TÜRKİYE’DE SANATÇILAR, KÜLTÜR VE SANAT EMEKÇİLERİ

TÜRKİYE’DE SANATÇILAR, KÜLTÜR VE SANAT EMEKÇİLERİ

Image result for Refik Saydam

Refik Saydam
Aydınlık Gazetesi, 19.01.2020

KÜLTÜR ve sanat, bir ülkede yaşayan insanları ulus yapan en önemli değerler arasındadır. Ulusların aydınlık yüzüdür. Kültürün temel ögelerinden güzel sanatların toplumsal gelişmişlik düzeyi ve devrimlerin başarısı açısından anlamını büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk şu sözlerle vurgulamıştır:

  • “Güzel sanatlarda başarı, bütün devrimlerin başarıldığının en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır! Onlar, bütün başarılarına rağmen uygarlık alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.

MUSIKÎ MUALLİM MEKTEBİ

Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra 3 Mart 1924’te Üç Devrim Yasası yaşama geçirilirken Atatürk’ün gündeminde Müzik Devrimi de vardır. 1826’da kurulan Muzikayı Hûmayun’un devamı olan Saray Orkestrası 11 Mart 1924’te Ankara’ya getirilir, konserler verir. Orkestra, 27 Nisan’dan başlayarak “Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası” (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) adını alarak Ankara’ya taşınır. Aynı günlerde Orkestra Şefi ve İstiklâl Marşı’nın bestecisi Osman Zeki Üngör’le görüşen Atatürk, nitelikli müzik eğitimcisi ve sanatçısı yetiştirecek bir okul açma kararı alır. Türkiye’de henüz (Harf Devrimi dahil) pek çok devrim yapılmadan, okullar açılmadan önce Cumhuriyet’in çağdaş müzik eğitiminin ve sanatının temellerini oluşturacak olan Musıkî Muallim Mektebi, 1 Kasım 1924’te Osman Zeki Üngör’ün yönetiminde Ankara’da açılır.

Bugünkü müzik eğitimcisi ve sanatçısı yetiştiren eğitim öğretim kurumlarımızın, devlet senfoni orkestralarımızın, opera, bale kuruluşlarımızın, korolarımızın, bandolarımızın, tiyatrolarımızın, yetişen eğitimci ve sanatçı birikimimizin temelinde Musıkî Muallim Mektebimiz ve onu izleyen öbür kurumlarımız vardır. Müzik ve sahne sanatlarımızın yanında plastik sanatlar, sinema sanatı, yazınsal sanatlar ve güzel sanatların öteki alanlarında da çok önemli kurumlar yaratılmış, gelişme sağlanmıştır. Devletin sanatla ve sanatçılarla ilgili görevleri Anayasal düzlemde ifadesini bulmuştur. Yürürlükteki Anayasamızın “Sanatın ve sanatçının korunması” başlıklı XII. Bölümünde bu alanla ilgili aşağıdaki hüküm yer alır:

  • Anayasa madde 64 Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.”

Bu Anayasa maddesi, sanatın ve sanatçısın korunmasının yanında aynı zamanda halkın nitelikli sanatı yaşama hakkının devlet tarafından güvenceye alınmasının somut ifadesidir.

EMEKÇİLERİNİN ÖRGÜTLERİ

Devlet kurumlarında veya özel sanat kurumlarında ücretli olarak görev yapan sanatçılarımız ve kültür sanat emekçilerimiz, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçi halkın bir parçasıdır. Geleceği, haklarının korunması ve kazanılması, hem kendi içinde örgütlenmesine hem de istemlerini emekçi halk ile ortaklaştırmasına ve dayanışmasına bağlıdır. Sanatçıların ve sanat emekçilerinin örgütlenmesinin önünde her bir sanat kurumunun bağlı olduğu yasalar, yönetmelikler, istihdam biçimleri, sendikaların işkolu sınıflaması vb. nedenlerden kaynaklanan önemli sorunlar vardır. Aynı türden sanat kurumlarında örneğin senfoni orkestralarında, bu orkestraların bağlı olduğu kurumlara (Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, üniversiteler, özel kuruluşlar vb.) bağlı olarak; memur, sözleşmeli, işçi, öğretim üyesi sanatçı. geçici görevlendirme, konuk sanatçı vb. istihdam biçimleri vardır. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı senfoni orkestraları, devlet opera ve baleleri, korolar, topluluklar, devlet tiyatrolarında kadrolu olarak görev yapan sanatçılar ve kültür sanat emekçileri; 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununa göre “Kültür ve Sanat Hizmetleri İşkolu”nda kurulu bulunan kamu çalışanı sendikalarına üye olmaktadırlar.

Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının Temmuz 2019 İstatistiklerine göre bu işkolunda görev yapan 16.844 sanatçının ve kültür sanat emekçisinin %66.84’ü bir kamu çalışanı sendikasına üyedir. Kültür sanat çalışanlarının üye olduğu sendikalar arasında %32.94 oranla Kültür Memur Sen, %16.72 oranla Kültür Sanat Sen, % 14.40 oranla Türk Kültür Sanat Sen, % 1.25 oranla Kültür Sanat İş ve % 0.83 oranla öbür 4 sendika bulunmaktadır. İşçi kadrosuyla devlet kurumlarında veya özel kurumlarda görev yapan kültür sanat emekçileri de 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununa göre, “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar İşkolu”nda kurulu bulunan sendikalara üye olabilmektedir. 2019 verilerine göre işkolundaki toplam 3 587 328 emekçinin ne kadarının güzel sanatlar alanında çalıştığı açıklanmamıştır.. Bu nedenle müzik, sinema, oyunculuk gibi yalnız güzel sanatlar alanında çalışan emekçileri örgütleyen sendikaların, 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 41. Maddesinde öngörülen “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az % 1’inin üyesi bulunması şartı”nı yerine getirebilmesi olanaklı görülmemektedir. Sendikaların dışında dernekler, vakıflar, meslek birlikleri de sanatçıların ve kültür sanat emekçilerinin örgütlendiği kuruluşlar arasında yer almaktadır.

KURUMLARIN GERÇEK SAHİPLERİ

Cumhuriyetimizin özellikle kuruluş döneminde kültüre ve sanata verdiği öneme ve yukarıda vurgulanan Anayasa hükmüne karşın bugün sanat kurumlarımız hem sayıca yetersizdir hem de bu kurumlara yıllardır yeterli sayıda kadro istihdamı yapılmamıştır. Bu durum doğal olarak sanatsal gelişmenin ve sanatçı yetiştiren kurumlardan mezun olan gençlerin istihdamının önünde engel oluşturmaktadır. Siyasal iktidar bu sorunlarla ilgilenmek, halkın sanatı yaşama hakkını geliştirmek bir yana belirli aralıklarla ısıtıp gündeme getirdiği yasa taslaklarıyla sanatçıların var olan iş güvencelerini ortadan kaldırma, sanat kurumlarını devletin sorumluluğundan çıkararak adeta yok etme girişimlerinde bulunmuştur. Bu girişimler sanatçıların ve sanatsever örgütlerinin platformlar (AS: örgütler) kurarak yürüttüğü kitlesel mücadelelerle durdurulmuştur. 2004-2007 arasında yaklaşık 20 kuruluştan oluşan Kamu Kültür ve Sanat Platformu ile 2014-2017 arasında 35 kuruluşun girişimiyle yaratılan Türkiye Sanatçılar Hareketi, sanat kurumlarını tasfiye etmeye yönelen TÜSAK vb. yasa girişimlerini önleyebilmiştir.

Bugün de sanat kurumlarıyla ilgili yönetmelik ve “gerekli görülmesi halinde yeni Kanun ve Yönetmelik taslağı hazırlığı yapmak” gündemdedir. Bu konuyla ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü içinde oluşturulan bir komisyon çalışmalarını sürdürmektedir. Var olan yasaların, yönetmeliklerin günün gereksinimleri doğrultusunda gözden geçirilmesi, geliştirilmesi elbette düşünülebilir. Ancak burada öncelikle yapılması gereken, alanda görev yapan tüm sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, sanat kurumlarının temsilcilerinin katılımlarını sağlamak olmalıdır. Yine aynı öncelikle Anayasa’nın 64. maddesi ve Cumhuriyetimizin hedefleri doğrultusunda 657 sayılı yasada ve özel yasalarda var olan haklardan, özellikle iş güvencesi hakkından asla geri adım atılmamalıdır.

Kültür ve sanata ayrılan bütçe artırılmalı, özellikle büyük kentlere açılacak yeni sanat kurumlarıyla, yaratılacak yeni istihdamlarla kültür ve sanatın gelişmesinin önü açılmalıdır. Bu konuda öncelikle 2002 öncesinde Sayın Hüseyin Akbulut’un Müsteşar yardımcılığı döneminde açılma kararı ve kadroları verilen Gaziantep, Van ve Sivas Devlet operaları, daha çok bekletilmeden hizmete açılmalıdır. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde bir üretim devriminin eşiğine gelmiş bulunan ve Cumhuriyetimizin; yarattığı çok önemli bir kültür ve sanat birikimine sahip olan Türkiye’ye yakışan da bu olacaktır.

https://www.aydinlik.com.tr/turkiye-de-sanatcilar-kultur-ve-sanat-emekcileri-refik-saydam-kose-yazilari-ocak-2020

‘OSMANLIYIM’ DİYENLER BUNLARI DA BİLMEK ZORUNDA !

‘OSMANLIYIM’ DİYENLER
BUNLARI DA BİLMEK ZORUNDA !

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

1920’de nüfus 12 milyon dolayındaydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köyün 38 bininde okul yoktu. Traktör yoktu; Hititlerden kalma Kağnı ve Kara saban kullanılırdı. 5 bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar da kırılıyordu.

Yaklaşık iki milyon sıtmalı, 1 milyon frengili ve 3 milyon trahomlu insan vardı Anadolu’da ; verem, tifüs, tifo salgını kol geziyordu; doğan her iki bebekten biri (AS: bizdeki bilgilere göre her 5 bebekten 1’i) 1 yaşına gelmeden ölüyordu; ortalama yaşam süresi 40 yıl kadardı.

Memlekette Doktor sayısı 337, ebe sayısı 136, eczacı sayısı 60 idi. Diplomalı Diş hekimi yoktu.

Limanlar, madenler, demiryolları yabancılara aitti. Toplam sermayenin yalnızca %15’i Türk sermayesi sayılabilirdi.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan yalnızca dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras” listesinde 85 milyon Lira (600 ton altın) borcu da unutmayalım. Elektrik yalnızca İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı 1500 kadardı…

  • Kadın, insan değildi.

Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Osmanlıcıların yere göğe sığdıramadıkları Abdülhamid Han Hazretlerinin (yaş olarak tümü “çocuk” sayılacak 16 karısı vardı: Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur….. Osmanlıcıların “dedemiz” dedikleri Abdülmecid’in de 22 karısı vardı. (Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.)

  • Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu.

Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak ya da çalınmış, gemilerle, trenlerle Avrupa müzelerine götürülmüştü.

Takvim ve Zaman birliği de yoktu; Kimisi güneş batarken ‘grubi saat’i esas alıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi güneşin tümüyle battığı ezani saat’i esas alıyordu; kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.

Kimisi ‘hicri takvim‘ kullanıyordu, kimisi ‘rumi takvim‘ kullanıyordu. Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda, farklı saatlerde yaşıyordu! Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne Ortaçağdan kalma ağırlık ölçüleri dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne de uzunluk ölçüleri…
***
Erkeklerin yalnızca % 5’i, kadınların binde 5’i okuma – yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan zaten üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, 72 ortaokul ve yalnızca 23 lise vardı.

Ülkedeki liselerin tümünde salt 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, Darülfünun, medreseden halliceydi.

  • Ülke bilim’den çoook uzaktı.

600 yıl boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Kelimelerin yalnızca %5 kadarı Türkçeydi. Arap alfabesiyle Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

  • Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik..”

falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan başlayarak 150 yılda basılan toplam kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Yalnızca 417’ydi ki, zaten, ülkeye matbaayı getiren Abraham Müteteferrika da Macar kökenli bir devşirmeydi.

Oysa Gutenberg’in çalışan ilk matbaasından sonra, yani 1453’ten 1850’ye dek 400 yılda Avrupa’da 8 milyon kitap basılmıştı.. Voltaire, bir kitabında şu belirlemeyi yapmıştı:

  • İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan daha azdır!”

Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyamaz haldeymiş… Sen önce adam gibi, nesnel bilgi veren iki kitap oku da, Dünyadan haberin olsun biraz!

Not : Yazı alıntıdır.. (AS: Sanırız Turgut Özakman‘dan alıntı..)
__________________
Resimde Osmanlı dönemi, hasta sedyesiyle hastaneye getirilmiş bir kadın hasta..

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor

OSMANLIDA SON DÖNEM EĞİTİM

OSMANLIDA SON DÖNEM EĞİTİM


Prof. Dr. Süleyman Tolun
Devlet Başkanı, bu gün Osmanlı’nın son dönem eğitim düzeyiyle ilgili açıklamalar yapmış. Okuma oranı %50’ydi, sonradan savaşlar ve Harf Devrimi tesiriyle düştü diye de eklemiş.
Ben de biri iki kelam edeyim:
1* 1914’te Osmanlı’da yalnızca ABD’nin tam 426 MİSYONER OKULU bulunuyordu.
2* Bu okulların büyük bir bölümünün bina ruhsatları bile yok. Okulda eğitim veren öğretmenlerin ağırlıklı bölümü Houston merkezli misyoner teşkilatı olan Board kuruluşundan geliyor. Okullardaki müfredat tümüyle bağımsız. Osmanlı, bu okullara diş geçiremiyor.
3* Bu okullarda 25 bin dolayında öğrenci bulunuyor. Aynı zamanda yine salt ABD’nin 9 hastanesi ve 10 dispanseri bulunuyor. Bu teşekküllerin 1879’daki maddi büyüklüğü tam 100 milyon $ ediyor ki o dönem için bu çok büyük bir para.
4* Peki ABD’nin onca yoldan gelip ülkede böyle teşkilatlanmasının ardındaki neden ne ola?
Onu da bizzat Houston merkezli Board kuruluşundan Roger R. Trask’ın 1924 tarihli raporundan anlıyoruz:
5* ABD tüm bu yığılmayı 1830 (AS: 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması) yılında imzalanan Ticaret antlaşmasının barındırdığı “KAPİTÜLASYONLARA” dayandırıyor. Hani şu Lozan’da kaldırılan… Bu antlaşmaya göre ABD istediği yerde konsolosluk açıyor. Sonra da okulu o bölgede kurup MİSYONERLİĞE başlıyor.
6* Bu okullarda yetişenler daha sonra Adana’da örgütlenip devleti tehdit eden sorunlar çıkardı.
Abdülhamit kimi okulları kapatmaya niyetlenince ABD, Kentucky isimli savaş gemisini İzmir’e gönderdi. Geri adım atıldı. Üstüne 1902’de misyonerlere yeni haklar tanındı.
7* İnanmayan varsa The New York Times’ın, 20 Kasım 1900 tarihli baskısının “Warship Send to Turkey” başlıklı haberini okuyabilir. Osmanlı eğitim hususunda özellikle 1850’lerden sonra ipin ucunu böyle kaçırmıştı.
8* Osmanlı ipin ucunu kaçırmıştı derken temelsiz konuşmuyorum:
1891 ve 1894 tarihli Zühtü Paşa imzalı,
1892 tarihli Mihran Boyacıyan imzalı,
1898 tarihli Şakip Paşa imzalı eğitim raporlarını okudum. Osmanlı fark etmiş. Ama geç kalmış.
9* Mihran Boyacıyan, raporunda aynen şöyle yazmış: “Yapılan düzenlemelerle birlikte kötü gidiş engellenememiştir. Lübnan elden çıkmak üzeredir ve memurlar dışında Türkçe konuşan kimse bulunmamaktadır.” Lübnan’da Fransız-Amerikan okulları çekişiyordu.
10* Bu okullar daha sonra görevlerini çok iyi yerine getirdiler.
Bulgar okulları Bulgaristan’ın kuruluşunda,
Merzifon okulu Pontus isyanında,
Adana okulu Ermeni isyanında,
Güneydoğudaki okullar da Fransız işgalinde,
adeta karargah görevi üstlendi.
11* Milli Mücadele bu içerideki hainlerle mücadele için az mı çile çekti?
Bakın o dönem Albay olan İsmet Bey neler anlatıyor:
(TBMM Zabıt Ceridesi, Devre:1, İçtima: 1, C. 4, 2. Bs., 1942, s. 296)
12* İşte, tüm bu eğitim kapitülasyonları Lozan’da “istisnasız” kaldırıldı.
Okulların elindeki tüm imtiyazlar alındı. Hepsi, “Türk Kanunlarına” uymak ve “Misyonerlik yapmamak” zorunda bırakıldı.
13* Tehvid-i Tedrisat Kanunu, 1924,1925 ve 1926 genelgeleri ile hepsi hizaya sokuldu.
1926 tarihli Board raporunda şu yazıyordu:
Gelişmeler üzerine misyonerler son derece umutsuz duruma düşmeye başladı. (James L. Barton, Status and Outlook of Missionary Work in Turkey, s. 2.)
14* Cumhuriyet politikaları sayesinde misyoner okulları hareket olanağı bulamadı. Hepsi tek tek kapandı. 1928’de misyonerlik faaliyeti belirlenen Bursa Okulu kapatıldı.
1930’lara gelindiğinde 6 Amerikan okulu kalmıştı. Nereden nereye…
15* ABD son şans olarak Türkiye’ye büyükelçi ataması yapıp Joseph Grew isimli bir “misyoner okulu savunucusu” göndermişti. Ama Türkiye ona da kale gibi direndi.
Dönemin eğitim bakanı Mustafa Necati bu başarının mimarıdır.
16* Nitekim Grew, 3-17 Temmuz 1929 tarihlerinde hazırladığı durum değerlendirmesi raporunda kapitülasyon rejimini hatırlatan herhangi bir söz veya hareketten özenle kaçınmak gerektiğini ifade etmiştir. (Joseph C. Grew, Yeni Türkiye, s. 130.)
Çok uzatmayayım. Sözün özü…
Son dönem Osmanlı’nın hatalarını söylemek, yanlışlarını anlatmak Osmanlı düşmanlığı değildir.
Cumhuriyet, o yanlışları da temizleyip, milleti misyoner belasından kurtarmıştır.
Siz, Harf Devrimi nedeniyle Atatürk’e sövenlerin hiç Osmanlı döneminde sayısı 500’ü aşan MİSYONER OKULLARI nedeniyle Osmanlı padişahlarına “LAF ETTİĞİNİ” gördünüz mü?
Göremezsiniz. Zaten mesele laf etmek, sövmek değil. Yanlışı bilip doğruyu yapmak. Birilerinin temelsiz şekilde Atatürk’e sövdüğü gibi, bizlerin de son dönemlerinde “büyük hatalar yapılmış olmasına karşın” dönüp Osmanlı’ya sövmek gibi çabası olmamalı.
Okursun.
Yanlışı belirlersin.
Ders alırsın.
İbret alırsın.
Doğrusuna gayret edersin.
İlke bu olmalı.

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 20 Kasım 2019

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 20 Kasım 2019

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

CEHALET
RTE, Osmanlı döneminde okur yazarlığın yüksek olduğunu, savaşlar nedeniyle azaldığını, Harf Devrimi ile sıfırlandığını söyledi.
Kadınlar hesaba katılmadığına göre kısmen doğru…

ENNNN
RTE, Cumhuriyet tarihinde en çok hizmetin kendi döneminde yapıldığını söyledi.
Çatlayacak…

AAAA!
A Haber TV Kanalı,
 “TSK ve Suriye Milli Ordusu’nun Suriye’nin kuzeyindeki PKK/YPG terör unsurlarına yönelik Barış Pınarı Harekatı başlattığında Ankara’da dünyaya gözlerini açan Aras bebeğin asker selamı doğum fotoğrafçısı tarafından görüntülendi” şeklinde görüntülü haber verdi.
Hakikaten “A, aaaa!

ABD
RTE’nin ABD ziyareti;
Gittim, döndüm…

TAKDİM
RTE, “Mektupları Trump’a takdim ettim”
Aferiiin…

TAKKE
Kadıköy İHL’nde takkeli eğitim
e başlanırken karma eğitime son verilmiş.
Cüppeliye az kalmış…

HASTANE
Şehir Hastaneleri ile haksız kazanç yaratıldığını, 25 yılda 142 milyar $ yük getirileceğini CHP’li vekiller TBMM’nde açıkladı.
Yönetim hastanelik…

YALAN
Tarım Bakanlığı Mecliste “2018’de nohut ithal etmedik” dedi. TÜİK kayıtlarına göre 117 milyon dolarlık ithalat yapılmış.
Biri yalancı…

BATIK
RTE, İskandinav ülkelerinin EYT yüzünden battığını söyledi.
Ya batıkla Baltık’ı karıştırdı ya batmakla refahı…

MÜSLÜMAN
Kahramanmaraş’ın AKP’li  Belediye Başkanı Hayrettin Güngör, Trabzonlu bir kadına “Sizi biz Müslüman yaptık” dedi.
Osmanlı takıntılı salaklık…

DEVRİYE
Bizim birlikler ABD ve Rus askerleri ile devriye yapadursun, ABD-Rusya Üs Bölgesi değiştiriyor; ABD, YPG’ye üs bölgesi veriyor.
Dolambaçlı işler…

İŞSİZLİK
RTE “İşsizlik oranımız %14 gibi yüksek bir seviyededir. Eskiden ülkemizde çalışma çağına gelen nüfusun bir kısmı iş aramadığı veya aile şirketlerinde çalıştığı için istidam istatistiklerine girmiyordu…İşsizlikte artışın sebebi bizim istihdam oluşturmadığımızdan değildir.
Mesele, iş gücüne katılım oranının eskisine göre fevkalade yükselmiş olmasıdır”

Çözüm önerilerim :
a. İşe başvuranları ailelerine gönderelim,
b. Damat Bakan, söz verdiği 2.5 milyonu istihdam ettiğini açıklasın
3. Eğitim düzeyini düşürmeyi sürdürelim
4. İHL kökenli olmayanları FETÖCÜ diye içeri tıkalım…

OLMAYAN HAFIZANIN NESİ KAYBEDİLDİ ?

OLMAYAN HAFIZANIN NESİ KAYBEDİLDİ ?
pROF. dR. d. Ali Ercan

Değerli arkadaşlar,

Atatürk karşıtları, yobaz dinbazlar her fırsatta Harf Devrimini kötüler, “koskoca Memleket bir günde -cahil- kaldı, hafızasını yitirdi” derler; sanki halk muazzam eğitimli, gelişkin ve çok şey biliyor, çok şey üretiyormuş gibi…

Osmanlının Avrupa karşısındaki aciz, silik, ezik perişan durumunu bilen herkes (başta son 5 Padişahın hepsi) bu sözlere acı bir tebessümle gülerdi…

Biraz mantıklı düşünelim; Arap alfabesiyle yüzyıllardır pozitif bilimlerden, teknolojiden uzak yaşamış, o alfabeyle okur-yazarlık oranı erkeklerde % 4-5 , kadınlarda %1-2’lerde olan bir Halkın yitirecek hangi “değerli” bilgi birikimi olabilirdi ki?

Zaten Osmanlı toplumu gelişkin, Sanatta ve Bilimde ileri, eski deyimiyle “münevver” bir toplum olsaydı, kullandığı yazı biçimini değiştirmek kimsenin aklına gelmezdi; Japonya’da, Kore’de olduğu gibi…

Ekli tabloda okuryazarlık oranının Avrupa ve Türkiye’de tarihsel gelişim sürecini görüyorsunuz; Avrupa’da 500 yılda erişilen seviyeye Türkiye 50 yılda çıktı, Alfabe devrimiyle….
Kötü mü oldu ?

Sevgilerimle.æ

Fotoğraf açıklaması yok.