ONURLU DIŞ POLİTİKA: İnönü’den öğrenecekleri çok şey var…

ONURLU DIŞ POLİTİKA:
İnönü’den öğrenecekleri çok şey var…

Dr. Alev Coşkun
Cumhuriyet, 7 Temmuz 2019

Geçen hafta Japonya’da dünya liderleri G20 Zirvesi’nde buluştu. Bu toplantıda ABD Başkanı Trump, Türk heyetini Hollywood setindeki oyunculara benzetti. Trump’ın Türk heyetine: “Ne kadar güzel insanlar. Bunlarla anlaşmak çok kolay. Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız.” diye seslenmesi ve Türk heyetinin “çuval” kadar incitici bu ifadeye gülümsemesi aslında acıdır. Nitekim Trump, “güzel insanlarla” kolay anlaşmasına örnek bile verdi: “Erdoğan çetin biri ama ben kendisiyle iyi anlaşıyorum. PYD’yi vuracaktı, yapmamasını istedim, bunu yapmadı.”
Trump’ın bu sözleri inciticiydi. Bu sözlere ve benzetmeye karşı özellikle sosyal medyadaki eleştiriler ve tepkiler karşısında AKP cephesinden. “Ne yapacaktık, diplomasiye ters gelen bir tavır takınarak cevap vermek doğru olmaz.” diye yanıt geldi.

SÖMÜRGE DİPLOMASİSİ
Sömürge zihniyeti taşıyan süper güçler, kendilerine bağlı ve ekonomileri zayıf olan devletlere daima yüksekten bakarlar. Onların, onurlarını zedeleyici sözler söylemekten çekinmezler. ABD’nin Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de Türk askerlerine karşı gerçekleştirdiği çuval olayı da böylesi bir davranıştı. (AS: 04 Temmuz 2003 ve RTE Başbakandı!)
Emperyalist ülkelerin diplomasi nezaketine uymayan bu tavırlarına onurlu, dik duruşlu yanıt verildiğinin de örnekleri vardır.
En çarpıcı örnekler 17 gün sonra 96. yıldönümünü yaşayacağımız Lozan Konferansı’nda görülmüştür. TBMM hükümetinin başdelegesi İsmet İnönü, onurlu davranışların örneklerini Lozan Konferansı’nda ortaya koymuştu. En çarpıcı örnek İnönü’nün konferansın açılış günündeki tavrıdır. İnönü’ye olur olmaz zamanlarda laf söyleyenler, her vesile ile Lozan’a saldıranların İnönü’nün davranışlarından öğrenecekleri çok ders vardır. İşte bir örnek:
Lozan Barış Konferansı’nın açılış töreni için program belli olmuştu. Konferans İsviçre’nin Lozan kentinde yapılıyordu. Konferansın açılış törenine birçok başbakan, dışişleri bakanı ve delege (AS: “delegasyon” olmalı..) başkanları katılıyordu. İsviçre Cumhurbaşkanı bir konuşma yapacak, konferansa katılanlara ev sahibi olarak “hoş geldiniz” diyecekti. Konferansa katılan tüm delegeler adına da İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon teşekkür edecekti. Birinci günü konferansın açılışı gerçekleşecekti.

[Haber görseli]

EZBER BOZAN ÇIKIŞ

Program belli olunca, TBMM’yi temsil eden delegasyon başkanı İsmet İnönü açılış töreninde, “Ben de konuşacağım” dedi. İnönü’ye, “Böyle bir gelenek yok, ancak bir kişi diplomatik olarak karşılık verecek” dediler. İnönü ısrarla, “Ben de diplomatik olarak, teşekkür edeceğim” dedi. İnönü’yü ikna etmek için Fransa Başbakanı Poincare dil döktü. İnönü tüm gerekçeleri dinleyerek anlaşmış gibi yaptı. Törenin başladığı gün önce İsviçre Cumhurbaşkanı “Hoş geldiniz” konuşması ve ardından Lord Curzon “teşekkür” konuşması yaptılar. Herkes konferansın son bulacağını düşünürken, İnönü yerinden kalkıp ağır ağır adımlarla kürsüye yürüdü. Cebinden notlarını çıkardı ve konuşmasını Fransızca olarak okumaya başladı.
İnönü ilk önce İsviçre Cumhurbaşkanı’na teşekkür etti. Daha sonra Lozan’a barış arzusuyla geldiğini, Türklerin çok haksızlık gördüğünü, işgale uğradıklarını açıkça belirtti. Barış düşüncesinin bütün konferansa egemen olması, adaletli bir barış yapılması dileğiyle sözünü tamamladı, yerine geçti, oturdu.

SİMGESEL ANLAM
Bu karşı çıkışıyla İsmet İnönü Türkiye’nin konferansa katılan tüm devletlerle eşit olduğunu göstermek ve vurgulamak istiyordu. Bu hareket aslında simgesel bir anlam taşıyordu. İnönü, bu konferansa eşit koşullar altında katılıyoruz demek istiyordu. İnönü konuyla ilgili olarak anılarında şöyle diyor:

  • “Ben nutkumu okuyup bitirdikten sonra konferansta ortalık bir karıştı. Bazı delegeler etrafımı sardılar. Bir aralık Mösyö Bompard (İtalyan Başdelegesi) yanıma gelmişti. ‘Anlaşılıyor, çekeceğimiz var’ dedi. ‘Venizelos da konuşacaktı, güç halde tuttum’ diye sözlerini tamamladı. Ben kendisine sordum: ‘Niçin tuttunuz?’ dedim. ‘Konuşacaktı’ cevabını verdi. ‘Ben de tekrar cevap verirdim’ diye yanıtladım.”

Bu tavır Türkiye’nin uluslararası toplumda eşitlik ilkesinin uygulanması düşüncesine önemli bir örnektir. Kuşkusuz onurlu dış politika konusunda çok önemli bir tavırdır.
Türk delegesi olarak bulunduğu Lozan’da İnönü, bunun gibi ulusal çıkarlara dayalı başka dik duruşlu örnekler de sergilemiştir. 24 Temmuz 2019 Lozan Barış Konferansı’nın 96. yıldönümüdür. O gün yayımlanacak olan “Diplomat İnönü- Lozan” adını taşıyan yeni kitabımızda bu örnekleri ibret olması için vereceğiz ve Türk milletinin can suyu, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu Lozan’ı analiz edeceğiz.

CUMHURİYETİN 150 YILLIK SERÜVENİ


CUMHURİYETİN 150 YILLIK SERÜVENİ

Zeki_Sarihan_portresi

Zeki Sarıhan

Klasik bir bilgidir ama bu yazının girişi bölümü için yinelemekte yarar var:
Bir ülkeyi kral, imparator, şah, çar, şeyh gibi tek bir adam yönetiyorsa böyle rejimlere mutlakıyet, onun yetkilerinin bir meclis tarafından kısıtlanmasına meşrutiyet,
ülkenin yalnız bir meclis tarafından yönetilmesine ise cumhuriyet denir. Bu tarihsel sıralamada cumhuriyet en demokratik rejim gibi görünüyorsa da bu her zaman geçerli değildir. Ortada bir padişah olmadığı halde ülkeyi demir pençesiyle yöneten ve halka nefes aldırmayan tek parti veya bir askeri cunta tarafından yönetilen cumhuriyetler de vardır. Bunların bir bölümünde seçim bile yapılmaz, yapılsa da halkın iktidara gelmemesi için bütün önlemler alınmıştır. Buna karşılık, kralların simgesel duruma getirildiği,
serbest seçimlerin geçerli olduğu meşrutiyetler, daha çoğulcu ve demokratiktir.
Ülkeyi yöneten tek parti, halkın en geniş kesimlerini temsil ediyorsa, böyle bir yönetim de anti-demokratik değildir.

İlk çağdaki köleci cumhuriyetleri saymazsak, modern dünyada parlamentoculuk, demokrasi ve cumhuriyet, kapitalizmin anavatanı olan Avrupa’da ortaya çıktı. Amerika’ya ve dünyanın öbür bölgelerine buradan yayıldı. Burjuvalar, feodalizmin kurumlarını yıkarak kendi kurumlarını yarattılar ve toplumsal zenginlikten aslan payını bu yolla almaya başladılar.

Osmanlı aydınları, Türk ve İslam olmayan unsurların imparatorluktan ayrılmasını önlemek, bunların, Türk ve İslam unsurunun kısıtlı da olsa yönetimde söz sahibi olmasını sağlamak için bir anayasa hazırladılar ve bunu 1876’da 2. Abdülhamit’e
kabul
ettirdiler. Toplanan parlamento (Meclis-i Mebusan), 1877/1878 Osmanlı-Rus savaşında hükümetin tutumunu eleştirince, ülkeyi tek başına yönetmek isteyen Abdülhamit, Meclisi dağıttı ve anayasayı askıya aldı. Batıdaki gibi güçlü bir burjuva sınıfı oluşmadığı için onun bu tutumuna direnişler yeterli olmadı ve Türkiye, 1908’e kadar
30 yıl bu padişahın keyfi yönetimi (istibdatı) altında kaldı.

Aydınların özgürlük mücadelesi, gitgide halk katmanlarına yayıldı ve 1908’de patladı. Abdülhamit, anayasayı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. 23 Temmuz, Türkiye’nin ilk millî bayramı olarak ilan edildi.  Basından sansür kalktı, dernekler, partiler kuruldu. Bütün unsurlar, özgürlüğün tadını çıkarmaya başladılar.

Ne var ki, bu rüya uzun sürmedi. Meşrutiyet’in ilanına giden yolda en başta rol oynayan İttihat ve Terakki Partisi, birkaç yıl içinde kendini yönetimin tek sahibi ilan etti.
Öbür örgütleri yasakladı. Kendisi ve Türkiye için büyük bir kumar oynayarak
Almanların isteği ile Türkiye’yi 1. Dünya Paylaşım Savaşı’na soktu. Padişahlar, İngiltere’deki gibi artık hükümetin önlerine getirdiği kararları imzalamaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Ülkenin iyi veya kötü yönetilmesinden artık padişah değil, seçimle veya darbeyle iktidara gelen sivil ekipler sorumluydu.

1918’de savaştan yenik çıkan Osmanlı ülkesinde, çok sesli bir demokratik yaşamın yeniden kurulacağı umuldu. Yeniden siyasal partiler kuruldu. Çok geçmeden istilacıların gölgesi altında bir demokrasi olamayacağı anlaşıldı. Basına yeniden sansür konuldu. Padişah Meclis’i kapattı. Anayasaya aykırı olarak seçim yapılmadı. Anadolu’da gelişen millî bağımsızlık ve demokrasi hareketi, Damat Ferit Hükümeti’ni yıkmayı ve seçim yaptırmayı başardıysa da Son Osmanlı Mebuslar Meclisi Misakı Milli’yi ilan edince, İtilaf Devletleri Kuvayı Milliye’yi sindirmek için başkent İstanbul’u işgal ettiler, parlamentoyu dağıttılar ve kuklaları olan Damat Ferit Paşa’yı yeniden başa geçirdiler.

Cumhuriyet’in kuruluşu: 23 Nisan 1920

1. Dünya Paylaşım Savaşı içinde 1917 Rus Devrimi‘nden başlayarak monarşilerden birçoğu yıkıldı, yeni devletler doğdu ve bunlar cumhuriyetle yönetilmeye başladılar. Türkiye’de birçok aydının kafasında artık cumhuriyete geçme düşüncesi vardı.
Mustafa Kemal Paşa, 1919’da Sivas’tan Ankara’ya gelirken uğradığı (23 Aralık) Hacıbektaş’ta Alevi dedesi, ondan cumhuriyet idaresinin kurulmasını istiyordu.
Ancak savaş içinde cumhuriyetin ilanı, bağımsızlıkçı muhafazakârlarla yenilikçi önderlerin arasını açabilir, zafer tehlikeye düşebilirdi.

Türkiye’de cumhuriyet, adı konulmadan 23 Nisan 1920’de, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla kuruldu. Meclis üzerinde artık Padişah’ın gölgesi yoktu. Türkiye’nin ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve köylüler Meclis’e vekillerini gönderememiş olsalar da, mebusların çoğunluğu bunun yokluğunu hissediyor,
bu açığı kapatmak için bu yönetimin Sovyetlerde olduğu gibi bir “Şûrâ” (Kurultay) yönetimi olduğunu söylüyordu. Halkçılık ilkesi bu dönemin ürünüdür. Kemalizm’in
6 ilkesinden biri olarak sonradan anayasaya alınmışsa da, o artık milliyetçilikle
eş anlamda kullanılmıştır. Çeşitli eğilimlerden aydınların ve eşrafın temsil edildiği
Büyük Millet Meclisi idaresi, Türkiye’nin o güne dek gördüğü en geniş katılımlı ve demokratik idaresiydi. Devletin adı Türkiye Devleti, hükümetin adı ise TBMM Hükümeti oldu. 1960 yılına kadar da ondan daha çok sesli, daha demokratik bir yönetim kurulamayacaktı.

Büyük Zafer’den (30 Ağustos 1922) sonra toplanan Lozan Konferansı’na İtilaf Devletleri İstanbul Hükümeti’ni de davet etmeye kalkışınca Meclis’te Padişahlığın ve Halifeliğin kaldırılması gündeme geldi. Muhafazakâr mebusların direnmesi üzerine padişahlıkla halifeliğin ayrılması kararlaştırıldı ve padişahlık kaldırıldı. 1 Kasım 1922 günü Hâkimiyet-i Milliye Bayramı olarak ilan edildi. Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindi artık.

Cumhuriyet neden ve nasıl ilan edildi?

1920 Meclisi, bakanları tek tek  seçerek hükümet kuruyordu. Büyük Zaferle,
Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın saygınlığı (prestiji) en yüksek noktasına çıkmış olsa da, Meclis’te hâlâ zaman zaman O’nun göstereceği adayları seçmeyen
bir çoğunluk vardı. 1923 Ekim’inde bu nedenle bir hükümet bunalımı patlak verdi. Mustafa Kemal Paşa’nın gösterdiği adaylar seçilemiyordu. O’nun isteğini; Başbakanı ataması, başbakanın da bakanlar listesini hazırlayıp O’nun onayına sunması,
sonra Meclis’ten güvenoyu isteme yöntemi karşılayabilirdi. Yakın arkadaşlarını
buna razı etti ve salt çoğunluk sağlanarak kısa bir anayasa değişikliği ile yeni sisteme geçildi. Yeni rejimin adı cumhuriyet konuldu. Mebusların yarıya yakınının (158/286 katılım) katılmadığı oturumda Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçildi.
Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım (1922) tarihinde kutlanacak Hâkimiyeti Milliye bayramının yerini 29 Ekim, Cumhuriyet Bayramı aldı. 23 Temmuz Hürriyet Bayramı da terk edildi.

Cumhuriyetin Meclis’te yeterince tartışılmadan ve kamuoyundan habersiz birden ilanı, kimi çevrelerde Mustafa Kemal Paşa’nın yetkilerini artıracağı gerekçesiyle tedirginlik yarattı. Hatta hürriyetin suya düştüğünü resmeden “Cum-hürriyet” yazılı karikatür bile yayımlandı.

Bir hükümet kurma biçimi olarak basit görünse de cumhuriyetin ilanı ile Türkiye,
yeni bir rejime güçlü bir adım atmış sayıldı. Yeni dönemin hedefi, Türkiye’yi Batılılaştırmak ve eski rejim ve kültürle bağlarını koparmaktı. Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden kadro ve kişilerden Mustafa Kemal Paşa’nın otoritesini kabul etmeyenler tasfiye edildi. 1924’te Halifelik kaldırıldı. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti lağvedilerek medreseler kapatıldı. 1925 Doğu isyanı (Şeyh Saitgerekçe gösterilerek
bütün ülkede bir çeşit sıkıyönetim olan Takrir-i Sükûn Kanunu uygulanmaya başlandı. Basın denetim altına alındı. Ülkede yeniden tek partili bir rejim kuruldu.
1926’da İzmir suikastı girişimi gerekçesiyle son kalan muhalifler de saf dışı edildi.

Başlangıçta orta sınıfları, ticaret burjuvazisi ve aydınları temsil eden Cumhuriyet Halk Fırkası (9 Eylül 1923), Türkiye’yi Batılı bir ülke yapmak için heyecanla işe başladı. 1926’da (4 Ekim) Medeni Kanun, 1928’de (1 Kasım) yeni Türk alfabesi kabul edildi.
Bu olumlu gelişmelere karşın yönetimin sınıfsal tabanı giderek daraldı. Hiçbir muhalefete izin verilmedi. Baştan beri reformları desteklemiş öğretmenlerin, kadınların, gençlerin örgütleri bile kapatıldı. Kamuoyuna izin verilmediği için yönetimde keyfilik arttı. Parti ve hükümet çevresinde kümelenmiş birtakım insanlar varsıl (zengin) olurken,
halk kitlelerinin sosyal refahında umulan gelişme olmadı. Bu durum, kitleleri patlama noktasına getirdi. 1930’da denenmek istenen iki partili sistemde yönetim seçimleri yitirebileceğini anlayınca yeniden tek partili yaşama ve şeflik sistemine dönüldü. Mebuslar gerçekte atama sistemiyle belirlendi. Hemen bütün yasa tasarıları Meclis’te oybirliği ile geçiyordu. Her seçimde mebusların yaş ortalamaları yükseldi. Genç cumhuriyet, fiziki olarak da ideal olarak da yaşlandı. Devletle parti birleştirildiği için Cumhuriyet Halk Partisi de işlevini yitirdi.

Tek partili yerine iki partili cumhuriyet

Bu rejim, İnönü’nün Millî Şefliği zamanında da sürdürüldü. Yönetimin en büyük iyiliği, 1. Dünya Savaşı’ndan çıkarılan dersle ülkeyi 2. Dünya Savaşı’na sokmamaktır.
Savaş sonunda hükümet, kapitalist dünya ile Sovyet Bloğu arasındaki denge rolünü
terk ederek kapitalist dünyanın müttefiki olmayı tercih etti. Bu bloğun yönetim biçimi,
çok partili parlamenter demokrasi olduğu için Türkiye de bu sisteme geçmek zorunda kaldı. Ancak sol partilerin kurulmasına izin verilmedi ve kurulanlar da kapatıldı.
AB ve NATO, bu yeni rejimin denetçileriydiler.  1946’da yapılan seçimlerde
iktidar partisi sonuçlara müdahale etti ve dört yıl daha ülkeyi yönetti. 1950’de yapılan serbest seçimlerde, yoksulluk ve hürriyetsizlikten bunalan kitleler, emekçi partiler de yasak olduğundan Demokrat Parti’ye aktılar. İktidarın yeni sahipleri, eski rejimden de sorumlu oldukları için “Devri sabık” yaratmayacaklarını söylediler ancak tek parti döneminin kimi uygulamalarını törpülediler.

Demokrat Parti döneminde ülkeye yabancı sermaye girdi, tarımda makineleşme hızlandı, Köylü kitleleri kentlere akmaya başladı. Tek dereceli seçim,
kitleleri politikleştirdi. Ancak Demokrat Parti, Meclis’te kazandığı çoğunluğa dayanarak, muhalefet üzerinde diktatörlük uygulamaya başladı.

27 Mayıs Devrimi, Cumhuriyet’in yeni koşullarda bir restorasyonuydu. Hem tek partili rejimin, hem de çoğunluk partisinin yaratabileceği sıkıntılar göz önüne alınarak
1961 Anayasası, egemenliği çeşitli kurumlar arasında paylaştırdı. Yasama, yürütme, yargıyı birbirinden ayırdı, özerk kurumlar oluşturdu ve parlamento çoğunluğunu senato ile dengelemek istedi. Böyle bir ortamda emekçi kitlelerin örgütlenme ve mücadele
yolu da açılmış oldu. İşçi, memur, gençlik, kadın kesimleri hızla örgütlendiler ve mücadeleye atıldılar. Ülke birkaç yıl koalisyonlarla yönetildikten sonra iktidar, sağcı ve Amerikancı güçlerin eline geçti. Yükselen halk muhalefeti başarıya ulaşabilseydi, Türkiye emperyalist sistemden kopabilirdi. Türkiye gibi Ortadoğu’da çok önemli bir konumda bulunan ülkeyi yitirmek istemeyen ABD, bağımsızlık ve halkçılık akımlarının karşısına din ve milliyetçilikle çıkan güçleri örgütledi. NATO içinde örgütlenmiş Gladyo’yu devreye soktu. Yaratılan kargaşaya bir son vermek ve orta sınıfların kaybedilen iktidarını yeniden kurmak için Ordu içinde kimi subaylar darbe yapmak için harekete geçtilerse de (9 Mart 1971), Ordu’nun Amerikancı üst yönetimi bunu önleyerek darbeyi kendisi yaptı (12 Mart 1971). Atatürkçülüğü egemen kılmak söylemiyle
sol Kemalistleri ve emekçi hareketini tasfiye etti. Amerika ile bağlar güçlendirildi.

Türkiye serbest seçimsiz yapamazdı. 1973’te yapılan seçimlerde artık ortanın solunda bir konum alan Ecevit’in başında bulunduğu CHP 1. parti olarak çıktı. CHP kendini yenilemeye çalıştı. Buna ayak uyduramayanlar partiden ayrılarak yeni bir parti kurdular (Güven Partisi), ancak bir varlık gösteremediler. 1961-65 arasında uygulanan koalisyonlar dönemi 1973’te yeniden başladı. Halk muhalefeti de yeniden yükseldi. Gladyo’nun emrindeki milliyetçilerin saldırılarıyla ülke gene karıştırıldı.
Bunu bahane eden Ordunun üst yönetimi, emir ve komutayla 1980’de (12 Eylül) Amerikancı bir darbe yaptı ve ülkenin anayasal, siyasi ve toplumsal yapısında
köklü bir değişikliğe gitti.

Halk iktidarının yollarını açmak

Tarihsel özetlemeyi burada keserek bundan sonuç çıkaralım:

Dünyada tabanı çok dar ve oldukça geniş çeşitli cumhuriyetler vardır.
Bu nedenle “cumhuriyet” kutsal bir kavram değildir. Türkiye için cumhuriyet, başlangıçta Batılılaşmanın adı olmuştur; günümüzde de geniş bir kesim tarafından modern hayat tarzı, laik bir düzenle eş anlamda kullanılmaktadır.   Tam da bu nedenle, iktidar çevreleri, bu cumhuriyete soğuktur. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Osmanlıdan kalan feodal kurumların tasfiyesini sorun yapmakta ve muhafazakâr bir toplumu yeniden
inşa etmeye çalışmaktadır.

Günümüzde cumhuriyet kavramı, modernizmle muhafazakârlık tartışmaları arasına sıkıştırılmış bulunmaktadır. Sosyalizmin 1990’dan sonra büyük bir değer kaybına uğramasından ötürü, cumhuriyeti halk iktidarı olarak anlama düşüncesi de oldukça zayıflamıştır.  Cumhuriyetin yıkıldığını ileri sürmek yerine ona hükmedenlerin değiştiğini, yeni iktidar sahiplerinin ona kendi renklerini vermeye çalıştığını söylemek
daha doğrudur. İktidar, Tanzimat’tan beri toplumun yöneldiği Batılı yaşam tarzından geleneksel-muhafazakâr bir yaşam tarzına dönülmesini özendirmektedir.
AKP iktidarı altında cumhuriyetin bir zenginler cumhuriyeti, ABD’ye bağımlı bir cumhuriyet niteliği değişmemiştir. 12 Eylül rejimi, devletin ideolojisini “Türk-İslam Sentezi” olarak belirlemişti. AKP iktidarı, bu ideolojiyi Sünni İslam muhafazakârlığı olarak değiştirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin buraya kadarki serüvenine bakarak yapılması gereken,
bütün halk sınıflarının ortak çıkarlarını gözeten, bu nedenle de “Demokrasi” nitelemesini hak eden yeni bir yönetim kurmaktır. Muhafazakârlıkla mücadele ederken 1930’lu yılların simgelerine sarılmak, onları kutsamak, istenilen sonuçları vermez.
Bir ırmakta iki kez yıkanmak olanaklı değildir.

  • Halkı örgütleyerek ve onu kendi çıkarları doğrultusunda bilinçlendirerek
    halk iktidarının yollarını açmaktan başka çözüm yolu yoktur.

Ülkenin bilimde, teknikte ilerlemesini, aydınlanmayı ve sosyal gönenci (refahı) da
böyle bir iktidar gerçekleştirebilir. Türkiye halkının bunu başaracak tarihsel birikimini canlandırmak gerekir. (31.10.2013)

Lozan Barış Antlaşması : Bir Ulusun Yeniden Doğuş Belgesi

Dostlar,

Değerli arkadaşımız Sayın Altan Arısoy birikiml, bir aydınımızdır.
İntrnet ortamında sıklıkla değerli yorumlarına rastlanır.
ADD’nin açtığı 90. Yıl Lozan Yazı Yarışmasında, aşağıdaki kapsamlı makalesi 3.lük ödülü aldı. Kendisini kutluyor ve bu değerli yazıyı paylaşıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
29.7.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

 ==============================


Lozan Barış Antlaşması :
Bir Ulusun Yeniden Doğuş Belgesi

portresi

Altan Arısoy
Öğretmen, Anamur

 

 

 

20. YÜZYIL BAŞINDA OSMANLI DEVLETİ

17. 18. Ve 19. yüzyıllarda Avrupa Ortaçağ’dan kurtulup bilim ve teknikle,
Aydınlanma ve Endüstri (Sanayi) Devrimi ile dev adımlarla ilerlerken;
Osmanlı devleti baş aşağı gidiyordu.

Kapitalizmle birlikte ulusçuluk akımları, başta dönemin gelişmiş ülkelerini etkisi altına aldı. İspanya, Fransa, İngiltere, ABD derken, 1870’lerde Almanya ve İtalya
ulusal devletlerini kurarak çok güçlü bir konuma yükseldiler.

Kapitalizm; büyük devletler arasında her alanda amansız bir yarışa neden oluyordu. Özellikle sömürgecilik alanındaki rekabet, Avrupa devletlerinin iki büyük blok oluşturmasına yol açtı.

Ulusçuluk (ulusalcılık) akımları 200 yıldır dünya tarihini belirleyen başlıca etkendir.
Osmanlı Devleti bütün bunlara bir anlam veremedi. Durumu düzeltmek için, özellikle askeri alanda Avrupa’yı taklit etmeye çalıştıysa da, başarılı olamadı. Yabancıların
askeri sistemlerini taklit etmek ve onlardan malzeme almak hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü; uygarlık yolundaki ilerlemeler, bütün alanları kapsayan bir bütündür.

Tek ayakla yarış kazanılmaz.

Özetle; Osmanlı Devleti 1830’lardan başlayarak büyük devletlerin oynattığı bir
kukladan ibaretti. Sürekli olarak azınlık isyanlarıyla boğuştu. Rusya ile savaştı.
Her isyana İngiltere, Fransa ya da Rusya karışıyor, imparatorluk küçülüyor ve çöküyordu.

DENENEN KURTULUŞ YOLLARI

Osmanlı Devleti dağılırken birçok kurtuluş yolu denedi. Hepsi de hüsranla sonuçlandı:
Tanzimat Dönemi aydınları; Saltanat yetkilerinin korunması koşuluyla, bir parlamento açılmasının ve her etnik kümeye eşitlik tanınmasının devleti kurtaracağını düşündüler. Adına “Yeni Osmanlıcılık” dediler. Anayasa yapıldı. Meclis açıldı.
Ama dağılma sürdü.

Özellikle II. Abdülhamit İslamcılık (Panislamizm) ideolojisine sarıldı.
Sırbistan, Romanya, Mısır, Kıbrıs gitti. Ruslar Erzurum’a geldi. Hilafet sancağı açıldı. Yine olmadı.

İttihat ve Terakki Derneği‘nin devlete egemen olmasının, özellikle de
Balkan Savaşı‘nın ardından pompalanan Türkçülük- Turancılık ideolojisi
romantik bir imge olmakla kaldı. Almanya ile ittifak yapıldı. 1. Dünya Savaşına girildi. Yüz binlerce insanımız ve 3.500.00 km karelik ülke toprakları yitirildi…
Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla teslim olundu. Düşman gemileri İstanbul’a
demir attı.

Savaştan sonra ise düşünülebilen tek çözüm; ya İngiltere’nin ya da ABD nin güdümünde (mandasında) yaşama şansı aramak oldu. Dönem aydınlarının ezici çoğunluğu ve yönetici kadrolar birdenbire İngiliz hayranı olup, onların insafına sığındılar.
Osmanlı; savaşta yenildi. Çare olarak ülkesini işgal edenlere sığındı.

  • Vahdettin, Osmanlı Devletinin bir süre İngiltere tarafından yönetilmesini bile önermiştir!

Osmanlı Devleti; 10 Ağustos 1920 günü imzaladığı Sevr Antlaşmasıyla, imparatorluğun çökmesini, ülkenin paylaşılmasını kabul etmek zorunda kaldı.
Ankara’da ulusal savaşın merkezi olan TBMM ise; aynı günlerde aldığı bir kararla
bu teslimiyet anlaşmasını reddettiğini bütün dünyaya duyuruyor, imzalayan ve onaylayanları “vatan haini” ilan ediyordu. (19 Ağustos 1920)

Osmanlı Devleti’nin gerileme ve dağılma dönemlerinde temel bir anlayış vardı. Avrupa’ya öykünmek, onlardan akıl ve yardım almak…Bu öykünmecilik Lale Devri ile başlamıştı. Tanzimat Dönemi’nde doruğa çıktı. Ülke, yabancıların oyun alanı oldu. Saltanat makamı İngiliz, Fransız, Rus büyükelçilerinin emirlerini uygulamak zorunda kaldı. Sonuçta ise en büyük nedeni “Şark Meselesi” yani Osmanlı ülkesinin paylaşılması olan 1. Dünya savaşıyla tasfiye edildi. Tarihe gömüldü.

  • Sevr Antlaşması bu yok oluşun belgesidir…

Son üç yüz yılda “biz adam olmayız” fikri o kadar yerleşmiştir ki; işbirlikçilik ve yabancı hayranlığı bugün bile son dönem hükümetlerimizin dayandığı temel bir politikadır.
Kurtuluş savaşımız böyle bir ortamda yapıldı.
Lozan Antlaşması ile taçlandı.

LOZAN KONFERANSI

Öncelikle Lozan Barış Konferansı’na ilişkin kimi bilgileri yeniden anımsamakta yarar var:
Lozan’a giden kurula TBMM tarafından 14 maddelik bir yönerge verildi. Yönergede hangi konularda ödün verilmeyeceği belirtildi. Genellikle sınırlar üzerinde duruldu.

Kapitülasyonlar 
borçlar
azınlıklar ve
Boğazlar konularında alınacak kesin tavırlar belirlendi.

Konferans; 20 Kasım 1922’de başladı. Anlaşma olmadı ve 4 Şubat 1923’te dağıldı. Ancak diplomasi sürdü. Bu arada Sovyetler Birliği Türkiye’ye açık destek verdi. Eğer yeniden savaş çıkarsa; bu kez Türkiye’nin yanında savaşa gireceğini duyurdu. Türkiye ise; İzmir İktisat Kongresi gibi etkinliklerle kesin tavrını ortaya koydu. Konferans, 23 Nisan 1923’te yeniden başladı. 24 Temmuz 1923’te barış antlaşması bağıtlandı

Antlaşma; 143 madde ve 17 ek protokolden ibarettir. Gizli saklı maddeleri yoktur. Olması da olanaksızdır. Gizli anlaşmalar ancak iki devlet arasında yapılır.
Uluslararası konferanslarda olmaz.

Lozan Barış Antlaşması taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923’te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923’te, İtalya tarafından
12 Mart 1924’te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924’te imzalanmıştır. İngiltere’nin anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onaylarında ilişkin belgeler resmi olarak Paris’e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir. (1)

Japonya Lozan Konferansına katıldı. Çünkü; 1. Dünya Savaşının taraflarından biriydi. ABD ise Türklerle savaşmadığı için konferansta taraf olmadı. Yalnızca gözlemci bulundurdu. Taraflar, 1. Dünya savaşına katılan “itilaf devletleri” ile Türkiye’dir.
Bu yüzden; ABD’nin antlaşmayı imzalaması söz konusu değildir. Türkiye’de son yıllarda sürdürülen “ABD Lozan Antlaşmasını imzalamadı” diye sürdürülen savın dayanağı yoktur.

Lozan Antlaşması; yukarıda sıraladığımız Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi, tarih içinde iflas ettiği görülen anlayışlara karşı olduğu kadar; bütün dünyaya karşı da, ulusumuzun gerçek kimliğini tescil ettiren bir belgedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık belgesi ve yurdumuzun tapusu olan Lozan Antlaşması’nı eleştirenler; önceki yüzyıllardan beri sürüp gelen eski ve geri anlayışların temsilcisidirler. Bilinmelidir ki; Lozan Antlaşması’na karşı olanlar
Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olanlardır…

Lozan Antlaşmasını nankörce eleştirenleri birkaç kümede toplayabiliriz:

1. Kürtçü ayrılıkçılar
2. Saltanat ve Hilafet yanlıları, İslamcılar…
3. İşbirlikçiler, etki ajanları
4. Her dönemde görülen iktidar dalkavukları

Bu kümelerin amaçları başka olsa da;. ortak noktaları Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmanlıktır. Eleştiriler arasında “doz” farkı vardır. Bazıları, “Lozan Bir Hezimettir” diyecek denli ileri gitmişlerdir. Karşı çıktıkları noktalar hemen hemen aynıdır.
Hepsi de dezenformasyon (yanlış bilgilendirme, yanıltma) yoluyla insanları
Kurtuluş savaşı, Cumhuriyet, Atatürk ve devrimler konusunda kuşkuya düşürmek isterler. Böylelikle; Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin sarsılacağını ve iktidarı
ele geçirebileceklerini düşünürler(!)

KÜRTÇÜ AYRILIKÇILAR

Kürtçüler Lozan yerine Sevr antlaşmasını doğru bulurlar. Irak’ın kuzeyindeki
kukla Kürt oluşumunun anayasası Sevr Antlaşması’na gönderme (atıf) yapar.
Varlığını o antlaşmaya dayandırmaya çalışır! Lozan ile Kürtlerin devletleşme hakkının gasp edildiği iddiasındadırlar.

Onlara göre Lozan Antlaşması; “Kürdistan’ı işgal devletleri arasında bölüşen bir emperyalist anlaşma” dır! ‘Misakı milliye’ sahip çıkmak, Sevr anlaşmasını kötülemek ve Lozan’ı savunmak açıkça Kürtlerle dalga geçmektir.
Kürdistan’ın parçalanmasına alkış tutmaktır.

Daha da ileri gidip “açılım ya da çözüm” Lozan’ın Kürtler için bir bozgun olduğunu; bugünkü “çözüm” projesinin de 2. Lozan Bozgunu” diyenler var…

Oysa; Kürtlerin büyük çoğunluğunu temsil eden kuruluşlar Lozan konferansına başvurarak, Türklerden ayrılmak istemediklerini ifade etmişlerdi. İsmet Paşa da;
“Kürtler bizdendir, Turan soyundandır, dolayısıyla Musul vilayetindeki Kürtler de Türkiye’ye bağlanmalıdır.” şeklinde bir direniş göstermişti.

Ama İngiltere Musul sorununun daha sonra iki devlet arasında dostane görüşmelerle çözülmesini kabul ettirmiş ve Lozan’da Irak sınırı çizilememiştir. Tarihte hiçbir zaman Kürdistan denilen büyük bir bölge olmamıştır. Osmanlının son döneminde sadece kısa bir süre için “Kürdistan” olarak adlandırılan bölge, bugün Kürdistan olduğu iddia edilen alanın küçük bir parçasıdır.

Son Osmanlı Meclisi; işgal edilen ülke topraklarını kurtarmak amacıyla bir dizi karar aldı. Bu kararlara Misak- Milli (ulusal ant) denildi. Türkiye Cumhuriyeti bu sınırlar ötesinde hiçbir iddiada bulunmadı. Oralar zaten imparatorluktan kalan topraklardır. O alanın da bir bölümünü terk etmek zorunda kaldı. Bu durumda kurtuluş savaşı ve Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin bir ülkeyi işgal etmesi söz konusu değildir. “Lozan ile T.C. Kürdistan’ı sömürgeleştirdi” demek, dayanaksız bir iddiadır.

Azınlıkların dilediği dili kullanmasına hiçbir kısıtlama konulmamıştır.
(Lozan Ant. md. 39) Lozan Barış Antlaşması’nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi.

Kürtçülerden bazıları, Lozan Antlaşmasının 39. maddesine göre; azınlıkların her alanda istedikleri dilleri kullandığını; Kürtlerin bu haktan yoksun olduğunu, kendilerine haksızlık yapıldığını söylerler. Oysa Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl sahibidirler.
Bundan büyük bir hak olabilir mi? Azınlık olmayanların, azınlıklara verilen haklardan yararlanmaları söz konusu değildir. Lozan Antlaşmasına dayanarak böyle bir sorun yaratılamaz…

Üstelik, Kürtçenin; resmi dil dışındaki her alanda özgürce kullanılmasında artık hiçbir engel de yoktur. Azınlıklar bile kendilerine verilen bu haklardan 17 Şubat 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu ile vazgeçmişlerdir…

SALTANAT – HİLAFET YANLILARI VE İSLÂMCILAR

Günümüz İslamcıları, yoğun olarak “Lozan hezimettir” derler. Lozan konusunda en çok iftira atan kesimdir. Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu’nun iftira ve iddialarını sürdürürler. Gerekçeleri ise şunlardır:

1920-1922 arasında Yunanistan’a karşı verilen İstiklâl Harbi’nin galibi olarak Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı alınmadı.
Savaş giderimi (tazminatı) olarak yalnızca Meriç ırmağı batısındaki Karaağaç kasabası alındı. Giderim (Tazminat) yalnızca para değildir. Kurtuluş savaşı aynı zamanda
1. Dünya savaşının devamı gibidir. Lozan Antlaşması da taraflar arasındaki
son Antlaşmadır. İngiltere savaş galibi olarak giderim (tazminat) istiyordu.
Daha büyük ödence (tazminat) isteminden bu yüzden vazgeçilmiştir.

Misak-ı Milli sınırları içinde Musul-Kerkük ve Süleymaniye İngiltere’ye;
Hatay Fransa’ya bırakıldı.

“Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.” (Lozan Ant. md.(3)

Görüldüğü gibi Musul Lozan’da verilmedi. Arkasından İngiliz desteğiyle Nasturi ve Şeyh Sait ayaklanmaları çıktı. Cumhuriyet yönetimi zor durumda kaldı. Irak’ta İngiltere ile savaşamazdı. Bu sınır Lozan’da çizilmedi. Milletler Cemiyeti‘nin de İngiltere yanlısı olması üzerine 1926 yılında çizildi.

Suriye sınırı da 21 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmasıyla belirlenmiştir. Lozan’da değil. Karşılığında Fransa işgal ettiği yerlerden çekildi.
Hem kurtuluş savaşı içinde, hem de Lozan’da Türkiye’ye diplomatik destek verdi.
Ama mücadele devam etti. Hatay 1939 yılında anavatana katıldı.

12 ada İtalyanlar’a, İmroz, Bozcaada ve Tavşanlı adaları dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan’a, 1571’den beri Türkler’e ait olan Kıbrıs İngiltere’ye verildi.

Yalan…

12 Adayı İtalya Balkan Savaşları sonunda kendi ülkesine kattı. Doğu Ege adalarını Balkan savaşında Yunanlar işgal etti. Savaş sonunda Atina Antlaşmasıyla Yunanistan’a verildi.

Lozan’la Çanakkale Boğazı’nın güvenliği için Bozcaada ve Gökçeada Türkiye’de bırakıldı. Doğu Ege adalarının silahsızlandırılması kararlaştırıldı (md.12).
Kıbrıs ise 2. Abdülhamit döneminde, 1878 yılında elden çıktı. 36 yıl boyunca İngiltere işgalinde kaldı 1914 yılında ise ilhak edildi.. İngilizlere teslim eden Osmanlı yönetimidir. Lozan Antlaşması ile pazarlık konusu olmamıştır. Durum not edilmiştir. Dahası;
Misak-ı Milli sınırları içinde de değildir. Son olarak; denizci olmayan, deniz filosu olmayan, oralarda savaşmayan, adaları nüfuslandıramayan, zaten işgal edilirken bile
en küçük bir direniş örgütleyemeyen Osmanlının teslim ettiği Oniki adanın
geri alınamamasını eleştirmek vicdan işi midir?

Türkiye’nin Lozan’da tam bağımsızlığına kavuştuğu iddia edilirken, ağır bir borç altında bırakılarak yabancı şirketlere imtiyazlar verilmiş ve tam bağımsızlık bir kenara itilerek Batı blokunda yer almaya zorlanmıştır.

Borçların sahibi; İslamcıların övündüğü, özlem duyduğu Osmanlı hanedanıdır.
Yeni Türkiye, Osmanlı borçlarının yalnızca kendine düşen payını ödemeyi yüklenmiştir.
Lozan’ı eleştirenler; Türk delegeler kurulunun devlet borçlarının üzerine yatabileceğini ve Osmanlı’nın geçmiş yüzyıllardan beri yitirdiği bütün toprakları geri alabileceğini sanıyor olmalılar! Son nefesini vermemek, canını kurtarmak için savaşan bir ulusun Osmanlı’yı eski günlerine döndürmesi istenebilir mi?

Yabancı şirketler zaten büyük ayrıcalıklara sahipti. Bu ayrıcalıklara Lozan’da son verildi.

Kapitülasyonlar kaldırıldı.

Ancak; bu şirketler daha sonra millileştirildi. Millileştirme; Lozan Barış Konferansının konusu değildir.

Lozan Antlaşması nasıl bir hezimettir ki; ülkesi paylaşılmış, bağımsızlığı yok edilmiş, tutsak edilmiş bir ulusun varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiştir?

Kadir Mısıroğlu, “Lozan, muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağmasıdır.
Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak, bütün bir İslâm dünyasının
başsız bırakılmasıdır.” diyor…

Yalnızca o büyük imparatorluğu kimlerin yağmalayıp batırdığını, dünyadan uzak kalarak, parçalanmasına neden olduğunu söylemeye dili varmıyor!

“İslâm” dediği dünyanın Osmanlı halifesini nedense hiç takmadığını;
dahası halifeliğin o dünya sömürgeleşirken bir ses bile veremediğini unutuveriyor…

Necip Fazıl; DP’den aldığı güçle çıkardığı Büyük Doğu Dergisi‘nin 29 Mayıs 1946 günlü sayısında; “Hahambaşı Hayim Nahum Kuran’ın hükümlerini kaldırıp milleti
dinsiz yapmak için bir başka Yahudi olan Lord Curzon’a ‘siz Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kabul edin. Ben onlara İslâmiyeti ve hilafeti ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum” önerisini kabul ettirdiğini yazdı. (Özakman; Vahdettin, Mustafa kemal ve Milli Mücadele, sf. 591)

Kadir Mısıroğlu baştan sona yalanlarla dolu olan “Sarıklı Mücahitler” adlı kitabında “Hayim Nahum aracılığıyla Lozan Antlaşması’nın meşhur gizli 24 maddelik kısmı
tanzim edilmiştir” (2) diye bir yalan uydurmuştur.

Koskoca devletlerin bir Yahudiye güvendiğini ve Türkiye’nin işinin böylece bitirildiğini uydurmak, ancak paranoyak bir aklın ürünü olabilir! Ruh sağlığı kendisi kadar sakat olanlar da inanır. Anlatılanların hiçbiri tarihsel olarak yaşanmamıştır. Tarihler, kişiler, olaylar uydurulmuştur.. Bir ulusun varlık-yokluk sorunu çocuk oyunu mudur?

Akit Gazetesi’nin 24 Temmuz 1996 günlü sayısının ana başlığı:
“Musul Sarhoş Kurbanı”

Sonra da bunu ABD elçisine dayandırıyorlar:

“John Grew, anılarında İsmet İnönü’nün Lozan görüşmeleri sırasında zil zurna sarhoş olduğunu söyledi.”

Böyle bir ifade yok… Yalan, iftira, hakaret, aldatma, saptırma din tacirlerinin
ana mesleğidir. Neresini düzeltelim.

ABD delegesinin adını bile yanlış yazmışlar. Ama önemli değil.
Nasılsa, din adına ne yazsalar yuttururlar…
Büyükelçinin adı Joseph Grew’dir. Anılarında akşam yemeklerinde her konu hakkında birçok dedikodunun dolaştığını, İsmet’in Curzon’la yediği bir akşam yemeğinde, “şampanyanın keyiflendirici etkisi altında Musul’u İngilizlerin elde tutmalarında
hiçbir sakınca görmediklerini söylemiş.’ diyor.

Grew olayın tanığı bile değil. Bir dedikodu aktarıyor. Tescilli Türk devrimi düşmanları bunu hemen tarihi değiştiren kesin bir bilgi gibi yutturmaya çalışıyorlar!
“Zil zurna sarhoş, Musul sarhoş kurbanı” gibi yalanlar ekliyorlar. Diplomatik yemeklerde ince espriler yapılır. Gerçek olsa bile, bu esprilerden sonuç çıkarmak akıl işi değildir.
Grew; sonra asıl gerçeği anlatıyor: “Türkler Musul’u almak istiyor, fakat İngilizler oradan toprak vermeyi kesinlikle reddediyorlar…”

Grew devam ediyor; “Curzon birden bağırdı. ‘Dört korkunç saatten beri burada oturduk. İsmet her sözümüze şu bayat ve adi kelimelerle cevap verdi:

BAĞIMSIZLIK VE ULUSAL EGEMENLİK…’

Her şey bitmişti. Curzon ızdırap ve korku içindeydi…” (2)

Demek ki İsmet paşa muhatabını çıldırtacak kadar sıkı bir görüşmeciymiş!..
Din maskeli sahtekârların işi, yalan ve iftira üretmektir.

Kemal Tahir’in “Yol Ayrımı” adlı yapıtında iki roman kahramanı siyasal tartışmaya girer. Bunlardan biri; son dönem zaferlerinin bin yıllık koca tarihin küçük bir parçası olduğunu, eskiden kopmamak gerektiğini, Lozan’da 5 ay içinde koca imparatorluğun tasfiye edildiğini anlatır. Geçmişte çok daha büyük dünya imparatorlukları kurduğumuzu, bugünkü başarının ise büyük tarih karşısında küçük kaldığını ve abartıldığını iddia eder. Bunda çok kovuşturmaya uğramasının ve uzun yıllar cezaevinde kalmasının etkisi göz ardı edilemez.

Saltanat ve Hilafet yanlıları, bir roman kahramanının abartılı sözlerini referans alarak “Kemal Tahir de Lozan’ı yenilgi olarak görmektedir.” diyerek savlarına dayanak yaparlar.
Kemal Tahir’in babası Abdülhamit’in yaveri, annesi de Saraydan çıkmadır. Osmanlıcıdır. Kemal Tahir’in böyle düşünmesi özneldir. Kendine göre haklıdır. Savunduğu şey, Saltanat ve Hilafet değildir. Daha çok, yaşanan travmanın etkisiyle eski görkemli dönemlere ait özlemlerini, çöküşten duyduğu üzüntüyü anlatır. Bu türden uzun diyalogları, öteki kitaplarında da vardır.

Ahmet Kekeç, Star gazetesindeki 12 Mart 2013 günlü “Bir De Lozan vardı” başlıklı yazısında, İsmet Paşa’nın yan bir figür olduğunu, Lozan heyetinin deneyimsiz olduğunu, hükümetten yardım almadığını, görüşmelerin sürdüğünü, neden yalnızca Osmanlı ülkesinin tarumar edildiğini sorguluyor (3).

Yanıtı basittir; 1. Dünya Savaşı’nın ilk amacı zaten Osmanlı ülkesinin paylaşılması idi. Lozan görüşmeleri Türk heyetinin direnmesi yüzünden uzun sürdü. Türk heyeti deneyimsiz değildi. O dönemin en yetkin kişileri vardı. İsmet Paşa da adı parlayan kişiydi…

Ahmet Kabaklı; “Rivayete göre Lozan’ın 12 veya 24 gizli maddesi vardır ki, bunları bilmiyoruz… Lozan’da misak-ı milli gerçekleşmemiştir. (Ekim 1988, Sur dergisi)

Gizli maddeler, açıkça sırıtan bir yalandır. Yazanlar da biliyor. Bu saçmalıklara,
Türk Devrimine düşman olunduğu için devam ediliyor. “Çamur at izi kalsın…”

Lozan’da Misak-ı Millinin tam olarak gerçekleşmediği doğrudur. Misak-ı milli
Son Osmanlı meclisinin kararlarıydı. Mücadelenin genel amaçlarını ve ulusal sınırlara ulaşılmasını hedefliyordu. Lozan’da; misakı milli kararlarındaki üç önemli sorunun çözümü ertelendi. Sonraki yıllarda Musul dışındaki bütün amaçlara ulaşılmıştır.

DÖNEKLER, İŞBİRLİKÇİLER, ETKİ AJANLARI

Günümüzde, kendine liberal yakıştırması yapan, AB ve ABD hayranı, özellikle solculuktan vazgeçen, dış kaynaklı çeşitli fonlardan beslenen kesimdir. Genel tavırları; özellikle ulusal konularda atıp tutmak, bağımsızlığı küçümsemektir. Osmanlı dönemiyle de çok barışık değildirler. Ama cumhuriyet tarihini karalamayı görev edinmişlerdir.
Halil Berktay bunlara tipik bir örnektir.

Cumhuriyet döneminin eleştirisi en sevdikleri konulardandır. Kimi cemaatin hizmetindedir. Kimi Kürtçülüğün… Ulusal düşünceye karşıdırlar. Ulusal tarihi basit bir
olaylar zinciri olarak görürler.

Kendilerine “aydın” (!) sıfatını yakıştırarak, AKP iktidarını desteklediler.
Bunlardan bir olan Ayşe Hür; “Lozan ne yenilgi ne hezimet” diyor. Müslüman azınlıklara da, öteki azınlıklara uygulanan hakların verildiğini iddia ediyor ki; bu bütünüyle bir saptırmadır. (4)

Cemaat tarihçilerine bir örnek; Mustafa Armağan
Zaman gazetesinde şunları yazmış:

”19 Şubat 1920 tarihli İngiltere Genelkurmay Başkanı’nın talepnamesinde, vazgeçilebilecek topraklar belirtilmişti zaten. Nitekim bu belgede açıklanan asgari sınır, İngilizlerin Lozan’da bize bıraktıkları topraklarla neredeyse birebir örtüşüyordu” (5)

Okuyucu buradan; “demek ki Kurtuluş savaşını yapmasaydık, İngiltere zaten şimdiki sınırlarımıza kadar çekilecekti !” sonucunu çıkarabilir ki; Armağan’ın bilim insanı olmak yerine, dezenformasyon (bilgi kirliliği yaratma, çarpıtma, yanıltma) görevlisi olması
çok düşündürücüdür. Oysa; bu rapordan birkaç ay sonra Sevr koşullarını zor yoluyla kabul ettiren İngiltere’dir. Öylesine ki; Osmanlı heyetinin İstanbul’dan onay almasını bile engelleyerek… “Biz sizi imza için çağırdık. İstanbul’a danışamazsınız! “ diyebilmişlerdir.
Mustafa Armağan saptırıyor. Armağan; “İngiltere’nin başını çektiği uluslararası camia tarafından tanınmazsak ne olacaktı?” diye olmayacak bir varsayım üretiyor! Oysa; TBMM’ni konferansa zaten o dönemin “uluslararası camiası” çağırmıştı. Üstelik Türkiye hükümeti Fransa, Sovyetler Birliği, İtalya tarafından zaten tanımıştı. İngiltere de daha 1921 başında Londra konferansında tanımıştı. Kaldı ki; tanıma olayı bir lütuf değildir. Güçle, zorla, utkuyla elde edilmiş bir haktır.
Böyle uydurmalara başvurmanın amacı ne olabilir? (5)

İKTİDAR DALKAVUKLARI

Bu grupta olanlar genellikle mevcut iktidarların davulunu çalmayı uygun görürler.
Bunlar çoğunlukla sağcı kalemlerdir. Sonradan liberal olanlar da vardır.
Önemli olan iktidarı destekleyip maddi ve manevi alanlarda kazanım elde etmektir.
Örneğin; Lozan görüşmeleri sırasında başbakan Rauf Orbay’dır.
Rauf Orbay Lozan konferansında Türk kuruluna başkanlık etmek istiyordu.
Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalayan kişiydi. Rauf Bey, bu konferansa katılarak geçmişine ait bir olumsuz eleştiriden kurtulmak istiyordu. Bu yüzden Lozan’da mücadele veren Türk kuruluna, görüşmelerin gelişmesine muhalefet etti. İsmet Paşa çok zor durumda kaldı. Hükümetten destek bulamadı. Dönüşünde başbakan tarafından karşılanmadı.

İstanbul basını bu süreçte hükümeti destekledi. Sonraki yıllarda da bu eleştiriler
devam etti. DP, AP, Özal, AKP dönemlerinde hep iktidarın görüşlerine yakın yorumlar yapılmıştır.

Taha Akyol, bunlardan biridir. Hatta en ılımlılarından biridir. Bütünüyle nesnel olmak yerine kuşku uyandırmayı ve yalpalamayı uygun görür. Lozan konusunda sıkça yorum yapmaktadır. Bir yazısından alıntılayalım:

“Lozan’da hedeflerimiz: Lozan’da ana hatlarıyla milli hedeflerimize ulaşmışızdır.
Gerçi Lozan’da Ege adalarını ve Kıbrıs’ı geri almış değiliz! Misak-ı Milli içindeki Musul’u (Kuzey Irak’ı) kaybettik, Boğazlarda tam egemenliğimizi kuramadık, Hatay’ı alamadık!..
Öyle ama Ege adaları ve Kıbrıs zaten dosyamızda yoktu, o defterler çok daha önce kapanmıştı. Musul’u İngilizlerden bütünüyle almaya gücümüz yetmezdi. Sadece Mustafa Kemal değil, Karabekir ve Rauf Bey dahil bütün kadro bu görüştedir. Onun için, Musul’u ‘ikinci derecede hedeflerimiz arasına koyarak masaya oturmuştuk.
Boğazlarda tam egemenliğimizi ise dünya dengeleri elverişli hale geldiğinde Montrö Antlaşması’yla 1936’da sağlayacak, sonra da Hatay’ı anavatana katacaktık.
Lozan’da güç dengesi: Lozan’da karşımızdaki asıl güç İngiltere idi. İsmet Paşa,
İngiliz siyasi gücünün Yunan askeri gücünden önemli olduğunu söylemiştir haklı olarak. İngiltere’yle savaşmak noktasına gelindiğinde, orada durmak zorunda kalan Türkiye olmuştur. Bu iki açıdan bakıldığında, Lozan başarılıdır…”

Taha Akyol, yazısının sonunda “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” zorunda kalmış:
“Musul dışında, Lozan’ın sağladığı ve yol açtığı başarılar büyüktür. Lozan fevkalade öğretici bir diplomasi kitabıdır; cepheden masaya, bütün yazanlarını saygı ve rahmetle anıyorum.” (6 )

Türkiye Cumhuriyeti’ni genel olarak sağ iktidarlar yönetti. Sağcı yazarlarda iktidar gibi düşünmek genel bir eğilimdir. Bilimden çok yandaşlık yapılır. “Mütareke Dönemi”nde (1918- 1922) sırtını iktidara dayamış, köşklerde oturan ve ahkâm kesen Babıali yazarları vardı. Günümüzde de bunlardan çok sayıda bulunmaktadır. Hem iktidara biat ederler, hem de akıl hocalığı yaparlar.

SONUÇ

Bütün bilim alanlarında olduğu gibi, tarihi konularda da gerçeği ulaşmak için nesnel olmak zorunludur. Lozan Barış Antlaşması konusunda; Rıza Nur gibi ruh hastalarının rivayetlerine, devrim düşmanlarının ve ihanetleri kesin olduğu için
yurt dışına sürgün edilmiş 150’liklerin iftiralarına dayanarak hiçbir gerçeğe ulaşılamaz.

Konferansın binlerce sayfalık tutanakları (A. Saltık : Seha Meray çevirisi, 8 cilt), Antlaşmanın kendisi, günü gününe yayınlanan basın haberleri, delegelerin demeçleri ve sonradan yapılan değerlendirmeler gerçeği apaçık oryaya koymaktadır.

İsmet Paşa Lozan eleştirilerin nedenini şöyle açıklıyor:

“Lozan’a yapılan eleştiriler büyük ölçüde yeni rejime itirazdan kaynaklanmaktadır.” diyor.

Devam ediyor:

“Mudanya Mütarekesinden sonra Lozan Konferansı, milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Türkiye medeni âlem ortasında, davasını açık ve kesin olarak izah ve müdafaa edecek medeni ve siyasi bir seviyede midir?…
Lozan imtihanında işte bu suallerin cevabı verilmiştir.” (2)

ABD elçisi Grew; gerçek fikrini anlaşma yapıldıktan sonraki zamanda bir resmi toplantıda belirtmiştir:

  • “İsmet paşa Lozan’da büyük bir diplomatik zafer kazanmıştır…
    Belki bu tarihte kazanılmış en büyük diplomatik zaferdir..” (2)

Lloyd George; kabinesindeki savaş yanlısı bir bakan, Lozan Antlaşması konusunda 14.08.1923 günlü Evening Standard gazetesinde şunları yazdı:

”Türkleri her savaşta yendik. Savaşı (1. Dünya savaşını) büyük zaferle sona erdirdik. Ama şimdi her şey yitirildi. Uğrunda savaştığımız her şey teslim edildi. (2)
(S.R. Sonyel, İngiliz Gizli servisi, syf. 335-6)

Lozan zaferine iftira atanların başvurdukları kaynaklardan biri de Rauf Orbay idi.
Rauf Orbay “Yakın Tarihimiz” adlı anılarında gerçeği itiraf etmiştir: “Hülasa Lozan’da İsmet paşayla aramızda hasıl olan anlaşmazlıklara rağmen memleket hesabına yapılması imkanı olanın en iyisi yapılmıştır. (2)

Mustafa Kemal’in Lozan değerlendirmesi:

  • “Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastın çöküşünü anlatan bir belgedir. Osmanlı dönemi tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer eseridir.” (Söylev)

Lozan Barış Antlaşması konusunda bir internet sitesinden alıntıladığım şu yoruma katılmamak elde değil:

“Sevr mağlup Osmanlının son günlerinin ürünüyken Lozan muzaffer Türkiye’nin dünya sahnesine çıkışını simgeler. Muhtemelen Sevr Antlaşması uygulanmış olsaydı günümüzde tıpkı Arap Dünyası gibi ve 2300 yıl önceki Helenistik Krallıklara benzeyen tarzda birkaç devletten oluşan bir Anadolu ve Trakya Türklüğü ile karşı karşıya kalınacaktı. Sevr’i imzalayan müflis ve işbirlikçi İstanbul hükümetinin bir başka vahim hatası, Yunanlar ve Ermenilerin durumuyla ilgilidir. Sevr Antlaşması sadece İngiltere, Fransa ve İtalya’ya manda ve nüfuz alanları tahsis etmekle kalmıyor, Yunanistan’a Batı Anadolu ve Trakya’da geniş topraklar sunduğu gibi, doğuda da büyük bir Ermenistan kuruyordu. Belki İngiliz, Fransız ve İtalyanların öninde sonunda “gidici” oldukları söylenebilir, ama Yunanlar ve Ermeniler için bu asla söylenemez.
(Mehmet Hasgüler, usakgundem.com 10 Aralık 2007)

Osmanlı Devletinin son 150 yılı parçalanma tarihidir. 1.Dünya savaşı sonunda ise kalan son yurt parçası Anadolu da parçalanmıştır.

Sevr; Türk Ulusunun belleğinde karanlığın, ihanetin, tutsaklığın, parçalanmanın, dağılmanın, tükenişin bütün dünyaya itiraf edildiği belgedir.

Lozan Antlaşması; son yurt parçasının kurtarıldığını, bağımsızlığın ve özgürlüğün yeniden sağlandığını dünyaya kabul ettiren bir belgedir.

Misak-ı milli sınırlarına büyük ölçüde ulaşılmıştır.
Hatay ve Boğazlar sorunu da sonradan Türkiye’nin kazanımıyla çözülmüştür.

Lozan Antlaşması; hukuksal, siyasal, ekonomik bir bağımsızlık belgesidir.
Altyapısı sağlam gerekçelere dayandırılmıştır. Dünyada bir yüzyıl boyunca bozulmayan tek uluslararası Antlaşmadır.

Lozan Antlaşması; Türk Ulusu’nun tarihte yeniden doğuş belgesidir.

Lozan Antlaşması; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımlarının Türkiye’ye özgü bir çözüm olmadığının daha yüz yıl önce kanıtlandığını gösterir.

  • Türkiye’nin çözümü Kemalizm’dedir.

KAYNAKÇA
(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1#cite_note-3http://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1#cite_note-3
(2) Vadettin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Turgut Özakman
(3) http://haber.stargazete.com/yazar/oyle-ya-bir-de-lozan-vardi/yazi-735039http://haber.stargazete.com/yazar/oyle-ya-bir-de-lozan-vardi/yazi-735039(4) http://bianet.org/bianet/siyaset/108532-herkesin-lozan-i-farklihttp://bianet.org/bianet/siyaset/108532-herkesin-lozan-i-farkli(5) http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/lozanin-gizli-maddeleri_1324551.htmlhttp://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/lozanin-gizli-maddeleri_1324551.html
(6) http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=970499http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=970499