Limitsiz din sömürüsü

Gani AŞIK
ESKİ CHP KAYSERİ MİLLETVEKİLİ / MÜFTÜ

Cumhuriyet, 15 Eylül 2021

 

Dünyayı çiftliği olarak gören emperyalizm özelinde ABD, gezegenimizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini belirleyip onlara el koymakla yetinmez, özellikle Latin Amerika ve Ortadoğu’da kullanışlı siyasetçi keşfi de yapıp gerekirse darbeyle iktidara taşır. Türkiye için Erdoğan’ın seçilmesini ve partisinin kurdurulmasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Çünkü Erdoğan, söyledikleri ile yaptıkları tutarlı, Batı’nın emperyal hesapları ile de örtüşen “davası”nın gözü pek bir mücahididir.

  • Sözünü açık, özünü gizli tuttuğu davası,
  • Atatürk’ün modern ve laik devletini şeriat devletine dönüştürmektir.
  • Demokrasi bizi istediğimiz durağa götüren tramvaydır, halk isterse laiklik elbette kaldırılır, hem Müslüman hem laik olunmaz” ifadeleri, İhvancı pusulanın yönünü çok net gösterir.

(Hafızı kelam ve ilahiyat eğitimliyim. En deruni duygularım ve tüm benliğimle Müslüman, sapına kadar da laikim).

Laisizmin inançlarla barışık olduğunu anlayabilmek için özgür düşünebilme yetisine sahip olmak gerekir.

İLK HEDEF ATATÜRK

Siyasi İslamın, tarikat ve cemaatlerin Atatürk’e duydukları bitmeyen kin, Ata’nın, yüzyıllardır saf ve eğitimsiz müminlerin beynine attıkları kördüğümü ve akıllarını bloke eden kemendi kudretli kılıcı ile kesip Anadolu halkını Kuran İslamı ile aracısız buluşturmasındandır.

Çarpık akidelerine göre “Laik devletle ve kurucusu ile boğazlaşmak Allah yolunda cihattır”. IŞİD, Taliban, El Kaide ve Boko Haram da bu “itikattan” beslenir.

Başımızdaki belanın özeti, Kurtuluş Savaşı’na karşı savaş açanların torunları ile o kutsal savaşta şehit düşenlerin torunlarının bugün de “Cumhuriyet mi, şeriat mı” kavgası
veriyor olmalarıdır.

Bekamızı doğrudan ilgilendiren bu saflaşmada, ihanet piyasası hain sıkıntısı çekmiyor. Hemşerim Seyrani, sanki bugünler için yazmış:

“Rum’un Ermeni’nin yağlı ketesi, kaypak Müslüman’ı dinden çıkarır.”

ŞERİATÇI HAMLELER

Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olmayacak” özdeyişine meydan okurcasına

  • Devlet İskender Paşa, İsmail Ağa, Menzil ve Süleymancılar arasında paylaştırıldı.
  • İktidarı temsil edenlerin de zaten bu cemaatlerin kravatlıları olduğu dikkate alınırsa,
  • laik Cumhuriyetin “tarikatlar devleti”ne dönüştürüldüğü net olarak görülür.

Bunların medreseleri ülkeyi bir ağ gibi sardı, vali ve kaymakamlar emre amade.

“Milli”liği adında kalan, sözde laik eğitim, dinci tarikatların sarmalında ve skolastik odakların kucağında. Atatürk’ün “irfanı hür, vicdanı hür nesiller” hedefi yerini, irfanı karartılmak, vicdanı köreltilmek istenen yeni bir gençlik profiline bırakmıştır.

  • Eğitimdeki tahribat vahimden de öte bir faciaya dönüşmüştür.

Ceylan derisi koltuklarda oturan, ofisi, şoförü ve çalışma kadrosu bulunan Vekiller, İstiklal Savaşı’nda derme çatma sandalye ve sıralarda oturan, han köşelerinde geceleyen, zeytin-peynire talim eden Vekillere gıpta ediyorlar. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nı milli irade temelinde yürüten Mutafa Kemal, cephedeki en kritik gelişmeleri çok değer verdiği Meclis ve Vekillerle paylaşıyordu.

  • Erdoğan’ın devleti çürütme yöntemlerinden biri olan ucube sistemi, Gazi Meclis’i işlevsiz, vekilleri de işsiz ve yetkisiz bıraktı.

VE YARGI

Partili Cumhurbaşkanı, TSK’deki bir etkinlikten sonra, adli yıl açılışında da laik hukuku imana getirmek için, Ali Erbaş Hoca’nın mübarek nefesi ile yargının kalbini ve ruhunu hafifçe yelpazeletti!

Saray’dan “Atatürk’ün de Meclis’i dua ile açtığı” duyuruldu ama Mustafa Kemal’in gizli niyeti laik Cumhuriyetti, Saray’ın gizli niyeti ise bunu ortadan kaldırmaktır.

“Eylemler niyetlerle ölçülür” (hadis). Afro-Amerikalıların özgürlük simgesi Martin Luther King, yüz binlere hitaben yaptığı konuşmada “Bir hayalim var” demişti.

Benim de bir hayalim var: “Sayın Cumhurbaşkanı, laik yargının açılışında dini tören yapılamaz” diyebilecek Yargıtay başkanı ve ABD’de olduğu gibi “Ben cumhurbaşkanından önce anayasaya bağlıyım” diyebilecek komutan.

  • Eğitimden sonra Atatürk’ün ordusunu ve yargıyı da selefi İslam’a açma niyetleri, Türkiye’yi sonu karanlık büyük belaların girdabına çekebilir.

Son tahlilde;
– partisinin hedefine ulaşabilmesi ve iktidarını koruyabilmesi,
– siyasi, sosyal ve hukuki meşruiyet koşullarında yapılacak seçimle asla mümkün görünmediği için,
– Erdoğan, bilinen siyaset mühendisliğiyle çaresizlikler içinde çare arıyor.

TERÖR DEVLETİ

Suay Karaman

Elli yılı aşkın süredir devam eden Filistin ile İsrail arasındaki çatışmada, her iki taraftan on binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yüz binlerce insanın yaralandığı, yaklaşık bir milyon insanın da evlerinden ve yurtlarından sürüldüğü bilinmektedir. Ramazan ayıyla birlikte İsrail polisi Kudüs’teki Şam Kapısı’nda akşamları iftar düzenlenmesini engellemek için bariyerler yerleştirmişti. Filistinliler bu durumu protesto ediyor ve İsrail polisi ile çatışıyordu. 7 Mayıs Cuma akşamı İsrail, işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Camide namaz kılanlara ses bombaları ve plastik mermilerle saldırdı. Gazze ve diğer kentlere de sıçrayan olaylar halen devam etmektedir. İsrail’in havadan ve karadan vurmaya devam ettiği Gazze Şeridi‘nde tablo giderek ağırlaşmaktadır.

Arap ve Yahudi grupların sert çatışmalarında birçok ölüm ve yaralanma olayı meydana gelmiştir. Geceleri sürekli iki tarafın ateşlediği roketlerin kıvılcımlarıyla İsrail ve Filistin semaları aydınlanmaktadır. Bu durumda iç savaş uyarısı yapan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, “Sokaklarımızda savaş patlak verdi. Çoğunluk gördüklerine inanamıyor ve şok yaşadığı için hiçbir şey söyleyemiyor” dedi.

14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan İsrail, kurulduğundan beri sürekli Araplarla savaşmış ve her savaştan topraklarını büyüterek çıkmıştır. ABD’nin stratejik müttefiki olan hatta Ortadoğu’ daki jandarması kabul edilen İsrail’in, sürekli yeni yerleşim birimleri kurup, Filistin halkını sürmesine ve katletmesine, ABD destek olmaktadır. Çünkü emperyalizm, siyonizmin işbirlikçisidir, destekçisidir.

Son iki yılda dört seçim gören İsrail’de iç siyaset hayli karışık bir durumdadır. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları ile gündeme gelen Başbakan Binyamin Netanyahu, bu saldırılarla kendi durumunu unutturarak, iktidarda kalabilmek için yeni ve kanlı bir oyunun peşindedir. Açıkça bir terör devleti görünümündeki İsrail, bu yaptıkları nedeniyle tüm dünyada öfke yaratmıştır ve gelen tepkilere karşın saldırılarına devam etmektedir. Ama İsrail’e yaptırım uygulamak söz konusu değildir çünkü arkasında ABD ve Batının desteği bulunmaktadır.

Türkiye’de, siyasi iktidarın desteğiyle Filistinlilerin yaşadıkları karşısında Ankara, İstanbul, Adana, Kayseri başta olmak üzere bazı kentlerde mitingler düzenlendi. Küresel salgın nedeniyle sokağa çıkmanın yasak olduğu günlerde “tekbir” getirerek sokaklara dökülen tarikat artıklarının organizasyonu ilginçtir. Bunlar bir araya toplanırken güvenlik güçleri ne yapmıştır, hatta nerededir gibi sorular da yanıtsızdır. İstanbul’da binlerce kişi Türk ve Filistin bayraklarıyla Beşiktaş’taki İsrail Başkonsolosluğu önünde sloganlar atarak İsrail’e tepkilerini gösterdi. Vatan Caddesi’nde bir araya gelen vatandaşlar, Türk ve Filistin bayrakları asılı araçlarıyla konvoy yaparak İsrail’i protesto etti. “Kahrolsun İsrail” diye sloganlar atılarak, İsrail’in kahrolmadığı bilinmesine karşılık, sadece kendi bindirilmiş kıtaları alanlara çıktı. Ama bu bindirilmiş kıtalar Uygur Türklerine yapılanlara tepki vermedi. Bu bindirilmiş kıtaların, Yunanistan’ın işgal ettiği Ege adalarımız konusunda hiçbir tepki ve eylemi olmadığı gibi söylemi bile yoktur.

  • Siyasi iktidarın ülkemizin sorunlarını unutturmak için Filistin konusunda, küresel salgına karşın bindirilmiş kıtalarını sokaklara döktüğü anlaşılmaktadır.

12 Mayıs Çarşamba günü Suudi Arabistan ziyareti sonrasında Dışişleri Bakanının yaptığı açıklama şöyledir:

  • “Hep böyle kınıyoruz ama ümmet adım atmamızı bekliyor. Artık bu tür saldırıların durması gerekiyor. Elbette uluslararası hukuk çerçevesinde Filistinlilerin haklarını korumamız lazım.“

Ümmet sözcüğü ile ne anlatılmak istenmektedir; hangi ümmet nasıl bir adım atmamızı bekliyor? Müslüman Kardeşler mi, Taliban mı, Hizbullah mı, IŞİD mi, HAMAS mı? İsrail’e karşı ümmeti göreve çağırma girişimleri boşunadır, sonuç vermeyeceği bellidir. Ümmet değil ama Türk Milleti bu sorunu barış ile çözmelidir. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi her zaman geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde büyük bir insanlık dramı haline gelen Filistin sorunu, iki devletli şekilde çözülmelidir. Ancak ne yazık ki İsrail’in saldırgan tutumuna karşı şimdilik kısa vadede bir çözüm görünmemektedir.

Ülkemizin ovalarını, barajlarını İsrail’e peş keş çekerseniz, tohumlarınızı İsrail’den alırsanız, savaş uçaklarının teknolojik sistemleri İsrail tarafından yapılırsa, özelleştirme adı altında birçok şirketinizi İsrail’e satarsanız, İsrail ile ticari ilişkileriniz büyük boyutlara ulaşmışken İsrail’e karşı yalnızca kınama yaparsınız. Bu yüzden İsrail ile ilişkilerinizi donduramazsınız, büyükelçinizi çekemezsiniz çünkü elinizi vermişsiniz, kolunuz onlarda. Üstelik Tayyip Erdoğan’ın 29 Ocak 2004 tarihinde Yahudi Üstün Cesaret Madalyası aldığı düşünülünce, İsrail’e salt içi boş kınamalar yapılacağı bilinmelidir. İsrail’in yoğun saldırıları karşısında, 14 Mayıs Cuma günü Mescid-i Aksa’da toplanan kalabalığın “Biz buradayız, sen neredesin Erdoğan” sloganı atarak, protesto gösterilerinde bulunduğu da gözlerden kaçmamıştır. 

Azim ve Karar, 17 Mayıs 2021

Başımıza gelenlerin hikâyesi!

Başımıza gelenlerin hikâyesi!

Türkiye’de aydınlanmaya yönelik post-modern eleştiri, akıl ve bilim karşıtı gerici bir saldırıydı. Oysa, kapitalizm aşılmadan gerçek anlamda modernite de aşılamaz. Bu nedenle moderniteyi aşma yeteneğine sahip biricik eleştiri hâlâ Marksizmdir.

Bilindiği gibi, son dönemde adeta Ortaçağ medreselerinden fırlamış gibi kimi ilahiyatçılar insanları ve özel yaşam alanlarını tehdit eden fetvalar vermeye başladılar. Toplumun İslam aklının mühürlendiği, içtihad kapısının kapatıldığı ve bugünkü bütün arızaların kaynağı olan 10 ve 11. yüzyıla iade edilme girişimi hızlandı.

Yalova Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan bir ilahiyatçı, Prof. Abubekir Sifil, gazeteci Yılmaz Özdil ve Cüneyt Akman’ın cenazelerinin camilere alınmamasını istedi… Bir başka ilahiyatçı Ebubekir Sofuoğlu da ilahiyatlar ve o yetmiyormuş gibi yeni kurulan İslami ilimler fakülteleri dışındaki bütün üniversiteleri “fuhuş yuvası” ilan etti.
Peki, ülke buraya nasıl geldi? Bu çevreler büyük ve 300 yıllık aydınlanma geleneği olan bir ülkeye nasıl el koydular? Bunu düşündüm. Yanıtı basit aslında… Bunun nedeni sosyalizmden büyük vazgeçiştir. Liberal ideolojik hegemonya inşa eden ağırlığını dönek solcuların ve liberal solcuların oluşturduğu liberaller ile yeni gericiliğin kültürel-felsefi bakımdan önünü açan, “bütün kötülüklerin kaynağı” sanmak gibi bir aptallıkla saldırdıkları moderniteyi güya aşmak için Ortaçağ değerler dünyasına ve teolojik literatüre büyük kapı aralayıp, meşruiyet alanı tanıdılar.

Oysa, modernite ve aydınlanmaya yönelik eleştiri, akıl ve bilim karşıtı gerici bir saldırıydı. Ortaçağ dünyasını yeniden üretmeyi hedefliyordu. Ancak IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi örgütleri üretebilir, en iyi olasılıkla İhvan-ı Müslümin hareketini iktidara taşıyabilirdi. Kaldı ki, İhvan, bütün radikal İslamcı hareketlerin fideliklerinden biriydi. AKP bile neredeyse öyle oldu.

O nedenle bu yazıda liberalizm, post-modernizm, yeni gericilik ve yeni ortaçağ üzerinde biraz durmakta yarar görüyorum. Bu hikâye, liberallerin, aptal entelektüellerin ve akademisyenlerin dramıdır. Günahları ve ihanetleri büyüktü, insanlığa maliyetleri ise çok ağır oldu.

Şimdi olaya biraz yakından bakalım. Halen Covid-19 tanısı nedeniyle hastanede tedavi gördüğüm için, kaçınılmaz olarak bu yazıyı hazırlarken biraz zorlanıyorum. Tedavi seansları çalışmayı sürekli kesintiye uğratıyor. O nedenle, sürdürmek istediğim bu tartışmaya sağlam bir zemin oluşturmak için aşağıdaki bölümleri, daha önce yayımlanan kimi çalışmalarımdan ve kitaplarımdan yararlanarak hazırladım. Ancak, ortaya yine de özgün bir makale çıktığını söyleyebilirim.

GERİCİLİĞE MEŞRUİYET ÜRETME AYMAZLIĞI

  • Bir sınıf olarak burjuvazi ve bir sistem olarak kapitalizm tarihsel ömrünü doldurmasına karşın, siyasal, ekonomik ve toplumsal varlığını sürdürmektedir.

İşçi sınıfı ve insanlık politik bir eylemle kapitalizmi aşana kadar da varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ancak dünyanın içinden geçtiği bu tarihsel dönemeçte önemli bir farklılık vardır; burjuvazi artık kendi varlığını ve egemenliğini ahlaki ve siyasal bakımdan da açıklama yeteneğini yitirmiştir.

Bir başka anlatımla, liberallerin tersine bütün iddialarına karşın, bir sınıf olarak burjuvazi tarihsel meşruiyetini tüketmiştir.

  • Kapitalizm artık bütün insanlığın ve gezegenin geleceğini tehdit etmektedir.

Durum böyle olunca burjuvazi varlığını ve egemenliğini sürdürebilmek için yeniden meşruiyet üretmek ihtiyacıyla karşı karşıyadır. Bu nedenle, dünyada koronavirüs ile en başarılı şekilde mücadele eden ülkenin yoksul Vietnam olması hiç tesadüfi değildir.

Kaba bir çıkarsama yapma tehlikesini göze alarak denilebilir ki, post-modernizm son analizde bu meşruiyet oluşturma ihtiyacının bir ürünüdür.

Toplumlar çözüldükçe, özgürlük anlayışı da cemaatlerin, aşiretlerin, mezheplerin, dinsel ve etnik toplulukların serbestisine indirgeniyor. Modernitenin bir ürünü olan “vatandaşlık” bağı ve hukuku bile tasfiye edilmek isteniyor. Durum böyle olunca tuhaf bir hal yaşanıyor ve salt “vatandaşlık” hukukunu savunmak bile bugün neredeyse tek başına ilerici bir tutum haline geliyor.

PRE-MODERNİTEYİ POST-MODERNİTE SANMAK

Post-modernistlerin, liberallerin ve muhafazakârların aydınlanma ve modernite eleştirisi, tarihselciliğin ve toplumsal ilerleme fikrinin reddine dayandığı için, bu tarihsel dönemi aşma dinamiği taşımıyor. Son çözümlemede, mevcut olana, kurulu düzenin mutlaklığına insanlığı ikna etmek ve bir önceki çağın zihniyet dünyasını devralarak kapitalizmi tahkim etmek amacını taşıyor.

Bu anlamda, serbest piyasa düzenini açık ya da örtük şekilde uygarlığın son aşaması olarak kabul ettikleri için, kapitalizmi aşmaya yönelik her girişimi de bu anlayışın mantıki sonucu olarak “totaliter projeler” diye mahkûm etmeye çalışıyorlar. İktisadi planda ultra liberal bir tutuma, siyasal ve felsefi planda radikal ve gerici bir modernite ve aydınlanma eleştirisi eşlik ediyor.

Post-modernistler, aydınlanma ve modernite geleneğine karşı çıkarken, epistemolojik olarak aklın ve bilimin belirleyici konumunu reddediyorlar. Yeni gericiliğin temelini de işte bu yaklaşım, iddia, teori oluşturuyor. Bu görüş aydınlanmaya direnen Ortaçağ kilisesinin ve medrese İslamı’nın tezidir. Tıpkı teolojik ve dinci yaklaşımların ana tezinde olduğu gibi, Aydınlanma geleneğinin tersine, insan aklının sınırlılığına işaret ederek, aklın ve bilimin evreni, doğayı, toplumları ve tarihi tam olarak açıklamaya yetmediğini ileri sürüyorlar. Böylece dinsel dogmalar ve teolojik literatürü bilimle aynı düzeye yükseltmeyi deniyorlar.

MODERNİTE DEVRİMCİDİR!

Toplumsal ilerleme anlayışına, tarihselciliğe ve “büyük anlatılar” dedikleri ideolojilere karşı çıkan post-modernistler dolayısıyla sınıf mücadelelerinin, kapsayıcı toplum modellerinin, ideolojilerin ve nihayet bilimin de sonunun geldiğini iddia ettiler. Tarihselciliğin reddi, insanlığın bugünüyle geçmişi ve geleceği arasındaki bağı da kopardı. Geriye tayin edici olarak “bugün ve şimdi olan” kaldı.

Post-modernistler de toplumu maddi temellerinden bağımsız, her şeyi kapsayan kültürel bir olgu olarak ele aldı ve daha da önemlisi, kapitalizm yokmuş gibi davrandı. Toplumu, ekonomik süreçlerden ve sınıf mücadelelerinden bağımsız, geleneklerin ve yerel kültürlerin belirlediği tüketim ve yaşam tarzı kalıpları içinde değerlendirmeye başladı.

Oysa insanlık, modernitenin doğuşuyla sınıf mücadelesi verdiğinin de bilincine ulaştı. İnsan aklı kilisenin baskısından kurtularak özgürleşti, bilimi esas alan bir yaşam kurmanın kapılarını açtı. Bunun bir adı da, liberallerin uzun süre, siyasal İslamcılarla birlikte zavallıca alay ettikleri laiklikti. Laiklik iktidarın göklerden yeryüzüne indirilmesiydi. Devletin ve iktidarın kaynağını tanrısal değil, toplumsal alana taşımaktı.

Oysa insanlar laikliği tarihsel bir kazanım olarak insanlığın büyük yürüyüşünün tarihsel birikimi içine alınca, aklı ve bilimi özgürleştirince tarihin, toplumların, ekonominin, siyasetin yasalarını bulmaya felsefe ve bilimin gücünü hayata ve doğaya aktarmaya, dahası bütün bu temel alanlarda mücadelenin araçlarını geliştirmeye başladı.

İNSANI GELECEKSİZLEŞTİRMEK!

Aslında toplumların post-endüstriyel, kültürlerin de post-modern çağa girdikleri yönündeki iddianın ciddi hiçbir temeli yoktu. Önemli hiçbir analize dayanmıyordu. Sadece bir görüş olarak öne sürülüyor ve o kadar sık tekrar ediliyordu ki, reel sosyalizmin çözülmesinin de etkisiyle entelektüel planda neredeyse genel bir kabule dönüşmüştü. Dışında kaldınız mı mahalleden kovuluyordunuz.

Post-modernistler, toplumları maddi temelleri olmayan kültürel bir kategori, hatta ideolojik bir formasyon olarak değerlendirdi. Bu yaklaşımın kaçınılmaz sonucu olarak modernizm ile kapitalizm arasındaki bağı da koparıyorlardı. Böylece insanlığı da geleceksizleştirmeye, onu tarihi yapan bir özne olmaktan çıkarmaya başladılar.

Dolayısıyla post-modernizm, esas olarak bir Marksizm eleştirisiydi. Ancak, bu tavrını genel olarak modernite eleştirisi içinde gizledi. Sosyalizmi ve sosyalist kuramı, tıpkı faşizm gibi modernitenin bir ürünü ve totalitarizmin bir türü olarak göstermeye kalktı. Onlara göre bir çağ ve tarihsel evre olarak modernite kapanmıştı. Dolayısıyla moderniteyle birlikte onun ürünü olan Marksizmin çağı da kapanmıştı. İnanılmaz ama tez bu kadar basitti.

Bu tez, hiçbir bilimsel ve tarihsel temele dayanmıyordu, sınıfsal bağlamından koparılmış bir iddia olarak ortaya atılmıştı o kadar. Marksizm ve sosyalizm de “büyük anlatılar” arasında en gelişkin ve sistematik örnek olduğu için, kapitalizm aklanırken, esas olarak ve utanmazca teolojik bir sosyalizm eleştirisi yapıldı.

  • Oysa, kapitalizm aşılmadan gerçek anlamda modernitenin aşılması da mümkün değildir.

Bu nedenle -liberaller kusura bakmasınlar ama- moderniteye yönelik ve onu aşma yeteneğine sahip biricik eleştiri hâlâ Marksizmdir. İroniye bakın ki, bu anlamda Marksizm, tarihin ilk ve en tutarlı post-modern akımıdır.

Bugünkü cehennemin yollarını döşeyen asıl akım, işte bu yeni gerici yıkıcı ideolojik akımdı. Şimdi, başta liberaller olmak üzere o cehennemin ateşinde kendileri de yanıyor.
=============================
Dostlar,

Gazeteci – yazar, akademisyen – Sosyoloji Doktoru dostumuz Sn. Merdan Yanardağ, bilindiği ve kendisinin de bu yazının girişinde belirttiği üzere, KOVİT-19 tanısıyla hastanede yatmakta. Ancak, tüm olanaklarını, bedensel – mental gücünü kullanarak, zorlayarak Aydın sorumluluğunun gereklerini gene de yerine getirmeye çabalamakta. Hafta içi akşam saat 20:00’de başlayan 18 + 18 dakika programına hastane odasından katkı vermekte günceli izleyerek. Cuma gecesi 5. Boyut oturumunu yönetmedi, hekimlerin dinlenmesi önerisiyle.
Hafta sonu ise gene “iş başında” idi ve okuduğunuz çok nitelikli ve derinlikli kuramsal politik irdelemesini (siyasal analizini) haftalık olarak yazmakta olduğu BİRGÜN Gazetesine ve okuyucularına ulaştırdı.
Böylesi bir çaba ancak alkış ve teşekkürle karşılanabilir, biz de öyle yapıyoruz.
Diliyor ve umuyoruz ki, Dr. Merdan Yanardağ KOVİT-19 hastalığını da geçmişte aştığı pek çok yaman badire gibi geride bırakmasını bilecek ve yiğit – harman yüreğiyle Türkiye Aydınlanmasına paha biçilmez değerde kuramsal ve eylemli katkılarını sürdürecektir.

Sevgi ve saygı ile. 21 Aralık 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

 

 

2020 model siyaset

Zafer Arapkirli
14 Ağustos 2020, Cumhuriyet

Neden yapılır siyaset?
Ya da şöyle sorayım:

İnsanlar neden örgütlü bir yapı içinde, mesela dernek, parti vs. kurup siyasete girerler? Fikirlerini ve programlarını iktidara taşımak için değil mi?

Yani, özellikle bir “dava”, program ve tüzük etrafında toplanıp ülke çapında örgütlenen siyasi partileri, “gayri resmi baskı gruplarından, lobilerden” ayıran en önemli özellik nedir?

İktidara gelebilmek için milletin oylarını alıp seçim kazanmak değil mi?

Bugün Türkiye’nin siyaset sahnesine baktığımızda ise yukarıda saydığım bu temel doğruların inkârı anlamına gelecek bir tavır içinde olduklarını görüyoruz.

Daha açık ve net, kıvırmadan, eğip bükmeden yazayım: İstisnasız tüm partiler, kendi başarıları ile iktidara gelmek (ya da AKP özelinde iktidarda kalmak) için değil, amiyane ama gerçekçi bir tabirle “başkalarının çuvallaması” için mümkün olan herkesle işbirliği içine girip mücadele etmek şeklinde bir politika izliyor.

Yalan mı?

İktidar partisi AKP’den (ve küçük ortağından) başlayalım:

Bütün umutlarını bağladıkları 2 siyasetçiye bakar mısınız?

Biri, geçen haftaki yazımda bir hayli cömert davranıp “tek bir cümle” ayırmaya ancak tenezzül edebildiğim “Artık, kapasitesi-alım gücü, hırsının gerisine düşmüş ve artık adeta İtalyan Lireti hükmünde” bir eski muhalif milletvekili. Diğeri, bir siyasetçiye yapılabilecek en ağır ithamların ve bir kadına yapılabilecek en aşağılık, en adice saldırıların hedefi yaptıkları halde tekrar (ve özür bile dilemeden) kendilerince “yeniden itibar lütfedip” cepheye katmak istedikleri bir siyasi parti lideri.

Böyle mi muhafaza edeceksiniz koltuğu? Unutun. Tek başına bu iki tarihi “gaf” niteliğindeki çaresiz girişiminiz bile “çürümenin, yok olmuşluğun” ifadesi değil mi?

Ana muhalefete bakalım:

Siyaseti, sadece iki “sözüm ona ilke” temelinde yaptıkları apaçık ortada…

Biri, “Nasıl Olsa Gidiciler Abi. Oturup çürümelerini izleyelim yeter” zihniyeti.

Diğeri ise “Bunları götürmek için kiminle olsa işbirliği yaparız” anlayışı. Bu uğurda, iktidardaki yıkıcı (ATATÜRK Cumhuriyeti’nin tüm temellerine dinamit koyup yıkan) zihniyetin tasarım ve icra ekibinde bulunan ama EgoKoltuk-Rant-Çıkar kavgası sonucu aynı ekibin dışına itilmiş (vagondan atılmak diyorlar) çapsız, müflis ve ne idüğü gayet açıkça belli bayat ve kokuşmuş siyasetçilerle kol kola girmeyi bile mideleri kaldıracak görülüyor.

Demokrasinin D’si ile ilgileri olmadığını, tüm siyasi hayatları boyunca ispatlamış bu insanlarla bırakın ittifak yapmayı, aynı binada tesadüfen bile bulunmamaları, tam tersine emekçi ve ezilen-horlanan kitleleri temsil edenlerle kol kola girmeleri gerekirken, nerelere savruluyorlar.

Bu mu yani?

Böyle mi iktidar olacak, böyle mi kitlelerin taleplerine karşılık vereceksiniz?

Güldürmeyin insanı.

Vandallıkta zirveye doğru

Bugün, ülkenin tüm tarihi ve kültürel zenginliklerine zarar vermekten kaçınmıyorlar. Hatta bu anlamda, IŞİD’e ve yüzyıllar boyu benzeri “vandallık” örneklerine imza atanlara rahmet okutuyorlar.

Tarihin en eski yerleşim birimlerinden biri olan ve başka bir ülke topraklarında bulunsa, her yıl on milyonlarca turisti tek başına çekebilecek Hasankeyf’e yaptıkları ortada.

İstanbul’un surlarına, tarihi çeşmelerine, camilerine, adeta bir “Açık Hava Arkeoloji Müzesi” niteliğindeki bu canım kente verdikleri zararı artık bilmeyen, duymayan kalmadı.

Neredeyse 1500 yıllık bir mabedi, müze olarak korumaya ve Türkiye’nin bir numaralı turistik ilgi noktası yapmaya yönelik Mustafa Kemal ATATÜRK imzalı kararı çiğneyip, hatta bu karara insafsızca “ihanet” damgası vurup kılıçla daldıkları Ayasofya’ya yaptıkları, asla affedilecek bir muamele değil.

Daha birkaç gün önce, yine yaklaşık 1500 yıllık bir tarihi esere, İstanbul’un simgelerinden, gözbebeği bir eser konumundaki Galata Kulesi’ne, ellerinde “hilti” (kırıcı-delici ağır matkap makineleri) ile dalmaları karşısında, insan diyecek bir şey bulamıyor.

Tarihin her döneminde insanlık yani kültür, bilim ve sanat düşmanlarının; geçmişte “haçlılar”ın, Timurlenk’in fillerinin, Afganistan’da Taliban’ın, Suriye’de ve Irak’ta IŞİD ve El Kaide ve türü sapık, örümcek beyinli insanlık düşmanı akımların yaptıklarını kopya etmek kimseye yarar sağlamaz.

Sadece, bundan sonraki yüzyıllarda lanetle, nefretle ve iğrenilerek anılırsınız.

Türkiye’nin İdlib açmazı

Türkiye’nin İdlib açmazı

Ali Er

E. Tuğgeneral
Cumhuriyet
, 26 Şubat 2020

Türkiye’nin Suriye’de “Esat gitsin” takıntısına kilitlenmiş politikaları Rusya ve ABD duvarına çarpmak üzere. Türkiye, Esat’ın gideceğine öylesine inandı ki; geçici de olsa “cihadi” örgütlere en hafifinden hoşgörü gösterdi. Tamam, Esat gitsin de sonrası hiç hesaplanmadı mı? Anlaşılan hayır.”

Suriye’de rejim güç kaybettikçe IŞİD hortladı, PKK/YPG palazlandı, Türkiye hem ateş sarmalının parçası oldu hem de Rusya’ya “sıcak denizlere inme” hedefini altın tepside sundu. ABD’yi ise Ortadoğu’da bağımsız Kürt devleti kurma hedefine yaklaştırdı.

Türkiye’nin stratejik hatası ABD, Rusya ve İran’ı yeterince denkleme dâhil etmemesidir. Hesaba katmış olsa Rusya’nın dibimizde Doğu Akdeniz’de kalıcı olarak yerleşmesini ister miydi? Eninde (AS: önünde) sonunda İran ile karşı karşıya kalma riskini görmemesi mümkün mü? Rejim zayıfladıkça Irak’ın kuzeyinde güçlenen PKK’nin Akdeniz’e doğru terör koridoru için fırsat kolladığını görmemek içinse kör olmak gerek.

Bu süreçte Putin, Suriye’de başından beri Türkiye’ye karşı “anlayışlı!” bir tutum izledi. Bunun karşılığında Suriye’de Mehmetçik şehit oldu, Rusya stratejik hedeflerini kazandı, Rejim güçlendi, ABD hamiliğindeki PKK/YPG palazlandı.

Basitçe hafızamızı tazeleyelim. Türkiye’nin siyasi hedefi özetle neydi? Bölgeden göçü önlemek, istikrar ve güvenliği sağlamak, sınırımızda oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve sonunda barış ve huzuru getirmek…

Bu amaçla Fırat Kalkanı Harekâtı başladı, Rusya hava sahasını açtı. Kara kaşımıza kara gözümüze mi? Tabii ki Hayır.

Fırat Kalkanında, Cerablus’tan giren Türkiye’nin askeri hedefi Afrin, Telafar ve Münbiç bölgesi olması gerekirken El-Bab›a yöneldi. IŞİD’in yenilmezlik efsanesi yıkıldı. İyi de kazanan kim oldu? Rusya elini kolunu sallayarak Afrin’e yerleşti, hem de PYD’yi kanatları altına aldı. Esat da El-Bab güneyinden hiç çatışmadan Fırat kıyısına ulaştı, umutlandı ve toparlanma fırsatı buldu. Buna karşılık El-Bab’da 71 şehit verdik, onlarca tankımız imha edildi. Rusya ise sadece anlayışlı bir tutum sergiledi! Üstelik Münbiç varoşlarında Rusya, merkezinde ise ABD bayrakları gölgesinde PKK/YPG güçlendi. Türkiye’nin adeta eli kolu bağlandı.

Zeytin Dalı Harekâtı’nda baktılar ki IŞİD’in başına El-Bab’da ne geldiyse Afrin’de de PKK’nin başına gelecek. Afrin’den PKK/YPG apar topar Fırat doğusuna çekilerek tahkimata ağırlık verdi. TSK, Zeytin Dalı Harekâtı’nda elde ettiği göz kamaştırıcı askeri zaferden sonra Münbiç’e yönelik başarıdan faydalanma harekâtıyla; hiç olmazsa Cerablus, Afrin, Elbab ve Menbiç’i içine olan operatif bir bütünlük sağlamalıydı. Böylece Türkiye’nin siyasi hedefleri çerçevesinde insanlara güvenli bölge sunulsun ve barış ve istikrar umutları yeşersin.

Elde var sıfır

Bu arada ABD’nin PKK/PYD’ye binlerce TIR’lık silah teçhizat desteğine Rusya’dan ciddi bir ses çıkmadı. Ne oldu? Afrin’den sonra Türkiye’nin başına İdlib belası sarıldı. Türkiye İdlib’de aylarca on iki gözlem noktası tesis ederken, Rusya Lazkiye, Tartus deniz ve Hımeymin hava üslerine hiç çatışmaya girmeden en az maliyetle yerleşti ve güçlendi.

İdlib’de cihatçı artıklarının Türkiye’nin başına sarılması yetmemiş gibi Türkiye’nin olası yeni göç dalgasına tedbir alması gerekirken Barış Pınarı, Rusya ve ABD’nin cesaretlendirmesi ile başladı. Sonuç mu? Telafar’da Rusya’nın korumasına bırakılan PKK, Fırat’ın doğusunda da sınırımıza yakın bölgede de Rusya korumasına girdi, güneyde ise hamisi ABD ile kök salıyor. İyi de ABD’nin gözetim ve desteğinde PKK/YPG’nin Fırat’ın doğusunda tahkimat yapmasına, yeniden teşkilatlanmasına en modern silah ve teçhizatla donatılmasına neden fırsat verildi ve hâlâ sürüyor, Soran yok.

Sonuç olarak; bugün Türkiye’nin siyasi hedeflerinden gerçekleşen var mı? Yok. Üstelik 4 milyon Suriyeli içimizde bir o kadarı da sınıra dayanmış. İki yüzü aşan şehidimizin ardından hâlâ şehit haberleri ile diken üstündeyiz; 40 milyar doları bulan maddi kayıplarla ekonomide “elde var sıfır”…

Neden? Çünkü Rusya ve ABD’nin stratejik hedefleri doğrultusunda TSK taktik hedeflere yönlendirildi. Şimdi dananın kuyruğu İdlib’de kopacak gibi görünüyor. Artık Türkiye istenmeyen misafir ve sırtına yüklenen radikal terör örgütleri de işin cabası… Bu süreçte ABD’nin bayram değil seyran değil Sam Amca beni neden öptü dedirtecek adımlarının ardında BM’nin denkleme dahil edilerek Türkiye’nin dünya kamuoyu ile karşı karşıya bırakılabileceği dikkate alınmalıdır.

Rusya’nın mesajı ise net! İdlib’de TSK’yi hedef alan hava saldırıları ile “Teşekkürler Türkiye buraya kadar Suriye’de işin bitti” diyor. S-400’ler ve enerji ortaklığı üzerinden Rusya’nın ileri gidemeyeceği üzerine kurulan hesaplar, Türkiye’yi hiç hesaba katmadığı uzun soluklu ateş çemberine sokabilir.

  • Çünkü Türkiye kâh Rusya kâh ABD’nin cesaretlendirmesi ile adım adım stratejik bir tuzağa çekilmiştir.

Artık Rusya ve ABD’nin Türkiye’ye karşı adı konmamış fiili işbirliğiyle TSK’nin bölgedeki çatışma sarmalı içinde eritilmesine ve Türkiye’nin politik olarak zayıflatılmasına ve yalnızlaştırılmasına dayanan bu oyun planı görülmelidir.

  • Bu tuzaktan çıkış yolu “Esat gitsin” takıntısından kurtulmaktan geçiyor.
  • Hâlâ bunu görmemek, başlı başına milli güvenlik ve beka sorunudur.