ulusun paspası olmaya er ya da geç yargılıdırlar.