Kavga değil, bedelsiz aşı istiyoruz!

Emre Kongar
Emre Kongar18 Aralık 2020, Cumhuriyet
ekongar@cumhuriyet.com.tr

Kavga değil, bedelsiz aşı istiyoruz!

Artık herkes, siyasetteki bu kavgacı, suçlayıcı, dışlayıcı, bölücü, azarlayıcı dilden bıktı:
Örneğin koronavirüs salgını ile ilgili şeffaf ve doğru bilgi istiyorsunuz… Bu istek karşılığında, ya gerçek olmadıkları belli birtakım birbirini tutmaz bilgilere ya da siyasal kavga söylemlerine ve hatta ihanet suçlamalarına muhatap oluyorsunuz!

Benim de çok karşı olduğum siyasetteki bu kavga diline örnek vermek için, Yılmaz Özdil’in “Parodi” başlığıyla, sevgili Levent Kırca üzerinden yazdığı mizahi ama belgesel bir eleştiriyi, aşağıya alıntılıyorum.
***
Ayyaş” diyor.
İsmet İnönü’ye “Hitler” diyor.
CHP’ye “geçmişi lekeli” diyor.
Tezek” diyor.
Cibilliyetsiz, sicili bozuk” diyor.
Kanalizasyon çukuru, çöplük, pislik” diyor.

Siyasi rakiplerine “soysuz, kirli dudaklı, terörist, ahlak yoksunu, siyasi sapık, bahtsız bedevi, tinerci, çirkef, vampir, kan emici, ırkçı, kafatasçı, faşizm bunların ruhuna işlemiş, darbeci, cüce, ağzından salyalar akıyor, vatan haini, alçak, adi, ezanımızı hazmedemezler, evladı yok bunun aile nedir bilmez, maymun, namert, namussuz, zerdüşt, ateist, iblisin yolundan yürüyenler, nekrofiller, ölü seviciler, bunlar nebbaş, bunlar mezarlık soyguncusu, şerefsiz, haysiyetsiz, müptezel, hasta kafa, contaları yakmış, şizofren tip, kudurmuştan beter, zavallı kemirgen, soytarı, beyinsiz” diyor.

“Hayır diyen darbecidir” diyor.
Okullarımızda Andımız’ın okunmasını isteyenlere “azgın azınlık” diyor, “histeri” diyor, “psikiyatrinin konusudur” diyor.
Ulan” diyor.
Be” diyor.
Profesör müsveddesi” diyor.
Sözde profesör” diyor.
“Aydın müsveddeleri, cahiller” diyor.
Öğretmen kılığında insan müsveddeleri” diyor.
“Eğitim için Batı’ya gidenler ajan oluyor” diyor.
Gazetecilere “akbabalar, tasmalılar, maaşlı şarlatanlar, terörist, ajan” diyor.
Bekir Coşkun’a “kaleminden pislik akıyor” diyor.
Mine Kırıkkanat’a “provokatör, kin ve nefret kusuyor” diyor.
Fatih Portakal’a “mandalina mıdır narenciye midir nedir, ahlaksıza bak, millet enseni patlatır” diyor.
Benim için “insan müsveddesi, sürüngen” demişti.
Karakteri bozuk şehit babaları var” diyor.
Ananı da al git” diyor.
Heykele “ucube” diyor.
Baleye “belden aşağı” diyor.
Tiyatroculara “despot” diyor.
Feministlere “bizim dinimizle senin ilgin yok” diyor.
Afedersin çok daha çirkin, Ermeni diyenler oldu” diyor.
Bunlarda yalan var, iftira var, fitne var, fesat var, bunlar Şiayı geçmiş vaziyette, Şia bunların eline su dökemez” diyor.
“Çankaya, Beşiktaş, Kadıköy, Şişli, buralardaki seçmen profili Türkiye pastasının kaymağını yiyen kesimden oluşuyor, Türkiye yansa bunların umurunda değildir” diyor.
Varlığıyla onur duyduğumuz Metin Akpınar’a Müjdat Gezen’e “sanatçı müsveddeleri, zehirli, alçak zihniyet, imansızlar” diyor.
Gelmiş geçmiş tüm siyasi tarihimiz boyunca “bana hakaret ediyorlar” diyerek, kendi vatandaşlarını en çok mahkemeye veren kim?

Levent Kırca.
***
Ben, kimseye “hain” bile diyemeyen, örneğin bu vatana, bu millete gerçekten ihanet etmiş, Atatürk ve arkadaşlarının idam fermanını imzalamış, sonunda İngiltere’ye sığınarak, bir İngiliz savaş gemisiyle ülkeden kaçmış olan Vahdettin’e bile “hain” diyebilmek için sekiz defa yutkunan bir insanım.

O nedenle sevgili Yılmaz Özdil’in yazısında örneklerini verdiği dili hiç kullanmadığım gibi kendimi de bu dilin dışında tutmaya, bu dile muhatap olmamaya çalışıyorum.

Şimdi çok masum bir isteğim var:

  • İngiltere, ABD gibi ülkelerin uygulamaya başladıkları COVID-19 aşısının Türkiye’de de elbette başta sağlıkçılar olmak üzere, risk grupları da dikkate alınarak, bütün halka BEDELSİZ OLARAK yapılmaya başlamasını ve bu konuda kamuoyunun aydınlatılmasını istiyorum.

LÜTFEN İLGİLİLER BU MASUM İSTEĞİME, BENİ DE BU UTANDIRICI SİYASET DİLİNE MUHATAP ETMEDEN YANIT VERSİNLER!

(Önemli not: Bu isteğim kişisel de olabilirdi ama değil! Ben COVID oldum ve iyileştim, altı aylık bağışıklığım olduğu söyleniyor.)

Tarikat ve cemaatlerle demokrasi olmaz!

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
08 Eylül 2020, Cumhuriyet

Tarikat ve cemaatlerle demokrasi olmaz!

Çünkü tarikatlar ve cemaatler, sadece yaptıkları tecavüz ve istismarlardan veya başka yasa dışı iş ve işlemlerinden dolayı değil, yapıları gereği de Demokrasiye, demokratik işleyişe, demokratik kurum ve kurallara karşıdırlar!
***
Tarikat ve cemaatler, bazı kötü niyetli yazarların, gazetecilerin veya politikacıların öne sürdükleri gibi Sivil Toplum Kuruluşu filan değillerdir:

En başta, örgütlenmeleri içinde, Sivil Toplum Kuruluşu olmanın 1. koşulu, yani seçime dayalı temsil yetkisi, yoktur… İçlerinde demokratik seçim olmadığı gibi şeyhlik (liderlik) için verasete veya inanca, kimi zaman da doğrudan menfaata dayalı bir halifelik düzeni vardır.

2. olarak tarikat ve cemaatler içinde asla fikir ve ifade özgürlüğü, sorgulama, tartışma, müzakere gibi STK’lerin “olmazsa olmaz” ilke ve yöntemleri yoktur. Tam tersine sert bir biat (kayıtsız, koşulsuz bağlılık) kültürü egemendir.

Sonuç olarak bütün yapıları, tam bir dogmatizme dayalı olarak, her türlü bilimselliği, sorgulamayı, soruşturmayı, eleştiriyi, bu nedenle de değişmeyi, ilerlemeyi, bütünüyle engeller.

Esas itibarıyla, (Batı’dakiler de dahil olmak kaydıyla) bütün tarikat ve cemaatler, bilime, bilimselliğe, çağdaşlığa ve özellikle de kendi içlerinde demokratik işleyişe karşıdırlar!

“Kendi içlerinde demokratik işleyişe karşıdırlar” ama içinde bulundukları toplumdaki demokratik kurum ve kuralları istismar ederek, demokratik rejimlerde siyasal güç sahibi olmaya çalışırlar.

Tarikat şeyhleri, henüz Din-Tarım Dönemi aşamasını geçememiş olan Ortadoğu Toplumlarında ise toprak ağaları, aşiret reisleri ile birlikte (zaten bazen hepsi aynı kişi, hatta devlet başkanıdır) siyasete doğrudan egemen bile olabilirler.
***
Tarikatlar ve cemaatler, bu nitelikleriyle sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde değil, Osmanlı döneminde de siyasete, ülke yönetimine sızmışlar, her türlü ilerlemeyi engellemişlerdir. Örneğin Takiyüdin’in Rasathanesi’nin yıktırılması sarayda güç kavgası yapan farklı tarikatlar arasındaki rekabetin marifetidir.
***
Tarikat ve cemaatler, azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, aynen din, mezhep, ırk, milliyet gibi bölücü kimlik siyasetinin temelinde yatan ayrışma ve kavgaların da bir parçası olmuşlardır…

Bu nedenle de bu ülkeleri istikrarsızlaştırarak sömürmek isteyen Emperyalizm tarafından sürekli olarak kullanılırlar.

Atatürk Devrimleri bağlamında yasaklanan tarikatlar, toprak reformu yapılamadığı, eğitim reformu yarım bırakıldığı, ekonomik / toplumsal olarak da sınıfsal gelişme tamamlanamadığı için Çok Partili Rejim bağlamında, 1946’dan itibaren yeniden siyaset sahnesine çıkmışlar ve 1950’den sonra yine devletin bir parçası haline getirilmişlerdir.

O zamandan bugüne kadar da sürekli olarak Demokratik Rejim’in temelini oymaktadırlar.
***
Bu son dönemde, cinsel saldırıların ve ahlaksızlıkların dikkati çekecek ve üzerine kitaplar yazılacak yoğunlukta ortaya dökülmesi, tarikat ve cemaatlerin iyice güçlenmelerinden ve “Şahıs Devleti” içinde hem siyasette hem de eğitimde fonksiyon sahibi olarak görev yapmalarından ve bu durumun yarattığı pervasızlıktan kaynaklanmaktadır.

Yeterince güçlendikleri zaman ne yaptıkları ise 15 Temmuz 2016 olayına bakarak anlaşılabilir.

Diplomat İnönü Lozan’da!

Diplomat İnönü Lozan’da!

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 24 Temmuz 2020

Bugün 24 Temmuz:

Kanlı bir zaferin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunun, emperyalist camiaya boyun eğdirilerek onaylatılmasının yıldönümü!

Gerek Ön Asya’da tarihin akışını değiştiren mucizevi İstiklâl Savaşı’nı yapan, gerekse Tarım Dönemi’nde patinaj yaparak Endüstri Devrimi’ni ıskalayan Feodal bir Din İmparatorluğu’nu görülmemiş bir hızla, Ulusal ve Laik bir Cumhuriyete dönüştüren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün:

Amasya Tamimi ile ilan ettiği Cumhuriyet Rejiminin meşruiyetini bütün dünyaya kabul ettirdiği Lozan Antlaşması’nın yıldönümü!
***
Lozan hakkında çok kitap vardır:

Anıt kitap, 2. baskısı Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılan Lozan Barış Konferansı/Tutanaklar-Belgeler (8 cilt, İstanbul 1993) adlı, değerli ve sevgili hocam Prof. Seha L. Meray tarafından Türkçeye kazandırılmış olan eserdir.

Bir başka önemli çalışma da, konferanstaki Türk heyetinde yer alan Ali Naci Karacan’ın, son baskısı İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014 yılında yapılmış olan kitabıdır.

Lozan konusundaki son önemli kitap Alev Coşkun tarafından yazılan 1922-1923, Diplomat İnönü, LOZAN adlı çalışmadır. (Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2019)

Lozan hakkındaki bu eser, kendisinden önceki bütün öteki kitaplarından çok daha farklı bir perspektifle yazılmıştır:

Lozan’la ilgili bütün kitapları, belgeleri inceleyen ve yorumlayan Alev Coşkun, bu kitabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir yanıt olarak da kaleme aldığını belirtiyor…

Erdoğan’ın bir konuşmasında, “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturdular”, “Biz daha Cumhuriyetin kuruluşunun biraz öncesinde yaklaşık 3 milyon kilometrekarelik topraklara sahiptik. Lozan’da işte o 3 milyon kilometrekareden bir yerler yine tırtıklandı, maalesef 780 bin kilometrekareye kaldık” dediğini, sonra da “Lozan’da güncellemeye ihtiyaç var” diye yorum yaptığını anımsatıyor…

Lozan’a yönelik olarak AKP çevrelerinin ve yandaş yazarların yaptıkları, “Lozan’da en büyük ihanet halifeliğin kaldırılmasıdır”, “Lozan’da Türk milletine 100 yıllık bir süre verildi”, “100. yıl olan 2023’te Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri ortaya çıkacaktır” gibi tarihsel gerçeklere aykırı olan saçma sapan eleştirileri vurguladıktan sonra, “Tartışmayı açan ve bu korkunç iddiaları ortaya atan sıradan bir kişi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’ydı” diye vurguluyordu.

Bu iddialara karşı, CHP’nin de, aydınların da, üniversite öğretim üyelerinin de yeterli yanıt veremediğini, Antlaşmayı imzalayan vatansever milletvekillerine sahip çıkamadıklarını belirterek:

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı düzeyinde öne sürülen bu ‘saçma sapan’ iddialar yanıtlanmalıydı” diyor.
***
Alev Coşkun’un kitabı, sadece Lozan’ı doğuran koşulların irdelenmesi ve antlaşmanın tarihsel bir perspektif içinde değerlendirilmesi bakımından değil, güncel tartışmalara tuttuğu ışık, tarihi saptırmak isteyen abuk sabuk iddialara verdiği yanıtlar açısından da bütün öteki Lozan kitaplarından çok farklı ve önemli bir çalışmadır.

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 07 Mayıs 2020

Cumhuriyet’te Tuncay Mollaveisoğlu’nun başlattığı, TELE 1’de İsmail Dükel’in sürdürdüğü “Şehir Hastanelerini sorgulama” sürecine bugün Balıkesir Milletvekili Op.Dr. Fikret Şahin’in Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın cevaplaması için TBMM’ye vermiş olduğu soru önergesi ile devam ediyorum:

(Aslında bu konu, medya tarafından değil, COVID-19 sürecinde, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirildi; medya da bunun üzerine olaya yeniden ayrıntılı olarak eğildi.)
***
Sağlıkta Dönüşüm programının bir parçası olarak yapılan Şehir Hastanelerinin yatırım maliyetlerinin gerçek değerinin çok üzerinde olduğuna ve Devlet Bütçemize büyük oranda yük getirdiğine dair değerlendirmeler ve raporlar bulunmaktadır.

Ayrıca Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin Bakanlığınız tarafından “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyu hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle paylaşılmaması bu kaygıları daha da artırmaktadır.

Kamu harcamaları şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle yapılması gerekirken, Bakanlığınız tarafından Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin gizlenmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin denetim yetkisini de engellemektedir.

Bu bilgilere istinaden;

1- Yabancı menşeli (ABD) yönetim danışmanlık şirketi Frost & Sullivan tarafından hazırlanan ve

https:// ww2.frost.com/frostperspectives/analysis-public-private-partnershipppp-hospital-campusesconstruction-programme turkey/

internet adresinde, Haziran 2015 tarihinde yayımlanan “An Analysis of Public-Private-Partnership (PPP) Hospital Campuses Construction Programme of Turkey” isimli raporda yer alan tabloda; ülkemizde yapılmış veya yapılması planlanan 15 Şehir Hastanesine ait yatırım maliyetlerinin miktarları belirtilmektedir.

Maliyet miktarları 255.000.000 – 1.232.000.000 USD arasında değişen bu 15 Şehir Hastanesinin tabloda yer alan yatırım miktarları doğru mudur?

2- Hastanelerin yatırım maliyetleri, yatak sayısına bölündüğünde her hastane için yatak başına düşen maliyet miktarının 255.148 USD (Kayseri Şehir Hastanesi) ile 459.358 USD (İstanbul İkitelli Şehir Hastanesi) arasında değişmekte olduğu görülmektedir.

Yatak başına düşen yatırım miktarında bu derece büyük oranda farklılıklar olmasının sebebi nedir?

3- Şehir Hastaneleri için yapılan yatırımlar; Kamu Özel İş Birliği modeli benimsenmeden doğrudan Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmış olsaydı maliyetleri ne olacaktı? Bu konuda bir çalışmanız oldu mu?

4- Şu ana kadar sözleşmeleri yapılan ve işletilmekte olan Şehir Hastanelerine ödenen kira bedelleri nedir?

Hastanelerin gelirleri kira bedellerini karşılayabilmekte midir?

5- Şehir Hastanelerini işleten şirketlerle yapılan sözleşmelerde hasta sayısı garantisi ve tıbbi hizmet garantileri verildiği doğru mudur?

Verilen garantiler doğru ise hangi oranda garantiler verilmiştir?

6- Yabancı menşeli danışmanlık ve yatırım şirketlerinin bilgisi dahilinde olan şehir hastanelerine ait sözleşmelerin örnekleri daha önce istenmiş olmasına rağmen neden Milletin Temsilcileri olan Milletvekilleri ile paylaşılmamaktadır.

Bu sözleşmelerin açıklanmasının mahsuru nedir?

Sözleşmelerin açıklanmamasının nedeni aşırı kamu zararı barındırıyor olması mıdır?

7- Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin birer örneğini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde paylaşılmak üzere tarafımıza göndermeyi düşünüyor musunuz?

***

Bu yazıyı yazmadan önce, Fikret Şahin’e yeniden, “Bir yanıt geldi mi” diye sordum ve hiçbir açıklama yapılmadığını öğrendim.

Gelirse açıklama metni ve kısa yorumlar yarınki yazıya!

Şehir hastaneleri: Birkaç görüş

Şehir hastaneleri: Birkaç görüş

Emre KONGAR
Cumhuriyet
, 08 Mayıs 2020

Sevgili okurlarım, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin’in TBMM’deki soru önergeleriyle gündeme getirdiği, Tuncay Mollaveisoğlu’nun TELE 1’de ve Cumhuriyet gazetesinde irdelediği Şehir Hastaneleri sorunu hakkındaki üçüncü yazım.

Şehir Hastanelerini doğrudan Cumhurbaşkanı’nın gündeme getirmesi, konunun medyaya yansımasına yol açtı.  Bu yazıda bazı okur yorumlarını özetleyeceğim. İlk yorum, değerli mimar, yazar, düşünce insanı, Dr. Doğan Hasol’dan:

Şehir Hastaneleri yanlıştır.

Dünyada artık 1500-2000 yataklı hastane yapılmıyor. Elli yıl önce hastanede yatış süresi ortalama 14 gündü; şimdi bir buçuk gün. Bugün en uygun boyut 230 yatak. 200’ün altı, 600’ün üstü verimsizdir. Bu konuda Türk Tabipleri Birliği’nce hazırlanmış ciddi bir kitap var.

  • Hasta garantili yap-işlet-devret finansman modeli de yanlıştır.

Üstelik girişimcinin aldığı kredinin kefili de devlet.

Salgın hastalık durumlarında da bu hastaneler hiç uygun değildir.

  • Sağlık ve eğitimin ticaret aracı olması kabul edilemez.

***
Bir başka yorum İ.T. adlı okurumdan:

Dikkatimi çeken şey; bu hastaneler şehir dışında yapıldığından, oraya toplu taşıma araçlarını kullanarak gidenlerin bulaşıcı hastalıkların yayılması açısından risk oluşturması.

Bir eski öğrencim B.U. da şunları yazmış:

2005 yılında SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredildi, dispanserler ve sağlık ocakları kapatıldı, aile hekimliği kuruldu. İktidar kendi hastaneler sistemini kurmaya kalktı. Şehir hastanesi /devlet hastanesi ayrımı oluştu.

Sağlıkta büyük rant olduğu için, bu hastaneler üzerinden rant dağıtacak bir sistem kurdular. Kendi yandaşını besleyecek, devlet ihaleleri üzerinden yeniden üretilen bir iktidar düzeneğidir şehir hastaneleri.

Büyük hastane kurmak büyük yenileme yatırımı ve çok büyük oranda teknik eleman ister, böyle bir yapıyı yönetmek de kolay değildir.

  • Dünyada şehir hastanesi sistemi başarısızdır, bunlar derhal kamulaştırılmalıdır.

Böyle bir müdahale ekonomiye müdahale değildir, yani oyunun kuralından sapan bir sistemi yeniden üretmek için yapılan zorunlu bir müdahaledir.

Yap-işlet-devret modeli ve benzerleri modern düyun-u umumiye rejimidir hocam.

Hastaneye gelenden 50 gelmeyenden 250 TL isteyen bir iktidara sahip olmak her millete nasip olmaz. Beton yerine insana yatırım yapmak en son düşündükleri iştir. İhaleler üzerinden iktidarı sürdürmek temel hedeftir.
***
Sevgili okurlarım, bu Şehir Hastaneleri konusunda, çok vahim, benim söylenti olarak bile dile getirmek istemediğim bazı uygulamalar yapıldığına ilişkin iddialar var. İşin daha da vahim ve kuşku uyandıran yönü, Sağlık Bakanlığı’nın da Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın da, yapılan harcamalar ve maliyetler hakkında hiçbir soruya yanıt vermemiş olmalarıdır.

Bu sütunun her türlü yanıta açık olduğunu kendilerine bir kez daha anımsatırım:

  • Şehir Hastaneleri maliyet ve işletme sorunları, yanıt vermeden geçiştirilebilecek veya soru soranları hainlikle suçlayarak kapatılabilecek konular değildir.
    ==============================

    ŞEHİR HASTANELERİ = TALAN’dır!

    Dr. Ahmet SALTIK