TÜRKİYE’DE LAİKLİK

TÜRKİYE’DE LAİKLİK (*)

Suay Karaman 

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşmesi yolunda önemli adımlar atılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 Mart 1924 tarihinde üç önemli yasa çıkarılmıştır. 429 sayılı yasayla Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı kaldırılarak, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Böylece Türkiye’de din hizmetleri, devlet kontrolü dışında değil, devletin denetimiyle yürütülmeye başlanmıştır. 430 sayılı yasayla Öğretimin Birleştirilmesi sağlanarak, dinsel temellere göre eğitim yapan okullar kapatılmıştır. 431 sayılı yasayla Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Toprakları Dışına Çıkartılması sağlanmıştır. Bu yasalara “Üç Devrim Yasası” adı verilmektedir.

30 Kasım 1925 tarihinde tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren Medeni Kanun ile hukuk alanında da laiklik ilkesi geçerli kılınmıştır. 10 Nisan 1928 tarihinde anayasanın ikinci maddesinde yer alan “Türk Devleti’nin dini, İslam dinidir” cümlesi çıkarılmıştır. 1 Kasım 1928 tarihinde yapılan Harf Devrimi sonrasında ortaokul ve lise ders programlarından Arapça ve Farsça dersleri kaldırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşme yolunda attığı bu adımlar, çağdaşlaşmanın gereğidir.

15-23 Ekim 1927 tarihleri arasında yapılan CHP 2. kurultayında, partinin temel ilkeleri olarak Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik benimsenmiştir. 10-18 Mayıs 1931 tarihleri arasında yapılan 3. kurultayda da Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri de eklenerek, CHP’nin temel ilkeleri altıya çıkarılmıştır. CHP’nin amblemi olan “6 Ok” işte bu ilkeleri simgelemektedir. 9-16 Mayıs 1935 tarihleri arasında yapılan 4. kurultayda kabul edilen CHP Programı ile bu ilkeler resmiyet kazanmış ve “Kemalizm” olarak tanımlanmıştır.

Laiklik ilkesinin anayasaya girişiyle ilgili de şunları söyleyebiliriz: 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasıdır. 1921 Anayasası’nda devletin diniyle ilgili bir madde yoktur. Ancak 29 Ekim 1923 tarihli “Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” ile din, anayasaya girmiştir. Anayasanın 2. maddesi şöyledir: “Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır, Resmi lisanı Türkçedir.” şeklinde değiştirilmiştir.

20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen 1924 Anayasası’nda devletin dininin, İslam dini olduğu belirtilmiştir. Üç Devrim Yasası’nın, Anayasadan yaklaşık 1,5 ay önce kabul edilmesine ve Anayasanın kendisinin de laik olmasına karşın, zamanın koşulları böyle bir kuralın Anayasa’da yer almasını gerektirmiştir. Bu kuralın Anayasa’nın 2. maddesinden çıkartılması, 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan anayasa değişikliği ile olabilmiştir. 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan değişiklikle, 2. maddeye, Devletin temel nitelikleri olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında yer alan

  • Altı Ok; “Türkiye Cumhuriyeti Cumhuriyetçi, Ulusçu, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimcidir” biçiminde girmiştir.

Ülkemizin en çağdaş ve ilerici olan ancak değerini bir türlü anlayamadığımız 1961 Anayasası’nın 2. maddesi şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” 1982 Anayasası’nın 2. maddesi şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

10-18 Mayıs 1931 tarihinde yapılan CHP 3. Kurultay’ında parti programına “Din anlayışı vicdan işi olduğundan parti din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaşlık yolundaki başlıca başarısı olarak görür” şeklinde bir madde eklenmiştir. 1933 yılında din dersleri okul programlarından çıkarılmıştır. Ancak 1949 yılında ilköğretim, 1956 yılında ortaöğretim programlarına “seçmeli ders” olarak yeniden konulmuştur. 1961 Anayasası’nın 19. maddesinin 4. fıkrasında “Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.” biçimindedir; din eğitimi için zorlama ve zorunluluk yoktur. 1982 Anayasası’nın 24. maddesinin 4. fıkrasında “Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” biçimindedir: din eğitimi zorunludur. Ve aslında sorunludur.

Laik Türkiye Cumhuriyeti yaklaşık on yıl sürekli savaşlardan sonra, 1923 Aydınlanma Devrimi ile kurulmuştur. Türkiye’deki devrimin 1789 Fransız Devrimi’nden farkı, emperyalizme karşı savaşla kurulmuş olması, 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ise, Marksizm ideolojisi üzerine kurulmamış olmasıdır. Aydınlanma Devrimi’nin itici ve sürekli gücü Kemalizm, ilkelerinin üçünü (cumhuriyetçilik, ulusçuluk, laiklik) Fransız Devrimi’nden, üçünü ise (devletçilik, halkçılık, devrimcilik) Bolşevik Devrimi’nden esinlenerek bir bütün oluşturmuştur.

Her ne kadar laiklik ilkesinin Fransız Devrimi’nden alındığı bilinse de, kaynaklara baktığımızda bu doğru değildir. Laikliğin ilk adımı olan din ve devlet işlerinin ayrılması Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve hükümdarı Tuğrul Bey (990-1063) tarafından gerçekleştirilmiştir. Tuğrul Bey 3 Şubat 1057 tarihinde, hilafet ile saltanatı ayırarak, saltanatı kendisi üstlenmiş, halifeyi ise maaşını devletten alan bir cami imamı düzeyine indirmiştir. Fransız sinolog ve Türkolog Joseph de Guignes (1721-1800), 1748 yılında basılmış olan “Hunların, Türklerin tarihsel kökenleri…” adlı eserinde Tuğrul Beyin yaptığından söz etmiştir. Fransız yazar ve filozof Voltaire (1694-1778) bu eseri okumuş ve Tuğrul Bey’in yaptığı devrimi çok iyi kavramıştır. Din ve ifade özgürlükleri ile insan hakları konusundaki düşünceleriyle Fransız Devrimi’ne büyük katkısı olmuştur. Böylece laiklik ilkesi, Fransız Devrimi’ne Tuğrul Bey’den esinlenerek girmiştir. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi vardır, Tuğrul Bey’in damgası vardır diyebiliriz.

Kemalizm, benim yerimde benden ileri olmaktır” diyerek kendi ideolojisini açıklayan Mustafa Kemal Atatürk, akıl ve bilimi manevi mirası olarak göstermiştir. Kemalizm ileriye açık, aydınlanmacı bir ideolojidir. Mazlum ulusların, ulusal demokratik devriminin ideolojisidir.  Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir. Konunun bütünlüğü açısından Kemalizm’in bu 6 ilkesine kısaca bakmamız gerekir.

Cumhuriyetçilik ilkesi devlet yönetiminde, Türk ulusunun istencinin egemen olmasıdır. Cumhuriyetçilik, saltanat ve hilafetin yıkılmasının ötesinde, onların temsil ettiği şeyhlik, ağalık gibi ortaçağ ilişkilerinin de son bulmasıdır. Ulusun tüm bireylerini demokratik ve özgürlükçü bir düzende açık ve yönetime etkin olarak katılımcı kılmaktadır.

Ulusçuluk ilkesi, etnik kökene dayanmayan bir yurtseverliktir. Bu ulusçuluk barışçıdır, emperyalizm karşıtıdır; kalkınmayı ve çağdaşlaşmayı kendi insanına dayatır. Atatürk, “Türk ulusu, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türkiye halkıdır” diyerek, ulusu belirli bir coğrafya üzerinde oturan halkın bütünü olarak kucaklamaktadır.

Devletçilik ilkesi, ulusal ekonomiyi kurarak, bu ekonomiyi toplum yararına yönlendiren ve karma ekonomiyi benimseyen bir sosyal devlet anlayışıdır. Devlet, özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarısız olduğu, ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yaparak, ekonomiye yön verecek ve kıt kaynakların akılcı kullanımının planlamasını sağlamaya çalışacaktır.

Halkçılık ilkesi, yönetimde, gelirlerin dağılımında, kalkınmada, devlet olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar ve sosyal devlet ilkesini benimser. Ekonomik ve siyasal kararlara halkın ve halkı temsil eden demokratik kitle örgütlerinin katılımını sağlayacak kurumların oluşturulmasını esas alır. Hiçbir kişiye ya da gruba ayrıcalık tanımadığı gibi, sınıf egemenliğini de kabul etmez.

Laiklik ilkesi, dini fikirlerle dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıdır; toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayandırılmasıdır. Toplumun binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara göre yönetilme zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Din adına yapılan baskı ve zorbalığın devre dışı bırakılmasıdır. Laiklik aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın gerekli ilkesidir.

Devrimcilik ilkesi, eskimiş kurumları yıkıp, çağın gereklerine uygun yeni kurumlar oluşturmak ve değişime, yeniliklere sürekli olarak açık kalmaktır. Devrimcilik, bilinçli olarak yeniliğe doğru gitmektir. Diğer ilkelerin hepsi, devrimci anlayışla yorumlanmalı ve uygulanmalıdır.

Şimdi bugün ülkemizde laiklik ne durumda ya da laiklik tehlikede mi diye bir soru soralım ve devam edelim: Atatürk’ün öncülüğünde 1923 – 1938 yıllarında her alanda büyük kalkınma hamleleri başlatan ülkemiz, Atatürk’ün ölümüyle birlikte hem partide, hem de ülkede yanlış rotalara savrulmuş, yapılan yenilikler hız kesmiş ve Altı Ok yara almaya başlamıştır. Atatürk zamanında bile laikliği benimsemeyenlerin bulunduğu bir gerçektir. 23 Aralık 1930 tarihindeki Menemen Olayı da laikliğe karşı bir şeriat ayaklanmasıdır. Buna benzer ayaklanma ve isyanlar Atatürk zamanında hep bastırılmıştır. Ancak Atatürk’ün ölümünden 1950 yılına kadar olan 12 yıllık CHP iktidarı dönemi Kemalist atılımların durdurulduğu, geri dönüş sürecinin başladığı, çelişkilerle dolu bir geçiş dönemidir. Laiklikten ilk ödün, Atatürk sonrasında CHP tarafından verilmeye başlanmıştır. İmam hatip okulu açılması, din eğitimine başlanması, irticaya ödün verilmesi ve benzer olgularla laiklik yara almaya başlamıştır. Demokrat Parti bu laiklikten sapma mirasını devralarak çok fazla ödüncü bir biçimde sürdürmüştür. Daha sonra iktidar olan siyasi partiler de, laiklik ilkesinden ödün vermeye devam etmişlerdir.

14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından Türkçe okunan ezan Arapça’ya çevrilmiştir. Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Adnan Menderes: “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ardından hızla Kuran kursları ve imam okulları açıldı. 1980’li yıllarda devletin imamlarına Rabıta-ül Alem örgütü maaş verdi. Din dersleri anayasal zorunluluk oldu. Cami sayısı okulları geçti, tesettür arttı. Bir kısım aydın insan taklitleri bütün bunları inanç özgürlüğü sandı.

Türkiye’nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1968 yılında şunları söylüyordu: “Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz.” 12 Eylül 1980 darbesinin ürünü olarak 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren şunları söylemişti: “İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930’lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum.”

1991 yılında DYP – SHP koalisyon hükümetinin, DYP’li devlet bakanı Ekrem Ceyhun: “Biz devletin emrinde din değil, dinin emrinde devlet istiyoruz” diyebilmişti. 10 Nisan 1994 Pazar günü Ankara ve İstanbul‘da şeriat düzeninin gelmesi için Aczmendiler gövde gösterisi yaptı.

Tayyip Erdoğan 1996 yılında yaptığı bir konuşmada laiklikle ilgili şunları söylemişti:

  • “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.. Bu ne menem şey?.. Çıkıyor İçişleri Bakanı, ‘Devlet dine karışır’ diyor. Eeee.. gerisini niye söylemiyorsun?.. Din devlete karışır demiyorsun!..”
  • “Hem laik ve Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar.  Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz.”
  • “Ben Müslümanım, diyenin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim, demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı Allah kesin hâkimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ lafı koskoca bir yalan!.. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.”

11 Ocak 1997 Cumartesi günü başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık konutunda tarikat ve cemaat liderlerine iftar yemeği verdi. ABD vatandaşı olan Merve Kavakçı, İslam dünyasındaki bütün terör örgütlerine kaynaklık eden Müslüman Kardeşler hareketinin ABD’deki ideolojik temsilcilerinden birisiydi. ABD vatandaşı iken 18 Nisan 1999 genel seçimine girerek Fazilet Partisi’nden milletvekili olmuştu. Türbanıyla yemin törenine gelerek, devlete meydan okumak isteyen Kavakçı’nın ABD vatandaşı olduğu ortaya çıkınca, milletvekilliği düşürülmüştü. O günlerde yapılan bu sahtekârlığı görmezden gelen siyasal İslamcılar, “Türkiye’de inananlara zulmediliyor” diye haykırmışlardı. Merve Kavakçı, 3 Temmuz 2017 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla yeniden vatandaşlığa alındı ve yirmi gün sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmek üzere Malezya’ya Büyükelçi olarak atandı. İngiliz ajanı olarak bilinen Şeyh Nazım Kıbrısi’nin önünde diz çöken CIA’nın ılımlı İslam projesinin aktörlerinden Merve Kavakçı’nın büyükelçi yapılması devlet geleneğini bozduğu gibi, laiklik ilkesinin de çiğnenmesi anlamındadır.

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesiyle zaten dincilerin önü açılmıştı. Gelinen bu süreç, 2002 yılında AKP’nin iktidarıyla sonuçlandı. %34 oy ile parlamentoda %67 sandalye elde ettiler. Laiklik başta olmak üzere, tüm cumhuriyet kurumlarıyla, cumhuriyetin değerleriyle, dağımızla, taşımızla, ovamızla bütün doğal güzelliklerimizle, yer altı ve yer üstü zenginliklerimizle kavgaya tutuşmaya başladılar.

Laikliğe karşı eylemlerde “durmak yok, yola devam” diyen AKP iktidarı, ülkemizi din devletine dönüştürmek için büyük gayretlerde bulunmaktadır. Güncel konularda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan fetva alınması, kürtaj konusundaki dinci söylemler, ‘dindar ve kindar gençlik’ yetiştirmek üzere eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi, karma eğitime son verme girişimleri, birçok okulun imam hatip okuluna çevrilmesi, kamusal alanda türban için yasa çıkartılması, opera, tiyatro ve alışveriş merkezlerine mescit yapılma zorunluluğunun getirilmesi, içkiye yasak getirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini bırakarak, bir din devletine dönüştürülmek istenmesinin yeterli işaretleridir. AKP iktidarında yapılanların hepsi laikliğe aykırı eylemler olarak tarihte yerini almaktadır.

Bunların sonucunda 30 Temmuz 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından AKP’nin “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olduğu” karara bağlanmıştır. Ancak AKP kapatılmamış sadece hazine yardımı kesilmiştir. Laik ve demokratik cumhuriyetimizi, “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olduğu” tescillenen bir partinin yönetmesi ise, çelişkilerin ve tutarsızlıkların en büyük örneklerindendir.

22 Ağustos 2010 tarihinde İstanbul Çağlayan mitinginde yeni CHP Genel Başkanı şöyle demişti:

  • Söz veriyorum, türbanı da biz özgür kılacağız. Sözümün arkasında duracağım.”

Bu söz üzerine Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararları yok sayılarak, siyasal İslam’ın simgesi türban önce üniversitelerde, sonra kamuda ve ardından ortaöğrenim ile ilköğrenimde yasa dışı olarak serbest bırakıldı. Anayasa’da tanımını bulan laiklik ilkesi, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarında da vurgulandığı gibi, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Üstelik 29 Haziran 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’de üniversitelerde türban yasağını onaylayan bir karar almıştı. AİHM 4. Dairesi’nin yedi yargıcının oybirliğiyle aldıkları karar ile Türkiye’de türbanın son yıllarda politik sembol olarak kullanıldığı ve dini kurallar üzerine kurulu toplum modellerini ve sembollerini tüm topluma dayatmak isteyen aşırı politik hareketler bulunduğu bildirildi. Böylece türban yasağının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve inanç özgürlüğü ile eğitim alma hakkına ilişkin düzenlemelerine aykırı olmadığına karar verdi. Demokrasi ilkesi yönünden başkalarının hak ve özgürlükleri ile kamu düzeninin korunması amacıyla getirilen bu yasağın meşru olduğunu karara bağladı ve türbanın siyasal İslam’ın simgesi olduğu kesinleşti. Türban ABD, AB destekli siyasal İslam kadınının üniformasıdır, emperyalizmin kimliksizleştirme oyunudur. Başörtüsü, Anadolu kadınının başının rüzgârdan ve tozdan korumak için taktığı geleneksel bir örtüdür; saçların saklanmasıyla ilgisi yoktur.

Bu arada yeri gelmişken bu konuda bir örnek vermemiz gerekir: Osmanlı hanedanından son halife Abdülmecit’in kızı Dürrüşehvar Sultan’ın (1914-2006) hiç türban takmamış olması, bugün ülkemizi yönetenler için ne anlama gelmektedir? Halife’nin kızı ve ailesinin dini inançları mı azdı, yoksa bugünkülerin mi çok?

Yeni CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 21 Eylül 2010 tarihinde Berlin’de gazetecilere yaptığı açıklamada;

  • ”Ben bugün için laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Eğer tehlikede dersek bunun altını doldurmak lazım, askıda kalır, gerekçelendiremem” demişti.

10 Şubat 2012 tarihinde katıldığı bir televizyon programında yeni CHP Genel Başkanı; “Yargı içinde cemaat yapılanması vardır demeyi doğru bulmuyorum.” demişti. Yargının getirildiği durumu görmeyenler, siyasi iktidarın ekmeğine yağ sürmektedir.

Bu arada Ege Üniversitesi Fen Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 13 Eylül 2012 tarihinde “eğitim hakkını engellemek” gerekçesiyle verdiği karar sonucunda iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Halbuki öğrenciler derse girmiş, Pekünlü sadece türbanlı olarak derse girdikleri için tutanak düzenlemiş ve görüntüleyerek, dekanlığa göndermiştir. Yargıtay’ın onama kararında da anayasa hükümleri, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve AİHM kararları yok sayılmıştır. Laikliğin tehlikede olmadığını düşünen yeni CHP Genel Başkanı’nın bu konuda hiç sesi duyulmamıştır.

31 Ekim 2013 tarihinde AKP’li dört milletvekili TBMM’ye türbanla girince, yeni CHP Genel Başkanı bu olayı “Bu gün çok mutluyum” sözleriyle anlatıyordu. Yeni CHP Genel Başkanı, 1 Kasım 2015 milletvekili genel seçimi öncesinde Almanya’nın Köln kentinde partililerle konuşurken, din görevlilerinin sandıkların başında olmasının seçim güvenliği için oldukça önemli olduğunu belirtmişti.

25 Nisan 2016 tarihinde İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin düzenlediği toplantıda konuşan TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır” sözü ile açık açık şeriat çağrısı yapmıştı. İsmail Kahraman’ın üyesi olduğu Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için kapatılmıştı. 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu onaylanmıştı. Yani bu zihniyetin laiklikle, cumhuriyetle, demokrasiyle sorunu olduğu bilinen bir gerçektir.

18 Ekim 2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda 497 sıra sayılı Nüfus Hizmetleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Nüfus Hizmetleri Yasası’nın “evlendirme yetkisi” başlıklı 22. maddesine ekleme yapıldı. Bu tasarıyla il ve ilçe müftülüklerinin resmi nikâh kıymasının önü açıldı ve müftülüğün görevlendireceği imamların da resmi nikâh kıyması sağlanmış oldu.

İl ve ilçe müftülüklerine nikah kıyma yetkisi veren bu yasa, Siyasi Partiler Yasası’nın 84-d ile 101-a ve b maddelerine göre, AKP için kapatma nedenidir. Ana muhalefet partisi, bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne ve AKP hakkında kapatma davası açılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuru yetkisini kullanmamıştır. Siyasi iktidara payanda olmaya devam etmiştir. Bugün nikâhı müftülerin kıymasına ses çıkarmayanlar, yarın mahkemelerde kadılar karar verdiğinde de susmaya devam edeceklerdir.

Laik hukukun en önemli göstergesi olan resmi nikâh, toplumu birleştiren bir düzenlemedir. Dini makam olan müftülerin evlendirme memuru olarak görevlendirilmeleri, laik medeni kanundan vazgeçiş olduğu gibi, demokratik ve laik cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmaya yönelik planlı girişimlerden biridir. Vatandaşlar arasında eşitliğe aykırı olan bu durum karşısında yani Müslümanlar için tanınan bu ayrıcalık sonucunda diğer dinlerin mensupları da dini makamlara evlenme akdi yapma yetkisinin verilmesini isteyecekler ve hukuk birliği bu şekilde bozulacaktır. Bu olay sonucunda Müslümanların müftüde nikâh kıyması zorunluluğu oluşturulacak ve belediyenin kıydığı resmi nikâh dinsizlerin nikâhı gibi lanse edilecektir. Böylece nikâh üzerinden de toplum bölünecek ve herkesin tabi olduğu laik hukuk kuralından vazgeçilecektir. Resmi nikâh, inkılâp kanunları arasındadır ve anayasanın 174. maddesi 4. bendinde yer almaktadır. Bu inkılâp kanununu bozmak demek, cumhuriyetin temel niteliklerinden vazgeçmek anlamına gelmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı, gerek öğretim programlarında, gerek ders içeriklerinde, gerekse okul kitaplarında laik ve bilimsel eğitime ters düşen birçok değişiklik yaptı. Yapılan değişikliklerin ülkemizi çağdaş dünyadan koparacağı bellidir. Bilimin en temel gerçeklerinden birisi olan Evrim Teorisi’nin ders içeriklerinden çıkarılması başlı başına bir skandaldır. Evrim Teorisi, iktidarın özellikle 4+4+4 sonrasında hayata geçirdiği dindar ve kindar nesil yetiştirme projesine kurban edilmiştir. Yeni ortaöğretim tarih dersleri içeriğinde Atatürk’e, ilke ve devrimlerine daha az yer verildiği görülmektedir. Aslında yapılmak istenen Cumhuriyet devrimiyle hesaplaşmaya çalışmaktır. Okul kitaplarından Atatürk kaldırılarak, ibadet olarak kabul edilen “cihat” kavramının, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin programında okutulması kararlaştırılmıştır. Cihad, insanın maddî-manevî bütün varlığını Tanrı yolunda ortaya koyarak, Hakkın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşmasıdır. İlkokullara zorunlu olarak konulmak istenen bu kavramın akılla, bilimle, çağdaş bir dünya ve insan haklarıyla ne ilgisi vardır? Bir ilkokul çocuğuna yurttaşlık bilinci, insan ve vatan sevgisi öğretilmeyip, din uğrunda ölmek anlatılmak istenmektedir.

Ülkemizde yıllardır ve sistemli bir şekilde laik ve bilimsel eğitim terk edilmektedir. Ülkemizin şiddetle bilime, teknolojiye ve üretime ihtiyacı varken, teknik meslek liselerini kapatarak, yerine imam hatip okulları açılmaktadır. Ülkemizde gereğinden fazla imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi açılmıştır. Bu okullarda cumhuriyet ve laiklik karşıtı öğrenciler yetiştirilerek, ülkemizde laik-dinci kutuplaşması yaratılmaktadır. Milli eğitimde ilk, orta ve lisede dini içerikle yetişen nesiller, üniversiteye gelince de değişmiyorlar, yıkanan beyinleri laiklik düşmanı olmalarını sağlıyor. Demokratik ve laik cumhuriyetimizi dinsel kurallarla yönetmeyi hedefleyen siyasi iktidar, düşünmeyen, sorgulamayan dindar ve kindar nesil yetiştirmeye çalışmaktadır. Bu nedenler bilimsellik yerine inanç temelinde eğitime yön vermektedir.

Laikliği sakıncalı düşünce olarak gören çağdışı zihniyet, 1000’den çok imam hatip okulu açmıştır. İmam hatip okulu açmak için elli bin nüfus koşulu yerine, yerleşim birimi merkez nüfusunun beş bin olması kararı da, bütün okulları imam hatipleştirmeye yönelik projelerinin devamıdır. Yeni açılacak okulların ortak standartlarını belirleyen Milli Eğitim Bakanlığı, her okula abdest alma yeri ile kadın ve erkek için ayrı ayrı olmak üzere mescit bulundurma zorunluluğu getirdi. Resmi ve kaçak Kuran kursları açılarak, küçük çocuklara anlamını bilmedikleri bilgiler verilmektedir. Bu kurslarda küçük beyinlere laiklik karşıtı söylemler öğretilmektedir. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, İncil Kursu adı altında böylesine yaygın ve yüksek sayıda bir dini kurs uygulaması yoktur. Din kuralları değişmez kabul edilir ve sorgulanamaz. Oysa bilimsel ve akılcı bir sistemde sorgulama en temel etmendir. Değişmez kurallara sahip din, toplumu yönetmeye kalktığında, toplumun gelişimini önler ve çağın dışına iter.

21 Haziran 2017 tarihinde Sakarya Valiliği’ne atanan İlhan Balkanlıoğlu, valilik binasında İsmailağa cemaati müritleri tarafından karşılanarak makamına oturtulmuş ve cihada gidercesine tekbirlerle valilik binası inletilmiştir. Buna benzer örnekler pek çoktur.

Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, her üniversiteye cami yapımı kampanyası başlatarak, bilim yuvalarına, ibadet yerleri açılmıştır. Mehmet Görmez; “sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu” söylemi aklı örümcek ağıyla sarılmış bir ilahiyat profesörü için normal görülebilir. Mehmet Görmez, katıldığı bir Bakanlar Kurulu toplantısında; “medreselere yasal statü kazandırılması, üniversitelerle denkliklerinin sağlanması, medrese mezunlarının pedagojik formasyon almasını” önermiştir.

  • Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş ise sekülarizmi yani laikliği hiçbir değeri tanımamak olarak tarif etmektedir.

Laiklik düşmanı kişilerin yönetimindeki Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’ ndan insanlıkla, vicdanla, ahlakla bağdaşmayacak açıklamalar gelmektedir. Laik ülkede fetva adı ile topluma yutturulmak istenen bu saçmalıklardan bazıları şunlardır: Nişanlılar el ele tutuşamaz, Müslüman bir kişi Alevi bir kızla evlenemez, Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir.

Laik eğitimin terk edildiği ülkemizde, Diyanet İşleri Başkanı’nın, Kuran kursuna giden 4-6 yaş arasındaki çocuk sayısının 3 binden, 150 bine çıkmasıyla övünmesi karşısında sessizliğini koruyan muhalefet, açıkça bir projedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı 30 Aralık 2016 Cuma günü yılbaşı kutlamalarını “gayri meşru tutum ve davranışlar” olarak tanımlamıştır. Bunun sonucunda “Müslüman, Noel Kutlamaz”, “Yılbaşı ve Noel Kutlamalarına Hayır” diye asılan pankartlar, temsili resimlerle Osmanlı gencinin, Noel Baba’ya tokat atması, Noel Baba’nın sünnet edilmesi gibi akılsızlıklar ve rezillikler görülmektedir. Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz: “İstanbul’da 15 bin cami olmalı, en az 10 bin camiye ihtiyaç var” sözleriyle, bilimden ne anladığını ortaya koymuştur. İstanbul’da 3400 camiye karşılık, ilk, orta ve lise dahil 2700 okul olduğunu bilmeyenler, din adına atışlardadır.

Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı: “Devletin birincil görevlerinden biri sorgulayan, haddini bilen, dünyayı okumayı bilen, Kuran’ı bilen, taklitçi olmayan, aklını kullanan ve özgür düşünen din adamı yetiştirmektir.” demiştir.

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Rifat Okudan, insanın cinsel ilişki sırasında ‘şeyhini’ düşünmesi durumunda, şeyhin güzel ahlakının, bereketinin doğacak çocuğa geçeceğini savunan makalesini Tasavvuf dergisinin Haziran 2003 tarihli 10. sayısında yazmıştır.

12 Haziran 2016 günü TRT 1 televizyonunda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden, Batman Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. Mustafa Aşkar; “namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır” demişti.

Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu, 22 Kasım 2018 tarihinde Güzelbahçe Müftülüğü tarafından düzenlenen ‘Peygamberimiz ve Gençlik” adlı konferansta konuşmuştur. Konuşmasında çocukların evlenebileceğini, kızların tesettüre girmelerini, edepli olmalarını savunmuş ve laikliğin en büyük tehlike olduğunu söylemiştir.

Devletin yönetim kademelerinde olanların laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlı olmaları gerekir. Ancak bugünkü siyasal iktidarın zaten “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olduğu” onaylandığı için, anayasal bir suç işlenmektedir. İstanbul Anakent Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 27 Haziran 2019 tarihinde gösteriş kokan bir dua töreniyle görevine başladı. 30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerde de Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’na aynı şekilde dua ile başlamıştı. Üstelik Beyikdüzü’nde 9 tane sosyal tesis açtıklarını ve hiçbirinde içki olmadığını, havuzların da kadın-erkek ayrı olduğunu açıklamıştı. CHP’li belediyelerin içkili sosyal tesis açmaması, havuzları ayırması tam anlamıyla bir din istismarıdır; laiklik ilkesinden sapmaktır.

Ülkemizde laikliğe karşı söylem ve eylemler hız kazanmışken, din fanatizmi diğer ülkelerde de görülmektedir. 7 Ocak 2015 tarihinde Fransa’da haftalık yayın yapan “Charlie Hebdo” Dergisine, Hz. Muhammed’in karikatürünü yayınladıkları gerekçesiyle saldırı düzenlenmiş ve 12 kişi hayatını yitirmişti. Yine Fransa’da ifade özgürlüğünü anlatırken Hz. Muhammed’in karikatürünü gösteren öğretmen Samuel Paty, 16 Ekim 2020 tarihinde başı kesilerek öldürülmüştür.  Fransa’da laiklik ve “dini tarafsızlık” ilkesinin korunması amacıyla, eğitim ve öğretim kurumları başta olmak üzere, bütün kamu kurumlarında dini simgeler ile sembollerin kullanılması yasaklanmıştır. Bugün, Fransız eğitim ve öğretim sisteminde devlet okulları laiktir ve dinsel içerikli dersler tamamen yasaktır. Fransa’da din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olayı, 1789 Devrimi’nden sonra 1795 yılından itibaren başlamıştır. Bu tarihten sonra, devlet kiliselerden elini çekmiş ve çalışanların ücretlerini karşılamamıştır. Laikliğin 9 Aralık 1905 tarihinde resmi olarak kabul edilmesiyle birlikte, ilgili yasanın 2. maddesinde, “Cumhuriyet dinsel inanç yerlerine sübvansiyon sağlamaz ve buralarda çalışanlara ücret ödemez” denilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, 1946 yılında kabul edilen yeni bir Anayasa’da ise; ”Fransa laik bir Cumhuriyet”tir şeklinde belirtilmiştir.

Laikliği, devlet ve toplum düzeninin akıl ve bilime dayandırılması olarak algılayamayanlar, laikliğin tehlikede olmadığını sanmaktadırlar. Laiklik, devletin ve toplumun dini kurallardan arınmasıdır. Laiklik, aklın sorgulanmasıdır. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığı, inanç özgürlüğü, farklılıklarla birlikte barış içinde bir arada yaşamanın temel güvencesi ve garantisidir. Aynı zamanda, laiklik bir yaşam biçimi ve demokrasinin olmazsa olmazıdır. Eşsiz liderimiz büyük Atatürk’ün dediği gibi “laiklik adam olmaktır.” Bilgi sahibi olmadan boş konuşarak adam olunmuyor. Adam olunamayınca, yönetici de olunamıyor.

Laik, bilimsel ve kamusal eğitim olmayınca, ülkemizin her türlü yolsuzluğa, vurguna, teröre ve karanlığa doğru yol alacağı çok iyi bilinmelidir. Ülkemizde temel insan haklarının, ifade özgürlüğünün, özgür düşüncenin, bağımsız yargılamanın, cumhuriyetin ve demokrasinin yerleşmesi için, laikliğin önemi kavranmalıdır. Laikliğin önemini kavrayamayan beyinler, diktatörlüğe gidişin bile farkına varamazlar..

İşte bu yüzden yeni CHP genel başkanının da dikkatle incelenmesi gerekir. Adalet, fındık, üzüm gibi sonuçsuz yürüyüşlerle dikkatleri başka yöne çekip, şeriata doğru gidişi gölgelemekle görevlendirilen aydın insan taklitlerine karşı dikkatli olunmalıdır. Atatürk ilke ve devrimleri ile cumhuriyet değerleri birer birer yok edilmektedir. Devrim kanunları yürürlükten kaldırılmak üzeredir, adım adım laik cumhuriyetimiz yıkımın eşiğine sürüklenmektedir ve iktidarın söylemeye cesaret edemediği konularda ana muhalefet partisine söylettirilmektedir. Dersimli Kemalin, Şeyh Sait ve Seyit Rıza övgüleri, yerel yönetimlere özerklik söylemleri, ‘istiyorlarsa Kürtler de bağımsızlığını isteme hakkına sahiptir’ gibi emperyalizmin ağzından söylenenlerle, toplumun kafası karıştırılmaktadır. Laiklik, devlet ve toplum düzeninin akıl ve bilime dayandırılmasıdır. Laiklik, devletin ve toplumun dini kurallardan arınmasıdır. Laiklik, aklın sorgulanmasıdır. Bu sorgulamayı yapamayanlar ya da laikliğin tehlikede olmadığını sananlar, ülkemizin bugün getirildiği durumun baş sorumluları arasındadır.

Ülkemizde Cumhuriyet devrimlerine karşı verilen savaşın en önemli cephesi olan eğitimdeki kalitesizleştirme, bugün toplumda yanlış öğretilen din anlayışıyla pek çok yozlaşmanın, ahlaki çürümenin kaynağı durumundadır. Sorgulamayan, buna bağlı olarak düşünce ve akıl yürütme yeteneği gelişmeyen beyinlerin giderek çoğaldığı bir toplumda çürüme ve geriye gidiş kaçınılmazdır. Kuşkusuz din eğitimini ve kutsal kitabı kendi resmi diliyle öğrenen insanlar, dinin bağnazlığından sıyrılarak, aydınlanmaya erişeceklerdir.

Yukarıda laiklik tehlikede mi diye bir soru sormuştuk; şimdi tüm anlatılanlara bakınca ülkemizde laikliğin tehlikede olduğu bellidir. Laikliği korumak, cumhuriyetimizi korumak, ülkemizi korumak, doğal güzelliklerimizi korumak, çocuklarımızı, kadınlarımızı korumak derken çok büyük görev ve sorumluluklarımız olduğunu bilmeliyiz. Bütün bunları ancak örgütlü toplum olarak başarabileceğimize inanmalıyız.

  • Eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’e layık olmak için hep birlikte elimizden gelenlerin en iyisini yapmak zorundayız.

https://azimvekarar.net/index.php/2021/01/17/turkiyede-laiklik/
Azim ve Karar, 18 Ocak 2021.

(*):Cumhuriyetçi Birlik Platformu’nun 8 Ocak 2021 tarihinde düzenlediği  “Türkiye’de Laiklik” konulu çevrimiçi konferans konuşması.

Yalan, yanlış teori Naci Beştepe yazdı…

Yalan, yanlış teori

Naci Beştepe yazdı…

Yalan, yanlış teori

Vatan Partisi yayını Teori Dergisi uzman yazar kadrosu ile çeşitli konularda bilimsel yaklaşımla bilgilendiren, çözümler sunan bir dergidir.

Doğu Perinçek son sayıdaki makalesi ile parti gibi derginin de eksenini kaydırmış. Eskiden kişilere değil esasa odaklanan, söyleme değil gerçeğe bakan, sorunla boğulmayıp çözüm üretmeyi yeğleyen Perinçek gitmiş başka biri gelmiş. Partiden ayrılanları eleştiriyor. Neymiş;

Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden Türkiye düşmanlığına düşmüşler.
-Bedri Gültekin üye sayılarındaki düşüşlerinden söz ederek bozgunculuk yapmış. Aslında yeni dönemin siyaset ve stratejisine karşı çıkmış.
-Üye kayıplarına kendisinin “CHP tabanına bonzai içirildiği” ve “Yargının altın çağını yaşadığı” saptamalarının sebep olduğunu göstererek günümüz mevzilenmesinde düşman kampına düşmüşler.

VATAN SAVAŞI-SARAY SAVAŞI

Benim için aynen şöyle demiş :

Naci Beştepe gibi Türk Ordusunun “Saray Savaşı” yaptığını ileri süren ve Vatan Savaşı kararına karşı oy verenler.”

Birlikte çalıştığımız süreçte Doğu Perinçek’in yalan söylediğine tanık olmadım. Bu cümlesinde sözünü ettiği 2 olgu da yalan. “Saray savaşı” demedim. Vatan savaşına karşı oy kullanmadım. Ama ben Perinçek’e yalan söylemeyi yakıştıramadığım için “yanlış” diyeyim.

Gelelim işin doğrusuna: 2015 Haziran seçimlerinden sonra AKP iktidarı Suriye’de harekat başlatmıştı. HDP ‘ye göre bu “Saray Savaşı” idi, çünkü RTE/AKP tek başına iktidarı yeniden yakalamak amacıyla milliyetçi oyları kazanmak istiyordu. O günlerde Vatan Partisi MKK toplanmıştı. Toplantı sonuç bildirisi görüşülüyordu. Bildirinin bir cümlesinde;

  • TSK’nın Suriye’de yürüttüğü harekâtın Saray Savaşı değil Vatan Savaşı olduğu ifade ediliyordu.

Görüş soruldu. Söz alarak;

-Cümleden “Saray Savaşı değil” kısmının çıkarılmasını,
-“Vatan Savaşıdır” demenin yeterli olacağını,
-Vatan savaşı ifadesinin “saray savaşı olmadığı” anlamını da kapsadığını,
-“Saray Savaşı değil” demekle HDP’ye karşı AKP/RTE savunuculuğu yapar duruma düşeceğimizi, bunun bizim işimiz olmadığını söyledim. Görüşümü destekleyenler soruldu. Tam sayıyı anımsamıyorum, 8-10 kişi el kaldırdı. Ama şunu çok iyi anımsıyorum el kaldıranlar arasında Şule Perinçek de vardı. Yine de bellek yanılabilir diye beni destekleyenlerden biri olan şehit babası Sezai Okay’a sordum. Şule Perinçek’in arkasında oturduğunu, kendisi gibi onun da el kaldırdığını söyledi. Doğu Bey yazısını yazmadan eşine sorsaydı keşke. Yalan yanlış yazmazdı.

Toplantı sonunda o cümle önerildiği gibi kabul edildi. Şule Perinçek son aşamada öneriyi destekledi.

ASKER NE DER?

Perinçek unutmuş olamaz, ben Vatan Partisi’ne üye olmadan önce 40 yıla yakın TSK üniforması taşıdım. Üst düzeyde görev aldım. Vatan savaşının ne olduğunu en az onun kadar bilirim. Bizim anlayışımız şudur :

  • Asker, savaş konusunda görüşünü sunar. Ordunun durumunu ortaya koyar. Karşı ise gerekçelerini açıklar.

Yetkili makam (burada siyasi otorite AKP/RTE iktidarıdır) kararını verdikten sonra kendi kararı imiş gibi sahiplenir ve gereğini en iyi şekilde yapmak için çalışır. Savaşın ülke çıkarına aykırı olduğuna inanan komutan siyasal otoriteye biat etmemişse (Rahmetli Necip Torumtay gibi) sorumluluğu almaz ve istifa eder. Siyasal otorite de o komutanı değiştirir.

İSPATLAYINIZ!

Ben, TSK’nın gerek yurt içinde gerekse yurt dışında yürüttüğü hiçbir harekatı, hiçbir dönemde tenkit etmedim. Olumsuz tek söz etmedim. Tek satır yazmadım. Hatalar olsa bile. Tenkit etmek için olayın içinde olmak gerektiğine inanırım. Aksi, uzaktan gazel okumak olur. TSK’nın siyasi otorite tarafından verilen görevi yapmakla yükümlü olduğunu, askerin bu yüzden savaştığını bilirim. Şimdi çağrı yapıyorum :

Sayın Doğu Perinçek lütfen bu iddianızı/suçlamanızı kanıtlayınız.

Aydınlık yazılarımı, Ulusal Kanal konuşmalarımı, VeryansınTV  yazılarımı, Çarşamba İğnelerimi inceleyiniz. Tek söz ve yazı bulursanız buradan özür dileyeceğim.  Bulamazsanız! “Kanıtlayamazsanız şusunuz… busunuz…” demeyeceğim. Yakışmaz. Sadece özür borcunuz olur. Hulusi Akar aleyhine söyleyip yazdıklarımı ortaya koyarak çözüme varamazsınız. Eleştirilerim; Atatürk düşmanları ile, gerici yobazlarla birlikteliğinedir. Silah arkadaşlarına sahip çıkmayışınadır.

ESKİ DOSTLAR PERİNÇEK’İ ARIYOR

Arkasından konuşup yazdığınız kişilere bakıyorum. Yere göğe konduramıyordunuz hiçbirini İsmail Hakkı Pekin’e vermediğiniz görev kalmadı. Ayrıldı. TV’de “askerliği/stratejiyi bilmediğini” söylediniz. Bedri Gültekin partinin en sayılan, sevilen emekçi kişiliklerinden biriydi yerin dibine geçirdiniz. Bir de yaftalama kolaylığı seçtiniz, yandaşı olduğunuz AKP’liler gibi.

“Bizden olmayan ABD-Emperyalist gemisinde… Düşman mevziinde… vb”
Ayıptır. Vatan sevgisi, doğru strateji, doğru siyaset, doğru mevzi sizin tekelinizde değildir.
Ben yanlışım, Bedri Gültekin yanlış, Yaşar Okuyan yanlış,  İ.H. Pekin yanlış.
Yeni strateji ve siyaseti anlamadık. Ya diğerleri? Aklıma gelenlerden bazıları;

Vali Erol Çakır, Hasan Basri Özbey, Korg. Ayhan Taş, Tümg. Semih Çetin, Tümg. Beyazıt Karataş, Alb. H. Atilla Uğur, Günizi Dizdar, Şule Nazlıoğlu Erol, Ferda Paksüt, Oktay Yıldırım, Hikmet Çiçek, Tayfun İçli, Murat Bölükbaşı, Şehit  Babası Sezai Okay, Semih Eryıldız, Pınar Gül, Rahmetli Mustafa Pamukoğlu, Prof. Ümit Akkoyunlu, Ezgi Sağcan gibi parti önderleri, MKK veya MYK üyeleri,

Yavuz Alogan, Hikmet Çiçek, Mehmet Ali Güller, Sadık Usta, Mehmet Faraç, Sabahattin Önkibar, Şebnem Derviş – Derya Derviş, Erdem Atay, Eray Çelebi gibi Aydınlık ve Ulusal Kanal yazar-yetkilileri.

Hepsi mi yanlış? Hepsi düşman mevzisine mi geçti? AKP’nin yanlışları ile doğrularını ayırt etmekten acizler mi? Bu insanlarla omuz omuza çalışmadınız mı? Bu kadar yanlış insanla neden-nasıl çalıştınız? Partiye katılan üç beş kişiyi abartarak yayımlarken üyelikten ayrılan binlerce kişiyi görmezlikten gelerek asıl bozgunculuğu siz yapmış olmuyor musunuz?

Silivri’deki Doğu Perinçek’i arıyoruz.

DENİZ BAYKAL gerçekte kim?…

DENİZ BAYKAL gerçekte kim?…

(AS: Bizim kısa katkımız, sorumuz ve dileğimiz yazının altındadır..)

Çok rica ediyorum, bu yazıyı sonuna kadar okuyun. Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi! Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım. Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum. Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım. Bunu bir borç olarak görüyorum:

“İKİ AY DAYANAMAZ” DEMİŞTİNİZ

Deniz Bey lütfen hatırlayın: 19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik. Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum. Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı. Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.

Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz. Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.” Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim:

“Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika ve Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi
ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek;
tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”

İki ay dayanamaz iddianızı, görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz. Ama bunların hepsi bahaneydi ….

ÇÜNKÜ siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi
yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.

O zaman ben sizin TAYYİP ERDOGAN’LA seçim öncesinde Beylerbeyi’nde
GİZLİCE BULUŞTUGUNUZU ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.

TÜRKİYE’nin kaderiyle oynayacak böylesine bir hareketin içinde olacağınıza
ihtimal vermedim. Bu gecenin tanıkları var:
ÖNDER SAV,
EŞREF ERDEM,
MEHMET SEVİGEN
BÜLEND TAN ve YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir.  Siz de bilirsiniz.

Tartışmanın sonunda dediniz ki: Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rötuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”

Evet.. Yıllar geçti fakat 2007 seçimlerinden sonraki o fotoğrafı cebinizden çıkarıp
bakın Deniz Bey. Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?

Söyle DENİZ BAYKAL, DEĞDİ Mİ??…

Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi?? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)

Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan. Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın % 1’ini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu. Size o gün söylediğim gibi, o gün Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz.

Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle konuşmadık.” deyin.

SIKIYSA DEYİN….

Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.

HODRİ MEYDAN..

Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.

Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim. Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.

“YAKIN DOSTUNUZ MELİH GÖKÇEK”

Tayyip Erdoğan’ın %34 oyla Meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin SEBEBİ sizsiniz. Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..

Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük
şansı sizdiniz.

  • CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.

Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen
partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.

Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup
halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP’lileri, eski ANAP’lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.

Size defalarca, bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!” dememize rağmen,
sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.

Sağcıları ve sekreterinizi Meclis’e sokarken, İsmet Paşa‘nın Avrupa Konseyi’nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan’ı
Meclis dışında bıraktınız.

NEDEN??

İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım,
keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı…. Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara.

Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de. Bad-el harab-ül Basra!

Zülfü Livaneli
=============================

Dostlar,

CHP’nin günümüzdeki genel başkanı Sn. Kemal Kılıçdaroğlu‘nun benzer bir işlev / rol üstlenmemesi ve benzer hataya düşmemesi dileğiyle paylaşma gereği duyduk bu tarihsel yazıyı / belgeyi….

Öyle ya; KORONA SALGINI ülkeyi kasıp kavuruyor, 6 ay bitmek üzere ve salgın denetimden çıkmış durumda. Sürekli benzer hatalar sürdürülüyor ve her gün 20’nin üstünde insanımız ÖNLENEBİLECEK İKEN ÖLÜYOR, 1500’ü aşkın yeni hasta tanısı konuyor. Bunlar makyajlı veriler; gerçekte en az birkaç katı…

Ancak bu bağlamda anamuhalefetten etkili bir muhalefet çıkışı bir tülü göremiyoruz!? AKP = RTE‘nin “ustaca” (!) gündem oyunlarının ardından sürükleniliyor.. Üstelik ekonomi yerin 7 kat dibine dek bat(ırıl)mışken..

Merhum Süleyman Demirel yaşasaydı AKP = RTE iktidarı kaç gün dayanırdı acaba yürüteceği ustaca muhalefete??

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

TENCERE DİBİN KARA…

TENCERE DİBİN KARA…

Suay Karaman

2008 yılında vakıf üniversitesi olarak açılan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucusu Bilim ve Sanat Vakfı’dır. Bilim ve Sanat Vakfı’nın tutucu kökenli kurucuları arasında eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu da bulunmaktadır.

29 Mayıs 2015’te Özelleştirme Yüksek Kurulu kararıyla, İstanbul Kartal Dragos’taki TEKEL İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne ait araziler, İstanbul Şehir Üniversitesi’ne zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzasıyla devredildi. İstanbul Şehir Üniversitesi, hibe edilen arazileri ipotek ederek yerleşke (kampüs) yapımı için Halkbank’tan 2016-2018 arasında 370 milyon TL kredi kullandı.

TMMOB Mimarlar Odası, TEKEL arazisinin İstanbul Şehir Üniversitesi’ne bedelsiz devri kararının iptali için Danıştay’a başvurdu. Danıştay 13. Dairesi, 4 Temmuz 2019’da söz konusu taşınmazın mülkiyetinin İstanbul Şehir Üniversitesi’ne bedelsiz devredilmesi işlemini iptal etti. Bu iptal kararının ardından Halkbank’tan kullanılan kredinin teminatının iktisadi bütünlüğü bozulmuş ve Halkbank’ın kredi alacağı önemli derecede teminatsız kalmıştır.

Bu iptal kararından önce İstanbul Şehir Üniversitesi, kuruluşunda destek veren finans kaynaklarını yitirdiği ve yapılan bağışlar da azaldığı için bir süredir mali sorunlar yaşamaktaydı. Bu yüzden Halkbank’tan kullanmış olduğu kredileri vadesinde geri ödeyemeyerek, yükümlülüklerini yerine getirememiştir.  Halkbank 3 Nisan 2019’da İstanbul Şehir Üniversitesi’ne ihtar çekerek, durumun düzeltmesini beklemiştir. Halkbank, Danıştay’ın iptal kararına dayanarak önce üniversitenin kredi teminatlarını durdurmuş, ardından da tüm bankalardaki varlıklarına tedbir koymuştur.

7 Aralık 2019’da Haliç Kongre Merkezi‘ndeki AKP İstanbul İl Başkanlığı Genişletilmiş İl Danışma Meclisi Toplantısında konuşan genel başkan Tayyip Erdoğan, İstanbul Şehir Üniversitesinde yaşananları ortaya koydu. Konuşmasında eski yol arkadaşları olan İstanbul Şehir Üniversitesi kurucuları hakkında Halkbank’ı dolandırmaya çalıştıkları iddiasında bulundu. Abdullah Gül’ün kendisini arayarak “arzu ederseniz bunu çözersiniz” dediğini söyledi. Halkbank’ı dolandırmak isteyen yol arkadaşlarının Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek olduğu bilinmektedir. Bunu söyleyen geçmiş dönemin Başbakanı, şimdi devletin en üst yöneticisi. Suçlanan kişiler ise, onun bakanları ve başbakanı. Şimdi sormazlar mı; madem bu dolandırıcılıklarını biliyorsun da, neden savcıları harekete geçirmiyorsun? Bakalım acaba savcılar bu durumdan görev çıkarıp soruşturma açacaklar mı? Bu durum demokrasi ile yönetilen çağdaş bir ülkede olsaydı, yer yerinden oynardı. Ama bizim “ileri demokrasimizde” tık yok…

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın bu suçlamasından sonra, akla şöyle bir soru geliyor : Bu dolandırıcılıkla suçlananlar yeni parti kurma çabasına girmeselerdi, acaba yine de suçlanırlar mıydı? Borcunu ödeyemeyen ve bu nedenle icralık olanlar dolandırıcılıkla suçlanacaksa, 17 yıllık AKP iktidarında birçok dolandırıcı var demektir.

İstanbul Şehir Üniversitesi tarafından yapılan açıklamada üniversitenin kurumsal ve bilimsel birikiminin siyasal tartışmalara kurban edilmemesi gerektiği ve yapılan baskı ve müdahalenin eğitim, öğretim ve araştırma etkinliklerini kesintiye uğratmasından, devam eden hukuksal süreçleri etkilemesinden derin bir kaygı duyulduğu vurgulandı.

Tayyip Erdoğan’ın ‘dolandırıcı’ suçlamalarına Ahmet Davutoğlu’nun yanıtı sert oldu:

  • “Sergilenen bu öfkeye neyin sebep olduğunu, kimin nereye savrulduğunu, kamu kaynaklarının hangi amaçlarla nasıl kullanıldığını, ekonomik servet oluşturma bakımından kimlerin nasıl statü değiştirdiklerini milletimiz çok iyi bilmektedir. Üniversiteyi üniversite yapan, araziler ve binalar değil bilim insanları ve öğrencilerin oluşturduğu sosyal iklimdir. Her gördüğü araziye dolar hesabı ile değer biçenler bunu anlayamazlar. Madem ki bu ülkeye hizmetten gayrı hiç bir hedef gütmemiş ve bütün ömrünü buna adamış başbakana ‘dolandırıcılık’ iftirasında bulunulmuştur, o zaman şu anda görev yapanlar da dâhil olmak üzere yaşayan bütün Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, kamu bankalarının bağlı olduğu bakanlar ve özelleştirme yüksek kurulunda görev yapmış yetkililerin ve onların birinci ve ikinci derece akrabalarının mal varlıklardaki değişimi, bu kişilerin siyasete girdikleri/devlet görevi üstlendikleri günden bugüne kadar araştırmak üzere TBMM’nde gerekli komisyonlar oluşturulmalıdır. Ayrıca bu komisyonlarda kamu bankalarının, Şehir Üniversitesi de dahil olmak üzere hangi vakıflara ve şirketlere nasıl kredi verdikleri, hangi şirketlerin borçlarının yapılandırıldığı, kimlerin hangi yöntemlerle kurtarıldığı, kimlerin ise batmasına seyirci kalındığı şeffaf bir şekilde ortaya konmalıdır.”

Araları iyiyken hiçbir şey görmeyenler, araları bozulunca bütün kirli çamaşırlarını ortaya saçmaya başladılar. Filler tepişirken, çimenler ezilmektedir. Özelleştirme adı altında TEKEL başta olmak üzere kamu varlıklarının nasıl yağmalandığı, kimlere peş keş çekildiği konusu gündeme getirilmelidir. 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın yöneticilerinin bugün düştükleri durum ülkemizin aynasıdır. Kamu varlıkları peş keş çekilerek yaratılan vakıf üniversitesi adı altındaki ticari kuruluşlarla eğitim yapılamayacağı da sorgulanmalıdır.

  • Özellikle 17 yıldır ülkemizin maddi ve manevi bütün değerlerinin yitirilmesine neden olanların yargılanmaları ve yönetimden gitmeleri gerekmektedir.
  • Cumhuriyetçi, ulusalcı, halkçı, devletçi, laik, devrimci ve tam bağımsızlıkçı bir yönetime gereksinim olduğu her geçen gün artmaktadır.

KÜLLİYE’YE ÇIKAN CHP’Lİ

KÜLLİYE’YE ÇIKAN CHP’Lİ

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 27.11.19

Sinirlerin gergin olduğu bir ortamda yere düşen bir bardağın çıkardığı ses, panik yaratmaya, herkesin birbirine girmesine yeter.

CHP’li birinin bir gece yarısı Külliye’ye giderek Tayyip Erdoğan’la görüştüğü, Erdoğan’ın ona “CHP’nin başına geç, sana yardım ederim” dediği haberi, siyasal yaşamda yaşanan gerginlikten ötürü gündemin başına oturdu.

Sicili bozuk bir gazetecinin, meslek yaşamı sansasyonel gazetecilikle geçmiş başka bir gazeteciye uçurduğu bu haberin üzerinde hiç durulmayabilirdi.

Gitmişse gitmiş, görüşmüşse görüşmüş, “Şeker” demekle ağız tatlanmayacağı gibi, CHP’nin başına Saray’dan icazetli birinin geçmesi de akıl işi değildi.

Normal sistemlerde değildi ama Türkiye, olağanüstü yöntemlerle yönetilen bir ülke durumuna gelmişti. Örneğin Saray’ın müdahalesi olmasaydı MHP’nin başında bugün Meral Akşener oturacaktı. İstanbul’da Belediye seçimleri yenilenmeyecek, Güneydoğu’da kimi belediyeler, seçilmiş kişilerce yönetilecekti.

Devletin başında yalnız ülkesini ve partisini “dizayn” etmekle (AS: kurgulamakla) kalmayıp muhalefet partilerine de çeki düzen vermeye kalkışan ve bu tutumunu uzun süredir sürdüren biri olmasaydı, “Külliye’ye çıkan CHP’li” haberi, kimse inanmayacağı için bu ölçüde tantana yapmazdı.

Ayrıca CHP’de Kemal Kılıçtaroğlu’nun yerine geçme hevesinden vazgeçmemiş bir politikacı bulunuyordu. CHP ile ilgili haberlere karşı son derece duyarlı, her an onun bir zaafını yakalamaya çalışan ve böylece sonu yaklaşmış olan AKP devletine biraz soluk aldırmaya çalışan besleme bir basın tetikte bekliyordu.

Haberle ilgili çorap söküğünde henüz son ilmiğe gelmedik. Konunun dallanıp budaklanacağı, olayla ilgili yeni adların ortaya atılacağı, onların da yemin billah bu işin içinde olmayacaklarını açıklayacağı süreçler yaşayacağımız anlaşılıyor. Sonra fırtına dinecek. Herkes söylediği ve yaptığıyla kalacak, sen sağ ben selamet, kervan yoluna devam edecek. Koparılan bütün gürültülere karşı şimdiden olacakları sıralamak yanlış olmaz:

  1. AKP, bu olaydan nemalanamayacak ve yıkılışını durduramayacak.
  2. Bu haber ister parti içinde uydurulmuş olsun, ister ona iftira atılmış olsun, kitlelerin ekonomik ve sosyal sorunlarını dile getirdiği sürece CHP, böyle bir haberle iktidar yürüyüşünden alıkonamaz. Her türlü rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, savaş, dış politikayı çıkmaza sokan bir parti iktidar olmaya devam edebiliyorsa, içinde böyle küçük arızalar görülen CHP muhalefet etmeye niçin devam edemesin?
  3. Bu olayda haksızlığa uğramış olduğu anlaşılan Muharrem İnce, kopardığı büyük gürültüye rağmen Cumhurbaşkanlığı adaylığı süresince kendisine verilen primi bir daha yakalayamaz.
  4. Bu şaibeli haber nedeniyle yeniden ortaya sürülen “dış güçler” komplo kuramının hiçbir değeri yoktur.
  5. Gene bu haber vesilesiyle umutları kabaran (Yılmaz Özdil) ve CHP’yi bir zamanlar Turhan Feyzioğlu’nun denediği partiye benzetme çabalarının toplumda karşılığı yoktur. Böyle bir dönüşüm CHP’nin sandıklara gömülmesiyle sonuçlanır.
  6. Türkiye’de gazetecilik can çekişmektedir. Yalnız “Külliye’ye çıkan CHP’li” haberini yapan ve onu doğrulamadan yazan gazeteci nedeniyle değil, bu haberin üzerine atlayıp onun üzerinde tepinmeyi gazetecilik sayan yandaşların çokluğundan ötürü. Bu hastalığın tedavisi, Güçler Ayrılığına dayanan parlamenter demokrasiye dönmek ve yalnız Türkiye’yi değil, gazeteleri ve gazetecileri de tek adam çıkar düzeninden kurtarmaktır.  (27 Kasım 2019)