Kitabın adı: NIETZSCHE

Kitabın adı: NIETZSCHE

Yazarı: Prof. Julian Young
Çeviren: Bülent O. Doğan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
1. Basım: Mayıs 2015, İstanbul
968 sayfa, 75 TL
(…)
Arka Kapak:
Dünya üzerine gelip geçmiş bütün felsefeciler arasında, “filozof”, hatta “feylosof” tanımına en çok layık olanı, herhalde aslen felsefeci değil, klasik filolog olan Friedrich Nietzsche‘dir (1844-1900).
Üretken hayatı boyunca Hıristiyanlıkla bütünleşmiş Batı kültürüyle boğuşan Nietzsche,
bu kültüre bir itirazdan ibaret olan külliyatını, kimi zaman yıkıcı ve sert, kimi zaman yumuşak ve incelikli ama her zaman çarpıcı üslubuyla kaleme almıştır.
Felsefesinin temeli, ne kadar kökleşmiş olursa olsun, insanın coşkun enerjisini engelleyen
her türlü öğretinin sorgulanıp ayıklanması ve bunun yerine “hayatın olumlanması”dır.
Bu kapsamda Apollon-Dionysos ikiliği, güç istenci, bengi dönüş, üstinsan gibi anahtar kavramlar eşliğinde oluşturduğu felsefesinde kendini Deccal ilan edip Tanrı’nın öldüğünü ileri sürerek Zerdüşt kimliğiyle Batı kültürünü ıslah etmeye girişmiştir.
Nietzsche’nin düşüncelerini döneminin bağlamına (Prusya militarizminin, Darwinci bilimin, antisemitizmin, gençlik ve özgürlük hareketlerinin yükselişi) yerleştiren elinizdeki biyografi,bahtsız filozofun hayatını bütün boyutlarıyla anlatmaktadır.
Lou Salomé’ye duyduğu umutsuz aşkın kişiliği üzerindeki yakıcı etkisini dile getirmekte, kırk dört yaşında aklını yitirmesinin sebeplerini anlamaya çalışmaktadır.
Ölümünün ardından düşünsel mirasına el koyan kız kardeşi tarafından çarpıtılarak Nazizme felsefi payanda haline getirilenve bu prangadan ancak on yıllar sonra kurtulan eserlerini, bütün alt anlamlarıyla birlikte titizlikle ele alıp incelemektedir.
19-20. yüzyıl Alman felsefesi uzmanı olan yazar Profesör Julian Young, Nietzsche’nin yaşamı ve felsefesine dair bugüne kadar yazılmış bu en kapsamlı biyografisinde özel bir bölümleme yapmıştır.
Böylece isteyen okur Nietzsche’nin sadece hayatıyla, isteyen de sadece eserleriyle ilgili bölümleri okuyabilir.
Elbette yazarın dileği, ünlü filozofun hem sarsıcı eserlerinin, hem de dokunaklı hayatının okunmasıdır.
(…)
Sayfa 3:
Nietzsche’ye göre, ruh sağlığı gayet yerinde olan bir insan geriye bakıp bütün hayatını gözden geçirdikten sonra coşkuyla ayağa kalkıp “Oyunun ve performansın tamamına” “Da capo!” (Baştan al, anlamına gelen, İtalyanca müzik terimi)
‘Bir daha! Bir daha! Tekrar en baştan!’ diye haykırabilmeliydi.”
(…)
Sayfa 3:
Nietzsche, ailesinin geri kalan üyelerinin aksine babaannesinin Napoleon’a büyük hayranlık duyduğunu hatırlar; bu özellik daha sonra Nitezsche’nin siyasi bakış açısında önemli bir öge durumuna gelecektir.
(…)
Sayfa 4:
Göreceğimiz gibi, Nietzsche’nin entelektüel manzarasında Prusya önemli bir rol oynar.
Gençliğinde Prusya milliyetinden olmakla büyük gurur duyuyordu.
Kendini kısaca tanımlaması gerektiğinde “Ben Prusyalıyım” demişti, ayrıca Prusya başbakanı ve daha sonra da birleşik Alman Reich’ının şansölyesi olan Otto von Bismarck’ın tutkulu bir hayranıydı.
(…)
Sayfa 4:
Ancak, Bismarck‘ın, Alman devletlerini ortak düşmana karşı birleşmeye zorlamak için başlattığı, “tercih savaşı” olarak da bilinen Fransa-Prusya Savaşı’nın (1870-71) dehşetini gören Nietzsche, “kan ve demir” şansölyesinin Prusya devletini kullanma biçimi ve bu devletin kalkanının altında büyüyen halinden memnun şovenist dar kafalılık karşısında şoke olacaktı.
(…)
Sayfa 5:
“Hıristiyanlıkla savaşıyorsam, bu tam benim işimdir; çünkü o yönden hiçbir yıkımla, hiçbir engelle karşılaşmadım.
En koyu Hıristiyanlar benden, hiç esirgememişlerdir sevgilerini.”
(…)
Sayfa 8:
Nietzsche’nin, Hristiyanlığın aleyhine dönmesinin temellerinde Ödipal “babayı öldürme” arzusunun bulunmadığı çok açıktır.
(…)
Sayfa 11:
Paris’teki devrimci savaş Prusya eyaletlerinin çoğunda taklit edildi.
Üstelik çabucak bastırılmasına rağmen “Alman Cumhuriyeti” arzusu insanlar arasında uzun zaman varlığını sürdürdü.
(…)
Sayfa 35:
Özel olarak Almanlık bağlamında ise Alman birliği davası benimsenmişti.
(…)
Sayfa 36:
Nietzsche özünde Prusyalıydı ve hayatı boyunca öyle kaldı.
(…)
Sayfa 37:
Germania Cemiyeti
(…)
Sayfa 44:
Almancada “toprak sahibi” anlamına gelen “junker”, Prusya’da ve Almanya’nın doğusunda yaşayan ve Alman İmparatorluğu’yla Wiemar Cumhuriyeti dönemlerinde önemli bir siyasal güç oluşturan toprak sahibi sınıfın adıydı.
Prusya Ordusu’nun subay kadrosunu bu aşırı tutucu Junker’ler oluşturuyordu.
(…)
Sayfa 44:
Von Gersdorff Junker geleneğine uyarak hem 1866 Avusturya-Prusya savaşında hem de 1870-71’deki Fransız-Prusya savaşında çarpıştı.
Ağabeylerinden biri ilk savaşta, Demir Haç nişanı alan diğeri ikinci savaşta öldü.
Von Gersdorff aile mülklerinin idaresine zorlansa da asıl isteği sanatçı olmaktı.
1900’de Nietzsche’nin cenazesinde konuşma yaptı.
(…)
Sayfa 45:
“Zerdüşt’ün (yani Nietzsche”nin) suçluluk hissetmesine yol açan“sırrın” “eşcinsellik” olduğu şeklinde sansasyonel bir iddiada bulunur.
(…)
Sayfa 59:
“Mahrumiyet zamanlarında şairler ne işe yarar?” diye sorarHölderlin “Ekmek ve Şarap”ta.
Onlar diye cevap verir, “şarap tanrısının kutsal rahipleri gibidirler/Kutsal gecede diyar diyar gezerler.”
(…)
Sayfa 69:
III. Napoleon aslında zeki ve kültürlü bir adamdı.
Fritz gözleri coşkuyla parlayarak ona “dahi” diyordu (Zerdüşt‘teki“üst insan”ın atası olan kavram.)
(…)
Sayfa 71:
Nietzsche’nin yaşamının daha başlarındayken kendini bir Alman’dan çok bir Avrupalı saydığına kanıt olarak gösterilen ve 15’indeyken yazdığı kısa öykü.
Öyküde kuzey İtalya, İsviçre ve kuzey Almanya’dan gelip toplanmış ve kaderleri yalnızca çalışmak olan karakterler de yer alır.
Burada belirtilen sözü kuzey Alman kahraman von Adelsberg söyler.
Sözün tamamı şöyledir:
“Biz bu dünyada hacılarız; bizim yurdumuz hem her yer hem de hiçbir yerdir; üzerimizde parlayan aynı güneştir. Biz dünya yurttaşlarıyız-yeryüzüdür bizim ülkemiz.”
(Ayrıca bkz. Friedrich Nietzsche, Jugendschriften (Gençlik Yazıları), haz. Hans Joachim Mette vd., 1994).
(…)
Sayfa 75:
Nietzsche hala Pforta’da olan bir arkadaşına “İnsan özgürlüğün tadına varmak için kısıtlanmayı yaşamış olmalıdır” diye yazıyordu.
(…)
Sayfa 78:
İçki İçip Düello Yapmak
(…)
Sayfa 79:
Gelgelelim, Nietzsche’nin kendisinin “bira maddiyatçılığına”kapıldığına şüphe yoktur.
(…)
Sayfa 81:
Deussen‘e bakılırsa da, “tüm bildiklerim üzerinden düşünürsek, mulierem nunquam attigit (eline kadın eli değmemiştir) sözü uygun düşerdi.
(…)
Sayfa 97:
Deutsche Bierstube (Alman Birahanesi)
(…)
Sayfa 99:
Takdiriilahi (divine providence-ilahi sağlayış/inayet) kavramına göre Tanrı bütün eylemleri, şeyleri ve yarattıkları (bu arada insani) yönetir, düzenler ve yönlendirir.
Nietzsche, insanın kendi hayatını kendisinin yönlendirmesini“personal providence” (“takdirişahsi”) (“kişisel anlayış”) terimiyle ifade ediyor.
(…)
Sayfa 102:
Savaş ve Siyaset
Ama başka gökler gerçekten çok karanlıktı.
Bismarck savaş bulutlarını başına topluyordu.
(…)
Sayfa 103:
Ayrıca keskin zekalı Helmuth von Moltke‘nin başında olduğu Prusya komuta heyetiyle de boy ölçüşemezlerdi.
Von Moltke trenleri kullanarak Prusya ordularını daha önce görülmemiş bir hızla hareket ettiriyordu.
(…)
Sayfa 107:
Bismarck Prusya’sı tepeden tırnağa askeri bir toplumdu.
(…)
Sayfa 119:
Arthur Schopenhauer (1788-1860) akıllıca işlettiği şahsi bir servete sahipti.
Evinin tavan arasından atlayıp intihar etmeden önce başarılı bir Hamburglu işadamı olan babasından miras kalmıştı.
Schopenhauer‘ın “felsefe profesörlerinini” hoş görmesi kısmen geçinmek için çalışmak zorunda olanlar karşısındaki züppeliğinden kaynaklanıyordu ama esasen demin belirtildiği gibi, geçim araçlarının bağımsızlığının düşünce bağımsızlığının önşartı olduğunu düşünüyordu.
(Aslında on dokuzuncu yüzyıl Alman üniversiteleri konusunda temelde haklıydı.
Zira üniversitelerin hemen hepsi krallar ve prensler tarafından kurulmuştu ki,
bunların saltanatının meşruluğu da esasen Tanrı tarafından atanmış oldukları iddiasına – “kralların ilahi hakkı”doktrinine – dayanıyordu.
Kant ve Hegel gibi filozoflar Tanrı’nın varlığını doğrudan reddetmenin resmen imkansız olduğunu düşünmüşlerdi.)
Schopenhauer asla ücretli bir üniversite kürsüsüne geçmedi, isabetli Almanca deyimle
freier Schritsteller oldu, yani yaşamını“serbest yazar” olarak sürdürdü.
(…)
Sayfa 122:
Gıcır gıcır bir Mercedes spor araba peşindeysem (Schopenhauer’ın savını çağdaş tüketimcilik çerçevesine oturtursak) ve sonunda bir tane edinirsem, birkaç hafta yüzeysel bir haz duyarım.
Ama ondan sonra bu doygunluk hazzı, altı üstü bir “araba” sahibi olmanın görünmezliğine gömülüp gider.
Bu yüzden, diye bitirir Schopenhauer, hayat iki çile “kutbu” – yoksunluk ile sıkıntı – arasında “bir sarkaç gibi gider gelir”.
(…)
Sayfa 124:
Schopenhauer bu tür bir özdeşleşme için “duygudaşlık” tabirini kullanır.
Ama hayat acı çekmek olduğuna göre, özdeşleşecek çok fazla keder ve çok az sevinç olduğuna göre “merhamet” daha doğru bir tabir olacaktır.
(…)
Sayfa 128:
Daha sonra “Şen Bilim”de, “Tanrı’nın ölümünden kaynaklanan manevi anayurdun ıstırap verici kaybından son derece otobiyografik bir tarzda bahseder. “Tanrı nerede?” diye haykırır:
“Söyleyeyim!
Onu öldürdük – siz ve ben!
Hepimiz (biz modern düşünürler) onun katilleriyiz…”
Nietzsche, ailesinin imanını yitirmekle ne kaybetmişti?
Çocukluğunda dinin ona verdiği şey neydi?
(…)
Sayfa 131:
Ayrıca ölüm korkusuna bir “panzehir”, ölümün kaçınılmazlığına“teselli” bulmak Schopenhauer’a göre felsefenin ana görevidir.
(…)
Sayfa 135:
Bu yüzden dünya istenci esasen kötüdür; Schopenhauer en temelde“doğa ilahi değil şeytanidir”, “kötücüldür” der.
Bu yüzden dünyada “ebedi adalet” vardır; dünyanın özünün kötülüğü ile kaderinin sefilliği arasında kesin bir denge vardır.
(…)
Sayfa 147:
Nietzsche’nin Basel’i genellikle, zaman zaman akla Platon’un Devlet’indeki (1942, 1988; Politeia) ideal şehir devleti getirecek şekilde siyasi, ekonomik ve düşünsel liderlik arasında sıkı bağlara sahipti.
(…)
Sayfa 149:
Üstelik Prusyalı vicdanı yüzünden verdiği her derste yüzde yüz elli oranında çaba harcamadan edemiyordu elbette.
(…)
Sayfa 167:
Wagner’in Yahudi karşıtlığı kısmen Yahudilerin tüketimcilik yarattığını ve bu tüketimciliğe kendilerini kaptırdıklarını düşünmesine dayanır; gerçi sonraki yazılarında bu kez parmağını Fransızlara uzatır: Modernliği kuşatan şey “Fransız materyalizmidir”.
(…)
Sayfa 181:
Dolayısıyla, başlıklarını Beethoven‘in koymadığı “Pastoral” senfoni ve “Ay Işığı” sonatı böyledir.
(Walt Disney’in Fantasia’sındaki (1940) gibi, metin görsel de olabilir, elbette.)
(…)
Sayfa 187:
Homeros‘ta “ister iyi ister kötü olsun her şey ilahlaştırılır”.
Bu yüzden tecelliyi hayatın “korku ve dehşetlerini” saklamak diye açıklama niyetinde olması mümkün değildir.
(…)
Sayfa 193:
Mitin Rolü
(…)
Sayfa 195:
Eminence Grise: Gölge Adam.
Asıl adı François-Joseph Le Clerc du Tremblay olan (1577-1638),Peder Josef (Pere Josef) adıyla da anılan Fransız mistik ve din reformcusunun bu lakabı (L’Eminence Grice), Fransızcada “gizli işler çevirip yöneten güç, tahtın ardındaki ya da perde arkasındaki güç, ‘ak saçlı’ akıl hocası” anlamını taşıyan yerleşik bir deyime dönüşmüştür.
(…)
Sayfa 203:
Daha da önemlisi, Prusyalılarda zorunlu askerlik vardı ve halk katılaşmış, daha askeri, milliyetçi ve (Napoleon’un işgalci ordularından) “Kurtuluş Savaşı” (1813-14) yüzünden de Fransız düşmanı olmuştu; “anayurt” uğruna savaşta ölmek soylu bir eylem sayılıyordu.
Prusya’nın başka bir avantajı da muhtemel ve sahici savaşta tam zamanlı planlama yapabilen ilk kalıcı komuta heyetinin varlığıydı.
Ayrıca Mareşal Helmuth von Moltke kesinlikle dahi bir askeri stratejistti.
Von Moltke tıpkı beş yıl önce Avusturyalılarla savaşırken yaptığı gibi, birlikleri Fransızları sersemleten bir hızla hareket ettirmek içindemiryolunu kullanıyordu.
(…)
Sayfa 206:
Nietzsche gençliğinde ateşli bir Prusyalıydı, savaş alanında“Anayurda” hizmet etmek, gerekirse onun uğruna ölmek istiyordu.
Üstelik çocukluğundan beri, genellikle Prusya çocuklarında olduğu gibi her türlü savaş onun gözünde şanlı bir faaliyetti, (Tragedya’nın Doğuşu‘nun diliyle) adeta “Apolloncu” ihtişamla parıldıyordu.
(…)
Sayfa 207:
Hiç şüphe yok ki, Nietzsche bir anda pasifist olmadı.
(…)
Sayfa 208:
Bildiğimiz gibi, Yunanlılar kendimize bakmamızı sağlayan “bir aynadır”.
İnsan türünün en insanisi şiddete yatkınlıktan muaf değilse, hiçbir insan türü bundan muaf değildir.
(…)
Sayfa 209:
Barbarların Dionysosçu şenlikleri seks ve şiddet cümbüşlerine dönerken, çoğu durumda insan kurban etmeyi içerirken, Yunanlıların Dionysosçu şenliği olan tragedya şenliğinde kahramanlar gerçek hayatta değil, Nietzsche’nin daha sonra diyeceği gibi, “kukla haliyle” öldürülüyordu.
Ama şiddeti “yüceltme”nin daha üretken bir yolu da “rekabet”ti.
(…)
Sayfa 209:
İnsan hayatının esasen “savaş ve zafer” olduğunu kabul eden Yunanlılar bu hayatı tanrıça Eris‘in, yani “kıskançlık”, bela ve ihtilaf tanrıçasının alanı olarak görüyorlardı.
Fakat, Yunanlılardaki kıskançlık kavramı bizimkinden çok farklıydı.
Zira iki tanrıçaları vardı – “kötü” Eris’in yanı sıra “iyi” bir tanrı da vardı.
Kötü Eris savaş yaratıyordu (altın elmasını yani evrensel şehvet nesnesini Peleus ve Thetis’in düğünündeki konukların arasına atarak Troya Savaşı‘nı başlatmıştı) ama Hesiodos‘un İşler ve Günler‘inden öğrendiğimiz kadarıyla Zeus insanları işe zenginliğe yöneltmek için iyi bir Eris de yaratmıştı.
İkisi arasındaki fark, kötü Eris’in egemenliği “ölümüne mücadeleye”yol açarken, iyi Eris’in “rekabete” yol açmasıydı:
(…)
Sayfa 210:
“Zaferin genel sarhoşluğuna kapılıp gitmeyecek kadar filozof olmak zorundayız” diye de ekler.
(…)
Sayfa 213:
Devletin amacı gayet basittir:
“Her şeye kadirlik” noktasına ulaşmak, bir başka deyişle diğer devletlere nazaran bütünsel güç sahibi olmak, küresel egemenlik kurmak.
Böylece Hegelci “devlet kültürü” propagandasının yapıldığı okullar başka bir Prusya yeniliği olan zorunlu askerlikle paralel gider.
(…)
Sayfa 219:
Martin Heidegher, lidere liderlik etmek (Almanca deyişle “den Führer zu führen”) için Nazi partisine katıldığını söylediğinde, aslında siyaset ile kültür ve devlet ile ruhun hayatı arasındaki ilişkiye dair eski bir Alman geleneğine uygun davranıyordu ki,Nietzsche de daha önce bu geleneğe sahip çıkmıştı.
(…)
Sayfa 223:
1872’nin 2 Ocak’ında Nietzsche’nin savaş “manifestosu” Tragedyanın Doğuşu piyasaya çıktı.
(…)
Sayfa 233:
Anal Takıntılı Filoloji
“Sahte” anlamına gelen “After” sözcüğü aynı zamanda da “anüs”anlamına gelir.
Bu başlığın serbest ama yerinde bir çevirisini yapmak istersek, “Anal Takıntılı Filoloji” diyebiliriz.
(…)
Sayfa 248:
Doğan her şey ölmeye mahkumdur.
(…)
Sayfa 252:
(Amerika’nın “neo con”larının Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında eşit ölçüde yıkıcı bir ruh haline girmeleri de bu duruma paralellik arz eder.)
Neo-Conlar:
“Yeni Muhafazakarlar” anlamına gelen, İngilizce “neo-conservatives” sözcüklerinin kısaltılmasıyla oluşturulmuş, siyasal değerlendirmelerde sıkça kullanılan bu terim, Alman-Amerikan siyaset felsefecisi Leo Strauss‘un (1899-1973) görüşlerine dayalı bir muhafazakarlık anlayışını savunanların genel adıdır.
Günümüzde ABD siyasetine, hatta dünya siyasetine yön veren kesimlerin bu görüşten yola çıktıklarına ilişkin yaygın bir inanç vardır.
(…)
Sayfa 258:
Kılıç, sopa ve budalanın asası
kısacası, ne varsa Fritzsch’in dükkanında
yırtınan, çınlayan, gıcırdayan
veriyorum Nietzsch’me –
Belki işine yarar diye!
(…)
Sayfa 259:
“Alman ancak korkutuculuğu gösterildiği zaman şerefli ve çare getirici olarak görünecek, yine de en yüce ve soylu sanatsal ve kültürel güçleri sayesinde korku verdiğini unutacaktır.”
(…)
Sayfa 259:
Britanya İmparatorluğu’nun ticari güdüleri ve askeri gücünün aksine Almanların sömürge edinmek yerine şiir yazmayı tercih eden barışçıl, biraz hayalperest bir halk olduğu düşünülüyordu.
Nietzsche’nin “düşünür halk” derken akla getirmeye çalıştığı Almanlık duygusu budur.
(…)
Sayfa 265:
Luther: “Tanrı’nın aklına ağır silahlar gelseydi dünyayı yaratmazdı”.
(…)
Sayfa 268:
Milliyetçiliğe Karşı Kozmopolitizm.
(…)
Sayfa 278:
Çünkü Alman müziği kesinlikle salt “köylü geğirtisi” değildir – İtalya’dan ithal ettiği incelik onu korumuştur. Yine de “zariflik ve narinlik” (Mozart) ile “diyalektik kesinlik” (Bach) kazanmış hiçbir şeyi Wagner‘de göremeyiz.
(…)
Sayfa 280:
Fakat Almanların operaya saygısı yoktur, onu ithal malı ve “Alman-dışı” sayarlar.
Yani Wagner toplumun sanata vereceği önem bakımından devasa taleplerde bulunmaktadır.
O bütün toplumun yeni bir “Reformasyonunu” yaratma peşindeki bir “Luther figürüdür”.
Ama bugünkü Almanlar böyle amaçları “haddini bilmezlik” sayar, yüceliğe uyum gösteremezler.
(…)
Sayfa 288:
Adeta ültimatom veriyordu:
Tiranlık yapmayı kes, yoksa giderim.
Asıl mesele Wagner’in Nietzsche’ye yönelik “tiranlığıydı” elbette:Brahms’ı kendine vekil ilan ettiğinden şüpheleniyor insan.
(…)
Sayfa 291:
Örneğin Hristiyanlar güç duruma düştüklerinde, içsel vicdanlarına uygun olarak nasıl davranmaları gerektiğini düşünürken çoğunlukla kendilerine şunu sorarlar:
“Böyle bir durumda İsa ne yapardı?”
Böyle bir şey yapmak İsa’yı Nietzsche’deki anlamıyla “eğitici” olarak görmektir.
(…)
Sayfa 292:
Gördüğümüz üzere, Schopenhauer gerçekten de “eyleme iştiraki”reddeder.
Hayatın doğası ve değerine dair en yüce içgörü “erdemden çileciliğe geçişte” cisimleşmiştir.
Nietzsche burada Schopenhauer’ın sistemini ondan daha iyi anladığı, bu sistemden yapılacak çıkarımların aslında Schopenhauer’ın gösterdiğinden daha farklı olduğunu söylemektedir.
(…)
Sayfa 294:
Çünkü hayatın kanunu budur; değiş ya da öl.
(…)
Sayfa 322:
Longfellow‘un şiirinin Latince başlığı “daha yüksek” veya -serbest bir çeviriyle- “daha ileri ve yukarı” diye çevrilebilir.
(…)
Sayfa 327:
Nietzsche “Ahlak hayatın grameridir” der bu dönemden kalma unutulmaz notta.
(…)
Sayfa 337:
Nietzsche’nin “İpekböceği kozadan çıktıktan sonra eski hapishanesini bir süre beraberinde sürükler” sözünü alıntılar.
(…)
Sayfa 350:
Nietzsche’nin evlenmek istemesinin başka bir sebebi de giderek kendisini yalnız hissetmesi, en eski ve yakın dostlarından giderek uzaklaşması olabilir.
(…)
Sayfa 357:
Wagner’e göre Nietzsche’nin dertlerinin sebebi “mastürbasyondu”(artık espri malzemesi olmuştur ama eskiden mastürbasyonun insanı kör ettiği sanılıyordu) ve Nietzsche’nin “düşünce tarzındaki değişim… “Doğaya aykırı zevk ve eğlence düşkünlüğünden, oğlancılık belirtilerinden” kaynaklanıyordu.
Nietzsche’nin hiç vakit kaybetmeden evlenmesi gerekiyordu.
(…)
Sayfa 358:
1878’deki Bayreuth Festivali‘nin başlıca dedikodu malzemesi, orada olmayan Nietzsche’ydi – mastürbasyon yüzünden körleşiyordu, İtalya’da fahişelere gidiyordu ve öğrenciyken zührevi hastalığa yakalanmıştı – bu dedikodular bir şekilde Nietzsche’nin kulağına kadar gider.
(…)
Sayfa 361:
Nietzsche Tan Kızıllığı‘nda Comte‘u “bu yüzyıldan Almanların ve İngilizlerin hiçbir rakip göstermeyeceği “büyük ve dürüst Fransız”diye anar.
(…)
Sayfa 364:
Nietzsche şöyle yazar:
“Özgür ruhlu kişi, kökeni, çevresi, sınıfı ve mesleği temelinde ya da çağının baskın görüşü temelinde beklenenden farklı düşünen kişidir.”
Demek ki özgür ruhlu insan, Nietzsche’nin daha sonra “sürü tipi”diyeceği “zincirli ruhtan” farklı düşünen -dolayısıyla farklı davranan- insandır.
Özgür ruhlu insan çağındaki akıntıya karşı yüzer, bir başka deyişle“çağa aykırıdır”.
“Özgür ruhlu”, “çağa aykırı ruhlunun” halefi olan kavramdır.
(…)
Sayfa 364:
On dokuzuncu yüzyılın sona erdiği on yıllarda “özgür – ruhluluk”havası hissediliyordu.
Düşünen insanlar Viktoryen, Wilhelmci toplumun boğucu ve çoğu durumda ikiyüzlü uzlaşımlarından bıkmış usanmıştı.
Almanca konuşulan bölgelerde bir süredir gelişmekte olan karşı-kültürü tanımlamak için 1898’de “Lebensreform Bewegung”, “Hayat Reformu Hareketi” terimi kullanılmaya başladı.
(…)
Sayfa 365:
(Daha sonra kendilerini Hitlerjugend – Hitler Gençliği – tarafından gasp edilmiş buldular.)
(…)
Sayfa 366:
En meşhur Lebensreform (Hayat Reformu) komünü Maggiore Gölü’nün kıyısında, Ascona’daki Monte Verita‘ydı.
1900’de kurulan bu komünün kahramanları Tolstoy ve Nietzsche‘ydi.
Burası yirminci yüzyılın ilk yirmi-otuz yılında karşı kültür mensubu,“özgür ruhlu” kişilerin ilgi odağı oldu:
Başkalarının yanı sıra, D. H. Lawrence, Carl Jung, Isadora Duncan, Max Weber, Martin Buber, Stefan George, James Joyce, Walter Gropius ve Hermen Hesse, 1960’ların “hippi” hareketi ve bugünküYeşillerin kökeninde bu hayat reformu hareketi bulunmaktadır.
(…)
Sayfa 372:
Din, İnsanlar dinsel metafizik dünyasına niçin inanır?!
Nietzsche’nin yaklaşımı matadorun değil pikadorun (boğa güreşi öncesinde boğayı yoran atlı) yaklaşımıdır:
Tek bir öldürücü darbe indirebilmek yerine, dini inanca katkı yapan çok sayıda sebep tespit eder ve hepsinin çürütülebileceğini tek tek sabırla gösterir.
(…)
Sayfa 376:
“Müzler”:
“Musalar” veya “mousalar” olarak da adlandırılan ve Yunan mitolojisinde müzik, şiir, tregedya gibi sanatlara esin veren dokuz ilham perisinin ortak adı.
(…)
Sayfa 380:
Az önce ATM’den çektiğim 200 doları kaldırımdaki dilenciye veriyorsam, sebebi hayattaki kendi üstün konumumun tadını çıkarmak istememdir.
Ayrıca, doğruluk da, dürüstlüğün ya da adaletin kendini göstermesinden değil, yalan söylemenin çok fazla zeka ve iyi bir bellek gerektirmesinden kaynaklanır; bu yüzden insanların genellikle doğruyu söylemesinin sebebi yakalanma korkusudur.
(…)
Sayfa 381:
Ego nasıl olur da egosuz davranabilirdi?
(…)
Sayfa 382:
Büyük ihtimalle Freud’un değil ama belki Bill Clinton’un diyeceği gibi “kimi zaman bir puro sadece bir purodur”.
(…)
Sayfa 385:
(Cinsel boşalma eksikliği, Nietzsche’ye göre cinsel fantazi yaratır, bu yüzden Hıristiyan azizleri pek çok “kirli” fantezi kurmuş, sonra da bunları itiraf edip kendilerini daha da çok cezalandırmışlardır.)
(…)
Sayfa 385:
Hıristiyanlığın bizden ahlaki talebi, yapısı gereği karşılanamaz bir taleptir ki burada amaç bizim kendimizi “mümkün olduğunca günahkar” hissetmemizdir – böylece Kilise’nin günah bağışlama gücüne, dolayısıyla rahiplere daha bağımlı oluruz.
Tekrarlarsak, Hıristiyanlık “kalbi yük altına sokar ki… sonradan(kısmen) yükü hafifletebilsin.”
(…)
Sayfa 386:
Hıristiyanlık “uyuşturur” (Marx’ın ifadesiyle “kitlelerin afyonudur”) ama böylelikle insanı acısının sebebini ortadan kaldırmaya çalışmaktan alıkoyar.
(…)
Sayfa 386:
Etik, Hıristiyanlık ortaya çıkmadan önce, der Nietzsche, “iyi ve kötünün” ölçütü adetlerdi ve adetler de toplumsal faydayı temel alıyordu.
(…)
Sayfa 389:
Yine en azından Prusya modernliğinin aksine zorunlu askerlik olmayacaktır, çünkü zorunlu askerlik en cesur ve en iyileri, tam da toplumun “iyi ve bereketli zürriyet” için ihtiyaç duyduğu tipleri öldürmenin en garantili yoludur.
(…)
Sayfa 393:
Daha önce işaret ettiğim üzere, kölelik ihtiyacı savı çamaşır makinası tarafından çürütülmüş görünmektedir.
(…)
Sayfa 396:
Cemaat ancak paylaşılan bir dinsel mitle var olabildiğinden, modernlikte cemaatin kaybının sebebi Sokratesçiliktir.
(…)
Sayfa 398:
İngiliz Barışı: İngiltere İmparatorluğu’nun 1815 Waterloo Savaşı‘nın bitimiyle başlayıp (Fransa-Prusya savaşlarıyla etkisi azalmasına rağmen) denizlerdeki egemenliği sayesinde Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürdüğü nispi barış dönemine bu ad verilir.
(…)
Sayfa 399:
Romalılar Pax Romana’da “hayvanlara eziyet, gladyatöre dövüş, Hristiyanlara zulüm’e alışmıştı”, günümüzde ise “genel olarak savaşa tövbe etmiş gibi görünen” İngilizler “tehlikeli keşif gezileriyle, denizcilikle, dağa tırmanışlarla” – tehlikeli sporlarla uğraşıyor.
(…)
Sayfa 457:
Mutluluk Paradoksu
… nasıl mutlu olunacağı konusunda nispeten soyut nitelikte çok şey söyler.
(…)
Sayfa 491:
O halde modernlik, çürüme, “yozlaşma” halindedir.
Eski inanç gitmiş, bizi her biri kendi bencilliğinin peşinde ikincil sınıf özgür ruhlular kaosuyla başbaşa bırakmıştır.
(…)
Sayfa 495:
(Nazilerin Nietzsche’ye sahip çıkması, düşüncelerinin felaket düzeyinde çarpıtılması anlamına gelse de, Nietzsche ile Naziler arasındaki sahici benzerlikleri ve süreklilikleri de kabul etmek gerekir, aksi takdirde ona nasıl ve neden sahip çıktıklarını açıklayamayız.)
(…)
Sayfa 502:
hatta şu örümcek, ağaçların arasındaki ay ışığı, hatta bu an ve ben…
(…)
Sayfa 511:
Sacro Monte ve “Kırbaçlı” Fotoğrafın Gizemi
(…)
Sayfa 513:
Zerdüşt‘teki meşhur sözü – “Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma” – düşünülürse, Nietzsche’ye atfedilen kadın düşmanlığına sadistçe bir renk verme yönünde pek çok spekülatif girişim olmuştur.
(…)
Sayfa 530:
Simyacının boktan (bundan da) altın yapma zanaatını icat etmedim.
(…)
Sayfa 531:
Gerçekten bir “kedi bencili” miydi, asla “vermeyen” bir “alıcı”mıydı?
(…)
Sayfa 534:
Yahudi Karşıtlığı Karşıtlığı
(…)
Sayfa 550:
Alaca İnek (“alacalı” sözcüğü Platon’un Devlet’te demokratik devleti tanımlamak ve mahkum etmek için kullandığı sözcüktür) Batı modernliğinin kendisidir.
(…)
Sayfa 560:
Nietzsche “doğru zamanda” ölmeyi başaramadığı açık olanlar arasına Wagner’i de koyar.
(…)
Sayfa 576:
Eşek Şenliği
(…)
Sayfa 576:
Nietzsche’nin Eşek Şenliği‘nde sözü edilen “yanan kozalaklar”ın kaynağında, on sekizinci yüzyıl aforizmacısı, Nietzsche’nin iyi bildiği ve Zerdüşt’ün IV. Bölüm’ünü yazmadan kısa süre önce okuduğu Georg Lichtenberg‘in ortaçağ şenliğinin belli bir versiyonunu tarifi vardır.
Şenliğin, Lichtenberg’in anlattığı on üçüncü yüzyıl versiyonunda
Bakire Meryem’in Mısır’a kaçması canlandırılır.
Meryem’i temsil eden genç bir kadın katedrale götürülür, arkasında din adamları ve kalabalık vardır, sonra büyük bir ciddiyetle ilahi söylenir.
Fakat her kesimden sonra “Amin” değil, “Aaa-iii” denir.
Hatta eşeğin kendisi de bu koroya katılırsa daha iyi olur.
İlahinin sonunda alışılmış kutsama yerine rahip üç kez “Aaa-iii” der ve kalabalık da aynı şeyi yapar.
Tören yarı Latince yarı Fransızca bir eşeğe övgü ilahisiyle sona erer.
Bu ilahinin sözleri arasında “Adventabat asinus/pulcher et fortissimus (İşte geliyor güzel ve kuvvetli eşek)” cümlesi de vardır.
(…)
Sayfa 604:
Modern tarihteki “altın” uğraklar Rönesans ve Napoleon’dur, bir başka deyişle, klasik idealin “yeniden doğmasını” sağlama girişimleridir.
(…)
Sayfa 607:
Nietzsche, “zamanımızın aristokratik akımının felsefi savunucusudur”, bize “Junker” aristokrasisinin (Bismarck‘ın sınıfı) felsefesini” vermektedir.
(…)
Sayfa 612:
İdealistler “dürüst değildir”, kendilerini “kandırırlar”, ona ne şüphe, peki ama Nietzsche’nin kendini kandırmaya itirazının ne olduğu hiç açık değildir.
(…)
Sayfa 629:
Hıristiyan “eşitliği” herkesi “sürü hayvanına” çevirir.
(…)
Sayfa 630:
Tamamen “ineklerden”, “sürü hayvanlarından” oluşan bir toplumda yanlış olan nedir?
(…)
Sayfa 633:
Hasta Modernliği Aşmanın Yolu: Geleceğin Filozofları
(…)
Sayfa 637:
Yunanca kökeni bakımından “aristokrasi” basitçe “en iyilerin hükümdarlığı” anlamına gelir.
Daha önce gördüğümüz üzere de, Platon için olduğu gibi Nietzscheiçin de hükmetmekte “en iyiler” (muzaffer) filozoflardır.
“Yönetmek ve yasa çıkarmak” onların işidir.
O halde Platon gibi Nietzsche de “filozof krala” inanmaktadır.
(…)
Sayfa 637:
Söylendiğine göre Ayetullah Humeyni 1920’lerde Kum’dayken Devlet’i okumuş ve İslam Cumhuriyeti’nin yaratılmasında Platon’un filozof kral hayalinden esinlenmiştir.
(…)
Sayfa 638:
“Nefsine hakim olma ve mütevazı inziva”, takip etmek için doğanlarda övgüye değer olsa da, yönetmek için doğanlarda kötü özelliklerdir.
(…)
Sayfa 637:
“Demir yumruk” kullanmanın gerekliliği 1871’den beri hiç değişmediğini söyleyebiliriz.
(…)
Sayfa 648:
Nietzsche “Din, yatıştırma ve eğitim araçlarını felsefecilerin eline vermeyip de kendisi için onlara egemen olduğunda, diğer araçların yanında bir araç değil de en son amaç olmayı istediğinde, bunu pahalı ve korkunç bir biçimde öder” der.
(…)
Sayfa 654:
Morarmış parmaklar yazmayı güçleştiriyordu.
(…)
Sayfa 662:
Nietzsche: Ne pahasına olursa olsun hakikat, ahlaki bir taahhüttür.
(…)
Sayfa 673:
Nietzsche’nin burada kullandığı Europa kelimesi, Avrupa’nın standart Almancadaki karşılığıdır elbette.
Ama her haliyle Yunan mitolojisine battığından, Europa’nın aslında sadece Yunanistan anlamına geldiği bilgisi hiçbir zaman aklından çıkmamıştır.
(Bu isim boğa biçimini almış Zeus‘un tecavüzüne uğrayan ve daha sonra Girit kraliçesi olan bir Fenikeli prensesten türemişti.)
(…)
Sayfa 679:
Perde Arası
(…)
Sayfa 702:
Vicdan Azabının Kökenleri
(…)
Sayfa 719:
Modernlikte Çileci İdeal
(…)
Sayfa 772:
Beşincisi, Hıristiyanlık inanılmaz ölçüde kurnazca bir ikiyüzlülük biçimidir.
“Fakat siz insanların suçlarını bağışlamazsanız, Babanız da sizin suçlarınızı bağışlamaz.”
(Matta 6:15)
ve
“Bana iman eden bu küçüklerden birini kim küstürürse, boynuna büyük bir değirmen taşı takılıp denize atılması kendisi için daha iyidir.”
(Markos 9-42)
Bunun gibi pasajlarda “Çandala * kini” kendini sevgi içinde gizler.
(* Nietzsche’nin Hint kast sisteminden alıp “Tschandala” yazımıyla, toplumsal sınıflar içinde en altsınıfı oluşturanlar anlamında kullandığı terim.)
(…)
Sayfa 788:
“Üstinsan” kültürel reform konusunda ne üretecektir?
(…)
Sayfa 820:
Nietzsche şöyle der:
“İnsan mutluluk için çabalar”:
Bu sözün neresi doğru ki!
Hayatın ne olduğunu, hayatın nasıl bir çabalama ve gerilim olduğunu anlamanın formülü, ağaç ve bitki için de geçerli olmalıdır…
İlkel ormanda ağaçlar birbiriyle niçin kavga eder?
“Mutluluk” için mi? – Güç için…”
(…)
Sayfa 916:
çift kutuplu bozukluk.
…======================================

Dostlar,

Belki Türkiye’nin kan ve ölüme boğulan güdümlü – yapay gündemi çok elverişli değil ama;
gene de NIETZSCHE okumak iyi gelebilir.. 968 sayfa.. Prof. Julian Young‘ın büyük emeği..
Çevirmen Bülent Doğan’ın da öyle..
Ve de sağolsun İŞ Bankası Kültür Yayınları.. Kapak fiyatı 75 TL ama %25 indirimle 57 TL..

Çıkardığı özeti, bu önemli kitabı tanıtma bağlamında e-ileti olarak yollayan
Cüneyt ŞAŞMAZ‘a teşekkür borçluyuz..

Kitabın ön kapağı aşağıda.. Onu da biz ekleyelim..

Nietzsche

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Erdoğan “Türkiye’nin en bölücü lideri”


Guardian’dan Erdoğan için çok ağır yazı:
“Türkiye’nin en bölücü lideri”

Guardian 1. sayfasında Türkiye’deki seçim sonuçlarını “bomba etkisi yaratan bir sürpriz” olarak nitelendirmiş. Gazeteye göre Cumhurbaşkanı Erdoğan, son 10 yılın en kötü yenilgisini aldı.

[Haber görseli]

Gazete, Türkiye’deki genel seçimlere tam sayfa ayırmış. Dış haberler sayfasındaki haberin başlığı, “Erdoğan, Türkiye’deki seçimlerde küçük düşürüldü.”

Gazetenin İstanbul’daki Türkiye muhabiri Constanze Letsch, AKP’nin Meclis’teki çoğunluğunu yitirdiğini, anayasayı yeniden yazma planlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimden yenilgiyle çıktığını söylüyor.

Dış basından ortak manşet: Erdoğan kaybetti

The Guardian, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘la ilgili olarak,

“Türkiye’nin modern zamanlardaki en popüler ve ama aynı zamanda

en bölücü lideri

ifadesini kullanmış.

“Sonuçlar seçmenlerin, iktidar partisinin yeni bir anayasa hazırlama Erdoğan’a
daha fazla yetki verme girişimini reddettiğini gösteriyor.”
demiş gazete.

Guardian, “solcu” bir parti olarak nitelendirdiği HDP’nin Türkiye’nin alışılmadık derecede yüksek bir seçim barajı olan % 10’u aştığına dikkat çekmiş, partinin aldığı oyu “sürpriz” olarak nitelendirmiş.

Guardian’a konuşan Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden
Prof. Gencer Özcan ise seçim sonuçları ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmış:

“Bu, Türkiye’de kimlik siyasetinin sonudur…HDP için de altın bir fırsattır. Türkiye’de seçmenler kimliklere yönelik sınırların ötesine geçerek demokrasiyi destekliyor.”

“Paranoya siyaseti sandıkta cezalandırıldı”

Yine Guardian’da Simon Tisdall imzalı yazıda bu başlık kullanılmış.

Gazetenin editör yardımcılarından Simon Tisdall, dış politika alanındaki yazılarıyla biliniyor.

Tisdall’ın yazısı şu satırlarla başlıyor:

“Türkiye’de dünkü genel seçimin ezber sonucu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için kişisel bir başarısızlık, ülkenin yaklaşık 18 milyon güçlü Kürt azınlığı için ise
tarihsel bir siyasal ilerleme olarak görülecektir.”

Guardian yazarı, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak tarafsız olmasının beklendiğini,
ancak onun ülkenin dört bir yanında AKP lehine mitingler düzenlediğini belirtiyor.

“Erdoğan muhaliflerine, kadın aktivistlere, medyaya, gayrimüslimlere, azınlıklara hakaretler savurdu, onları tehdit edip suçladı.” demiş Simon Tisdall.

Tisdall Erdoğan’ın geçen hafta HDP’yi “ateistlerin ve eşcinsellerin partisi” olarak nitelendirmesinden; HDP’nin mitinglerine, adaylarına, bürolarına düzenlenen 70’ten çok saldırıyı özellikle kınamamasından; muhalif medya ile ağız dalaşına girmesinden; kendisini eleştirenleri Türk karşıtı bir komplonun parçası olmakla suçlamasından söz etmiş.

Guardian’daki yazı şu satırlarla noktalanmış:

“Dünkü sonuçların da teyit ettiği gibi Erdoğan kötü bir kampanya yürüttü ve bu nedenle cezalandırıldı. O’nun bölücü tavrı seçmenlerce reddedildi. Erdoğan seçimden,
zayıflamış, itibarı ve etkisi daha da azalmış bir şekilde çıkıyor.”
(BBC Türkçe)

========================================

Dostlar,

Seçimlerin tozu – toprağı biraz sakinleştikten sonra, The Guardian’da yer alan bu yazıyı serikanlılıkla değerlendirmek gerekiyor..

Bu ünlü ve günlük tirajı 5 milyona yaklaşan İngiliz gazetesinin öne çıkan nitelemesi,

Erdoğan, “Türkiye’nin en bölücü lideri”

Ne yazık ki bu yön ve içerikteki eleştiriler, Erdoğan gibilerin güdük demokrasi anlayışları yüzünden hep davalık oluyor. Erdoğan, kendisine dönük eleştirilere olağanüstü tepkisel
ve demokratik hoşgörüsü yok düzeyinde. Aldığı dinci eğitim buna izin vermiyor.
Zaten geçişte Demokrasinin bir tren olduğunu ve “gereken durakta” ineceklerini
geçmişte belirtmişti. (Bkz. 
Recep Tayyip Erdoğan değişti mi? “İncilere” bakalım (2) / Did RT Erdogan change? Let’s see his “pearls”..   http://ahmetsaltik.net/2012/07/17/recep-tayyip-erdogan-degisti-mi-incilere-bakalim-2-did-rt-erdogan-change-lets-see-his-pearls/)

Bir 23 Nisan töreninde de Başbakanlık koltuğuna oturttuğu çocuğa;

– Artık Başbakan sensin.. astığın astık; kestiğin kestik…

içerikli dehşet verici sözleri söylemiş ve iç dünyasını dışa vurmuştu.
(Savaş Süzal, YENİÇAĞ, Astığın astık kestiğin kestik; 
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/astigin-astik-kestigin-kestik-13013yy.htm)

*****
Önceki gün, aşağıdaki başlığı taşıyan önemli bir makalemizi sitemizde yayımlamıştık :

BİRLEŞİK BÜYÜK KÜRDİSTAN’a = 2. İSRAİL’e ve
POSTMODERN ya da YENİ SEVR’e = BÖLÜNMEYE BEŞ KALA..

(http://ahmetsaltik.net/2015/06/20/birlesik-buyuk-kurdistana-2-israile-ve-postmodern-ya-da-yeni-sevre-bolunmeye-bes-kala/)

Ne hazin tecelli değil mi??

Türkiye, kadim bir ülke olarak, -Erdoğan dahil- tüm engelleri aşarak yoluna devam edecektir. Büyük Atatürk’ün hedefe attığı ok şaşmaz biçimde yoluna devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!

Sevgi ve saygı ile.
22 Haziran 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Kitap özeti : PARADİGMALAR SAVAŞI ve BEŞİNCİ DALGA

Dostlar,

AÜTF Dönem 6 stajımızda “KüreselleTİRme ve Halk(ın) Sağlığı” konulu 4 saatlik seminerimizi işlerken, önerdiğimiz 10 dolayında kitabı da derse götürerek öğrencilerimizin incelemesine sunuyoruz.

Kasım 2014 stajında İnt. Dr. Alican BAHADIR,

PARADİGMALAR SAVAŞI ve BEŞİNCİ DALGA
(Prof. Dr. Hasan ŞİMŞEK)

adlı kitabı okumak üzere ödünç aldı ve ricamızı kırmayarak özetini çıkardı.

Kendisinin de onayı ile 1,5 ve 5 sayfalık 2 özeti paylaşmak istiyoruz..

Paradigmalar_Savasi_kitabi_on_kapak

 

 

 

 

 

 

 

 

Paradigmalar_Savasi_kitabi_arka_kapak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1,5 sayfalık kısa özet     :

PARADİGMALAR SAVAŞI ve BEŞİNCİ DALGA 

Pardigma kavramı : “Kolektif olarak oluşturulmuş gerçeklik kalıpları ve dünyayı  algılama süzgeçleri” olarak tanımlanabilir. Bir paradigma çevremizdeki dış gerçekliğe ilişkin bize bir fotoğraf sunar. Paradigmaların içine doğarız ve sorgulamadan
kabul ederiz. Paradigmalar; doğrunun gerçeğin ne olduğu, dünyanın nasıl işlediği,
bize gerçekliğin resmini veren bilginin nasıl elde edilebileceği gibi hem soyut, hem de somut veri, kural ve yöntemler barındırır. Bu anlamda paradigmalar kendi  içinde tutarlı düşünme, anlamlandırma ve eylemde bulunma kalıplarıdır.› (sf. 18)

Paradigmaların Değişim Dinamiği: “Paradigmatik değişim veya dönüşüm” süreci ilginç bir grafik izler. Her paradigmanın bir yaşam döngüsü vardır. Paradigmalar ortaya çıkar, yükselir, durağanlaşır ve çöker. Bu yaşam döngüsünü bir ”S” eğrisi biçiminde görselleştirmek olanaklıdır. Paradigmalar arası geçiş ise birbiri üzerine binen 2 “S” şeklinde görselleştirmek olanaklıdır. İki paradigma arasındaki geçiş kesintili ve sıçramalıdır ve az veya çok karmaşa ve belirsizlik içerir. Bu nedenle tarihteki önemli karmaşa (kaos) dönemleri bize paradigmatik bir değişimin ipucunu verebilir.

Paradigmaların değişimi 7 aşamada açıklanabilir:
Normal dönem, anomalilerin yani paradigma tarafından paradigmanın ana dayanaklarına yönelik çözülemez sorunların ortaya çıkışı, değişimi tetikleyici olaylar ve bunalımın (krizin) başlaması, seçenek paradigmaların görünür duruma gelmesi,
aday paradigma ve paradigmaların ortaya çıkması ve kitlelerce tercih edilmesi,
yeni paradigmaya geçiş dönemi ve başka bir normal dönem.› (sf. 20)

Prof. Dr. Hasan Şimşek bu kitabında 1997’de yayımlanan ‘‘Paradigmalar Savaşı ve Kaostaki Türkiye” kitabında kullandığı paradigma kavramı ile bu kitabında açıkladığı Kondratieff dalgaları kavramını bir arada kullanarak yeni bir yöntemle
genel olarak Dünya’da yaşanan tarihsel olaylar ve ayrıca özel olarak Türkiye’de yaşanan tarihsel olayları çözümlemeye çalışmış ve gelecekle ilgili çeşitli saptamalarda bulunmuştur :

Kondtratieff dalgaları kavramı Rus Marksist ekonomist Nikolay Kondtratieff’in adıyla anılıyor.Kondtratieff o zamana kadarki ingiliz, Fransız ve Alman devletlerinin ekonomik verilerini değişik bir sistemle yeniden yorumlamış ve kapitalist ekonominin dönemsel (periyodik) dalgalanmalar gösterdiğini ve her 45-55 yıl aralğının ilk yarısının büyümeyle ikinci yarısının ise küçülme ve bunalımla (krizle) geçtiğini göstermiştir.
Yeni icat ve keşifler bu 2. yarıda daha çok olmuştur ve bir sonraki büyüme bu keşif ve icatlara sahip olan kesim tarafından tetiklenmiştir.

Kitapta oluşturulan bu yeni yöntemle 1789’dan günümüze dek 5 dalga
(5 egemen paradigma) tanımlamış:

1. Dalga (1789-1848) Sanayi Devrimi ve Kapitalist Sistemin Ortaya Çıkışı     

      2. Dalga: Kapitalist Sistemin Olgunlaşması ve Yaygınlaşması 

      3. Dalga: Vahşi Kapitalizmin Yıkılışı, İlerlemeci ve Sosyalist Hareketler 

      4. Dalga : Sosyal Refah Devleti 

      5. Dalga (1980-2025-3?): Yeni Liberal Piyasa Kapitalizmi 

        Dünya’da hızla artan gelir dağılımındaki dengesizlikler, artan yoksulluk ve 2008’deki kriz Yeni Liberal Piyasa Ekonomisinin çöküşte olduğunu bize göstermiştir.

‹ABD merkezli dünya hegemon yapısına karşı Çin, Rusya, Hindistan merkezli oluşan yeni siyasal ve ekonomik denge gücü (AS: BRICS birliği..), rekabetin gittikçe yoğunlaşacağının ve bu rekabetin zaman zaman sıcak çatışmaya dönüşme olasılığının da işaretlerini vermektedir›  (sf. 179)

Kitabın son bölümlerinde AKP’nin iktidar olduğu süre içinde toplumun refah düzeyini etkileyen kimi ölçeklerle ilgili istatistik verilerinin de ışığında Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Özal’la başlayan ve AKP Hükümetlerinde tüm hızıyla devam eden yeni liberal politikanın sonuna yaklaşıldığı ve AKP’nin sıcak para ve özelleştirmelerle döndürdüğü ekonominin toplumun gelişmesinde yeterli olmadığı ve büyük eşitsizliklere yol açtığı, ileride krize girme olasılığının yüksek olduğu ve Yeni Liberal Piyasa Ekonomisinin karşısındaki Sosyalist, sosyal demokrat ve ulusalcı partilerin arkalarındaki rüzgarı iyi değerlendirmeleri takdirde solun uzun bir aradan sonra
yeniden iktidara gelebileceği öngörülmüş. Sağ partilerin de bu dönemden
kârlı çıkabilmeleri için bu yeni gelecek paradigmayı anlayarak ona uygun
siyaset yapmaları tavsiye edilmiştir.

*****************

Sevgili İnt. Dr. Alican Bahadır’ın 5 sayfalık kapsamlı özeti için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

PARADIGMALAR_SAVASI_ve_5._DALGA_uzun_ozet

Sevgi ve saygı ile.
28.11.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Onur ÖYMEN kitabı : Bir Propaganda Silahı Olarak Basın


Dostlar
,

Usta diplomat, birikimli – deneyimli yurtsever politikacı Sn. Onur ÖYMEN yeni bir kitap daha yayımladı..

Bir Propaganda Silahı Olarak Basın

Değerli bir okurumuz da oturup çooook kapsamlı (sıkışık 11 A4 sayfası) özetini çıkarmış.. Bu site yapısı bakımından nce uzun bir kolonda birkaç km (!) tutabileceği için kısa birkaç bölümü veriyoruz. Tümünü okumak içi ise pdf erişkesini (linkini) tıklamak gerek : ONUR_OYMEN_Kitap_Ozeti_Bir_Propaganda_Silahı_Olarak_Basin_8.6.14

Sn. İstiklal Türker‘e teşekkür borçluyuz..(istiklalsiz.olmaz@googlemail.com).

Sevgi ve saygı ile.
9 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

OKUR KATKISI..

Kitabın adı: Bir Propaganda Silahı Olarak Basın
Dünya’da ve Türkiye’de Sansür Baskı ve Yönlendirme
Yazarı: Onur Öymen
Remzi Kitabevi A.Ş., 1. Baskı / Nisan 2014
494 sayfa, 30.00 TL, İnternet Satış Fiyatı: 20.62 TL
Arka Kapak: Onur Öymen, Danimarka ve Almanya büyükelçiliklerinden sonra Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, daha sonra da NATO daimi Temsilciliği yaptı. Emekliye ayrıldıktan sonra siyasete girdi, İstanbul ve Bursa milletvekili oldu. Öymen bu kitabında geçmişten bugüne, dünyada ve Türkiye’de liderlerin halkın gerçekleri öğrenmesini engellemek için neler yaptıklarını anlatıyor. Sansür, baskı ve cezalandırma en sık başvurulan yöntemler. Bunlara karşı cesaretle direnip mücadele eden, mesleğinin yüz akı gazeteciler de var, boyun eğip hükümetlerin bir propaganda aracı olmayı kabul edenler de… Hapse girmeyi, hatta hayatını feda etmeyi göze alanlar da var, iliştirilmiş gazeteciliği kabul edenler de… Savaşta ve barışta devletler basını propaganda amacıyla geniş ölçüde kullanıyor. Bazen gazetecilerin vatanseverlik duygularından yararlanıyorlar, bazen de onları elde etmek için menfaat sağlama yoluna gidiyorlar. Türkiye’nin basın tarihinde de kısa özgürlük dönemlerini, baskı ve zulüm dönemleri izliyor. Kalemini işgal kuvvetlerinin övmek için kullananların yanında Milli Mücadele’yi cesaretle savunurken ölümü göze alanlar da var. Bugün ne yazık ki, Türkiye basın özgürlüğünde dünya devletlerinin çoğunun gerisinde kalıyor. Bu dönemde özgürlük ve demokrasi için mücadele edenler gelecek kuşakların övünç kaynağı olacak.
(…)
Sayfa 15:
Kendi çıkarlarının gereğini başka ülkelere kabul ettirmek için askeri gücü veya güç kullanma tehdidini çok açık biçimde kullanıyorlardı. Buna evvelce gambot (gunboat) diplomasisi deniliyordu. Amerikan siyasi tarihinde “büyük sopa politikası” deyiminin de kullanıldığını görüyoruz.
(…)
Sayfa 26:
O devirdeki gazeteler sömürge makamlarını rahatsız edecek haber ve yorumlar yayınlamaktan özenle kaçınıyorlar. İngilizcedeki ünlü “Kral daima haklıdır” sözü herhalde o zamanlardan kalma.
(…)
Sayfa 29:
Amerika’nın ilk başkanlarından Thomas Jefferson, basın özgürlüğüne çok önem veriyordu. Şu sözler Thomas Jefferson’a aittir:
“Bana basınsız bir hükümetle hükümetsiz basın arasında bir seçim yap deseniz,
ben hiç duraksamadan ikincisini seçerim.”
(…)
Sayfa 35:
372 yılında İmparator Valens, Hristiyanlıkla ilgili olmayan bütün eserlerin yakılmasını emretti. İmparatorun bu konudaki tavrından etkilenen bazı şehir ve kasaba yöneticileri de kendi kütüphanelerini imha ettiler. Demek ki, biat kültürü, lidere körü körüne itaat etme adeti o zaman da varmış.
(…)
Sayfa 41:
1826’da sansür kuralları daha da sertleştirildi. Artık yayın izni vermeye yetkili makam Çar’ın kendisi veya onun görevlendirdiği özel büroydu. Bu büro zamanla Rus istihbarat servisine dönüştü.
(…)
Sayfa 44:
Kendisi de bir din adamı olmasına rağmen Fransa Başbakanı Kardinal Richelieu, sansür yetkisini kilisenin elinden alıp kraliyet makamlarına veriyor. “Bana bir adamın yazdığı altı satırlık bir metni getirin, ben onu idama götürmenin yolunu bulurum,” sözleri de işte bu Richelieu’ye ait.
(…)
Sayfa 50:
“1918’e dek Fransızlar cumhuriyete inanıyorlardı. 1918’den sonra onları cumhuriyetten iğrendirmek, uzaklaştırmak, yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak oyununa girişildi. Dışarıdan düşmanların idare ettikleri oyun ince ve şeytaniydi. Fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler,
iktidar mevkiine susayanlar, bütün hasetçiler, kıskançlar, kabiliyetsizler ve alçaklar kapıldılar. Fransa’nın yaşaması için cumhuriyet batsın diyenler oldu.
Bu suikastçıların kullandığı başlıca silah basın oldu. Demokratik bir rejimde basın yalan söylerse rejim de ölüme mahkum olur. Çünkü hakimiyete sahip olan millet eğer doğru haber alamazsa hakimiyetini
serbestçe kullanamaz.” Pierre Lazareff
(…)
Sayfa 120-121:
İngiliz Propaganda Örgütü Wellington House’un Sıra Dışı Faaliyetleri Halkı savaşa girme fikrine alıştırmak görevini üstlenen Ulusal Vatanseverler Birliği adında bir sivil toplum örgütü.
(…)
Sayfa 126:
Oysa Rusya’nın 1915 yılında Almanya’yla yürüttüğü savaş sırasında Yahudilere karşı yaptığı katliam nedeniyle Amerika’daki itibarı çok düşüktü. İngilizler Amerika’daki Yahudi lobisinin baskısıyla Amerikan Hükümeti’nin Rusya’yla aynı safta savaşa katılmayı kabul etmeyeceğinden kaygı duyuyorlardı. Böyle bir ihtimali önlemenin yolu, Türklerin Rusların yaptığından daha da vahim bir katliam yaptığı iddiasını Amerikan kamuoyuna sunmaktı. İşte İngiliz Propaganda teşkilatı Wellington House’un Türklerin Ermenilere karşı soykırım yaptığı iddiasını en önemli propaganda malzemelerinden biri yapmasının arkasındaki gerekçe buydu.
(…)
Sayfa 141:
Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovannes Kaçaznuni özetle şunları vurguladı:
·         Gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
·         Kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanılması doğru değildi.
·         Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.
·         Tehcir kararı amacına uygundu.
·         Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
·         Taşnaklar Ermenistan’da bir diktatörlük kurmuşlardı.
·         Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
·         Ermeni terörü Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
·         Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
·         Taşnak Partisi’nin siyasi intihardan başka yapacağı bir şey yoktu.
(…)
Sayfa 144:
1984 yılında büyük bir Fransız şirketi Dışişleri Bakanı Büyükelçi Vahit Halefoğlu’na Mersin’de yapılması tasarlanan nükleer santral projesi için çok cazip bir teklif getirdi.
Vahit Halefoğlu bu önerileri dinledikten sonra kendilerine şunları söyledi:
“Projeniz gerçekten çok cazip. Ama siz bu odadan ayrıldıktan sonra ben bu projenizi şu çöp sepetine atacağım. Çünkü siz Ermeni terör örgütlerine bu kadar müsamaha gösterirken, ben Fransa’dan gelecek hiçbir projeyi hükümetime teklif bile edemem.”
İki hafta sonra Galatasaray Lisesi’nin eski öğretmenlerinden Etienne Manaque, Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel temsilcisi olarak geldi:
“Bu konuda hata yaptığımızı kabul ediyoruz. Bundan sonra Fransa’da Ermeni teröristlere en küçük bir müsamaha bile gösterilmeyecektir.”
(…)
Sayfa 172:
Goebbels’in bütün bu örgütleri kendi denetimine alması kolay olmamış, bu iş çok uzun zaman almış, her zaman da başarılı olamamıştır. Özellikle savaş yıllarında Silahlı Kuvvetler, propaganda alanındaki yetkilerini devretmek istememiştir. Birbirlerine karşı güvensizlik duyan üst düzey yöneticiler, kendilerine rakip gördüklerinin dosyasını tutmaktadır.
(…)
Sayfa 174:
SA (Sturmabteilung) tasfiyesi sırasında öldürülenler arasında Başbakan Yardımcısı von Papen’in destekçileri de vardır. Von Papen’in kendi makam odasına bile girmesine izin verilmez. Artık onun istifa etmekten başka seçeneği kalmamıştır. SA’ların büyük ölçüde tasfiyesine yol açan o geceye “uzun bıçaklılar gecesi” denilmektedir. Daha sonraki yıllarda von Papen Ankara’ya büyükelçi olarak atanır. Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg 2 Ağustos 1934 tarihinden ölür. Cumhurbaşkanlığı makamı başbakanlıkla birleştirilecek ve Hitler her iki makamın birden yetkilerini üstlenecektir.
(…)
Sayfa 186-187:
Savaş yıllarında Hitler’in izlediği propaganda stratejisi şu esaslara dayanıyordu:
·         Halkı sürekli olarak propagandalarla meşgul etmek, propaganda kampanyasının soğumasına izin vermemek.
·         Hiçbir zaman hata yaptığını kabul etmemek.
·         Hasmınızın herhangi bir konuda, en önemsiz meselelerde bile haklı olabileceğini söylememek.
·         Yaptıklarınızdan başka seçenekler de olabileceğini hiçbir zaman kabul etmemek.
·         Size yönelik suçlamaları içeriği ne olursa olsun derhal reddetmek.
·         Her defasında tek bir düşmanı karşınıza almak ve bütün kötülükleri ona yüklemek.
·         Halkın her zaman büyük bir yalana küçük bir yalandan daha kolay inanabileceğini unutmamak.
·         Yalanı sürekli olarak tekrarlarsanız, halkın sonunda bu yalanı doğru kabul edeceğini hatırdan çıkarmamak. George Orwell’in 1984 adlı kitabında da “büyük yalan” teorisinin örneklerine rastlanır.
(…)
Sayfa 240:
Savaştan sonra bu örgütler yeni bir kimlik kazandılar ve büyük ölçüde Türk-alman dostluğuna ve işbirliğine hizmet eden kuruluşlar haline geldiler. Örneğin Teutonia Derneği, 1954 yılında ismini Alman Kulübü olarak değiştirdi. Bonn’da da “Alman-Türk Toplumu” adında bir dostluk derneği kuruldu. Almanya başbakanlığı görevini üstlenecek olan Adenauer de, derneğin üyeleri arasındaydı. Türkiye’deki propaganda faaliyetleri sadece basını ve radyoyu etkilemekten ibaret değildi. Her uygun ortamda broşürler dağıtılıyor ve “fısıltı gazetesi” denilen yöntemle çeşitli rivayetlerin topluma yayılmasına çalışılıyordu. İngilizlerin faaliyetlerini Special Operations Executive (SOE) denen kuruluş yönetiyor, Alman istihbaratını ise Deutsche Nachrichtenbüro (DNB) idare ediyordu.
(…)
Sayfa 251:
Savaş yıllarında Ankara, propaganda savaşının yanı sıra casusluk savaşının da merkezlerinden biri haline gelmişti. 1942’de İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir Hughe Knatchbull-Hugessen’in hizmetkarı olarak görevlendirilen Arnavut asıllı Elyesa Bazna, büyükelçinin odasında ele geçirdiği bazı çok gizli belgeleri … 20.000 sterlin karşılığında sattı. Almanlar tarafından Çiçero kod adı verilen Bazna’nın ulaştırdığı belgeler arasında, İngiltere’nin Türk havaalanlarından Romanya’daki petrol tesislerini bombardıman etmek için yararlanmaya çalıştığı yolunda bilgiler içeren belge ve fotoğraflar da yer almaktaydı. Alman istihbarat servisleri Çiçero’ya yaptığı bütün hizmetlerin karşılığında 300.000 sterlin ödedi. Ancak bu paraların Almanlar tarafından İngiliz ekonomisini çökertmek için bastıkları sahte paralar olduğu anlaşıldı.
Çiçero savaştan sonra Federal Alman Hükümeti’ne bir tazminat davası açtı.
Sonunda kendisine küçük bir ödemede bulunuldu. Çiçero, 1970 yılında Münih’te yoksulluk içinde öldü. http://tr.wikipedia.org/wiki/Elyesa_Bazna
(…)
Sayfa 255-256-257:
Dünyanın en ünlü ajanslarından biri Associated Press.
Dünyada yaşayan insanların yaklaşık yarısının her gün Associated Press kaynaklı bir haberi okuduğu veya gördüğü söyleniyor. 7 Mayıs 1945’te Almanlar Almanlar Fransa’ nın Reims şehrindeki küçük bir okulda Müttefiklere teslim oluyorlar. Bu önemli haberi dünyaya duyurmak gerekir. Ancak sansür makamları buna henüz izin vermiyorlar.
Çünkü Reims’teki teslim töreninde savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin temsilcileri yoktur. 16 gazeteci Reims’e bu tarihi ana şahit olmak için götürülür. Hepsi sansürün bu yasağına uyarlar. Biri dışında! AP’nin Paris temsilcisi Edward Kennedy.
1851 yılında Berlin’de kurulan Reuters Haber Ajansı’nın tarihinde uyulmasına özen gösterilen bazı ilkeler var. Örneğin Reuters hiçbir zaman terörist kelimesini kullanmamakla ünlü. Ama uygulamada bu ilkeden sapmalar olduğu görülüyor.
Örneğin 1995 yılında Oklahoma’daki bombalama olayında ve 2001 yılında New York’taki ikiz kulelere saldırı düzenlendiğinde ajans “terör” kelimesini kullanmış.
7 Temmuz 2005 tarihinde Londra’daki bombalama olayında da bu kelime kullanılmış.
(…)
Sayfa 269-71:
İşin ilginç tarafı McCarthy’nin, Kennedy ailesiyle yakın ilişkiler içinde olmasıydı.
Başkan Kennedy’nin babası Joseph P. Kennedy de şiddetli bir komünizm düşmanıydı ve McCarthy’yi sık sık evine davet ederek ona yakınlık gösteriyordu.
(…)
Sayfa 279:
John Kennedy, 1960 yılında başkanlığa seçilince USIA’nın çalışmalarına büyük önem verdi. http://en.wikipedia.org/wiki/United_States_Information_Agency
Bu ajansın başına saygın bir gazeteci olarak tanınan ve McCarthy’yi eleştirmekle ün yapan Edward R. Murrow getirildi.
(…)
Sayfa 366-367:
Yeni hükümetin başbakanı Mesut Yılmaz, meclis kürsüsünden eski hükümeti eleştirdi.
O hükümet Kardak konusunda yanlış iş yapmıştı ve bürokratların etkisi altına girerek gereksiz bir risk almıştı. Bu sözler, Kardak krizi sırasında görevde olan hükümetin Dışişleri Bakanı Deniz Baykal’ın yaptığı etkili bir konuşmayla cevaplandırıldı.
Roma’da dışişleri yetkilileri, talebimize rağmen o hukukçuyu karşımıza çıkarmadılar.
“Biz Mussolini dönemini hiçbir şekilde savunmayız. Kaldı ki İtalyan Hükümeti’nin Kardak’ın Yunanistan’a ait olduğu yolunda bir görüşü de yoktur.” dediler.
(…)
Sayfa 382:
Ancak Amerika’nın o sırada böyle gerekçeleri dinleyecek hali yoktu. Türk Hükümeti’nin verdiği bir vaat yerine getirilmemişti. Ve Amerika buna karşı tepkiliydi. Üstelik onlar, meclisin bu kararından askerleri sorumlu tutuyorlardı. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “Meclise liderlik yapmadığı için” eleştiriyordu.
(…)
Sayfa 390:
Hitler diyor ki, “Söylenen yalan o kadar büyük olmalı ki, hiç kimsenin aklına bu kadar büyük bir yalan uydurulabileceği gelmemeli.”
(…)
Sayfa 403:
İsrail Merkez Komutanlığı, Kibya köyüne saldırılmasını ve orada yaşayan herkesin öldürülmesini emretmişti. Daha sonra başbakanlığa kadar yükselecek olan Binbaşı Ariel Şaron, bu emri yerine getirmekle görevliydi. Bu insanlık dışı saldırı duyulunca İsrail’e karşı bütün dünyada daha önce görülmemiş bir tepki ve protesto hareketi oluştu.
(…)
Sayfa 438:
Berlusconi yayın hayatına atıldıktan beş yıl sonra 58.3 milyon dolarlık bir servete sahip oldu. Daha sonra Mediaset adlı yayın kuruluşunu kurdu ve Milan kulübünü satın aldı.
Kısa zamanda serveti 6.2 milyar dolara ulaştı. Forbes dergisine göre Berlusconi artık dünyanın en zengin 194. kişisiydi. Elindeki basın gücünün de etkisiyle dünyanın en etkileyici 12. şahsiyeti sayılıyordu.
(…)
Sayfa 440:
Murdoch İngiliz basın sektöründe güçlü bir yer edindi. Onun sahibi olduğu The Sun gazetesinin tirajı 1967 yılında 10 milyona ulaştı. Murdoch İngiltere’nin iç siyasetinde de etkili olmaya başladı. 1980’li ve 1990’lı yıllarda Başbakan Margaret Thatcher’e destek verdi. Onun döneminin kapanmasından sonra bu defa Tony Blair’in İşçi Partisi’nin yanında yer aldı. Murdoch Avustralya’da olduğu gibi İngiltere’de de siyasi eğilimlerini değiştirmekle tanınıyordu. Tony Blair’i desteklemekten vazgeçip David Cameron’ın Muhafazakar Partisi’nin yanında yer aldı. İskoçya’da ise Murdoch’un gazeteleri bağımsızlıkçı İskoç Ulusal Partisi’ne destek vermeye başladı.
(…)
Sayfa 467:
Basın adeta bu davaların bir parçası olmuştu. Neredeyse her gece televizyon ekranları bir mahkeme haline getiriliyor, şiddetli tartışmalara sahne oluyordu. Sorunun uluslararası boyutuna değinen pek yoktu. Son yıllarda Türkiye’de yaşanan bazı gelişmeler büyük devletleri memnun etmemişti. 1 Mart tezkeresinin mecliste kabul edilmemesi, Türkiye’yle Amerika arasında Dubai’de imzalanan anlaşmanın muhalefetin itirazları nedeniyle onay için meclise sunulamaması, Ermeni protokollerinin aynı şekilde engellenmesi, 2005 yılında AB’yle imzalanan belgenin onay için meclise getirilememesi, Patrikhane’nin taleplerinin bir türlü karşılanamaması bu devletleri çok rahatsız ediyordu. Onlar 1 Mart (AS: 2003) Tezkeresi’nin Meclis’ten çevrilmesinden askerleri sorumlu tutuyorlardı.

KİTAP ÖZETİ : YENİ DİN YENİ TANRI


Dostlar
,

Rahmetli, Aydınlanmacı bilim insanlarımızdan Prof. Dr. Alpaslan Işıklı‘yı
birkaç ay önce beklenmedik biçimde Seferihisar’da yitirdik (13.7.13).
Ardından sitemizde aziiiz anılarına hürmetle epey yazısını yayımladık.

Dostumuz, dava arkadaşımız, yoldaşımız, sevgili ağabeyimizdi..

Yazdığı tüm kitapları sular – seller gibi okuyorduk, konferanslarını izliyorduk
olanak ölçüsünde. Aynı masayı paylaşma onurunu yaşadığımız da oluyordu.
ADD’de, TÜMÖD’de yıllarca birlikte çalışmıştık.

“YENİ DİN YENİ TANRI” adlı kitabını bize imzalayarak armağan etmişti.
Kitaplığımızda duruyordu ve derslerimizde (Sağlık Ekonomisi, KüreselleTİRme ve Halk(ın) Sağlığı, Sosyal Tıp…) alıntılar yapıyor, okuma kaynağı olarak öneriyorduk.

Geçtiğimiz ay (Ekim 2013) Ankara Üniv. Tıp Fakültesi 6. sınıf öğrencilerimizden
Sezin Çolak bu kitabı okumak üzere bizden ödünç aldı.. Biz de olanak bulursa kısa bir özet çıkarmasını rica ettik. Sağolsun bizi kırmadı ve özetini “çubuk bellek” ile getirdi.

Kendisine çoook teşekkür ederek bu özeti paylaşmak istiyoruz..

  • Bu arada vurgulamak iteriz ki; kapitalizm – vahşi boyut ve ihtirasa tırmanan
    özel mükiyet ile emperyalizmim insanlık tarihinde “aksi bir yol kazası” olduğunu düşünüyoruz.. Bu ayraç (parantez), insanlığın küreselleşen direnişi ve
    (Prof. M. Chossudovsky ve Prof. N. Chomsky’ye saygı ile) sağduyusu ile
    artık kapatılmalı; uzadıkça yıkımı dayanılmaz kerteye varıyor ve dışlanması (tasfiyesi) zorlaşıyor.
  • Fakat çare yok, Büyük ATATÜRK‘ün öngörüsü yerini bulacaktır :
  • “Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve uyum çağı egemen olacaktır.”

Dosyayı pdf olarak indirebilirsiniz :

Yeni_Din_Yeni_Tanri_kitabi.ozeti

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 3.11.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

KİTAP ÖZETİ : YENİ DİN YENİ TANRI

Yeni_Din_Yeni_Tanri_kitabiYazarı : Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

portresi_gomlekli

 

 

 

 

 

Özetleyen : İnt. Dr. Sezin ÇOLAK
Ankara Üniv. Tıp Fak., Ekim 2013

YANLIŞ DENKLEMLER

Kapitalizm, yeryüzünde sosyalizmden çok daha eski bir tarihe sahiptir. Bu nedenle, insanları ideolojik açıdan etkilemek bakımından, bilimden ve dinden de daha etkilidir. Özelikle, kitle iletişim araçlarında sağlanan gelişmeler kapitalizmin ideolojik gücü bakımından tartışılmaz üstünlükler sağlamıştır. Tarihin tanık olduğu ilk sosyalizm uygulaması olarak sunulan Sovyet sisteminin çöküşü kapitalizmin ideolojik üstünlüğüne olağanüstü bir boyut getirmiştir. Bunun sonucundadır ki, Sosyalizme temel olabilecek tüm değerler, doğru dürüst uygulama alanı kazanmamış olmalarına karşın; eskimiş, dinozorlaşmış unsurlar konumuna indirgenmişlerdir. Buna karşılık, gerçek eskiyi
temsil eden kurallar, kurumlar ve sözde çözümler, değişim rüzgârlarıyla estirilen model çerçevesinde ve yeni dünya düzeni adı altında tüm dünyaya dayatılabilmişlerdir.                                                                                                                                                          YENİ DİN YENİ TANRI

Dünya Bankası İmparatorluğunda iktidarın din temeline dayalı olmaması,
geçmişin imparatorluklarında görülmeyen bir durumdur. Ancak bu durum, İmparatorluğun kendine özgü bir organizmasının olmadığı anlamına da gelmez. Bunların da bir anlamda dini vardır ve bu dinin adı “neo-liberalizm”dir.
Dünya Bankası’nın kalkınma uzgörü (vizyonu) ile yeni muhafazakâr, sağcı,
bağnaz dinsel akımlar arsında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır.

Görünmeyen el” (Invisible hand), sanki Tanrı gibi, gizemli biçimde ekonomik yaşamı yönetmektedir. “Görünmeyen el”i tanımayanlar veya daha kötüsü ona karşı çıkanlar, yıkımlarını hazırlamaktadırlar.

‘Fiyatları tanrı belirler’ cümlesiyle eleştirilere yanıt veren zihniyetlere göre;
halkın, pazar mekanizmasının acımasız işleyişi altında ezilmesi, ilahi takdirin gereği sayılmalıdır!

SOSYALİZM = DİN DÜŞMANLIĞI

Marks‘ın ciltler dolusu kitap yazmasına karşın, düşmanları, ‘din halkın afyonudur’ sözünü kullanarak O’nu din düşmanı ilan ettiler. Sosyalizme karşı kullanılan
hiçbir ideolojik silahın bu ölçüde etkili olduğu görülmemiştir. Oysa anlı şanlı
Hıristiyan azizlerinin ‘esir, sahibine itaat etmekle tanrıya itaat eder’,
‘eşitsizlik ilahi bir kurumdur’ sözleri karşısında akıl ve vicdan sahibi
herhangi bir kimsenin bunları afyona benzetmesinden daha doğal ne olabilir?

ÖZELLEŞTİRME NE İÇİN?

Günümüzde özelleştirmeyi sihirli bir değnek gibi görenler çoğaldı. Günlük yaşam içinde nerede bir aksaklık görülse akla “özelleştirme” gelir oldu. Bütün bunlar kendiliğinden olmadı. Özellikle 12 Eylül’den(1980) bu yana çok yaygın kesimlerden kaynaklanan özelleştirme yanlısı kampanyaları, sendika karşıtı kampanyalarla ve
kamu kesimindeki istihdamın toplumun sırtında bir yük oluşturduğu yolundaki kampanyalarla eşlendirmek yoluyla sağlamışlardır. Bu eleştiriler ‘buralara hatır – gönül ilişkisi sonucu ve politik nedenlerle işçi alındığı iddiaları’ üzerine kurulmuştur.

Ne gariptir ki, bu konudaki eleştiriler, genelde kamu kesimindeki istihdam üzerinde
en belirleyici konumda bulunan siyasal iktidar sahiplerinden kaynaklanmıştır.

Özelleştirme lehine sürülen en popüler görüşlerden biri; ‘özelleştirme, devletten alıp
halka vermektir’.

Ancak gerçekte devletten alınıp halka verilmemektedir.

Ayrıca devlet ve halk, zorunlu olarak birbirlerine karşıt kavramlar değillerdir.

  • Oysa “özelleştirme” sendikasızlaştırma ve sosyal korunmadan uzaklaştırma demektir.

Bunun nedeni, Devletin demokratikleşmesi ölçüsünde, sosyal adalet öncelikleri ile kamu kesiminin önceliklerinin uzlaşabilir olmasıdır.

“Özelleştirme” üretimi daraltmak demektir. Üretim araçlarının mülkiyeti özel kesime geçtiği ölçüde, üretim kararlarının insan gereksinimlerine göre belirlenmesi durumu
son bulur. Onun yerine üretim kararları sermayenin kârlılık ilkelerine göre alınmaya başlanır. (A. Saltık: Örnek, 1 kutusu 2,5 – 3 TL olan yaşam kurtarıcı depo penisilin iğneleri “piyasada” yoktur, ucuzdur, kâr payı düşüktür ama yaşam kurtarıcı olsa bile sermaye açısından üretimi önemsizdir.. “Öksüz ilaç – orphan drug” ilan edilmiştir sermaye tarafından.. Kapitalizmin Tunç yasası “maksimum kâr” çelik iradesiyle yürürlüktedir ve anlı şanlı AKP iktidarı eli kolu bağlı, bu sağlık dramını seyretmektedir ne acıdır ki!)

“Özelleştirme” yabancılaştırmadır

Kapitülasyonları ve Duyun-u Umumiye’yi görmüş bir ülkenin insanları olarak, ülkenin iktisadi işletmelerinin hiçbir sınır tanımaksızın yabancılara devredilmesinin doğuracağı sonuçların ciddiyetini en çok bizim kestirmemiz gerekiyor.

SERBEST REKABET ve SAĞLIK

Serbest rekabet savunucularına göre, tüketiciler piyasada ‘özgürce’ karar verirken, ekonominin yönetimine temel olan kararların oluşumuna katılmaktadırlar. Bu noktada unutulan ya da unutturulmak istenen husus, satın alma ile ilgili kararlarda bireylerin iradelerinin eşitlik içinde rol oynamamakta oluşudur. Eğer bu ekonomi alanında demokrasi ise herkesin eşit olarak değil, satın alma gücü oranında katıldığı bir demokrasidir; dolayısıyla demokrasi değildir.

Sağlık alanının kendine özgü koşulları, serbest rekabet kurallarının işlemesini olanaksızlaştıran kimi özel güçlükler içerir.

Örneğin sağlık alanında göreli olarak, fiyat karşısında esnek olmayan bir istem (talep) söz konusudur. Yani sağlık hizmetlerinde fiyat ne denli artsa da, istemin sabit kalma eğilimi yüksektir. Normal olarak herkes, kendi sağlığı veya yakınlarının sağlığı için parasının tümünü vermeye hazırdır.

Öteki çarpıcı nokta ise; sağlık hizmetlerinin maliyeti, yaşlılar, yoksullar ve kronik hastalar bakımından öbür insanlara göre daha yüksektir. Bu kategorilere dahil olanlar, sağlık hizmetlerine en çok gereksinim duymalarına karşın, en düşük satın alma gücüne sahip kesimi oluştururlar. Sağlık hizmetlerinin piyasa mekanizmasına bağlı kılınmış olması, satın alma gücü yüksek ve ayrıcalıklı dar bir kesimin sağlık gereksinimlerini karşılamaya yönelik olağanüstü lüks sağlık kurumlarının kurulması sonucunu doğurmuştur.
Bizde de Devletin sırtından hızla yükselmeye başlamış bulunan, beş yıldızlı otel konforuna sahip özel hastaneler, bunun bilinen örnekleridir. Sağlık hizmetlerinin özel sektöre terk edilmesi, koruyucu sağlık hizmetlerinin daha çok ihmal edilmesi ve daralması sonucunu doğurur.

Sonuç olarak                     : 

  • Sağlık hizmetlerinin, kamusal kuruluşlar tarafından sosyal dayanışma amacıyla yürütülmesine son verilerek kâr amacıyla çalışan özel işletmelerce yürütülmesinin, yani “görünmeyen ellere” bırakılmasının ciddi sonuçları vardır.
  • Özel sektöre bırakılan sağlık hizmetleri, insanların gereksinimlerine göre değil, satın alma güçlerine göre biçimlenir ve yönlenir. 

Ülkemizde demokratik rejimin askıya alınması ve demokratik hak ve özgürlüklerin ciddi yaralar alması yönünde önemli birer tarih oluşturan 12 Mart (1971) ve 12 Eylül (1980) darbelerine ortam hazırlayan birtakım örtülü operasyonlardır.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin dayandırılmak istendiği gerekçeler; uluslararası terörle ve özelikle bölge bağlamında düşünüldüğünde İslami terör denilen şeyle mücadele etmek ve bölgeyi kitle imha silahlarından arındırmak olarak özetlenebilir.

  • BOP, tarihin tanık olduğu en iğrenç ve en korkunç insanlık trajedilerinin sahnelenmesine neden olmuştur ve olmaya da devam etmektedir  

GELECEK    

Gelecekle ilgili olarak, çok önemli ve büyük değişikliklerin arifesinde olduğumuzu
ve bir dönüm noktasında yaşadığımızı düşündüğümüz çok olmuştur.
Hemen her dönemde böyle düşünenler bulunabilir.
Oysa geçmişe baktığımızda, insanlığının uçsuz bucaksız tarihi boyunca,
bir dönüm noktası sayılabilecek ölçüde önem taşıyan dönemlerin az olduğunu görürüz.

Tüm insanlık açısından değer taşıyan önemli dönemeçlerin sonuncusu,

Kapitalizmin doğuşudur.

*********************

Sevgili öğrencimiz – meslektaşımız Sezin’in özetlemesine bir alıntı da biz yapmak istiyoruz hoşgörüsüyle :

“Birmingham’daki bir yüksek blokta oturan kiracıların
1/7’sinin su aboneliklerinin kesilmesi üzerine doğan durumu bir kapıcı
“Tam leş gibi bir durum doğdu..” tümceleriyle betimledi.

Tuvalette sifon kullanma olanağından yoksun kalan kiracılar,
gereksinimlerini merdiven boşluklarına görmekteler
veya lazımlıklarını pencereden aşağıya boşaltmakta.”

Ian Gregory, The Guardian, 2 Eylül 1992,
(Aktaran: Alpaslan Işıklı, Yeni Din Yeni Tanrı,
Otopsi Yay. 1. Bs. 2005, syf. 119-120)