HALK KAZANDI, HAK KAZANDI

HALK KAZANDI, HAK KAZANDI

Mustafa AYDINLI

31 Mart 2019 yerel seçimlerin de, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul BŞB Başkanlığını kazanması üzerine, bu sitede “Barış dili kazandı” diye yazmıştık (03 Nisan 2019; http://ahmetsaltik.net/2019/04/03/baris-dili-kazandi/). Mazbatanın geri alınarak seçimlerin yenilenmesi üzerine de, yapılacak yeni seçimin bir “vicdan seçimi” olacağını belirtmiştik (02 Haziran 2019, http://ahmetsaltik.net/2019/06/02/vicdan-secimi/). Devamındaki makalemizde ise İstanbul’un Türkiye’nin özeti olduğunu açıklamıştık.

İstanbul BŞB Başkanlığı seçiminin yenilenmesini dayatan Cumhur İttifakı büyük bir hezimete uğramıştır. İstanbul BŞB Başkanlığı seçimi, “tek adam rejimi“ne karşı, bir demokrasi referandumuna; bu topraklarda yaşayan insanların bir vicdan muhasebesine dönüşmüştür. Ceberrut tek parti devleti çökmüş, milli irade kazanmıştır.

Saygın hukukçuların belirttiği gibi, yok hükmünde olan 16 Nisan 2017 halkoylaması (referandumu) tam anlamıyla tartışmalı duruma gelmiştir. Atı alanın Üsküdar’a geçemeyeceği anlaşılmıştır. Rejimin değiş(tiril)mesine neden olan yok hükmündeki söz konusu hileli (1,5 milyon dolayında mühürsüz zarf ve oy pusulası ile sonuç tam tersi değiştirildiğinden) halkoylamasından beri, ülke her alanda freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı gitmektedir. Ekonomi çökmüş, yoksulluk artık diz boyunu çoktan geçmiş, şirketler peş peşe konkordato ilan ediyor… Halk soğana, hayvanlarımız samana muhtaç olmuştur.

Ülkemizde ölçüsüz bir talan; tarikatlar, cemaatler, yandaşlar kanalıyla, halkımızın kutsal inançları sömürülerek, Allah ile kul arasına girilerek en sefil biçimde sürdürülmektedir. “Partimize oy verirseniz cennete giderseniz” gibi akıllara durgunluk veren propagandaları bile, iktidar partisi AKP’nin eski Bakanları düzeyinde derin şaşkınlıkla gözlemledik..

Seçim sürecinde akıl almaz bir kampanya yürütüldü. Halka parmak sallandı. Halk tehdit edildi. Kendi dışındakilere “Zillet İttifakı” dendi dendi. Barış söylemi unutuldu, kendi dışındakilere herkese terörist dendi. Rakibine “oyları çaldılar” gibi aslı astarı olmayan iftiralar atıldı. Hem aday B. Yıldırım hem de AKP’li CB Erdoğan bu iftiraya sarıldılar. Oysa yönlendirilen – baskı altında tutulan YSK bile iptal gerekçesinde “oy çalınması” konusuna değinmedi. Çünkü böyle bir şey yoktu ama yalan öylesine büyük söylenmeliydi ki, bir süre sonra söylenen / söyletenler de inanmalıydı. Nitekim hiçbir kanıt gösteremeyince bu kez “siyaseten çalma” gibi bir zırva ile karşılaşıldı. Gerçekten zırva tevil götürmüyordu.. İftira atmak da serbest.. hem de tarafsızlığını Anayasaya karşın ayaklar altına alan bir Cumhurbaşkanı tarafından..

Oysa şaibeli halkoylamasına dayalı Anayasa değişikliği ile CB’na partisinden istifa etme yükümü kaldırıldı ama CB yemininde Anayasada “tarafsız olma” yükümü yerli yerinde.. Bu ne ucube rejimdir ki, Devletin birliğini temsil eden ve başı olan kimse, bir kentin belediye başkanlığı seçimlerinde Devlet olanaklarıyla apaçık ve aşağılayıcı propaganda yaparak partisinin adayına oy istemek için çok sayıda miting ve TV programları yapabilmiştir. Bu denli çarpıcı örnekleri Dünya demokrasi tarihinde görmek olanaklı değildir ve gerçekte AKP rejimi Anayasal meşruluk sınırlarının çooooooook  uzağına ve epeydir savrulnuş bulunmaktadır.

Deyim yerinde ise, zorla ve ak gaspıyla yeniletilen seçimde halk adeta MEŞRU SAVUNMA ile iktidara çok şiddetli bir tokat atmıştır.. “Öyle 13-14 bin oy farkıyla BŞB Başkanı olunmaz..” diyen AKP Genel Başkanı Erdoğan’a halk, “al sana 807 bin oy farkı, yeter mi!? demiştir adeta. Tabii anlayana.. Öte yandan 1994’te İstanbul BŞB Başkanlığı seçimini, sol oyların bölünmesi nedeniyle ancak %24 oyla kazanabildiğini Erdoğan unutmuş görünmekte, unutturmaya çabalamaktadır. İmamoğlu Erdoğan gibi %24 oyla değil, iktidarın tüm baskılarına karşın %54 oyla kazanmıştır. İktidarın bu tabloyu çok iyi ve doğru okuması her şeyden önce kendi yararınadır.

Bu süreçte Anamuhalefet CHP lideri Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na linç girişimi bile kurgulanarak yapılmış, yalan bildirim ve kamera hileleri ile Ordu Valisine hakaret edildiği tezgahlanmış, bir kez olsun barış ve sevgi dili kullanılmamıştır. Halka bir tebessüm çok görülmüştür. Devletin seçim yenilemekle ettiği masraf bir yana, halk tatil programı yapamaz olmuş, gidenler geri dönmek gibi yeni bir zaman ve ekonomik giderle baş başa kalmıştır. Seçim öncesi ve seçim günü kent içi ulaşım seçenekleri bir ölçüde iptal edilmiş, Hatay – İstanbul sabah uçağı ertelenmiş….. insanlar Erzincan’dan İstanbul’a otobüsle ayakta gelmişlerdir!

İktidarın gözü öylesine kararmıştır ki, bu topraklarda yaşayan insanların vicdanlarını, haklıdan yana olma, masumdan – mazlumdan – mağdurdan yana olma asilliğini, geleneğini görememişlerdir. Göremiyorlar ki; bu halk, tehdide, şantaja, yalana, dolana, talana boyun eğmez ve eğmeyecektir! İstanbul’da erişilen demokrasi zaferi için en en uygun açıklama budur.

Seçim sonuçları, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ilke ve ideallerinden sapmanın ülkeyi ne duruma düşürdüğünü halkın gördüğü buna verdiği tepkisel yanıt olarak okunmalıdır.
Artık Türkiye’de ucube Tek Adam Rejimini dayatma ve sürdürme olanağı kalmamıştır!
Erdoğan ve AKP’si 2 kez topal ördek konumundadır. Zaten TBMM’de salt çoğunluğu yoktur, şimdi de stepnesi parti ile birlikte toplam %45 oy alabilmiştir İstanbul BŞB Başkanlığı seçiminde. İstanbul Türkiye’yi çok iyi temsil edebilecek bir örnektir. AKP = RTE halk desteğini byük oranda yitirmiştir.

  • Artık sıra, “yeniden parlamenter demokrasi” isteminin yüksek sesle dile getirilmesindedir.. Cumhur İttifakı karşısında Millet İttifakı birliğini güçlendirerek sürdürmeli; yeni süreci ustalıkla yönetmelidir.

23 Haziran’da yenilenen seçim sonuçları; İstanbul’a ihanet edenlere, bu ihanetlerini itiraf ve sorumluluklarını Erdoğan’ın ağzından kabul edenlere İstanbul halkının, örneğin şimdilik ortaya dökülebilen 847 milyon TL’lik alın terinin yandaşlara, tarikat – cemaatlara – mahdum vakıflarına, bankamatik AKP üyelerine… talan edilmesine artık izin verilmeyeceğinin kararlılığıdır.

Bu sonucun alınmasında başta akıl, hukuk ve demokrasi dışı politikalarıyla AKP – MHP; sonra da tersine çabalarla CHP, HDP, İYİ PARTİ, SP ve pek çok toplum kesiminin katkısı vardır. Bu bir toplumsal savunma refleksidir. “Beka sorunumuz var” diye halkı tuzaklamaya kalkanların, bölücü örgütün başı ile flörte – pazarlığa girişmesi ve HDP oylarını tarafsız kalmaya çağırmaya yeltenmesi başlı başına bir fiyaskodur ve suç-tur! MHP’nin ise bu girişimlere sessiz kalıp sonra boşu boşuna esip – gürlemesi, gerçekte bir kez daha Bahçeli misyonunu içyüzünü sergilemiştir.

Düşünün ki, büyükçe bir bina ve birisi “yangın vaaaaar!” diye bağırıyor. Herkes çıkış kapısına koşuyor. Türk halkı bu iktidardan kurtulmak, yangından kaçarcasına “kurtuluş kapısı” aramaktadır ve çözümü bulmuştur : Bütün demokrat – cumhuriyetçi kesimlerin elbirliği!

Bu sonucun alınmasında “T.C.” simgesinin pek çok kamu kurumlardan kaldırılmasının, Andımızım Danıştay kararına karşın okunma yasağının sürdürülmesinin, hukuk tanımayan OHAL KHK’ları ile toplumda yaşanan ölçüsüz dramların, bir bütün olarak Cumhuriyetin kurucu değerlerine savaş açılmasının, ekonomiyi çökertmenin de elbette belirgin payı var. Mustafa Kemal Paşa ve İsmet İnönü gibi 2 ulusal kahramana “İki ayyaş” nitelemesi densizlikleri, “Lozan hezimettir” zırvaları, “Doksan yıllık reklam arası” saçmalıkları…. unutulmadı.

Türk halkı sağduyusu ile kendisini kuşatan tehlikeyi görmüş, ve olağan tepkisiyle toplumsal bir AKP = RTE’ye red ittifakı oluşturmuştur.

“Tek adam rejimi”ne karşı isyan iradesi sandığa yansımıştır.
Sonuçta halk kazanmıştır, taşlar yerine oturmuş, hak kazanmıştır.

  • Türkiye hızla normalleşecek, bağırsaklarını temizleyecek ve bu AKP fetret devri parantezi kapatılacaktır. 

MİLLİ İRADEYE SAYGILI OLMALIYIZ

MİLLİ İRADEYE SAYGILI OLMALIYIZ

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Seçimler biteli bir haftayı geçti. Fakat sayımı bitmedi. AKP kazanana dek biteceği de yok gibi gösteriliyor. Tek adam rejimi işte böyle bir şeydir. Milli irade, gizli oy, açık sayım – döküm sözleri, seçimi yitirirse mevcut iktidara yabancıdır.

  • Seçimle alamazsak sayarak alırız.
  • Sayarak da alamıyorsak, yine sayarız,
  • Olmazsa bir daha sayarız… mantığı geçerlidir.

    Bunun hakla, hukukla demokrasiyle ilgisi yok. “Güç bende, istediğimi yaparım” dayatmasıdır!

Türk halkı bu anlayışa “HAYIR” demiştir. Kanıt mı arıyorsunuz? Altı büyük ilin beşini muhalefet almıştır. Demokrasinin gereği,seçimi yitirince hakkı teslim edebilmektir. Milli iradeye saygı budur. Yenilgiyi kabul etmemek, ısrarcı olmak, iktidarın kendi kendini yadsıması anlamına gelir. Dahası, kendisini de benimsediği kimi ilkeleri ve TBMM’nin koyduğu yasaları çiğnemesi anlamına gelir. Sandık görevlilerine ve kendi gözlemcilerine güvensizlik anlamına gelir. Oysa her şey açıkça ortadadır. İstanbul’da sonuçları normal koşullarda ve hukuksal olarak değiştirme olanağı yoktur. AKP, İstanbul’da 32 bin sandık için 280 bin dolayında Parti üyesini görevlendirdiğini seçim öncesinde açıklamıştır.

İktidarın, yitirdiği İstanbul BŞBB makamını devretmemedeki kör inadı, sağduyu sahibi herkesçe yadırganmaktadır. Böylesi bir seçenek hiçbir biçimde yok! Ama yeniden seçim olsa AKP bu oyu da alamaz, çünkü haksızlık ve hukuksuzluk sağduyulu herkesin tepkisini, hatta vicdan sahibi kendi seçmeninin bile tepkisini çekmektedir. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş gibi seçimin galibidir. Bunu bir an önce kabullenmek hukukun ve milli iradeye saygının, demokratik rejimin doğal ve vazgeçilmez gereğidir.

Gerçekte, 2014 yerel seçiminde muhalefetin ve Mansur Yavaş’ın itirazı dikkate alınmamış ve oylar yeniden sayılmamştı. Açıkça çifte standart uygulanıyor. Seçim yasaları ortada; Yasanın 112. madde­si çok açık; ‘somut delil’ gerekiyor ve ‘somut delili olmayan itirazlar da’ ince­lenemez” diyor. Sandık başında itiraz edilmemiş, şerh düşülme­miş, geçersiz oyların tekrar sayılmasını istemek huku­ken delilsiz itirazdır. YSK’nın 2014 yılında Mansur Yavaş’ın iti­razları karşısında almış ol­duğu 1199 sayılı kararın, şu an tam tersi yönde hareket ettiğini ilmek gerekiyor. Niçin acaba??

Öbür örneklere bakalım; YSK’nın İstanbul ve An­kara kararları, kendisinin geçmiş içtihatları­na, kararlarına aykırıdır. Öte yandan Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla ilgili İYİ Parti’nin yaptığı itirazların reddi de İstanbul için vermiş olduğu kararların tam

İktidar kazanırsa “Milli İrade” yitiririrse “darbe” söylemi inandırıcı olamaz. Körü körüne ısrar ettikçe iktidar daha da çok yitirecek. Ulusal istence (Milli iradeye) saygılı olmak ve seçilenlerle birlikte İstanbul halkını daha çok mağur etmemek gerekiyor.

Sayın İmamoğlu, bir an önce, demokratik biçimde hak ettiği görevlerine başla(tıl)malıdır.

Fitch’ten Türkiye’ye ültimatom gibi uyarı

Fitch’ten Türkiye’ye ültimatom gibi uyarı

Fitch'ten Türkiye'ye ültimatom gibi uyarı

(AS: Bizim kapsamlı değerlendirmemiz
yazının altındadır..)

Kredi Derecelendirme Kuruluşu Fitch, geçen ay kredi notunu düşürmesinden beri durumu daha da kötüleşen Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlediğini, Türkiye’nin liradaki değer yitiğine hızla çare bulması gerektiğini belirtti.

‘PİYASADAKİ HAVA DAHA DA KÖTÜLEŞTİ’

Reuters’e konuşan Fitch Ratings’in üst düzey analisti Paul Gamble, Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlediklerini, 13 Temmuz’da Türkiye’nin notunu düşürmelerinden beri piyasadaki havanın daha da kötüleştiğini belirtti.

Asıl basınç noktasının liranın değer yitiği olduğuna dikkat çeken analist, bu yıl lirada %30’a varan değer yitiğini durdurmak için Türk yetkililerin neler yaptığını izlediğini dile getirdi.

AMERİKAN YAPTIRIMLARINDAN SONRA HIZLANDI

Reuters, TL’de son bir ayda %10’luk değer yitiği gerçekleştiğini, zira ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’nin 2 yıl tutukluluktan sonra ev hapsine aldığı rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakmasına dek yaptırım uygulayacağını açıkladığını ve içişleri ile adalet bakanı hakkında yaptırım kararı aldığını kaydetti. Bunun da yüksek enflasyon ve ekonominin kötü yönetimiyle ilgili uzun zamandır devam eden endişeleri tırmandırdığını aktardı.

‘HEM FAİZİ YÜKSELTİN HEM DE ABD İLE İLİŞKİLERİ DÜZELTİN’ MESAJI

Zayıf lira üzerindeki baskıyı kısa vadede hafifletmek için hem Merkez Bankası’nın harekete geçmesi hem de ABD ile ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğini vurgulayan Gamble,”Durumun nereye evrildiğine bakıyoruz. Bundan sonraki kredi notu değerlendirmesi aralık ayında, o zamana dek pek çok şey değişebilir” dedi.

‘YENİ NOT İNDİRİMİ KUVVETLE MUHTEMEL’

Türkiye için yeni bir not indirimi ihtimalinin kesinlikle bulunduğu belirtildi.

SERMAYE GİRİŞİ BİRDENBİRE DURABİLİR

Gamble, Türkiye hakkında geçen ay yayımladıkları rapordaki negatif derecelendirme hassasiyetleri içinde şu an en güncelin ülkeye sermaye girişinin aniden durması ya da ekonominin sert düşüşü olduğunu, özellikle kurumsal ve bankacılık sektöründeki stresleri artırması halinde bunun gerçekleşebileceğini dile getirdi. (basın ve AYDINLIK, 09.08.2018)
====================================
Dostlar,

7 AYDA %30 DEVALÜASYON NE GETİRİR,
NE GÖTÜRÜR?

Diplomasını bir türlü göremediğimiz, ama “Ben ekonomistim” diyebilen bir TEK ADAM rejiminin ülkemizi sürüklediği uçurum işte böyle..

2018 başından beri toplam %30 değer yitiren = eriyen TL..
Salt son 1 ayda %10 değer yitiren = eriyen TL..
Dolar burada dursa, yıl sonunda kişi başına gelir 10500 Dolardan 7 bin dolara inecek.
Ama hiç utanıp sıkılmadan 2023’te ilk 10 ekonomi içine gireceğimiz yalanları savuruyorlar.  Oysa ilk 20’den (G20’den) bile aşağı düştük. Orta gelirli ülkelerden düşük gelirliye savrulduk.
Ama besleme basın yüzü kızarmadan “Doların ateşi düşmüyor”, “Dolar rekora doymuyor”. yalanları ile halkı kandırmaya çabalıyor..

Oysa artık sokaktaki adam bile öğrendi hasta hatta ağır olanın ülkemiz ekonomisi olduğunu, çooook borçlu olduğumuzu, bunları ödeyemediğimizi, dövize gereksinimimiz çok olunca  kıymete bindiğini kavrıyor. Bir de ABD ile kirli pazarlıklar.. Ya ABD açıklarsa diye ödleri patlıyor herhalde ki, süt dökmüş kedi gibi, ABD’ye hiçbir karşı yaptırım uygula(ya)mıyor, salt kuru gürültü ile yurdum insanının gazını almaya bakıyorlar..

Ve bunlar müslümanlığı da kimseye bırakmayanlar..
Alınları secdeden kalmıyor öyle mi?
“Vah benim saf insanım vah!?”
Ya da “Vah benim saf insanım vah!?” tümcesiyle eşdeğer olmak üzere
“Vah benim kendini uyanık sanan din bezirganı insanım vah!?”

(Cumhuriyet, Musa Kart, 09.08.2018)

Bu çürüme ve kokuşmaya hangi bünye dayanır?
Üstelik gelir dağılımınız zaten öncesinden çooook daha adaletsiz..
İşsizliğiniz çoook yüksek e daha da artacak, artıyor.
Yoksulluk oranımız zaten çooook yüksek, 8+ milyon insan SGK primini bile ödeyemiyor.
Bölgesel kalkınma farkları uçurum düzeyinde..
Dış ve iç borçlar boğucu rakamlarda, döndürülemiyor..
Çevre harap ve haşat edilmiş, her yerde seller, yollarda – köprülerde çökmeler, binalar yıkılıyor.
Vahşi ve talan – yağma boyutunda özelleştirme ile elde satılacak kamu varlığı kalmamış..
Basın satın – teslim alınıp susturulmuş..
Örtülü OHAL sürüyor..
81 milyon insan tek 1 kişinin ağzına bakma utancını yaşıyor..
Son 12 yılda yüz bini aşkın çocuğun kaybolduğu savları ortada; dehşet verici!
Çocukların ırzına geçiliyor ha bire, üstelik Kuran kursu vb. yerlerde din hocalarınca!
Yolsuzluklar devasa boyutlarda olsa bile soruşturulamıyor..
Yüzbinlerce genç liselere yerleştirilemeyip açıkta kalıyor; iktidar hala İmamhatiplere zorluyor!
…………….
……………….
Böyle bir ülkede ekonominin güllük – gülistanlık olması beklenebilir mi?
Milyarlarca dolarlık servet ATATÜRK hava alanı hangi akıl ve gerekçeyle taşınıyor, anlayan yok, sorabilen hiç yok!
İktidar bilmiyor mu bu yıkımın iç yüzünü?
O yüzden yetkili kimse çıkıp halka açıklama yap(a)mıyor..
Her şeye ama her şeye yetişen ve bağıra çağıra ayar veren Erdoğan sinik, ortada yok..
Damat yarın (10 Ağustos 2018) açıklama yapacakmış!? Ne söyleyebilir ki?

Ordu’da 500 yıllık köprü ve yollar duruyor, bitişiğindeki AKP yapımı yeni köprü ve yollar çöküyor.. Yandaş yüklenicilere (müteahhitlere) ve taşeronlara yaptırılınca sonuç bu..
CB yardımcısı açıklama yapıyor, 3 cümlesinin 2’sinde “hamdolsun” 3. sünde “elhamdilüllah”  var. Sorunların kaynağına bilimsel incelemelerle ineceğiz, nerede hatalarımız varsa bilimin ışığında düzelteceğiz.. söylemleri yok.. Bir de basına gözdağı var, meğer yıkım basının yansıttığı düzeyde değilmiş..
Ordu’nun dereleri türkülere konuydu. Ne oldu onlara? HES’lerle boğuldular mı yoksa?
Karadeniz otoyolu ve HES’ler.. Ordu’daki felaketin 2 temel nedeni değil mi acaba?
******
Kendim ettim kendim buldum.. türküsü dilimize dökülüyor ama yağma – talana ortak edilen milyonlarca AKP seçmeni artık sona gelindiğini görebiliyor mu acaba? Faturayı bu yağma – talandan pay almayan / alamayan AKP karşıtı toplum katmanları (e az %50!) ile birlikte herkes ödeyecek, ödüyor..

Kuşkumuz sürüyor (tıklayıp okuyunuz lütfen) :

AKP = ERDOĞAN TÜRKİYE’yi MORATORYUMA MI SÜRÜKLÜYOR?

Aklımızdan atamıyoruz;

Çengel soru  : Türkiye’ye yüksek oranlı fiili devalüasyon, bu -ortak- senaryo ile mi dayatılıyor yoksa?? Ya da AKP, zorunlu kaldığı vahşi devalüasyonu bu yapay krizle mi maskeliyor?!

Çok anlamlı olmadığını biliyoruz ama bir kez daha yazmadan edemeyeceğiz :

Çalışanların – emeklilerin ücretlerinde hızla iyileştirme yapılmak zorunda.. On milyonlarca masum insanı göz göre göre yoksullaştıramazsınız. Bedeli yandaş rantiye sınıfı ödemeli. Çünkü bu çöküşten masum Halk değil onlar sorumlu.

Aklına düşürmeyelim ama, umarız AKP, ağır ekonomik bunalım gerekçesiyle OHAL‘i gene getirmez. Gerçi yasal düzenleme yapıldı ve örtük OHAL en az 3 yıl daha uzatıldı ama..

Yazdık, yineleyelim, üstelik acildir !

Çare                 Muhalefet partileri her şeyi ertelemeli ve ortak, yapıcı muhalefet yürütmelidir. Halka her şeyi açıklamalı ve çözüm önerileri üretmelidirler.

Feryat ediyoruz, tıklayıp okuyunuz, paylaşınız.. :

TÜRKİYE’deki YANGINI NASIL SÖNDÜRMELİ?

TÜRKİYE DAĞILMA TEHDİDİ ALTINDAYKEN
CHP’nin TARİHSEL VEBALİ

Şimdi garip – gurebanın kara gün dostu birkaç kuruş dövizine ve birkaç parça altınına göz dikilmiş durumda.. Acımasız bir duygu sömürüsü ile halk yönlendiriliyor.
Onlar da kumar masasında hiç edilince ne kalacak geriye?

Sıra kaçış planlarında mı??

Sevgi ve saygı ile. 09 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Vahim derecede önemli: CHP adayının niteliği

Vahim derecede önemli:
CHP adayının niteliği

Bir seyahat nedeniyle bu yazıyı 1 Mayıs Salı günü belirsizlikler içinde yazıyorum. Sonunda yine geleceğim ama, şimdiden iki şey söyleyeyim:
1) Tek Adam rejimi 1930’lar Avrupası’na ait olduğu için 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde tamamen iflas etti, hemen aşağıda özetleyeceğim;
2) Bu iflasa rağmen diğer partilerin baskınorandarmadağın görünümü ülkenin bu rejime bir kere daha mahkum olması sonucunu doğurabilir ve çıra gibi yanarız.

A. Gül’ün her zamanki ürkekliğini sergilediği bu ortamda CHP’nin adayı Kürtleri de kucaklayan ve sağdan da oy alabilecek gerçek bir sosyal demokrat olmazsa ve bu yüzden 2. tura kalan Bn. Akşener olursa, insanlar ikrah getirip sandığa gitmeyebilir ve Allah muhafaza Erdoğan yine kazanabilir.
***
İflas deyince:
Ekonomi felaket. Erdoğan hiçbir uzmanı dinlemiyor, Allah selamet versin, döviz yerine altınla borçlanmak gibi 1. Dünya Savaşı öncesi fantezilerle oyalanıyor. Kurlar ve enflasyon almış başını gitmiş, bir yandan “Kurla tehdit etmeye kalkmayın yaşam hakkı bulamazsınız” diye tehdit ediyor, bir yandan sıfırı tüketmiş ekonomiye Okluk Koyu’nda yazlık AkSaray yaptırmak türünden kambur üstüne kambur yüklüyor, bi yandan da AKP teşkilatına görüntülü mesaj yolluyor: “Lüksten, kibirden, çekişmeden uzak durun“. Onlar da emredersiniz diyor ve Fatih Belediyesi 11 milyon TL bastırıp mehter takımı kuruyor. Şimdi de 24 milyarlık bir seçmene rüşvet paketi açıklandı.
***
Dış politika felaket. Afrin’den çekil diye bi yandan ABD, bi yandan AB, son olarak da Arap Birliği bildiri üstüne bildiri yayınlıyor. Irak da fi tarihinden beri kendi ülkesini boşaltmamız için ihtarda bulunuyor.
***
Adalet felaket. AİHM’ye uzanmaya gerek yok, AYM bile açıkladı: Verdiği ihlal kararlarının % 77,7’si adil yargılanma, ifade özgürlüğü, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkında. Ama Erdoğan, son iki yazımda anlattım, bizlere ettiği apaçık ve galiz hakaretleri mahkemede “ifade özgürlüğü” olarak savunmakta ve de “sizlere demedim, miki’ye dedim” demekte. Mahkeme de bunu memnuniyetle kabul edip, öyle karar vermekte.
***
Baskılar felaket. Bizzat Genelkurmay başkanını yollayıp A. Gül’ü vazgeçirmekten (ve haberi veren Habertürk şefini işten attırmaktan) tutun, İstanbul’da HDP toplantısını polise bastırtıp, İstanbul il eşbaşkanı dahil 40 kişiyi gözaltına aldırmaktan geçerek, mahkeme heyetinin S. Demirtaş ile S. S. Önder duruşmasında usulsüzlüğe itiraz eden avukatları salondan atmasına, atamayınca da duruşmayı terk etmesine varana kadar.

Daha küçükler, cesaretleniyorlar, kendi küçük alanlarında aynı şeyi uyguluyorlar tabii ki. KHK’yle atılanların ailelerini desteklemek için evinde içli köfte yapıp satan Halime Gülsu, “sistemik lupus eritematozus” adlı ender görülen ağır bir kronik hastalık sahibi olduğu halde bu “suç”tan Mersin cezaevine atılıyor, oradan da Tarsus’a sürülüyor. Dindar insan hakları savunucusu Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu derhal tvitler atıp yetkilileri uyarıyor. Ama gözaltındayken ilaç raporları kaybedilen ve ilaçları düzenli olarak verilemeyen, üstüne bi de 12 kişilik koğuşa 21 kadın ve 3 çocukla birlikte tıkıştırılan Halime fazla dayanamıyor, 34 yaşında ölüyor.
***
Eh, maddi ve manevi seçim rüşvetleri de ayrı felaket.
Maddi derken, örnek: TSK’de maaşlar “iyileştiriliyor”. Patronlara, “Eski OHAL’lerde fabrikalar sürekli greve giderdi, biz anında müdahalemizi yapıyoruz” diyor Erdoğan. Bedelli askerlik isteyenlere umut dağıtıyor: “İnşallah başkanlık sistemine geçiş dönemi hallolduktan sonra bunlar tekrar masaya yatırılır.”

Akaryakıtta ÖTV indirimi geliyor. 12-13 milyon konutu ilgilendiren bir imar affı, pardon, “imar barışı” geliyor! Trafik cezaları dahil, vergi ve prim borçları “yeniden yapılandırılıyor”! Emeklilere, gazi ve şehit yakınlarına dinî bayramlardan önce 1.000 TL ikramiye geliyor! 7 yılda üniversiteyi tamamlayamayanlara af geliyor!
Manevi derken, örnek: Cumhuriyet gazetecilerinin “örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme”den bilmem kaçar yıl hapse mahkum edildikleri gün, Erdoğan AYM’nin kuruluş yıldönümüne katılıyor ve Mevlana’yı zikrederek adaleti savunuyor: “Adaletin gönül huzuru, zulmün ise vicdan azabı getireceğini söylemiştir.”  İzmir’e gidiyor, “Partimizin programında laikliği teminat gördüğümüz açıkça yazıyor.” diye laikliği savunuyor (Aziz Allah! Ona bakarsan, Anayasa md. 2’de de Türkiye için “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” yazıyor!)

Ve,16 Nisan 2017’de yapılan son referandumda “mühürsüz oy pusulası ve zarflar geçerlidir” fetvası vermiş olan YSK Başkanı Sadi Güven’den demeç: “Seçimler güvenli, mükerrer seçmen yok, sahte seçmen yok, ‘sahte oy pusulası kullanıldı’ diye bir iddia yok. Bütün bunlar yokken, daha seçim başlamadan seçim güvenliği üzerinde tartışma yapmak çok doğru değil.”  Ne zaman yapacağız, seçimden sonra mı?
***
Evet, Tek Adam rejimi bu durumlara düşmüş ve bataktan baskın seçimle çıkmak isterken daha da batmalara bulanmış vaziyette. Öyle ki, asimile Kürt türkücü İbrahim Tatlıses’ten medet umuyor artık. Böyle bir durumda, “İyi Parti, HDP’nin dışarıda kalması şartıyla ittifaka olumlu bakıyor” lafları duyuluyor.
Tansu Çiller kabinesinde içişleri bakanı iken pek iç ferahlatıcı şeyler yaptığı söylenemeyecek, Öcalan için kullandığı “Ermeni dölü” tabiri henüz unutulmamış, sonra da özrü kabahatinden büyük bir biçimde  “Ben Türkiye’de yaşayan Ermenileri değil, genel olarak Ermeni ırkını kastettim” diye ırkçı nefret söylemi kullanmış bir Meral Akşener, CHP’nin kendisine tereddütsüz yolladığı 15 milletvekillik yardıma muhtaç olmadığını ima eder biçimde, 100.000 imzayla aday olacağını ilan ediyor.
***
Tekrar etme pahasına: Bu durumda eğer CHP;

– 1930’ların partisi olmaya devam ederse, 
– “Bizden gideni aday göstermeyiz” filan derse,
– Kürtleri de kucaklayacak ve
– demokrat sağ’dan da oy alacak 
– sosyal demokrat bir aday çıkarmazsa

ve bu sayede 2. tura kalan aday Bn. Akşener olursa,

  • CHP yeryüzü ortadan kalkana kadar kendini affettiremez bu millete.
  • Bu vahim geçiş döneminde bu aday, bütün alt-kimliklere saygı göstereceğini ve kendini derhal parlamenter demokratik rejime dönmeye adayacağını ilan etmelidir.

Bu yapılmazsa, büyük veya küçük Tek Adam rejimine müstahakız demektir.
====================================================
Dostlar,

“Üstad” lığı tartışılmaz duayen – kadim Mülkiye hocası Sayın Prof. Dr. Baskın Oran,

Vahim derecede önemlidiye daha başlığa koyunca, bize de yayınlamak farz oldu!

Sevgi ve saygı ile. 02 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com


1 Mart tezkeresinin reddinin 15. yıl dönümü vesilesiyle yaptığım konuşma

1 Mart tezkeresinin reddinin 15. yıl dönümü vesilesiyle yaptığım konuşma

Onur ÖYMEN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Amerikan askerlerinin Türkiye sınırından Irak’a cephe açmasını öngören tezkerenin 1 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından reddedilmesinin 15. yıl dönümü vesilesiyle 22. dönem CHP milletvekillerinin katılımıyla düzenlenen toplantıda yaptığım konuşmada özetle şunları söyledim:

CHP grubunun 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi için o zamanki Genel Başkanımız Deniz Baykal‘ın önderliğinde yürüttüğü başarılı mücadelenin 15. yıl dönümünü gururla kutluyor ve Sayın Baykal’ın en kısa zamanda tam sağlığına kavuşarak ülkenin ve partimizin politikaları üzerinde yeniden etkili rol oynamak üzere aramıza katılmasını özlemle bekliyoruz.

Amerika’nın uluslararası hukuka aykırı olarak Türkiye üzerinden cephe açma girişiminin TBMM tarafından reddedilmesi bölge ülkeleri tarafından da sevinçle karşılanmış ve Türkiye’nin itibarını artırmıştır. Tezkere, Anayasamızın sadece uluslararası meşruiyet halinde yabancı askerlerin ülkemizin topraklarımıza davet edilebilmesine ve başka ülkelere gönderilmesine izin veren hükmüne açıkça karşıydı (AS: Anayasa md. 92/1). Zira böyle bir müdahaleye olanak veren bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı yoktu. Ayrıca böyle bir operasyon siyasi ve insani açılardan da büyük sakıncalar getirecek, orada 600,000’den fazla masum insanın ölümüyle sonuçlanan bir operasyonun sorumluluğunu Türkiye’nin de tarih karşısında paylaşması sonucu verecekti.

Irak’a yapılan müdahalenin öncülerinden olan o zamanki İngiltere Başbakanı Tony Blair, şimdi bu müdahalenin yanlışlığını kabul etmekte ve ülkesinin istihbarat örgütleri tarafından yanıltıldığını itiraf etmektedir. ABD’nin eski Dışişleri Bakanlarından Hillary Clinton, ‘bugün bildiklerimi o zaman bilseydim o müdahale kararına oy vermezdim’ diyor. Ne yazık ki, operasyonun esas sorumlularının bile yaptıkları yanlışları kabul etmelerine rağmen Türkiye’de hala keşke Meclis bu tezkereye olumlu oy verseydi diyenler, yani yanlışa ortak olmamanın üzüntüsünü çekenler var.

Tezkerenin oylamasından önce yapılan görüşmelerde Amerikalıların Türk askerlerinin Kuzey Irak’a yapacakları operasyonda o bölgedeki PKK varlığının tümüyle tasfiyesine karşı çıktıkları, hatta teröristler ateş açmadıkça Türk askerlerinin ateş açmasını istemedikleri Fikret Bila’nın yazdığı ‘Ankara’da Irak savaşları’ başlıklı kitapta yer alan muhtıra’da yer alıyor.

1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden sonra bazı Amerikalı yetkililer bu kararın alınmasının sebebini askerlerin Meclise liderlik yapamaması olduğunu ileri sürdüler. Yani bir yandan asker siyasete karışmamalı diyeceksiniz, bir yandan da Meclisin kararını etkilemedikleri için askerleri eleştireceksiniz! İşte böyle çelişkiler yaşandı.

Bugün bölede yaşanan gelişmeler, bizim 1 Mart tezkeresini reddetmekle ne kadar isabetli bir tutum sergilediğimizi kanıtlıyor.

ABD’nin o zamanki Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, bundan sonra Türkiye Amerika’yla iyi ilişkiler sürdürmek istiyorsa “Amerika için iyi olan neyse Türkiye için de iyi olan odur” demesi gerektiği söylemişti. Bu sözler, Atatürk’ün önderliğinde tam bağımsızlık ilkesini benimsemiş olan Türk milletinin duymak bile istemediği sözlerdir.

1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Dubai’de Devlet Bakanı Ali Babacan ile ABD Hazine Bakanı Snow arasında bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 1 milyar dolar hibe veya 8 milyar dolar kredi verecek, buna karşılık Türkiye de Kuzey Irak’ta ABD’nin politikalarına uygun hareket edecek ve o bölgeye askeri harekatta bulunmayacaktı. Biz CHP olarak, Cumhuriyet tarihinde para karşılığında siyasi taviz verilmesi anlamına gelen hiçbir antlaşma imzalamadığımızı söyledik ve buna şiddetle karşı çıktık. İktidar geri adım attı ve anlaşmayı onay için Meclise getiremedi.

Daha sonra 2005 yılında AB ile Kıbrıs konusunda imzalanan bir antlaşmaya da CHP olarak itiraz ettik ve bu antlaşma onaylanırsa bunun Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Devleti olarak tanımamız sonucunu doğuracağını söyledik. Hükmet bu uyarımız üzerine anlaşmayı onay için Meclis sunmaktan vazgeçti.

Ermenistan‘la imzalanan ve Türkiye’nin değil esas itibariyle Ermenilerin görüşlerini yansıtan antlaşmaya da itiraz ettik. Hükumet o antlaşmayı da onay için Meclise sunamadı.

İşte bu örnekler sayıca çoğunlukta olmayan bir muhalefet partisinin etkili bir siyasi mücadeleyle nasıl sonuç alabileceğini gösteriyor:

Bugün de ülkemizde ve bölgemizde yaşanan ve Türkiye’nin güvenliği ve temel çıkarları açısından büyük önem taşıyan gelişmelerin önlenmesinde CHP’ye büyük görev düşüyor. Partimizin ancak o zamanki ruh ve mücadele gücüyle bu zorlukların üstesinden gelebileceğini düşünüyorum. 1 Mart tezkeresini reddeden arkadaşlarımıza ve bütün partililerimize bugün de büyük görevler düşüyor. Ancak birlikte hareket ederek bu güçlükleri aşabileceğimize inanıyorum.

Saygılar, sevgiler.
==============================================
Dostlar,

1 Mart 2003, Türkiye tarihi bakımından önemli bir kırılma noktasıdır. O tarihte biz Edirne’de idik ve ADD Genel Merkezi’nin Yönetim Kurulu üyesi idik, Marmara Bölgesinden de sorumluyduk. Bölgedeki duyarlı siyasal partileri, örgütleri, kesimleri.. ADD öncülüğünde toplamış ve bir savaşım yolu çizmiştik. Girişimci kurul adına TBMM’deki 550 vekile mektup yazmak biz düşen görev oldu. Sabahlara dek çalışmış ve oluşturulan içeriği 550 vekilin e-ileti adreslerine yollamış, Edirne’de ve bölgedeki yerel – bölgesel basınla paylaşmıştık. 1 Mart 2003 günü TBMM genel Kurulu Hükümet tezkeresi görüşülürken tüm Türkiye nefesini tutmuştu.

Başbakanlıktan gelen izin istemi yazısında, sayısı 65 bini aşan ABD askerlerinin güneydoğuda ağır silahları ile pek çok noktada konumlanmalarını ve oradan Irak’ı işgal etmek üzere uygun gördükleri bir plana ve takvime göre Irak’ın kuzeyine geçmelerini öngörüyordu. Bu kapsamda onbinlerce ABD askeri, ağır silah donanımları, lojistikleri ile diledikleri kadar ülkemizde kritik noktalarda kalabileceklerdi. Bu, varolanlara ek yeni ABD üsleri anlamına da gelir ve hatta TÜRKİYE’nin AÇIK – ÖRTÜK İŞGALİ demektir!

Henüz Erdoğan AKP’nin başına geçmiş değildi dolayısıyla Başbakan da değildi. TEK ADAM rejimi henüz söz konusu değildi. AKP’li vekillerden 100 dolayında insan vicdanının sesini ve kamuoyunun uyarılarını dinledi – dinleyebildi ve “red” oyu verdi. TBMM’de 2 parti vardı; AKP’nin vekil sayısı 361, CHP’ninki 178’di. Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 264 kabul oyuna karşılık, 250 ret oyu çıktı. Anayasa’nın 96. maddesi gereği 268 salt çoğunluk sağlanamadığı için Tezkere dört oy eksikle reddedildi. Erdoğan çok ezik ve mahcuptu! 2 hafta kadar sonra Başbakan olabildi. Başbakanlığının 2. haftasında ise, başlatılmış olan Irak işgali nedeniyle ABD askerlerine dua etti ve başarı diledi! O denli ezikti ABD’ye karşı. ABD’den Paul Wolfovitz‘e yazdığı mektup ile Türk Genel Kurmay Başkanı ile görüşebilmesi için randevu ayarlanmasını bile isteyebilmişti. Ne de olsa o zamanlar iktidara hazırlanıyordu. ABD’ye gezisinde Devlet Başkanı – Başbakan protokolü uygulanarak kırımızı halılarla karşılanmış ve gerekli mesaj ABD diplomasisi ile dünyaya verilmişti. Erdoğan derin minnet borcu altındaydı ve Wall Street Journal‘da yayınlanan “ünlü” demecini verdi :

“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.” By Recep Tayyip Erdogan
The Wall Street Journal March 31st, 2003
ve 21st April 2003, Washington Post
https://www.youtube.com/watch?v=39fzdsGsHEE

ABD -sözde- Türkiye’nin bu kendini bilmez başkaldırısını bağışlamamış ve 4 Temmuz 2003’te Irak’ta Süleymaniye yakınlarında 11 askerimizi başlarına çuval geçirerek tutsak almıştı.. Yarı diplomatik militer ya da militer – diplomatik yolla Türkiye’ye misillemede bulunmuştu. O zaman kamuoyunda ABD’ye nota verilmesi istemi CHP / Baykal tarafından istendiğinde, Başbakan Erdoğan;

  • “Ne notası veriyoruz… müzik notası mı bu?” buyurmuştu..

3 Mart 1924 Devrimlerinin 94. yılında salt bu 3 görkemli devrim değil, tüm Cumhuriyet devrimleri bütün olarak ve ne yazık ki iktidar tarafından kuşatılmıştır ve 2023’e dek “hesabın görülmesi” hedeflenmektedir. Yaşadığımız, artık eylem aşamasında olan net – açık – kararlı ve saldırgan bir Cumhuriyet düşmanı karşıdevrimdir..

Eğitim sitemi en başta vurulan sektördür.. Anaokullarına dek dinci dayatma sürmektedir.
İmamhatipleştirme büyük boyutlardadır ve dolaylı – açık dayatmalarla sürdürülmektedir. Kadınlar, geçelim türbanı, kara çarşaflara sokulmaktadır. O denli ki, ilkokullarda kara çarşaflı öğretmeler bile görevdedir. Eğitim dinci tarikat – vakıf cemaat – yurtlara ihale edilmiştir.

  • Alevilerin hakları kesinleşmiş birkaç AİHM kararına karşın tanınmamaktadır.
  • Yine zorunlu din dersleri kesinleşmiş birkaç AİHM kararına karşın zorla dayatılmaktadır.

Yobazlar devletin TRT’sinde, öbür kanallarda salt dinci gericilik yapıp hurafe yaymakla kalmamakta, cihat ve toplu öldürme niyetlerinden söz etmektedir.
DİB militanca iktidarın dinci planlarına hizmet etmekte, İslamın salt Hanefi mezhebini tüm topluma kendi yorumuyla “din bu” diye pazarlamaktadır.
Bebeklere dek inen tecavüz iğrençlikleri, kadına yönelik şiddet hatta cinayetler, genel olarak toplumda her tür yolsuzluk, ahlak dışılık, kokuşma, yoksulluk, işsizlik… ağır bunalımlardır.

Oysa Cumhuriyet devrimleri kararlılıkla uygulansa idi günümüzde gündem böylesine lanetli olmayacaktı. Kaynanasından, anasının dizinden, eşofman giyen kız çocuğundan tahrik olan, kendini kızını severken bile şehvetine yenilen, 6 yaşında çocukla evlenme fetvası veren arkaik yarasalar olmayacaktı. Onlar da uygarlaşacak, gerçek dinlerini öğrenebilecek, sosyalleşerek dürtü denetimi yetisi kazanacak, DİNLERİN GERÇEK HEDEFİNİ kavrayarak yorumlayabileceklerdi. Yazık oldu Türkiye’ye, Türk Ulusuna.. Birkaç onyıl geriye savrulduk.

Sonuç olarak; son 15+ yıldır AKP eliyle dayatılan bu tam karşıdevrimi Ulusça ve daha çok gecikmeden sonlandırmak zorunlu olmuştur ve bu bir halkın tarih önünde meşru savunmasıdır!

Sevgi ve saygı ile. 02 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com