Tele1 televizyonuna RTÜK cezasını kınıyoruz..

Tele1 televizyonunda yayınlanan “18 Dakika” programında Kaşıkçı cinayetine ilişkin yapılan eleştirilere ise RTÜK tarafından idari para cezası verildi

Washington Post yazarı, Suudi Arabistan vatandaşı gazeteci Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim’de, girdiği Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğundan bir daha çıkamamış dünya gündemine oturan Kaşıkçı cinayeti Suudi Arabistan tarafından itiraf edilmişti. Muhalefet de “3. dünya ülkelerinin Türkiye’de infaz yapabildiğini” söyleyerek iktidarı eleştirmişti.

Kitap seti sipariş et Tele 1’e destek ol

İzleyici sponsoru ol destek ver

ABC gazetesi ve TELE1 televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ile Prof. Dr. Emre Kongar’ın yorumladığı “18 Dakika” programında Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin yapılan eleştiriler “suç” sayıldı ve Tele1 televizyonuna 6112 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkındaki Kanun’un 8. maddesinde yer alan “İnsan onuruna ve özel hayatın gizliliğine saygılı olma ilkesine aykırı olamaz, kişi ya da kuruluşları eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı veya iftira niteliğinde ifadeler içeremez” hükmünün ihlali sebebiyle idari para cezası verildi.

Merdan Yanardağ’dan tepki:

‘AKP’NİN DIŞ POLİTİKASINA AYKIRI YAYINLAR YAPTIK, YAPAĞACAĞIZ’

“RTÜK, Tele 1’e “C. Kaşıkçı cinayetine ilişkin, Türkiye’nin milli politikalarına aykırı, eleştiri sınırlarını aşan yorumları” nedeniyle para cezası vermiş. Biz Türkiye’nin değil, AKP iktidarının dış politikasına aykırı yayınlar yaptık, yapmayı da sürdüreceğiz.AKP, Türkiye değildir.

Cezalarla Tele 1’i susturamayacaksınız!
Bir destek de sen ver…

=================================================
Dostlar,

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için

“İspat etmezse şerefsizdir ve alçaktır
FETÖ’cülerle beraber işbirliğinin bedelini ödeyecektir…
Bir çirkefle karşı karşıyayız…
Cumhurbaşkanının veya yakınlarının paralarının olduğunu ispat etmezse, biz onun boğazına ne takacağız o görecek, hangi çıngırakları takacağız
Bir düzenbaz söz konusudur…
Bu adam edepsiz siyaset yapıyor…
Türkiye böyle bir sahtekâr görmemiştir…”

diyen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

AİHM KARARINA ATIF

Hürriyet Gazetesi’nden Mesut Hasan Benli’nin haberine göreSavcılığın kararında, AİHM içtihatlarına atıf yapılarak Soylu’nun sözlerinin, ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkı kapsamında olduğu savunuldu. Kararda özetle şöyle denildi:

  • “Fikirlerin serbestçe dile getirilmediği toplumlarda kamusal sorunlar hakkında sağlıklı bilgi edinmek ve çözüme ulaşmak mümkün değildir. Bireylerin bakış açılarına hoşgörülü yaklaşmak, demokratik siyasi sistemin önemli bir bileşenidir. AİHM, ifade özgürlüğünün herkes için değerli olmakla birlikte siyasi partiler ve faal üyeleri için özel bir önem taşıdığını belirtmiştir.
  • Politik tartışmalar esnasında politikacılara yöneltilmiş eleştiriler söz konusu olduğunda, saldırgan sözcükler kullanılması, sert eleştiriler yapılması ve kaba cümleler kurulması beklenebilir bir şeydir ve AİHM daha fazla hoşgörü gösterir. AİHM daha ileri bir kabul ile bilgi ve kanaatleri açıklama özgürlüğünün bir ölçüde abartmayı hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerdiğini savunmuştur.”

Bakan Soylu’nun 11 Aralık 2017’de katıldığı bir televizyon programında sarf ettiği sözlerin ardından Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.
****
AKP iktidarı 31 Mart 2019 yerel seçimleri yaklaşırken panik içinde. Eridiğini görüyor..
Bir yandan kendi yarattığı yapısal ağır ekonomik bunalımı ile boğuşuyor, bir yandan da korku – baskı – yıldırma ile karşıtı toplum kesimlerini sindirmek istiyor.

Bu yol çıkmaz sokaktır. İnat ve ısrar edilirse açık faşizme sürüklenir ülke ve

  • AKP = Erdoğan’ın sonu da tarihteki tüm faşist rejimler gibi olur.. er ya da geç..

RTÜK, toplumu daha da gerecek bu adaletsiz kararını geri almalı ve cezayı kaldırmalıdır. TELE1’in bu cezayı haketmediği, RTÜK’ün hangi dürtülerle (saiklerle) davrandığı kamuoyunca iyi bilinmektedir..

TELE1’i tümüyle hukuk içinde buluyor ve desteklemeyi sürdürüyoruz.

RTÜK üyeleri hakkında görevlerini kötüye kullanmaktan kamu davası açılmalıdır.

  • Biz cezayı onaylayan RTÜK üyeleri hakkında buradam SUÇ DUYURUSU YAPIYORUZ.

Başta Erdoğan, tüm AKP’li ve AKP’cileri, ülkemizin selameti adına sağduyuya çağırıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 07 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Rona Aybay ne diyor…

Rona Aybay ne diyor…

Emre Kongar

– Rona Aybay, uluslararası yargıçlık görevi yapmış, övündüğümüz bir akademisyendir. 
Avrupa Konseyi Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Savaşım Komisyonu ile Bosna Hersek’teki insan hakları ihlallerini incelemekle görevli AGİT komisyonu üyeliklerinde bulunmuştur. 
Ayrıca, Bosna Hersek İnsan Hakları Mahkemesi’nin kurulduğu 1996’dan, kapandığı 2003’e dek Avrupa Konseyi tarafından seçilmiş uluslararası yargıçlık görevi yapmıştır. 
Çalışmaları arasında “İnsan Hakları Hukuku” en önemli kitaplarından biridir. 
Anlı şanlı hukuk profesörlerinin dillerini yuttuğu haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik dönemlerinde, temel hak ve özgürlüklerin yılmaz savunucusu olarak sürekli sesini yükseltmiş olan bu değerli hukukçu, AİHM’nin son Demirtaş kararı konusunda bir mektup yolladı:

1) Bu kararın bizi “bağlamadığı” kesinlikle söylenemez
a) Uluslararası Hukuk açısından AİH Sözleşmesi’nin 46. maddesi, taraf devletlerin, taraf oldukları davalarda, Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı yükümlenmiş olduklarını, en açık bir dille belirtmiştir. 
b) İçhukuk açısından 
Anayasanın 90. maddesine göre AİHS, “kanun” hükmündedir (son fıkra). 
Türk kanunuyla, uluslararası antlaşma hükmünün çatışması halinde, antlaşma hükmü “esas alınır” (aynı fıkra). 
2) Türkiye’nin yapacağı “hamleler” ne olabilir: 
Türkiye, AİHS madde 43’te düzenlenen koşullarla ‘Büyük Daire’ye başvuru (temyiz) yoluna gidebilir (3 aylık süre içinde). 
O yolla da, lehte bir sonuç alınamazsa, karar kesinleşmiş olur. 
3) Karar kesinleştikten sonra ne olur ? 
Bu aşamadan sonra, kararın infazı Bakanlar Komitesinin yetkisine girer. Bakanlar Komitesi, fiilen Avrupa Konseyi üyesi devletlerin Strazburg’daki B. Elçilerinden oluşan bir siyasal kuruldur. Bu kurul, kararın içeriğiyle ilgili hiçbir yetki kullanamaz; görevi, kararın ilgili devletçe uygulanmasını sağlamaktır. 
Burada, teknik birtakım ayrıntılar devreye girer; diplomatik pazarlıklar, oylamalar yapılır, konu tekrar Mahkeme’nin incelemesine sunulabilir ama sonuç değişmez. Er-geç Mahkeme’nin vereceği kararın uygulanması zorunludur
4) Bütün bunlara karşın, Türkiye, kararı uygulamazsa ne olur? 
Diplomasi devreye girer, diplomatik yoldan bir çözüm de bulunamazsa, sonuç Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinden “ihracı” ya da kendi kararıyla çekilmesidir. 
Avrupa Konseyi diplomatları arasında, şaka yollu, bir devlet için “ihraç” kararı alınması “nükleer silah kullanımına” benzetilir; yani, diplomatik süreç olabildiğince uzatılır. 
Şu anda Avrupa kıtasında Avrupa Konseyi üyesi olmayan tek devlet Belarus’tur. Yunanistan, “Albaylar Cuntası” döneminde “ihraç” tehdidi ile karşılaşmış, kendisi üyelikten çekilmiştir ki, bu tek örnektir.
***
Ciddi bir hukukçu olduğu için, elbette Aybay’ın dile getirmediği bir çözüm daha vardır ki, o da Demirtaş’ın “tutukluluk” halinin sona erdirilmesi için, “yıldırım hızıyla” yargılanıp “mahkûm” edilmesidir… 
Dilerim adalet mekanizması, bir de, tüm hukuk sistemini altüst edecek olan böyle bir “yıldırım hızıyla yargılama” ayıbının altına imza atmaz. 

Bu iktidar doktorları neden sevmiyor?

Bu iktidar doktorları neden sevmiyor?

Emre Kongar

06.11.18, Cumhuriyet

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bu iktidar, kendisinden ve kendisine kayıtsız koşulsuz boyun eğenlerden başka kimseyi sevmiyor. 

Profesyonel meslek ahlaklarına sahip çıkan, bu yüzden de iktidarın dayattığı yalan – yanlış kurallara boyun eğmeyen meslek mensuplarından, özellikle hoşlanmıyor: 
Çünkü doktorlar, avukatlar, mühendisler hem kendi meslek ahlâkları olduğu için iktidarın yanlış uygulama ve baskılarına karşı direniyorlar, hem de iktidara dalkavukluk yapmadan uyguladıkları mesleklerindeki başarılarıyla, yaşamlarını siyasete bağımlı olmadan sürdürebiliyorlar.
***
Bu iktidar, profesyonel meslek mensuplarının meslekî ahlâk ve uygulamalarını geliştirmek için onlara eğitim veren ve onları denetleyen Sivil Tolum Kuruluşlarını da bırakın sevmeyi, adeta kendisine düşmanmış gibi görüyor. 
Toplumun refah ve uygarlık düzeyinin yükselmesinde çok önemli işlevler yüklenen Türkiye Barolar Birliği, Türk Tabipleri Birliği, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi Sivil Toplum Kuruluşları, bu iktidar tarafından sürekli suçlanıyor, engelleniyor, baskı altına alınmaya ve yetkileri daraltılmaya çalışılıyor.
***
İktidarın yeterince güdümleyemediği Sivil Toplum Kuruluşlarının, STK’ların başında gelen Türk Tabipleri Birliği’ne ve doktorlara karşı olan düşmanca tutumu, “Sağlık çalışanlarına şiddetin önlenmesine yönelik” diye pazarlanmaya çalışılan 44 maddelik son “Torba Yasa” ile iyice belirginleşti. 
Torba yasa teklifi ile olağanüstü hal döneminde “kamudan ihraç” edilmiş olan hekimler ile diş hekimlerinin özel sektörde çalışmaları da sınırlandırılıyor ve neredeyse olanaksızlaştırılıyor. 
Güvenlik soruşturmalarının olumsuz gelmesi nedeniyle zorunlu hizmet yapamayan doktorların, zorunlu hizmet süreleri boyunca herhangi bir yerde çalışmaları yasaklanıyor.
***
Teklif ile Türk Tabipleri Birliği, TTB, Diş Hekimleri Birliği, DHB ve Türk Eczacılar Birliği, TEB’in kimi yetkileri de bu kuruluşlardan alınıyor. 
Buna göre 1’den çok kurumda çalışmak için TTB’den ve DHB’den izin almak zorunluluğu kaldırılıyor. 
Aynı şekilde piyasada bulunmayan ilaçların ithalinde, TEB’in yanı sıra Sağlık Bakanlığı’nın izin vereceği kurum ve kuruluşlar ile SGK’ya da yetki veriliyor.
***
Hekimlere ve sağlık çalışanlarına saldırı bu kez ‘Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’ ile Hükümet’ten geldi” diyen Türk Tabipleri Birliği, bu yasa tasarısına karşı direniş kararı aldığını bir bildiri ile açıkladı ve buna karşı doktorların nöbet eylemlerini başlattı.
***
12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 halkoylamalarıyla delik deşik edilmiş olan bugünkü “Ucube Anayasa” bile, meslek örgütlerini temsil eden Sivil Toplum Kuruluşlarının haklarını ve görevlerini 135’inci madde ile koruyor. 

  • TBB BAŞTA OLMAK KAYDI İLE BÜTÜN MESLEK ÖRGÜTLERİNİ DESTEKLEMEK, VATANDAŞLARIN KENDİLERİNE YAPILAN HİZMETLERE SAHİP ÇIKTIKLARI ANLAMINI TAŞIR.
    =======================================
    Dostlar,

    AKP, TTB’den ve Türkiye’den Ne İstiyor??

    Bir iktidar, güdümüne alamadığı kendi kurumlarına saldırarak onları felç etmeye, işlevsiz bırakmaya girişirse meşruluğu sorgulanır olmaz mı??

    12 Eylülcülerin ürünü 1982 Anayasasında bile 135. madde ile toplum yaşamında ve demokratik düzen açısından vazgeçilmez yeri – önemi olan profesyonel mesleklerin örgütlenmesi istenmiş ve daha da ileri gidilerek bu yapılanmalara “Kamu Kurumu niteliğinde meslek kuruluşu” nitemi / ayrıcalığı öngörülmüştür.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB)
    Türk Dişhekimleri Birliği (TDB)
    Türk Eczacıları Birliği (TEB)
    Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)
    Türkiye Barolar Birliği (TBB)

    ayrı ayrı yasalarla kurulmuşlardır. Yasal Organlarını yargı gözetiminde üyeleri seçer ve gelir kaynaklarını da kendileri üretirler. Bir yandan o meslek üyelerinin hakları korunur, disiplin ve meslek etiği ilkeleri konur ve korunur, bir yandan da bu meslekler üzerinden kamu yararı gözetilir.

Örn. 6023 sayılı TTB yasasının 1. maddesinde bu 2 temel amaç ve işlev tanımlanır.
Ne var ki AKP bu bağlamda sabıkalıdır ve sicili temiz değildir. 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile (SAĞLIK BAKANLIĞI VE BAĞLI KURULUŞLARININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME; 02.11.2011, RG 28103 Mükerrer) Bakanlar Kurulu eliyle yasal düzenleme yaparken, bu KHK içine gizlenen bir madde ile TTB yasasının 1. maddesinde son derece anti – demokratik bir değişikliğe gitmişti.

Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu, 1 gecede 35 KHK çıkararak ülkemiz kamu yönetimini neredeyse DNA’sına dek değiştirmişti. Cumhurbaşkanı Sezer’in veto ettiği, emperyalist Batı dayatması ve güdümlüsü sözde Kamu Yönetimi Reformu bu yolla fiilen yaşama geçirilmişti.

6023 sayılı TTB yasasının 1. maddesinden adeta cımbızlanarak çıkarılan içerik şöyle idi :

  •  “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak”

Dönemin Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ, kendisinin de muayenehanesi nedeniyle üye olmak zorunda kaldığı hekim meslek örgütünden neden rahatsızdı(r)??

TBMM tarafından 1953’te yüklenen tırnak içindeki yasal işlev – yüküm neden AKP iktidarına batmaktadır? O ibare çıkarıldığında TTB’den geriye ne kalacaktır? TTB, Anayasanın muradı olan görevleri yerine getiremez kılınırsa, bu, Anayasaya aykırı olmaz mı??

Yasaklara – Yolsuzluklara – Yoksulluğa (3 Y) savaş açarak (!!??) 3 Kasım 2002 seçiminde %34 oyla TBMM’nin %65’ini ele geçiren ve 16 yıldır tek başına Türkiye’yi yöneten (!) AKP iktidarı, kendisini ve ülkemizi nereye savurmaktadır??

  • Örtük amacı nedir AKP’nin??Beraber yürünen yollar” ülkemizi nereye taşıyacaktır??
    ****

    TTB Yasasının 1. maddesinde, hiç ilgisi olmayan bir KHK içinde, açıkça halka ve hekimlere tuzak kurularak yapılan yıkıcı ve etik dışı değişiklik, TTB’nin girişimleri ve anamuhalefet CHP eliyle Anayasa Mahkemesine iptal için taşınmıştır.

Altını bir kez daha çizelim :

  • Neden “6023 Sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” başlığı altında “mertçe” yap(a)madınız bu değişikliği? Neden sakladınız, gizlediniz??

Farkına varılmasa ve 60 günlük iptal davası açma süresi geçirilse idi (hak düşürücü süre)
Anayasa Mahkemesine de gidilemeyecek ve değişiklik kesinleşecekti değil mi??

Zaten 12 Eylül faşist rejimi tüm meslek odaları, sendikalar, siyasal partileri iğdiş etmişti. Birkaç yıl kapalı kaldıktan, malvarlıklarına, kayıtlarına…  el konduktan sonra yavaş yavaş açılmaya başlandı bu örgütlenmeler.. Tüm hekimlerin TTB’ye üye olmaları yasal zorunluk iken, asker hekimlerin üye olması yasaklandı, sivil hekimlerden de tam gün kamuda çalışanlara üye olup – olmama seçeneği getirildi. Amaç zayıflatmak, işlevsiz kılmaktı.. Ne var ki günümüzde 150 bini aşkın hekimden 100 binden çoğu TTB’ye üyedir. Sayıları 100 bini aşan tüm avukatlar TBB’ye üyedir… Örgütlenme bilincinin ve örgütlü savaşım (mücadele) bilincinin yansımasıdır bu tablo ve güçlenerek sürdürülecektir. AKP dahil, her şeye karşın!
****

663 s. KHK’nın 58. maddesinin 14. fıkrası ğ bendi aşağıdaki gibiydi :

ğ) 23/1/1953 tarihli ve 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunun 1 inci maddesinde geçen “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak”
ibaresi,
yürürlükten kaldırılmıştır.

Bereket, 663 sayılı KHK ile bu maddede yapılan değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin 25.6.2013 tarih ve 28688 sayılı R.G.’de yayımlanan, 14.2.2013 T., 2011/150 E. ve 2013/30 K. sayılı Kararı ile iptal edilmiştir!

Ne var ki; mevzuat.gov.tr resmi kurumsal web sitesinden çağrılan 6023 s. TTB yasasının 1. maddesine bu değişiklik, aradan 5+ yıl geçmesine karşın nedense hala yerine işlenmemiştir!?

Bu madde metni mevzuat.gov.tr den çağrıldığında / indirildiğinde aynen şöyle gelmektedir :

Madde 1 : “Türkiye sınırları içerisinde meslek ve sanatlarını icraya yetkili olup da sanatını serbest olarak yapan veya meslek diplomasından istifade etmek suretiyle resmi veya özel görev yapan tabiplerin katıldığı Türk Tabipleri Birliği; tabipler arasında mesleki deontolojiyi ve dayanışmayı korumak, (…)(1) “

Bitmedi! Dipnot olarak (1) no ile ise şu içerik var sayfanın altında :

(1) 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı KHK’nın 58 inci maddesiyle, bu maddede geçen “tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak
ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.

****
Peki, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı neden işlenmedi madde metnine??
Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü’nün görevi bu değil mi?
Üstelik aradan 5 yıldan uzun zaman geçmesine karşın?!

Bu davranış AKP’nin “hukuk devleti“ne karşı olağanüstü hazımsızlığını sergileme ötesinde
açık “suç” değil midir??

Halk, yasalarla ve iktidar eliyle kandırılabilir mi?!

Buradan Cumhuriyetin savcılarına suç duyurusu yapıyoruz!

Yetkili – sorumluları ise bir kez daha, derhal bu zorunlu görevlerini yapmaya çağırıyoruz.
*****
Bu sitede sayısız kez yazdık…
Gidiş gidiş değildir!
AKP ülkemizi hemen her bakımdan derin bir karmaşaya (kaosa) sürüklemiştir.
10 Ağustos’tan bu yana 3 aydır yaşanan yakıcı – yıkıcı ekonomik bunalımın ülkemize yükü algılanabildiğinden – saklandığından kezlerce daha ağırdır ve önümüzdeki yıllara yayılacaktır.

  • Sorumlusu apaçık AKP yönetiminin yağma – talan – dinci yandaş kayırma – soygun düzenidir!

AKP artık Cumhuriyetin – hukuk devletinin – demokratik değerlerin – laikliğin –
Ulus birliğinin… üstüne üstüne gitmeye son vermek zorundadır.

  • Bu gerilim ve boğucu dayatmalar sürdürülürse ülkede iç çatışmalar çıkabilir.

AKP’nin bu ağır riski gör(e)mediği söylenebilir mi? O halde murat nedir?
Artık bıçak, kemiği de kesip bitirmek üzeredir.

AKP Türkiye’den ve Türk halkından ne istiyor?

  • 2023’e “beraber yürünen kutlu yürüyüş” (!?) ün son durağı neresidir?
    HİLAFET VE DİN DEVLETİ MİDİR??
  • Dinci hanedan saltanatı mıdır??

İşin giderek yeşillenen rengi artık iyice anlaşılır olmuştur.

AKP, ateşle oynamaya der-hal ama der-hal son vermeli, önce kendisi normalleşmeli; sonra da

Türkiye bir bütün olarak Anayasal hukuk devleti kodlarına hızla geri döndürülmelidir.

  • Güdülen – gidilen – dayatılan yol çıkmaz sokaktır ve 21. yüzyılda hiçbir şansı YOK-TUR!


Sevgi, saygı ve KAYGI ile. 06 Kasım 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı (41 yıllık hekim)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Günümüzün 1402’likleri: KHK’lılar

Günümüzün 1402’likleri: KHK’lılar

Bir toplumdaki haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlikler sadece “içeride” olanların değil, hatta onlardan da fazla, “dışarıda” olanların sorunudur: 
Çünkü adaletin olmadığı ülkelerde, herkes her an, her yerde, “içeri girme” tehdidi ile karşı karşıyadır!
***
Her otoriter yönetim, başta üniversiteler olmak üzere, sivil ve askeri bürokraside tasfiyeye gider… 
Kendince sakıncalı olan siyasal/ideolojik tutum ve davranışlara sahip olduğunu düşündüğü akademisyenleri, subayları ve memurları “temizler!” 
1980 Askeri darbesi, bu “temizliği”, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’na yaptığı bir ekleme ile, Sıkıyönetim Komutanlarına, tasfiye yapma yetkisi vererek gerçekleştirmişti! 
İçlerinde, emekliliğine 6 ay kalmış ve Anayasa Profesörü olarak yıllarca meşruiyeti savunmuş olan Bahri Savcı gibi “karıncaezmez” bir hoca da dahil olmak üzere 200’e yakın akademisyen işten atılmış, ben de bu tasfiyeyi, YÖK’ün müdahalelerini ve sakalımı kesmem için yapılan baskıyı protesto için istifa etmiştim! 
Otoriter yönetimler özellikle eğitime el koymak istediklerinden, çoğunluğunu öğretmenlerin oluşturduğu beş bine yakın devlet memuru da 1402’lik olmuştu. 
1402’likler, ömür boyu devlet memuru olamıyor, pasaport da alamıyorlardı.
***

  • Ne yazık ki, bugünkü “Tek Adam Yönetimi”, 1980 dönemini bile aratıyor: 

12 Eylül 1980 faşizmini yaşamış olanlar ve o dönemde yargılanıp hapis yapmış olanlar bile, bugünkü haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizliklerin, o günlerdeki askeri yönetimin baskılarını kat be kat aştığını belirtiyorlar. 
Sanıyorum, aynı kanı, 15 Temmuz 2016 Kalkışma Girişimine “Allah’ın Lütfu”denilip ilan edilen 20 Temmuz Olağanüstü Hal, OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler, KHK’lar ile görevden alınanlar için de geçerlidir: 

Günümüzün 1402’likleri olan KHK’lılar, yani Kanun Hükmünde Kararnameler ile işten atılanlar, haklarında hiçbir hukuksal suçlama olmasa da ve hatta mahkemelerde yargılanıp aklanmış da olsalar, “Yokluğa” mahkûm edilmiş durumdalar. 

1980 Darbesindeki 1402’liklerin sayısının 5000 dolayında olduğu düşünülürse, KHK ile görevden atılanların 100.000’i, (yazı ile yüz bini) aşmış olması, bugünkü durumun 12 Eylül 1980 dönemini fersah fersah geride bıraktığını göstermektedir. 

Askeri dönem sona erdikten sonra, 1402’liklerin yeniden memur olabilmelerine ilişkin mücadeleler başlamış, benim gibiler de, özellikle Prof. Rona Aybay’ın Danıştay’daki hukuk mücadelesi ve ondan sonra yapılan yasal düzenlemeler ile üniversitedeki görevlerine dönebilmişlerdi. 

Bugünkü KHK’lıların durumu ise, haksızlık iddialarını incelemek için kurulan komisyonun yavaşlığından dolayı, hâlâ belirsizliğini korumaktadır.

DİREN HUKUK… 
DİREN ADALET… 
DİREN İNSAN HAKLARI… 
DİREN DEMOKRASİ!

ŞARBONLU ADALET

ŞARBONLU ADALET

 Emre KONGAR

Cumhuriyet, 04.09.2018

Yeni Adalet Yılının, Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi’nde
açılışıyla, ithal hayvanlardan bulaşan şarbon olaylarının yayılması aynı zamana rastladı. 
Aslında her iki olay arasında yakın bir ilişki var: 
Adaletin bağımsızlığını yitirerek siyasal iktidarın emrine girmesi, Demokratik ve Laik Sosyal Hukuk Devleti’nin bütün kurumlarını savunmasız bıraktı ve tahrip etti. 
Medya özgürlüğü yok edildi. 
Sivil Toplum Kuruluşlarının güçleri tırpanlandı. 
Bağımsız medyanın, meslek kuruluşlarının ve bütün STK’lerin, kamuoyunu bilgilendirerek ve bilinçlendirerek, özellikle de bağımsız yargı aracılığıyla, kamu yararı adına kullandıkları denetim fonksiyonları ortadan kalktı… 
İktidarın yandaşlara peş keş çektiği ekonomik yağma, bir yandan arsa talanı yoluyla kentleri yaşanamaz hale getirirken öte yandan ithalat, ihracat ve çeşitli hizmetlerde yapılan yandaş kayırmaları sonunda, bütün denetimler ortadan kaldırıldığı için, halkın yaşamı ve sağlığı tehlikeye girdi
Bütün bu denetimlerin son mercii olan Yüksek Yargı da siyasal iktidarın etkisine girince, ülke artık, insan yaşamını ve sağlığını bile tehdit eden yolsuzluklara teslim oldu.
***
Şarbon olayları üzerine bir meslek kuruluşunun yaptığı açıklama bu konudaki en güzel örnektir: 
Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB), ithal hayvan seçimlerinde 6 aydır Tarım ve Orman Bakanlığı’nın veteriner hekim görevlendirmediğini belirtti. 
“Hayvan seçimlerinde veteriner hekim görevlendirilmemesi ithalat lobisinin talebiydi. Hayvan seçimleri ithalatçı firma tarafından yapılmaktadır” dedi.
***
Adli Yıl açılışı dolayısıyla din ağırlıklı mesajlar dikkati çekerken, iktidardan övgüler de yapıldı. Bu övgülere karşılık uzmanlardan eleştiriler de geldi. 

Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen:
 

“Örneğin Cumartesi Anneleri yıllardır barışçı bir eylem yapıyor ve geçtiğimiz günlerde büyük bir saldırıya maruz kaldılar. Hangi AİHM kararında var bu? Zorla kaybedilenlerle ilgili Türkiye’nin mahkûm olduğu bir dolu AİHM kararı var. Bu dosyalarla ilgili en ufak bir soruşturma yapılmamış, cezasızlık egemen oldu.
Bu yalnızca bir örnek. 
Türkiye, tutuklamalarla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki kişi güvenliğini ihlal ettiği gerekçesiyle de birçok başvuruda mahkûm oldu. İktidar ancak halka başka bir hikâye anlatarak iktidarda kalabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum parlak bir durum değildir. ‘OHAL sona erdi’ diyorlar. OHAL fiilen devam ediyor, OHAL’in bütün keyfiliği devam ediyor. OHAL sürekli bir hal almıştır. Türkiye şu an Cumhurbaşkanı kararnameleri ile yönetiliyor. Hesap verebilirlik yok çünkü bir hükümet yok ortada. Hesap sorulmasını engelleyen bir sistem var.” 

Eski İstanbul Barosu Başkanı
 Turgut Kazan: 
“Şu andaki yargı Fethullahçı yargıdan
 daha kötü. Bunu onları aklamak için söylemiyorum. Fethullahçı yargı sahte de olsa delil uyduruyordu. Şimdi delil de yok. Örneğin Osman Kavala’nın avukatı olsam ne yapacağım? Buna cevap yoksa Avrupa Birliği konusunda konuşmaya da hakları yok. 
‘Yargı vardır’ diyenlere söylüyorum bunu: Üç tane Man Adası davası açıldı. Bir gecede 3’ünün de yargıcını değiştirdiler. Bunu kime anlatacaksın? Yargının FETÖ’den kurtulduğunu, bağımsız olduğunu söylüyor Volkan Bozkır. 10 aydır Kavala hakkında iddianame hazırlanmadığını görmüyor mu?”
***
Sonuç olarak bağımsızlığını yitirerek hastalanan yargı, insanların da hasta olmasını engelleyemiyor: 
DİREN BAĞIMSIZ YARGI… 
DİREN DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI!