Bilişsel tutarsızlık: Önlenemez çöküş!

Bilişsel tutarsızlık: Önlenemez çöküş!
Emre Kongar
, 14.6.18, Cumhuriyet

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

“Bilişsel Tutarsızlık”, inançlar ile tutum ve davranışlar arasındaki çelişkiyi vurgulayan bir terimdir. İngilizcesi “Cognitive Dissonance” tır.

Erdoğan/AKP iktidarının önlenemez çöküşünün altında yatan temel mekanizmayı belirler!
***
“Bilişsel Tutarsızlık” iki yönlü çalışır:
1) İnançlarımız bağlamında, bunlarla çelişkili olan ufak tefek tutum ve davranışları görmeyiz.
2) İnançlarımıza aykırı tutum ve davranışlar, kritik bir birikime erişince, inançlarımızı etkiler!
İnançlarla, tutum ve davranışlar arasındaki tutarsızlığın bu iki yönlü etkisi, hem kendimiz hem de başkaları için geçerlidir.
1) İnançlarımıza aykırı küçük tutum ve davranışlarımıza izin veririz; mesela çok dürüst olduğumuza inanır ama ara sıra beyaz yalanlar söyleriz…
Başkaları hakkındaki duygularımız onların, bu duygularımıza ters düşen tutum ve davranışlarını kabul etmemize sebep olur; mesela sevdiğimiz insanların ufak tefek hatalarını görmezden gelir veya rasyonalize ederiz.
2) Ama gerek kendi tutum ve davranışlarımız, gerekse başkalarında gözlemlediğimiz tutum ve davranışlar, inançlarımıza çok aykırı olmaya başlar ve zaman içindeki birikimleri kritik bir noktaya erişirse, o zaman hem kendimiz hem de başkaları hakkındaki inançlarımızda değişiklik olur.
Dini inançlar böyle zayıflar, dostluklar böyle bozulur, parti tercihleri böyle değişir.;
***
Erdoğan/ AKP iktidarı, bugün, bugün olmazsa yarın, mutlaka gidecektir…
Gidiş süreci ne kadar uzun sürerse, toplum için maliyeti o kadar yüksek olacaktır:
Çünkü bireysel olarak da toplumsal olarak da seçmenlerde yarattığı “BilişselTutarsızlık”, başlangıçta olduğu gibi lehine değil, kritik birikim noktasını aştığı için, artık aleyhine işlemeye başlamıştır:
Yani seçmenin, başlangıçta, demokrasi adına ona duyduğu güven ile görmezden geldiği antidemokratik tutum ve davranışları o denli birikmiştir ki, artık onun “Demokrat olduğuna ilişkin inanç” yitirilmiştir.;
***
Muharrem İnce’nin başarısı da tam bu noktada ortaya çıkıyor:
İktidarın, Demokrasi inancına aykırı olan, bölme, düşmanlaştırma vekutuplaştırmaya dayalı olan baskıcı ve adaletsiz tutum ve davranışlarınınyarattığı “bilişsel tutarsızlığı”…
Bütün toplumu sevgi ile birleştirme, bütünleştirme ve herkesi adalet ve özgürlük içinde kucaklama stratejisi ile açığa çıkarmış…
Ve böylece, seçmende, Erdoğan/AKP yönetiminin antidemokratik tutum ve davranışlarından kaynaklanan “Bilişsel Tutarsızlığın” iktidara olan inancı sarstığı noktayı yakalamış, ayrıca bu sarsılmanın oy verme tutum ve davranışını etkileme potansiyelini harekete geçirmiştir.
***
HİÇ KİMSE, DEMAGOJİK BİR İKTİDARA, KENDİSİ KADAR ZARAR VEREMEZ:
DİREN DEMOKRASİ… SENİ GERİ GETİRİYORUZ!
=============================================

Dostlar,

ERDOĞAN’ın BİLİŞSEL DURUMU

“Bilişsel Tutarsızlık” (“Cognitive Dissonance”) durumunun 1 adım ötesi tıbbi terminolojide
“Bilişsel Bozukluk” (“Cognitive Disorder”) olarak bilinir.

ICD 10 olarak kısaca bilinen Uluslararası Hastalık Sınıflandırması‘nda özel bir kodu olan nöro-psikiyatrik sorundur. “Bozukluk” sözcüğü günlük dildeki anlamından farklı olarak bilimsel bir terimdir ve İngilizce “Disorder” sözcüğü karşılığı olarak üretilmiştir, yaygın kullanımdadır. Meslektaşımız Uzman Dr. Mustafa Altıoklar‘a, Erdoğan için “Narsisistik kişilik bozukluğu” nitelemesi nedeniyle hakaretten hapis cezası verilirken bu hataya (?!) düşülmüş ve salt  “bozukluk” dediği için ceza istenmiş, savcılık katılmış, mahkeme de ceza vermiştir. Oysa “Narsisistik kişilik bozukluğu” o psikiyatrik durumun tam tanımıdır ve ICD 10’da özgün kodu vardır. Konuyu o sıralar web sitemizde kapsamlı işlemiştik (http://ahmetsaltik.net/2015/03/19/narsistik-kisilik-bozuklugu-ve-erdogan/ ve http://ahmetsaltik.net/2015/03/19/erdoganin-akil-sagligi/).

Erdoğan‘ın son zamanlarda zaman – mekan – kişi – olay bağlamında ciddi ve yinelenen gafları oluyor.. Bunlar nasıl açıklanabilir?

Eğer halk yutarsa diye bilerek çarpıtma değil ise -ki bu da başlı başına ağır bir siyaset etiği / ahlakı sorunudur ve kabul edilemez!- aşırı yorgunluk, bir adım sonrası sürmenaj, onun da ötesi “tükenme sendromu” mudur? Ya da “bilişsel bozukluk” durumu mudur? Bilmiyoruz.. “Bilişsel bozukluk” da her hastalık gibi herkesin başına gelebilir. Hekim muayenesi ve “Kognitif bozukluk testi” denenen bir test ile tanı konabilir. Tabii derecesine göre de kişinin hukuksal hak ve fiil ehliyeti sınırlandırılabilir, vasi atanabilir, çalışma yaşamından / kamu görevinden çekilerek ya durumuna uygun iş verilir ya da engellilik (maluliyet) gerekçeli olarak emekli edilir.

Adli olaylarda sanıklar hakkında hüküm kurmadan, gerektiğinde bu teste dayalı adli tıp / hekim raporu istenir ve cezada indirim gerekçesi olarak kullanılabilir.

Ülkeyi yönetecek olanların yetki ve sorumlulukları çok geniş ve ağırdır. Bütün bir ülke ve milyonlarca insanın yaşamını yakından ve doğrudan ilgilendiren kararlar alabilecek yöneticilerin bedensel / bilişsel / ruhsal yönden tam sağlıklı olmaları gerekir.

Uygar ülkelerde bu tür tıbbi kurul raporları göreve gelmeden kamuoyuna sunulur, gerektiğinde uygun aralıklarla yinelenir. Böylesi bir  geleneğin hatta hukuk normunun ülkemizde de yerleşmesinde büyük yarar vardır.

Hiç kimse tek başına bir ülkeden / halktan daha önemli – öncelikli ve değerli değildir.

Sevgi ve saygı ile. 14 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com

Parti Devleti’nde seçmen sorumluluğu

Parti Devleti’nde seçmen sorumluluğu

Cumhuriyet, 07 Haziran 2018

Parti Devleti’nde seçim, yalnızca ortada bir sandık durduğu için normal seçime benzer… Onun dışında, pek çok bakımdan farklıdır: 
1) Adayların bazıları, (hem de “Parti Devleti Hukukuna” göre bile yargılanıp mahkûm edilmeden) hapiste olabilir. 
2) İktidardaki parti ve aday, hiçbir seçim yasağına uymaz. 
3) Parti Başkanı, devletin bütün olanaklarını, uçaklarını, otomobillerini, otobüslerini, radyolarını, televizyonunu, hiçbir sınırlama ve kısıtlama olmadan kullanabilir. 
4) Parti Başkanı, kendisinin ve partisinin propagandasını, Devlet Başkanı sıfatıyla katılması gereken bütün etkinliklerde fütursuzca yapar. 
5) Başkanın “Benim bakanım, benim valim” dediği bakanlar, müsteşarlar, valiler ve elbette kaymakamlar, emniyet müdürleri, jandarma komutanları, seçmene, parti adına hizmet ve baskı yaparlar. 
6) Sivil ve asker bürokratlar, iktidardaki partinin propagandasını yapar, örneğin, generaller, üniformalarıyla Parti Devleti Başkanı’nın kampanyasına açık destek verirler; muhalefete yaklaşanlar ise derhal cezalandırılır. 
7) Seçmen listeleri Parti Devleti’nin memurları tarafından hazırlanır, sandıklar Parti Devleti tarafından istenilen yerlere taşınır ve kontrol edilir. 
8) Seçimleri denetleyen Yüksek Yargı Organları, oy verme sırasında işlerin kötüye gittiği anlaşılırsa, Parti’nin kazanması için, yasaların açık hükümlerine aykırı kararlar alır. 
9) Başta yüksek yargı organları olmak üzere, tüm yargı mekanizması, Parti’nin emrinde, seçimlerin parti ve partinin adayı tarafından kazanılması için yapılan her baskıyı onaylar. 
10) Sözde “Devlet”, yasama, yürütme ve yargı olarak bütün aygıtlarıyla, muhalefet partilerinin ve Cumhurbaşkanı adaylarının önüne her türlü baskıyı, tehdidi, engeli koymak için harekete geçer. 
11) Parti Devleti’nde yapılan seçimlerde, elbette, medya özgürlüğü, eşit ve adli propaganda koşulları gibi ilkeler de hayaldir.
***
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, İstiklâl Savaşı’nı kazanıp
“millet egemenliğine” 
dayalı olarak “Demokratik Cumhuriyet” modeline göre kurduğu “Devlet”, Erdoğan/AKP tarafından, bu hedefinden saptırılarak, “milletin”elinden alınıp bir “Parti Devleti”ne dönüştürülüyor. 
“Millet İttifakı” bu gidişe “Dur” demek, “Devleti” tekrar “millete” geri vermek için kurulmuştur. 
24 Haziran/8 Temmuz seçimleri “Demokratik Cumhuriyet”in önündeki son fırsattır! 
Ama, “Parti Devleti”nde seçim kazanmak için: Önce sandıklara sahip çıkmak gerekir. 
Sandıklara sahip çıkmak için de salt  adayların, liderlerin değil, asıl, seçmenlerin:

  • Demokrasi aşkının ateşiyle çifte su verilmiş çelik gibi esnek bir sağlamlığa… 
  • Ve Aydınlanma coşkusunun getirdiği bereket ve feyzden kaynaklanan
  • İNCE bir çevikliğe sahip olmaları gerekir!

PARTİ DEVLETİNE HAYIR: 
YAŞASIN DEMOKRASİ!

Vurun CHP’ye!

Vurun CHP’ye!

Cumhuriyet, 22 Mayıs 2018
(AS: Bizim ironik katkımız yazının altındadır..)

1) Tehlikesi yok; terör örgütüne üye olmadan yardım ettiğinizi veya cumhurbaşkanına hakaret ettiğinizi iddia ederek kimse sizi hapse atmaz… 
2) Havası var; CHP’ye yönelttiğiniz eleştiriye göre, solda veya sağda istediğiniz konuma yerleşir, entel görünürsünüz. 
3) Modaya uygun; herkes yapıyor, siz de yapın!
***
Demokratlık konusunda eleştirin: 
İsterseniz, “Çok demokrat, fazla müsamahalı, parti içinde bile disiplin yok” deyin…
İsterseniz tam tersini söyleyin; “Demokrat görünümlü ama aslında otoriter, parti içinde bile demokrasi yok” deyin.
***
Genel çizgi konusunda eleştirin: 
İsterseniz, “Sol parti, Türkiye’de seçmen çoğunluğu sağda, asla iktidar olamaz” deyin… 
İsterseniz, tam tersini söyleyin; “Sağdan oy istiyor, sağa açılıyor, bu yolla iktidar olamaz” deyin.
***
Devlet konusunda eleştirin: 
İster, “Üniter devletten yana, baskıcı ve faşizan” deyin… 
İster tam tersini söyleyin; “Federasyonu savunuyor, bölücü” deyin.
***
Mezhep konusunda eleştirin: 
İster “Alevicilik yapıyor” deyin… 
İsterseniz tam tersini söyleyin; “Alevilerin haklarına yeterince sahip çıkmıyor” deyin.
***
Etnikçilik konusunda eleştirin: 
İsterseniz, “Kürtçülük yapıyor” deyin… 
İsterseniz, tam tersini söyleyin; “Kürtlerin haklarını yeterince savunmuyor” deyin.
***
Genel Başkanı eleştirin: 
İsterseniz, “Çok efendi, İskandinav ülkelerinde iyi olur ama bizim millete yaramaz” deyin… 
İsterseniz tam tersini söyleyin; “Partililerini de, seçmeni de dinlemiyor, kendi dediğini bastırıyor” deyin.
***
Milletvekili adaylarını eleştirin: 
İsterseniz, “Solcular tasfiye edildi, çok sağcı” deyin… 
İsterseniz, tam tersini söyleyin; “Fazla solcu liste” deyin.
***
Sonuç olarak: 
CHP’yi eleştirin de eleştirin… 
CHP’ye vurun da vurun! 
Nasıl olsa Erdoğan/AKP iktidarına gücünüz yetmiyor… 
Sizin gücünüz yetse bile dalkavuk havuz medyası sesinizi duyurmuyor
Hiç olmazsa, böylece şimdilik kendinizi tatmin eder, sonra da, Tek Adam Yönetimi altında inim inim inlerken, “Ülkede doğru dürüst muhalefet yok ki, bütün suç CHP’nin” diyerek teselli bulursunuz! 
Bana gelince: 
1) DEMOKRASİYİ VE HUKUK DEVLETİNİ YENİDEN KURACAĞI İÇİN… 
2) ÇOCUKLARIMIZA İPOTEK KOYAN EĞİTİMİ ÇAĞDAŞLAŞTIRACAĞI İÇİN

CHP’Yİ DESTEKLİYORUM VE DESTEKLEMEYE DE DEVAM EDECEĞİM!
===============================================
Dostlar, 

Emre hocamız böyle yazmış..Tabii yıkıcı biçimde vurmayalım ama eleştiri olmadan demokrasi olur mu?
Hepsi bir yana da, Konya’dan halen tek Milletvekili olan Dr. Cüneyt Hüsnü Bozkurt neden konmadı listeye?? Aslanlar gibi bir Kemalist idi değil mi! Yürekli, birikimli, deneyimli..
Bir AKP kurucusu olan Abdüllatif Şener’e neden tercih edildi? Şener, Konya’dan 4 vekil çıkaracağız.. buyurdu. Hüsnü bey gene 1. olurdu, madem 4 çıkacak, Şener de haydi 4. demeyelim ama 2. ya da 3. yapılırdı..
Süheyl Batum da dışlandı..
Balbay da öyle..
Ama geçmişte Atatürk’e hakaret eden Bekaroğlu duruyor,
kodlu CIA ajanı olduğu her yede yazılan Avukat milletvekili gene aday!??!!
………….
…………..

En iyisi biz Emre Kongar hocamızı kırmayalım, elbet bir bildiği vardır!
Derin derin yutkunalım ve şu kritik  mi kritik 24 Haziran seçimini de geçirelim ve
hesaplaşma bir başka bahara kalsın..

Sevgi ve saygı ile. 22 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com



Lozan’ın anlamı

Lozan’ın anlamı

Emre Kongar
(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
AKP iktidarının, Sarraf Mahkemesi ve Man Adası tartışmalarını geriye itmek için başlattığı tartışmanın konusu olan Lozan Antlaşması’yla yeni bir devlet kurulmuştu: 
Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan Osmanlı İmparatorluğu yerine, İstiklal Savaşı’nı kazanan Türkiye Cumhuriyeti. 
Lozan bir zafer antlaşmasıdır!
***
1920’li yıllarda Anadolu’nun nüfusu 11-12 milyon kadardı; yani bugünkü İstanbul’un nüfusundan daha az. 
Bu nüfusun yüzde onu okuma yazma biliyordu, yaklaşık bir milyon kişi; onların da yarısı ancak adını yazabiliyordu. 
Hemen herkes hastaydı: Trahom, verem ve sıtma. (AS : Cüzzam ve Frengi!)
Tüm nüfus, uzun süren savaşların sonunda zaten yorgun, bezgin, aç ve hastaydı.
(AS: Erkekler savaşta kırılmıştı..)  

İşte bir Din/Tarım Toplumu’nu 15 yıl içinde bir Kentsel/Endüstriyel Toplum olma eşiğine getiren, yirminci yüzyılın en çarpıcı siyasal ve kültürel atılımı, böyle bir nüfusla gerçekleştirilmiştir! (AS: Batılı emperyalistlerin diliyle KILIÇ ARTIĞI!)
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları büyük devletler tarafından cetvelle harita üzerinde çizilmedi:
Yüz binlerin kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş savaşlar sonunda belirlendi. 

1) Sadece İstanbul’u, Trakya’yı ve Anadolu’yu işgal eden galip devletlerin silahlı kuvvetlerine, İngiliz, Fransız, İtalyan ordularına karşı değil… 
2) Batı’dan saldıran taze Yunanistan ordularına karşı… 
3) Doğu’dan gelen taze Ermenistan ordularına karşı… 
4) İçteki Halife taraftarlarının isyanlarına karşı… 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, “ölümüne verilen” bir mücadele ile çizildi bu sınırlar.
***
Çok kişinin aşırı milliyetçi, şovenist duygularını gıcıklayan bu saldırılar,
yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı, faşist bir diktatörlüğe yöneltmedi: 

Tam tersine, yeni Cumhuriyet, ırk, din, dil, mezhep farkı gözetmeksinizbu sınırları çizen,
bu devleti kuran halka Türk
 halkı denir” anlayışıyla, siyasal bilince ve bireysel tercihe dayalı bir vatandaşlık kavramı üzerinde yükselen “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olmayı hedefledi.
***

  • Lozan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalananlar arasında devam eden
    tek barış antlaşmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşından bugüne kadar varlığını, gelişerek sürdürmüştür. 
Bu Cumhuriyet’in hedeflediği Demokrasi ve İnsan Haklarının, bütün farklılık ve çatışmaların panzehiri olduğunu unutmayalım. 
Farklılıklarımızı koruyarak bir arada yaşamanın, gelişmenin nimetlerinden,
bu toprakların güzelliklerinden eşit ve adil bir biçimde yararlanmanın yollarını arayalım. Siyaseti, gerilim, kavga, kin ve intikam üzerine kurmayalım. 

Birbirimize, haksız ve adaletsiz bir biçimde, ayrımcı bir vicdanla bakmayalım. 
İnsanları haksız, hukuksuz ve adaletsiz muamelelere tabi tutmayalım;vicdanlarımızda
ve özellikle de adalet
 mekanizmasında yargısız infazlar yapmayalım… 

Cumhuriyetimizi, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti olarak geliştirmeye çalışalım: 

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

==================================================
Dostlar,

LOZAN ANDLAŞMASI’nın ANLAMI ve
AKP = ERDOĞAN’ın DERİN AÇMAZI

Üstad Emre Kongar’ın sözünün üstüne söz söyleme olanağı var mı??
Metinde 2-3 yerde ayraç içinde not düştük..
Lozan’ın böylesine derin bilinçsiz – bilgisiz – sorumsuz ve bu halkın verdiği şehitlerin, gazilerin, dökülen kanların hürmetsiz biçimde ağza alınmasını asla içimize sindiremiyoruz..
Türkiye bu tabloyu, böylesine yöneticileri hak etmiyor..
Yunan Cumhurbaşkanı ve uluslararası hukuk profesörü Pavlopulos adeta ders verdi sözleriyle. Uluslararası Andlaşmalar için Erdoğan’ın bilinçsizce önerdiği böylesine bir yol – yöntem olmadığını açıkladı. 43 yaşındaki genç Başbakan Çipras da..  Erdoğan ise “..siyaset hukukunda var böyle bir şey, yaparız biz..” anlamında karşılık verdi. Anımsatmaya gerek var mı, böyle bir hukuk dalı yok! Konuya ilişkin normlar Uluslararası / Milletlerarası Hukuk dalınca konuyor.

Mülkiye de okumuş olma yetkisiyle not düşelim ki; bu tür Andlaşmaların / metinlerin altına ancak “ek maddeler” konabilir. Özgün metne dokunulamaz. ABD Anayasası tipik bir örnektir. 1776’lara uzanan bu çekirdek Anayasa salt 7 (yedi!) maddedir ve Amerikan halkınca adeta kutsanmaktadır. 240 yılı aşkın süredir bu maddelere dokunul(a)mamıştır. Gereksinim duyulan içerikler madde olarak da değil “ammendment” (düzeltme) sıfatıyla eklenmiştir, o kadar.

Anayasada Cumhurbaşkanı’nın tek başına yaptığı işlemlerden sorumlu olmadığı kurala bağlanıyor.. (md. 125/1 ve 2). Ancak yaşanan pratik, bu madde ile ilgili sorunlar yaratıyor. Anayasa koyucu Erdoğan gibi “atipik” cumhurbaşkanlarını elbette hesaba katamazdı. Ne var ki bu hukuksal – anayasal bağışıklık Türkiye için son yıllarda ağır faturalara neden oluyor.  Erdoğan’ın Lozan Andaşması hakkındaki bu sözleri Dışişleri bürokrasisince hazırlandı ise bu kişiler için yasal sorumluluk doğabilir. Bu durumda o talihsiz ve asla kabul edilemeyecek ağır gaf niteliğindeki sözlerin oluşturduğu “idari eylem”de Cumhurbaşkanı “tek başına” değildir ve hazırlık işlemi kendisi dışında yapıldığından sorun Yönetsel (İdari) Yargıya taşınabilir. Nitekim önceki yıllarda Rektör atamalarında Erdoğan’ın, YÖK’ün sunduğu 3 aday içinden dilediği bir adı Rektör atama işlemi benzer gerekçeyle Danıştay’a taşınmış ve yüksek yargı başvuruyu kabul etmişti. Sorunun hukukçular ve kamu yöneticilerince tartışılması yerinde olacaktır.

Bu gibi sorunların aşılması için Anayasa’nın anılan maddesinde Cumhurbaşkanının anayasal sorumsuzluğu nedeniyle, “tek başına” yapabilecekleri dışında bırakılan işlemlerde ilgili Bakan – Başbakan’ın imzası koşul tutularak onlar sorumlu tutulmuştur. Kimi ülkelerde ise Devlet Başkanlığı Konseyi biçiminde bir yapılanma ile kritik kararlar bu kurula bırakılmıştır.

Erdoğan, fiilen (de facto) tek adamdır ve henüz “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denen yeryüzünde örneği olmayan ucube – uyduruk – zorlama rejim 3 Kasım 2019 seçimleri yapılmamış olduğundan yürürlüğe girmemiş olmakla birlikte, TEK ADAM yönetimi sergilemekte ve ülkeyi tek başına demir yumrukla, son 1,5 yıldır da resmen OHAL dayatmasıyla totaliter bir rejime sürüklemektedir, sürüklemiştir. Zaten açıkça itiraf edilmiştir Anayasa dışına çıkıldığı ve Anayasa’nın yaratılan fiili duruma uydurulması = anayasayı fiilen çiğneme suçunun işlendiğinin itirafı ve fakat yasallaştırılması AKP tarafından ülkeye dayatılmıştır. Dönemin İçişleri Bakanı Efgan Ala, TBMM kürsüsünde elini vargücüyle kürsüye vururken, avazı çıktığınca da “Tanımıyoruz bu anayasayı!” diye haykırmıştı.. (03 Mart 2015, TBMM)

16 Nisan 2017 Anayasa değişiklikleriyle; böyle giderse 3 Kasım 2019 sonrasında
AKP = Erdoğan hala ülkenin başında olursa, çok daha katı – sekter, Erdoğan’ın kendi deyimiyle “astığın astık kestiğin kestik” bir eğik düzleme ülkemiz sürüklenmiş olacaktır.
Erdoğan Başbakan iken, 23 Nisan 2010’da simgesel olarak makamına oturttuğu kız çocuğuna
bu sözleri söyleyebilmişti..

Lozan görüşmelerinde Başdelegemiz ve Dışişleri Bakanımız İsmet Paşa‘nın yakın hukuk danışmanı aile büyüğümüz Prof. Dr. Veli Saltık‘ın kulakları çınlasın. Lozan Andlaşması bu bağlamda bizim için ayrı bir önem ve değer taşımakta.

Nezihe Araz’ın aktardığına göre İsmet Paşa Lozan’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta;

  • Velinimetim efendim, beni görseniz tanıyamayacaksınız. Birkaç ayda saçlarım bembeyaz oldu.. Hasretle ellerinizden öperim. / İsmet

diye yazmıştı.

Siyaset çooooooooook gergin, gerçekte AKP = RTE tarafından bilerek ge-ri-li-yor..
Kamuoyunun dikkatini dağıtmak ve asıl sorunlardan uzaklaştırmak zorunda AKP = RTE
Son bir hafta – 10 günde ne çok yapay “gündem tohumu” saçıldı topluma değil mi?

2018 Bütçe görüşmelerinde AKP tarafından özellikle izlenen gerilim politikası da
aynı bağlamda.

AKP = RTE‘nin derdi 1 değil ki… Bin dert ile boğuşmaktalar ve ipler giderek el ve ayaklarına dolaşmakta. Dillerine de… Bakışlarına da.. Yüz ifadelerine de… Beden dillerine ve duruşlarına da.. Beyinlerine, akıllarına, sağduyularına, sabır ve belagatlarına…. da! Güliver’in cüceleri pek hünerli.. Üstelik ülke dışından da “epey çelme” gelmekte..

Ne var ki; ne Lozan, ne Kudüs, ne %11 büyüme masalı kurtuluş değil..

  • AKP = RTE uzatmaları oynamakta..

Yolun sonu görünüyor.. Erken seçim?? Orada da denklemler çoook karmaşık ve çoook bilinmeyenli.. En azından Anayasa md. 67 ciddi zorluk çıkarıyor : Seçim yasalarında yapılacak değişiklikler en az 1 yıl sonra yapılacak seçimlerde uygulanabiliyor. AKP bu noktada bağlanmak istemiyor; erken seçim zorunlu duruma gelirse ne yapacak??

Kongar hocamız gibi bağlayalaım :

  • DİREN İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ!

Sevgi ve saygı ile. 12 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

 

Ataol Behramoğlu : Cesaret ve isyan şiirleri

Cesaret ve isyan şiirleri

Ataol Behramoğlu
Cumhuriyet, 23.09.2917

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Bizim edebiyatımızda cesaret şiirleri denildiğinde aklıma en önce Şarkışlalı Âşık Serdari’nin “kısa çöp uzundan hakkın alacak” dizesinde ölümsüzleşen destan şiiri gelir… Sivas’ın Şarkışla ilçesinde 1834’te doğup 1918’de (kimi kaynaklara göre 1921 ya da 22’de) yaşamdan ayrılan Serdari, bu ünlü şiirinde 1886-87 yıllarındaki kuraklığı konu almış. Aşağıya giriş ve sonuç dörtlüklerini alacağım bu destan şiir, toplumsal adaletsizlik devam ettikçe bir cesaret ve isyan şiiri olarak gündemde kalmayı sürdürecektir…

Nesini söyleyim canım efendim
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
Arzuhal eylesem deftere sığmaz
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim (…)

Serdari halimiz böyle n’olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akıbet dağılır ilimiz bizim

Pir Sultan’ın, Veysel’in hemşerisi Serdari’nin kehaneti doğrulanmış, şairin seksen yılı aşkın ömrünün süreçlerinde parçalanıp dağılması süren Osmanlı Devleti, yine Serdari’nin tanık olduğu Balkan Savaşları ve İlk Dünya Savaşı’nın yıkımları sonucunda da tarih sahnesinden çekilmiştir..
***
Bizim halk şiirimizin, dilimize, siyasal ve yazınsal tarihimize özgü nedenlerle, dünya halk şiirinin en yüce doruğunda bulunduğundan kuşkum yoktur.

“Ferman Padişahın, dağlar bizimdir” (Dadaloğlu,18-19. yy.) meydan okuyuşu, idam sehpasına giderken “Benden selam olsun ev külfetine / Çıkıp ele karşı ağlamasınlar” (Pir Sultan Abdal 15-16. yy.) gibi bir sesleniş, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” (Köroğlu, 16. yy.) gibi özdeyişsel dizeler, Türkçe ve şiir yaşadığı sürece var olmayı ve etkilerini sürdürecektir…
***
Namık Kemal (1840-1888) benim her zaman en ön sıradaki şairlerim arasında olmuştur. “Zalim avcıya hizmet etmekten köpekler zevk alır.” diyebilmek günümüzde de her babayiğidin harcı değildir… Ve çok zaman önce okuduğumdan bu yana hep ezberimdeki şu “rubai”ye bakın:

Zalim olsa ne rütbe bî-perva
Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız
Merkezi hâke atsalar da bizi
Küreyi arzı patlatır çıkarız…

(Zalim ne kadar pervasız olursa olsun/ Yine zulmün temelini biz yıkarız/ Yerin dibine de atsalar bizi/ Yerküresini patlatır çıkarız.)
Böyle muhteşem dizelerin, bir insanın kaleminden çıkmış olduğuna insanın inanası gelmiyor…
***
Ve Tevfik Fikret… Çağdaş şiirimizde cesaret ve isyan şiirinin en büyük öncüsü ve bence her anlamda gelmiş geçmiş en büyüğü: 

İnsanlığı pâ-mâl eden (çiğneyen, ayak altına alan) alçaklığı yık ez
Billah yaşamak yerde sürüklenmeye değmez

***
“O duvar, o duvarınız, vız gelir bize vız” diye haykıran Nâzım’dan, “Yürü üstüne üstüne / Tükür yüzüne celladın” çağrısının sahibi Ahmed Arif’e; “Kızılırmak”ın şairi Hasan Hüseyin’den “Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara” dizesinin şairi Metin Demirtaş’a, “isyan” sözcüğünü günümüz şiirinde belki ilk kez ve defalarca kullanan Nihat Behram’a kadar, geçmişten bugünlere büyük bir cesaret ve isyan şiirleri ırmağı akıp gelir ve dünya şiir okyanusuna karışarak devam edecektir… Yazıyı iki alıntıyla tamamlayayım… İlki benden olsun:

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur. 

Ve Leton şiirinin büyük ustası Yan Raynis’ten (1865-1929) dilimize çevirdiğim, “Gücümün Kaynağı” başlıklı evrensel bir cesaret ve isyan şiiri:

Umutsuzluk kaçar türkülerimden
Ölüm orada yer bulmaz kendine
Orada umut, direniş ve güç
Ateş, inat ve öfke

-Nasıl başardın bunu, şu günlerde
Acı kapı kapı dolaşmadayken?
-Gelecek düşüncesidir koruyan beni
Emekçi halktır bana güç veren.

============================================
Dostlar,

Sanatın gücü işte..
Zor zamanlarda şiire, edebiyata, sinemaya, tiyatroya, resime, yontuya da sarılmak gerek..
Aydın sorumluluğu ateşten gömlek..
“Gerçek Aydın” ın umutsuzluk – depresyon – çökkünlük hakkı yok..
Bunlar bize biraz “paralı askerliği” anımsatıyor.
Bilim terbiyesi, bilimsel yöntem ve us yürütme eğitimi alan AYDIN, kendini sınırlar sözcükleri ile.
Der ki; “…şu şu şu veriler bana şunları – bunları düşündürüyor...”
Nokta.
Ötesi yok.
Bilimsel öngörü ve çıkarımla sınırlı.
Ve de bu durum olumsuz ise nasıl müdahale edileceği?
Çöktüm, öldüm, bittim, benden bu denli, felaket.. gibi duygusal yaklaşımlara yer yok!

Dolayısıyla “Sistematik Felsefe ve Mantık” eğitimi herkes için zorunlu olmalı.
Toplumda depresyon vb. ruhsal sıkıntıları aşmanın bir yolu da “Sistematik Felsefe ve Mantık” eğitimi.

Bu arada, Rifat Ilgaz’ın “AYDIN MISIN?” şiirini anmamak haksızlık olabilir / olur..
Son dizeleri aktaralım yalnızca.. (tümü için tıklayınız :
http://ahmetsaltik.net/2014/07/08/turker-erturk-rifat-ilgazi-aniyoruz/)
…….

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol

Ve de kadim Ahmed Arif’in görkemli ANADOLU şiirinden birkaç dize :

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Bu lanetli dönemi de geride kalacak ülkemizin..
Bilge hocamız Emre Kongar‘a saygı ile

DİREN LAİKLİK…
DİREN HUKUK DEVLETİ…
DİREN DEMOKRASİ!

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com