2020 model siyaset

Zafer Arapkirli
14 Ağustos 2020, Cumhuriyet

Neden yapılır siyaset?
Ya da şöyle sorayım:

İnsanlar neden örgütlü bir yapı içinde, mesela dernek, parti vs. kurup siyasete girerler? Fikirlerini ve programlarını iktidara taşımak için değil mi?

Yani, özellikle bir “dava”, program ve tüzük etrafında toplanıp ülke çapında örgütlenen siyasi partileri, “gayri resmi baskı gruplarından, lobilerden” ayıran en önemli özellik nedir?

İktidara gelebilmek için milletin oylarını alıp seçim kazanmak değil mi?

Bugün Türkiye’nin siyaset sahnesine baktığımızda ise yukarıda saydığım bu temel doğruların inkârı anlamına gelecek bir tavır içinde olduklarını görüyoruz.

Daha açık ve net, kıvırmadan, eğip bükmeden yazayım: İstisnasız tüm partiler, kendi başarıları ile iktidara gelmek (ya da AKP özelinde iktidarda kalmak) için değil, amiyane ama gerçekçi bir tabirle “başkalarının çuvallaması” için mümkün olan herkesle işbirliği içine girip mücadele etmek şeklinde bir politika izliyor.

Yalan mı?

İktidar partisi AKP’den (ve küçük ortağından) başlayalım:

Bütün umutlarını bağladıkları 2 siyasetçiye bakar mısınız?

Biri, geçen haftaki yazımda bir hayli cömert davranıp “tek bir cümle” ayırmaya ancak tenezzül edebildiğim “Artık, kapasitesi-alım gücü, hırsının gerisine düşmüş ve artık adeta İtalyan Lireti hükmünde” bir eski muhalif milletvekili. Diğeri, bir siyasetçiye yapılabilecek en ağır ithamların ve bir kadına yapılabilecek en aşağılık, en adice saldırıların hedefi yaptıkları halde tekrar (ve özür bile dilemeden) kendilerince “yeniden itibar lütfedip” cepheye katmak istedikleri bir siyasi parti lideri.

Böyle mi muhafaza edeceksiniz koltuğu? Unutun. Tek başına bu iki tarihi “gaf” niteliğindeki çaresiz girişiminiz bile “çürümenin, yok olmuşluğun” ifadesi değil mi?

Ana muhalefete bakalım:

Siyaseti, sadece iki “sözüm ona ilke” temelinde yaptıkları apaçık ortada…

Biri, “Nasıl Olsa Gidiciler Abi. Oturup çürümelerini izleyelim yeter” zihniyeti.

Diğeri ise “Bunları götürmek için kiminle olsa işbirliği yaparız” anlayışı. Bu uğurda, iktidardaki yıkıcı (ATATÜRK Cumhuriyeti’nin tüm temellerine dinamit koyup yıkan) zihniyetin tasarım ve icra ekibinde bulunan ama EgoKoltuk-Rant-Çıkar kavgası sonucu aynı ekibin dışına itilmiş (vagondan atılmak diyorlar) çapsız, müflis ve ne idüğü gayet açıkça belli bayat ve kokuşmuş siyasetçilerle kol kola girmeyi bile mideleri kaldıracak görülüyor.

Demokrasinin D’si ile ilgileri olmadığını, tüm siyasi hayatları boyunca ispatlamış bu insanlarla bırakın ittifak yapmayı, aynı binada tesadüfen bile bulunmamaları, tam tersine emekçi ve ezilen-horlanan kitleleri temsil edenlerle kol kola girmeleri gerekirken, nerelere savruluyorlar.

Bu mu yani?

Böyle mi iktidar olacak, böyle mi kitlelerin taleplerine karşılık vereceksiniz?

Güldürmeyin insanı.

Vandallıkta zirveye doğru

Bugün, ülkenin tüm tarihi ve kültürel zenginliklerine zarar vermekten kaçınmıyorlar. Hatta bu anlamda, IŞİD’e ve yüzyıllar boyu benzeri “vandallık” örneklerine imza atanlara rahmet okutuyorlar.

Tarihin en eski yerleşim birimlerinden biri olan ve başka bir ülke topraklarında bulunsa, her yıl on milyonlarca turisti tek başına çekebilecek Hasankeyf’e yaptıkları ortada.

İstanbul’un surlarına, tarihi çeşmelerine, camilerine, adeta bir “Açık Hava Arkeoloji Müzesi” niteliğindeki bu canım kente verdikleri zararı artık bilmeyen, duymayan kalmadı.

Neredeyse 1500 yıllık bir mabedi, müze olarak korumaya ve Türkiye’nin bir numaralı turistik ilgi noktası yapmaya yönelik Mustafa Kemal ATATÜRK imzalı kararı çiğneyip, hatta bu karara insafsızca “ihanet” damgası vurup kılıçla daldıkları Ayasofya’ya yaptıkları, asla affedilecek bir muamele değil.

Daha birkaç gün önce, yine yaklaşık 1500 yıllık bir tarihi esere, İstanbul’un simgelerinden, gözbebeği bir eser konumundaki Galata Kulesi’ne, ellerinde “hilti” (kırıcı-delici ağır matkap makineleri) ile dalmaları karşısında, insan diyecek bir şey bulamıyor.

Tarihin her döneminde insanlık yani kültür, bilim ve sanat düşmanlarının; geçmişte “haçlılar”ın, Timurlenk’in fillerinin, Afganistan’da Taliban’ın, Suriye’de ve Irak’ta IŞİD ve El Kaide ve türü sapık, örümcek beyinli insanlık düşmanı akımların yaptıklarını kopya etmek kimseye yarar sağlamaz.

Sadece, bundan sonraki yüzyıllarda lanetle, nefretle ve iğrenilerek anılırsınız.

Türkiye’nin İdlib açmazı

Türkiye’nin İdlib açmazı

Ali Er

E. Tuğgeneral
Cumhuriyet
, 26 Şubat 2020

Türkiye’nin Suriye’de “Esat gitsin” takıntısına kilitlenmiş politikaları Rusya ve ABD duvarına çarpmak üzere. Türkiye, Esat’ın gideceğine öylesine inandı ki; geçici de olsa “cihadi” örgütlere en hafifinden hoşgörü gösterdi. Tamam, Esat gitsin de sonrası hiç hesaplanmadı mı? Anlaşılan hayır.”

Suriye’de rejim güç kaybettikçe IŞİD hortladı, PKK/YPG palazlandı, Türkiye hem ateş sarmalının parçası oldu hem de Rusya’ya “sıcak denizlere inme” hedefini altın tepside sundu. ABD’yi ise Ortadoğu’da bağımsız Kürt devleti kurma hedefine yaklaştırdı.

Türkiye’nin stratejik hatası ABD, Rusya ve İran’ı yeterince denkleme dâhil etmemesidir. Hesaba katmış olsa Rusya’nın dibimizde Doğu Akdeniz’de kalıcı olarak yerleşmesini ister miydi? Eninde (AS: önünde) sonunda İran ile karşı karşıya kalma riskini görmemesi mümkün mü? Rejim zayıfladıkça Irak’ın kuzeyinde güçlenen PKK’nin Akdeniz’e doğru terör koridoru için fırsat kolladığını görmemek içinse kör olmak gerek.

Bu süreçte Putin, Suriye’de başından beri Türkiye’ye karşı “anlayışlı!” bir tutum izledi. Bunun karşılığında Suriye’de Mehmetçik şehit oldu, Rusya stratejik hedeflerini kazandı, Rejim güçlendi, ABD hamiliğindeki PKK/YPG palazlandı.

Basitçe hafızamızı tazeleyelim. Türkiye’nin siyasi hedefi özetle neydi? Bölgeden göçü önlemek, istikrar ve güvenliği sağlamak, sınırımızda oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve sonunda barış ve huzuru getirmek…

Bu amaçla Fırat Kalkanı Harekâtı başladı, Rusya hava sahasını açtı. Kara kaşımıza kara gözümüze mi? Tabii ki Hayır.

Fırat Kalkanında, Cerablus’tan giren Türkiye’nin askeri hedefi Afrin, Telafar ve Münbiç bölgesi olması gerekirken El-Bab›a yöneldi. IŞİD’in yenilmezlik efsanesi yıkıldı. İyi de kazanan kim oldu? Rusya elini kolunu sallayarak Afrin’e yerleşti, hem de PYD’yi kanatları altına aldı. Esat da El-Bab güneyinden hiç çatışmadan Fırat kıyısına ulaştı, umutlandı ve toparlanma fırsatı buldu. Buna karşılık El-Bab’da 71 şehit verdik, onlarca tankımız imha edildi. Rusya ise sadece anlayışlı bir tutum sergiledi! Üstelik Münbiç varoşlarında Rusya, merkezinde ise ABD bayrakları gölgesinde PKK/YPG güçlendi. Türkiye’nin adeta eli kolu bağlandı.

Zeytin Dalı Harekâtı’nda baktılar ki IŞİD’in başına El-Bab’da ne geldiyse Afrin’de de PKK’nin başına gelecek. Afrin’den PKK/YPG apar topar Fırat doğusuna çekilerek tahkimata ağırlık verdi. TSK, Zeytin Dalı Harekâtı’nda elde ettiği göz kamaştırıcı askeri zaferden sonra Münbiç’e yönelik başarıdan faydalanma harekâtıyla; hiç olmazsa Cerablus, Afrin, Elbab ve Menbiç’i içine olan operatif bir bütünlük sağlamalıydı. Böylece Türkiye’nin siyasi hedefleri çerçevesinde insanlara güvenli bölge sunulsun ve barış ve istikrar umutları yeşersin.

Elde var sıfır

Bu arada ABD’nin PKK/PYD’ye binlerce TIR’lık silah teçhizat desteğine Rusya’dan ciddi bir ses çıkmadı. Ne oldu? Afrin’den sonra Türkiye’nin başına İdlib belası sarıldı. Türkiye İdlib’de aylarca on iki gözlem noktası tesis ederken, Rusya Lazkiye, Tartus deniz ve Hımeymin hava üslerine hiç çatışmaya girmeden en az maliyetle yerleşti ve güçlendi.

İdlib’de cihatçı artıklarının Türkiye’nin başına sarılması yetmemiş gibi Türkiye’nin olası yeni göç dalgasına tedbir alması gerekirken Barış Pınarı, Rusya ve ABD’nin cesaretlendirmesi ile başladı. Sonuç mu? Telafar’da Rusya’nın korumasına bırakılan PKK, Fırat’ın doğusunda da sınırımıza yakın bölgede de Rusya korumasına girdi, güneyde ise hamisi ABD ile kök salıyor. İyi de ABD’nin gözetim ve desteğinde PKK/YPG’nin Fırat’ın doğusunda tahkimat yapmasına, yeniden teşkilatlanmasına en modern silah ve teçhizatla donatılmasına neden fırsat verildi ve hâlâ sürüyor, Soran yok.

Sonuç olarak; bugün Türkiye’nin siyasi hedeflerinden gerçekleşen var mı? Yok. Üstelik 4 milyon Suriyeli içimizde bir o kadarı da sınıra dayanmış. İki yüzü aşan şehidimizin ardından hâlâ şehit haberleri ile diken üstündeyiz; 40 milyar doları bulan maddi kayıplarla ekonomide “elde var sıfır”…

Neden? Çünkü Rusya ve ABD’nin stratejik hedefleri doğrultusunda TSK taktik hedeflere yönlendirildi. Şimdi dananın kuyruğu İdlib’de kopacak gibi görünüyor. Artık Türkiye istenmeyen misafir ve sırtına yüklenen radikal terör örgütleri de işin cabası… Bu süreçte ABD’nin bayram değil seyran değil Sam Amca beni neden öptü dedirtecek adımlarının ardında BM’nin denkleme dahil edilerek Türkiye’nin dünya kamuoyu ile karşı karşıya bırakılabileceği dikkate alınmalıdır.

Rusya’nın mesajı ise net! İdlib’de TSK’yi hedef alan hava saldırıları ile “Teşekkürler Türkiye buraya kadar Suriye’de işin bitti” diyor. S-400’ler ve enerji ortaklığı üzerinden Rusya’nın ileri gidemeyeceği üzerine kurulan hesaplar, Türkiye’yi hiç hesaba katmadığı uzun soluklu ateş çemberine sokabilir.

  • Çünkü Türkiye kâh Rusya kâh ABD’nin cesaretlendirmesi ile adım adım stratejik bir tuzağa çekilmiştir.

Artık Rusya ve ABD’nin Türkiye’ye karşı adı konmamış fiili işbirliğiyle TSK’nin bölgedeki çatışma sarmalı içinde eritilmesine ve Türkiye’nin politik olarak zayıflatılmasına ve yalnızlaştırılmasına dayanan bu oyun planı görülmelidir.

  • Bu tuzaktan çıkış yolu “Esat gitsin” takıntısından kurtulmaktan geçiyor.
  • Hâlâ bunu görmemek, başlı başına milli güvenlik ve beka sorunudur.

Suriye’deki asıl düşman kim?..

Suriye’deki asıl düşman kim?..

Mehmet FARAÇ

Mehmet FARAÇ
farac65@gmail.com, 
YENİÇAĞ, 13 Ekim 2019

“Şah Fırat”, “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı”ndan sonra Türk Ordusu, 4. kez Suriye topraklarında… 2. ve 3. operasyon PKK-IŞİD ve benzeri örgütlere sert bir uyarı niteliğindeydi…

Ancak bu iki örgütten PKK’nın daha organize olması ve coğrafi olarak hedef büyütmesi, Barış Pınarı Harekatı‘nı gündeme getirdi… Peki, terör örgütü tüm çöküşlerine karşın Suriye’de nasıl organize oldu?..

15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’ye baskın düzenleyen, ancak üçüncü ilçeye girmeyi başaramayan PKK, o dönemde Rus yapımı ‘kalaşnikof’larla “halkın silahlı birlikleri” adı altında eylemlere başlamıştı…

Suriye’nin Bekaa Vadisi’nde uzun süre eğitilen ve daha sonra bu ülkeden Irak’a geçerek Doğu sınırındaki ilçelere saldırı başlatan PKK, o dönemde henüz emperyalizmin tam etkisi altına girmemiş, 300-400 kişiden oluşan bir terör grubuydu…

Emperyalist ülkelerin, Doğu ve Güneydoğu ile ilgili planlarının henüz şekillenmediği dönemlerde PKK’dan yansıyan görüntüler yalnızca köy basmak ve katliam yapmak gibi vahşet manzaraları değildi…

PKK, içinde bulunduğu çaresizliği aşmak için bir yandan Güneydoğu’da örgütlenirken, öbür yandan da Avrupa’da insan ve uyuşturucu kaçakçılığıyla güçlenmeye çalışmıştı…

Örgüt yakalanan elemanları üzerinden vahim manzaralar da dışa vuruyordu; açlıktan bitkin düşmüş, kıyafetleri dökülen, silah ve mühimmat açısından yoksul ve çaresiz militan manzaralarıydı bunlar…

Öcalan‘ın yurtdışında yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ve İmralı‘ya hapsedilmesinin ardından, daha önce “Apocular” olarak bilinen örgüt, bir anda hem siyasi, hem ideolojik açıdan, hem de silahlanma bakımından farklı kimliklere bürünerek, Kuzey Irak’taki devinimle birlikte, “Büyük Ortadoğu Projesi“nin nihai planlarından biri haline getirildi…

  • İran-Irak-Suriye ve Türkiye’den parçalar kopartılarak kurulması düşlenen “Büyük Kürdistan” projesinin taarruz gücüne dönüştürülen PKK, 

bölgesel gelişmelerden de yararlanarak “KCK” adını aldı ve bir yandan da Doğu ve Güneydoğu’da sivil yurttaşları örgütleyerek, “intifada” adı altında başkaldırı provalarına girişti… Ve öte yandan PKK, siyasal olarak yerel yönetimler üzerinden de güç kazandı…

Terörü besleyen güç!..

AKP iktidarı döneminde “Barış” iddiası ve “çözüm planı”yla devletle masaya oturacak hale getirilen PKK, yaşanan 4 yıl yıllık tartışmalı “süreç”te yalnızca askeri olarak değil, ekonomik olarak da güçlenirken; Güneydoğu, Orta Doğu ve Avrupa’da iyice palazlandı, bir yandan siyaset gücü, öbür yandan silah tehdidi, medya ve ekonomik yapılanmasıyla birlikte tüm sınır boyunda politik-diplomatik dengeleri değiştirmeye aday bir güç olmaya çalıştı…

“Arap Baharı” safsatası kapsamında darbe alan ülkelerde kendine gelişme alanları bulmaya çalışan örgüt, “çözüm süreci” döneminde yaşanan kimi karanlık saldırıların ardından Oslo görüşmeleri ile başlayan gidişat darbe alınca, bölgesel arayışlarını yoğunlaştırdı…

Yani PKK, yeniden eski konumuna çekildi ve devletle çatışmayı yoğunlaştırdı…

Ancak Irak’taki Kürt yönetiminin Ankara’nın baskısıyla PKK’nın hareket alanını iyice daraltması ve Suriye’de iç savaş kışkırtmacılığının güvenlik açığı yaratması ile birlikte sınırımızın yanıbaşında kendine bağımsız bölgeler oluşturan PKK, Türkiye’nin yoğunlaşan etkisi ve 4  yılda kapsamı genişleyen operasyonlar nedeniyle iyice sarsılmaya başladı…

IŞİD‘i gerekçe göstererek bunlarla savaşacak bir taarruz gücü oluşturmaya çalışan ABD ise kendi askerlerini riske atmak yerine, PKK’nın Suriye kolu YPG üzerinden Kürtleri silahlandırırken, örgüt bu planla “bir taşla iki kuş” vurmayı amaçladı ve Türkiye’ye karşı saldırı planını genişletme yoluna gitti…

Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekatı” adı altında Suriye’ye operasyon düzenlemesinin bir nedeni IŞİD’se, asıl nedeni işte PKK’nın bu palazlanma ve coğrafi olarak güçlenme çabalarıdır…

Şimdi hem yazının başına dönelim hem de yaşamsal soruyu soralım:

PKK; 300-400 kişilik bir gruptan 1990’larda 20 bin kişilik bir orduya dönüşürken, Öcalan’ın yakalanması ile birlikte yitirdiği gücünü yeniden nasıl kazandı?..

Ve asıl soru; Suriye’de Barış Pınarı Harekatı’nı yürüten Türk Ordusu’na karşı ağır silahları nasıl edindi PKK?..

Sınırdaki sinsi tehdit!..

Suriye’deki karanlık kaos, yaşamsal soruları hep gündemde tutacak; 1984’te silahlanmış “Apocular” olarak, ellerinde bozuk kalaşnikoflar ve üstleri başları dökülen millitanlarla iki ilçeye baskın düzenleyerek “Kürt devleti” rüyası peşinde koşan PKK‘lılar, 1990’lardan başlayarak 20 bin kişilik bir orduya dönüşme yolunda nasıl ilerleyebildiler?..

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gün açıkladığı gibi, son 4 yılda yurt içinde 7500, sınır ötesinde de 8500 militanını yitiren PKK nasıl oldu da TSK’nın sınır ötesi operasyonlarına direnecek askeri yapılanma ve silah-mühimmat gücüne ulaşabildi?..

Bu sorunun yanıtı son aylarda gazetelere yüzlerce kez yansıyan ve ABD’nin YPG’ye binlerce TIR dolusu silah-mühimmat ve araç-gereç gönderdiğine ilişkin fotoğraflar değil yalnızca…

Üzerinde asıl düşünülmesi gereken konu, Türkiye’nin bir yılı aşkın süredir hazırlığını yürüttüğü bir operasyona karşın, örgüt sınır bölgesinde kimden güç ve cesaret alarak ve hangi donanımlarla direnmeye kalkıştı acaba?..

Barış Pınarı Harekatı’nda son 4 günde 400’den çok militanın öldürülmesi örgütün bölgedeki varlığını kanıtlarken, sınır hattında çoğu Türkiye’ye uzanan ve ancak 750 kiloluk bombalarla imha edilebilen tünel ve sığınakların arkasında hangi güç vardı?..

Ve doğal ki, 40 yıl önce bozuk kalaşnikoflarla yola çıkan örgütü ağır makinalı tüfekler, doçkalar, uçaksavarlar, keskin nişancılarla donatan mekanizma hangi iradenin dışavurumu?..

PKK’nın Urfa ve Mardin’de sivilleri de hedef alabilecek donanımdaki silah-mühimmat, araç -gereç- organizasyon yapısı, üstelik TSK operasyonuna karşın militanlarını bölgede tutma gafleti şu soruyu da ısrarla akla getiriyor :

  • Türkiye; Barış Pınarı Harekatı’nda acaba sadece IŞİD ve PKK ile mi savaşıyor?..

Bu sorunun etkili bir yanıtı bulunmadığı sürece, Suriye’deki kaos ne yazık ki Türkiye için tehdit olmayı sürdürecek…

Din adına yapılan katliamlar

Din adına yapılan katliamlar

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 25.3.19
  • Ahlak dinin tekelinde değildir.
  • Ahlaklı olmak için dine gereksinim yoktur.

Ahlakın tarihi dinin tarihinden daha eskidir. Ancak dinlerin de bir ahlak anlayışı vardır. Dinler de insanlara merhametli olmayı, vicdanlı olmayı, adil olmayı öğütlerler. Ancak nasıl oluyorsa, din adına hareket ettiğini iddia eden bazı odaklar, ahlakı yerle bir ediyorlar, her türlü merhametsizliği, vicdansızlığı ve zulmü gerçekleştiriyorlar, insanları katlediyorlar.

Ortaçağda haçlı seferlerinde yaklaşık 2 milyon insan katledildi.

Yine aynı çağda Avrupa’da, yaklaşık 35 bin kadın, cadı ve büyücü olduğu iddiasıyla yakıldı.

Avrupa’da 1618- 1648 yılları arasında gerçekleşen 30 yıl savaşlarında, yaklaşık 7 milyon insan öldürüldü. Ortaçağdan sonra Fransa’daki mezhep savaşlarında yaklaşık 3 milyon insan katledildi.
1960’lı yıllarda Nijerya iç savaşında yaklaşık 2 milyon insan, 1980’lerde ve 1990’larda Sudan iç savaşında yaklaşık 1.5 milyon insan, 1970’li ve 1980’li yıllarda Lübnan iç savaşında yaklaşık 200 bin insan öldürüldü. 1980’li yıllarda İran’da yaklaşık 8 bin kişi idam edildi. 2000’li ve 2010’lu yıllarda El Kaide, Taliban, El Nusra, IŞİD gibi terör örgütleri 10 bini aşkın insanı katletti.

Türkiye’de 1970’li yıllarda Çorum ve Maraş olaylarında, 1990’lı yıllarda Sivas olaylarında yüzü aşkın insan katledildi. Yine Türkiye’de 1990’lı yıllarda,
– Turan Dursun,
– Muammer Aksoy,
– Bahriye Üçok,
– Ahmet Taner Kışlalı ve
– Uğur Mumcu..

gibi gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, siyasetçiler öldürüldü.

Geçen hafta Yeni Zelanda’da yaşanan katliam da bu büyük tablonun bir parçasıdır.

  • İnsanlar yüzlerce yıldır, Hıristiyanlık adına, Müslümanlık adına, Musevilik adına, Katoliklik adına, Ortodoksluk adına, Protestanlık adına, Sünnilik adına, Şiilik adına birbirlerini katlediyorlar. Oysa Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da insanların canını almanın, bir insanı öldürmenin büyük bir günah olduğu, bunun Tanrı’nın buyruklarına aykırı olduğu, bunu yapanların Tanrı tarafından öte dünyada sonsuz bir acıyla, yani cehennem azabıyla cezalandırılacağı belirtiliyor.

Yaşananlar karşısında sorulması gereken sorular şunlardır:

Din adına bu kadar çok vahşet neden gerçekleştirilmektedir?

Dindar olduğunu iddia eden bazı insanlar, neden din adına dine aykırı hareketler içinde yer almaktadırlar? Dindar olduğunu iddia eden bazı insanlar neden

merhamet,
vicdan,
sevgi ve
adalet

duygusundan yoksun bir biçimde yaşamaktadırlar? Dindar olduğunu iddia eden bazı insanlar neden ahlaklı olmayı bir türlü becerememektedirler?

Bu vahşetlerin sorumlusu dinler midir, yoksa dini kullanan siyasetçiler midir?

Din üzerinden öfke, kin ve nefret duygularını teşvik eden siyasetçilerin ve yöneticilerin bu vahşetlerin ve katliamların yaşanmasındaki rolü nedir? Din adına şiddet ve terör eylemi yapanlar bu cesareti nereden almaktadırlar? Bu eylemleri yapanların esin kaynağı nedir?

Laiklik ilkesinin bireysel, toplumsal ve siyasal bağlamda içselleştirilmediği ve özümsenmediği bir ortamda din ve mezhep adına yapılan katliamlar önlenebilir mi?

Din ve mezhep üzerinden siyaset yapmak, insanların bütünleşmesi yerine, farklı dinlerden, mezheplerden ve dünya görüşlerinden olan insanların kutuplaşmasına ve önünde sonunda bir çatışma kültürünün içinde yer almasına yol açmaz mı?

Bu soruların sorulmadığı ve bu sorulara yanıtların aranmadığı bir ortamda söylenen tüm sözler boş laftan ibarettir. Yöneticiler, siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler, televizyoncular boş işlerle uğraşacaklarına, biraz da bunlarla uğraşsalar, insanlığa büyük bir katkı yapmış olurlar.
Ama bunu yapabilmek için de akılla birlikte, bir ahlak ve erdem anlayışına, bir vicdan, merhamet ve adalet duygusuna, bir insan sevgisine gereksinim vardır.

Adana Mutabakatı

Sputnik ajansının Adana mutabakatıyla ilgili sorularına karşılık verdiğim mülakatın özeti

Onur Öymen

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Sputnik ajansının Adana mutabakatıyla ilgili sorularına karşılık verdiğim mülakatın özetini aşağıda sunuyorum:

Adana Mutabakatı’nın özü şudur : Türkiye ve Suriye arasında terörle mücadele konusunda kapsamlı bir işbirliği gereklidir. Adana Mutabakatı’nın ve sonrasında imzalanan anlaşmanın bir anlam ifade edebilmesi için Türkiye ve Suriye arasında bir işbirliği mekanizmasının çalıştırılması gerekiyor.

“Türkiye ile Suriye arasında mutlaka terörle mücadele konusunda bir işbirliği yapmasının çalıştırılması lazım. Çünkü bir ülkenin topraklarından teröristlerin bertaraf edilmesi öncelikle o ülkenin hükümetinin görevidir. Suriye’de terör faaliyeti varsa IŞİD, PYD, PKK, Nusra, kim olursa olsun, bunlarla mücadele etmek birincil olarak Suriye’nin görevidir. Suriye gerekirse başka ülkelerden de bunun için destek isteyebilir.

BM Yasasının 2. maddesinin en önemli hükmü;

devletlerin egemenliğinin,
bağımsızlığının ve
toprak bütünlüğünün korunması ve buna saygı gösterilmesidir.

‘Efendim, Suriye’de yanlış işler yapılmıştır, o zaman topraklarının bir kısmına el koyarız’ demek BM yasasına uygun bir yaklaşım değildir.

Şu anda Suriye topraklarının %33’ü PYD ve onun yönetimindeki gruplar tarafından işgal edilmiş vaziyettedir. Suriye’nin başka bazı bölümleri başkalarının denetimi altında, İdlib gibi. Bu uluslararası hukuka açıkça aykırıdır. Bunu hiç kimse savunamaz. Bu bakımdan öncelikle üzerinde durulması gereken bu ilkelerdir.

Bu çerçevede yapılmış olan mutabakatın ve antlaşmanın yürürlüğe konulması gerekiyor.. Bu antlaşmanın yürütülmesi için de Türkiye ile Suriye arasındaki mekanizmalarının faaliyete geçirilmesi bence en uygun yoldur.

Bir, doğrudan doğruya temas etme yolu var. Bu, bugünkü ortamda sağlanamıyorsa, bir ülkenin aracılığıyla bu temasları sağlama yöntemi var. Üçüncü bir ülkede temas imkanı var, Bir uluslararası kuruluşta, diyelim ki BM’deki Türk – Suriye temsilcileri arasında görüşme yöntemi var. Uluslararası alanda evvelce buna benzer yöntemlerin hepsi uygulanmıştır.

Terörle mücadele Türkiye’nin lehine olduğuna göre ve terörle mücadelede Suriye’ye çok önemli bir görev düştüğüne göre, böyle bir temas mekanizması terörle mücadelede daha etkili sonuç verir, ayrıca siyasi çözüm bulunmasına da katkıda bulunur.

Öte yandan terörle mücadelenin hep askeri boyutu düşünülüyor, diplomatik boyutu hemen hemen hiç düşünülmüyor . Oysa Adana Mutabakatı gösterdi ki; Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması, kampların kapatılması, hiçbir askeri güç kullanmadan dahi diplomasiyi etkili bir şekilde kullanarak sonuç alınabilir.

Saygılar, sevgiler.
=========================================
Dostlar,

Erdoğan bilmem kaçıncı kez Moskova’ya gitti önceki günlerde. Belki de Katar’ın “hibesi” (!?) yarım milyar Dolarlık uçağına binmek için gerekçe olmuştur. Kabindeki yandaş gazeteciler de dönüşlerinde kamuoyunu “biçimlendirmek” üzere görevlerini yapacak ya da borç ödeyecektir..

Artık Rusya – Putin de bıkmış olmalı benzer önerileri Erdoğan’ın önüne habire koymaktan ve ikircikli politika (double – track policy) gütmekten vazgeç(e)meyen bu iktidardan. Bir yandan 10-15 bin km uzaktaki bir küresel şeytanın Rusya karşıtı NATO’da sözde “stratejik müttefiki” olacaksınız, bu haydut devletin başı, önceki hafta “Türkiye’nin ekonomisini mahvederiz..” diye dünya diplomasi tarihinde görülmemiş nitelikte bir çıkışla küstah bir tehdit savuracak ve yutkunup yalnızca “üzüldük” diye geveleyecek ve utandırıcı bir siliklikle “stratejik müttefikler birbirine böyle yapmaz..” diye ağlaşacaksınız; bir yandan da yüzyılların sınır komşusu devasa ve kadim Rusya ile aşık atacaksınız..

Yemezler efendiler yemezler…

Sonra da dönüp gelecek ve “Adana mutabakatı” ndan söz edeceksiniz mal bulmuş mağribi gibi.. Sizin “monşerler” dediğiniz dünyanın önde gelen Dışişleri kadrolarından birini dağıtır ve hacı – hoca – takunyalı – çember sakallı – türbanlı – imam.. ehliyetsiz ama sadık (?) yandaş … takımını doldurursanız; 20 yılı geçmeyen yakın tarihte parlak bir diplomasi zaferiniz olan Adana Mutabakatını bile size Rus Dışişleri anımsatır!

Ne acınacak durumdur değil mi??

Ama daha da acınası olan, bu hazin tablo bile içeride AKP tabanına politik pazarlama aracı olabiliyor.. Kapalı salonlarda, ezici bölümü erkek, ezici bölümü türbanlı kadınlar hezeyanla alkışlıyor, alkışlatılıyor!

İnsanımızın düzeyi, eğitimi, politik bilinci böylesine vahim derecede geriletilmiştir.

Asıl endişe edilecek olgu budur ve böylesine afsunlanmış kitlelere tapılan karizmatik önderlerin neredeyse yaptıramayacakları şey yoktur.. Bu sosyo-politik tablonun adı nedir, nasıl kavramlaştırılır?

Kitlesel hipnotizma mıdır?
Sürü psikolojisi midir?
Sosyo-manyak absürdite midir?
Kitlesel dissosiyatif sendrom (sosyal şizofreni) mudur?
……
Nedir nedir ve sonucu nereye varır??
Yakın tarih yıkıcı örnekleriyle dolu..

Sevgi ve saygı ile. 28 Ocak 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com