TBMM’nin 101. yıldönümü

Alev Coşkun
Alev Coşkun
23 Nisan 2021, Cumhuriyet

 

TBMM, 101 yıl önce bugün açıldı ve milletin kaderine el koydu. Bir yanda işgaller, öte yanda padişah ve işbirlikçilerin türlü tezgâhları sürüyordu, iç savaş başlatılmıştı. Ellerinde yeşil bayraklarla savaşan isyancılar Ankara’nın yakınlarına kadar uzanmışlardı. Ufak da olsa bir askeri birliğe sahip olmayan Ankara’ya her an girmeleri olanaklıydı. Bu koşullar altında Ankara’da Meclis’in açılabilmesi olağanüstü bir olaydı, bir mucizeydi. Atatürk’ün örgütlenme dehasının en etkin göstergesidir. Kısa bir anımsatma yapalım:

SON OSMANLI MECLİSİ

Son Osmanlı Meclisi (Meclis-i Mebusan) 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanmıştı. Yabancı işgal ordularının denetimi altında bulunan İstanbul’da Meclis’in toplanmasını Atatürk doğru bulmuyordu. Her an işgal güçlerinin Meclis’i basarak dağıtacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle Meclis’in Anadolu’da toplanmasının gerektiği görüşünü ileriye sürmüştü. Ancak bütün arkadaşları Meclis’in İstanbul’da toplanmasını istiyorlardı.

Kendisi Erzurum’dan milletvekili seçildiği halde İstanbul Meclisi’ne gitmedi. Nitekim açılışından sadece iki ay 6 gün sonra İngiliz askerleri Meclis’i bastılar; Atatürk’ün öngörüsü kısa sürede gerçekleşmişti.

MECLİS’İN EN ÖNEMLİ KARARI

İstanbul’da toplanan son Osmanlı Meclisi’nin yaptığı en önemli iş, 28 Ocak 1920 günkü gizli oturumunda, “misakı- milli”yi (milli ant) kabul etmesidir. Misak-ı milli daha sonra, 17 Şubat 1920 tarihli açık oturumunda tekrar kabul edildi ve tüm dünya parlamentolarına gönderildi. Bu tavır emperyalist işgalcileri memnun etmemişti. 10 Mart 1920’de Londra’da toplanan savaş galipleri devletler; İngiltere, Fransa, İtalya yeni kararlar aldılar. İstanbul tekrar işgal edilecekti.

Zaten askeri birlikler tarafından denetim altında tuttukları İstanbul’u daha da etkin biçimde kontrol etmek, bakanlıklara denetim subayları yerleştirmek ve kimi aydınları yakalayıp Malta Adası’na sürgüne göndermek amacını taşıyorlardı. 15 Mart’ta İstanbul’da Kuvayı Milliye yandaşı eski Savunma Bakanı Mersinli Cemal Paşa, eski Genelkurmay Başkanı Cevat Çobanlı Paşa, ünlü düşünür Ziya Gökalp gibi aydınlar tutuklandılar.

16 Mart 1920’de Harbiye Bakanlığı ve stratejik bölgeler denetim altına alındı, Şehzadebaşı Karakolu basıldı, 5 asker şehit edildi. Meclis basıldı, Rauf Orbay, Kara Vasıf Bey ve kimi milletvekilleri tutuklandı. Hepsi Malta Adası’na götürüldü. Yabancı askerlerin işgali altında bulunan İstanbul’da Meclis’in toplanmasını doğru bulmayan Atatürk’ün dedikleri bir bir gerçekleşiyordu.

OLANAK

İstanbul’da Meclis’in işgal edilmesi Mustafa Kemal için bir olanak da yaratıyordu. Sivas Kongresi’nde seçilmiş Temsilciler Kurulu Başkanı olarak 19 Mart 1920’de tüm illere gönderdiği genelgede, Ankara’da “olağanüstü yetkilere sahip bir meclis toplanacağını ve bütün illerde 15 gün içinde seçim yapılmasını” istedi. Mustafa Kemal, İstanbul’da İngilizlerin yaptıkları tutuklamalara karşı bir önlem olarak da, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdi. Erzurum’da bulunan ünlü İngiliz albayı Rawlinson da içinde olmak üzere yabancı subaylar tutuklandılar.

MECLİS’İN AÇILIŞI VE TEHLİKE 

Mustafa Kemal’in Ankara’da bir Meclis toplanacağını belirten bu bildirisinden Meclis’in 23 Nisan 1920’de açılışına kadar geçen 35 gün (AS: 16 Mart – 23 Nisan 38 gün), tuzaklar ve zorluklarla doludur. Ankara’da bir Meclis’in toplanacağının açıklanması aslında en çok İngilizleri tedirgin etmişti. İngilizler, Anadolu’da bir Meclis açılırsa sonunda millicilerin yeni bir devlet kurmaya doğru gideceklerini çok iyi biliyorlardı. Bu konuda elde edilecek başarının Britanya İmparatorluğu’nun sömürge topraklarındaki halkları da etkileyeceğini düşünüyorlardı. Öyleyse Meclis’in açılışı önlenmeliydi.

Padişah da kendi tahtının sallantıda olduğunu görüyordu. Bu nedenle Mustafa Kemal’in Meclis’in toplanacağını belirten 19 Mart 1920 tarihli bildirisinden sonra, çok etkin girişimler başlattılar. Amaç, Ankara’daki Kuvayı Milliye’yi çökertmek ve Meclis’in açılışını engellemekti. Meclis’in toplanması girişimi, başlamadan çökertilmeliydi.

İÇ İSYANLAR

Bu nedenle Meclis’in açılışı öncesindeki günlerde İngiliz Yüksek Komiserliği’nin stratejik planlaması ve İstanbul Hükümeti’nin karar ve uygulamalarıyla iç isyanlar başlatıldı. İngiliz altınları isyan bölgelerine akıyordu. Adapazarı, Bolu, Gerede bölgesinde başlayan dinsel içeriklere dayalı ayaklanmalar, Ankara’nın ilçeleri Nallıhan ve Beypazarı’na kadar uzanmıştı.

  • Meclis açılmadan önce Mustafa Kemal, “çembere alınmak” isteniyordu. 

Padişah O’nu asi ilan etmişti, Gâvur İmamlar, Anzavur’lar, Teali-i İslam, Müderrisler Cemiyeti gibi dine dayalı oluşumları harekete geçirmişlerdi. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, yayımladığı fetvasında Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliyecilerin öldürülmelerinin dinen vacip (gerekli) olduğunu, bu uğurda hizmet edenlerin gazi, ölenlerin şehit olacağını belirtiyordu. Bu fetva, İngiliz uçaklarıyla havadan Anadolu’daki kentlerin üzerine atılarak dağıtılıyordu. Elinde ufak bir askeri birliği bile olmayan Mustafa Kemal, o günlerde bir yandan iç isyanlarla uğraşırken öte yandan da Meclis’in açılması için çalışıyordu.

UĞURSUZ BİR İHTİMAL (OLASILIK)

Mustafa Kemal, Nutuk’ta, “uğursuz bir ihtimal”den söz ediyor. Düzce, Hendek, Gerede ve Bolu’da başlayan isyanların Nallıhan ve Beypazarı üzerinden Ankara’ya yaklaştığını belirtiyor. “Meclis’in bu yüzden toplanamaması ihtimali (olasılığı) korkunç bir yenilgi olurdu” diyor.

BİR AN ÖNCE MECLİS’İ AÇMAK

Atatürk, bu korkunç ve “uğursuz” olasılık karşısında neler yaptığını şöyle anlatıyor:

“Bir yandan bu isyan dalgalarını durdurmaya çalışıyordum. Öte yandan Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamaya çalışıyordum. Böylece durumların ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini düşünüyordum.”

Sonunda, gelebilmiş olan milletvekilleriyle yetinerek Meclis’in, Nisanın 23’üncü cuma günü açılmasına karar verildi.

MECLİS’İN AÇILIŞI, DİNSEL TÖREN

23 Nisan Cuma günü, Mustafa Kemal ve milletvekilleri halkla birlikte cuma namazını Hacı Bayram Camisi’nde kıldılar. Namazdan sonra, sokakları dolduran halkın arasından hocaları, sarıklı, kalpaklı, fesli milletvekilleri, ileri gelen idare adamlarıyla Hacı Bayram Camisi’nden Millet Meclisi’nin açılacağı binaya doğru ilerlediler.

En yaşlı milletvekili olarak Sinop milletvekili Şerif Bey, Meclis’i saat 14.45’te açtı. Geçici başkan

  • Tam bağımsız olarak yaşamak isteyen, tarih boyunca hiçbir yerden emir almayan milletimiz” diye başlayan konuşmasında “Meclis’in, milletin kadrine sahip çıktığını” belirtti.24 NİSAN OTURUMU

Ertesi gün Meclis, yine Geçici Başkan Şerif Bey’in başkanlığında saat 10.00’da açıldı. Sabah saat 10’da Meclis açılınca Mustafa Kemal söz aldı ve uzunluğu nedeniyle ardı ardına üç oturum süren bir konuşma yaptı. Bu konuşma Erzurum Kongresi’nden Meclis açılışına kadar geçen süredeki tüm olayların ve gelişmelerin milletvekillerine sunulmasıdır. Atatürk, olup bitenleri üç evreye ayırarak anlattı. Birinci evre, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan Erzurum Kongresi’ne; ikinci evre, Erzurum Kongresi’nden 16 Mart işgal hareketine; üçüncü evre 16 Mart’tan Meclis’in açılışına kadar geçen aşamalardır.

Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas kongrelerinde milli bir sınır çizildiğini ve bu sınır içinde oturan Türk, Kürt, Çerkes ve diğer İslam unsurlarının “Bütün maksatlarını bütün manasıyla” birleştirdiklerini ve kardeş halklar olarak tek bir amaca yöneldiklerini belirtti. Mustafa Kemal, “misakımilli”yi anlatıyordu.

700 YILLIK HAYATIN SORUMLULUĞU

Bu konuşma, 19 Mayıs 1919’dan o güne Atatürk’ün yaptığı en uzun, en kapsamlı konuşmadır. Milli Mücadele tarihimizin çok önemli bir belgesidir. Bu konuşma aslında bir bilgilendirme, millete ve tarihe hesap verme konuşmasıydı. Milli Mücadele’nin 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’yla başlayan ve 23 Nisan 1920’ye kadar geçen 1.5 yıllık bir döneminin ele alınıp analiz edilmesiydi. Mustafa Kemal, konuşmasını şöyle bağladı:

  • “Bu dakikadan başlayarak, 700 yıllık büyük ve güçlü bir hayattan sonra çöküntünün kenarında henüz ayakta durabilen Osmanlı devletinin geleceğinin sorumluluğu, saygıdeğer kurulunuzun çalışmalarını yönlendirecektir.” Atatürk böylece, Meclis’e tarihi sorumluluğunu da hatırlatmış oluyordu.

YENİ BİR DEVLET KURULUYOR

Şevket Süreyya, Atatürk’ün 4 saat süren bu nutkunu şöyle tanımlıyor:

“Bu nutuk bir asker nutku değildi. Bu nutukta, dinleyenleri sürükleyecek hissi unsurlardan, büyük sözlerden ve heyecana hitap eden haykırışlardan eser yoktu. Mustafa Kemal nutkunda, kendilerini Ankara’da tam yetkilere sahip, bağımsız bir Meclis çağırmaya ve bir hükümet kurmaya götüren şartları; aklın, mantığın zorunlulukları ile dile getiriyordu. O’na göre bu Meclis, artık padişahın meclisi değildi… Kısacası yeni bir devlet kuruluyordu.”

REFİK ŞEVKET’İN MEKTUBU

Meclis’in genç milletvekillerinden ve daha sonraları Meclis kürsüsünde hukuksal konularda etkinliğini gösterecek olan Kuvayı Milliyeci, Saruhan Milletvekili Refik Şevket (İnce), kardeşi Hamit Şevket’e yazdığı mektupta, Meclis’in açılışını ve Mustafa Kemal’in konuşmasını şöyle betimlemiş:

“Meclis açıldı, birtakım işlemlerden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Kalpaklı ve dolaklı idi. Sade ve temiz bir giyinişi vardı. Edası (tavırları) vakur (ağırbaşlı) ve etkileyici idi. Büyük bir kalabalık, Meclis binasını tam anlamıyla işgal etmişti. Söze pek gür olmayan fakat her kelimesine gereken mana ve ahengi veren kalınca sesi ile başladı. Biz O’nu kulaklarımızı, gözlerimizi, benliğimizi vermiş bir halde dinliyorduk.”

PADİŞAH’A GİDELİM UZLAŞALIM

Kuşkusuz Meclis içinde padişah ve halifeye bağlı milletvekilleri de vardı. Medrese kökenli bir grup milletvekili Meclis’ten bir kurul oluşturulmasını, bu kurulun İstanbul’a gitmesini padişahı ziyaret etmesini ve bir uzlaşma yolu bulunmasını istiyordu. Bu konuda bir önerge de hazırlanmıştı. Meclis bir kurul oluşturacak, bu kurul padişaha gidecek, adeta padişahtan “icazet” (izin) alacak. Bu yol Atatürk için kabul edilebilecek bir öneri değildi. Çok tehlikeli, temel amacı kökten zedeleyici bir görüştü. O gün, 4 saat konuşmasına karşın Mustafa Kemal, “gizli oturum” isteyerek bir kez daha kürsüye çıktı.

MUSTAFA KEMAL’İN ÖNERGESİ 

Mustafa Kemal, konuşması bitince Meclis’e bir önerge sundu ve okunmasını istedi. Bu çok önemli önergedeki temel ilkeler şöyledir:

1) Bir hükümet kurulması zorunludur.
2) Geçici olarak bir devlet başkanı seçmek veya padişaha bir vekil tanımak doğru değildir.

Mustafa Kemal, Anzavur kuvvetlerinin ve isyan edenlerin Damat Ferit Hükümeti tarafından desteklendiğini ve Damat Ferit’in İngilizlerin tam etkisi altında olduğunu da belirtti.

İZLENECEK İKİ YOL

Konuşmasının sonunu şöyle bağladı: “Karşımızda iki yol vardır” diyerek anlattı: “Birincisi, Damat Ferit Hükümeti’nin kabul ettiğini yani İngilizlere esir olmayı kabul etmek, şerefimizi, hayatımızı, her şeyimizi bırakmak, yani İngilizlere esir olmaktır. Bu kabul edilirse, o zaman yapılacak bir şey yoktur.

İkincisi, eğer Meclis olarak milleti ‘namus ve şeref’ içinde yaşatmak istiyorsak, kabul edeceğimiz yol ve bu yolun esası bütün gücümüzü kullanarak bizi ortadan kaldırmaya çalışan ‘düşmanların emel ve amaçlarını’ kırmak, karşı çıkmaktır” dedi.

İSTANBUL DEMEK LONDRA DEMEKTİR

Mustafa Kemal, İstanbul’a gönderilmesi düşünülen kurul için de şöyle konuştu: “İstanbul’la anlaşmaya çalışmaktan bir sonuç alınamaz. Çünkü İstanbul demek Londra demektir. İngilizlerle anlaşamayan doğru Malta’ya gider. İstanbul’a gidecek kurul, İngilizlere uymayı kabul ederse padişaha ulaşabilir. Yoksa, Malta’ya gönderilir.”

KONUYU ENİNE BOYUNA DÜŞÜNÜN

Bu konuşmalar yapılırken, Meclis henüz başkanını seçmemişti. Bu derece açık konuşan Mustafa Kemal, konuşmasını Meclis Başkanlığı’na getirerek şunları söyledi: “Başkanlık söz konusu olduğunda, ‘bütün arkadaşlarım’ büyük sevgi ve yakınlık gösteriyorlar, bana başkanlık teklif ediyorlar. Ancak şöyle bir durum vardır. Düşmanlara ‘milletin müdrik (anlayışlı) ve kuvvetli’ olduğunu göstermek gerekiyor. İngilizler, işgal için verdikleri notada benim ismimi anmışlardır. Onun için Meclis bana oy verecekse konuyu enine boyuna düşünmelidir. Ben kendi hesabıma, milletin bağımsızlığı elde edilene kadar çalışmaya ant içmiş bulunduğumu tekrar ifade etmek isterim.”

Mustafa Kemal, bu konuşma için Nutuk’ta “Milletvekillerini uyardım, bana verilecek oylar konusunda sakıncaların dikkate alınmasını söyledim” diyor ve kendisine oy verilirken “Milletin ve memleketin geleceği ve yararları için düşünülerek oy kullanılmasını rica ettim” diyor.

MECLİS BAŞKANLIĞI

Bu gizli oturumdaki açıklamalardan sonra, açık oturuma, Meclis Başkanlığı seçimine geçildi. Başkanlık için tek aday Mustafa Kemal’di ve hazır bulunan 115 milletvekilinin 110’unun oyunu alarak Meclis Başkanlığı’na seçildi. Türkiye’de yeni bir devlet kuruluşu için yollar açılmıştı.

Bu yazı Alev Coşkun’un Cumhuriyet Kitapları’ndan yakında çıkacak Samsun’dan Sonra En Zor 19 Ay adını taşıyan kitaptan özetlenmiştir.

AKP’nin “yeni bir Anayasa” girişiminin üzerine düşünülmesi gereken sorular

AKP’nin “yeni bir Anayasa” girişiminin üzerine düşünülmesi gereken sorular

Nurzen Amuran sordu, Prof. Dr. Rona Aybay yanıtladı…

Nurzen Amuran: Bu haftanın gündemi yine yeni demokratik ve sivil bir anayasa özlemi ve Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan İnsan Hakları Eylem Planıydı. Son dönemlerdeki uygulamalar eşliğinde açıklanan plan çeşitli kesimlerce tartışıldı, ama umulan ilgiyi göremedi ve diğer yargı paketlerinde olduğu gibi acaba sorusunun gölgesinde bırakıldı. Gelecek haftalarda bu planla hedeflenen ve uygulamalarda karşılaşılan sorunları birlikte değerlendireceğiz.

Biz bugün yeni bir Anayasa denilirken, tarihsel bir analizle nasıl bir Anayasa olmalı, hangi koşullarda oluşturulmalı sorusunun yanıtlarını arayacağız. Konuğumuz değerli Bilim insanımız, duayen Hocamız Sayın Rona Aybay.

Sayın Aybay, Dr. Ahmet Yağlı ile birlikte yeni bir çalışmanız yayınlandı. “Geçmişten Günümüze Karşılaştırmalı 1982 Anayasası.” Anayasa kültürünü edinmek isteyenleri aydınlatacak kapsamlı bir araştırma kitabı.

Prof. Dr. Fazıl Sağlam, kitabın önsözünde, “Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmelerinin genetik sürecini ilgilendiren ana metinleri toplu halde bir araya getiren bir başvuru kitabı” diyor. Biz de bu söyleşide sizin bu anayasal birikiminizden yararlanmak istiyoruz, ne kadar sürede hazırladınız bu çalışmayı?

Rona Aybay: Sorunuzu yanıtlamak pek kolay değil, çünkü 1. basısı, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları arasında yayınlanmıştı, yeni bası ise 2021 yılında DER yayınlarınca yayınlandı; arada 58 yıllık bir süre var.

Kitabın ilk hali, doktora yeterlik sınavı hazırlıklarım sırasında aldığım kişisel notlardan oluştu. Yani, başlangıçta amacım bir kitap hazırlamak değildi. Yeni yürürlüğe girmiş Anayasanın hükümlerinin altına, önceki anayasal metinlerin ilgili bölümlerini yapıştırıyordum. (Genç okurlar için bir not: Bilgisayarın adını bile duymuş değildik; yapıştırma işi zamkla yapılıyordu!)

Böylece oluşan klasörleri gören arkadaşların ilgisinden güç alarak bunları bir kitap haline getirmeyi düşündüm ama basacak yayıncı bulmam zordu. İstanbul Hukuk Fakültesi, tarihinde ilk kez, doktorası olmayan bir asistanın kitabına Fakülte yayınları arasında yer verdi. Bunda, 1961 Anayasasının yeni yürürlüğe girmiş ve konuyla ilgili kapsamlı çalışmaların henüz yayınlanmamış olmasının etkisi oldu, sanıyorum. Fakülte yayını olarak çıkan kitabın satışıyla ilgim yoktu ama, oldukça ilgi görmüş olduğunu söyleyebilirim.

İki basısı arasında 58 yıl olan başka bir kitap var mı? Ben bilmiyorum. Yarım yüzyılı aşan bu süre içinde, elbette pek çok şey yaşadım, çeşitli başka kitaplar yayınladım ama bu kitapla ilgim hiç kesilmedi; anayasalarda yapılan değişiklikleri işleyerek kitabı güncellemek istedim ama arada anayasalarda o kadar çok değişiklik oldu ve elimde olan ve olmayan nedenlerle iş ve yer değiştirdim ki, bu işi tek başıma başaramayacağımı gördüm ve vazgeçtim.

Sonunda genç meslektaşlarımdan Dr. Ahmet Yağlı yardım önerdi ve O’nun katkılarıyla güncelleme işine giriştik; kitabı baştan aşağı elden geçirip güncelledik. Bunun oldukça çetin bir iş olduğunu söyleyebilirim. Sonunda “eşyazar” olarak kapakta adı yer alan Dr. Ahmet Yağlı ile yaklaşık altı aylık bir süre, neredeyse sadece, bu kitabın hazırlıklarıyla ilgilendik diyebilirim. Seksene yakın anayasal belgeyi, incelemeden geçirmemiz gerekti. Pandemi koşulları biraraya gelmemize elvermediği için, bazen iki saate yakın süren telefon konuşmalarımız oldu.

Amuran: Çok emek verilen bir çalışma olmuş. Bugünkü söyleşimiz  anayasalar üzerine. Genel bir soru yöneltip daha sonra tarihsel bir değerlendirme yapalım istiyorum:
– Bir anayasadan ne beklenir,
– bir anayasa bireye nasıl bir güvence sağlar ve
– devletin temel değerlerini nasıl korur?

Aybay: Kısaca söylemek gerekirse; Devlet iktidarının oluşması ve kullanılmasıyla doğrudan doğruya ilgili toplumsal ilişkileri düzenleyen kurallar bütünü Anayasa olarak adlandırılır.

Devlet iktidarının oluşma biçimi, içeriği ve sınırları gibi konulara ilişkin sorunlar, devletin toplumsal yapısının temel sorunlarıdır. Bu sorunların, genellikle, her devlette bir temel hukuk metniyle (yazılı Anayasa’yla) çözüme bağlanmasına çalışılır. Başlangıçta, anayasalarda, daha çok devletin ana yapısıyla ilgili temel düzenlemelere öncelik veriliyordu; Devlet başkanının nasıl belirleneceği, hükümetin, yasama organının nasıl oluşacağı, bunlar arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği gibi sorunlardı bunlar. Anayasa, devlet organlarına belli görevler ve yetkiler vermekte, aynı zamanda yetkilerin sınırlarını ve bu yetkilerin kullanılmasıyla ilgili sorumlulukları da belirtmekteydi. Ancak, sonraki aşamalarda, bu yetersiz görülmüş; yazılı anayasaların, devlet iktidarının keyfi kullanılışına karşı bireyin korunabilmesine yarayan; yani “Temel Hakların ve Özgürlüklerin” korunması için bir araç olma özelliği öne çıkmıştır. Özellikle, İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeler sonucunda, “İnsan Hakları” kavramının uluslararası düzeyde güç kazanması, konunun bu yönünün önemi artırmıştır.

Günümüzde, dünya yüzünde 200 kadar devlet vardır ve bunların hemen hepsinde devletin temel yapısını, yasama, yürütme ve yargı organlarının nasıl oluştuğunu, iktidarın ideolojik niteliğini belirleyen tek bir temel hukuk metni bulunmaktadır. Bu metinlerde, temel hakların ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin, çoğu, kağıt üzerinde oldukça parlak görünen hükümler görülebilir. Ancak, bunların çoğunda, elinde devlet gücü yani “meşru” şiddet uygulama da içinde olmak üzere, bireyler üzerinde zor kullanma yetkisi kullanma olanağı olan “siyasal iktidar”ları, hukuka uygun davranmaya zorlayacak yasal, yargısal ve demokratik denetim düzenekleri etkili biçimde işlememektedir. Bu nedenle de, anayasalarında “parlak” hükümler bulunsa bile; bireyler, siyasal iktidarın hukuk dışı ve keyfi uygulamaları karşısında yeterince korunamamaktadır.

Amuran: Bizim Anayasal kültürümüzün kökü Cumhuriyete değil Osmanlı dönemine dayanıyor. 1876 Anayasası hangi değerlerle ve hangi ilkeler doğrultusunda hazırlanmış ve dönemin toplumsal sözleşme ruhunu sağlayacak hangi ekiple vücut bulmuştur? Cumhuriyetin ilanına kadar geçen sürede anayasaların gücü nasıl korunmuştur daha doğrusu korunabilmiş midir, bu sürecin kısa bir özetini yapar mısınız?

Aybay: Osmanlı tarihinde, yazılı Anayasa biçimindeki ilk sistematik düzenleme 1876’da ilan edilen “Kanun-ı Esasi”dir. Padişahın mutlak yetkilerine çok zayıf bazı sınırlamalar getiren; Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan adlı iki meclisten oluşan bir parlamento kurulmasını öngören bu ilk Osmanlı yazılı Anayasasına göre “Meclis-Ayan (Senato)” seçilmişlerden oluşmuyor; bütün üyeleri, Padişah tarafından atanıyordu. Ancak, yürürlüğe girmesinden çok kısa bir süre sonra Padişah II. Abdülhamid; Meclisleri 30 yılı aşkın bir süre toplamayarak bu Anayasa’yı fiilen yürürlükten kaldırmıştır.

1908’de açılan ve İkinci Meşrutiyet adı verilen dönemde, kuramsal olarak zaten yürürlükte olan 1876 Kanun-ı Esasisi yeniden yürürlüğe konmuş ve çeşitli değişikliklerle Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne dek yürürlükte kalmıştır.

Amuran:Cumhuriyet dönemindeki gelişmeleri de kısaca özetleyelim isterseniz.

Aybay: 23 Nisan 1920’de, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminin ilk Anayasa’sını 20 Ocak 1921’de kabul etmiştir. Bu Anayasa, Türk tarihinde “egemenliğin kayıtsız şartsız Ulusun olduğunu” ilan eden ilk anayasadır. Yine bu Anayasa ile, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olduğu belirtilmiştir. Kanımca, 1921 Anayasasının en dikkat çekici özelliklerinden biri; “savaş” ilanından değil de, “vatan müdafaası” yetkisinden söz etmesidir. 1920’lerin bozkır Ankara’ sının mütevazi bir binasında toplanan birinci TBMM, böylece dünyaya bir barış dersi veriyordu.

1921 Anayasası’nın Türk tarihindeki yeri bakımından özellikle en önemli nokta da, bu Anayasa’nın Cumhuriyet’in ilanına temel oluşudur: 29 Ekim 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti, 1921 Anayasası’nın bazı hükümlerini tavzihan (açıklığa kavuşturarak) değiştiren bir kanunla ilan olunmuştur.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce yeni bir Anayasa yapılmıştır: 1924 Anayasası. 1924 Anayasası, resmen ilân edilmiş bulunan Cumhuriyet’in gereklerine tam uygun ve sistematik bir düzenleme getirmeyi amaçlamış, 1921 Anayasası’nın yeni koşullar karşısındaki yetersizliklerini gidermiştir. Daha önceleri TBMM Genel Kurulu kararıyla yapılmış anayasal nitelikteki bazı düzenlemelere de 1924 Anayasası metninde yer verilmiş ve teknik bakımdan daha başarılı bir metin oluşturulmuştur.

1924 Anayasası, yürürlükte kaldığı 35 yılı aşan süre içinde çeşitli değişiklikler geçirmiştir. Ancak “Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir” biçimindeki 1. maddesi, hiç değişmeden kalmış ve kendisinden sonra yapılan Anayasalarda da 1. madde olarak aynen muhafaza edilmiş, günümüze dek kesintisiz olarak yürürlüğünü sürdürmüştür.

1924 Anayasası’nın, geçirdiği en önemli değişikliklerden biri, 1928 yılında kabul edilen bir Anayasa değişikliğiyle metnin 2. maddesinden “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâmdır” tümcesinin çıkarılmasıdır. 1937 yılındaki bir değişiklikle de 2. maddeye şu ekleme yapılmıştır:

  • “Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır”. 

Kısa ve özlü bir metin olan ve yasama organına üstünlük tanıyan 1924 Anayasası, atılımcı tek parti iktidarları için elverişli uygulamalara temel olmuşsa da, 1945 yılından sonra başlayan çok partili dönemde 1924 Anayasası’nın bazı yetersizlikleri ortaya çıkmıştır.

Bu durumun ortaya çıkmasında, ülkenin değişen ekonomik-sosyal yapısının ve seçimlerde uygulanan “çoğunluk sistemi”nin TBMM’de iktidar partisine, seçmenlerin verdiği oya oranla çok büyük bir çoğunluk sağlamasının da önemli payı olduğu söylenebilir. Bu seçim sistemi, muhalefete, seçmenlerden alınan oylara oranla çok az milletvekili kazandırıyordu.

Amuran: Geçmişe döndüğümüz zaman Anayasa hazırlayıcılarının, dönemin gereksinimlerini karşılayacak çok ciddi bir çalışma yaptıklarını görüyoruz. Yeni bir Anayasa için nasıl bir ortama ihtiyaç vardır? Bugün kamuoyu, anayasa hazırlıklarını Meclis’teki milletvekili sayılarına göre değerlendirilip sıradan bir yasa çıkaracak gibi yapılacağı endişesini taşıyor.. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Aybay: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir demeciyle “yeni bir anayasa” yapılması, Türkiye’nin siyasal gündemine, birdenbire girmiştir. Oysa, Türkiye’nin bütün sorunlarına hızlı ve etkili çözümler getireceği savıyla yapılmış anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesinin üzerinden yalnızca iki buçuk yıl geçmiştir. Bu durumdan, 2018 Temmuz’unda yürürlüğe girmiş olan değişikliklerden, o değişiklikleri öneren ve öven çevrelerin de memnun olmadıkları anlaşılmaktadır. Bu durum, “işlerin aceleye getirilmiş” olduğunun bir itirafı da sayılabilir.

Burada çıkarılması gereken, en önemli ders şudur: Anayasa yapılmasının çok ciddi bir iş olduğu; önünü arkasını düşünmeden; konuyu, parlamentoda basit bir oy sayısı sorununa indirgemenin yanlış olduğu anlaşılmalıdır.

Oysa, Türkiye’nin 1876 Osmanlı Anayasasından başlayarak, İkinci Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi deneyimleriyle oluşmuş, bir “anayasa kültürü” vardır. Bu kültür göz ardı edilerek yapışlmış anayasal düzenlemeler; siyasal iktidarın parlamento içinde ve dışında denetimini etkisiz hale getirmiş ve sonuç olarak, “tek adam” yönetimi diye tanımlanan yöntem, Türkiye’yi adeta yönetilemez bir çizgiye getirmiştir.

Haftalarca süren kampanyalarda harcanan onca emeğe, enerjiye ve masrafa malolmuş kapsamlı bir anayasa değişikliği, daha 3. yaşına basmadan, kaldırılıp “yeni” bir anayasa yapılmasının gerekliliğini ileri sürmeyi, anayasa konusunun ciddiyetiyle bağdaştırmaya olanak var mıdır?

Her hukuk metni gibi, anayasaların da zamanla eskimesi; toplumda ve siyasal yaşamda ortaya çıkan yeni gelişmeleri karşılayamaz hale gelmesi söz konusu olabilir. Ama, burada makul bir ölçü olmalıdır.

  • Anayasa, siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre, nerdeyse ayda bir değiştirilen “İhale Kanunu” değildir.

(Kamu fonlarının kullanılmasına ilişkin bir konu olduğu için, İhale Kanununun da böyle sık sık değiştirilmesini, doğru bulmuyorum elbette, sadece bir örnek olarak belirtmek istedim) Evet, Anayasada değişiklik yapılması ve özellikle de yeni bir anayasa yapılması, geniş çaplı incelemeler, tartışmalar gerektiren, çok ciddi bir iştir.

  • Türkiye’nin yeni bir anayasaya gereksinimi vardır; giderek, bu bir zorunluluktur diyebilirim.

    Bu gereksinimi dile getiren İktidar, değişikliklerin içeriği konusunda net bir tavır göstermemekte; sadece, “yeni” bir anayasanın zorunlu olduğunu bildirmektedir. Buna karşılık muhalefet, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” kavramını öne sürerek; yapılması istenen değişikliklerin genel çerçevesini ortaya koymaktadır. (Buradaki “güçlendirme”ten ne anlaşıldığı; kimin güçlendirilmesinin amaçlandığı, pek açık değildir.) Ama, kanımca bu aşamada öncelikle, anayasanın nasıl, hangi yöntemlerle yapılacağı sorunu üzerinde düşünmemiz daha yerinde olacaktır. Yapılacak “yeni” bir anayasa, sonunda halkoyuna sunulacak da olsa, metin, sonuç olarak, önce bir “Meclis”çe hazırlanacaktır. Burada sorulması gereken ilk soru şudur:

  • Halen görev başında olan Meclis, bu işi yapabilir mi?

Bu sorunun yanıtını ararken konuya bir hukuksal yetenek (ehliyet) sorunu değil bir “siyasal” kapsayıcılık ve inandırıcılık sorunu olarak bakıyor ve bu Meclisin, yeni bir anayasa yapması “siyasal” açıdan yanlış olur diyorum.

Bugün görevde olan Meclis, 24 Haziran 2018 seçimleriyle oluşmuştur. O tarihten bu yana, Türkiye’de, gerek içteki toplumsal ve siyasal değişmelerden, gerek, uluslararası siyaset sahnesindeki gelişmelerden kaynaklanan çok önemli olaylar yaşanmıştır. İktidar Partisinden iki yeni parti ortaya çıkmış; iktidarın fiili ortağı olan parti de ikiye bölünmüş durumdadır. Öte yandan, ana muhalefet partisinden de yeni bir partinin doğmakta olduğu görülmektedir.

Özellikle de, “Cumhurbaşkanlığı sistemi” yada “tek adam rejimi” gibi adlarla anılan yönetim biçiminde Meclis, işlevleri azaltılmış, birçok konuda “devre dışı” kalmış bir görünümdedir. Bu da, TBMM’nin geleneksel saygınlığına gölge düşmüş olduğunu düşündürebilen bir durumdur.

Özetle, bugünkü Türkiye, Haziran 2018 Türkiye’sinden oldukça farklı sorunlarla karşı karşıyadır. Halen görevde olan Meclis, iktidar partisi ile ortağının fiili denetiminde, “uzlaşma kültürü”nden uzak, muhalefetin etkisizleştirildiği bir ortam haline gelmiştir.

Öte yandan, var olan Anayasayı hiçe sayan davranışlarıyla ünlenmiş bir iktidarın, ülkeye “yeni bir anayasa kazandırma” girişiminin, hangi güdülerle (saiklerle) yapıldığı ne ölçüde içtenlikli olabileceği de üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır. İktidar Partisinin anayasayı değiştirme ya da yeni bir anayasa yapma girişimlerinin içeriği konusunda yeterince bilgi yoktur.

  • Türkiye’nin yeni bir anayasaya gerçekten gereksinimi vardır.

Ama, böyle bir anayasa, bugünün kutuplaşmış, özellikle iktidar çevrelerince ısrarla yürütülen ayrıştırıcı dil ve davranışlar nedeniyle iyice “dumanlanmış” ve “elektrikli” durumdaki ortamda değil; ancak, gerçekten demokratik; sadece siyasal partilerin değil, meslek odaları, sendikalar ve sivil toplum örgütleri gibi kuruluşların da sesini özgürce duyurabileceği bir ortamda oluşturulabilir.

Amuran: Geriye dönersek 1961 Anayasasının çoğulcu, katılımcı anlayışı yansıtması önemli bir adımdı. 1961 Anayasası’nı kimler hazırlamıştı? Sanıyorum gençlik yıllarınızda asistanlık yaparak hazırlık Komisyonundaki bilim insanlarımızın titiz çalışmalarına tanık olmuştunuz. Ön çalışmada kimler vardı?

Aybay: 27 Mayıs 1960 sabahı iktidara el koymuş subaylardan oluşan “Milli Birlik Komitesi”nin yayınladığı 13 numaralı Tebliğin 2. maddesi şöyleydi:

“Yeni Anayasanın hazırlanması vazifesi Sayın Rektör Sıddık Sami Onar’ın başkanlığındaki profesörlerden mürekkep yüksek bir ilim ve hukuk heyetine tevdi edilmiştir.”

Böylece, 1961 Anayasası’nın hazırlıklarının ilk adımını oluşturan çalışmalar; Başkanının (Sıddık Sami Onar) adı nedeniyle “Onar Komisyonu” diye anılan bu “Bilim Komisyonu’nca başlatılıyordu. Bu komisyonca kabul edilmiş olan “Anayasa Ön-Projesi Hazırlama Komisyonu’nun Tespit Ettiği Esaslar” başlıklı belgede; özetle, yapılmış olan askeri hareketin “sıradan bir hükümet darbesi olmayıp, meşru ve zorunlu bir müdahale olduğu” görüşü belirtiliyordu.

O sıralarda, toplumun 27 Mayıs’a, siyasal nedenlerle temelden karşı olan kesimleri dışında; kamuoyunda yeni anayasayla toplumsal ve siyasal sorunların kolayca çözüme bağlanacağı yolunda genel bir iyimserlik ve umut vardı.

İlk toplantılarını İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasında yapan Komisyon, çalışmalarını İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki Mukayeseli Hukuk Enstitüsü’nde sürdürmüştür. Bu aşamada, Komisyon çalışmalarına yardım etmek üzere Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın önerisi üzerine görevlendirilen dört asistandan biriydim. Yaptığımız iş, elbette anayasa taslağının içeriğine katkı yapacak nitelikte değil, asistanlık ve sekreterlik düzeyinde idi. Ama, anayasa hazırlıklarının nasıl yürütüldüğü konusunda gözlemler yapma ve deneyim kazanma olanağı bulmuş olmak beni çok mutlu etmişti.

Meslek yaşamımın sonraki yıllarında aldığım görevlerde de, Onar Komisyonu’ndaki asistanlığım sırasında edindiğin deneyimler, çok işime yaramıştır. Onar Komisyonu’ nca hazırlanmış olan “Anayasa Tasarısı“nın tamamlanıp Milli Birlik Komitesi’ne sunulmasıyla, biz asistanların görevi sona ermişti. Anayasa’nın “Kurucu Meclis“ aşamasındaki görüşmelerinin tamamlanıp, halkoyuyla kabul edilmesi üzerine artık yeni bir dönem başlıyordu.

Amuran:1961 Anayasası’nın en çarpıcı özelliği nedir, nasıl bir anayasadır?

Aybay: 1961 Anayasasının, Türk tarihinin en ciddi, bilimsel araştırmalara dayanan, çeşitli siyasal görüşlerin açık tartışmalarına konu olmuş tek anayasası olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten, çok özenle hazırlanmış bir hukuk belgesi olan 1961 Anayasasının talihsizliği, bu anayasaya inanmayan siyasetçilerce uygulanması olmuştur.

Amuran:O dönemin Kurucu Meclis üyelerini toplumsal sözleşmenin imzacıları olarak değerlendirebilir miyiz?

Aybay13 Aralık 1960 tarihli Kurucu Meclis Teşkili Hakkındaki Kanunla, bu Meclise üye gönderen kurumların listesi, o günün koşullarında olabildiğince geniş bir temsil sağlanmasına çalışıldığını göstermektedir. Bu listeye göre; “İller temsilcileri” ile iki siyasal parti (Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) temsilcilerinin yanında şu kuruluşların temsilcileri, Mecliste üye olacaktı: Barolar, Basın, Eski Muharipler, Esnaf Teşekkülleri, Gençlik, İşçi Sendikaları, Odalar, Öğretmen Teşekkülleri, Tarım Teşekkülleri; Üniversiteler, Yargı Organları.

Bu listeden, anayasanın hazırlıklarına, hem siyasal partilerin hem kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının vb. temsilcilerinin katıldıkları anlaşılmaktadır. Bu “kusursuz” sayılmasa da, Türk Anayasa tarihinde anayasa hazırlık çalışmalarına katılanların oluşturduğu geniş yelpaze olarak tek örnektir. İleride yapılacak anayasa hazırlama çalışmalarında, elbette günün koşullarına uygun biçimde geliştirilerek, dikkate alınmalıdır.

Amuran:1982 Anayasası, kimler tarafından hazırlandı? 1961 Anayasası’nın hazırlanışıyla ilgili aralarında bir fark var mı?

Aybay: 1982 Anayasasını hazırlayan Danışma Meclisinin bütün üyelerinin, Beş Kişilik Askeri Konsey’in onayıyla atandıkları gerçeği karşısında, 1961 Anayasası ile fark açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu “Danışma Meclisi”, tarihimizde Osmanlı “Meclis-i Âyan”ından sonra, bütün üyeleri atamayla belirlenmiş ikinci örnektir.

1961 Anayasasının ilk taslağı olan ve Onar Tasarısı (Ön-Tasarı) olarak anılan metnin, zamanın en seçkin Anayasa ve Kamu Hukuku hocalarının nasıl hararetli tartışmalar sonucunda oluşturulduğuna tanık oldum. Bu metin, sonradan bazı önemli değişikliklere konu olmuşsa da, Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu çalışmalarına temel olmuştur. Buna koşut olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nce hazırlanmış Anayasa Taslağı da “yardımcı metin” olarak kabul edilmiştir. Temsilciler Meclis Anayasa Komiyonu’nca kabul edilmiş metin, Genel Kurul’da, değişik kurumlardan gelen temsilcilerce çok uzun tartışmalar sonucunda halkoyuna sunulur hale getirilmiştir.

1982 Anayasasını hazırlayan Danışma Meclisi, “dışa kapalı” bir görünüm vermiştir. Ben, o sıralar da Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan yardımcısıydım. Rahmetli Dekanımız Prof. Dr. Cevat Geray, sıkı bir “Mülkiyeli” idi; “Fakültemiz, 1960’da bir Anayasa taslağı hazırlamıştı, şimdi de aynı görevi yerine getirmeliyiz!” dedi ve Ankara Hukuk’tan bazı Hocaların da katılmasıyla oluşturduğumuz bir Kurulun hızlı çalışmasıyla bir metin hazırladık; bastırıp bir kitap haline getirdik. İstanbul Hukuk’tan tanıdığım, Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Orhan Aldıkaçtı’dan randevu alarak, Dekan Geray’la birlikte Meclis binasına gittik. Yanımızda iki paket halinde de bizim metni içeren kitaptan bolca nüsha götürmüştük. Pek hoş karşılandığımızı söyleyemeyeceğim. Aldıkaçtı’nın yanında, Anayasa Komisyonu üyesi olduğunu sandığım –çünkü kimse ile tanıştırılmamıza gerek duyulmamıştı– birkaç kişi bizimle hiç ilgilenmiyordu. Kitaplarımızı bırakıp, kısacık ziyaretimize son verdik. Sonuçta 1982 Anayasasına, bizim SBF metninden en küçük bir katkı bile olmadı. Sanırım, bizim kitap paketlerini hiç açmamışlardı bile …

Amuran: Günümüze dönersek Hukuk devleti olmanın gereği olan yargı güvenliği üzerinde de durmamız gerekiyor. Uzun yıllar Türk hukukuna hizmet eden bir bilim insanı olarak, erkler ayrılığı açısından yargımızın durumu nasıl görünüyor size?

Aybay: Çağımızda “erkler (güçler) ayrılığının yasama ile yürütme ayrımı” açısından pek de önemli olmadığı, aslında “yargı”nın bu iki erk karşısındaki durumunun belirleyici olduğu söylenir. İçinde bulunduğumuz durum, tam da bu görüşü desteklemektedir. 

  • Önemli olan, “yargı”nın bağımsız ve tarafsız olma niteliğidir.
  • “Yargı bağımsızlığı” çağdaş hukuk devletinin “olmazsa olmazı”dır. 

Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamaya yönelik hükümlerin amacı, yargıçlara “ayrıcalık” tanımak değil, haklıyı haksızdan, suçluyu suçsuzdan ayırmak gibi, toplumun esenliği bakımından çok büyük önem taşıyan bir işlevin sağlıklı bir biçimde yerine getirilmesini sağlamaktır. Bu işlevi yerine getirecek olan mahkemelerin “bağımsız” olması ve hukukun gereklerinden başka hiçbir kaygı duymadan karar vermesi gerekir. Mahkemelerin, özellikle yürütme organı (hükümet) karşısında bağımsızlıkları, yargıçların atanma usulleri, görev süreleri, görevden uzaklaştırılmalarını düzenleyen kurallar bu bakımdan büyük önem taşır.

Mahkemelerin bağımsızlıklarına koşut bir ilke de tarafsızlıktır. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düzgün (adil) yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesi, herkesin özel hukuk alanındaki haklarına ve yükümlülüklerine ilişkin davalarda ya da ceza hukuku alanında kendisine yöneltilen suç savları karşısında bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkı bulunduğunu belirtmektedir. İHEB m. 10-11’de aynı ilkeler belirtilmiştir.

Yargıçların tarafsızlığı, dava konusu olayla veya davanın taraflarıyla ilgili olarak hukukun gerekleri dışında bazı düşüncelerle davrandıklarını akla getirecek durumların söz konusu olmaması demektir.

Toplum yaşamı bakımından son derece önemli bir işlevi yerine getiren yargıçların ve yargının işleyişinde görev alan diğer yetkililerin, maddi ve manevi esenliklerinin sağlanması devletin başlıca görevlerinden sayılmalıdır.

Yargıçların ve savcıların, gerek mesleki bilgi ve donanım, gerek ahlâk değerleri bakımından örnek nitelikte olmaları, mesleklerinin saygınlığının korunmasına özen göstermeleri gerekir.

Yargıçların atanma yöntemleri, görev süreleri, görevlerini yerine getirirken dış baskıların etkilerine karşı korunmaları gibi konuların, “yargı bağımsızlığı” ilkesine uygun biçimde sağlanması gerekir.

  • Kısacası, yargılama yapan bir organın gerçekten “mahkeme” niteliğinde sayılabilmesi için, o organın bağımsızlığı ve üyelerinin tarafsızlığı konusunda hiçbir kuşkuya yer olmamalıdır.

Düzgün işleyen bir hukuk düzeninde, mahkemelerce verilmiş hükümlerin, mahkeme kararına uygun sonuçlar doğurmasının sağlanması gerekir; buna mahkeme kararlarının “uygulanması” ya da “icrası” denir. Mahkeme kararlarına saygı göstermek ve gereklerini yerine getirmek başta yürütme organı olmak üzere bütün devlet örgütünün görevidir.

  • Anayasa’ya göre, “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” (madde 138/son f.).

Aynı durum, onaylayarak taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca kurulmuş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için de geçerlidir. Bu, bize “dayatılmış” bir yükümlülük değil, kendi istencimizle (irademizle) onayladığımız Sözleşmenin (m. 46) ve Anayasamızın (m. 90) bir gereğidir.

Buna karşın, bazı siyasilerimizin zaman zaman kesinleşmiş mahkeme kararlarını uygulamaktan kaçındıkları görülmektedir.

Yargılama işlevi “mahkeme” adı verilen kurumlarca yerine getirilir. Mahkemelerin kuruluşu, görevleri, yetkileri ve nasıl çalışacakları, hangi usullerle sonuca ulaşacakları kanunla düzenlenir (AY. m. 142).

Mahkemelerde yargı yetkisi yargıç (hâkim) denilen ve kamu görevlileri arasında özel ve bağımsız bir yeri olan kişilerce kullanılır.

  • Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara buyruk veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz (AY m. 138/2).

Yargıçların; Anayasa, kanun, hukuk ve kendi vicdanları dışında hiçbir etki altında kalmaksızın adalete uygun davranmalarını sağlamak amacıyla konmuş kurallar, “yargıç güvencesi” denilen kavramla ilgilidir. Bu güvencenin temelleri, Anayasa’da belirtilmiştir:

Bütün bunlara ek olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarıyla oluşmuş şu önemli saptama da unutulmamalıdır: Adaletin gerçekleşmesi yetmez, gerçekleştiğinin halkça görülmesi de ve halkta adalete inancın yerleşmesi de sağlanmalıdır.

Özetle belirttiğim ilkeler açısından Türkiye’nin durumu, ne yazık ki, hiç parlak değildir. Siyasal iktidarın hoşuna gidecek yönde karar vermeyi reddeden yargı mensuplarının, türlü biçimlerde “cezalandırıldıkları” konusunda söylentiler süregelmektedir. Bazı “önemli” davaların görüldüğü sırada, yargıç ve savcılarla ilgili olarak yapılan görev değişiklikleri de dikkat çekmektedir. Öte yandan, Yargıtay’da, üyeliğe çok kısa bir süre önce atanmış bir kişinin, yapılan seçimle Anayasa Mahkemesine üye yapılması; “Yargıtay’da görev yaparken edinilmiş deneyimlerin Anayasa Mahkemesine taşınması” amacına hiç uygun olmamıştır.

Yargıçların ve savcıların atanmaları ve öteki özlük işleri konusunda karar veren Kurul’un (AS:  HSK) başında “siyasal” bir kişiliği olan Adalet Bakanının, yanında kendisine bağlı “müsteşar” (Bakan yardımcısı) ile birlikte bulunması; bu organın, tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda güven duyulmasını zorlaştırmaktadır.

Son söz olarak şunu belirteyim: “Adalet, Mülkün (Devletin) temelidir.” Bu temeli sarsacak eylemlerin, Devletin temellerini sarsmak demek olduğu unutulmamalıdır.

Amuran: Son sözünüzün bir uyarı, bir hatırlatma olduğunun altını çizmek gerekir. İnsan Hakları Eylem Planının gündeme getirildiği şu günlerde yaptığınız açıklamalar üzerinde siyasal iktidarın titizlikle durması gerekir. Eğer bir zihniyet reformuna gerek duyuyorlarsa. Çok teşekkür ederiz.

AybayBen teşekkür ederim.

KUVVETLER AYRILIĞINA DÖNÜŞ İHTARI

KUVVETLER AYRILIĞINA DÖNÜŞ İHTARI

Av. Hüseyin Özbek

31 Mart yerel seçimlerinin ilk kaybedeni başkanlık sistemidir. Kuvvetler ayrılığını dışlayıp, tek adamın yanılmazlığına, bireysel aklın ortak akıldan üstünlüğüne dayanan iddialı tez iflas etmiştir.

Parlamenter rejimde partiler üstü konumu nedeniyle sembolik ve saygın Cumhurbaşkanlığının yerini alan yeni sistemde başkan, zaferin mimarı, yenilginin tek sorumlusu görülecektir.

Yerel seçimin başarısızlığı, yerel seçim sınırları içinde mütalaa edilmeyip, topyekun mağlubiyet olarak algılanacaktır.
Gelecekteki seçim zaferlerine ve ömür boyu iktidara kurgulu bir hayalin ürünü başkanlık sisteminin yaşamın gerçekliği karşısındaki bozgunu, bu dayatmanın demagoglarına ders olmalıdır.

Kitleleri lider kültü etrafında birleştirmeyi, başarının mutlak garantisi gören lider tapıncının doğru olmadığı ortaya çıkmıştır.

Osmanlı imparatorluğu, saltanat ve hilafet ayakta iken, 1876’da ilk Anayasa ile (Kanun-u Esasi ) bir tür parlamento (Meclis-i Mebusan) denemesi olan, meşrutiyet rejimine geçmişti. Bu, keyfi bir tercih olmaktan öte, konjonktürün ve uluslararası güç dengesinin dayattığı bir zorunluluktu.

Geçmişten günümüze, 1876- 1921 -1924 -1961- 1982 olmak üzere 143 yılda 5 Anayasa yapmış olan ve parlamenter sistemi temel almış bir topluma zorla giydirilen elbisenin dikişleri patlamış, sağından solundan dökülmeye başlamıştır.

Türkiye’nin devlet sistematiği; hukuk meşruiyetine dayanan, ulus devlet, üniter yapı esaslı parlamenter rejimdir. 29 Ekim 1923, bu eksende inşa edilen devlet yapılanmasının simgesel tarihidir.

Ortada bu temel tercihi ve tarihsel rotanın değiştirilmesini gerektirecek haklı bir neden de bulunmamaktadır. Akıl, bilim ve gerçeklik dışı bir inadın ülkeyi sürüklediği yere dikkat edilmelidir.

Yaşanan karmaşa ve etrafın toz dumanının etkisinde kalmadan bakıldığında görülen manzara son derece nettir:

  • Tarihin diyalektiğine, toplumun sosyal genetiğine aykırı bir fantezinin ürünü başkanlık sisteminin erken iflasına hep birlikte tanık oluyoruz.

Ankara, İstanbul gibi eski ve yeni başkentler başta olmak üzere, iktidar partisinin arka bahçesi, ekonomik ve siyasal lojistiği olan önemli metropollerin kaybı, yerel seçim yenilgisinden çok daha öte anlam ifade etmektedir.

Muhalefetin zaferi, muhalefet partisinin siyasal başarısından çok, tek adam rejimine ve ötekileştirici dile karşı halkın doğal tepkisi olarak okunmalıdır.

Yerel seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tablo, Türkiye’yi içeride kutuplaştırıcı, dışarıda yalnızlaştırıcı tek adam rejimini terk edip, yeniden güçler ayrılığını esas alan parlamenter sisteme dönme arzusu olarak okunmalıdır.

Yerel seçim sonuçları, tarihsel tercihini uygarlık ve demokrasiden yana yapmış Türkiye’nin, her anlamda olağanlaşması için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Uğur CİLASUN : NUTUK

NUTUK

portresi

Dr. Uğur CİLASUN
YURT Gazetesi,
07.11.16

6 Kasım 2016 günü sabah uyandım. Memlekette vaziyet-hâl ve ahvâl-i şerait şöyle idi:

Misak-ı Milli sınırları dışında dost olarak bir tek komşu devlet kalmamış idi.
Ordumuz, Suriye’de eğittiği başıbozukları, IŞİD denen İslami terör örgütünün üzerine gönderiyormuş gibi yapıp, Suriye idaresine muhalif Kürt kuvvetlerine hücum ettiriyordu. Sultan ve Sadrazam bu harekâtı tasdik etmeyen ABD’ye ‘’Eey Amerika’’ diye posta koyup, kapalı kapılar ardında temenna çekiyordu.
Eğitimli başıbozuklar bir gün üç köy alıyor,ertesi gün beş köy verip geri çekiliyordu.
Sultan Irak’ta Musul’a sefer etmeyi ve fethetmeyi çok istiyordu.
Bunun için sınıra tanklar ve asker yığıyordu ama Irak Başbakanı, ABD ve Rusya ‘’hööt’’ deyince kıpırdayamıyordu.
Sultan hırsından muhtarları toplayıp onlara “gazanız mübarek ola” naraları attırıyordu.
Misak-ı Milli sınırları içinde terör örgütleri cirit atıyordu.
PKK’lı şakiler ve IŞİD’li haramiler her gün şehirlerimizde bombalar patlatıyor, asker, polis, sivil, çoluk-çocuk demeden insanlarımızı katlediyordu.
Buna karşı Saray ve çevresi hamasi nutuklar atıp, ölenlere rahmet, ailelerine başsağlığı dilemekten başka bir şey yapmıyordu.
Bütün memlekette “örfi idarenin” bir alt basamağı olan “Olağanüstü Hal” ilan edilmiş idi.
Meclis-i Mebusan’ın kanun yapma selâhiyeti elinden alınmış, Heyet-i Vekile’ye devredilmiş idi.
Bu suretle mebuslar, bir anda boşta gezen ‘kaldırım mühendislerine’’ dönüşmüş idi.
Anayasa lüzumsuz bir metin halini almıştı.
Bir iktidar mebusu, televizyonlardan, “Anayasayı yırtıp yakacağız” diye şirretleniyordu.
Anayasayı korumakla vazifedar mahkeme “yetkim yok” diye kanun hükmünde kararnameleri incelemeyi reddediyordu.
15 Temmuz akşamı “aslında iktidar bizim hakkımız” diye Cumhuriyete karşı ayaklanan FETÖ’cüleri, 31 Mart Vakası’nda olduğu gibi düzenli orduları ve demokrasiye inanmış sivil güçler marifeti ile defeden saray idaresi,

  • Bu ayaklanma bize Allahın bir lütfudur diyordu.

Darbecilerle birlikte nerede kendisine muhalif bir teşkilat mensubu, Darülfünun hocası, muharrir, gazeteci ve benzeri kişi varsa işinden ayırıyor, hapishaneye atıyor, olmadık eza-cefa yapıyordu.
Son olarak muhalif “Cumhuriyet” ceridesinin idareci ve muharrirlerini derdest edip hapishaneye tıkmıştı.
Sultan’ın “selahiyetlerinin azlığı” şikâyeti ile getirmek istediği, garplıların “Diktatorya” dedikleri idareye destek vereceğini açıklayan Meclis-i Mebusan’daki bir fırkanın reisi Devlet Efendi’nin arzusu üzerine, HDP Fırkasının Kürt mebusları gözaltına alınıp tutuklanıyordu. Memleketin afakını, büyük şair Tevfik Fikret’in dediği gibi bir “dûd-ı muannid” sarmış idi.

Ey Türk Gençliği!

İşte bu ahval ve şerait altında dahi vazifen Cumhuriyeti ve Demokrasiyi ilelebet müdafaa ve muhafaza etmektir. Muhtaç olduğun kudret sana “ATA”ndan tevarüs etmiştir.’’
================================
Evet Dostlar,

Meslektaşımız, bizim gibi Halk Sağlığı Uzmanı hekim olan ağabeyimiz Uz. Dr. Uğur Cilasun’un “NUTUK” adını verdiği “hiciv” ve “tarihsel analoji” yazısı yukarıda. Çok öğretici ve düşündürücü değil mi?? Tarihten eytişimsel (diyalektik) çıkarımları yap(a)mayan toplumların başı, benzer koşullarda benzer sonuçlar determinizmi gereği dertten – beladan kurtulamıyor; TARİH HAZRETLERİ TEKERRÜR EDİYOR!..

Oysa Mustafa Kemal Paşa bu olgunun da ayırdındaydı ve en büyük kutsal emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti‘ni ne bağrında yetiştiği ve sonsuza dek Başkomutanı olduğu Ordu’ya ne de Kurtuluş Savaşı’nı Başkanı olarak verdiği TBMM’ye emanet etmiş; tam da TÜRK GENÇLİĞİNE bırakmıştı.. O denli emindi ki; kendi ölümlü bedeninin elbet bir gün toprak olacağını biliyor ama Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşayacağını haykırıyordu..

Sevgi ve saygı ile.
08 Kasım 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI YAKLAŞIRKEN


23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI YAKLAŞIRKEN
(-TBMM, ulusun meclisidir… O,  ancak ulusun hizmetkârıdır…)

portresijpg

Prof. Dr. Kemal Arı 

23 Nisan 1920… Hay babam, hay!
Gelin o güne, o günün ayrıntılarına odaklanalım…

 

Tarihçi aynasını, tarihin bu kesiti üzerine tutalım ve alıp önümüze o görkemli günü,
onun anlamını sorgulayalım…
Var mısınız? Evet, başlıyoruz…

23 Nisan 1920, Cuma gününe denk geliyordu. O gün özellikle seçilmişti.
Çünkü İslam Dinine göre kutsal yönü olan bir gündü ve İslam Ahali, meşveret için camiye giderdi. Hep birlikte, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Hacı Bayram Camisi’nde namaz kılındı. Sonra camiden çıkılınca, yürüyerek Meclisin açılacağı tarihse yapıya geldiler. Eller açıldı, dualar edildi; kurbanlar kesildi…
Türkler, Ankara’nın bozkırında gerçek bir bayram yaşıyorlardı.

Ulusal coşku, en üst düzeydeydi.

Kıt olanaklar içinde her yer bayraklarla süslenmişti. Güzel bir ilkbahar günüydü.
Güneş, ufuktan gözlerini Meclisin açılması için yığılmış olan kalabalıkların üzerine gözlerini dikmiş; gülümseyerek bakıyor; ılık sıcaklığını tenlerin içine, yüreklere dek salıyordu. Bu sıcaklık, karanlıkları dağıtacak ışıl ışıl günlerin geleceğini muştuluyor gibiydi.

Belleklere gelince, neleri anımsamıyordu ki!
Her şey geçmişin gri, boz renkli dumanları arkasında, bütün acı yanlarıyla
sırıtıp duruyordu.
İşgaller; tecavüzler; çiğnenen ulusal onur; derken İstanbul Hükümeti’nin acizliği;
bu acizlik yetmiyormuş gibi, ulusal tepkileri köreltme çabaları…
Ne demekti ki bu şimdi?
Örneğin Heyet-i Nasihalar ne anlama geliyordu?
Bu kurulların kuruluş nedenlerini kendince sıralayan arkadaki anlamı neydi?

Olup biten kötülüklere ve kimi zaman insanın kanını donduran yaşanmış acılara bakarak, şunu mu söylüyordu Heyet-i Nasihalar aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin neredeyse bugün tanrısal bir değer verilmeye çalışan acz içindeki yöneticileri:

  • “Ey Ahali… Artık kırıla kırıla ne denli kaldınız bilmiyoruz ama, biz bu olup bitenlere bir çözüm bulamıyoruz. Sizleri bu kötülüklerden kurtarmak için, size karşı sorumluluklarımızı yapamıyoruz… Siz de tepkiler ortaya koymayın! Silahlara sarılmayın! Bırakın tecavüzler olsun! Kirli ayakların altında ülke çiğnensin! En kutsal değerler ayaklar altına alınsın!”

Gerçekte olup bitenler karşısında bunlar söylenmiyordu belki; ama görüntünün arkasındaki gerçekler, bunlardan başka şeyler değildi. Hele kimi sözler vardı ki, bunlar, bu söylenen sözlerden de acıydı. Örneğin kimi resmi duyurularda düşman askeri için, onların Müslümanların dostları ve padişahın konukları olduğu söyleniyordu!

Dostlarımız ve padişahımızın konukları, konuk olarak ülkemize gelmiş ve o nedenle mi analarımızın, bacılarımızın ırzına saldırıyor, ülkenin kaynakları kurutuluyor,
direnişi kırılıyor ve onun için mi atalarımızın mezarları, Türk kanı bulanmış çizmelerle çiğneniyordu?

Ve bu dostlar, adım adım Sevr’i bir idam fermanı gibi hazırlamaya uğraştıkları günlerde, sanki şunları söylüyorlardı:

“Biz sizi hukuka göre yargıladık… Hukukun yerine gelebilmesi için Türklerin yok edilmesi gerekiyor. Uzat boynunu kemendeey koca Türk! Ölüm senin için artık hak!”

Allah, Allah; hale bak! Evet, bundan başka hiçbir anlam taşımıyordu gerçekten de
olan biten şeylere bakıldığında… Emperyalizmin hukuku buydu işte…

Uzat başını, uzat; hukuku temsil ettiğini söyleyen güçler, yok etsin Türk’ü ve böylece adalet yerini bulsun ha? Sen yok ol ki o senden kalan coğrafyaya egemen olsun; tıksırıncaya, patlayıncaya dek sömürsün…

Onun derdi zaten baştan beri soymak, el koymak ve sömürmekti. Bu nedenle direnen boyunlara tırpanı çalacaktı elbet… Buna yemini vardı. Yoksa sen yok oluyormuşsun, tarihten siliniyormuşsun; bunların hiçbir anlamı yoktu Batı’nın algı dünyasında…
Yok etmek, onun doğasında vardı. Bunu ya kendi yapar, ya taşeronlarına yaptırırdı. Daha olmadı seni yine senden olanla karşı karşıya getirir, sonra birbirinizi size kırdırtır; ardından karşına geçer, sen suçlusun, sen ezildin, sen de ezdin der;
o başkalarını kırdırırken, kendisi nereden ne elde edeceğinin hesabını yapardı… Sözde, masum olanın yanında görünür, bu kez sanki hiç kışkırtan kendisi değilmiş gibi sahte gözyaşları dökerdi.

Akıl almaz baskılar, onur kırıcı durumlar ve işlerdi bunlar…

O günlerde, Anadolu’da Temsilciler Kurulu’nun dayatmasıyla, kapatılmış olan Meclis-i Mebusan, yani Osmanlı mebuslar meclisi açılmıştı…
Mustafa Kemal Paşa, bu meclisin açılmasını şiddetle istemesine karşın;
“Hayır!” diyordu;
“İngilizlerin gölgesinde açılacak bir meclisten bir yarar elde edilemez.
Kaçınılmaz olarak meclis Anadolu’da açılmalıdır… Öyle ki bu meclis açıldığında
ben de ulusal işleri izleyebilmek ve onlara yön verebilmek için bu meclise
başkan olmalıyım!”

İdealist ve yurtseverdi Atatürk
Yurdu için, her şeyi göze alabilen bir karar adamıydı…

Dolayısıyla yetkiyi hiçbir makamdan, kuruldan ya da kişilerden almıyor;
tek “dayanağı”, Ulusun temiz bağrı ve kendi ulusal vicdanı…

Ancak O’nun önerisi yerine getirilmedi. Kendisi de İstanbul’a gitmedi.
Meclis İstanbul’da açıldı. 28 Şubat 1920 günü Ulusal And’ı (Misak-ı Milli) Anadolu’dan tek tek Mustafa Kemal Paşa’nın seçerek gönderdiği özel bir kurulun çabalarıyla Meclis kabul etmiş ve orada ulusal amacı açıklamıştı. Bu And, tek tek
Türk Ulusu’nun yurt topraklarının sınırlarını belirliyor;
ardından da tam bağımsızlık vurgusu yapıyordu…

Ancak İngilizler bundan olağanüstü rahatsız oldular. Ve bir anda Meclisi basarak,
tek tek milletvekillerini tutukladılar. Silahlı birlikler, Meclis koridorlarından geçerek, toplantı durumunda bulunan milletvekilleriyle karşı karşıya geldiler. Önce bir arbede oldu. “Direniş” bağırmaları, haykırışlar arasında, İngiliz askerleri, kimi milletvekillerini süngü zoruyla, kimi zaman da yakalarından tutup, koyun gibi sürükleyerek,
kuytu yerlere tıkıvermişlerdi.

Yerlerde sürüklenen, yalnız milletvekilleri değildi ki!
Türklerin onuru da yerlerde sürüklenmişti.

Manastırlı Hamdi Bey adlı yurtsever bir telgrafçı, bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildiriyor, bu görevini alnına sıkılıveren düşman mermilerinin
hedefi olana dek özverili yerine getiriyordu…

Ne yapılabilirdi ki?

Mustafa Kemal Paşa, bu olaya karşı büyük bir öfke duyarak, derhal karşılık verdi.
Lloyd George’un da yeğeni olan Albay Rawlinson Erzurum’daydı… Paşa, Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya ünlü buyruğunu verdi: Malta’ya sürülen ulusun vekilleri özgürlüklerine kavuşuncaya dek, Rawlinson ve birliği tutuklanmalıydı.
Karabekir Paşa hiçbir duraksama göstermedi. Ardından da Eskişehir ve Afyonkarahisar’da bulunan yabancı birliklere karşı Türk birlikleri harekete geçirerek, bunları tutukladılar.. Bu emri de Mustafa Kemal Paşa vermişti.
Dişe diş, politikası uygulanıyordu.

Bununla yetinilmedi; İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki paralarına el konuldu.

Ardından da işgal güçlerinin, Anadolu’ya ilerleyebileceği düşünülerek,
onların olası ilerlemelerini yavaşlatmak için, yer yer demiryolları imha edildi.

İstanbul’un sesi soluğu kesilmişti. Cansız mecalsiz, bir yana atılmış gibiydi
ülkenin yazgısını elinde bulunduran yüce kurullar…

 Ancak Ankara ulusun gerçek temsilcisi olarak, duyarlığını göstermeye kararlıydı. Mustafa Kemal Paşa, bir bildiri yayınlayarak, İstanbul’un haksızca işgalini kınadı. Ankara bütün dünyaya işgalin haksız olduğunu, kesinlikle kabul edilmeyeceğini ve geçersiz olduğunu haykırdı.

Bu tarihin akışına karşı sanki karanlıkların ortasına atılmış bir haykırış, bir direniş çığlığıydı. Yurtları işgal altında iken direniş göstermeyenler, onursuz bir yaşamı,
zilleti, yüz kızartacak duyguları kendi vicdanlarına karşı nasıl anlatabilirlerdi ki?

İstanbul’un işgalinin üzerinden üç gün geçmişti. 19 Mart günü, Mustafa Kemal Paşa Temsil Kurulu (Heyet-i Temsiliye) imzasıyla bütün vilayetlere bir genelge göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir ulusal meclisin toplanacağını bildirdi. Bu Meclis, Meclis-i Mebusan’ın işgal nedeniyle yasama ve yürütme görevini yapamaz duruma düşürülmesinden dolayı zorunlu olarak toplanacaktı. Ulusun iradesini yansıtan meclis, yabancı güçlerce dağıtılmıştı. Buna boyun eğmek ve bunu kabullenmek, yurda karşı işlenmiş bir ihanetti. Açılacak meclise başkentin korunması, ulusun bağımsızlığı ve devletin kurtarılması için gerekli önlemleri düşünüp uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler verilecekti. Bunun için seçimlerin yapılması ve güvenilir kişilerin Ankara’ya gönderilmesi gerekliydi.

Mustafa Kemal Paşa, açılacak meclisi bir “Meclis-i Müessesan”,
yani kurucular meclisi olarak görüyordu.

Niçin?

Çünkü Kurucu Meclisler yeni bir sistemi kurarlardı.

O da artık saltanat rejimine karşı, Kurucu Meclisin ulusun iradesini yansıtacak
bir siyasal sistem kuracağını düşünüyordu.

Yeni Meclis, bu niteliğiyle yeni bir yönetim biçimi getirmek için kurgulamış ve tasarlamıştı. Ancak bunu açıklamak ilk başta sıkıntı doğurabilirdi.
Bu nedenle şimdilik bu sözcük kullanılmıyordu.

Bu meclisin işlevini tamamlayabilmesi için, yurdun seçilmiş bireyleri
Ankara’ya gelmeliydiler…

Artık ülkenin birçok yerinde ulusal güçlerin denetiminde seçimler yapılıyordu.

Bu arada Sultan ve Halife, Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları hakkında kararını çoktan vermişti bile… Onlara göre Mustafa Kemal Paşa bir haindi.
Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmıştı.

Ulusun yanında olmak, Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmaktı, ha?

Bu nedenle; “Beyan buyurula” diye başlayan fetvalar ve fermanlar hazırlandı.

Türkiye böylece bir iç savaşın içine yuvarlanıvermişti.
Dinsel açıdan kutsal olan ne varsa, orta yere dökülmüş, yanlış algılamaların ve tutumların kirli ellerinde didiklenip duruyordu. Dini yücelttiğini, din adına bu eylemlere ve tutumlara giriştiklerini düşünenler, yurt savunması gibi belki dinsel yükümlülüklerin en başında yer alması gereken bir konunun ne denli dışında kaldıklarının ayırdında bile değillerdi.

Milletvekilleri Ankara’ya doğru, tozlu topraklı yollara dökülmüşlerdi.
Yollara dökülenlerin yanı sıra, yola çıkamamış olanlar da vardı:

Kargaşa ve kalkışma eylemleri, kimi kişilerin adları belirlense de,
onların Ankara’ya doğru yollara dökülüşüne olanak vermemişti.

Milletvekili olacak kişiler yolculuk için hazırlıklarını yaparlarken, Ankara’da da hummalı bir çalışma başlamıştı. Meclis nerede açılacak, hangi bina ilk meclis binası olarak ayrılacak; bunun hazırlıkları yapılıyordu. Gelen önerilere göre kimi binalar gözden geçirildi. Önerilenlerin kimisi küçük, kimisi kentten uzaktaydı. Bu aşamada, Meclis için en uygun binanın, İttihat ve Terakki Cemiyeti için hazırlanmış kulüp binası olduğu görülüyordu. Bina gözden geçirildi; eksikleri belirlendi; ardından da ivedi olarak onarımına başlandı. Ulucanlar‘da yapımı süren bir ilkokulun çatısındaki kiremitler alınarak, getirilip Meclisin toplanacağı binanın çatısına sıralandı. Bunlar yetmedi;
halktan kimi kişiler, kendi çatılarından söktükleri kiremitlerle binanın çatısının eksiklerini tamamladılar. Toplantı salonunda ise oturacak yer yoktu. Bunlar da (sıralar!) bir ilkokuldan getirildi. Salonun aydınlatılması için gerekli ışık yoktu;
bu nedenle bir kahvehaneden büyük bir asma lamba getirilip, salonun ortasına asıldı.

Ve o gün… 23 Nisan 1920
Hay babam, hay…
Ulus, kendi elleriyle, o günkü dar koşullarda, kendi Meclisini kurmuştu.
Türkiye büyük çırpınışların, kaygıların olduğu ortamda; en büyük ulusal kurumunu
kendi elleriyle yaratmıştı… O Meclis, Ulusun yazgısına el koyacaktı.

En yüce güç, Ulusun gücü ve onu temsil eden en önemli kurum da
Büyük Millet Meclisi’ydi.

O günlerden bugünlere ne kaldı?
Ülkemizde olup bitene bakıldığı zaman, kimi zaman düş kırıklıkları yaşamamak
olanaklı değil… “Böyle olmamalıydı” diyeceğiniz yığınla şeyler var…
Bir yönden de çok şey anlamını hala koruyor. Bize düşen ne?
Anlamını yitiren şeyleri yeniden anlamlı kılalım, kalan ne varsa, onları da daha nitelikli
ve işlevsel yönden güçlendirelim… Tarihsel özümüze ve anlamımıza yönelelim.

23 Nisan geliyor: Coşkusu daha bugünlerden sarsın bizi, yüreklerimizi…
Unutmayın; Meclis’i bizler, bizim gibi düşünenler, yurtseverler yarattılar.
Meclis yurtseverlerindir; Ulusa ihanet etme eğilimi içine girip, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast edenlerin değil… Yıpranan imgeyi ve işlevi yeniden diriltelim.
İmgeye ve yapılan işlere, tarihsel derinliği olan yeni anlamlar verelim…

Meclis, Ulusun Meclisidir!

Kimi para babalarının ya da çıkar duygusuyla ulusal istenci önemsemeyenlerin tekelinde olamaz o yüce kurul.. Ulusun gerçek istencini içinde taşıyan kutsal bir kurum olarak hep ayakta kalmalı ve bu yönüyle Ulusun yazgısında, Ulusun çıkarlarıyla bütünleşmiş bir politik duruşu, inatla kendi içinde taşımalıdır.

Bu nedenle şimdiden, bütün yüce Türk Ulusu’nun
23 Nisan Ulusal Egemenlik bayramını kutluyor, yurduma sıcak bahar havalarıyla birlikte nice esenlikler ve güzellikler gelmesini gönülden diliyorum… (13.04.2014)