Etiket arşivi: Emre Kongar

Hatay’ın önemi

Emre KongarEMRE KONGAR

ekongar@cumhuriyet.com.tr Son Yazısı / Tüm Yazıları

Cumhuriyet, 29 Mart 2022

 

ABD’nin Irak’a ve Suriye’ye müdahalesinden sonra Türkiye’nin güney sınırlarında Akdeniz’e ulaşmak için kurulmak istenen kara koridoru ve Rusya-ABD rekabeti dolayısıyla, Hatay’ın, Doğu Akdeniz bölgesindeki stratejik önemi çok daha yaşamsal bir nitelik kazandı. Zaten ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesinden de önce, bazı Suriye haritalarında Hatay’ın Suriye sınırları içinde gösterildiği herkesin belleklerindeki taze yerini korumaktadır.

Esad’ın, Suriye’ye müdahale etmemesi için Türkiye’yi uyarırken, bu müdahalenin Türkiye’nin sınır güvenliği ve terörle mücadelesi konularında sorunlar yaratacağı biçiminde tehditkâr bir ifade kullanması, daha o zaman, Hatay’ın içinde bulunduğu kritik jeostratejiyi işaret ediyordu.

Hatay, ülkemizdeki dört din mensuplarının refah ve mutluluk içinde birlikte yaşadıkları “Barış simgesi” bir kentimizdir.

Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümcül hastalığına rağmen Türkiye’ye katılmasını sağladığı bir ilimizdir.

Ve şu anda ekonomik ve siyasal açıdan önemli tehlikelerle, moda deyimle bir “Beka sorunuyla” karşı karşıyadır.

Türkiye’nin yanlış kararlarla taraf olduğu Suriye savaşında ödediği en önemli bedellerden biri olan ve sayıları 6 milyon kadar olduğu tahmin edilen “Suriyeli sığınmacılar”, bu kentimizde yarattıkları toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal meselelerle Hatay’ı ülke için bir “Milli Güvenlik Sorunu” haline getirmiştir.

Bir tıp doktoru olan Hatay Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş’ın dikkat çektiği sorunlar, Hatay’ın içinde bulunduğu tehlikeleri önlemek için iktidarın müdahale etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. (Bu konuda ayrıntılı bilgiler için benim kişisel internet sitem kongar.org’da yayımladığım dünkü “Güncel” yazıma bakılabilir.)
***
2022’ye ertelenen Hatay Expo 21 Fuarı’nın 31 Mart’ta açılışı dolayısıyla, Alev Coşkun’un 22 Temmuz 2019’da yayımlanan Atatürk ve Hatay adlı yazısında vurguladığı bazı tarihsel gerçekleri anımsatmak istedim.
***
Lozan’da Hatay milli sınırlarımızın dışında kalmıştı. Suriye ile Türkiye arasında yapılan sınır tespiti çalışmaları uzatılıyordu. Burada önemli bir noktaya işaret etmeliyiz ki, Lozan Konferansı sürerken Atatürk’ün direktifleriyle 30 Mayıs 1923’te Antakya-İskenderun Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.
***
Atatürk’ün Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz söylemi Hatay konusundaki düşüncesini belirtiyordu. Atatürk, 1 Kasım 1936’da TBMM açış konuşmasında “…milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, gerçek sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya çevresinin geleceğidir. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle duruyoruz” demişti.
***
Atatürk Fransız büyükelçisine, Hatay benim şahsi davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz dedi. Fransızlar, Hatay için silah gücünün kullanılacağını anlamaya başladılar.
***
19 Mayıs 1938’de Ankara’daki törenden hemen sonra trenle Adana’ya hareket etti. Hastalığını umursamıyordu. Çukurova bölgesinde beş gün süren bir yorucu gezide hasta olmasına rağmen askeri birlikleri denetledi. Adana ve Mersin’de düzenlenen geçit törenlerini ayakta izledi. Epeyce yorulduğunu hissedince askeri geçidin sonuna doğru “Marş marş ile geçsinler” diye emir verdi. O günlerde burnunda sürekli kanama görülüyordu. Amacı, bütün dünyaya ayakta olduğunu ve Hatay davasından ödün vermeyeceğini göstermekti.
***
Bu arada da Fransa’yla yapılan bir anlaşma gereğince, Kurmay Albay Şükrü Kanatlı kumandasındaki birliklerimiz Hatay’a girdi. 13 Ağustos’ta seçimler yapıldı ve Hatay Cumhuriyeti kuruldu. 2 Eylül 1938’de Hatay Cumhurbaşkanlığı’na Tayfur Sökmen seçildi. Atatürk ölmeden önce bu gelişmeleri görmek ve duyumsamak mutluluğuna erişti.
***
Hatay Cumhuriyeti 9 ay sonra, 30 Haziran 1939 tarihinde Türkiye’ye katılma kararı aldı. Hatay Devleti sınırları Türkiye-Suriye sınırı olarak kabul edildi. 23 Temmuz 1939’da Hatay, Türkiye Devleti’ne dahil oldu ve Hatay Vilayeti kuruldu. Anayurdun bölünmez, vazgeçilmez bir parçası olan Hatay, anayurtla bütünleşti. Hataylılar yaşamının son günlerine kadar Hatay için çalışan Atatürk’ü hiçbir zaman unutmazlar.
***
Erdoğan/AKP iktidarı bir an önce, CHP’li belediyelere karşı yürüttüğü düşmanca politikayı bir yana bırakmalı ve Hatay’ın değerli ve başarılı Belediye Başkanı Doç. Dr. Lütfü Savaş ile işbirliği ve eşgüdüm içinde, bu kentimizin başta güvenlik olmak üzere, ekonomik, toplumsal, demografik ve siyasal sorunlarını çözmek için ülkenin bütün kaynaklarını seferber etmelidir.

Devleti tek kişiye indirgeme felaketi

Emre KongarEmre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
06 Ağustos 2021, Cumhuriyet

 

Yangın felaketi Türkiye’ye özgü değil… 

Dünyanın karşı karşıya kaldığı “İklim krizi” sonucu olarak özellikle Akdeniz Bölgesi’ndeki bir doğa felaketi. Covid-19 salgını da sadece Türkiye’de görülmüyor… Bütün dünyayı kasıp kavuran pandemi, bütün dünyadaki ülkeleri pençesine aldı. Bu, her iki felaket de insanlığın hatalarından, özellikle de gelişmiş ülkelerin yol açtıkları doğal ve toplumsal/ekonomik erozyonlardan kaynaklanan yaygın olaylardır.

Dolayısıyla, bu her iki felaketten de Türkiye’yi veya Türkiye’deki bir iktidarı sorumlu tutmak haklı bir davranış olmaz. 

Tam tersine, her ülkenin dünya üzerindeki toplam etkisi, o ülkenin teknolojisi ve üretimi ile orantılı olduğundan, Türkiye’nin bu global felaketlere katkısı, gelişmiş ülkelerin, özellikle, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Rusya’nın, Çin’in ve Avrupa Birliği ülkelerinin yanında devede kulak kalır.

Ama global etki açısından görülen bu etki küçüklüğü, ulusal çapta çok çok büyük ve çok daha belirleyicidir: Türkiye’de olupbiten her şey gibi bu tür global felaketlerin meydana gelmesinde, bunların önlenmesinde ve bunlarla mücadele edilmesinde elbette siyasal iktidarların rolü çok büyüktür. Hele hele, Erdoğan/AKP iktidarı gibi ülkeyi yirmi yıla yakın bir süredir yöneten bir iktidar söz konusu ise bu sorumluluk belki de gelmiş geçmiş olan bütün siyasal iktidarlarınkinden daha da fazladır. 

Unutmayalım, Erdoğan/AKP iktidarının 2002 sonundan beri yönettiği bu Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları 1923-1938 arasında 15 yılda kurdular! Bu Cumhuriyet, onların kurdukları temeller üzerinde İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinden korunabildi.
***
Türkiye, teknolojik ve üretim kapasitesi küçük olduğundan, bu global felaketlerin baş sorumluları arasında yer almaz. Ama yirmi yıla yakın bir süredir ülkeyi yöneten bu iktidar, bu global felaketlerin ülkemizi de pençelerine almalarından ve onlarla mücadeledeki yetersizlikler bakımından tamamen (AS: tümüyle) sorumludur.

Erdoğan/AKP iktidarının bu global felaketlerin ülkemizde yol açtığı yıkımdan doğrudan sorumlu olmasının iki nedeni ve bu iki nedenin de bir temel kaynağı var sanıyorum:

Birinci neden ideolojik ve siyasal bir nedendir.
İkinci neden yönetimsel ve siyasal bir nedendir.
***
İdeolojik ve siyasal neden, ABD’nin (ve onu izleyen AB’nin) Radikal Siyasal İslam’ın silahlı saldırısına karşı (sonradan vazgeçtiği) panzehir olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devreye soktuğu “Ilımlı İslam-Amerikancı İslam” modelinden, dünyadaki “Müslüman Kardeşler” hareketinden ve kendilerinin dinci siyaset anlayışından güç alıyordu.

Erdoğan/AKP iktidarı, bu siyaset anlayışıyla, hem dünyadaki “İhvan-ı Müslimin” hareketiyle ittifak kurarak İslam Âlemi’nde (özellikle de Ortadoğu’da) varlık gösteriyor hem ABD/AB ile ittifak kurarak Batı Emperyalizminin desteğini alıyor hem de içerde bütün liberal, milliyetçi ve dinci sağı aynı şemsiye altında toplayarak Atatürk Cumhuriyeti’ni yok edecek bir süreç başlatıyordu.

Bu hayalin gerçekleşmesi olanaksızdı:

1) Çünkü “Siyasal İslam”ın “Ilımlısı” olamazdı; İslam, Demokratik Rejimle uzlaşamıyordu. Nitekim öyle de oldu; model Mısır’da, Irak’ta, Libya’da çöktü; Batı emperyalizminin desteği bitti.
2) Atatürk Cumhuriyeti, aradan geçen zaman sürecinde, 1945-1950’deki toplumsal/ekonomik ve sınıfsal yapısından daha ileri gitmiş ve Özgürlükçü Demokratik Rejim çizgisinde bir hayli deneyim kazanmış olduğu için yeniden Saltanat/Hilafet çizgisine geri döndürülemezdi. Nitekim döndürülemiyor.
3) Bu olanaksız hayalin finansmanı, Cumhuriyet kazanımlarının satılması, doğanın yağmalanması, betonlaşma ve borçlanma modeliyle sağlanacaktı. Bütün kaynaklar kullanıldı, ekonomi ve doğa tahrip edildi ve sonunda ülke iflas etti.

Doğanın tahribatı ve kaynakların global felaketlerin önlenmesine harcanmaması, COVID-19 ve yangın felaketleriyle mücadeleyi zayıflattı.

Yönetimsel ve siyasal neden ise bu yanlış hayalin olağan demokratik rejim içinde uygulanmasının olanaksızlığından doğdu:

  • Erdoğan/AKP iktidarı tarihinin en büyük hatasını yaparak devleti tek kişiye indirgeyen ucube bir Şahsım Devleti sistemi kurdu.

Zaten yıktıkları kurumlardan dolayı iyice zayıflamış olan devlet mekanizması tek bir kişinin bilgisine, tecrübesine, kararlarına, duygu ve düşüncelerine indirgenince, global krizler ülkeyi vurduğunda rasyonel ve hızlı kararların alınması olanaklı olamadı. Üstelik doğa katliamı, betonlaşma, yeşilin yağmalanması, nepotizm (adam kayırmacılık) kaynakların yandaşlara aktarılması, ülkeyi bu global krizlerin etkilerine çok açık hale getirmişti.
***
Sonuç olarak Erdoğan/AKP iktidarı bu global yangın ve COVID-19 krizlerinden ülkeyi yeterince hızlı ve etkin olarak koruyamadı. Çünkü sadece ideolojileri değil, bilgileri, becerileri ve uyguladıkları devlet modeli de bunlarla mücadeleye uygun değildi.

Toraks Derneği açıklamasını okuyun

Emre Kongar
Emre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr 
03 Ağustos 2021, Cumhuriyet

Yerim uygun olsaydı, yazının başlığı 

  • “YANGINLARDAN TÜRK-KÜRT DÜŞMANLIĞI ÜRETMEYİN;
  • TÜRK TORAKS DERNEĞİ’NİN AÇIKLAMASINI OKUYUN” 

olacaktı. Mecburen kısa kestim.
***
Bütün doğal felaketleri ve son COVID-19 salgınını bile kendi ideolojisi lehine kullanmasını bilen iktidar, son orman yangınlarından da 2023 seçimlerine giderken uygulamak istediği gerginlik stratejisi için, yararlanmak istiyor:

2023 seçimlerinden önce, 7 Haziran 2015 – 1 Kasım 2015 seçimleri arasında uyguladığı gerginlik stratejisini de devreye sokmak isteyen iktidar, özellikle Türk-Kürt kimlik farklılığını kullanmak istiyor.

Bu nedenle, hem dinci vakıflarla kurban derisi rekabetinden dolayı yok ettiği Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçaklarının kullanılamamasından ve başka benzer ihmalkârlıklardan kaynaklanan yetersizliklerini, bu yangınları sabotaj iddialarına bağlayarak örtbas etmeye çalışmakta… Hem de bu tür iddialarla seçim öncesi gerginlik stratejisini uygulamaya çalışmaktadır.
***
Yangınları doğru değerlendirmek ve mücadeleyi de doğru çizgiye oturtmak için olayı doğru anlamak gerekir.

Türk Toraks Derneği “Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu”nu açıklaması bu konudaki doğru değerlendirmeyi sunuyor; aşağıda bu açıklamadan aldığım bazı paragrafları paylaşıyorum:

Ülkemiz, Dünyamız ve Geleceğimiz Yanıyor

Rekor düzeyde seyreden sıcak ve kuru havaların ardından son dört gündür Türkiye’nin 30 farklı ilinde 107 orman yangını meydana geldi. Ülkemizin Akdeniz Bölgesi’ndeki ormanlar yanarken, İtalya, İspanya, Yunanistan, Tunus ve Lübnan’da da ormanlar yanıyor.

Ormanlarımız, topraklarımız, derelerimiz, denizlerimiz, atmosfer ve ekosistemimiz neo-liberal politikaların ve şirketlerin yağma planlarına feda ediliyor.

Ormanlardaki maden ve taşocakları, arazi yağması, turizm ve enerji tesisleri üzerinden yürüyen rant çılgınlığı yaşamımızı yok ediyor.

Musilaj, sel felaketleri, orman yangınları, Salda Gölü tahribatı, flamingo faciası ve yüzlerce diğer doğa tahribi aynı yaklaşımın sonuçlarıdır.

Orman yangınlarının çıkmasında iklim krizi belirleyici bir öneme sahipken, yangınların birer felakete dönüşmesinde hükümetlerin orman yangınlarını önlemek için aldıkları önlemlerin düzeyi ve etkinliği de büyük öneme sahiptir.

İklim krizinin tetiklediği sıcak dalgaları ve kuraklık orman yangınlarının temel nedenleri arasındadır.

İklim krizinin önceki yıllarda da Avustralya, Sibirya, Kaliforniya ve Kanada’da korkunç doğa tahribatına yol açan orman yangınlara neden olduğunu biliyoruz. Türkiye, rekor sıcaklıkların, sıcak hava dalgalarının şiddetinin, süresinin ve sıklığının arttığı, yüksek sıcaklıkların her yıl yeni rekorlar kırdığı ülkelerden biri.

  • Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 21. yüzyılda iklim değişikliği küresel sağlık için en büyük tehdittir.

Uygarlık tarihi boyunca iklim değişikliğine yol açan atmosferdeki CO2 2000 yıl süreyle 270-285 ppm. (milyonda bir partikül) arasındayken Sanayi Devrimi sonrası hızla artış göstermiş, 1985 yılında 350 ppm. iken 2020 Temmuz ayında 417.62 ppm. olan bu değer 2021 Temmuz ayında 417.70 ppm’e yükselmiştir.

2012 yılında yayımlanmış bir araştırmada, atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu azaltmak için çok hızlı ve çok kapsamlı önlemler alınmazsa, dünya çapında yangın olasılığının 2010-2039 arasında %37.8 artacağı, 2070-2099 arasında ise %61.9 artacağı öngörülmüştür.

Orman yangınları ile mücadele etmenin tek yolu iklim kriziyle mücadeledir.

İklim krizi ile su kaynakları azalmakta, doğal bitki örtüsü tahrip olmakta, tarım potansiyeli, insan sağlığı etkilenmekte, bununla birlikte orman yangınları riski de artmaktadır.

Ülke olarak iklim krizi sorununu gündeme almalı ve fosil yakıtların olmadığı bir geleceği inşa etmeliyiz.

Ağaçları savunmak için, Akbelen Ormanı’nı, Eskence Vadisi’ni, Kazdağları’nı korumak için İkizdere’de, İkizköy’de, ülkemizin her yanında mücadele sürdürülürken içindeki tüm canlılarla birlikte binlerce dönüm ormanın, tarım alanları ve yaşam alanlarının kül olması canımızı yakıyor.

Tüm canlılar ve geleceğimiz ve çocuklarımız için Türk Toraks Derneği olarak iklim krizine karşı etkin politika üretmeye, Paris Antlaşması’nı yürürlüğe koymaya davet ediyoruz.”
***

Sevgili okurlarım;

Sn. Kongar’ın doğallıkla gazete yazısına koyamadığı ürkütücü görsel veri aşağıda..

TTD üyesi meslektaşlarımızı saygı ve şükran ile selamlıyoruz..

Dr. Ahmet Saltık
04.08.2021

Hayati sorun: Seçim güvenliği ve muhalefetin görevi

Emre KongarEmre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr

Sevgili Ergin Yıldızoğlu “Önümüzdeki seçim üzerine spekülatif düşünceler” başlıklı dünkü makalesine, benim bir yazıma gönderme yaparak başlamıştı:

“Emre Kongar Hocamın saptamasına katılıyorum: ‘…önümüzdeki seçim normal bir seçim değildir… Bu seçim, Demokrasi ile Diktatörlük arasında bir seçimdir.’ Kaygılarına da…”

Erken seçim olasılığını, seçim güvenliği sorunlarını da iktidarın lider-parti-hareket-devlet bütünlüğü açısından tartıştığı yazısında, Parlamenter Demokrasi karşıtı olan iktidarı şöyle tanımlıyordu:

“Bu ‘lider-parti-hareket’ birliğinin ötesinde, Rejimin şekillendirdiği, kadrolaştırdığı:

İç ve dış güvenlik örgütleri…
İdari bürokrasi…
Yargı sistemi var…
Medya var…
SADAT gibi silahlı örgütler var…
Sayısı açıklanmayan bir özel koruma ordusu var.
Mafya var.

Bu ‘Bir’liğin içindekileri birbirine bağlayan derin ideolojik ve ekonomik (vakıfları düşününce) kurumsal örüntünün ötesinde, salt bu ‘Bir’likten nemalanmak için birikmiş ikinci bir çıkarcılar çemberi var.

Diğer bir deyişle karşımızda ‘lider-parti-hareket-devlet’ birliğinden oluşan bir iktidar var.”

Yıldızoğlu’nun bu yargısına katılmamak olanaksız:

Onun bu teşhisi doğru kabul edildiği zaman, ki doğrudur, iki temel sorun ortaya çıkıyor:

1) Seçim adaletinin, şeffaflığının ve güvenliğinin sağlanması.
2) Seçim sırasında ve/veya seçimin kazanıldığı anlaşıldıktan sonra oluşabilecek yasa ve anayasa dışı engellere, müdahalelere karşı önlem alınması. 
***
Bugüne kadar yaşananları, önce 16 Nisan 2017 halkoylaması bağlamında anımsayalım:

1) Propaganda dönemi, bırakın medyanın tümüyle tarafgir olmasını, OHAL koşulları bahanesiyle vali ve kaymakamların denetiminde, “Hayır” açıklamalarına karşı baskı altında geçirildi.
2) Güvenlik gerekçeleriyle belli sandıklar birleştirildi ve taşındı.
3) Oylama sırasında çeşitli baskı öyküleri medyaya yansıdı.
4) İktidarın oylamayı kaybettiği anlaşıldığı zaman, YSK, yasalara aykırı olarak mühürsüz oylara ve zarflara oy sayımında geçerlilik kararı verdi.

Bu konuda eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un kitabını okuyunuz: Hukuk Dünyasında DOĞMAYAN HALKOYLAMASI, Oylamanın Dürüstlüğü ve Ahlakiliği İlkesinin Çiğnenmesi, İmge Yayınları, Ankara, 2018.

5) Selçuk bu konudaki tek çözümün, bu halkoylamasının yeniden yapılma takviminin ilan edilmesi olduğunu vurgulamaktadır.

6) İktidarın tetikçileri ekranlarda, “Evet çıktı ama savaşa hazır olun” çağrısı yaptı.
7) Parklarda, pompalı tüfekli, tabancalı kişiler havaya ateş ederek halkı korkuttu ve sindirdi.
8) Sonuçlar resmen açıklanmadan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek iktidarın kazandığı ilan edildi.
***
Şimdi bir de 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Büyükçekmece örneğini anımsayalım:

1) Daha birkaç sandık açılmışken iktidarın adayı “Kazandık” açıklaması yaptı.
2) İmamoğlu’nun enerjik medya atağı ile iktidarın “kazandık” söylemi püskürtüldü ve seçim 13 bin küsur oyla kazanıldı.
3) Bunun üzerine YSK, aynı zarfta bulunan iktidarın kazandığı belediye meclisi üyeliklerinin oylarını geçerli saydı ama muhalefetin kazandığı büyükşehir belediye başkanı seçiminin oylarının geçersiz olduğuna hükmetti.
4) İktidar adayı, “Çaldılar” dedi.
5) Polis ve savcılar harekete geçti, sandık kurulu üyeleri, başkanları ve seçmenler üzerinde teker teker haksız ve hukuksuz baskılar kuruldu.

Bu konuda Büyükçekmece Belediye Başkanı Dr. Hasan Akgün’ün kitabını okuyunuz: “SANDIK OYUNLARI, 2019 Yerel Seçimlerinde Neler Oldu? Tekin Yayınevi, İstanbul, 2021.”

6) Akgün, özellikle, ilçe ve il seçim kurulları ile Yüksek Seçim Kurulu kararlarının hukuka uygunluğu üzerinde durmaktadır. Muhalefet bu konuda bu kurulların sorumluluklarını anımsatmalı ve hukuka aykırı kararlarını kamuoyu ile paylaşmalıdır.
7) Sonunda yenilenen seçimlerde İmamoğlu ilk seçimde aldığı oyların 13 bin dolayında olan farkını 8 yüz bine çıkararak seçimi kazandı ama belediye meclisi üyelikleri ve bazı ilçe belediye başkanlıkları ilk seçimde, büyükşehir belediye başkanlığı dışındaki oylar geçerli sayıldığı için iktidarda kaldı.
***

Değerli okurlarım, önümüzdeki seçimler,
Demokratik Rejim için bir ölüm-kalım meselesidir:

Türkiye ya Demokrasiyi istismar eden, yozlaştıran, işlemez hale getiren bu iktidardan kurtulacak ya da çok uzun bir süre için yeniden sömürülen, azarlanan, karanlık bir korku imparatorluğu yapısına kurban edilecektir.

Seçimlerin güvenliği, şeffaflığı ve adaleti için yapılacak her eylem, alınacak her önlem Anayasa ve yasalar çerçevesinde olacağı için muhalefet partilerinin haklarıdır:

Korkmaya, çekinmeye, sinmeye germek yoktur!

Derhal önlem almaya başlamalı ve bu önlemleri kamuoyu ile paylaşmalıdırlar.

1961, 1982 ve 2017 anayasaları arasındaki temel fark!

Emre Kongar

Emre Kongarekongar@cumhuriyet.com.tr

1961, 1982 ve 2017 anayasaları arasındaki temel fark!

Son GARA operasyonunda 16 evladımızın şehit olmasıyla sonuçlanan trajik başarısızlık ve bu başarısızlıktan kaçmak için kullanılan “Sorumlu Devlettir” söylemi, “Sorumlu kim” ve “Devlet nedir” sorularını gündeme getirdi.
***
Devlet nedir?
Sorumlusu kimdir?
Doğada devlet yoktur: Devlet insan icadıdır!
İlkel toplumlarda “sorumlu” kabile/aşiret reisidir; çünkü o ne derse o olur!
Feodal Toplumlarda “sorumlu” kral, imparator, şah, padişahtır; çünkü onlar ne derse o olur!

Kentsel/Endüstriyel Toplumlarla, Bilişim Devrimi toplumlarında “sorumlu” başkan ya da başbakandır; çünkü yönetici makamında o oturmaktadır.
***
1961 Anayasası, Demokratik Rejimin seçilmişler tarafından yozlaştırılmasını engellemek için yapılmıştı:

Hem “Kuvvetler Ayrımı”nı kesin olarak gerçekleştirmiş hem de bu ayrımla birlikte, Temel Hak ve Özgürlükleri, bağımsız ve özerk kurumlar aracılığıyla güvence altına almıştı.

1) Yasama organını Senato ile güçlendirmiş…
2) Yürütme organının bütün eylem ve söylemlerini Anayasa’ya uygunluk açısından Yargı Denetimi’ne bağlamış…
3) Yargıyı, hem Anayasa Mahkemesi’ne hem de bağımsızlık güvencelerine kavuşturmuş…
4) Ayrıca, Üniversiteler, TRT gibi kurumlar özerkleştirilmiş, basın ve işçi sendikaları özel haklarla güçlendirilmiş, iktisadi kalkınma Devlet Planlamaya bağlanmış…
5) Seçim yasası, “Milli Bakiye Sistemi” ile toplumdaki bütün eğilimlerin Meclis’te temsil edilmesini sağlayacak biçimde değiştirilmiş…
6) Böylece hem Anayasa hem de Temel Hak ve Özgürlükler, sandıktan çıkıp Demokratik Rejimi yok etmek isteyen siyasal iktidarlara karşı korunmuştu.

Bu Anayasa’ya göre, yönetici makamında oturan “sorumluların” soyut bir devlet kavramına sığınmaları yine de pek olanaklı değildi, çünkü iktidarın bütün işleri Anayasa Mahkemesi denetimine tabi idi.
***
Çıkarları bozulan Toprak Ağaları ve Tarikatların temsilcisi olan sağ politikacılar 1961 Anayasası’nın Temel Hak ve Özgürlükleri koruyan, seçilmişlerin Demokratik Rejimi yozlaştırmalarını engelleyen kimliğini “Lüks” diye nitelediler.

  • 12 Mart 1971 Askeri Darbesi 1961 Anayasası’nı iğdiş etmekte yetersiz kalınca, emperyalistlerin de desteğiyle yapılan 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile 1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı,

Devleti Temel Hak ve Özgürlüklere karşı koruyan” 1982 Anayasası kabul edildi.

1982 Anayasası sandıktan çıkan iktidarı yani çoğunluğu temsil edenleri, “Devletin Sahibi / Temsilcisi” sayıyor ve “Devleti” de bireyin Temel Hak ve Özgürlüklerine karşı güçlendiriyordu!

O nedenle bu Anayasaya göre, iktidardaki “sorumluların” “soyut bir devlet kavramına” sığınmaları olanaksızdı.
***

16 Nisan 2017 “Sözde Halkoylamasıyla” kabul edildiği iddia edilen “Ucube Anayasa”, Temel Hak ve Özgürlüklere karşı “Güçlü Devleti” oluşturan 1982 Anayasası’nı dahi yetersiz bularak onu bile yozlaştırıyor, bütün devlet mekanizmasını tek bir kişiye bağlayan “Şahsım Devletini” kuruyordu.

***
“Soyut Devlet” kavramı, 1961 Anayasası’na göre bile, iktidardakiler tarafından sorumluluktan kaçmak için başvurulabilecek bir sığınak değildi; çünkü yargı bağımsızlığı ve Anayasa Mahkemesi vardı.

1982 Anayasası, “Devleti” iyice iktidarın emrine verdiği için onu kullananların “sorumluluktan” kaçmalarına hiç izin vermiyordu.

2017’de kabul edildiği iddia edilen “Ucube Anayasa”ya göre kurulan “Şahsım Devleti”nde ise “sorumlu”, “tanım gereği”, hem siyaseten hem hukuken hem de mantıken, zaten o devletle özdeşleşmiş olan “Şahıstır”!