HALK TV Programımız : 25 Ekim 2020

Dostlar,

25 Ekim 2020 Pazar, saat 15:00’te
HALK TV’de olacağız.. /
OLDUK

Erişke aşağıda..

Türkiye’de salgın yönetiminin 3 temel engeli var :

1. Talan edilmiş ekonomi nedeniyle yeterli para yok salgını gereği gibi yönetmek için. İktidar, “mış gibi” yapıyor.

2. Sağlık Bakanlığı liyakatli bir kadro tarafından değil yandaşlarca yönetiliyor. Hata üstüne hata yapılıyor..

3. TEK ADAM REJİMİ sorgulanamıyor, son kararı hep 1 kişi veriyor ve Bakanlar bile talimat almadan inisiyatif kullanamıyor; kamu yönetimi hızlı karar alamıyor.. Bu çağda 90 milyonluk bir ülkenin devasa sorunları tek 1 adamın 2 dudağına terk edilmez, bu bir yıkımdır ve somut örnekte masum insanlar ölmektedir! 

Bunlara ek olarak, konuşmamızda, DSÖ Genel Başkanı Dr. T. A. Gebreyesus’un 23.10.2020 günü yaptığı küresel basın toplantısında önerdiği 5 adımı da konuşmamızda paylaştık..
Bu konuşma metninin tümüne web sitemizden erişilebilir.. : http://ahmetsaltik.net/2020/10/25/who-director-generals-opening-remarks-on-23-october-2020/

Bilgi ve ilginize KAYGI ve saygı ile sunarız.

Sevgi ve saygı ile. 25 Ekim 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

Dahili ve harici

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli

Dahili ve harici

Rejimin, adeta bire bir “ruhunu” yansıtırcasına, “Milli iradenin tecelligâhı”nın duvarına dev bir portresini asmışlardı “Tek Adam”ın. Bir de “Riyaset”in armasını, yani Cumhurbaşkanlığı forsunu.

Sadece bu jest bile yeni rejimin muhtevasını, yani “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” şiarının reddini tescil etmekteydi. Bir yandan, o çatı altında temsil edilen bir siyasi partinin liderini kürsüye çıkarıp konuştururken, diğer partilerin lider ve üyelerini konser veya konferans “dinleyicisi” konumuna düşürmenin garabeti, diğer yandan da o konuşmanın hemen her yerinde kendi kendini tekzip eden bir zihniyetin “Kayıtsız şartsız hâkimiyetini” simgeleyen bir temsildi dün Ankara’da oynanan.

Tek Adam, kürsüde “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, Meclisimizin de kendi alanına yönelmesine imkân sağlamıştır” derken, bu “kendi alanı” kavramından neyi kastettiğini pek açıklamasa da ima etmek istediği şey belliydi. Bir zamanlar gerçekten “Milli İrade’nin Tecelligâhı” (bu ifade bizzat Cumhurbaşkanı’na ait) iken, açık açık “Bu Meclis artık memleketi yönetme sevdasından vazgeçip bizim yolladığımız tasarıları oylamak sureti ile önümüzü açsınlar” demeye getiriyordu.

O kürsüde konuşurken bir grup milletvekili bahçede oturma eylemi yaparak o “Milli İrade Mabedi”nden nasıl dışlandıklarını, orada nasıl bir “aksesuvar” haline getirildiklerini, tepelerinde asılı duran birer fezleke ile her an “kapı dışarı” edilmeyi beklemelerini protesto ediyorlardı.

Tek Adam rejiminin başı, konuşmasında uluslararası sisteme ve güncel gelişmelere ilişkin görüşlerini ayrıntılı biçimde anlatır ve eleştirirken, iç siyasete neredeyse hiç girmedi. Aslında (anlaşılan o ki) girmek zorunda da hissetmiyordu kendini. Çünkü bir siyasi partinin lideri olduğu halde adeta kendisini ait hissetmediği ve “rejimin bir detayı” olarak gördüğü o Yüce Meclis’e ihtiyacı bile olmadan dahili meselelerin tayinini ve hallini kendi “Sarayı”nın konusu olarak görmekteydi.

Mesela, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan kurumların zaman içinde nasıl çatırdadığını ve dünyanın sorunlarına çare olamadığını” anlatırken kendi ülkesinde henüz 5 yılı bile doldurmamış sistemin, bırakın çatırdamayı, her anlamda felç olduğunu görmezden, bilmezden gelen bir üslup kullanıyordu. Bu “mefluç” durumun, ülkenin tüm kökleşmiş ve çözülemeyen sorunlarına çare olmak bir yana geleceğini de kararttığını gizlemeye çalışıyordu.

Yine “uluslararası düzen”den örnek vererek mahut “Dünya Beşten Büyüktür şiarını tekrarlarken “Saray, Seksen Üç Milyondan Büyüktür” şiarını dağa taşa yazdırmanın hayali içinde olduklarını da unutturmaya çalışan bir tavır içindeydi.

Adaletsizliğin kol gezdiği, ATATÜRK Cumhuriyeti’nin tüm köklü kurumlarının yerle bir edildiği, “kendinden olmayan, kendi gibi düşünmeyen tüm siyasi parti, dernek, kurum ve kuruluşları” tarihe gömmeye, yandaş olmayanları susturmaya, kapatmaya, ekranlarını ve dahi hayatlarını kapatmaya yemin etmiş bir hasmane programı uygulamanın teorisini yapmamış gibi davranmaktaydı.

Ermenistan’dan Libya’ya, Suriye’den Kafkasya’ya, Karabağ’a uzanan uzun analizlerden sonra ekonomiye getirdi sözü.

“Gezi”yi suçladı. “15 Temmuz”a bağladı. Sonunda Covid’e attı topu. Buna rağmen “Hızla toparlanıyoruz” dedi. Covid verilerini açıklayan Sağlık Bakanı kadar inandırıcıydı(!) tabii ki.

Bir grup taraftarının alkışları arasında “Tecelligâh”tan ayrılırken, o binanın sakinlerini adeta “ilgilendirmediğine” inandıkları yasa tasarıları, geleceğe yönelik plan ve programlar, idamdan siyasi parti yasalarına, seçim sisteminden Meclis İç Tüzüğü’ne kadar pek çok “tasarım” başka binada, kaçak olduğu mahkemelerce tescillenmiş bir Saray’da belki de çoktan hazırlanmış, kurye ile 1920 doğumlu bu “Yüce Çatı”ya gönderilmeyi bekliyordu bile.

Ve ülke hızla çöküşe sürüklenmekteydi.

Alevler, toz ve duman bulutu, iniltilerin duyulduğu hastane koridorları, çığlıkların yükseldiği zindan ve işkencehaneler, açlıktan guruldayan mide sesleri, işsizlikten intihar eden insanların arkasından dökülen gözyaşları ve yandaş cenahtan gelen artık “cılızlaşmış” alkışlar arasında.

TELE1 TV Programımız – 19 Eylül 2020

Dostlar,

19 Eylül 2020 Cumartesi günü saat 11:00 sonrasında TELE1 TV’de FORUM HAFTA SONU programında deneyimli sunucu Sayın Namık Koçak‘ın konuğu olduk..

Değişik boyutlarıyla salgının eriştiği kritik aşamayı değerlendirdik.

Temel sorunların başında salgının Epidemiyoloji bilimimi ilkeleri ile yönetil(e)meyişi geliyor.
Bunun da kök nedeni TEK ADAM REJİMİ..
Sorgu – sual edilemiyor..
Saydamlık yok..
Bilimsel Danışma Kurulu’nun kararlarını hala öğrenemiyoruz.
TEK ADAM, kendi iradesi dışında hiçbir güç tanımıyor ve o kararlarla da kendini bağlamak istemiyor, bağlı saymıyor..
TBMM, bu olağanüstü salgın ortamında tatilde!?
Medya olağanüstü ağır baskı altında..
Üniversiteler “gık” diyemiyor..
YARGI, ne yazık ki çok büyük oranda yandaşlaştırılmış durumda..
Danışmanlarının R.T. Erdoğan’a ne ölçüde / düzeyde bilgi verdiği bilmece??
Nasıl kavradığı da; çünkü çok çelişkili demeçler veriyor..
Muhalefet yeterince etkin ve etkili değil.

HALK ÇARESİZLİK İÇİNDE…
Yoksul, işsiz, umarsız, umutsuz, gamsız..
Sağlık Örgütü çökme eşiğinde.. sağlıkçılar ÖLÜYOR!
160 bine yakın pandemi yatağı dolu.. Çoğu ağır..
Evlerde, 24 bin aile hekiminin izlemine bırakılan ortalama 8,5 hastadan 200 bin hasta var..
Toplamda 360 bin PCR+ korona hastamız var.. Bundan sonra nereye yatıracağız?
Ranza mı yapacağız hastanelere?? Ülkemiz açıkhava hastanesine dönüştü. Sağlık Bakanı Kara hala kapasitenin dolmadığını söyleyebiliyor 250-60 bin yatağı temel alarak. Zaten 90 milyonluk ülkeye kala kala 100 bin yatak bırakılmış olağan sağlık hizmetleri için.. Acil olmayan her hizmet ertelenip öteleniyor, bunun da çok ağır faturası, sessiz sessiz evde ölümler yaşanıyor!

  • 1. Basamağın hızla güçlendirilmesi ve BULAŞ ZİNCİRİNİN HASTANE ÖNCESİNDE KIRILMASI ZORUNLU! Bu bağlamdaki önerilerimiz yerine getirilmedi. Örn. 100 bin yeni sağlıkçı atama!?

Bunlar SAPTANABİLEN ÜSTELİK..
%10 saptanmış olsa 3,6 milyon taşıyıcı / bulaşlı insan var toplumda.. geçirenler dışında..
Her 25 kişiden 1’i bulaşlı Türkiye’de..
Muazzam bir hastalık yükü..
Ama ülke, AKP = RTE tarafından açıkça bir A.Ş. gibi yönetilmekte.
İlk tercih insan yaşamı değil ekonominin çarklarının dönmesi.
Öyle ya, hastalık kaynayan Rusya, dünyada 4. sırada iken ve 1 milyon hastası varken sınırlar test yapılmaksızın açıldı ve güneye aktı bu insanlar.. 3 kuruş döviz gelsin diye feda / kurban edildik.
****
Gelinen yerde, 21 Eylül’de okullar da sınırlı açılamakta; 2 yanı keskin kılıç..
Bu akşam (21 Eylül) CB Kabinesi bakalım ne kararlar alacak?
Gene piknik ve bayram karantinaları mı?
Örneğin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını da mı “bu vesile” ile (Salgın!) yasaklamak??!!

Akşam öğreneceğiz..

  • Ancak 14 günlük tam kapatma dışında çare görünmüyor..

Yangın, ilk tepe olan 11 Nisan’ı aştı.. Ne var ki “Türkiye A.Ş.” kâr etmeye mahkum bu anlayışla..
Nasılsa yangın dünyada da sürüyor.. rakamları biraz makyajlar, idare ederiz. Taa ki aşı / ilaç imdada yetişir!?

Bu gün ayrıca TTB (Türk Tabipleri Birliği), bir basın toplantısı ile kapsamlı SALGIN RAPORU açıkladı. Özenle değerlendirmek, yararlanmak gerek. Emek verenlere şükranla..
***
Deneyimli gazeteci Sn. Koçak ile ayrıntılı konuştuk.

AKP = RTE, varlık / servet vergisi koymalı ülkemizde 10 milyon Doların üstünde varlığı olanlara, varlıklarıyla orantılı.. ve gerekli kaynağı yaratıp en az 14 gün ülkeyi tam kapatarak (lockdown) yangının azgın ateşini söndürmek zorundadır..

İlgi ve bilginize sunarız. İzlenmesi, paylaşılması ve gereğinin yapılmasını umarız.

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimi (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

Doç. Dr. Tüma. Cihat Yaycı’nın istifa dilekçesi

İşte Cihat Yaycı’nın istifa dilekçesi

Görevden alınmasının ardından istifa eden Tümamiral Cihat Yaycı‘nın istifa dilekçesi ortaya çıktı. Yaycı, dilekçesinde ‘Bugün geldiğim noktada görev verilmeyen, adeta kumpas kurularak yalan ve iftiralar neticesinde görevden uzaklaştırılmış bir Amiral olarak mesleğimi icra edemeyeceğim açıktır’ ifadelerini kullandı.

Sosyal medyaya düşen dilekçede Yaycı, emre alınma konusunun Deniz Kuvvetleri Komutanının bilgisi dışında olduğunu ifade etti.

Yaycı dilekçesinde, “Bilâsebep ve mesnetten yoksun olduğunu düşündüğüm (Fetövari kumpasları çağrıştırırcasına) gerekçelerle emre alınmanın yanı sıra, apar topar ayrılışımın yapılmasının emredilmesi onurumu ziyadesi ile örselemiştir” diyen Yaycı, “Esasen herhangi bir göreve atanmış olsaydım görevi bir an dahi tartışmaz ve ifa ederdim. Ama durum öyle değildir. Alenen boşa çıkarılmış, onuru örselenen bir amiral durumuna düşürülmek istenmekteyim. Bunu kabul etmem mümkün değildir. Benim karakterim ve Türklük gururum buna imkân vermez” ifadelerini kullandı.

Image

******
“Fetövari kumpaslar”ı kuran, bunları engellemeyen ve kullananları kınıyoruz.

Deniz Kuvvetleri Komutanından habersiz yapılan bu işleme Kuvvetin komutanının hiç sesi çıkmayacak mıdır? Geldiği yere gelmiştir o Oramiral, Tümamairal Cihat Yaycı gibi daha alacağı 2 yıldız ve üst görev yoktur, emekli olacaktır..

Acep genelkurmay başkanı ne buyurur, bilgisi olmadı ise durumu Deniz Kuvvetleri Komutanından farksızdır.  Bilgisi oldu ise hiç mi diyeceği yoktur?? “Fetövari kumpaslar”a kurban edilen Tümamiralini koruyacak güçte değil midir? Niye orada oturmaktadır?

Milli Savunma Bakanını geçelim, zaten siyasi olmuş ve tercihini AKP çizgisinde yapmıştır. Tarih, koyacağı yere koyacaktır, koymuştur kendilerini..
****
TSK’de emir – komuta zinciri parça parça edilmiştir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Mutlaka onarılması gerekmektedirç.

Öte yandan, böylesi bir tabloda AKP iktidarı ve AKP ? Erdoğan hala “darbe” masalları anlatmaktadır halka.. Kim, hangi güç yapacaktır darbeyi?

Ülkemiz hücrelerine dek AKP iktidarının gözetim ve denetimindedir.

O denli ki, Doç. Dr. ünvanına sahip parlak ve onurlu bir tümamiral silah arkadaşlarının onurunu ve hakkını “Fetövari kumpaslar” karşısında bile koruyabilmekten, tek söz edebilmekten uzaktırlar.. Bu Ordu mu darbe yapacaktır? Geçiniz efendim, geçiniz..

Açıkça gündem oyunudur, muhalefete gözdağıdır ve tabanını dağıtmama operasyonudur..

Hiç ama hiç hak etmediğimiz bu onur kırıcı tablonun tablonun muhalefet tarafından halka çok ama çok etkili anlatılması kaçınılmaz bir zorunluktur..

AKP iktidarının bu girişimini teessüfle karşılıyoruz, TEK ADAM REJİMİ‘nin ne denli sınır tanımaz ve tehlikeli olduğuna bir kez daha kaygı ile tanık oluyoruz.

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile. 17 Mayıs 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

‘Ne bilimi ulan?..’

‘Ne bilimi ulan?..’

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 15 Mayıs 2020

Anahtar sözcük: Rejim.

Hayatın her alanında; siyasette de, ekonomide de, dış politikada da, sporda da, sanat dünyasında da kendini buram buram hissettiriyor rejim değişikliği.

Ve şimdi de, belki de son 100 yılın en ciddi küresel ve ulusal sorunu ile boğuştuğumuz bugünlerde pandemi ile mücadelede de bunun izlerini “fevkalade” bir şekilde görmekteyiz.

Daha o günlerde, yani rejimi değiştirmek ve parlamenter sistemin tabutuna son çivileri çakmak istediklerinde avazımız çıktığı kadar bağıra bağıra söylemiştik. “Yapmayın. Bu girişim, (haydi daha da açık yazayım – bu darbe) sadece ATATÜRK Cumhuriyeti’nin değil, ufacık da olsa kırıntıları kalmış olan parlamenter sistemin de yıkımı anlamına gelir..” diye haykırmıştık. Bizim gibi demokrasinin safını tutanlar, sadece hazırlık ve tasarım aşamasında değil, 16 Nisan 2017 günü yapılan hileli oylamanın sonuçlarının “kuzu kuzu” kabullenilmesi aşamasında da kendilerini paraladılar.

Neden?

Çünkü yapılan şey bir “teknik” değişim, şekilsel bir “revizyon”un ötesindeydi. Bir darbe ile demokrasinin “tüm kalelerinin, tüm burçlarının, tüm tersanelerinin, tüm fabrikalarının, atölyelerinin üzerinden buldozerle geçmek”ti. Sanayisinden medyasına, sivil toplumundan adliyesine, irili ufaklı tüm kurumlarının ve aslında demokrasi denen seçeneğin “berhava” edilmesiydi.

Dediklerimiz bir bir yaşandı… Ve geldik bugüne.

En somut örneğini pandemi ile mücadele sürecinde yaşamıyor muyuz?

Bir Sağlık Bakanı var ülkenin. Aslında herkesin (hâlâ) eski anlamda “Bakan” zannettiği bir makamın temsilcisi. İnsanlarda öyle bir izlenim uyandırıyor. Sanki bir “Bakanlığı” var da, onun bünyesinde birileri çalışıyor da, kararlar alınıyor.. filan. Aslında bir “Kabine Sekreteri” bir de Bilim Kurulu var. Masanın etrafında çok sayıda değerli (kinaye ile yazmıyorum bunu. Yerden göğe kadar o unvanlarını hak eden hocalarımız bunlar) bilim insanları sıralanmış ve durum değerlendirmesi yapıp “Bakan Bey”e sunuyorlar ve bir karar alınıyormuş gibi bir “sanal” izlenim.

Oysa gerçek, “Yeni Rejim”in, yani “Tek Adam Rejimi”nin damgasını taşıyor. Alnına koca puntolarla vurulmuş damgasını. Hem de, gizli saklı da değil, alenen ilan ediliyor bu “yeni işleyiş.”

Nasıl mı? Şöyle:

Sağlık Bakanı bir tıp doktoru. Bilim Kurulu’nda da çok değerli prof.’lar, doç.’lar, Dr.’ler oturuyor. Ama hiçbirinin (Bakan dahil – ben değil, kendisi söylüyor) karar yetkisi yok. Hatta, iki günde bir tekrarlıyor bunu Sayın Bakan. Adeta ben sadece “buralara bakıyorum” demeye getiriyor.

Soruyorlar Bakan’a: AVM’lerin açılmasına Bilim Kurulu ile siz mi karar verdiniz?

Yanıtlıyor: Hayır. Zaten kapatmak için de karar verilmemişti ki. Sayın Cumhurbaşkanımız…

Soruyorlar: Futbol?

Yanıtlıyor: Sayın Cumhurbaşkanımız…

Soruyorlar: AVM’lerden sonra camiler de?…

Yanıtlıyor: Sayın Cumhurbaşkanımız…

Soruyorlar: Bayramda da sokağa çıkma yasağı?

Yanıtlıyor: Sayın Cumhurbaşkanımız…

“E o zaman…….” diye devam sorusu sormuyor (soramıyor) kimse tabii. Ne yazık ki.

Aslında sadece o değil, tüm bakanlar, tüm bürokratlar, hepsi aynı şeyi yapıyor. 3 cümlelik bir uzun açıklama ya da uzun bir cevap metninde 33 kez “Sayın Cumhurbaşkanımız” sözünü tekrarlamaktan öteye gidemiyorlar. Her şey “oraya” bağlı. “Orası” karar veriyor her şeye.

Bunun adı demokrasi olamaz.

Yeni Rejim’in demokrasiyi ve hukuku, adaleti ve (son süreç bize gösterdi ki) hatta bilimi bile böylesine kayıtsız şartsız tekeline almasından memnun olanlar da “Biz çoğunluğuz nasıl olsa… Ve bir şikâyetimiz yok. Siz de tatava etmeyin” tavrı da cabası.

Son “pandemi ile mücadele” sürecinde de Sağlık Bakanlığı’nın “Bilimsel Yayın Denetimi – Bakanlık onayı” kararı alınması da işin, deyim yerindeyse “tuzu biberi” niteliğinde.

Bilim Akademisi’nin değerli üyelerince bu konuda bir “feryat” niteliğindeki bildiride, anayasanın “Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama yayma ve bu alanlarda araştırma hakkına sahiptir” diyen 27’nci maddesi ile “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler…” diyen 130’uncu maddesine atıflar bulunuyor.

Göğüs hastalıkları alanında değerli çalışmaları ile tebarüz eden Toraks Derneği de, bu “itiraz”a sesini ekleyerek “Bilim insanlarının çalışmalarının ve yönteminin politik irade tarafından denetime tabi tutulması kabul edilemez bir tutumdur. Ayrıca hangi çalışmalara hangi kriterlerle onay verilip verilmeyeceği konularında şeffaf bir tutum sergilenmemesi…” diye de önemli bir “kuşkuya” (arızaya) daha dikkat çekiyor.

Şimdi, akıllara şu geliyor: Acaba toplam bilimsel çalışma ve emek birikimleri belki de yüz binlerce yıla yaklaşan onca bilim insanının çalışmaları da, acaba klasörler halinde “Saray”a götürülüp “o masa”ya mı sunulacak?

Olur mu olur? Burası Türkiye. Cevap ne olur? Burası Türkiye.

Virüse bir gün galebe çalacağız mutlaka.

Ama kendimizce “gerçek bir başarı öyküsü” ve gerçek bir “normalleşme” zaferi ilan etmek istiyorsak, bizi böyle bir mücadele de bekliyor.

Demokrasiye, parlamenter rejime, kısacası “çağdaş dünyaya” geri dönüş mücadelesi.

Zor, ama imkânsız değil.

Asıl sorun, “Ben nereden bileyim? Ben bir naçiz Bakanım.. Ben bilmem yukarısı bilir..” zihniyetinde.