Kimi dinci memleketin; kimi dinci çocukların ırzına geçiyor (ve çağrışımlarımız)

Murtaza Demir yazdı:

Kimi dinci memleketin; kimi dinci çocukların ırzına geçiyor

– Evet, kimi dinci memleketin ırzına geçerken, kimi dinci de çocukların ırzına geçiyor! Dincinin karakteri ve ahlakı bu…

Karşı cinsin bulunmadığı Osmanlı medreselerinde eğitim gören gençlerin birçoğunun
eşcinsel olduğunu tarihimiz kaydediyor. Günümüz devlet yöneticilerinin tarihi gerçeğimizi
bilip-bilmedikleri tartışma götürür olmakla birlikte; bilim, salt erkek çocuklarının
eğitim gördüğü tedrisat seçeneğini, cinsel sapkınlığın nedenlerinden biri olarak görüyor.

Soru 1- Bu gerçek ortadayken, yöneticiler neden Osmanlı’ya hayranlık besler ve
neden karşı cinsin olmadığı medrese biçimi eğitimi (erkek-erkeğe) tercih ederler?

Soru 2- Öğrencilerin, hocaları tarafından taciz, istismar ve seks aracı durumuna getirilmeleri karşısında, hükümet temsilcileri neden edilgen davranır, neden bu tür skandalları
örtmek-kapatmak isterler?

Soru 3- Çok sayıda yalan ve hayali habere, iftiraya, haysiyet cellâtlığına imza atarak
kıyametleri koparan yandaş medya, bu tür sapkınlıklar karşısında neden sus pus olur?

Bu sorulara adam gibi yanıt vereceklerini sanmıyorum, olsa olsa olaya ‘vakayı adiyeden’ diyerek kapatmaya çalışan hükümete değil, bana küfür ederler ama gerçekleri örtemezler.

İçten dindarları ayırıyor ve geriye kalanlar için diyorum ki; bunlar dindar değil, din taciridir. Siyasette ve ticarette örneklerini sıkça gördüğümüz bütün din tacirlerinin din ve Allah tasavvurları Muaviye damarından beslenir… Bu damar din taciridir, dincidir, sapkındır ve tamamı ahlaken dûn‘dur (!)

Din tacirinin en genel mesleği yalancılık, hırsızlık ve ahlaksızlıktır…

Kimisi din üzerinden siyaset yapar, çalar, Hazineyi yağmalar ki, bunların tamamı hırsız oğlu hırsızdır! Rakı, şarap içmezler… Bu doğrudur, çünkü bunların “yedikleri insan eti,
içtikleri kandır; kan içerler!

Muhalefet partileri “Yahu şu hırsızlık meselesini araştıralım, bir araştırma komisyonu kuralım, gerçeğin ne olduğunu anlayalım ve önlem alalım..” diyerek araştırma önergesi verir ancak bunlar, pisliğin kendilerinden kaynaklandığının açığa çıkmaması için bu önergeleri
her kezinde reddederler…

Kimisi din üzerinden ticaret yapar, dinci siyasetçiye dayanarak kamu hazinesini yağmalar… Rezalet öylesine açıktır ki, “Bakan” olarak atadıkları adamlar, hırsızın önüne yatacak ölçüde
alçaktır, karaktersizdir! Veren “ne isterse verir, alan da her istediğini alır…” Veren babasının malını değil, kamunun malını verir. Oğluna, kızına, damadına, yedi sülalesine verdiği gibi…

Ve tamamı yalancıdır; yeminlerine inanılmaz!

Özetle ülkenin her yanında vıcık vıcık şerefsizlik, hırsızlık, yağmacılık, kamu malını
peş keş çekme rezillikleri akmaktadır. Vicdanı olanın vicdanını sızlatmaktadır…
Bu hukuksuzluk ortamında, kanunun, yöneticinin, hukukun yerle yeksan edildiği ülkemde
kimisi de, ‘din öğretiyorum’ diyerek çoluk çocuğun ırzına geçmektedir.

Rezillik, yüzsüzlük öyle bir noktaya gelmiştir ki, daha dün Parlamento’da;
acaba öbür dinci kurumlarda da bu tür ahlaksızlıklar var mı, varsa ne ölçülerde,
sorumlu kim, sorunun kaynağı nedir, araştıralım..
” denilerek verilen önerge,
yine AKP hükümeti çoğunluğu tarafından reddedilmektedir…

  • Evet, kimi dinci memleketin ırzına geçerken,
    kimi dinci de çocukların ırzına geçiyor!

Dincinin karakteri ve ahlakı bu…
Bir de dinci şiddet var; mesela IŞİD ve türevleri… IŞİD’in din kabulü, dincinin sömürdüğü,
aç ve cahil bıraktığı, “hayrın ve şerrin Tanrı emri olduğuna” inandırdığı zavallı gençlerin sapkınlığıdır…

Dinci, (tekrar ediyorum dindar değil) karaktersiz olduğu kadar, tehlikelidir de…
Çünkü IŞİD de dincinin eseridir, Karaman’da ve ülkemin dört bir yanında yaşanan
ve sanıldığından çok daha yaygın olduğu bilinen cinsel sapkınlık da!

Utanıyoruz, başımız yerden kalkmıyor ama anlatamıyoruz. Yalnızca kahroluyoruz! (24.03.2016)

Murtaza Demir
Odatv.com

======================================

Dostlar,

Bu Karaman faciası üzerinde bir hekim olarak önemli ekleyeceklerimiz var :
İnsa0n 2 doğaya doğar.. İlki fiziksel – coğrafyasal doğal çevresidir. İkincisi ise içine doğduğu toplum – kültür ya da sosyal çevredir. İnsanı insan yapan bu 2. çevredir.

Epey zaman önce, Avustralya’nın derinliklerinde ormanlarda 18 yaşlarında olduğu kestirilen
bir “kadın” görülmüştü. 4 ayak üstünde yürüyor ve hayvansı sesler çıkarıyordu.. Her nasılsa bebekliğinden sonra yabanıl ormanlarda büyümüş ve ölmemişti. Tam bir “animal” (hayvansı) yaşam sürdürüyordu. Doğallıkla konuşmayı da öğrenememişti. Yani SOSYALLEŞEMEMİŞTİ!

Bu “İnsansı” (Quacy modo) uzmanlarca alındı ve yine uzman bir ailenin yanına yerleştirildi.
Ne görelim, depresyona girdi! Özel korumalı biçimde yeniden “yetiştiği” ortama zorunlu olarak iade edildi!

İşte insanın insanlaşması = Sosyalleşmesi böylesine bir olgudur.
Tersi durumda anti-sosyal kalırsınız.. Tıpta “Anti-sosyal kişilik bozukluğu” diye bir
hastalık / durum vardır. Kimi insanlar da, gerçekte toplum içinde yaşayıp yetişmekle birlikte,
toplumla kaynaşıp bütünleşme içinde kişiliğini geliştirme sürecini tamamlayamaz ve yine
belli ölçülerde anti-sosyal kalabilmektedir. Bu sorun önemli bir Sosyal Psikiyatri, Sosyoloji, Antropoloji, Kriminoloji, Siyaset Bilimi sorunsalıdır (problematiğidir).

Aşabilmenin başlıca yolu ise, doğal sosyal ilişkileri doyasıya yaşamaktır. Bu bağlamda da
ilk koşul, doğada olduğu gibi kadın – erkek 2 cinsiyetin ortak sosyal yaşantıları olmasıdır.
Bu öğrenme deneyimleri boyunca kadın ve erkek birlikte uygar toplumsal işbirliği ve
rol paylaşımını öğrenirler. Cinsellik tercihlerini doğallıkla oluşturur, ezici ağırlıkla
heteroseksüel (cinsel eğilimi karşı cinse yönelen) olurlar.

Dürtü denetimini de öğrenirler.. Öyle ki; plajda bile karşı cinsten insanlar uygar – sosyal ilişkiler ötesinde taşkınlık, dürtü denetimi sorunu yaşamazlar.. Ne harika olgudur..
Toplum, kurallarıyla insanları terbiye eder, olgunlaştırır ve uygarlaştırır. Ancak kadın – erkek yaşamı haremlik – selamlık olarak ayrıldığında, bu davranış insanın doğasına aykırı olduğundan, cinsel tercihlerde sapmalar için zemin sağlamaktadır. Cinsal sapmaların
psiko-patolojisi ve fizyopatolojik – endokrin denge bozuklukları karmaşık düzeneklere (mekanizmalara) dayansa da, her 2 cinsiyetin toplumsal yaşamı olağan akışında paylaş(a)mamaları çok ciddi bir sorun kaynağıdır..

Osmanlı döneminde sapık cinsel tercihlere ilişkin haremde, sarayda çok sayıda örnekler vardır. Yıllar önce (1999) çook kapsamlı yazmıştık, alıntılar sunalım :

  • Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları adlı yapıtında Hanedan’ın tüm pisliklerini sergilemektedir. İşte 2 örnek :
  • “.. 4. Murat’ın da böyle bir yaşamı olduğunu, (oğlancılık) tarihler yazarlar.
    Annesi Kösem Sultan, oğlunu sürekli güzel oğlanlarla ilişkiye yöneltmişti.
    İlk gözdesi Ermeni dönmesi Musa Melek Çelebi’ydi…” (Koçu, syf. 207-21)
  • “.. Fatih, Rahip Lukas Notaras’tan 14 yaşındaki yakışıklı oğlunu kendisine istemiş,
    vermeyince de rahibi öldürtmüştür. ” (syf. 207-21)
    Fatih’in sapık cinsel seçimini Osmanlı Tarihi adlı yapıtında Lord Kinross da
    dile getirmektedir :“… bir akşam, cinsel zevklerinin çok yönlü olduğu söylenen Padişah (Fatih) yemekte adeti üzerine bol şarap içtikten sonra Lukoş’un evine hizmetçilerinden birini gönderip 14 yaşındaki yakışıklı oğlunu kendisine yollamasını istedi. Red yanıtı alınca da derhal Lukoş’un başının uçurulmasını buyurdu. Oğlunun ve damadının da idamlarını emretti. Bir süre sonra 3 kelle şölen sofrasında önüne getirildi. Daha sonra öbür Rum ileri gelenleri de öldürttü…” (syf. 230)
  • Yine Fatih’in, Galata’da bir genç rahibe Avni takma adıyla yazdığı şiir son derece açıktır:“.. gittiği kiliseyi görenler mescide varmazlar
    Şansın iyi gitti, o sevgili bu gece yatağına geldi..”
    (Eş-Şekaikun Numaniye, Mecdi çevirisi, syf. 81)[1]
  • Haremde padişahın oğlancılığı konusunda Hans Dernschwams İstanbul ve Anadolu’da Seyahat Günlüğü adlı yapıtında son derece çarpıcı örnekler sunuyor. “Genç oğlanlar için Padişah İstanbul’da, Galata’da, Edirne’de ve Bursa’da hatta bizzat kendi sarayında
    özel köşkler yaptırırdı.” diyor (syf. 190). Bu kitapta yüz kızartıcı pek çok örneğe yer veriliyor.
  • Osmanlı Tarihi adlı yapıtında Alphonse de Lamartine, şunları yazıyor :
    “.. Saraylar yalnız savaş ganimeti olan güzel kızlarla değil, aynı zamanda bir bölümü
    hadım edilen ötekileri ise doğaya ters düşen cinsel ilişkiler için kullanılan güzel oğlan çocukları ile doluydu. Kadınca güzellikleriyle tanınan oğlanlardan bazıları harem güzellerinin en büyük rakipleri oluyorlardı…” (Cilt I, syf. 114).
  • Yavuz, “.. ‘altın, kadın ve oğlan’ tutkusuyla giriştiği İran savaşına giderken, yüzbinlerce Türk’ün can ve kan verdiği (1514) Çaldıran dolayında bir köyde gördüğü bir Acem oğlan karşısında
    uzun uzun durup tutkusunu şu 2 dize ile dile getirmekten kendini alamadı :”“ Şirler (aslanlar) pençe-i kahrımdan olurken lerzan
    Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek!

    (A.K. Meram, Padişah Anaları ve 600 yıl bizi yöneten devşirmeler, Toplumsal Dönüşüm yay.,
    5. Bs., İst. 1997, syf. 185-6)

[1] SHOW TV Ceviz Kabuğu Programı’nda Murat Bardakçı, 30/31 Temmuz 1999 gecesi telefonda bu şiirin tümünü okumuştur. Ahmet Akgündüz şiirde rumuz olduğunu ileri sürmüş fakat İlber Ortaylı “… şiirin anlamının çok açık olduğunu, rumuz olmadığını.” belirtmiştir.. Bardakçı ayrıca, Şeyhülislam Yahya Efendi’nin Divanı’nda daha da ileri giden şiirler olduğunu, RTÜK nedeniyle okumak istemediğini belirtmiştir. Yine Bardakçı, A. Cevdet Paşa Tarihi’nde “İstanbul’da delikanlı sevgililerimiz vardı. Tanzimat erkek yerine kadını koydu” dendiğini de aktarmıştır.

**********

Bu konuyu / sorunu oldukça ayrıntılı olarak yazmış (1999) ve web sitemizde yayımlamıştık (28.10.2015), bakılmasını ve ibret-i alem için okunmasını – okutulmasını dileriz..
31 sayfalık bu kapsamlı çalışmamızı indirmek için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayabilirsiniz..

  • YENİ OSMANLICILIK HASTALIĞI’nın Yeniden Servis Edilmesi Nedeniyle
    Osmanlı Devletinin Kuruluşunun Yılını Kutlamanın Abesliği ve
    ATATÜRK’ün Osmanlılar Hakkında Görüşleri
    (http://ahmetsaltik.net/arsiv/2012/05/Neo_Osmanliclilik_ve_Ataturkun_Gorusleri2.pdf)

    İşte AKP, işte yeni Osmanlı hayranlığı ve Halife – Sultanlığa baş koymuş bir RTE..
    Ve de Türkiye’nin bütün uygarlık tarihini utandıran, yerin dibine sokan utanç halleri..
    Utanç buzdağının yalnızca ucu!
  • Eyyyy yurdum insanı AKP’liler…Artık uyanın ve bu sefil anlayışlardan kendinizi ve ülkenizi kurtarın..
    Çoluk – çocuğunun yobaz dinci sapıklarca ırzına geçilmesini engelleyin..
    Dahası, kendinizi bu cinsel tercih sapmalarından koruyun ve normal adam olun..
    Bu olanaklı.. Kendinizi ağır, yüz kızartıcı suç ortaklığından sakının..

    Çare AKP’den kurtulmak… anl artık.. gör artık.. 

Öte yandan uluslararası toplumun da bu kahredici rezalete
asla sessiz kalmamasını istiyoruz.. Bu küresel bir sorundur..

UNICEF başta olmak üzere Dünya Sağlık Örgütü, BM ve Çocuk Hakları Bildirisi, İHEB… üzerinden Türkiye etkili biçimde uyarılmalı ve bu ceberut iktidarın artık dayanç (tahammül) kalmayan saldırısından tasallutundan), yaşamı cehenneme döndüren
insanlık düşmanı dinci ilkelliğinden Türk halkı bir an önce kurtarılmalıdır.

Sevgi ve saygı ile.
02 Nisan 2016, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi : Karaman_faciası_uzerinde_bir_hekim_olarak_soyleyeceklerimiz..
Ayrıca bakınız : 

Suudi İttifak’ın son numarası

Suudi İttifak’ın son numarası

Pazartesi günü kurmayları ile toplantı yapan Obama,
‘Başta Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere Müslüman ülkelerin IŞİD‘e karşı mücadelede samimi davranmadıklarını’ söylemiş.

Dün sabah Savunma Bakan Ashton Carter aniden Türkiye’ye geldi.
Suudi Savunma Bakanı, Veliahtın Veliahtı ve Kralın oğlu Muhammed,
sabah namazından sonra ‘Teröre Karşı İslam Ülkeleri İttifakı’ kurulduğunu ilan etti.
Duasını edip etmediğini ya da ettiyse duanın kabul edilip edilmediğini bilmiyoruz ama
Emir Hazretlerinin namaz kıldığından bile şüpheliyim.
Bu adam 8 aydır Yemen’i bombalıyor ve işgal etmeye çalışıyor. Şimdilik 30 bin ölü var.
Bu adamın sülalesi İslam coğrafyasında tüm pisliklerden sorumlu.
Bu ülkenin Dışişleri Bakanı Elcibir ‘ Son 40 yılda 90 ülkeye 115 milyar dolar yardım ettik ama bazıları bize karşı samimi davranmıyor..’ dedi.
Adam haklı çünkü o paraları dağıttığı kişiler aslında işbirlikçi iktidarlar ve benzeri kişi ve kurumlar.
Örneğin Suudiler 1980-1990 döneminde Pakistan ve Afganistan’a milyarlarca dolar yardım etti.
Kaide ve Taliban’ın kurulması ve güçlenmesi için.
Örneğin Suudiler Somali’ye yardım etti Kaide’ci El-Şabab ortaya çıktı.
Örneğin Suudiler Irak ve Suriye devletine yardım etmedi ama IŞİD, Nusra, ÖSO vb.
onlarca terör örgütüne milyarlarca dolar dağıttı.
Örneğin kime nasıl ve ne kadar verdiği belli değil ama Nijerya’da Boko Haram‘ın kurulmasını sağladı.
‘Arap Baharı’ sürecinde  Suudiler Mısır, Tunus, Libya ve Yemen’de radikal İslamcı gruplara milyarlarca dolar dağıtıp iktidar olmalarını sağladı.
Dönelim konumuza.
Hayatımda bu kadar aptal, saçma ve rezil bir konu görmedim.
Belki de kendileri gibi düşünen kıt zekalılarla alay ediyorlar.
Yeni İttifak’a ne gerek var?
Ortada İslam İşbirliği Örgütü var ve bu örgütün de merkezi Cidde’de .
Suudiler 1969’da ABD’nin talimatı ile bu örgütü o zaman dost ve müttefik
Şii İran Şahı ile birlikte kurdular.
O gün bugün bu örgüt hiçbir işe yaramadı.
Örgütün 56 üyesi KKTC’yi tanımaz.
Peki 1945’te İngiliz tavsiyesi ile kurulan Arap Birliği Örgütü ne işe yaradı?
Kocaman bir HİÇ.
Bu örgüt Suudi Arabistan ve Katar’ın baskısıyla ‘Arap Baharı’ sürecinde NATO‘ya
çağrıda bulunarak ‘Gelin Suriye ve Libya’yı işgal edin’ dedi.
İslam coğrafyasında tüm İslami terör örgütlerinin arkasında, yanında ve tepesinde Suudiler var.
Siyasi, askeri ama en önemlisi ideolojik.
İlkel, çağ dışı, karanlık ve kanlı Vahabi mezhebi.
Bu coğrafyada çok dostu var.
Baksanıza 33 ülke Suudilerin İttifak çağrısına ‘Ben de varım’ demiş.
Birçoğu ‘dandik’ ama olsun.
Gelin birlikte bakıp o tezgahın ne kadar iğrenç ve aptalca olduğu görelim.
Aptalca olduğunun ilk kanıtı, Körfez ülkesi olmasına rağmen Umman Sultanlığı
‘Ben bu işte ben yokum’ dedi.
Listede yer alan Filistin devlet değil. Filistin’de iki hükümet var. Gazze’de radikal İslamcı HamasRamallah’ta ise Hamas düşmanı Abbas’ın ‘laik’ hükümeti var. Oysa bu ülke zaten
İsrail işgali altında ve yeni İslami İttifak İsrail’i düşman bellemiyor.
Listede yer alan Lübnan’da aylardır cumhurbaşkanı seçilemiyor, hükümet toplanmıyor,
ülke ciddi bir IŞİD ve Nusra saldırısıyla karşı karşıya ve bu saldırıya karşı savaşan
Hizbullah Şii olduğu için, Suudiler ve müttefikleri tarafından ‘Kafir’ ilan edilmiş durumda .
En büyük aptallık ise IŞİD’e karşı savaşan Irak ve Suriye bu İttifak’a davet edilmemiş bile.
Belki de Alevi ve Şii oldukları için.
Suudi ve müttefiklerine göre bunlar IŞİD’ten daha tehlikeli.
Durum böyle olunca İran’ı davet etmek günah olur!
Başka aptallıklar da var .
Listede adı geçen Yemen 9 aydır Suudiler tarafından bombalanıyor.
Suudiler, Kaide’cilerin yardımıyla işgal ettiği Aden’de bir hükümet oluşturdu,
başkent Sana’da başka bir hükümet var..
Listede yer alan Somali Kaide’ci El-Şabab, Nijerya Boko Haram ve Afganistan ile Pakistan Taliban ile savaşı duruyor.
Cibuti denilen ülke  İngiliz, Amerikan, Fransız ve İsrail üsleriyle dolu.

Gelelim en orijinal noktaya :
Listede yer alan iki ‘düşman’ ülke Mısır ve Türkiye‘ye.
Mısır ve İttifak’ın kurucusu Suudi Arabistan Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etmişti.
Türkiye ise dünyanın tüm Müslüman Kardeşler partilerine ve bu partilerin yan kuruluşlarına
ev sahipliği yapıyor.

BM, ABD ve AB tarafından terör listesine alınan IŞİD ve Nusra başta olmak üzere,
Suriye ve dünyanın neresinde olursa olsun tüm terör örgütleri Müslüman Kardeşler kökenlidir. Suudilerin İttifak aptallıklarını daha fazla anlatmanın anlamı yok.
Ortada IŞİD’e karşı Uluslararası İttifak varken  bu yeni İttifakın hiçbir anlamı yok
ya da olmamalıydı.
Ama Rusya, Suriye, Irak ve İran IŞİD’e karşı daha etkili bir İttifak kurmaya çalışırken
Suudilerin rahat durması olanaksız.
‘IŞİD önemli değil Şii ve Aleviler daha tehlikeli’.
‘Hele arkalarında Moskof varsa’.
‘Sünniler derhal birleşip bu İttifak’a İttifak ile karşı koymalıdır’.
Suudilerin bu kadar zekası yoktur mutlaka ‘Biri’ onlara akıl vermiştir.
Baksanıza Erdoğan ve Sisi’yi aynı sepete koymuşlar.

=============================
Teşekkürler Sayın Hüsnü Mahalli..

Ortadoğu gayya kuyusu ve çok karmaşık gelişmeler..
Ufkumuzu açıyorsunuz..

Türkiye de S. Arabistan’dan sonra NATO – ABD – AB uydusu olma hüneri bakımından,
korkarız 2. sırayı kimseciklere kaptırmaz.
Bay RTE ve AKP’si bunun için iktidar yapılmadı mı ve bu amaçla kullanılmıyorlar mı tepe tepe?

Mustafa Kemal ATATÜRK ise;
“İSTİKLAL-İ TAMME”, “İSTİKLAL-İ TAMME”, “İSTİKLAL-İ TAMME”
(TAM BAĞIMSZILIK) diye diye hançeresini yırtıyordu neredeyse..

Bu arada UNDP Kasım 2015 Dünya HDI (İGİ) verilerini yayımladı..

Türkiye 3 sıra daha geriledi ve 72. sıraya düştü.. Yaşasın AKP – RTE..
Nüfusumuz Dünyada 13. sırada, ekonomimiz 19. sırada (2015 sonu verileriyle G-20 dışına düşebilirz!), sağlığımız 90. sırada, kişi başına gelirde 60. sıradan geride, sağlıkta 34 OECD ülkesi içinde 31. sırada, gelir dağılımı adaletsizliğinde 34 OECD ülkesi içinde sondan 2. (Meksika sonuncu), 32 gazetecisi hapiste…

Veee. Bay RTE bu tablodan sorumlu değilmiş gibi, sorunların çözümü (!) için
BAŞKANLIK (Sultanlık!) istiyor..

Her şeyle ama her şeyle dalga geçen bundan ağır AKIL TUTULMASI’nın tarihte örneği var mı?

Sevgi ve saygı ile.
16 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Uçurumdan önceki son çıkış

Uçurumdan önceki son çıkış


Erol Manisalı
umhuriyet, 20 Ekim 2015

1 Kasım ülkenin içine yuvarlanmakta olduğu felaketin son çıkış noktası durumuna geldi. Seçimde demokrasiyi, çağdaş değerleri, ülkenin bütünlüğünü savunan bir çoğunluk kazanamazsa, Türkiye felaketin içine sürüklenecektir.

Kutuplaşma daha da büyüyecek, etnik ve mezhepsel çatışmalar yoğunlaşacak, terör azacaktır.

Türkiye’nin sınırları değişecek ve
bölünme ortaya çıkacaktır.

Kimi sınır ülkeleri ile çatışmalar doğacaktır.
Ülke yavaş yavaş Suriyeleşecektir.
Kimse “biz farklıyız, biz onlara benzemeyiz, sağduyu egemen olur” benzeri duygu ve düşünceler ile kendini aldatmasın.
2008’den beri Türkiye’nin fiilen yaşamakta olduğu olayların ortaya çıkacağını,
15-20 yıl önce kim tahmin edebilirdi ki?

Ülke yavaş yavaş yalnız içerden değil dışardan da kuşatılmaya başladı.

İçeriye kapanan ülke
Demokrasiden giderek daha da uzaklaşıyoruz. Ne Meclis ne de anayasal kurumlar yasalara göre çalıştırılabiliyor.
Yasaklar giderek yaygınlaşıyor. Konuşmak, yazmak, haber almak baskı altına sokuldu.
Hukuk, “hukuk dışılığın aracı haline geldi.
Ve bunu düzeltecek yasal ve anayasal mekanizmalar işletilemiyor.

Suriye’deki, Irak’taki iç kavgalar ve silahlı çatışmalar ile adeta bütünleşmiş durumdayız.
Ülke, Ortadoğu kaosunun bir parçası haline getiriliyor.

İçerde askerin, polisin, bürokrasinin yasal düzeni sağlayamadığı yerler var.
TSK yalnız dışarda değil, içerde de silahlı çatışmaların içinde.

Siyasal partiler arasında, “asgari müşterekler” yok olmuş. Oturup konuşamıyorlar bile.
Çünkü demokrasi, çağdaşlık, laiklik ve Türkiye’nin bütünlüğü konularında aralarında
farklar var.

Laik, çağdaş ve demokratik bir Türkiye yerine dinci bir toplum düzenini esas alanlar var. Ucu IŞİD’e kadar uzanıyor.
Türkiye’nin bütünlüğüne karşı, Atatürk milliyetçiliğinden uzak,
etnik milliyetçiliği” esas alan siyasal partiler var.

Bunlara karşı, çağdaş ve Avrupa benzeri demokrasiye yakın duranlar büyük baskı altındalar.
Bu nedenle, aralarında “asgari müşterek” oluşturamıyorlar.

Ülke üzerindeki oyun

Bütün bunların beraberinde, Türkiye ve bölge üzerinde oynanan oyunlar ülkeyi kaosa sürüklüyor.

Türkiye içindeki ve sınırındaki terör örgütlerine silah,
para ve eğitim desteği veriyorlar.

Eskiden saklarlardı. Bugün açık açık söyleyerek işi sürdürüyorlar.

IŞİD, PKK, PYD, YPG son yıllarda dışardan, küresel güçlerden büyük destek alıyorlar.

Türkiye içindeki kimi odaklarla bütünleşmişler.
Kutuplaşmayı keskinleştiren bir misyon içindeler. 

Türkiye 3 büyük tehdidin baskısı altına planlı bir biçimde sokuldu:

1. İçerde etnik ve mezhepsel bölücülüğü üslenmiş büyük örgütlerin etkili terör eylemleri.
2. Ortadoğu’da Irak, Suriye ve S. Arabistan’ın içindeki kimi örgütlerin ve kurumların Türkiye’yi kaosa sürükleyen etkileri.
3. Küresel kimi büyük güçlerin Türkiye ve bölge üzerindeki uygulama ve planlarının Türkiye’de yarattığı kaos ortamı.

Üç etmen bütünleşme içinde, Türkiye’nin içinde yaşadığı kaosu daha da derinleştiriyor.
Bu nedenle 1 Kasım’da bu şeytan üçgeninin bozulması” tek ve son çıkış yoludur.
Bu ülke, bir millet olduğunu 1 Kasım’da kanıtlamak zorundadır.

Aksi halde, bugünden çok daha kötü felaketlerle yüz yüze gelmemiz kaçınılmaz hale gelir. 1 Kasım, uçurumdan önceki son çıkış noktasıdır. Ya çıkacağız, ya çıkacağız, başka yolu yok.

=================================

Dostlar,

Sayın Prof. Erol Manisalı hocamız en çıplak ve çarpıcı biçimde, 13 yıllık tek başına AKP -RTE iktidarı ile içine sürüklendiğimiz “ürkünç durumu” ortaya koyuyor..

Dileriz Halkımız sağduyulu davranarak bu felaketten kendisini ve ülkemizi korur..

1 Kasım 2015… Türkiye için adeta bir Milat..
İlk görev seçime katılmak ve geçerli oy kullanmak..
Katılım % 84’te 90’lara ulaşır ve aşarsa AKP’nin iktidar olma olanağı
hemen hemen hiç kalmıyor.. Çok yazdık bu hususu..
Lütfen yüksek katılım sağlayalım ve geçerli oy kullanalım..

Lanetli yıllar – AKP’nin Fetret dönemi kabusu gerilerde kalsın..
Yıkımın onarımı onlarca yıl alabilecek..

Sevgi ve saygı ile.
22 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dinin yakasından düşün!

 

14 Şubat 1945’te ABD Başkanı Roosevelt (AS: Franklin D.) Suudi Kral Abdülaziz’e ‘Bundan böyle ben senin iktidarını koruyacağım sen de dinini ve mezhebini benim için kullanacaksın.’ dedi.

ABD 1947’de BM’deki gücünü kullanarak Filistin’in yarısını alarak Yahudilere verdi ve İsrail devletini kurdu. ‘En hakiki Müslüman ve Kutsal Mekanların Hizmetkarı’ Kral, İslam dini adına sesini çıkarmadı.

Suudiler ilk kez İslam dinini dinin aleyhine karşı kullanmıştı. Ya da İslam dininin gereği olarak Filistin’e ve Müslümanlar’ın ilk Kıblesi Kudüs’e sahip çıkmamıştı. Suudiler 70 yıldır bu ihanetin içinde.

Yani İslam dinini hem kendi hem de patronlarının çıkarlarını korumak için siyasette bir araç olarak kullanıyorlar. Geçen süre içinde Suudiler bu anlayışı yerleştirmek ve yaygınlaştırmak için dünyadaki tüm İslamcı parti, örgüt, grup, dernek, cemaat ve dini okulların tümüne dolaylı-dolaysız milyarlarca dolar para dağıttılar.

Yeşil Sermaye denilen karanlık finans kurumları bunun için var olmuştur.
İslam ülkelerinde birçok iktidar Suudiler’in işini kolaylaştırmak için her zaman dini kendi iktidarlarını korumak ve güçlendirmek için bir araç olarak kullandılar. 
Bunun için halklarını sürekli yoksul ve cahil bırakıyorlardı.
Arap ve Müslüman ülkelerinin içinde bulunduğu durum bunu açıklıyor.
Okuma yazma oranları, kişi başına düşen milli gelir ve yüzeysel ama etkili din algısı.
Bununla yetinmeyen Suudiler dine en büyük darbeyi vurmak için Afganistan olaylarını bekledi.

  • Kaide ve Taliban’ı CIA ve Pakistan istihbaratı ile kuran Suudiler
    dini yaşamın her alanında ön plana çıkarmayı başardılar.

İslam dini ‘Allahsız komünistlere karşı’  kullanılıyor ve ‘Mücahitler’ din adına Batının kölesi haline getiriliyordu.

‘Arap Baharı’ Suudiler ve Müslüman dostları için yeni bir fırsat yarattı.
Dini dünyevi amaçları için kullanan Müslümanlar iktidar olacak ve Allah adına herkesten hesap soracaktı.
Yani Ahiret’i bu dünyada ilan edip Allah düşmanlarını cehennemde cayır cayır yakacaklardı.
Aleviler’i, Şiiler’i, komünistleri, solcuları, laikleri, liberalleri hatta ‘evet ama yetmezcileri’…
Suudi ve Körfez’in parası devreye girmişti.
Camiler, imamlar, din adamları, liderler, partiler, örgütler, dernekler, üniversiteler ve medya hep birlikte görev başındaydılar.
Ama olmadı.

Olmayınca imdada IŞİD, Nusra, Boko Haram, El-Şabab ve benzeri ruh hastası gruplar yetişti.
‘İslamı en iyi biz araç olarak kullanırız’ dediler.
Dediler ve kafa kesmeye, intihar saldırılarında bulunmaya, kurşuna dizmeye, tecavüz etmeye ve bilumum kanlı ve rezil işleri yapmaya başladılar.
Yaptıkları her şeyde dini müthiş bir araç olarak kullandılar.
70 yıldır Müslüman ülkelerde ABD işbirlikçisi iktidarların dini ‘komünist ve solculara karşı’ kanlı bir araç olarak kullandığı gibi.
Çok uzaklara gitmeye gerek yok.
Missouri Zırhlısı’nın Nisan 1946’da İstanbul ziyaretinden bu yana.
Cami mahyalarına bile ‘Well come Missiouri’ (AS: welcome) yazıldı.
Menderes iktidarı ile birlikte din artık en etkili siyasal, sosyal, kültürel ve ahlaki bir silah.
Menderes iktidarı iç ve dış politikada ABD’nin emrinde oldu; Din silahını kullanarak.
Bu ülkede her şey ‘komünist tehlikenin önlenmesine’ göre kurgulandı.
Kurgu öyle olunca din adına çok kanlı olaylar yaşandı. Madımak ne ilk ne de son.
Öncesinde… Maraş, Malatya, Çorum, sağ-sol çatışmaları, Kara Cumalar…
Kim neden ve nasıl yaptı?
Sonrasında… Belleğinizi zorlayın ve etrafınıza bakın. Kim ne yapıyor?
Roosevelt-Suud anlaşmasından bu yana öykü hep aynı.
Din dahil herşey dini perişan etmek için dinciler tarafından kullanıldı kullanılıyor.
Çalıp çırpmak, rüşvet verip almak, yalan söyleyip insanları kandırmak ve onlara ‘Yemin billah ne yaptıysak Allah ve İslam için yaptık’ demek.
‘800 kişinin ölmesi Hac’ın fıtratında vardır’ demek gibi. (AS: Bin’i çook geçti korkarız!)
‘AKP’ye oy vermeyenler Cennet’e gitmez’ demek gibi.
Verenlerin nereye gideceğini bilen yok. Önemli olan her şeye besmele ile başlamak.
Dinin de dincilerden neler çektiğini bir tek dinin sahibi Allah bilir.
Hesabını da elbet sorar.

‘Münafıklar cehennem ateşinin en dibinde olacaklar ve onlara hiç kimse yardım edemez’
(Nisa Suresi : 145)

======================================

Dostlar,

Ortadoğu konusunda uzman Suriyeli gazeteci – araştırmacı – yazar Sayın Hüsnü Mahalli, özellikle sislendirilen ve anlaşılması zor kılınan “karmaşık ve kanlı ” Ortadoğu Politik Denklemlerine ışık tutuyor. O’nun ustalıklı irdelemeleri, Kurguları kavramamızı kolaylaştırıyor. Öngörülerinin gerçekleşmesi de ayrı bir kazanç..

O’nu izliyor ve O’ndan öğreniyoruz..
Mahalli, yazılarında hep, “ne yaparsanız yapın Esad’ı indiremeyeceksiniz…” temasını işleyegeldi. NewYork’taki BM görüşmelerinde Putin’in ABD’ye (Obama’ya) bu bağlamda geri adım attrıması dünya barışı açısından son derece önemli bir kazanımdır.

Erdoğan da geöen hafta Moskova ziyaretinin ardından ağız değiştirerek 180 derece dönmüş ve 4 yıl önce bu ülkede iç savaş başlatan emperyalizmin maşası ülke Türkiye değilmiş gibi, birkaç ay içinde Şam’da Emevi camisiınde namaz kılmaya koşullananlar kendileri değilmiş gibi..  Bay RTE artık, “.. Geçiş döneminde de olsa Esad’la devem edilebilir…” noktasına gelmiştir. Acaba Taç giyen baş mı akıllanmıştır; yoksa bu kez de Putin mi Erdoğan’ı kandırmaktadır??

Sırada kim / hangi kurum – devlet – cemaat -tarikat – parti..
var AKP ve RTE’yi kandıracak??


Sevgi ve saygı ile.
29.09.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hüsnü Mahalli : BİR FOTOĞRAF.. Suriyeli çocuk Aylan

Bir fotoğraf

Bodrum sahillerinde minik cesedi bulunan Suriyeli çocuk Aylan‘nın fotoğrafını
tüm dünya gördü.
Manşetler, duygusal söylemler, iki yüzlülük ve vicdan pazarlayıcıları.
Hiç kimse ‘Bu çocuğun Bodrum sahillerinde ne işi vardı’ diye sorgulamadı.
Babası, annesi ve bir yaş büyük kardeşi ile. Binlerce benzer aileler gibi.
Her gece plastik botlar, kayıklar ve her tarafı dökülmüş teknelerle Bodrum ve Ege kasabalarından Yunan adalarına doğru ölüm yolculuğuna çıkıyorlar.
Ne sahil koruma ne de polis hiçbir önlem almıyor. Bile bile ve göre göre ölüme gönderiliyorlar.
Bodrum ve Yunan Kos Adası’nda kendim gördüm. Bu insanları Suriye’den getirenler
Bodrum sahillerinden Yunan adalarına ölüme gönderenlerdir.

Ege Denizi’nin Aylan’ın minik bedenini yutmayıp Bodrum sahiline bırakması
bu vicdansızlara bir mesajdır. Son dört yılda buna benzer birçok mesaj verildi ama anlayan yok.
Sık sık Suriyeli göçmenlerin kamplarını ziyaret eden Angelina Jolie bile sessiz.
Herkes gösteri peşinde. Suriye’de daha hiçbir olay yokken Mayıs 2011’de Hatay bölgesinde çadırlar kurulmuştu. Olayların çıkacağını ya da daha doğrusu çıkaracağını bilen AKP,
‘Haydi gelin Suriyeliler’ der gibiydi.

Suriyeliler de geldi. Sonra da utanmadan birileri ‘Suriyeliler Esad’ın zulmünden kaçıyor’ propagandasına sarıldı. Zavallı Suriyeliler kin, nefret ve intikamın malzemesi yapıldı.
Şimdi gelin bu yalana da bakalım.
Suriye nüfusu 22 milyon.
Irak, Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’da 4 milyon Suriyeli göçmen var.
Bunların büyük bölümü sınıra yakın bölgelerden dışarıya kaçtı.
Bu bölgeler IŞİD, Nusra ve benzeri ruh hastası terör örgütlerinin işgali altında.
Dışarıya kaçmak istemeyenler Suriye içinde daha güvenli bölgelere sığındı.
Yani devletin denetimi altındaki bölgelere. Bu bölgelerde 16 milyon Suriyeli yaşıyor.
Yaklaşık iki milyon kadarı da IŞİD, Nusra ve benzeri ruh hastası örgütlerin işgali altındaki bölgelerde yaşıyor ya da yaşamak zorunda.

Şimdi size iki somut örnek vereyim               :

Önce Cerablus‘a bakalım. Bu kasaba Temmuz 2012’de Türkiye tarafından giren yüzlerce terörist tarafından işgal edildi. Kasabaya giren ruh hastası teröristler kimi devlet memurlarını öldürünce devletine bağlı olan insanlar kaçmak zorunda kaldı. Bunlar ilk göçmen grubuydu.
Sonra teröristler birbirini boğazlayınca 2. göç dalgası yaşandı.
Mart 2014’te IŞİD kasabayı ele geçirince Nusra ve yandaşlarının boğazını kesti.
Onlar da benzer yöntemle karşılık verdi.
Üçüncü ve dördüncü göçmen dalgası…
Bugün artık 200 binlik kasaba ve köylerde 30 bin insan yaşıyor ya da yaşamak zorunda.
Bu kasabanın her şeyini bilirim.
Peki bu Cerablus ve köylerinden kaçanlar Esad zulmünden mi kaçtı?

İkinci örnek Cerablus’un karşısında bulunan Aynelarab yani Kobani‘den.
IŞİD saldırınca Türkiye’ye sığınanlar da mı Esad zulmünden kaçtı ?

Suriye’yi bu hale sokanlar tarih ve insanlık önünde hesap verecektir.

  • Allah, Suriye’de 300 bin insanının ölümüne, bir milyonun yaralanmasına, 8 milyonunun
    içte ve dışta evinden uzak yaşamasına ve 600 bin evin yıkılmasına neden olanlardan
    mutlaka hesap soracak, sormalıdır.
Yaptıklarının din, iman ve insanlıkla hiçbir ilgisi yok.
Yalnız Suriye’de değil. Irak, Libya, Yemen, Mısır ve bu coğrafyanın her yerinde.
Aptalca hayaller uğruna milyonlarca insana acı çektirdiler.
‘Sünni alem’ adına ‘Kafir Alevi ve Şiileri’ yok edeceklerdi.
IŞİD, Nusra ve benzeri ruh hastası grupları kurdular kurdurdular. Dünyanın dört bir yanından
on binlerce ruh hastası katili Türkiye üzerinden Suriye’ye taşıdılar. Başından beri yalan söylediler. Utanmadan
– ‘Irak’ta IŞİD’ten kaçanlar Esad zulmünden kaçtı kaçıyor’ diyecekler.
– ‘Ezidi kızları da Esad kaçırdı  ve köle pazarında satmıştır’.
– ‘Libya’da birbirini boğazlayan ve tümü Sünni grupların arkasında da Esad vardır’!
– ‘Yemen’de her gün onlarca çocuğu öldüren Suudi uçakları da Esad kullanıyordur’!
– ‘Her gün onlarca kişiyi tutuklayıp işkence yapan Bahreyn polisine de talimatı Esad veriyordur’!
– ‘Türkiye’yi de Esad karıştırıyordur’.
Arap Baharı‘ndan bu yana bizim coğrafyada milyonlarca insan acı çekiyor. Onların bedduası mutlak yerini bulacaktır. Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün ve bölgesel ve uluslararası ortakları onlara demokrasi ve özgürlük getirecekti. Şimdi  hep birlikte Aylan için timsah göz yaşı döküyorlar. İnsanda biraz olsun utanma ve arlanma olur. O da yoksa Allah korkusu.
Pis oyunlarınızla acı çektirip öldürdüğünüz Aylan ve onun gibi on binlerce bebek ve çocuğun ruhu asla peşinizi bırakmayacaktır.

==============================

Dostlar,

Hüsnü Mahalli üstadımız bizim gibi çok acılı..
İçini dökmüş ve acı gerçekleri de ortaya net olarak koymuş sağolsun.
Ortadoğu konusunda uzman bir gazeteci – yazar olarak tanıyoruz Sn. Mahalli’yi
ve yazılarıyla karmaşık bölge sorunlarını anlamamıza çok katkı veriyor..

Meslektaşımız Dr. Taner Özek’in “Aylan Kurdi” çizimini sitemiz manşetine bu gün koyduk ama bu yazıda da paylaşmak istiyoruz.

AYLAN_KURDI_Taner_Ozek_cizimi_5.9.15

Dileğimiz ve umudumuz odur ki; başta Suriye olmak üzere Irak, Mısır ve Libya’da yaşanan örneği görülmemiş vahşetin ve çok ağır insanlık suçunun
Türkiye’deki ve AB-ABD’deki gerçek sorumluları, ulusal ve uluslararası yargı organları (Uluslararası Ceza mahkemesi!) önünde yargılanır ve hak ettikleri en ağır cezalara çarptırılırlar. Tarihte örnekleri var epey.. Nürnberg’ten (Hitler) tutunuz Bosna kasaplarına, Romanya ve Sudan diktatörlerine.. dek!

Bu örnekler, hem sevinçle hem kahrolarak yazalım ki, mutlaka artacak.
Türkiye’deki sorumlular da bir gün mutlaka hesap vereceklerinin kesin olarak ayırdında..
O yüzden mutlaka ve mutlaka muktedir kalmaya, dokunulmazlık zırhına mahkumlar..
Ama nereye ve ne zamana dek ??

Sevgi ve saygı ile.
05.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com