Diplomat İnönü Lozan’da!

Diplomat İnönü Lozan’da!

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 24 Temmuz 2020

Bugün 24 Temmuz:

Kanlı bir zaferin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusunun, emperyalist camiaya boyun eğdirilerek onaylatılmasının yıldönümü!

Gerek Ön Asya’da tarihin akışını değiştiren mucizevi İstiklâl Savaşı’nı yapan, gerekse Tarım Dönemi’nde patinaj yaparak Endüstri Devrimi’ni ıskalayan Feodal bir Din İmparatorluğu’nu görülmemiş bir hızla, Ulusal ve Laik bir Cumhuriyete dönüştüren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün:

Amasya Tamimi ile ilan ettiği Cumhuriyet Rejiminin meşruiyetini bütün dünyaya kabul ettirdiği Lozan Antlaşması’nın yıldönümü!
***
Lozan hakkında çok kitap vardır:

Anıt kitap, 2. baskısı Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılan Lozan Barış Konferansı/Tutanaklar-Belgeler (8 cilt, İstanbul 1993) adlı, değerli ve sevgili hocam Prof. Seha L. Meray tarafından Türkçeye kazandırılmış olan eserdir.

Bir başka önemli çalışma da, konferanstaki Türk heyetinde yer alan Ali Naci Karacan’ın, son baskısı İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2014 yılında yapılmış olan kitabıdır.

Lozan konusundaki son önemli kitap Alev Coşkun tarafından yazılan 1922-1923, Diplomat İnönü, LOZAN adlı çalışmadır. (Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2019)

Lozan hakkındaki bu eser, kendisinden önceki bütün öteki kitaplarından çok daha farklı bir perspektifle yazılmıştır:

Lozan’la ilgili bütün kitapları, belgeleri inceleyen ve yorumlayan Alev Coşkun, bu kitabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir yanıt olarak da kaleme aldığını belirtiyor…

Erdoğan’ın bir konuşmasında, “Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturdular”, “Biz daha Cumhuriyetin kuruluşunun biraz öncesinde yaklaşık 3 milyon kilometrekarelik topraklara sahiptik. Lozan’da işte o 3 milyon kilometrekareden bir yerler yine tırtıklandı, maalesef 780 bin kilometrekareye kaldık” dediğini, sonra da “Lozan’da güncellemeye ihtiyaç var” diye yorum yaptığını anımsatıyor…

Lozan’a yönelik olarak AKP çevrelerinin ve yandaş yazarların yaptıkları, “Lozan’da en büyük ihanet halifeliğin kaldırılmasıdır”, “Lozan’da Türk milletine 100 yıllık bir süre verildi”, “100. yıl olan 2023’te Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri ortaya çıkacaktır” gibi tarihsel gerçeklere aykırı olan saçma sapan eleştirileri vurguladıktan sonra, “Tartışmayı açan ve bu korkunç iddiaları ortaya atan sıradan bir kişi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’ydı” diye vurguluyordu.

Bu iddialara karşı, CHP’nin de, aydınların da, üniversite öğretim üyelerinin de yeterli yanıt veremediğini, Antlaşmayı imzalayan vatansever milletvekillerine sahip çıkamadıklarını belirterek:

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı düzeyinde öne sürülen bu ‘saçma sapan’ iddialar yanıtlanmalıydı” diyor.
***
Alev Coşkun’un kitabı, sadece Lozan’ı doğuran koşulların irdelenmesi ve antlaşmanın tarihsel bir perspektif içinde değerlendirilmesi bakımından değil, güncel tartışmalara tuttuğu ışık, tarihi saptırmak isteyen abuk sabuk iddialara verdiği yanıtlar açısından da bütün öteki Lozan kitaplarından çok farklı ve önemli bir çalışmadır.

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Şehir hastaneleri hakkında sorular

Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 07 Mayıs 2020

Cumhuriyet’te Tuncay Mollaveisoğlu’nun başlattığı, TELE 1’de İsmail Dükel’in sürdürdüğü “Şehir Hastanelerini sorgulama” sürecine bugün Balıkesir Milletvekili Op.Dr. Fikret Şahin’in Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın cevaplaması için TBMM’ye vermiş olduğu soru önergesi ile devam ediyorum:

(Aslında bu konu, medya tarafından değil, COVID-19 sürecinde, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirildi; medya da bunun üzerine olaya yeniden ayrıntılı olarak eğildi.)
***
Sağlıkta Dönüşüm programının bir parçası olarak yapılan Şehir Hastanelerinin yatırım maliyetlerinin gerçek değerinin çok üzerinde olduğuna ve Devlet Bütçemize büyük oranda yük getirdiğine dair değerlendirmeler ve raporlar bulunmaktadır.

Ayrıca Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin Bakanlığınız tarafından “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyu hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’yle paylaşılmaması bu kaygıları daha da artırmaktadır.

Kamu harcamaları şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle yapılması gerekirken, Bakanlığınız tarafından Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin gizlenmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin denetim yetkisini de engellemektedir.

Bu bilgilere istinaden;

1- Yabancı menşeli (ABD) yönetim danışmanlık şirketi Frost & Sullivan tarafından hazırlanan ve

https:// ww2.frost.com/frostperspectives/analysis-public-private-partnershipppp-hospital-campusesconstruction-programme turkey/

internet adresinde, Haziran 2015 tarihinde yayımlanan “An Analysis of Public-Private-Partnership (PPP) Hospital Campuses Construction Programme of Turkey” isimli raporda yer alan tabloda; ülkemizde yapılmış veya yapılması planlanan 15 Şehir Hastanesine ait yatırım maliyetlerinin miktarları belirtilmektedir.

Maliyet miktarları 255.000.000 – 1.232.000.000 USD arasında değişen bu 15 Şehir Hastanesinin tabloda yer alan yatırım miktarları doğru mudur?

2- Hastanelerin yatırım maliyetleri, yatak sayısına bölündüğünde her hastane için yatak başına düşen maliyet miktarının 255.148 USD (Kayseri Şehir Hastanesi) ile 459.358 USD (İstanbul İkitelli Şehir Hastanesi) arasında değişmekte olduğu görülmektedir.

Yatak başına düşen yatırım miktarında bu derece büyük oranda farklılıklar olmasının sebebi nedir?

3- Şehir Hastaneleri için yapılan yatırımlar; Kamu Özel İş Birliği modeli benimsenmeden doğrudan Sağlık Bakanlığı tarafından yapılmış olsaydı maliyetleri ne olacaktı? Bu konuda bir çalışmanız oldu mu?

4- Şu ana kadar sözleşmeleri yapılan ve işletilmekte olan Şehir Hastanelerine ödenen kira bedelleri nedir?

Hastanelerin gelirleri kira bedellerini karşılayabilmekte midir?

5- Şehir Hastanelerini işleten şirketlerle yapılan sözleşmelerde hasta sayısı garantisi ve tıbbi hizmet garantileri verildiği doğru mudur?

Verilen garantiler doğru ise hangi oranda garantiler verilmiştir?

6- Yabancı menşeli danışmanlık ve yatırım şirketlerinin bilgisi dahilinde olan şehir hastanelerine ait sözleşmelerin örnekleri daha önce istenmiş olmasına rağmen neden Milletin Temsilcileri olan Milletvekilleri ile paylaşılmamaktadır.

Bu sözleşmelerin açıklanmasının mahsuru nedir?

Sözleşmelerin açıklanmamasının nedeni aşırı kamu zararı barındırıyor olması mıdır?

7- Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerin birer örneğini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde paylaşılmak üzere tarafımıza göndermeyi düşünüyor musunuz?

***

Bu yazıyı yazmadan önce, Fikret Şahin’e yeniden, “Bir yanıt geldi mi” diye sordum ve hiçbir açıklama yapılmadığını öğrendim.

Gelirse açıklama metni ve kısa yorumlar yarınki yazıya!

Şehir hastaneleri: Birkaç görüş

Şehir hastaneleri: Birkaç görüş

Emre KONGAR
Cumhuriyet
, 08 Mayıs 2020

Sevgili okurlarım, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin’in TBMM’deki soru önergeleriyle gündeme getirdiği, Tuncay Mollaveisoğlu’nun TELE 1’de ve Cumhuriyet gazetesinde irdelediği Şehir Hastaneleri sorunu hakkındaki üçüncü yazım.

Şehir Hastanelerini doğrudan Cumhurbaşkanı’nın gündeme getirmesi, konunun medyaya yansımasına yol açtı.  Bu yazıda bazı okur yorumlarını özetleyeceğim. İlk yorum, değerli mimar, yazar, düşünce insanı, Dr. Doğan Hasol’dan:

Şehir Hastaneleri yanlıştır.

Dünyada artık 1500-2000 yataklı hastane yapılmıyor. Elli yıl önce hastanede yatış süresi ortalama 14 gündü; şimdi bir buçuk gün. Bugün en uygun boyut 230 yatak. 200’ün altı, 600’ün üstü verimsizdir. Bu konuda Türk Tabipleri Birliği’nce hazırlanmış ciddi bir kitap var.

  • Hasta garantili yap-işlet-devret finansman modeli de yanlıştır.

Üstelik girişimcinin aldığı kredinin kefili de devlet.

Salgın hastalık durumlarında da bu hastaneler hiç uygun değildir.

  • Sağlık ve eğitimin ticaret aracı olması kabul edilemez.

***
Bir başka yorum İ.T. adlı okurumdan:

Dikkatimi çeken şey; bu hastaneler şehir dışında yapıldığından, oraya toplu taşıma araçlarını kullanarak gidenlerin bulaşıcı hastalıkların yayılması açısından risk oluşturması.

Bir eski öğrencim B.U. da şunları yazmış:

2005 yılında SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredildi, dispanserler ve sağlık ocakları kapatıldı, aile hekimliği kuruldu. İktidar kendi hastaneler sistemini kurmaya kalktı. Şehir hastanesi /devlet hastanesi ayrımı oluştu.

Sağlıkta büyük rant olduğu için, bu hastaneler üzerinden rant dağıtacak bir sistem kurdular. Kendi yandaşını besleyecek, devlet ihaleleri üzerinden yeniden üretilen bir iktidar düzeneğidir şehir hastaneleri.

Büyük hastane kurmak büyük yenileme yatırımı ve çok büyük oranda teknik eleman ister, böyle bir yapıyı yönetmek de kolay değildir.

  • Dünyada şehir hastanesi sistemi başarısızdır, bunlar derhal kamulaştırılmalıdır.

Böyle bir müdahale ekonomiye müdahale değildir, yani oyunun kuralından sapan bir sistemi yeniden üretmek için yapılan zorunlu bir müdahaledir.

Yap-işlet-devret modeli ve benzerleri modern düyun-u umumiye rejimidir hocam.

Hastaneye gelenden 50 gelmeyenden 250 TL isteyen bir iktidara sahip olmak her millete nasip olmaz. Beton yerine insana yatırım yapmak en son düşündükleri iştir. İhaleler üzerinden iktidarı sürdürmek temel hedeftir.
***
Sevgili okurlarım, bu Şehir Hastaneleri konusunda, çok vahim, benim söylenti olarak bile dile getirmek istemediğim bazı uygulamalar yapıldığına ilişkin iddialar var. İşin daha da vahim ve kuşku uyandıran yönü, Sağlık Bakanlığı’nın da Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın da, yapılan harcamalar ve maliyetler hakkında hiçbir soruya yanıt vermemiş olmalarıdır.

Bu sütunun her türlü yanıta açık olduğunu kendilerine bir kez daha anımsatırım:

  • Şehir Hastaneleri maliyet ve işletme sorunları, yanıt vermeden geçiştirilebilecek veya soru soranları hainlikle suçlayarak kapatılabilecek konular değildir.
    ==============================

    ŞEHİR HASTANELERİ = TALAN’dır!

    Dr. Ahmet SALTIK

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 05 Mayıs 2020


Birleşmiş Milletler bursu ile gittiğim ABD’den 1966 yılında döndüğümde, SBF’de ve ODTÜ’de kadro olmadığı için Prof. Nusret Fişek’e başvurdum ve onun desteği ile İhsan Doğramacı tarafından öğretim görevlisi olarak o zamanlar Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi olan Hacettepe’ye atandım.

Dönem, Avrupa’da özgürlük rüzgârlarının estiği, Fransa’daki öğrenci ayaklanmalarının bütün dünyayı etkilediği, Türkiye’de de özgürlükçü 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemdi.

Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’ni üniversiteye dönüştürmek için Sosyal Bilimlere gereksinme duyan Doğramacı, beni sadece Sosyal Çalışma Yüksek Okulu kurmak için değil, Nusret Fişek ve Doğan Karan’la birlikte gerçekleştirmeye çalıştıkları, Tıp’ta devrim yapmaya yönelik olan yeni eğitim programını düzenlemekle de görevlendirmişti.

Bütün Tıp ve benzeri sağlık bilimleri ile ilgili eğitimleri Türkiye’de ilk defa kredi sitemine geçirmiş, hepsine zorunlu olarak sosyal bilim dersleri koymuş, Sosyal Tıp hizmetlerini, özellikle de Halk Sağlığını ön plana alan devrimci bir programa başlamıştık.

Bu arada Nusret Fişek, Ankara’dan başlattığı pilot uygulamaları tüm ülkeye yayan “Sağlık Ocakları projesini de başarıyla gerçekleştiriyordu.

Bütün bunları Doğramacı’nın “1961 Anayasası” ve “1968 ruhu” bağlamındaki özgürlükçü ve demokrat “kararlılığı(!) ile yapabiliyorduk.

Doğramacı, beni ayrıca öğretim görevlilerinin, asistanların, öğrencilerin ve bütün hizmetlilerin de üniversite yönetimine katılmaları için bir model oluşturmakla görevlendirmişti.

Herkesin önünde Muzaffer Şerif’i, Pertev Naili Boratav’ı, Niyazi Berkes’i, Sadun Aren’i ve Behice Boran’ı da üniversiteye alacağını ilan ediyordu.

Ama kurduğum modeldeki temsilcilerin, kendilerini seçenleri değil, doğrudan rektörü temsil edeceklerini bana “tebliğ ve empoze edince”, bunun “seçilmiş temsilciler” açısından olanaksız olduğunu söyledim ve aramız açıldı.

Daha sonra 1961 Anayasası’na karşı, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi yapıldı; 9 Martçılarla da ilişkisi olduğundan kendini kurtarmak için beni yem olarak Tağmaç’a ihbar etti, zorla askere aldırdı, Piyade Okulu’ndan sonra atandığım Genelkurmay’dan da “sakıncalı asteğmen olarak” başka yere tayinimi sağladı.

(Ecevit, 1973 seçimlerinden sonra başbakan olunca Doğramacı beni gene geri çağırdı. O süreçte Doçent ve Profesör oldum. 12 Eylül’den sonra da YÖK’ü birlikte kurma önerisini reddedince, Profesörlüğümü onaylamadı, bölümümü kapattı, sakal baskısı uygulayarak istifa etmemi sağladı.)

***
Fakülteden Üniversiteye dönüşme sürecinde sadece eğitim konusunda değil, hastane yönetiminde de, Doğramacı’nın (doktor arkadaşlarımın deyimiyle) “sol” kolu olmuştum.

(Bu arada Hastanenin kurulmasında ve gelişmesinde Mithat Çoruh’un ve sonradan iki kez seçilmiş Rektör de olan Süleyman Sağlam’ın adlarını da anmadan geçemem.)

***
Bütün bu uzun girişi, tıp eğitiminin, hastane yönetiminin ve doktorların sorunlarını en üst düzeyde, bizzat uygulamanın içinde öğrendiğimi ve birçoğunun halledilmesine de katkıda bulunma fırsatı elde ettiğimi anlatmak için yaptım:

Derhal belirmeliyim ki 1500-2500 yataklı Şehir Hastaneleri projeleri hem finansman hem de hastane yönetimi açılarından yanlış bir projedir:

Bu nedenle vakit geçirmeden kamulaştırılmaları ve çağdaş sağlık hizmetlerine uygun bir biçimde yeniden organize edilmeleri gerekmektedir!
***

Bakın, Eski Balıkesir Tabip Odası Başkanı, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, TELE 1’de İsmail Dükel’in programında yaptığı çarpıcı açıklamalardan dolayı kendisinden rica ettiğim bilgi notunda neler anlatıyor:

“Devlet tarafından şehir hastanelerinin yapılacağı arsa ücretsiz olarak yüklenici firmaya veriliyor. Firma bu arsaya hastane inşaatını yapıyor. Firmaya, kullanacağı kredi ve geri ödemeler için hazine garantisi sağlanıyor.

Özel bir şirket olan firmaya hastanenin işletmesi de en az 25 yıllığına veriliyor. 25 yıl boyunca bu hastaneler için devlet, döviz bazında kira ödüyor.

Ayrıca kiranın yanında devlet, en az kira bedeli kadar bu firmalara hizmet bedeli ödüyor. Hizmet bedeli ödemeleri her 5 yılda bir güncelleniyor.

Hastanenin en fazla gelir getiren bölümleri olan,

•Laboratuvar

•Görüntüleme (MR, BT, USG, Anjiografi…)

•Nükleer Tıp

•Radyoterapi, Kemoterapi

•Fizik Tedavi Rehabilitasyon

Ünitelerinin işletmeleri de bu şirketlere bırakılıyor ve bu hizmetler için %70 oranında garanti veriliyor.

Sağlık Bakanı devamlı suretle biz ‘yatak doluluk garantisi vermedik diyor’ ama olayın gerçeği, en çok gelir getiren işlemler üzerinden garanti verilmiş olması.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesine göre yaptığımız hesaplamaların sonucu şu:

Her bir şehir hastanesi için 1 yılda ödenen kira ve hizmet bedeli ile o hastaneyi yapabiliyorsunuz.

20 şehir hastanesi yapıldı ve yapılıyor; her bir hastane için en az 25 hastane parası ödersek, 25 yıl sonra 20 şehir hastanesi için en az 500 hastane parası ödemiş olacağız.

Özetle: bizler, çocuklarımız ve torunlarımız bu şehir hastaneleri üzerinden soyuluyoruz.

Gelecek nesillerin kullanacağı sağlık bütçesinin üzerine ipotek konmuş durumda ve gelecek nesillerin sağlık bütçesini şimdiden kullanarak kısıtlıyoruz.

Gelecekte tıbbi teknoloji yenilenmesi için bütçe bulunamayacağı için de maalesef Türk Tıbbı gerileyecek, benin en büyük endişem bu…”
***
Bu konu, tam da COVID-19 salgını zamanı, tek bir yazıyla bitecek gibi basit bir olay değil. Kısa olmak kaydıyla, (500 vuruş dolayında Word dokümanı olarak) yorum, eleştiri ve katkılarınızı beklerim.

Çıldırtan çelişkiler ve çare!

Çıldırtan çelişkiler ve çare!

Emre Kongar
Cumhuriyet, 14.4.2020
ekongar@cumhuriyet.com.tr
Koronavirüsle mücadele için, doğru bir kararla, Sağlık Bakanlığı bünyesinde Bilim Kurulu kuruluyor… Fakat Kurul’un kararları onay için, bakanlık da aşılarak, Cumhurbaşkanlığı’na sunuluyor ve oradan onay alınmadan ne ilan edilebiliyor, ne de uygulamaya konabiliyor.

 “Koronavirüsle en iyi savaş, evden çıkmamaktır; kendinizi izole edindeniyor…

İnsanlar evden çıkmaya, işe gitmeye mecbur bırakılıyor.

“Dışarı çıkan ve kalabalık içinde olan herkes maske takmalıdır” deniyor…

Maske satışı yasaklanıyor. Gönüllü olarak, bedava maske dağıtan STK mensuba kadınlar gözaltına alınıyor. Üstelik aradan günler geçmesine karşın haber verilen dağıtım bir türlü gerçekleştirilemiyor.

Başka ülkeler vatandaşlarına, işçilere, esnafa ve işletmelere, bir bölümü nakit olmak üzere mali ve ekonomik yardımlar yaparken, vatandaşlardan bağış isteniyor…

Ama bağış toplayan belediyelerin kampanyaları engelleniyor, banka hesaplarına el konuyor. Ayrıca belediyelerin aşevlerini desteklemek için açtıkları hesaplara da el konuyor.

Uzmanların önerileri üzerine 30 büyükşehire ve Zonguldak’a, yalnızca hafta sonu için yasak geliyor ve gece 12’de başlayan yasak yalnızca iki saat önce, gece 10’da ilan ediliyor.

Bu yüzden, sokağa çıkma yasağını son anda öğrenen ve hazırlıksız yakalanan halk paniğe kapılıyor, üst üste yığılarak dükkânlara doluşuyor, böylece hastalığın bulaşma olasılığı çok artıyor.

65 yaş üstüne ve 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getiriliyor…

20 yaşın altındaki çalışanlara, (sanki onlar hastalanmazmış gibi) işe gitme izni veriliyor.

65 yaş ve üstüne kolonya ve maske yollanacak deniyor…

Ne gelen oluyor ne de giden.

Hafta sonu, cuma gecesi saat 10’da, büyükşehirlerde ve Zonguldak’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildiği günün akşamı, Sağlık Bakanı basın toplantısı yapıyor.

Ama saat akşam 7 dolayında basın toplantısı yapan Sağlık Bakanı, tek satırla bile bu yasaktan söz etmiyor (Belki de haberi yok?)

Hafta sonu ilan edilen sokağa çıkma yasağını, son dakikada açıklayarak panik yaratan ve tecridin ciddi biçimde ihlal edilmesine yol açan İçişleri Bakanı, krizi yönetemediği gerekçesiyle, sorumluluğu üstüne alarak istifa ediyor.

Toplum hiç de alışık olmadığı bu sorumlu tavrı olumlu karşılarken, istifa kabul edilmiyor ve yine bir düş kırıklığı daha yaşanıyor.

Bütün bu çelişkilere ek olarak, hem kaynak yetersizliğinden şikâyet ediliyor…

Hem de halkın karşı olduğu, gereksiz ve çok maliyetli “Kanal İstanbul” gibi projelere devam ediliyor.

***
PEKİ, ÇARE NEDİR?

Çare, krizi yönetemediği artık iyice belli olmuş olan “Tek Kişi Yönetimi” modelinden vazgeçmektir:

1) Bilgi akışı ve karar alma mekanizmaları şeffaflaştırmalıdır.

2) Muhalefet partileri ile uzlaşmayı ve işbirliğini gerçekleştirecek bir biçimde Meclis devreye sokulmalı, işlevsel kararlar için çalışması sağlanmalıdır.

3) Hizmetler açısından başta büyükşehir belediyeleri olmak kaydıyla, bütün belediyelerle yakın işbirliği yapılmalıdır.

4) Ülkedeki uzmanları bağrında barındıran meslek kuruluşları ile her düzeyde eşgüdüm sağlanmalıdır.

5) Hem Koronavirüsle mücadele için gerekli olan kaynakları, hem de ekonomik çöküntüyü önlemek amacıyla topluma enjekte edilecek parayı bulmak için, gereksiz harcama ve yatırımlar kısılmalı, bütçede kuruluşlar ve kalemler arası para aktarmaları gerçekleştirilmelidir.
***
UNUTMAYIN:

1) Zararın neresinden dönülse kârdır…
2) Doğru kararların verilebilmesi için zaman hiçbir zaman çok geç değildir…
3) Tarih bugünleri de yazacak!