Etiket arşivi: İsmail Hakkı Pekin

Yalan, yanlış teori Naci Beştepe yazdı…

Yalan, yanlış teori

Naci Beştepe yazdı…

Yalan, yanlış teori

Vatan Partisi yayını Teori Dergisi uzman yazar kadrosu ile çeşitli konularda bilimsel yaklaşımla bilgilendiren, çözümler sunan bir dergidir.

Doğu Perinçek son sayıdaki makalesi ile parti gibi derginin de eksenini kaydırmış. Eskiden kişilere değil esasa odaklanan, söyleme değil gerçeğe bakan, sorunla boğulmayıp çözüm üretmeyi yeğleyen Perinçek gitmiş başka biri gelmiş. Partiden ayrılanları eleştiriyor. Neymiş;

Tayyip Erdoğan düşmanlığı üzerinden Türkiye düşmanlığına düşmüşler.
-Bedri Gültekin üye sayılarındaki düşüşlerinden söz ederek bozgunculuk yapmış. Aslında yeni dönemin siyaset ve stratejisine karşı çıkmış.
-Üye kayıplarına kendisinin “CHP tabanına bonzai içirildiği” ve “Yargının altın çağını yaşadığı” saptamalarının sebep olduğunu göstererek günümüz mevzilenmesinde düşman kampına düşmüşler.

VATAN SAVAŞI-SARAY SAVAŞI

Benim için aynen şöyle demiş :

Naci Beştepe gibi Türk Ordusunun “Saray Savaşı” yaptığını ileri süren ve Vatan Savaşı kararına karşı oy verenler.”

Birlikte çalıştığımız süreçte Doğu Perinçek’in yalan söylediğine tanık olmadım. Bu cümlesinde sözünü ettiği 2 olgu da yalan. “Saray savaşı” demedim. Vatan savaşına karşı oy kullanmadım. Ama ben Perinçek’e yalan söylemeyi yakıştıramadığım için “yanlış” diyeyim.

Gelelim işin doğrusuna: 2015 Haziran seçimlerinden sonra AKP iktidarı Suriye’de harekat başlatmıştı. HDP ‘ye göre bu “Saray Savaşı” idi, çünkü RTE/AKP tek başına iktidarı yeniden yakalamak amacıyla milliyetçi oyları kazanmak istiyordu. O günlerde Vatan Partisi MKK toplanmıştı. Toplantı sonuç bildirisi görüşülüyordu. Bildirinin bir cümlesinde;

  • TSK’nın Suriye’de yürüttüğü harekâtın Saray Savaşı değil Vatan Savaşı olduğu ifade ediliyordu.

Görüş soruldu. Söz alarak;

-Cümleden “Saray Savaşı değil” kısmının çıkarılmasını,
-“Vatan Savaşıdır” demenin yeterli olacağını,
-Vatan savaşı ifadesinin “saray savaşı olmadığı” anlamını da kapsadığını,
-“Saray Savaşı değil” demekle HDP’ye karşı AKP/RTE savunuculuğu yapar duruma düşeceğimizi, bunun bizim işimiz olmadığını söyledim. Görüşümü destekleyenler soruldu. Tam sayıyı anımsamıyorum, 8-10 kişi el kaldırdı. Ama şunu çok iyi anımsıyorum el kaldıranlar arasında Şule Perinçek de vardı. Yine de bellek yanılabilir diye beni destekleyenlerden biri olan şehit babası Sezai Okay’a sordum. Şule Perinçek’in arkasında oturduğunu, kendisi gibi onun da el kaldırdığını söyledi. Doğu Bey yazısını yazmadan eşine sorsaydı keşke. Yalan yanlış yazmazdı.

Toplantı sonunda o cümle önerildiği gibi kabul edildi. Şule Perinçek son aşamada öneriyi destekledi.

ASKER NE DER?

Perinçek unutmuş olamaz, ben Vatan Partisi’ne üye olmadan önce 40 yıla yakın TSK üniforması taşıdım. Üst düzeyde görev aldım. Vatan savaşının ne olduğunu en az onun kadar bilirim. Bizim anlayışımız şudur :

  • Asker, savaş konusunda görüşünü sunar. Ordunun durumunu ortaya koyar. Karşı ise gerekçelerini açıklar.

Yetkili makam (burada siyasi otorite AKP/RTE iktidarıdır) kararını verdikten sonra kendi kararı imiş gibi sahiplenir ve gereğini en iyi şekilde yapmak için çalışır. Savaşın ülke çıkarına aykırı olduğuna inanan komutan siyasal otoriteye biat etmemişse (Rahmetli Necip Torumtay gibi) sorumluluğu almaz ve istifa eder. Siyasal otorite de o komutanı değiştirir.

İSPATLAYINIZ!

Ben, TSK’nın gerek yurt içinde gerekse yurt dışında yürüttüğü hiçbir harekatı, hiçbir dönemde tenkit etmedim. Olumsuz tek söz etmedim. Tek satır yazmadım. Hatalar olsa bile. Tenkit etmek için olayın içinde olmak gerektiğine inanırım. Aksi, uzaktan gazel okumak olur. TSK’nın siyasi otorite tarafından verilen görevi yapmakla yükümlü olduğunu, askerin bu yüzden savaştığını bilirim. Şimdi çağrı yapıyorum :

Sayın Doğu Perinçek lütfen bu iddianızı/suçlamanızı kanıtlayınız.

Aydınlık yazılarımı, Ulusal Kanal konuşmalarımı, VeryansınTV  yazılarımı, Çarşamba İğnelerimi inceleyiniz. Tek söz ve yazı bulursanız buradan özür dileyeceğim.  Bulamazsanız! “Kanıtlayamazsanız şusunuz… busunuz…” demeyeceğim. Yakışmaz. Sadece özür borcunuz olur. Hulusi Akar aleyhine söyleyip yazdıklarımı ortaya koyarak çözüme varamazsınız. Eleştirilerim; Atatürk düşmanları ile, gerici yobazlarla birlikteliğinedir. Silah arkadaşlarına sahip çıkmayışınadır.

ESKİ DOSTLAR PERİNÇEK’İ ARIYOR

Arkasından konuşup yazdığınız kişilere bakıyorum. Yere göğe konduramıyordunuz hiçbirini İsmail Hakkı Pekin’e vermediğiniz görev kalmadı. Ayrıldı. TV’de “askerliği/stratejiyi bilmediğini” söylediniz. Bedri Gültekin partinin en sayılan, sevilen emekçi kişiliklerinden biriydi yerin dibine geçirdiniz. Bir de yaftalama kolaylığı seçtiniz, yandaşı olduğunuz AKP’liler gibi.

“Bizden olmayan ABD-Emperyalist gemisinde… Düşman mevziinde… vb”
Ayıptır. Vatan sevgisi, doğru strateji, doğru siyaset, doğru mevzi sizin tekelinizde değildir.
Ben yanlışım, Bedri Gültekin yanlış, Yaşar Okuyan yanlış,  İ.H. Pekin yanlış.
Yeni strateji ve siyaseti anlamadık. Ya diğerleri? Aklıma gelenlerden bazıları;

Vali Erol Çakır, Hasan Basri Özbey, Korg. Ayhan Taş, Tümg. Semih Çetin, Tümg. Beyazıt Karataş, Alb. H. Atilla Uğur, Günizi Dizdar, Şule Nazlıoğlu Erol, Ferda Paksüt, Oktay Yıldırım, Hikmet Çiçek, Tayfun İçli, Murat Bölükbaşı, Şehit  Babası Sezai Okay, Semih Eryıldız, Pınar Gül, Rahmetli Mustafa Pamukoğlu, Prof. Ümit Akkoyunlu, Ezgi Sağcan gibi parti önderleri, MKK veya MYK üyeleri,

Yavuz Alogan, Hikmet Çiçek, Mehmet Ali Güller, Sadık Usta, Mehmet Faraç, Sabahattin Önkibar, Şebnem Derviş – Derya Derviş, Erdem Atay, Eray Çelebi gibi Aydınlık ve Ulusal Kanal yazar-yetkilileri.

Hepsi mi yanlış? Hepsi düşman mevzisine mi geçti? AKP’nin yanlışları ile doğrularını ayırt etmekten acizler mi? Bu insanlarla omuz omuza çalışmadınız mı? Bu kadar yanlış insanla neden-nasıl çalıştınız? Partiye katılan üç beş kişiyi abartarak yayımlarken üyelikten ayrılan binlerce kişiyi görmezlikten gelerek asıl bozgunculuğu siz yapmış olmuyor musunuz?

Silivri’deki Doğu Perinçek’i arıyoruz.

100 yıllık yalnızlık

100 yıllık yalnızlık

Hüseyin Vodinalı ile ilgili görsel sonucu

Hüseyin Vodinalı
aydinlik.com.tr, 17.12.2018

1918 – 1938 – 1978 – 2018…
19 Aralık gecesi başlayan olaylarla, 1978’de Maraş’ta Cumhuriyet tarihimizin en utanç verici katliamı yaşandı.

Ülkücü kılıklı failler, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganları atan kontrgerilla ve gladyo elemanlarıydı.

  • Alevilere ait 200 ev, 100 işyeri yakıldı, bebekler ve kadınlar dahi öldürüldü.

Bunlar, tıpkı 6-7 Eylül 1955’teki gibi NATO operasyonlarıydı.

Eski Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Pekin’in ifadesine göre, 1959’da Amerikancı askerlerin, Süper NATO elemanı olarak envantere aldığı Fetullah Gülen gibilerinin işiydi.

19-26 Aralık 1978’de resmi rakamlara göre 120 Alevi yurttaşımız katledildi. Resmi olmayan rakamlar ise 500’ü gösteriyordu.

23 yıl süren dava sonucu 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, olayların kendisini uzun süredir direndiği sıkıyönetim talebine zorlamak için kontrgerilla tarafından çıkarıldığını söyledi. Bu katliam sonrası İstanbul ve Ankara dahil 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi ve 12 Eylül 1980’deki Amerikancı Kenan Evren darbesinin taşları döşendi.

1978’den 40 sene geriye gidelim.

10 KASIM 1938

10 Kasım 1938’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra maalesef ülkemizin başı dertten kurtulmadı.

  • Tek ve en önemli vasiyeti,‘Batı ile ittifak yapmayın ve Sovyetler ile arayı bozmayın’ olan Ata’nın

ölümünden daha 9 ay sonra, onun yerine geçen İsmet İnönü İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yaptı. Evet, belki bu sayede 2. Dünya (AS: Paylaşım) Savaşının korkunç yıkımını yaşamadık ama sonrasında NATO üyesi olarak Cumhuriyet’in içten içe çürümesini izledik öylece. (AS: NATO üyeliği 1952’de DP – Menderes döneminde yapıldı; İnönü’nün Cumhurbaşkanlığında değil..) Menderes ve Özal başta, NATO hükümetleriyle tüm kazanımları kaybettik. NATO denilen şey Mehmet Akif Ersoy’un ‘Tek Dişi Kalmış Canavar’ diye tanımladığı Batı Emperyalizmi’nden başkaca bir şey değildi.

1938’den 20 yıl önceye saralım filmi.

NİSAN – ARALIK 1918

O aynı emperyalizm, Ekim 1918’de Mondros ile Osmanlı’yı bitirme fermanı imzalarken, Aralık 2018’de Rusya’daki Bolşeviklere karşı savaştaydı. Osmanlı’nın 1915’te Çanakkale’de emperyalizmin planlarını suya gömmesinin ardından Rusya’da devrimin önü açılmış, Bolşevikler Moskova ve Sen Petersburg’u ele geçirmişti. Çar yanlısı Beyaz Ordu ile Kızıl Ordu nihai zafer için savaşıyordu. Bolşevikler Menşevikler ile Fransız Devrimi’nden sonraki tarihin en büyük devrimini yapmak üzere cephedeydi.

Nisan 1918’de İngiltere ve Japonya, Rusya’nın en doğusundaki Vladivostok’a asker çıkarttı. Amerikalı Tarihçi Dr. Jacques Pauwels’e göre, sadece İngilizler, Azerbaycan da dahil Rusya’ya 40 bin asker göndermişti. Aynı baharda Rusya’nın Kuzey Batısı’ndaki Murmansk’a Amerikalılar 15 bin asker çıkardı.

Fransa, Sırbistan, Yunanistan, Japonya ve Romanya da binlerle ölçülen birlikleri Beyaz Ordu’ya destek olarak gönderdi. Maksat, Çanakkale’de Türklere yenilen Winston Churchill’in bizzat kendi deyimiyle, ‘Komünizm canavarını henüz bebekken beşiğinde boğmaktı’.

Brest Litovsk anlaşmasıyla yenilgiyi kabul eden Almanya da Baltık ülkelerini Bolşeviklere karşı destekliyordu. İlerleyen süreçte Batılı ülkeler daha çok asker ve silah gönderdi ama nafileydi. Tarih baba farklı yöne ilerledi.

Pauwels, Rus halkının muhafazakar kesiminin de sadece Ruslardan oluşan Bolşevikleri, emperyalist Avrupa, Amerika ve Japonya’ya karşı desteklemeye başlaması, Baltık ve Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalistlerin de Bolşeviklere destek vermesi ve Batılı askerlerin ilerleyen aylarda Rusya’da savaşmayı reddetmesi, hatta bazılarının Bolşevik saflarına geçmesiyle Sovyetler’in tarih sahnesine çıktığını yazıyor. Pauwels, Bolşevikleri, Fransız devrimindeki Jakobenlere benzetiyor ve “Rusya Ana”ya onların sahip çıkmasıyla “Bolşevizm’e karşı Haçlı Seferi”nin başarısızlığa uğradığını anlatıyor son yazısında. Tabii aynı Wall Street emperyalizmi, daha sonra da General Franko, Benito Mussolini ve nihayetinde Adolf Hitler’i destekledi SSCB’ye karşı. Ama Bolşevik bebek artık büyümüştü. Ve artık bir yetişkin olan Bolşevik Rusya, Nazi faşizmini dünya üzerinden silmeyi de bilmişti.

ARALIK 2018

ABD emperyalizmi bugün dahi emellerinden vazgeçmiyor. Rusya ve Çin’i açıkça dehdit edip hedef alıyor. Tarih tekerrürden ibaret midir? Yoksa tarih bir devrilerek, bir evrilerek mi ilerler? Bu genellemeyi yapmayı sonraya bırakıyorum ama bugün, yani 16 Aralık 2018’de tarihin yeni bir aşamasında bulunuyoruz.

  • ABD’nin başını çektiği kanlı emperyalist Atlantik sistemi çöküşte.

Rusya ve Çin’in öncülük ettiği Büyük Afro-Avrasya devri hükmünü işletmeye başladı. Türkiye de 2016’da adeta bir Çanakkale zaferi ile NATO’cu FETÖ’cü gladyoyu ezmeyi başardı. (AS: Yazarın bu değerlendirmesini aşırı abartılı hatta gerçeklikten kopuk buluyoruz..) Karşı devrimci bir dönemde bile bunu yaptık. Şimdi ise emperyalizmin Kukla Kürt Devleti yani Büyük İsrail projesine karşı Suriye’de Rusya ile işbirliği yapıyoruz. Biz Fırat’ın Doğusu’na hareketlenirken, Ruslar da ABD korumalı Tanf bölgesine yürüyor.

Rusya Ulusal Savunma Kontrol Merkezi Direktörü General Mikhail Mizintsev, ‘Şeytanın Son kalesi’ ifadesini kullanarak, ABD üssünün bulunduğu bölgede, 6 bin militanın serbest bir şekilde dolaştığını söyleyerek ABD’nin bölgeyi işgal ettiğini iddia etti. Emperyalizme karşı ezilen halkların 100 yıllık yalnızlığı, giderek yerini büyük bir Asya direnişine bırakıyor.

40 yıl önce Maraş’ta olduğu gibi, mazlumu mazluma kırdıran cani NATO sistemi de yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada artık sona eriyor.

Yalnızlık ABD için geçerli bir kavram haline geliyor.

Kaynaklar:
Jacques R. Pauwels https://www.globalresearch.ca/foreign-interventions-in-revolutionary-russia/5662620

Ölüm bazen geleceğini hissettirir

Ölüm bazen geleceğini hissettirir

İsmail Hakkı Pekinİsmail Hakkı Pekin
AYDINLIK, 23.10.2016

Uyandı, saate baktı saat 04.00’e geliyordu. Halbuki daha yeni uzanmıştı. On gündür arazide yatıyordu, birliği ile birlikte. Devamlı operasyona çıkıyorlardı. Operasyondan yeni gelmişlerdi. Yarın başka bir bölgeye gideceklerdi. Üs bölgesine gece 00.00 gibi gelmişler, gerekli emniyet tedbirlerini aldıkta sonra birliği istirahata göndermişti. Lider personel ile birlikte yarın akşam çıkacakları operasyon konusunda çalışmışlar, daha sonra da yaptıkları operasyon ile ilgili faaliyet sonrası incelemesi yaparak onlar da istirahata çekilmişlerdi. Sonra bir kaya kovuğundaki yatma yerine gelmiş ve uyku tulumunun içine girerek uzanmıştı. Botlarını bile çıkarmamıştı. Yarım saat ancak olmuştu uzanalı. Herhalde yorgunluktan sızıp kalmıştı. Ama uyanmıştı işte yine.

Son bir hafta, on gündür; olur olmaz bir saatte uykudan uyanıyordu. İçinde bir sıkıntıyla kalkıyordu. Nedenini bilmediği bir sıkıntı vardı. Operasyon esnasında ya da görev yaparken herhangi bir sorunu yoktu. Ama yalnız kaldığında ya da uykuya daldığında ya huzursuz oluyor ya da kısa bir süre sonra uyanıyordu. Yine uyanmıştı. Eşini ve küçük kızını aramak, onların sesini duymak, konuşmak ihtiyacını duydu. Ama bu saatte onları uyandırmaya kıyamadı. Hep aynı şey oluyordu. Artık sabah ararım diye düşündü.

Yaklaşık bir buçuk sene önce tayin olmuştu bölgeye. PKK terörü ile mücadele ediyordu bölüğü. Bölük komutanlığına atanmıştı. Eşi ve üç yaşındaki kızını Ankara’da bırakmıştı. Lojmanda kalıyorlardı. Eşi bir kamu kuruluşunda çalışıyor, kızı da kreşe gidiyordu. Onları son gördüğünden bu yana dört ay geçmişti. Ailesi kelimenin tam anlamıyla burnunda tütüyordu. Bu operasyonlar bittikten sonra on günlük izinle Ankara’ya gidecek ve özlem giderecekti. Şurada hepi topu bir haftası kalmıştı eşini ve kızını görmek için.

Ancak son günlerde çok tedirgindi. Nedenini bilemiyordu. Evet, terörle ölümüne mücadele ediyorlardı. Şehit olmak da, yaralanmak da sonuçta yaptığı işin bir parçası idi. Bundan da zerre kadar korkusu yoktu. Peki tedirginliği, huzursuzluğu, gecenin bir yarısında ya da sabahın köründe kendisini uyandıran, içini kemiren, onu eşi ve kızıyla konuşmak için zorlayan güç veya rahatsızlık ne olabilirdi.

Yoksa bunlar bir şeyin, bir olayın işareti mi diye düşündü kendi kendine. Olabilir diye geçirdi içinden. Ama eşini ve kızını bir defa daha görmeden veya en azından onlarla telefonla uzun uzun sohbet etmeden ölmemeliyim diye düşündü. Sabah olur olmaz eşi işe gitmeden telefon ederim dedi. Daha sonra da akşam operasyona çıkmadan tekrar görüşür hasret gideririm diye ilave etti. Biraz dinlenmeliyim diyerek gözlerini kapattı, uyumaya zorladı kendini. Tam dalıyordu silah sesleri ve bağrışmalar duydu. Hemen kalktı silah ve teçhizatını aldı. Durumun ne olduğunu sordu. PKK teröristleri üs bölgesine taciz atışı açmışlardı. İncelediği kadarıyla hepsi bu kadardı. Keşif ve emniyet unsurları çıkararak üs bölgesinin içini ve civarını kontrol ettirdi. Kendisi de bir timle birlikte üssün kuzeyindeki dere yatağı bölgesine keşfe gitti. Hep aynı şeyi yapardı. En tehlikeli bölgeye kendisi giderdi. Yine aynı şeyi yaptı. Dere yatağına girdiler daha birkaç adım atmışlardı ki kulakları sağır eden bir patlama oldu. Bölük komutanı mayına basmıştı ve ağır yaralıydı. Yanındakilerden üçü daha yaralıydı ama yaraları hafifti. Hemen helikopter çağırdılar. Devamlı kan kaybediyordu. Asker hastanesine yetiştirilirse kurtulabilirdi. Helikopter geldi ancak yamaç olduğu için bölgeye inemedi. Helikopterin yaralıyı almak için vinci de yoktu. Tek yol Bölük Komutanını helikopterin inebileceği düz bir araziye taşımaktı. Öyle de yaptılar. Bölük Komutanı kendinde değildi eşinin ve kızının adını sayıklıyordu. Helikoptere bindirdiler. Hemen doktor tarafından gereken sıhhi müdahale yapıldı. Helikopter asker hastanesine 15 dakikalık mesafedeydi bölük komutanının kalbi durdu bütün müdahalelere rağmen çalıştırılamadı. Elinde bir şeyler tutuyordu. Avucunu açtıklarında eşi, kızı ve kendisinin birlikte olduğu bir fotoğrafı tuttuğu gördüler ve gözlerinde de iki damla yaş.
===================================
Dostlar,

Bu yazıyı önce eşimiz okudu..
Bizi odamızdan salona yanına çağırdı usulca ve

– Pekin paşanın şu yazısını oku lütfen dedi kısık ve acılı bir ses tonuyla ..

Yanına oturduk, sezinlemiştik çok hüzünlü bir içerikle karşılaşacağımızı..
Pekin Paşa’nın yazısı bizi sardı, alıp sürükledi içine..
İlk kez bir yazısı böylesine gizemli ve kuşatıcı idi..;
Gencecik yaşında Özgür Yüzbaşı da vatanı uğruna gözünü kırpmadan canını vermişti.
Hem de kahpe bir mayına basarak, ciddi ve ağır yara alarak..

Kanama!.. Saniyeler önemli yaşamı kurtarmak için.. Ama yitirilen dakikalar belirleyici olmuş..

Helikopterin vinci yokmuş.. Acaba Kaçak Saray’ın lüks granitlerinden 1 m2 nin bedeliyle
kaç helikoptere ölümcül yaralıyı almak için vinç takılabilirdi??

Vicdan neredesin?? Külliye’nin dibinde mi kaldın, ayakkabı kutularında mı ezildin??

Özgür Yüzbaşımız kanamadan yitirilmiş;
3 yaşındaki kızına ve sevgili eşine 4 aydır hasret imiş..
Avucunda 3 kişilik aile fotoğrafını bulmuşlar; 2 damla gözyaşı ile ıslanmışmış..

Biz de AYDINLIK gazetesini epey ıslatmışız 2 kişilik gözyaşlarımızla, çok mu, çok mu??

*****
Ölüm adın kalleş olsun..
PKK senin de kahpe!
Seni silahlandırıp üstümüze salan “stratejik müttefik” maskeli ABD ve uşakları da alçak, sefil!

Ulusa çıplak gerçeği hâlâ söylemeyen yöneticiler, ikiyüzlü cani sahtekarlar!

Ama Ulusumuz; KORKMA, bu acımasız saldırıyı da defedeceğiz!
Çanakkale’deki gibi, Conkbayırındaki gibi, 1. ve 2. İnönü muharebelerindeki gibi..
Sakarya ve Dumlupınar’daki gibi..

  • “30 Ağustos Zaferi, Türk Tarihi’nin en önemli dönüm noktasıdır……
    Bu alanda
    (Büyük Taarruzda, Dumlupımar’da) akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan
    şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır.”
    Gazi Mareşal Mustafa Kemal

******

24 Ekim 2016, saat 04:26.. BM’nin kuruluşunun 71. yılı.. 24 Ekim 1945 ve 24 Ekim 2016..
Emperyalizmin ucuz Noteri zavallı BM..

İnsanlık onuru, bu 500 yıllık kapitalizmi ve veled-i zinası emperyalizmi de yenecek elbet!

Dayan yüreğim dayan.. Gözümüze uyku girmiyor..

Bilgisayar ekranımızdaki arka fon Kalpaklı Mustafa Kemal ile göz göze geliyoruz..

  • “Dayan, dayan Çocuk!” diyor;
    “Özgür Yüzbaşıların ölümlü bedenleri de toprak olacak vatan uğruna ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak!..

Islak sevgi ve saygı ile; büyük acı ama UMUT ile..
24 Ekim 2016, 04:30, Ankara

Ahmet ve Birsen İĞCİ SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Sorumluluk almak istememenin dayanılmaz hafifliği

Sorumluluk almak istememenin
dayanılmaz hafifliği

portresi
İsmail Hakkı PEKİN
ihakkipekin@aydinlikgazete.com
AYDINLIK Gazetesi haber portalı

 

AKP iktidarının 13 yıllık iç ve dış politikaları, özellikle PKK, Suriye ve Irak politikaları konusunda ABD, İsrail ve Batının kuyruğuna takılması ve onların projelerini uygulamak için önemli katkıda bulunması
Türkiye’yi bugün bir tıkanma noktasına getirmiştir.

İç ve dış gelişmeler konusunda ne iktidar, ne muhalefet ne devlet uygulanması gereken hareket tarzlarını tartışmış ne de bir karar alınması konusunda bir girişimde bulunmuşlardır.

İktidarın, muhalefetin ve devletin ikircikli tavrı, olayları ve gelişmeleri kısa vadeli değerlendirmesi, gelişmelere faydacı yaklaşımı Türkiye’yi, onun gücünü içte ve dışta zayıf, karar alamaz ve aldıkları kararları uygulayamaz bir ülke konumuna düşürmüştür.
Bir ABD projesi ve BOP’un bir parçası olan “açılım süreci sonucunda

– Ülke içinde PKK’nın meşrulaştırılması sağlanmış ve
– Kimi alanlar maalesef PKK’nın hakimiyetine devredilmiştir.
– PKK ile mücadelenin terk edilmesi sonucu
PKK, Irak ve Suriye’de ABD planları için uygun bir taşeron haline gelmiştir.
– Türkiye kendi altını oysun diye PKK’yı serbest bırakmıştır.
– HDP’nin Meclis’e girmesiyle de PKK’nın Kandil’deki liderleri Türkiye’yi tehdit eder hale gelmişlerdir.
– HDP milletvekillerinden bazıları, “açılım süreci” sona ererse savaş başlar, diyebilmektedir.

Bu sözü söyleyenlerin savaşın ne olduğunu bilmediğini sanıyorum. Öncelikle savaşın ne olduğunu ve nelere mal olacağını öğrenmelerini tavsiye ediyorum bu zatı muhteremlere.

Aynı husus Suriye’deki gelişmeler, PYD/PKK’nın ABD-İsrail koridoru kapsamında
bir Kürt devleti tesis etme çalışması ve gayreti de maalesef iktidarın gayri milli politikalarından kaynaklanmaktadır.

İktidarın, muhalefetin ve devletin tedirgin ve korkak davranışı, inisiyatifi ele alma konusundaki isteksizlikleri, sorumluluktan kaçma şeklinde açıklanabilecek tutumları ülkemizi diğer devletler nezdinde de zayıflatmıştır.

Türkiye’yi yönetenler bu davranış ve hareketlerinin, uyguladıkları politikaların sonucunda Türkiye’nin dağılmasına (parçalanması demiyorum)
hizmet ettiklerini unutmasınlar.

Temkinli hareket etmek başka bir şey, yeri ve zamanı geldiğinde güç kullanmak dahil
her türlü tedbiri uygulamaya koymak başka bir şey. Maalesef yetkililerimiz temkinli hareket etme adına ellerini taşın altına koyarak sorumluluk almak istememektedirler.

Bu sorumluluğu üstlenmek istemiyorsanız o zaman çekilin, yerinize bunları yapabilecekler gelsin.

Türkiye’nin bulunduğumuz dönemde milli politikalar uygulayacak ve ülkeyi kuşatılmaktan ve dağılmaktan kurtaracak milli hükümete ihtiyacı var.
En azından bunu yapabilirsiniz. (http://www.aydinlikgazete.com/sorumluluk-almak-istememenin-dayanilmaz-hafifligi-makale,60484.html, 02.07.2015)

=================================

Dostlar,

Bu ciddi uyarılar AKP iktidarına çok yapıldı, yapılması sürdürülüyor.
Ancak kritik bir aşamaya da ulaşmış bulunuyoruz.
Söz konusu dış politika süreçlerinin zamanlaması son derece önemlidir.
Türkiye son birkaç ayını 7 Haziran 2015 genel seçimleri için heba etti.
7 Haziran’dan bu yana geçen 38 gündür de hükümet ortada yok.
“Düşük” Hükümet, tüm demokrasi geleneklerini, hukuku yok sayarak
700’e yakın önemli atamayı yapmakla meşgul.. İftar yemekleri ile kamuoyu oyalanıyor.
“Kaçak Saray”daki salt kendi geleceğini güvence alma telaşı hatta paniği içinde

Ülke yönetimi siyasal irade / Yürütme’den çok teknik İdare’ye / bürokrasiye emanet.
Oysa özellikle Suriye’de BOP uygulaması on birkaç ayda ciddi ivme kazandı.
Bu gelişme rastlantısal değildir. Türkiye’deki yönetim boşluğu ve zaafiyeti
ABD tarafından ustalıkla kullanılmaktadır. Gelinen yerde Türkiye’nim manevra alanı
son derece azalmıştır. Yaşamsal düzeyde önemli sorunlarla karşı karşıyayız.

Ülkemizin ve Ulusumuzun bölünmez bütünlüğü hatırı sayılır derecede
riske sokulmuştur. 

Bu durum kabul edilemez ve sürdürülemez!
Koalisyon görüşmelerinde mutlaka dikkate alınmalı ve sorumlu durumdaki
AKP dışlanarak hükümet kurulmasına çalışılmalıdır.

“AÇILIM” adı altında sürüklenilen kaygan ve tehlikeli zeminden, Batı taşeronu politikaları uygulayan AKP de eğer içtenlikle kurtulmak istiyor ancak bunu doğrudan yapamıyorsa, CHP – MHP azınlık hükümetini dışarıdan destekleyebilir.

HDP herhalde “açılım” dayatmasını sürdürecek gibi gözüküyor.
Bu dayatma, HDP’nin ve ülkemizin yararına kesinlikle olmayacaktır.

Türkiye çözümlerini kendi içinde aramalı ve bulmalıdır. İşte “tam bağımsızlık” budur. Büyük ATATÜRK’ün “İstiklal-i tamme” diye gırtlağını yırttığı olgu budur!

Türk de biziz, Kürt de biziz;
biz bize benzeriz ve iç sorunlarımızı kendimiz çözeriz, çözmek zorundayız..
Bölge ülkeleri ile, komşularımız ile dayanışma içinde olmalıyız,
oysa tam tersini yapıyor, komşularımızda darbe düzenleyicisi oluyoruz!?

* Sınırların değişmezliği – toprak bütünlüğü
* İçişlerine karışmama
* Ortak politik çıkarları belirleyip birlikte savunma – davranma 
* YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ
* Demokratik hukuk devleti…temel ilkelerimiz
olmalıdır..

Üstelik daha fazla asla gecikmeden..

Sevgi ve saygı ile.
14 Temmuz 2015, Hozat (Karaca köyü)

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ülkemizi savunmak durumundayız!

Ülkemizi savunmak durumundayız!

portresi

 

İsmail Hakkı Pekin
E. Korgeneral
ihakkipekin@aydinlikgazete.com
AYDINLIK, 30 Haziran 2015
Türkiye yeni bir kararın eşiğinde, ama bu kez çok sıkıştırılmış ve çok az seçeneğe sahip durumda. Her seçeneğin mahzurları var. Ancak bu seçenekleri değerlendirecek, uygulayacak, aldığı kararların arkasında duracak bir siyasal irade yok ortada. Zaten AKP iktidarı bu konuda bir türlü kararlılık gösteremedi. ABD, İsrail ve Batı yanlısı politikaların peşinden gitmesi
bugün karşı karşıya kaldığımız beka tehdidini yarattı. Sorun yalnızca Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt devleti değil, aynı zamanda Türkiye’nin içinde PKK’ya karşı uygulanan ve “çözüm süreci” adı verilen politikanın yanlışlığından kaynaklanan daha büyük ve kapsamlı bir sorun.

AKP iktidarının satrancı tavla oynar gibi oynaması yüzünden,
Türkiye satranç tahtasında mat olma durumuyla karşı karşıya.

Şimdi Türkiye bu sıkışık durumdan kurtaracak politikaları uygulayacak ve düşünce tarzını geliştirecek bir iktidara ve çözümlere ihtiyacı var. Çözüm yok mu? Tabii ki var,
yeter ki milli düşünülsün ve Türkiye’nin sahip olduğu imkanlar değerlendirilsin.
Bölge ülkeleri ile ve küresel güçlerle görüşülerek mevcut dengeler gözetilsin.

Türkiye için tehdit önceliği;

PYD/PKK öncülüğünde Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt oluşumunun
meydana getirilmesi ve bunun Türkiye – Suriye sınırı boyunca Akdeniz’e kadar uzatılması yani ABD – İsrail koridorunun tesisi.

Koridorun Türkiye tarafındaki yapı ve Lübnan’ın Lazkiye’yi de içine alacak şekilde büyütülmesi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz de dikkate alındığında içine yuvarlandığımız ya da itildiğimiz tehdidin boyutu daha kolay anlaşılır sanırım. Suriye, Irak, ABD ve Batı için
tehdit önceliği IŞİD. Rusya için de aynı. Suudi Arabistan ve Katar için IŞİD bir tehdit olarak görülmesine rağmen asıl tehdidin (Körfez ülkeleri dahil) İran olduğunu söyleyebiliriz,
Yani “Şii tehdidi”. Bu konuda Suriye’nin mevcut yönetimi ve Lübnan Hizbullahı da çok önemli bir tehdit. Söz konusu tehdit değerlendirilmesi konusunda Suudi Arabistan ve İsrail hemfikirler ve ittifak içindeler.

Suudi Arabistan da, İsrail de İran ile Arap ülkeleri arasına birleşik Sünni bir Kürt Devletinin tesisi konusunda bir politika / strateji izliyorlar. ABD de İsrail’in ve bölgedeki petrol ve doğal gazın güvenlikli bir bölgeden Akdeniz’e inişini sağlayacak böyle bir devletin tesisi konusundaki planlarını uyguluyor. Bunun için Suriye’nin bölünmesi gerekiyor. Hem de dört veya
beş parçaya. Bu da yetmiyor şu anda devam eden çatışmaların Lübnan’a gitmesi gerek.
Yani IŞİD Lübnan’a kaydırılarak, Lübnan Hizbullahı ile çatışmalar yakında başlayacak ve Levent bölgesi de şekillendirilecektir.

Bütün bu tehdit değerlendirmelerinden sonra Türkiye’nin yapması gereken şey,
Suriye ile anlaşarak ona IŞİD ile mücadelede ona yardım etmek ve Cerablus bölgesinden Suriye’ye girerek ABD – İsrail koridorunu fiziken önlemek ya da kesmek. Bunu yaparken
Suriye kuzeyinde Suudi Arabistan ile birlikte oluşturulan Fetih Ordusu’na olan desteği kesmek ve sınırları kapatmak. Rusya ve İran ile bu konuda gizli diplomasi yürütmek. ABD ve Batı’ya IŞİD ile mücadeleye yardımcı olacağımızı anlatmak ve bu konuda gereken yardımı yapmak. Türkiye içinde silahlı PKK unsurları ile mücadele etmek. Türkiye’den Suriye’ye olan insan, silah, malzeme ve mühimmat akışı dahil her türlü ikmali (PKK/PYD, IŞİD, ÖSO vb.) önlemek. Tabii asıl önemli olan siyasi kararlılık, alınan kararların arkasında durmak ve taviz vermemek. Bunları yapabilecek o zaman koridoru kesmek için gereken gücü Suriye’ye sokalım. Tabii Suriye ile anlaşarak. Eğer mevcut iktidar bunları yapamayacak ise o zaman bunu yapacak milli bir iktidar gerekiyor. Bunları yapmak ancak milli bir politika yürütmek ile mümkün. Ülkemizin bekası ve toprak bütünlüğümüz söz konusu. Ülkemizi savunmak durumundayız. Kimsenin toprağında gözümüz olmadığı gibi savaş yanlısı da değiliz.

Sadece ülkemizi savunuyoruz.

=======================================

Dostlar,

Sayın E. Korg. İsmail Hakkı PEKN’in bu önemli yazısı gözden kaçmamalı..

Tanı da doğru, önerilen sağaltım da…

AKP’nin gözünü 4 açması gerek..
Üstelik bu tablonun sorumlusu olarak..

Hiç olmaza bu denli somut ve kritik aşamada artık sorunu görün..
Ülkeyi bölünmenin eşiğine sürüklediniz!..
Hata idiyse haydi dönün artık..
Yok BOP Eşbaşkanlığı nedeniyle misyonunuz bu idiyse,
tarih ve bu toplum sizi asla bağışlamayacak ve hesabını mutlaka soracaktır.

Sevgi ve saygı ile.
04 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com