ÖRTÜNME – TÜRBAN

ÖRTÜNME – TÜRBAN

Cemil DENK
Araştırmacı – Yazar
13.09.2018

Değerli KADIN kardeşlerim, Biraz daha düşünün ve

“TÜRBAN TAKMAK ÖZGÜRLÜKTÜR”,

Kutsal Kitabımız Örtünmemizi Emrediyor

Diyen SİYASİLER tarafından KANDIRILMANIZA DUR deyin!

Kuran’daKADINLARLA ilgili 112 AYET vardır.

Bunlardan yalnızca altı tanesi ÖRTÜNMEKLE ilgilidir

Bu 6 ayette de ÖRTÜNMEKGünahla ya da Sevapla ilgili değildir

TÜRBANIN, Dinimizin gereği olduğunu iddia edenlerin,
En çok üzerinde durdukları ayet; Nur suresi 31. ayettir;
Gelin bu ayetin neler dediğini; DİN adamlarından dinleyelim:

Yazar ve şair Mustafa Sağ’ın, (“EVRENSEL ÇAĞRI, KUR’AN MEALİ” İsimli kitabından okuyoruz;)

Nur suresi 31’nci ayet: “Mü’min kadınlara da söyle, GÖZLERİNİ HARAMDAN Sakınsınlar,

CİNSEL ORGANLARINI saklasınlar?
IRZLARINI korusunlar…”

ÖRTÜLERİNİGÖĞÜSLERİNİN (MEMELERİNİNÜZERİNE VURSUNLAR?”
——— 

İlahiyat Prof. Dr Yaşar Nuri Öztürk’ün “Allah İle Aldatmak isimli kitabından okuyoruz:

Kadının Başını ÖRTMESİ GEREKTİĞİNE dair

HİÇBİR YERDE yazılmış TEK SATIR YOKTUR.

İleri sürülen tek TALEPKADININ GÖĞSÜNÜ ÖRTMESİNDEN ibarettir”

AYETTE BAŞTAN BAHSEDİLMEZ.

Kuran’ın tarif ettiği Örtünmede Peçelerin, çarşaflarıntürbanlarınBurkaların

TARİFİ YOKTUR

BAŞIN ÖRTÜLMESİ Bir Sosyal Durum göstergesidir,

Bir DİN BUYRUĞU DEĞİL
———-

(İlahiyat Prof. Dr Şahin Filiz’in,

Siyaset Tarikat Gölgesinde DİN ve KADIN” adlı kitabından):

SARIĞIN; Dinen kutsal bir Giyecek olarak Giyilmesi de, Kuranda Yoktur”,

İslam’da 76 tane temel FARZDAN bahsedilmektedir 76 FARZDA da
BAŞÖRTÜSÜ ve TÜRBAN’IN Tanımı GEÇMEMEKTEDİR. ”

Başörtüsü, [‘TÜRBAN’DİN’İN BİR EMRİ ya da Farz İbadeti DEĞİLDİR”.

Nur Suresi’nin 30. ve 31. ayetleriyle, AHZAB Suresi’nin 59. ayeti de
Başörtüsüyle İlgili DEĞİLDİR.

Çünkü bu ayetlerde BAŞ ve SAÇ sözcükleri GEÇMEZ.

Asıl örtülmesi gereken GÖĞÜS kısmı ve CİNSEL ORGANLARDIR
———- 

(Prof. Dr. Hüseyin Hatemi açıklama yapıyor):

TÜRBAN veya başörtüsü İSLAMİ Bir EMİR DEĞİL,

Yani FARZ DEĞİLDİR.
—————

(Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sayın Bayan Beyza Bilgin açıklıyor):

Kuran’da; KADINLARIN SAÇININ bir TELİ GÖZÜKMEYECEK şekilde

ÖRTÜNMESİNİ EMREDEN bir AYET YOKTUR.
———-

18 Mart Ü. İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr Nasuhi Ünal Karaarslan açıklıyor:

SAÇIN bir TELİ GÖRÜNMEYECEK

Şeklinde bir AYET YOKTUR

———-
Prof. Dr. Necla Arat,

5 Haziran 2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde şöyle yazıyor:

BAŞÖRTÜSÜ Takmak ile TÜRBAN Takmak,

aynı şekilde DEĞERLENDİRİLMEMELİDİR”. Diyor ve devam ediyor:

“GELENEKSEL BAŞÖRTÜSÜNÜ takan Köy ve Kasaba Kökenli Milyonlarca Kadın,

Başörtülerini, Türbanlılar gibi, DİNSEL bir ÜNİFORMA olarak TAKMIYOR,  Giymiyorlar.”

HER ŞEY CEHALETTEN   

HER ŞEY CEHALETTEN   

Konuk yazar :
Prof. Dr. Coşkun Özdemir

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Sayın okur kızma bana, bu sözcüğü kullanmaktan çekiniyoruz.Ama Doğan Kuban, Yılmaz Özdil, Özdemir İnce, Bekir Coşkun cehaletimizin  çok çarpıcı  örneklerini  veriyorlar. Ben de onlardan ilham alıp annelerin 700’üncü kez toplanacakları bu günde rahip sorunu ve ekonomik kriz sürerken bu yazıya oturdum.

Toplum bunalımdan bunalıma sürükleniyor. Televizyonda ardı ardına felaket haberleri trafik kazalarında ölü sayısının 107’ye vardığını bildiriyor. Erzincan’da iki araba çarpışmış 3’ü çocuk 7 ölü. Trafik kurallarına uymayı bilmiyoruz. Akşam saatleri yürüyüşe çıkıyorum. Yaya geçitlerinde bir tek araba yol vermiyor. Bir yabancı, “siz bunları birkaç kişiyi birden haklamak için yapmışsınız” diyor. Metroda engelli ve yaşlılar için yapılan asansörleri kullanmayı da bilmiyoruz. Her gün kadın cinayetleri okuyoruz. Her gün çocuklarını öldüren, intihar eden, balkondan atlayan… Kaybolan yüzlerce çocuk. Bazılarının cesedi bulunuyor.

Anasını babasını öldürenler, ayrıldığı karısına 28 bıçaklı ölümü reva gören erkek oğlu erkekler.. Denizde boğulanlar, rekor düzeyde işçi kaza ve ölümleri. En çok sigara içiyor, en çok cep telefonu kullanıyor, en çok televizyon seyrediyor, en çok kadın öldürüyoruz.

Yolsuzlukta en önlerde olduğumuza kuşku yok. Şu üniversite sınavları sonuçlarına bakın; onbinlerce çocuk sıfır çekiyor. Kadına saygı, kadına eşitlik tanımak bilmediğimiz şeylerden. Türk erkeği kadından itaat bekliyor. Çünkü erkeğe itaat, kadının ibadetidir. Buna inanıyor. Hoşgörü, anlayış, esneklik, sabırla çözüm aramak bilmediğimiz şeylerden. Karı-koca tartışmalarının cinayetle sonuçlanması bundan. Kadın yalnız sokağa çıkmasın, sesli gülmesin, hele kahkaha maazallah, nişanlılar el ele tutuşmasın (Diyanet’ten!).

Doğu ve Güneydoğuda töre cinayetleri süregeliyor. Bilenler Anadolu’da ensestin oldukça yaygın olduğunu yazıyor. Müziğin her türlüsü günahtır. Örtünmeyen kadın fuhuşu davet eder (ilahiyat profesörleri!)..

  • Hele şu Fetoculuğa kapılan yargıç ve generallere diyecek bir şey bulamıyorum.
    Havsalam almıyor. Çetin Altan havsalayı genişletin derdi. Hangi ortamda yetişti bunlar?

Göz zinasından ötürü kadın meslekdaşlarının yüzüne bakamazlarmış. Görüyor musunuz en yaşamsal kararlara imza atan yüksek yargıçlarımızı.?

Kadına saygıyı, eşitliği Atatürkle öğrendik.

Daha doğrusu öğrenmeye çalıştık. Ama Atatürk 100 yıl yaşayamadı. O mucizeyi çabuk yitirdik. O’nun ardından yobazlar, dini – islamı saptıranlar yönetimde hatırı sayılır bir yer kazandılar (Yaşar Nuri de çabuk gitti!) Neo-emperyalizm bundan büyük yarar sağladı.

  • Aydınlanmacı bir eğitimin önünü kestiler.
  • Köy enstitülerini, halkevlerini kapattılar.

    Ey Türkiyeyi yönetenler!   

    Ey Erdoğan, ey Bahçeli, ey Kılıçdaroğlu, ey Akşener..
    Ey Türkiye’nin  güçlü ayrıcalıklı insanları, işçi örgütleri, eğitimciler, psikolog   ve sosyologlar, yurdunu ve halkını sevenler, birçok olumsuzluğun nedeni olan temeldeki yozlaşmayı, bozukluğu, cehaleti yadsımadan halkımızın eğitim, aydınlanma, bilinçlenme yoksunluğunu hep birlikte göz ardı etmeden, illüzyona başvurmadan, bir çare bir çözüm aramalıyız.

    Kadın gayri  meşru çocuğunu boğuyor, intihar etmek istiyor yapamıyor. Bu ve benzeri sayısız dramları görüyor musunuz? Yazıktır insanlarımıza. İyi düşünelim, hapislerle, idamlarla hiçbir şey düzelmez. Bu iyice hasta, sağlıksız toplumun kurbanları bunlar. Yüzbinlerce, milyonlarca. Hamasetle, övünmelerle gerçeği değiştiremeyiz. Çok ama çok acı sayısız dram yaşanıyor bu ülkede.

    Demokrasiyi de bu koşullarda beceremiyoruz.

  • Hayır ayni gemide değiliz!

    Ülkede 505 hapishanemiz var. 3 bin çocuk (intihar edenler var!) ve 150 bebek hapiste. Bölünmüş, kutuplaşmış bir toplumuz.

    Gerçekleri görüp hep birlikte rasyonel çareler aramalıyız. Tez elden gecikmeden.
    =================================
    Dostlar,

    Sn. Prof. Dr. Coşkun Özdemir‘i sitemiz okurları tanıyorlar sanıyoruz.
    Bizim İstanbul Tıp Fakültesinden hocamız.
    Sonra yurtsever eylemlerde (örn. Silivri ziyaretlerinde, Uğur Mumcu anmalarında) dava arkadaşımız..

    Geçtiğimiz günlerde cep telefonuna bir what’s up iletisi yolladık. Sağlık Hukuku alanında tamamladığımız Yüksek Lisans (Master) tezimizin power point yansılarının web sitemizden indirilebilmesi için erişke (link) idi. Hocamız cepten aradı, görüşemedik, SMS yolladı, ”adını görüyorum ama bir şey açamıyorum!’‘ diye. Az önce kendisini aradık ve bilgi sunduk. Çok sevindi ve öğrenmenin yaşı mı olurmuş.. dedi. Bilgisayarında web sitemize girecek ve o erişkeyi tıklayacak.. Olmazsa dosyayı doğrudan yollarız e-ileti adresine..

Prof. Coşkun Özdemir hocamız hala, ülkemizin dertleriyle dertleniyor. Yukarıdaki yazısı da kanıtı.. Bize, 89 yaşında olduğunu, gelecek yıl 22 Mayıs’ta 90. yaşını kutlayacağını söyledi. Biz de O’na dalya (100 yıl) diledik. ”Gelirsin, değil mi?” dedi. Seve seve.. dedik. ”Not et” dedi, ettik.

Prof. Dr. Coşkun Özdemir, yetkin bir Nöroloji uzmanı olarak, hala, KASDER’de (Kas Hastalıkları Derneği) çok zor durumdaki Kas hastalarına şifa vermeyi sürdürüyor gönüllü derneğinde.. Her yıl kira sözleşmesi bittiğinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ”çık” diyor. Oysa orada karşılıksız bir halk sağlığı hizmeti veriliyor. Belediye yasaları bu tür hizmetlerin verilmesini ve verenlerin desteklenmesini uygun buluyor. Öte yandan, dinci – yandaş vakıf ve derneklere, Erdoğan’ın oğlu Bilal‘in girişimlerine bina bağışlandığını bile okuyoruz basından..

  • Bu ne acımasız, ilkesiz, vicdansız, hukuksuz, etiksiz ve din dışı ayrımcılık ve kin – nefrettir!

Dindar geçinen bir iktidara yakışıyor mu? Neden o binayı simgesel bir kira ile diyelim yılda 1 TL ile kamu yararına hizmet sunan bu Derneğe vermezsiniz? Boya – bakımını yapmazsınız?

Coşkun Özdemir hocamız, Cumhuriyet’in ürünü bir Aydınlanmacı hekimdir.
Bu ülke, Prof. Coşkun Özdemir gibilerin ölçüsüz özverisiyle sırtında ayakta durabilmektedir.
Bu kritik gerçekliği, başta AKP iktidarı olmak üzere herkesin, üstelik gecikmeden kavramasında büyük yarar vardır.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN BAŞARILI OLMASI İÇİN BİR DEĞERLENDİRME

KONUK YAZAR 

Hüsnü Merdanoğlu's profile photo

Hüsnü MERDANOĞLU
ADD Çankaya Şubesi Üyesi

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN
BAŞARILI OLMASI İÇİN BİR DEĞERLENDİRME

Tüzüğünde belirtildiği üzere; Atatürk devrim ve ilkelerini yok etmek için, açık ya da kapalı  plânlı ve sinsi çalışmalaralar içinde olanlara karşı, “O’nun devrim ve ilkelerinin gelecekte de egemen olmasına katkıda bulunma ve onlara bekçilik yapma zorunluluğunu nedeniyle 19 Mayıs 1989 tarihinde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) kurulmuştur.

Dönemin Bakanlar Kurlunun 28.03.1993 tarihli ve 93/4239 sayılı kararıyla “Kamu Yararına Çalışan Dernekler” statüsüne de kavuşmuş olan ADD, 28 yıllık süreçte (kurucu genel başkanlar dışında) iyi yönetilemediği için; kurumlaşmasını tamamlayamadığından, amaç ve hedeflerin gerçekleştirememiş, adına yaraşır gelişmeyi göstermemiştir.

En az elli bini sorumluluğunu yerine getirmeye hazır olan, iki yüz bin kadar üyesi 370 kadar şube (şube sayısı bir zamanlar 500 kadar idi) çokluğuna sahip olan ADD, kurumsallaşmasını sağlayabilseydi; birkaç radyo ve televizyon kanalları, birkaç vakıf ve okullarını yönetiyor konumda bulunması gerekirdi. Böylece; kamuoyunu Atatürk ilkeleri doğrultusunda yönlendirebilen güce erişir ve yaralatacağı hizmetleri nedeniyle görüşüne başvurulun sivil toplum kuruluşu olurdu.

Bilinen gerçektir ki; Atatürk devrim ve ilkelerine karşı örgütlenenlerin güçlü bir altyapısı mevcuttur. Yayınevleri enstitüleri, öğretim merkezleri ve yayın organları, yüzlerce vakıf ve şirketleri bulunmaktadır. Türkiye’de olduğu gibi yurt dışında maddi kaynak ve benzeri destek sağlayan tarafları vardır.

Kendine bağlı hazır kurulmuş olan mevcut vakfı (Ata Vakfı) bile etkin duruma getiremeyen ADD, mevcut durumu ile kamuya yararlı olmadığı gibi, kendine ve üyelerine de yararlı olamayan bir konumda bulunmaktadır. Oysa kamuoyunun bir kesimi adında “Atatürk” olan bu kuruluşun adına yaraşır olmasını, güven vermesini beklemiştir.

ADD, kuruluş yılarında topluma güven verdiği için şu anda Genel Merkez’in kullandığı daireler, üyelerin bağış katkıları ile alınmıştır. Zaman içinde ADD, kamuoyundaki güvenini yitirmiş olmalı ki, bir yandan üye ve şube sayısı azalma sürecine girmiş, gönlü Atatürk ilkelerinden yana olan varsıl yurttaşlar, ADD yerine başka derneklere yardım yapar olmuşlardır. Örneğin “Huysuz Virjin” olarak bilinen Seyfi Dursunoğlu, varlığını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine (ÇYDD) bağışlamıştır. (ADD ile aynı yıl içinde kurulan ÇYDD bu bağışı hak etmiştir. Şöyle ki; söz konusu kuruluşun resmi sitesine yansıtıldığına göre bu süreçte ÇYDD tarafından; 71344 üniversite öğrencisine burs verilmiş, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde -ADD’nin varlık gösteremediği doğu ve güneydoğu Anadolu illeri de dâhil-  okuyan bu öğrencilerden mezun olmuş olanlardan; 2192 genç doktor, 1849 genç öğretmen, 1375 genç mühendis, 607 genç avukat, 526 genç hemşire, 482 genç iletişimci, 324 genç güzel sanatlar mezunu, 221 genç diş hekimi, 181 genç eczacı, 136 genç mimar, 112 genç veteriner, 85 genç psikolog, 77 genç turizm ve otelci, 43 genç bankacı, 24 genç denizci, 47 genç tercüman, 20 genç sivil havacı, çağdaş bireyler olarak iş yaşamına atılmışlardır.)

ADD kurulduğu ilk yıllılarda benim de içinde bulunduğum Eğitim Kurulu aracılığıyla gençlerin yetişmesine ağırlık vermişti; yüzlerce gencin ilgisi nedeniyle dernek binası koridorlara dek dolup taşmakta idi. İçim sızlayarak belirtmek isterim ki, kurucu kadroların başlattığı bu hizmetler önlenmemiş olsa idi ADD, 28 yıllık süre içinde bir değil birkaç Aziz Sancarın yetiştirilmesine katkı verebilirdi.

****
Adında Atatürk olan her kurum ve kuruluşun öncelikli görevi; Atatürk devrimlerinin önde gelen ilkelerinden laikliğin, din ve düşünce özgürlüğünün temeli olduğu bilinciyle, kimsenin iknacına (başörtüsü de dâhil) müdahale etmeden, toplumsal barışı sürekli kılmaya yönelik çaba içinde olmalıdır.

Cumhuriyetimizin yetiştirdiği değerlerden biri olan Oktay Sinanoğlu’nun vurguladığı gibi; “Atatürkçülük” şu yalana indirgendi: ‘Atatürkçülük’ eşittir “laiklik”, eşittir “Müslüman düşmanlığı”. Sonunda halk aydınlara ve devlete husumetle bakar oldu.

ADD Bilim ve Danışma Kurulu Başkanı’nın internet ortamında 1 Mayıs 2016 günü paslaştığı aşağıda değindiğim ayet eleştirisi Bu bağlamda değerlendirildiğinde kimlerin işine yarayacaktır? ADD Bilim ve Danışma Kurulu Başkanı söz konusu iletisinde şunlara değiniyor:

MUTLAKA BİLMENİZ GEREKEN 3 AYET !!!

Değerli arkadaşlar,
Bu gün sizlerle Kur’anın Mekke’de vahyolunan surelerinden 3 ayeti paylaşmak istiyorum. Bu ayetlere göre Kuran Arap Peygamberi aracılığı ile Araplar için Arapça indirilmiştir. Arapların dışındaki kavimlerin (Milletlerin) ayrı bir inancı olabileceğine bizzat Kuran bu ayetlerle işaret ediyor. Takdir size kalmış.

1-Yusuf Suresi, 2,
2-İbrahin Suresi 4,
3-Kafurun Suresi 6

ADD Bilim ve Danışma Kurulu Başkanı’nın 3 ayet eleştirisi karşısında, en az 3 soru sormak gerekir: Bu eleştiri ile

1-ADD’ye mi?
2-Atatürkçülüğe mi?
3-Laikliğe mi? Hizmet etmiş olunuyor?

Kur’an’ın duyurulmasında bugüne dek yüzyıllar geçmiş, ülkemiz nüfusu da dahil milyonlarca insan tarafından benimsenmiş bir olgunun gündeme taşınması, günümüz bilge adamı Yaşar Nuri Öztürk’ün şu tespitlerinde anlam bulmaktadır:

“Biz, laik ve Atatürkçüyüz diyerek, dine, dindara, gerçekleri bilen düşünce adamlarına sırtarını dönenler, meydanın dinci talan çetelerine terk etmiş oldular. Laiklik adına basiretsizlik üretenler, dincilere dolaylı destek vermiş oldular.

“Dinciliğin bütün şansı, solculuk ve Atatürkçülük adına hezeyan sergileyen ekiplerin yanlışlarıdır.”

*****
ADD üyeliğinde bulunmuş olan bir yazar (Yılmaz Dikbaş) “Atatürkçüler Yenildi” adını taşıyan yapıtında, ADD ile ilgili şu değerlendirmede bulunmuştur:

Kemalizm’in temel ilkelerinden olan; antiemperyalizm, ulusal egemenliğe bağlılık ve devrimcilik ilkelerini çıkaranlar ADD adlı sivil toplum örgütünde toplanmışlardır.  Atatürkçüler yenildi Kemalistler kazanmalı.

(Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Vural Savaş’ın ADD yönetimi yönelik çok ağır değerlendirmesini merak edenler için “Emperyalizmin Uşakları, Bilgi yayınevi, Ankara, 2005, 2. Baskı syf. 118’e bakmalarını önermekle yetiniyorum.)

Üzerinde Atatürk resmi olan takvim satışları yaparak, Atatürk ticareti yapan bir konuma düşürülen ADD’nin tarihi ile ilgili bugüne dek en kapsamlı çalışma olan ADD’NİN KİTABInda (Tekin yayınları, birçok ADD yönetim kurulu üyesi ve ADD üyelerinin  böyle bir kitaptan haberdar oldukları bile kuşkuludur)  şu düşündürücü cümleler yer almaktadır:

  • “ … ABD ve AB ve İsrail’lilerinin yakından izlediği” vurgusu dikkat çekici olduğunu belirterek yinelemek isterim ki; adında “Atatürkçü” sözcüğü olan ADD’nin Kemalist üyeleri; ADD’nin Atatürk resimli takvim satan durumundan kurtarılarak, yurttaşlara güven veren bir sivil toplum kuruluşuna dönüştürmeleri için sorumluluklarını yerine getirmelidirler.”

Kemalizm; zoru başarmaktır. Hiç kuşkusuz ADD’nin mevcut üyeleri içinde birçok Kemalist bilinçte üye vardır. ADD’nin adına yaraşır düzeye erişebilmesi için 2016 Haziran ayı içinde yapılacak genele kurul bir fırsattır.

28 yılın eksikliklerini gidermek için ADD’nin hedefi; Aziz Sancar niteliğin bilim adamları yetişmesine katkı vermek olmalıdır.

Dernek yönetiminde başarı; özverili, sorumluluğun bilincinde ve birbiri ile dayanışma-yardımlaşma içinde olan kadroların, derneğin tüzüğün amacına yaraşır projelerin gerçekleştirmelerine bağlıdır.

Henüz adayların belli olmadığının rahatlığı ile belirtmek isterim ki; ADD Genel Yönetimine aday olacaklar; tüzük hükümlerine uygun açıklayacakları inandırıcı projelerle delegelerin oylarını istemeli ve yönetime geldiklerinde, açıkladıkları projeleri gerçekleştirip gerçekleştirilmediklerine göre değerlendirilmelidirler.

Derneği atlama tahtası olarak görmeyen, dernek amaçlarına uygun projeleri gerçekleştirmek için yönetime gelen bir kadro sayesinde, Kemalizm’i atağa kaldıran mümkün olabilir.

ADD’nin çeşitli organlarında görev almış, sorumluluğunun bilincinde bir ADD üyesi olarak ve saygı ile.

Mayıs 2016.

=================================================

Dostlar,

Yorumsuz sunuyoruz değerli dostumuz Sayın Hüsnü Merdanoğlu‘nun yazısını..
O’nun, çok değerli kitaplarıyla Aydınlanmaya ve özverili – nitelikli hizmetleriyle
ADD’ye paha biçilmez hizmetleri oldu uzuuun yıllardır.. Hala olabilir ve mutlaka olmalı..

ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan‘ın paylaştığı yukarıda geçen
3 Kuran suresi hakkında Sn. Ercan yanıt yazarsa onu da sitemizde yayımlarız.

Ancak yaklaşık 2 haftadır bu 3 sureyi sitemizin manşetinde tuttuğumuz da izleyicilerimizin bilgisi içindedir.. Elbette beklenen bir “yarar” vardır bundan bize göre de.

ADD’nin hazin halleri konusunda Sn. Merdanoğlu’nun yazdıklarına biz de bütünüyle katılıyoruz.
Şimdiki başkan 6 yıldır “tek adam” mantığıyla ADD’yi güdükleştirmiş, bir yığın katıksız Kemalist ADD’den kopmuş, uzaklaş(tırıl)mıştır.. Biz de bunlardan biriyiz.. Bu sitede yayımlanan yazılarınızı okurlarımız biliyorlar.. Bunlara ADD web sitesinde, Dergisinde gerekçesiz olarak yer verilmiyor… Yazılı başvurularımız bile yanıtsız kalıyor hukukçu genel başkana!?

ADD hiçbir döneminde, son 6 yılda olduğu ölçüde güç yitirmedi ve kötü – dışlayıcı yönetilmedi!

Sevgi ve saygı ile.
28 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

‘Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike’


Dostlar,

Yurt Gazetesi yazarlarından Sayın Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, bu gün,
10 Ağustos 2014 günlü yazısında

‘Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike’

başlığını kullandı.

Değerli dostumuz, bu sitede pek çok yazısını paylaştığımız Sayın Zeki SARIHAN‘ın makalesine ayırmış tüm köşesini..

12. Cumhurbaşkanı / Yarı Başkanı seçimini R.T. Erdoğan kazanmış görünüyor.
Oldukça düşük bir katılım ile (3/4 dolayında) 19+ milyon kadar oyla, yani toplam seçmen sayısının 1/3’ü ile… Seçime katılmayan 1/4’ün sayısından birkaç milyon fazlasıyla ve % 51+ gibi kritik bir oyla..

Böylelikle, Sayın Zeki Sarıhan’ın makalesinde yaptığı kritik saptamaya göre;

  • “…Fakat bugün koskoca bir millet, geliyorum diyen yeni diktatörlüğü önlemekte âdeta aciz durumdadır.”

öngörüsü gerçekleşmiştir..

“Birleşe birleşe kazanma” olanağı kullanıl(a)mamıştır.

  • Her 4 seçmenden 1’i sandığa gitmemiştir!

Oysa bu seçmenler RTE’ye oy vermeyi düşünmeyen yurttaşlardır.
Önlerine getirilen “çatı adayı”na protestodur davranışları.

Bu yurttaşlarımız, seçimi boykot ederek RTE’nin “tek adam diktatörlüğünün
yolunu açmışlardır bir anlamda..

Bu aşamada ülkemize “hayırlı olsun” demekten başka ne söylenebilir ki??

Lütfen siz de okur musunuz aşağıdaki önemli makaleyi ??

Ve üzerinde derin derin düşünür müsünüz, bundan sonrasını;
“halkı nasıl kazanacağımızı”??

Sevgi ve saygıyla.
10.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

===================================================

‘Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike’

'Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike'

Yaşar Nuri Öztürk

info@yasarnuri.com 
10 Ağustos 2014, 10:29
YURT Gazetesi

Yakın tarih araştırmalarıyla tanıdığımız Zeki Sarıhan, dikkatle okunması gereken bir yazı yazmış ve bize de göndermiş. Bu çok önemli yazıyı kısmen özetleyerek aktarıyorum:

10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Türkiye, büyük bir tehlikenin ağzındadır. Ya çoğunluğun sağduyusuyla bu tehlikeyi atlatacak, ya da gene çoğunluğun oyları ile bir diktatörlüğün pençesine düşecektir.”

“Diktatörlük sözcüğü kötü bir durumu çağrıştırsa da onun herkes için ifade ettiği şey farklıdır. Örneğin halk kitleleri uyansalar, örgütlenseler, mücadele etseler ve iktidarı
ele geçirseler, sonra da bin yıllardır kendilerini aşağılayan, sömüren, zulüm yapan sınıflara karşı diktatörlük yapsalar insanlık için ne kadar mutlu bir sonuç doğardı!
Onlara karşı böyle bir diktatörlük, halk için en geniş demokrasiden başka bir şey değildir.

“İster laik, dinci veya faşist olsun, Doğu veya Batı kültürünü benimsemiş olsun, hâkim sınıfların diktatörlüğü kendileri için bir cennet, halk için ise bir cehennemdir. Böyle bir rejimde iktidar sahipleri yiyecekler, içecekler, çalacaklar, çırpacaklar, her şeyin sahibi ve hâkimi olacaklar fakat kimse kendilerinden hesap soramayacaktır. Kanun devletinin yerini muktedirin iradesi almıştır. O ne derse odur! Ayakta kalmak için kendi çevresini beslemeyi, onlara makam ve mevki vermeyi de ihmal etmeyecektir.”

“Türkiye şimdi böyle bir tehlikeye doğru adım adım yaklaşıyor!”

“Türkiye halkının 150 yıldır örgütlenerek, zaman zaman gösteriler yaparak, hatta ayaklanarak geliştirdiği bir demokrasi kültürü de var. Fakat bugün koskoca bir millet, geliyorum diyen yeni diktatörlüğü önlemekte âdeta aciz durumdadır.”

“Eskiden diktatörlükler, askerî darbe ile gelirdi.  Asker ve polis gücüyle ayakta dururdu. Sonra milletin sesli veya sessiz muhalefetine dayanamaz, zulüm makinelerini yavaşlatır, anayasal düzene dönerdi. Diktatörlüğü önleyecek olanın serbest seçimler olduğuna inanılırdı. Şimdi ise bu şablon işlemez haldedir. Diktatörlük sandıkla kurulmaktadır!”

“Şimdi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diktatör olma hevesini açıkça ortaya koymuş bulunan bir adaya oy vermeye hazırlanan bir kitle, kendi lehine gördüğü istikrarın devamı için onun yolsuzluklarını göz ardı etmekte ve tek adam olma isteklerine de tahammül göstermektedir.”

“Türkiye’yi bekleyen tehlike, ekonomik refahın halk kitlelerine doğru yaygınlaşmasına dayanarak, bu kitlelerin oyunun bir gerici mezhep diktatörlüğüne çevrilmesidir. Başbakan, bunu milleti yoklaya yoklaya, adım adım ve her türlü imkânı kullanarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Zira yolsuzlukların hesabını vermekten kurtulması için bundan başka bir yolu da yoktur. Söylemine bakılırsa o, gemileri yakmıştır. İktidarını korumak için yapamayacağı bir şeyin olmadığı da anlaşılıyor. Buna bir iç savaş ve daha önce niyetlendiği gibi komşularla savaşa tutuşmak da dahildir.”

Tayyip Erdoğan’ın dinci faşist diktatörlük heveslerine son verecek olan politika, bütün iktidarın ve bütün servetlerin halka ait olduğunu ilan etmekten başka bir şey değildir. Ayrıntılarla oyalanmaya yer yoktur. O’nun kendi davası için gösterdiği cüreti, inadı, aldatmaları, halk kitleleri için cesarete, kararlılığa ve taktiklere dökmekten, kısacası halkı kazanmaktan başka çare yoktur.”

Soma Katliam mı, Kader mi? Tevil ve Tahrif…


Katliam mı, Kader mi?
Tevil ve Tahrif…

portresi

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Bakıyorum, Yaşar Nuri Öztürk, yine Kur’an dersi veriyor; “Soma kazası kader değildi” demeye getiriyor. Gerçek İslamın kader anlayışı çok farklıymış da, bize öğretilen Cahiliye dönemi müşriklerin ve Emevilerin (Muaviye / Yezid) öğretisiymiş de,
imam-ı Azam şöyle demiş, Hasan el-Basri böyle demiş de…falan da  filan…

Değerli arkadaşlar,

Dini akideye göre, her şeyi yaratan kadir-i mutlak (Omnipotent) Tanrı her şeyin
nasıl olduğunu ve olacağını önceden bilir.. Hiçbir şey Tanrının istemediği şekilde gerçekleşemez; her şey Tanrının bilgisi ve isteği (iradesi) doğrultusunda gerçekleşir.

Kısacası “yaratılmış” Evrendeki tüm olaylar önceden yazgılıdır.. Bu olaylar gerçekleştikçe “demek ki Tanrısal yazgı böyleymiş” demekten başka bir açıklama olamaz. Dini anlayış ve Dini terbiye budur; aksini düşünmek ve söylemek küfürdür. Çaresizlik içinde teselli arayan insanlar için en rahatlatıcı yaklaşım da budur…

Aslında yaşamda her şeyden, başarıdan, başarısızlıktan, kazadan, beladan, felaketten, şanstan, şansızlıktan, saadetten, sefaletten, ölümden, dirimden yalnızca Tanrı’yı “sorumlu” tutmaktan başla bir şey değildir bu yaklaşım… İnsanın (irade-i cüziyesi ?! ile) değiştirdiğini zannettiği veya değiştir(e)mediği her şey aslında önceden belirlenmiştir. Laf kalabalığı ile kıvırtmaya, tevil ve tahrife  gerek yok; İslamın amentüsü* gayet açıktır:

Amentü billahi ve melâiketihi,ve kütübihî ve rusülihî ve’l yevmi’l-âhıri ve
bi’l-kaderi, hayrihî ve şerrihi mina’llâhi teâlâ … 

(Anlamı:  Ben Allâh-ü Te’âlâ’ya, meleklerine, kitaplarına,  peygamberlerine,
âhiret gününe, kadere; iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan geldiğine… inandım…)

***

İnsan gözü açıldıkça, farklılıkları kıyaslamaya başladıkça, ister-istemez sorgulamaya da başlıyor:

“Her şeyi önceden bilen ve belirleyen Tanrı niye Müslümanları helâk ediyor böyle kazalarla? Niye Müslüman bir Ülkede büyük maden kazaları, büyük uçak kazaları oluyor, yüzlerce insan ölüyor da (Müslüman olmayan / kâfir bir ülkede)
örneğin Almanya’da böyle şeyler olmuyor?” 

Sorularına yanıt arıyor… (Japonya’yı Tsunami vurunca, “Allaha inanmayışlarının cezası” olarak yorumlayanlar Soma kazasını nasıl yorumladılar, bilmiyorum)

İslam’a göre, Soma’daki felaketi Allah önceden biliyordu; (hayır bilmiyordu,
derseniz kafir olursunuz) 
dolayısıyla Kadir-i mutlak Allah bu kazayı engellemediğine göre, bu felaketin gerçekleşmesini istemiştir. (hayrihî ve şerrihi mina’llâhi teâlâ).

“Yook, Allah bunu istememişti, ama aklını kullanmayan kulların tedbirsizliğinden oldu” derseniz, o zaman  Allah’ın bilgisi dışında ve iradesine aykırı işler vuku buluyor demektir ki, bu da küfürdür.

“Allah akıl vermiş. Yöneticiler Akıllarını kullansalar kaza önlenirdi,
aklını kullanmayanlar yüzünden kaza oldu”
 diyenlere de “Peki kardeşim, akıl veren Allah, bu insanlara akıllarını kullanmak becerisini niye vermemiş?” diye sorulur… **

Yani neresinden baksanız içinden çıkamayacağınız çelişkili bir durumla karşı karşıyasınız. O halde 2 seçeneğiniz var:

1- Ya Amentü’de olduğu gibi teslim olup (Müslüman iman etmiş, teslim olmuş insan anlamınadır zaten) kadere, iyi-kötü her şeyin Allah’tan geldiğine inanacaksınız, üzülmeyecek, ağlamayacak, isyan etmeyeceksiniz; tevekkülle sineye çekip,
Takdir-i İlahi diyeceksiniz.. ya da,

2- “Bunlar safsata, boş hurafeler.. Ben kadere-madere inanmam; İnsanlar bilimsel aklın gösterdiği yoldan giderlerse, sorunlarını çözebilir, karşılaşabilecekleri olumsuzlukları en aza indirgeyebilirler. diyecek ve ona göre önlemler alarak yaşayacaksınız.

Seçim sizin.

Sevgilerimle. æ
__________________

*Amentü, Nisâ Sûresi, 4/136 Furkan Sûresi, 25/1,2. Kamer Sûresi, 54/49.
Hicr Sûresi, 15/21. ayetlerinin özetidir…

** İbrahim Suresi-4

…Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu
men yeşâu ve yehdî men yeşâ’ ve huvel azîzul hakîm.

Biz her Peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki,
onlara (Allah’ın emirlerini) açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.  
(Diyanet)

BİR FIKRA

Bektaşi Cami avlusundaki dut ağacından, eline bir dut almış, kendini seyreden İmam’a soruyor:

-İmam efendi, şimdi bu dut benim kısmetim mi? değil mi?

Bektaşi’nin bu sorusu karşısında İmam ne desin?.. “Kısmetindir” dese,
onu yere atacağını, yemeyeceğini, “Kısmetin değildir” dese dutu ağzına atıp yiyeceğini sezinlediği için şöyle yanıtlamış; 

-Erenler, yerseniz kısmetiniz, yemezseniz kısmetiniz değil…
Bunun üzerine Bektaşi gülümseyerek;

-“Ha şöyle İmam efendi, imana geldin nihayet..  ”     demiş.

——————-

Soma katliamı kader mi?

portresi

Yaşar Nuri Öztürk
info@yasarnuri.com
25 Mayıs 2014

  1. Bu konuyu birkaç yazıyla ele alacağız. Önce kader kavramına Emevî saltanat dinciliğinin yüklediği Kur’an dışı anlamı tanıyalım. Çünkü bugünkü dincilik manifestosunun da dinci saltanat zorbalarının da dayattığı anlayış bu
    Emevî anlayışıdır. Bugünkü İslam dünyasında geçerli olan kader anlayışı, Emevîlerin, saltanatlarını güçlendirmek ve kitleleri bastırmak için oluşturdukları bir ideolojik kader anlayışıdır ki,
    Mekke müşriklerinin Cahiliye dönemindeki kader anlayışına dayanır.

Bu meseleyi, ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ (yayını: 1990) ve ‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’ (yayını: 2013) adlı eserimizdeki ilmî-tarihî tahlilleri esas alarak buraya taşıyacağız. Müşriklerle Emevîlerin kader anlayışı tıpatıp aynıdır. Bu kader anlayışı Emevîlerin işine yaradığı için onu İslam patenti altına çektiler.

İslam öncesi dönemin her konuda amentüsünü veren Cahiliye şiirinde bu kader kavramı, geleneksel İslam’ın herhangi bir akait kitabındaki gibi anlatılmıştır.
Cahiliye şairleri bu kader kavramını bazen ‘kader’ sözcüğüyle bazen de ‘kitap’ (değişmez yazı) sözcüğüyle ifade etmekteydiler.Cahiliye dönemi şiirinin büyük ustalarından Lebîd şöyle diyor:

“İnsan, Tanrı’nın kendisi için ezelde yazdığını silemez. Nasıl silebilsin ki,
Tanrı’nın yazdığı değiştirilemez.” Şunu da söylüyor Lebîd:

“Başıma bir felaket gelince ‘Kaderin yaptıklarından vah bana’ demem.”

Hüzeyl kabilesinin divanında müşrik şair Üsame bin el-Hâris, kabilesinin kaderine üzülerek şöyle diyor:

“Ne yapalım, onlar için kader böyle yazılmıştır.”

Kur’an, Cahiliye’nin kader anlayışını bize tanıtan beyyineler içermektedir. Bu beyyinelere baktığınızda, Cahiliye kader anlayışının, geleneksel Emevî İslamı’ndaki kader anlayışının tıpatıp aynısı olduğunu görmekte gecikmezsiniz. Mademki meseleye Kur’an penceresinden bakıyoruz, söylediklerimize tanık olarak şu ayeti kayda geçirelim:

“Şirke batanlar dedi ki, ‘Eğer Allah isteseydi biz de atalarımız da Allah dışında bir şeye ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de
aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”
(16 / NAHL / 35. Ayet)

Emevîlerin Müslümanlara dayattıkları kader anlayışının tezi de aynen buydu:

“Her şey Allah’tandır, başınıza gelenlere ve mesela bizim yönetimimize sabredin ki
daha büyük belalara maruz kalmayasınız.”
Emevîlerin bir numaralı sömürü mekânları cami, bu mekânın bir numaralı sömürü malzemesi ise kader kavramıydı. Ehlibeyt katili Emevî kralı Muaviye şöyle diyordu:

“Beni Allah iktidara getirdi. Halifelik Allah’ın bize verdiği bir mülktür. Toprak Allah’ındır, ben de Allah’ın halifesi olduğuma göre, toprakta bütün tasarruf benimdir.
Allah, halifelerini cehennemden uzak tutmuş, cenneti onlara vacip kılmıştır.”

http://www.sanalbasin.com/goster/23864/?href=http://www.yurtgazetesi.com.tr

  1. Emevîler, saltanat temellerini Cahiliye dönemi kader kavramına oturttukları için,
    bu müşrik kader kavramını İslam imanının şartları arasına koymuş, buna itraz edenleri ‘ümmetin Mecusileri’ olarak damgalamışlardır. Kimse çıkıp sormamıştır: “Siz dururken başka Mecusi aramak akla aykırı değil mi?”

Emevîlerin temsil ettiği saltanat dincisi siyasete göre, halifeliği veya (günümüzde olduğu gibi) iktidarı bir biçimde eline geçirenlere, onlar bırakıp gidinceye veya ölecekleri güne kadar itaat Allah’ın emridir.

Emevîlerin Cahiliye’den aktarılmış kader anlayışına o dönemde iki büyük karşı çıkış dikkat çekiyor:

1. Hasan el Basrî’nin teorik karşı çıkışı,
2. İmamı Âzam Ebu Hanîfe’nin eylemli karşı çıkışı.

Hasan el-Basrî (ölm. 110/728), Emevî zorbaları ile onların yandaşı ulema tarafından oluşturulan ve İslam akaidine sokulan Kur’an dışı ‘kader’ anlayışına savaş açtı.
İnsanın bütün eylemlerinden sorumlu tutulması gerektiğini, başa gelenleri Allah’ın takdiri diyerek meşrulaştırmanın dine aykırı olduğunu en gür sesiyle haykırdı. Hasan el-Basrî, Emevîlerin kader kavramını kendilerini savunmak üzere yorumlamalarını değerlendirirken aynen şunu söylüyordu:

“Allah’ın düşmanları yalan söylüyorlar.”

İmamı Âzam (ölm. 150/767) ise kudretin insanda vücuda getirilişini (yaratılmasını) Allah’ın fiili olarak, vücuda getirilmiş bu kudretin kullanımını ise insanın fiili olarak görüyordu.

İslam’a, Emevî yandaşı ulemanın soktuğu ‘müşrik kader anlayışı’, esası bakımından Emevîlere ve benzeri saltanatlara isyanı önlemede bir tür ‘kutsal çare’ idi. O halde
bu müşrik kader anlayışına karşı çıkanın ilk işi, zulme isyan olacaktır. İmamı Âzam da
bu anlamda bir isyancıdır. Zaten düşmanlarının onu ithamda kullandıkları en önemli suçlamalardan biri de ‘ümmeti isyana teşvik’ suçlamasıdır.

İmamı Âzam, isyanını ilim ve fikirde bizzat, siyasal alanda ise dolaylı desteklerle yerine getirmiştir. Onun, Emevîlere karşı sergilenen tüm isyanları hem fikren hem de maddeten desteklediğini görüyoruz.

Baştan başa zulüm ve sömürü üzerine oturan Emevî yönetimi, yarattığı ve yaşattığı dinsel tasavvurları, aynen günümüz dinciliği gibi, gücünü tahkim için ustalıkla kullandı.

Emevîler, Allah ile aldatmanın bu duygusal noktasını yakaladıktan sonra buna karşı çıkış ifade eden fıkhî, felsefî bütün görüşleri din dışı ilan etmek üzere güdümlerindeki sarıklı Allah düşmanlarını meydana sürdüdüler. ‘Din uleması’ denen zulüm aracı bu zebanilerin, en saygın isimleri bile (örneğin, İmamı Âzam’ı) etkisiz kılmadaki şeytanî eylemlerinin nasıl yürütüldü-ğünü ve nasıl etkili olduğunu anlamak için sadece İmamı Âzam’ın hayat ve mücadelesini izlemek bile yeter.

İş o hale getirilmişti ki, Emevînin icraatını tenkit, Allah’ın irade ve kudretini tenkit gibi algılanıyordu. Emevî yandaşı ulema diyordu ki, “Kederin bizim tarafımız-dan belirlenmiş anlamını inkâr, ümmet içine sonradan sokulmuş bir zındık fikirdir.”

Emevîlerin, şuraya kadar anlattıklarımızla oynadıkları şeytanî oyunun anlamını
Mısırlı düşünür Ebu Zeyd çözüyor:

“Emevîlerin bütün zulümleri, ‘kaderi inkâr etmemek’ adı altında tanrısal iradeye
fatura ediliyordu.”(Ebu Zeyd, el-İtticâhu’l-Aklî fi’t-Tefsir, 20)

http://www.sanalbasin.com/goster/23864/?href=http://www.yurtgazetesi.com.tr

DİP NOT: KUR’AN’A GÖRE “ALLAH’IN DİLEMESİ / İLAHİ TAKDİR / KADER” KAVRAMININ CEBRİ (ZORLAYICI) BOYUTU

Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisi ile mealen:

“Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık.
Sen onlara vekil de değilsin.”  (6. sure (EN’ÂM) 107. Ayet)

Bu ayetle ilgili olarak birkaç ayet:

“Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına dikseydik,Allah’ın dilemesi dışında, yine de inanmazlardı.
Ne var ki, çokları cehalet sergiliyorlar.” (6. sure (EN’ÂM) 111. ayet)

“Şirke batanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.” Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz.
Sadece saçmalıyorsunuz siz.” (6. sure (EN’ÂM) 148. Ayet)

“Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Allah dışında bir şeye kulluk/ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.”
Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”( 16. sure (NAHL) 35. Ayet)

“Bir de dediler ki: “Rahman dileseydi, onlara tapınmazdık.” Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Sadece saçmalıyorlar.” (43. sure (ZUHRUF) 20. Ayet)

Bu ayetlerdeki “Allah’ın dilemesi”, insanları öyle olmaya zorlaması anlamında bir yaptırımı kesinlikle değildir. (YNÖ)

Sünnetullah’ın (Allah’ın yol ve yasasının, varlık kanunlarının) bir gereği olarak,
İnsanların seçim ve tercihlerine uygun olarak, hayır veya şer de olsa, insan fillerinin yaratılmasında, her şeyin yaratıcısı olması sebebiyle faili mutlak olduğunun vurgusudur.Bu sebeple de İnsanları dinin doğru yoluna getirmek, dindar yapmak,
sadece Allah ile ona inanan insan arasındaki kişisel bir mesele olup, peygamberler dâhil hiçbir başka insanın, dini veya siyasi bir erkin / gücün üstüne vazife değildir. Zaten Allah’ın dışında “Hâdi” olan bir başka güç / kudret de yoktur.

Bu konuda Sünnetullah’tır ki:

“En mükemmel kanıt Allah’ındır. O dileseydi hepinizi toptan doğru yola iletirdi.”
(6. sure (EN’ÂM) 149. Ayet)

Allah herkesi toptan doğru yola iletmeyi dilememiştir çünkü Sünnetullah gereği olarak:

“Küfre sapanlar derler ki: “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” De ki:
“Allah dilediğini / dileyeni saptırır. Doğruya yöneleni de kendisine iletir.”
(13. sure (RA’D) 27. Ayet)

“Bir kısmını iyiye ve güzele kılavuzladı, bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu. Onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar.” (7. sure (A’RAF) 30. Ayet)

“Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah’ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah’ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz.”( 13. sure (RA’D) 11. Ayet)

“Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştir. Ve Allah, iyice işiten, gereğince bilendir.” (8/Enfal/53)

“…. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.” (5/Maide/51)

Allah, dileyene, dilediğini, dilediğince verir… Hem öyle, hem böyle…