Etiket arşivi: Refik Saydam

“Hadi canım sen de!”

“Hadi canım sen de!”

Gülsün BİLGEHAN
İNÖNÜ VAKFI BAŞKAN YARDIMCISI
22-24-25-26. DÖNEM ANKARA MİLLETVEKİLİ
AVRUPA KONSEYİ PARLAMENTER MECLİSİ ONUR ÜYESİ
Cumhuriyet, 25 Aralık 2020

Atatürk’ün en yakın silah ve dava arkadaşı,
Kurtuluş Savaşının Batı Cephesi Komutanı,
Lozan Barış Antlaşmasının usta diplomatı,
Cumhuriyetimizin kurucularından,
İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’yü,
ülkemizi ve dünyayı sarsan COVID-19 nedeniyle bu yıl farklı anacağız.

SALGINDA İNÖNÜ’YÜ ANMAK

Anıtkabir’deki devlet töreni, sosyal mesafe kuralları gereği kısıtlı katılımla yapılacak.
Biz, yüzyılımızın en korkunç salgınını yaşarken, Miralay İsmet Bey bu tehlike ile Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, mütareke sonrası işgal altındaki İstanbul’da karşılaşmıştı. Avrupa’da, “İspanyol Nezlesi” (AS: İspanyol Gribi) denilen bir hastalık yayılmış, her geçtiği yerde kurbanlar alarak ilerliyordu.

Çok geçmeden Osmanlı başkentinde de görülmeye başlandı. Bir akşam, Harbiye Nezaretindeki görevinden Süleymaniye semtindeki evine dönen İsmet Bey, genç eşi Mevhibe Hanım’ı hasta görünce deliye döndü. Bütün gece başında bekleyip, sabah erkenden çıkıp, yanında kumral, ince yapılı bir askeri doktorla geri geldi. Miralay, hastanın yattığı pirinç karyolaya yaklaştı:

“Hanımcığım, arkadaşım Doktor Refik Bey geldi, sana bakacak” dedi.

Genç doktor hastayı dikkatle inceledi ve teşhisini koydu.

“Şiddetli bir grip geçiriyor. Vereceğim tedavi ile kısa sürede iyileşir.”

Bu genç doktor, Refik Saydam, kısa bir süre sonra yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk Sağlık Bakanı olacak ve ülkede mucizeler yaratarak bütün bir ulusun hastalarını iyileştirecekti.

Daha Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan Sağlık Bakanlığı, cephedeki askerlere kolera aşısı yapmaya başlamış, Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra kurulan Hıfzısıhha Enstitüsü yerli aşı üretimine geçmiş, Salgın Hastalıklar Daire Başkanlıkları ülkeden tifüs, kolera, çiçek, verem, trahoma gibi hastalıkları silebilmişti.

  • Hıfzıssıhha Enstitüsü 2011 yılında kapatıldı.

MÜZİKLE ANMAK

İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümlerinde CSO ve diğer Senfoni Orkestraları tarafından yurtiçinde gerçekleştirilen “İnönü Konserleri” de bu yıl pandemi nedeniyle yapılamayacak. Ünlü devlet sanatçımız Gülsün Onay, müzik hayranı ve koruyucusu İkinci Cumhurbaşkanımızı anma görevini çevrimiçi üstlendi ve 25 Aralık akşamı anlamlı bir piyano resitali sunacak.

1916 yılında evlenen Miralay İsmet Bey’le Mevhibe Hanım’ın birliktelikleri 21 gün sürmüştü. Diyarbakır Cephesi’ne tayin edilen İsmet Bey giderken genç eşine alışılmadık bir hediye almıştı, 30 altına bir piyano! Savaş günlerinde hasret, Mevhibe Hanım’ın piyano günleri ile hafifleyecek, yeni evliler müzik sevgisini birlikte keşfedeceklerdi. İsmet Bey, iyi çalamayacağından endişe eden eşini mektuplarında teselli ediyordu:

“Piyano dersleri alaturka ve alafranga diye üzülüp duruyorsun. Nasıl kolayına gelirse öyle öğren! Fakat sık değiştirme ki vakit beyhude geçmesin. Ben alafranga öğrenesin fikrindeyim. Ama nasıl devam ediyorsa öyle kalsın. İnşallah hepsini öğrenirsin!”

İsmet Paşa çoksesli Batı müziğine bir Osmanlı subayı olarak görev aldığı Yemen çöllerinde alışmıştı. Demiryolu yapmak için orada bulunan Fransız şirketinde çalışanların ayrılırken bıraktığı taş plakları dinleye dinleye sevmişti:

“Yemen’de müzik ihtiyacına karşı derin bir hasret içindeydik. Gramofon bize bulunmaz bir nimet gibi geldi. Akşam üzeri karargâhtan yattığımız eve geldiğimiz vakit hep beraber gramofon başına koşardık. Plakları tecrübe ederdik. Senfoni, arkasından opera parçası, serenat… Yavaş yavaş alışkanlık hasıl oldu.”

İnönü, Atatürk’ün önderliğinde yeni bir devlet kurma çabaları içinde Batı müziğinin yaygınlaşması, öğrenilip sevilmesi, Türkiye’ye nitelikli, ünlü solist ve orkestraların, şeflerin gelmesi için elinden geleni yaptı. Yeni kurulan Konservatuvarın, Devlet Opera ve Balesi’nin konser ve temsillerini kaçırmadan izledi. Kendisi de viyolonsel dersleri aldı.

Üstün yetenekli çocukların yurtdışında eğitim görmesini sağlayan Harika Çocuklar Yasasını çıkardı. Hayatının sonuna kadar Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserlerini izledi. İsmet Paşa ile Mevhibe Hanım hem Beethoven hem de Münir Nurettin Selçuk hayranı oldular.

Geçenlerde 24 yıldır yapımı süren yeni CSO Salonu açıldı.

6660 Sayılı yasa yürürlükte olmasına rağmen, son 18 yılda hiçbir harika çocuk destek görmedi.

DUALARLA ANMAK

İsmet İnönü geleneksel olarak her ölüm yıldönümünde, evinde okutulan dua ve düzenlenen Mevlid-i- Şerif’le anılırdı. 25 Aralık günü, Anıtkabir’deki resmi törenden sonra İsmet Paşa’yı sevenler, aile dostları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni temsilen Kuvvet Komutanları eşleri Pembe Köşk’te bir araya gelirdi. Koronavirüs nedeniyle yapılamayacak bu toplantı yerine bu yıl, İnönü’nün başbakanlığı sırasında eşi Mevhibe İnönü’nün katkıları ile yapılan Çankaya Merkez Camii’nde Yasin-i Şerif okutulacak.

DEĞİŞMEYENLER

Değişmeyen alışkanlıklara gelince… İnönü’nün “bu bir yenilgi değil, benim en büyük zaferimdir” dediği 1950 seçimlerinden sonra başlayan ve her birine hayattayken cevap verdiği saldırılar, asılsız iddialar, tarih saptırmaları, vicdansız iftiralar devam ediyor. Hayatının son dönemlerinde, yine karşı karşıya kaldığı bu tip sataşmalardan birine, dayanamamış, Hadi canım sen de! demişti.

Ölümünün 47. yılında, eskisi kadar yenilemez İsmet İnönü’yü en iyi yine bir sağlık emekçisi, halen bu zor pandemi koşullarında aktif çalışan çocuk doktoru Burhan Topal anlatmış:

“Aramızdan ayrılışının yıldönümünde nasıl anlatılabilir? Hangi birini anlatabilirsin, anlatabiliriz?

Muharebe meydanlarını, yazdığı defterlerini, çektiği acı ve ıstırapları, isyan edenlere isyanlarını; entrikacılara karşı savaşlarını; demokratik rejim diye tükettiği ömrünü, kendi arkadaşları tarafından yaralandığını; ayağa kalkıp tekrar savaşa devam ettiğini; bindiği atları, yaptığı çivilemeleri, kurtardığı Topkapı hazinesini, takip ettiği klasik müzik konserlerini, savaşta teslim aldığı düşman kumandanlarını; barışta tuş ettiği İngiliz, Amerikan ve Rus devlet başkanlarını, Türkiye’ye çarpmak üzere olan Almanya’nın yönünü değiştirebilmesini… Daha neler neler.

Işıklar içinde yatsın. Seni anlayan, anlayabilenlere selam olsun.”
====================


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SALGIN VERİLERİNİN EPİDEMİYOLOJİK DİLİ

SALGIN VERİLERİNİN EPİDEMİYOLOJİK DİLİ :

SAYILAR BİZE NE SÖYLÜYOR?


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (Em.)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com     facebook.com/profsaltik    twitter  @profsaltik
BİRGÜN, 16 Mart 2021, syf. 10  PDF : BİRGÜN makalemiz, 16.3.21

İlk Kovit-19 olgusu Türkiye’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) “Bu bir küresel pandemidir” duyurusunu yaptığı gün, tam 1 yıl önce 11 Mart 2020 günü Sağlık Bakanı Dr. F. Koca tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. 1 koca yıl geride kaldı ve “yeni koronavirüs”ün (SARS-CoV2) neden olduğu kıtalararası salgın (pandemi), tüm dünyada sönümlendirilemedi. Türkiye’nin de başı fena biçimde ağrımakta. 13 Mart 2021 günü “resmi” verilerinden ilerleyerek sorunu irdeleyelim.

Test politikası bakımından..

150.098 PCR testi yapılmış ve 15.082 yeni olgu / vaka (İng. “case”) yakalanmış. (+) olgu sayısı / test sayısı oranı (test pozitiflik oranı) %10. Oldukça yüksek bir oran, zaman zaman %1-2’lere düştüğü oldu. 150 bin değil de 2 katı, 300 bin test yapılsa idi acaba yakalanan olgu sayısı da 2’ye katlanacak ve 30 bini aşacak mıydı? Günlük test sayısı ülkemizde en çok 200 bini buldu. Oysa DSÖ, Türkiye için  400 bin / gün test yapılması gerekli düşüncesinde. Dolayısıyla 400.000 / 150.098 = 2,67 ile 15.082 çarpılırsa 40.219 bulunur. Yaklaşık 2,7 katı PCR (+) olgu yakalanmış olacak ve uygun önlemlerle toplumdan ayrılmaları gerekecekti. Hastaneye yatırılması gerekmeyenler karantinaya, gerekenler izolasyona.. Böylelikle bu kişilerde hem erken tanı konarak daha etkin sağaltım (tedavi) sunulacak ve ölümler azaltılabilecekti hem de başkalarına bulaştırmaları engellenerek bulaş zinciri kırılabilecekti. Her 2 olanaktan da ancak yakalayabildiğimiz olgu oranında yararlanabiliyoruz.

Ayrıca kullanılan PCR testlerinin duyarlıkları (gerçek + olguları yakalama gücü) hiçbir zaman %100 değil. Başlangıçta %40’lara dek düşmüştü, çok az gerçek olgu yakalayabildik ve salgın yayıldı. Giderek %70’lere erişen duyarlıklı PCR testleri geliştirildi ancak bu kez de Eylül 2020’de İngiltere varyantı mutant virüs ve ardılları Brezilya, G. Afrika vd. nedeniyle test duyarlığı gene düştü. PCR testlerinin, mutant tiplerin RNA dizilimlerine göre primerlerinin güncellenmesi gerekti. Bu teknik güncelleme ülkemizde hem gecikti hem de yeterli olmadı. Ayrıca bölgesel farklılıklar da oluştu. Örneğin son haftalarda yayınlanan illere göre yüz bin nüfusta haftalık yeni olgu sayılarına göre maviye boyanan düşük riskli Güneydoğu Anadolu illerinde, sağlıkçılarla konuştuğumuzda, ciddi düzeyde test kıtlığı yaşandığı bize aktarıldı. Sağlık çalışanlarına bile yeterince test yapılamadığı yakınması bildirildi.

PCR testleri Sağlık Bakanlığı politikası uyarınca genel olarak başvuran ve belirtisi olanlarla.. epey sınırlandığı için, toplumdaki riskli kümelerde aktif sürveyans bağlamında yaygın kullanılmadıkları için, örnek alma tekniği, laboratuvara ulaştırmada soğuk zincir ve olası laboratuvar hataları da katıldığında, buzdağının altında kalan gerçek (+) olgu sayıları / oranları yüksek oldu. Bu sorun da bulaş zincirini kırmada başlıca engellerden (handikap) olarak ortaya çıktı, salgın eğrisi hızla tırmandı ve bastırılamadı, uzadı, uzadı.. Ro değeri genellikle 1’in üstünde kaldı sınırlı zamanlar dışında. Yani bulaşı alan 1 kişi, bulaştırıcı olduğu 14 gün içinde 1’den çok insana bulaştırdı. Oysa salgını sönümlendirebilmek için bu katsayıyı 1’in altına çekmek ve en az 4 hafta baskılamak gerekiyor. Günlük test sayısının kişi ya da test sayısı mı olduğu da genellikle netleşmedi. Toplam test sayısı 35 milyona ulaştı, 90 milyona varan ülke nüfusunun %40’ını bulmadı 1. yıl sonunda.

Hasta sayısı bakımından

Salgının ilk yılı bitiminde, resmi rakamla toplam 2.866.012 olguya erişildi. Kabaca, 90 milyon eylemli (fiili, gerçek) nüfusun %3,2’si bulaşı almış oldu. Yine pratik yaklaşımla buzdağı modeli gereği toplam gerçek olgunun 1/10’u yakalanmış / tanı konmuş olsa, 28,66 milyon nüfus ya da %31,8’lik nüfus kesiminin bulaşı aldığı çıkarımı yapılabilir. Kovit-19’un özellikle 12 yaş altı çocuklarda, azalan oranlarda 18 yaş altında ve giderek tüm yaşlarda %85’lere varan ölçüde belirtisiz – bulgusuz gittiği bilgisi de 1/10 buzdağı ampirik yaklaşımı ile örtüşmektedir.

Buradan “toplum bağışıklığı” kavramına geçilebilir mi? “Sonuç olarak” belki “evet”.. ama bu “kazanım” kavramın tanımı ile örtüşmüyor. “Toplum bağışıklığı” aşı ile toplumun ne oranda bağışık kılındığının tanımı. Yoksa bırakalım insanlar hastalansın, öldürücülük oranı %3 düzeyinde, giderek toplum doğal yolla bağışık olsun yaklaşımı etik – moral – bilimsel – hukuksal değil! Kaldı ki, hastalığa yakalananların geliştirdiği doğal bağışıklık (hücresel ve sıvısal) kalıcı değil ve 6-8 ayda sönümleniyor. 23 gün ara ile 2. kez bulaşa yakalananlar olduğu gibi, son günlerde mutant tiplerle yeniden enfeksiyon da gözlenmekte. Ayrıca 1 yılda, tanı konan 2,8 milyonun 10 katı toplumda toplam bulaş varsayılsa bile, salgının bu ivme ile en az 3 yıl sürmesine katlanmak gerekir ki, tüm nüfus doğal yolla bağışık olsun! Üstelik kalıcı bağışıklık sağlanmadığını ve mutant tiplerle yinelenen enfeksiyon riskini de hesaba katarsak, yıllarca böylesi bir “serap” a erişmek hayali sürebilir. Böylesi bir serüven ölümler bakımından da göze alınamaz, 90 milyon nüfusun tümünün hastalanarak bağışıklanması senaryounda, %3 düzeyindeki küresel ölüm hızı ile, Türkiye’de 270 bin insanımızın feda edilmesi sonucu doğar ki, hiçbir biçimde savunulamaz, post-modern bir kırım olur!

Yaz sonrası, Mayıs başında uyardığımız üzere kasırga = hasta ve ölüm sayılarında çok hızlı tırmanma başlayınca, S. Bakanlığı’nın kendince bir ayrım ile PCR testi (+) çıksa da en az 2 belirtisi olmayanları hasta kabul etmeyip ayırdığı ve “hasta” sayısını çok azaltarak açıkladığı, DSÖ’nün 2 ayrı kodla bildirim yönergesine uymadığını ve ulusal ve uluslararası kamuoyunu yanılttığını da not etmek zorunludur. Bu tablo, Bakanlığın bir bilgisayar ekranının görüntülenmesi ile açığa çıkmış o gün 30 bin olan PCR (+) olgu sayısının 1/20’si ya da %5’i olarak 1500 “hasta” ilan edildiği kanıtlanmıştır. Ardından Bakanlık 2 ayrı veri ile de olsa, gerçek rakamları geriye doğru açıklamak zorunda kalmıştır. Ancak ölüm verilerinde karartma / indirgeme, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerin belediyelerince günlük ölüm verilerinin açıklanması ve Türkiye genelinde Bakanlığın açıkladığı kovit-19 ölümlerinin “komik” kalmasına karşın inat ve ısrarla sürdürülmektedir. İktidar, gerçek ölüm verilerinin kuşkusuz çok ağır olabilecek siyasal faturası ile yüzleşememekte, dahası salgını iyi yönettiğini bile savlayarak (!?) muazzam başarısızlık, skandal, fiyaskolara karşın yapay bir başarı öyküsü yaratmaya çabalayarak algı yönetimine / saptırmasına yönelmiştir (11.3.21, Erdoğan tweet’i)

Ağır hastalar son veri ile yukarıdaki tabloda 1350 olarak görülmektedir ki, havuzdaki toplam hastaların 1350 / 151.031 = %0,9’dur. Dünya genelinde bu oran %0,4 olup, 2,25 kat ağır hastamız söz konusudur!? Öte yandan yine üstteki tabloda filyasyon oranının %99.9 olduğu, ortalama filyasyon süresinin 8 saat dolayında olduğu kayıtlıdır. Son 2 sayısal veri gerçekten doğru ise, muazzam bir başarı anlamındadır ve pek çok olgunun hızla erken tanı almasını da sağlayabilir. Bu durumda, erken tanı alan hastalarda “ağır hasta” ya dönüşme neden bunca yüksektir?

  • Popüler adlandırmasıyla “turkuvaz tablo” gerçekte kara / siyah ya da kıpkırımızı olup, pek çok gerçeği saklamakta, örtmekte, indirgemekte, maskelemekte… halkı ve küresel kamuoyunu, DSÖ’nü aldatmaktadır. Nitekim ABD’de CDC bir ara Türkiye’yi 3. derecede riskli ülke ilan etmiş ve yurttaşlarını uyarmıştı (en üst risk 4. derece).
  • AKP iktidarı saydam – dürüst davranarak halka güven verememiş, tersine, salgının uzamasına da kaçınılmaz biçimde neden olarak, ülkemize ağır bedeller ödetmiş, ödetmekte ve bir güven bunalımına yol açmış bulunmaktadır. En az 387 sağlık emekçisi yitirilmiştir!

Havuzdaki hastalar…

Yukarıdaki tabloya göre “resmi” verilerle 2.866.012 (toplam hasta) – 2.685.560 (toplam iyileşen) = 180.452 ve bundan da toplam “resmi” ölümler olan 29.160 düşüldüğünde, halen 151.031 aktif hasta olduğu sonucuna varılabilir. 11 Mayıs 2020’den sonra 2. açılım – saçılım sürecinin başlatıldığı 1 Mart 2021’den bu yana “havuzdaki hastalar” artmaktadır çünkü her gün iyileşerek havuzdan ayrılanlardan daha çoğu hastalanmaktadır. 13.3.21’de nedense, rekor sayıda iyileşen 15.287 oldu? Salgının sönümlendirilmesi, pratik anlamda hasta havuzunun boşaltılması demektir. 151.031 hastanın dünya ortalamasına göre %3’ünün önümüzdeki 2-4 haftada ne yazık ki ölmesi bekleniyor! Bu rakam 4531 kişiye karşılıktır ve 4 hafta boyunca günde ortalama 162 ölüm öngörülebilir. Ne var ki, Sağlık Bakanlığı resmi verilerine göre Türkiye’de hastalıktan ölüm oranı Dünya ortalamasının 1/3’üdür!? Bu durumun Biyolojik – Epidemiyolojik bir açıklaması asla olmayıp tümüyle kurgusaldır (manüplatiftir) ! Dolayısıyla bu rakamın 1/3’ü dolayında, 4 hafta boyunca günde ortalama 54 ölüm olabilecektir. Ayrıca yeni tanı alan hastalardan da bu 4 hafta içinde erken ölümler gözlenebilir. Pratik olarak, önümüzdeki 1 ay içinde günlük kovit-19 ölümleri ortalama, yaklaşık 60’ın altına düşmeyecektir! Bu nasıl bir denetimli normalleşmedir?! Bu, gerçekte açılım – saçılım histerisidir!

  • Türkiye bu verilerle 1 Mart 2021’de 2. kez ve hiçbir Epidemiyolojşik temeli (rasyoneli) olmaksızın “denetimli normalleşme” ye geçmektedir. Bu karar asla Epidemiyolojik – bilimsel dayanaklı olmayıp, tümü ile popülist – politik yeğleme (tercih) ürünüdür ve sorumluluğu karar sahibi AKP = Erdoğan’ın olacaktır kaçınılmaz ve tartışılmaz olarak.

    Aşı sorunu…

Dr. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü 2011’de AKP tarafından 663 s. YGK (KHK) ile kapatılmış ve aşıda %100 dış bağımlılık oluşmuştur. Salgın ortasında Türkiye yerli aşı geliştirememiş, yurt dışından da yeterli, çeşitli, güvenilir aşı sağlanamamıştır. İngiltere 8 Aralık 2020’de aşılamaya başlarken Türkiye epey zorlama ardından 14 Ocak 2021’de başlayabilmiş ve günümüze dek 60 günde 10+ milyon doz aşı yapabilmiştir. Günlük ortalama 150 bin doza inmiştir. Aşı istasyonları kurulmamış, ek çalışan sağlanmamıştır, tek kaynaktan dışalım ağır aksak, güvencesiz ve çok yetersizdir. 2. doz aşı randevuları beklemekte, öğretmenler bile aşılanamamaktadır!

Bedelinin ödenebildiği ölçüde aşı sağlanabildiği endişesi – kaygısı pek haklı olarak yaygındır ve SİNOVAC’tan aşı alım sözleşmesini AKP, tüm ısrarlara karşın kamuoyuna açıklamamaktadır!?

Çin SİNOVAC firmasının Coronavax ölü (inaktive) aşısının Evre 3 çalışmaları etik, bilimsel çerçevede yürütülmemiş – yürütülememiş, bilimsel olarak geçersiz etkililik – koruyuculuk oranları açıklanmıştır. Gerçekte, uygulanan bu aşının koruyuculuk düzeyi bilinmez durumdadır. Bu tempo ile gidilirse, 70 milyon hedef nüfusun (90 milyon – 18 yaş altı 20 milyon çocuk) 2 doz aşılaması 700 gün (neredeyse 2 yıl!) sürecektir Ocak 2021 ortasından başlayarak.. Bu durum kabul edilemez ve sürdürülemez. Bir yandan ek – yeni mutasyonlara neden olur, bunlar eldeki aşıların etkinliğini azaltabilir, ayrıca aşılama sonrası elde edilen yapay bağışıklık 6-8 ay içinde sönümlenmektedir, ek olarak da bu aşının etkinlik oranı SİNOVAC’ın kendi açıklaması %50 ise, aşılanan 2 kişiden 1’i bağışık yanıt geliştiremeyecektir. Bu tablo, salgın yönetimini iyice tıkayabilecektir.

Ölümler bakımından..

Yukarıda da yer yer değinildiği üzere 13 Mart 2021 akşamı toplam ölümler (1 yılda) “resmi” veri ile 29.421’e erişmiştir ve olgu (vaka) ölüm oranı (İng. Case fatality rate) %1 gibidir, Düya ortalaması %3 iken! Türkiye’de kovit-19’dan ölenlerin dünya ortalamasının 1/3’ü olması için hiçbir bilimsel kanıt yoktur; tersine, Dünya ortalaması gibi olması için bütün veriler destekleyicidir. Dolayısıyla her 3 kovit-19 ölümünden 2’si değişik yaklaşım – yöntemlerle kayda alınmamaktadır. Salgının neden olduğu ikincil ölümler dışında, bu durumda, 29.421 x 3 = 88.263 toplam ölüm olmalıdır! Mayıs 2021’de TÜİK doğum – ölüm istatistiklerini açıklayacak ve çok ciddi karışma (müdahale) olmazsa, toplam yıllık ölüm rakamı, 2019 sonunda 436 bin iken, %2 gibi doğal bir artışla sınırlı kalmayarak oldukça büyüyecektir. Ölüm sayısındaki bu anormal artışın, açıklaması nasıl yapılacaktır? Mızrak çuvala sığmamaktadır, sığmayacaktır… Oysa ilk koşul DÜRÜSTLÜKTÜR!

SONUÇ ve ÖNERİLER

Küresel işbirliği ve dayanışma dışında seçenek yoktur!

İdeal çözüm, yeter ve etkin aşı sağlayıp BM öncülüğünde eşzamanlı, küresel ölçekte 4 hafta tam kapanmadır. Bu sürenin ilk 2 haftasında 1. doz, izleyen 2 haftada 2. doz aşılama, tam bir seferberlik ile duyarlı tüm nüfusa yapılmalıdır.

BM ölçeğinde uluslararası toplum böylesine bir tasarıma girişemese de Türkiye kendisi yapmalıdır. Halen aşılanmamış 60 milyon 18+ yaş nüfus için 120 milyon doz aşı (tek doz yapılan bulunursa bunun yarısı) ne yapıp edip önümüzdeki haftalarda sağlanmalı, tam bir olağanüstü aşılama seferberliği hazırlığı yapılmalı ve 4 hafta tam kapanma ile yukarıda açıklandığı biçimde tam aşılama gerçekleştirilmelidir. Bu sürede toplumun kırılgan – zedelenebilir kesimlerine, başta işsizler – yoksullar.. olmak üzere yeterli sosyal devlet desteği mutlaka sağlanmalıdır. 4 hafta sonunda son derece ölçülü olarak, Epidemiyolojik ölçütlere uygun sıkı denetimli normalleşmeye geçilmelidir.

  • Eldeki sayısal veriler, adına “denetimli normalleşme” de dense, bu 2. kez erken açılım – saçılıma kesinlikle elverişli değildir. Daha çok insanın hastalanmasına, daha çok masum insanın ölümüne ve salgının uzamasına yol açacaktır. Bu kabul edilemez sonuçların nedeni ve sorumlusu hastalıktan çok, izlenen akıl ve bilim dışı politikalar ve onların özneleri olacaktır.
  • Salgından çok iğrenç siyaset öldürüyor; ne acı!
  • İnsanlık düşmanı Kapitalizm, salgının kök nedeni ve baskılanamamasının da ana nedenidir!

Salgın yönetimine asla popülizm, günlük siyaset bulaştırılmamalı, tümü ile Epidemiyolojik yordamlara (stratejilere) uygun bilimsel yönetim sergilenmelidir. Hiçbir ölçüt, kaygı, değer.. İNSANIN YAŞAM HAKKI önüne konmamalı, DSÖ Genel Başkanı Dr. T.A. Gebreyesus’un çığlıkları duyularak önce “sağlık – insan seçilmelidir” her şeyin başında (İng. Choose health”)..

TÜRKİYE’DE SANATÇILAR, KÜLTÜR VE SANAT EMEKÇİLERİ

TÜRKİYE’DE SANATÇILAR, KÜLTÜR VE SANAT EMEKÇİLERİ

Image result for Refik Saydam

Refik Saydam
Aydınlık Gazetesi, 19.01.2020

KÜLTÜR ve sanat, bir ülkede yaşayan insanları ulus yapan en önemli değerler arasındadır. Ulusların aydınlık yüzüdür. Kültürün temel ögelerinden güzel sanatların toplumsal gelişmişlik düzeyi ve devrimlerin başarısı açısından anlamını büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk şu sözlerle vurgulamıştır:

  • “Güzel sanatlarda başarı, bütün devrimlerin başarıldığının en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır! Onlar, bütün başarılarına rağmen uygarlık alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.

MUSIKÎ MUALLİM MEKTEBİ

Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra 3 Mart 1924’te Üç Devrim Yasası yaşama geçirilirken Atatürk’ün gündeminde Müzik Devrimi de vardır. 1826’da kurulan Muzikayı Hûmayun’un devamı olan Saray Orkestrası 11 Mart 1924’te Ankara’ya getirilir, konserler verir. Orkestra, 27 Nisan’dan başlayarak “Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası” (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) adını alarak Ankara’ya taşınır. Aynı günlerde Orkestra Şefi ve İstiklâl Marşı’nın bestecisi Osman Zeki Üngör’le görüşen Atatürk, nitelikli müzik eğitimcisi ve sanatçısı yetiştirecek bir okul açma kararı alır. Türkiye’de henüz (Harf Devrimi dahil) pek çok devrim yapılmadan, okullar açılmadan önce Cumhuriyet’in çağdaş müzik eğitiminin ve sanatının temellerini oluşturacak olan Musıkî Muallim Mektebi, 1 Kasım 1924’te Osman Zeki Üngör’ün yönetiminde Ankara’da açılır.

Bugünkü müzik eğitimcisi ve sanatçısı yetiştiren eğitim öğretim kurumlarımızın, devlet senfoni orkestralarımızın, opera, bale kuruluşlarımızın, korolarımızın, bandolarımızın, tiyatrolarımızın, yetişen eğitimci ve sanatçı birikimimizin temelinde Musıkî Muallim Mektebimiz ve onu izleyen öbür kurumlarımız vardır. Müzik ve sahne sanatlarımızın yanında plastik sanatlar, sinema sanatı, yazınsal sanatlar ve güzel sanatların öteki alanlarında da çok önemli kurumlar yaratılmış, gelişme sağlanmıştır. Devletin sanatla ve sanatçılarla ilgili görevleri Anayasal düzlemde ifadesini bulmuştur. Yürürlükteki Anayasamızın “Sanatın ve sanatçının korunması” başlıklı XII. Bölümünde bu alanla ilgili aşağıdaki hüküm yer alır:

  • Anayasa madde 64 Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.”

Bu Anayasa maddesi, sanatın ve sanatçısın korunmasının yanında aynı zamanda halkın nitelikli sanatı yaşama hakkının devlet tarafından güvenceye alınmasının somut ifadesidir.

EMEKÇİLERİNİN ÖRGÜTLERİ

Devlet kurumlarında veya özel sanat kurumlarında ücretli olarak görev yapan sanatçılarımız ve kültür sanat emekçilerimiz, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçi halkın bir parçasıdır. Geleceği, haklarının korunması ve kazanılması, hem kendi içinde örgütlenmesine hem de istemlerini emekçi halk ile ortaklaştırmasına ve dayanışmasına bağlıdır. Sanatçıların ve sanat emekçilerinin örgütlenmesinin önünde her bir sanat kurumunun bağlı olduğu yasalar, yönetmelikler, istihdam biçimleri, sendikaların işkolu sınıflaması vb. nedenlerden kaynaklanan önemli sorunlar vardır. Aynı türden sanat kurumlarında örneğin senfoni orkestralarında, bu orkestraların bağlı olduğu kurumlara (Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, üniversiteler, özel kuruluşlar vb.) bağlı olarak; memur, sözleşmeli, işçi, öğretim üyesi sanatçı. geçici görevlendirme, konuk sanatçı vb. istihdam biçimleri vardır. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı senfoni orkestraları, devlet opera ve baleleri, korolar, topluluklar, devlet tiyatrolarında kadrolu olarak görev yapan sanatçılar ve kültür sanat emekçileri; 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununa göre “Kültür ve Sanat Hizmetleri İşkolu”nda kurulu bulunan kamu çalışanı sendikalarına üye olmaktadırlar.

Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının Temmuz 2019 İstatistiklerine göre bu işkolunda görev yapan 16.844 sanatçının ve kültür sanat emekçisinin %66.84’ü bir kamu çalışanı sendikasına üyedir. Kültür sanat çalışanlarının üye olduğu sendikalar arasında %32.94 oranla Kültür Memur Sen, %16.72 oranla Kültür Sanat Sen, % 14.40 oranla Türk Kültür Sanat Sen, % 1.25 oranla Kültür Sanat İş ve % 0.83 oranla öbür 4 sendika bulunmaktadır. İşçi kadrosuyla devlet kurumlarında veya özel kurumlarda görev yapan kültür sanat emekçileri de 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununa göre, “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar İşkolu”nda kurulu bulunan sendikalara üye olabilmektedir. 2019 verilerine göre işkolundaki toplam 3 587 328 emekçinin ne kadarının güzel sanatlar alanında çalıştığı açıklanmamıştır.. Bu nedenle müzik, sinema, oyunculuk gibi yalnız güzel sanatlar alanında çalışan emekçileri örgütleyen sendikaların, 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 41. Maddesinde öngörülen “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az % 1’inin üyesi bulunması şartı”nı yerine getirebilmesi olanaklı görülmemektedir. Sendikaların dışında dernekler, vakıflar, meslek birlikleri de sanatçıların ve kültür sanat emekçilerinin örgütlendiği kuruluşlar arasında yer almaktadır.

KURUMLARIN GERÇEK SAHİPLERİ

Cumhuriyetimizin özellikle kuruluş döneminde kültüre ve sanata verdiği öneme ve yukarıda vurgulanan Anayasa hükmüne karşın bugün sanat kurumlarımız hem sayıca yetersizdir hem de bu kurumlara yıllardır yeterli sayıda kadro istihdamı yapılmamıştır. Bu durum doğal olarak sanatsal gelişmenin ve sanatçı yetiştiren kurumlardan mezun olan gençlerin istihdamının önünde engel oluşturmaktadır. Siyasal iktidar bu sorunlarla ilgilenmek, halkın sanatı yaşama hakkını geliştirmek bir yana belirli aralıklarla ısıtıp gündeme getirdiği yasa taslaklarıyla sanatçıların var olan iş güvencelerini ortadan kaldırma, sanat kurumlarını devletin sorumluluğundan çıkararak adeta yok etme girişimlerinde bulunmuştur. Bu girişimler sanatçıların ve sanatsever örgütlerinin platformlar (AS: örgütler) kurarak yürüttüğü kitlesel mücadelelerle durdurulmuştur. 2004-2007 arasında yaklaşık 20 kuruluştan oluşan Kamu Kültür ve Sanat Platformu ile 2014-2017 arasında 35 kuruluşun girişimiyle yaratılan Türkiye Sanatçılar Hareketi, sanat kurumlarını tasfiye etmeye yönelen TÜSAK vb. yasa girişimlerini önleyebilmiştir.

Bugün de sanat kurumlarıyla ilgili yönetmelik ve “gerekli görülmesi halinde yeni Kanun ve Yönetmelik taslağı hazırlığı yapmak” gündemdedir. Bu konuyla ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü içinde oluşturulan bir komisyon çalışmalarını sürdürmektedir. Var olan yasaların, yönetmeliklerin günün gereksinimleri doğrultusunda gözden geçirilmesi, geliştirilmesi elbette düşünülebilir. Ancak burada öncelikle yapılması gereken, alanda görev yapan tüm sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, sanat kurumlarının temsilcilerinin katılımlarını sağlamak olmalıdır. Yine aynı öncelikle Anayasa’nın 64. maddesi ve Cumhuriyetimizin hedefleri doğrultusunda 657 sayılı yasada ve özel yasalarda var olan haklardan, özellikle iş güvencesi hakkından asla geri adım atılmamalıdır.

Kültür ve sanata ayrılan bütçe artırılmalı, özellikle büyük kentlere açılacak yeni sanat kurumlarıyla, yaratılacak yeni istihdamlarla kültür ve sanatın gelişmesinin önü açılmalıdır. Bu konuda öncelikle 2002 öncesinde Sayın Hüseyin Akbulut’un Müsteşar yardımcılığı döneminde açılma kararı ve kadroları verilen Gaziantep, Van ve Sivas Devlet operaları, daha çok bekletilmeden hizmete açılmalıdır. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde bir üretim devriminin eşiğine gelmiş bulunan ve Cumhuriyetimizin; yarattığı çok önemli bir kültür ve sanat birikimine sahip olan Türkiye’ye yakışan da bu olacaktır.

https://www.aydinlik.com.tr/turkiye-de-sanatcilar-kultur-ve-sanat-emekcileri-refik-saydam-kose-yazilari-ocak-2020

Ulusal Eğitim Derneği Cumartesi Konferansı : ÇOCUK ve GENÇLİK ŞARKILARI


Ulusal Eğitim Derneği Cumartesi Konferansı :
ÇOCUK ve GENÇLİK ŞARKILARI


Dostlar
,

Bizim de üyesi olduğumuz ama son haftalarda yoğunluğumuz nedeniyle katılma keyfini yaşayamadığımız geleneksel Cumartesi konferansları sürüyor..

14 Mart 2015 gününün konusu

  • EĞİTİMİN YAŞAM PINARI:
    ÇOCUK VE GENÇLİK ŞARKILARI

Sunucu ise, Müzik öğretmeni dostumuz Refik Saydam..

Sayın Saydam aynı zamanda Müzik Eğitimcileri Derneği Başkanı bir örgütçü..

Duyuru posteri aşağıda..

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Etkinliğe emek verenlere / vereceklere başarı dileriz.
Ancak, toplantı günü 14 Mart gibi özel bir güne denk düşüyor..
Gönül isterdi ki ülkemizin çooooook ciddi / ağır / tıkanmış / duvara dayanmış….
SAĞLIK SORUNLARI gündeme alınsın..
(11 Mart 2015 sabahı 09:00 09:45 arasında Ulusal Kanal’da katıldığımız program,
yaşamın gerçekleri ile örtüştüğünden olsa gerek, çok ilgi çekti; http://youtu.be/lNGeWe0HFy8 ..)
13 Mart’ta (Bu gün) sağlık çalışanları GREV yapıyor..
Arkadaşlarımızın gözünden kaçtı belki de..
Biz de rahatsız etmeyelim, yanlış anlaşılmayalım diye karışmak istemedik..

O zaman yeri gelmişken önerelim :
18 Nisan’da mutlaka ULUSAL EGEMENLİK konu edinilmeli.
25 Nisan’da, 28 Nisan Dünya İş Sağlığı Günü nedeniyle

DÜNYADA ve TÜRKİYE’de İŞİ SAĞLIĞI – İŞ GÜVENLİĞİ

konu edinilmeli… önerimizi paylaşmak isteriz…
Ülkemizdeki İŞÇİ CİNAYETLERİ katlanılmaz boyutlara ulaştı..

Takdire sunarız…

Bir de, Derneğin uygun bir logosu olsa ve onun da duyurularda kullansak??

Sevgi ve saygıyla.
13.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Öğretmen Dünyası Dergisi 35. Yılını Kutluyor

 

öğretmen

           dünyası

Necatibey Cad. No: 13/13 Sıhhiye/Ankara
Tel: (0312) 229 43 25 Belgeç: (0312) 229 45 26
Eposta: ogdunyasi@gmail.com
Web: ogretmendunyasi.org

                                                                                                          Ankara, 20.01.2014

Öğretmen Dünyası Dergisi 35. Yılını Kutluyor 

    Ocak 1980’de Ankara’da, aralarında Zeki Sarıhan, İnci Aral, Ali Gür, Yusuf Baş, Meral Turan ve Davut Sarı’nın da bulunduğu bir grup öğretmen tarafından kurulan aylık meslek dergisi Öğretmen Dünyası, 35. yılını,
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (UMAG) tarafından 24-31 Ocak 2014 günleri arasında bu yıl 21.si düzenlenen Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında bir etkinlikle kutlayacak.

Başlangıç yıllarında M. Rauf İnan, Türkkaya Ataöv, Cahit Külebi, Emin Özdemir, Atalay Yörükoğlu gibi eğitimci, yazar ve aydınların Danışma Kurulunda bulunduğu Öğretmen Dünyası dergisi, eğitimci H. Hüsnü Tekışık’ın öncülüğünde kurulan Çağdaş Eğitim dergisiyle birlikte en uzun süre yayımlanan eğitim dergisi oldu. Halen genel yayın yönetmenliğini Nazım Mutlu’nun, yazı işleri müdürlüğünü Mustafa Pala’nın yürüttüğü, altı kişiden oluşan yayın kurulunca hazırlanan ve “Bağımsızlıkçı, Aydınlanmacı, Halkçı Eğitim” ilkesini savunan dergi, geride kalan 34 yıllık yayın yaşamı boyunca eğitimin güncel sorunlarına, eğitim-öğretim yöntemlerine ilişkin birçok konuyu ele alarak hem öğretmenlere yardımcı oldu hem de eğitim tarihi için önemli bir arşiv oluşturdu.

12 Eylül darbe döneminin sürdüğü yıllarda bir dönem okullara sokulması yasaklanan ve zaman zaman yaşanan ekonomik güçlükleri okur ve yazarlarının imecesiyle aşan Öğretmen Dünyası dergisi, mevcut iktidarın özellikle eğitim alanında son yıllarda artırdığı gerici, bilim dışı eğitim yapılanmasına karşı yayınlar yapıyor.

  • 25 Ocak Cumartesi günü saat 14.00’te, kendi adresinde
    (Necatibey Cad. No: 13/13 Sıhhiye/Ankara) okur, yazar ve dostlarıyla

“Öğretmen Dünyası Eğilmeden Bükülmeden 35. Yılında”

başlığıyla düzenlenecek etkinlikte, önceki ve bugünkü dergi emektarlarından
Zeki ve Ayhan Sarıhan, Refik Saydam, Özden Yılmaz Bilgin, Nazım Mutlu ve Aydın Karataş, derginin dünü ve bugününü anlatacaklar.

Banu Günüç’ün sunacağı etkinliği Bora ve Abbas Turan türkülerle,
Dara Bilgin de şiirlerle renklendirecek.
Etkinlik, ağırlama ile son bulacak.

Yayın Kurulu adına
Nazım Mutlu
Genel Yayın Yönetmeni