Etiket arşivi: iç savaş

İç savaşın “şüyuu”

authorZAFER ARAPKİRLİ

SİYASET22.07.2022, BİRGÜN

En özlü deyimlerimizden biridir:

“Şüyuu vukuundan beterdir”

Yani, “Bazen, bir şeyin söylentisi ya da dedikodusu, gerçekleşmesinden bile daha kötüdür, daha arzu edilmezdir” anlamında kullanılır.

Son günlerde (kim bilir kaçıncı kez yine, yeniden) sık sık dillendirilmeye başlanan şu “İç savaş” mevzuuna getireceğim sözü.

Zaten, bugünkü iktidarla ilgili olarak “Bunlar seçimi kaybetseler de gitmememin bir yolunu arar ve maraza çıkarmayı denerler mi acaba?” kaygısının zaman zaman dillendirildiği bir ülkede yaşadığımız için, iktidarın inisiyatifi ile ya da onların iradesi dışında birtakım çevrelerin girişimi ile çıkarılabilecek bir kargaşa, zaten “ileri derecede arızalı ve her tarafı yara bere içindeki demokrasimize” büyük bir darbe indirme riski taşımaktadır.
***
Son günlerin en çok konuşulan hadiselerinden biri olan İsmailağa’nın Popüler Cüppelisi Ahmetin demeçlerine inanırsanız, birileri (Selefi – Vehhabi oluşumlar) “Bir yerlerde silah depolamışlar ve bir aşamada bunlarla bir iç savaş çıkarmaya teşebbüs edebilirler…”miş.

Cüppeli Ahmet (Ahmet Mahmut Ünlü) Habertürk’te katıldığı ve çok ses getiren programda, Fatih Altaylı’ya daha önce de dillendirdiği bu iddialarını yinelerken, “Bunların evlerini, binalarını filan bassalar, bulamazlar silahları. Depoları var oralarda saklıyorlar” diyordu.

Daha önce de başka birileri (mealen) “Bizi zorlamasınlar, ağaç altındaki silahlarımızı gömdüğümüz yerlerden çıkarırız ha!..” diye tehditlerde bulunmamış mıydı bu ülkede?

Hattâ, iktidara yakın cenahtan bir hanımefendi, yandaş bir TV kanalına çıkıp (15 Temmuz’u kastederek) “Bir dahaki sefere böyle bir şey olursa 50 kişiyi götürürüz” diye konuşurken “Listelerimiz hazır” bile diyerek katliam tehdidi savurmadı mı?

Zaman zaman, internet ortamında hatta bir ara gazetelerin ilan sayfalarında “Pompalı tüfeklerin ve av fişeklerinin nasıl kolayca temin edilebildiğine, ruhsatsız kullanılabilen ölüm makinelerinin adeta peynir etmek gibi satıldığına” dair haberleri hep okumuyor muyuz?

Sosyal medyada, bu tür bir örgütlenmenin ipuçlarını oluşturabilecek şekilde birtakım “Rambo kılıklı Koçeroların” donanmış – kuşanmış fotoğraflarla sağa sola caka sattıklarına tanık olmuyor muyuz?

Düşünsenize, iktidara yakın görüşte değil de, örneğin “Sol – Sosyalist – Marksist” düşünceye sahip örgütlenmeler ya da dernekler arasında bu tür “sergilemeler” yapan, hattâ bırakın sergilemeyi, böbürlenmeyi, “hakkında böyle en ufak bir ihbar” bile olan birilerinin “İlk şafak vakti, yedi sülalesinin evlerinden yurtlarından toplanması” söz konusu olabileceği gerçeği ortada iken, yukarıda saydıklarımıza ilişkin ne yapıldığını bilen var mı?

Hepsinden daha elîm ve daha vahim olmak suretiyle, önceki gün bu ülkenin bir eski başbakanı, üstelik de “üç vakit öncesine kadar” AKP içinde siyaset yapmış Gelecek Partisi lideri Prof. Ahmet Davutoğlu çıkıp, “Kış aylarından endişeliyim” dediyse, ciddi biçimde endişe duymamız için, sizce yeterli gerekçemiz yok mu?
***
T24’e konuşan Davutoğlu,

  • “İktidarda kalmak için kullanamayacakları şey yok” diyerek

bir nevi “iç karışıklık” imasında bulunurken, yukarıda anlattıklarımızdan biraz daha farklı olarak, (mealen) “Ekonomik ve sosyal sıkıntıların yol açabileceği yaygın hoşnutsuzluk protestolarının bastırılmaya şiddetle çalışılması olasılığından” söz ediyordu aslında.

Davutoğlu biraz da “Oyuna gelmemeli, sokağa çıkılmamalı” mesajı da veriyor gibiydi.

Bütün bunları alt alta koyduğumuzda, önümüzdeki seçimlerde (hem parlamento hem de cumhurbaşkanlığı) bugünkü iktidar ve “Şahsım İradesi”nden kurtulmayı amaçlayarak sandığa gitmeye hazırlanan geniş ve son derece hoşnutsuz kitlelerin önünde ciddi bir sınav var demektir.

Yazının başından beri hatırlattığım ciddi tehlikeye karşı müteyakkız olmanın ve bu “Şayia”dan asla ürkmeden, korkmadan örgütlü demokrasi mücadelesini yükseltmenin hazırlıklarını yapmanın gerekliliği ortadadır.

Evrensel bir ilke olarak, demokrasi ve genel anlamda lâyık olduğumuz tüm hakların kazanımı için “bedel ödemek gerektiğinde” bunu çekinmeden ödememiz gerektiğini hatırlamalıyız.

İtin – kopuğun, talimatlı ya da başıbozuk demokrasi düşmanlarının tehditlerine ve hattâ provokatif girişimlerine taviz vermeden, seçim öncesinde ezilen – mağdur emekçi kitlelerin demokratik örgütlü mücadelesi yolunda, herkesin üzerine düşen görevi yerine getirmesi hayati önem taşımaktadır.

Meşru zeminde ve provokasyona gelmeden, halkın gücünün her türlü eşkıyadan “orantısız biçimde daha fazla” olduğunu unutmadan, bu tehditlere ve belki de fiili tehlikelere karşı koyabiliriz.

Unutmayın.

  • Tarih, örgütlü bir halkı kimsenin mağlup edemeyeceği gerçeğinin, yüzlerce kez kanıtlandığı örneklerle doludur.

Kisvesi ve rengi ne olursa olsun, halkın, emekçi kitlelerin karşısına bu tür pis, kanlı senaryolarla çıkmaya çalışacak olanlar, ağır bir yenilgiyi tadacaklarını ve o kanlı elleriyle birlikte tarihe gömüleceklerini bilmelidirler.

Demokrasi ve sosyal adalet ideali, barışçıl – kitlesel mücadelenin gücü, her türlü zorbalığın üstesinden gelmeyi becerecektir.

Silahlı – külahlı faşistler ve onların “kuklacıları” bunu bir an önce kavrasa, iyi olur.

Sizden korkan sizin gibi olsun!

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 14 Temmuz 2021

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

YARGI-BAY

Yargıtay, FETÖ sanığı Mustafa Bilgili iddianamesini esas alarak 28 Şubat Davası sanıklarından 14’üne verilen müebbet hapis cezasını onadı.

Türk Milleti adına mı, FETÖ adına mı?

Yargıtay, yargıya bay bay!..

ALDIRMA

Devlet Bahçeli, “Kim demiş Sayın Soylu yalnız diye, kim demiş Soylu sahipsiz diye. Hakkında ne söylenirse söylensin, bizim denilenlere aldırış etmemiz mümkün değildir” dedi.

Tutmayın Soylu’yu…

DEVRİM

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “4-6 yaş sınıfı çocuklarımız için açtığımız Kur’an kursları ülkemizin manevi kalkınmasında devrim niteliği taşıyan çok önemli bir projemizdir” dedi.

Karşı devrim niteliği dese daha yakışır…

UÇAK

İktidara gelince Cumhurbaşkanlığı uçakları ve arabalarını satacağını söyleyen Kılıçdaroğlu’na RTE, “Dünyayı dolaşacaksın. Neyle? Tarifeli uçaklarla mı?” dedi.

Tarifeli uçakla dolaşırsa, tek alyansla yola çıkanın itibarı sıfırlanır!…

SEÇİM

İzmir’de aralarında CHP ve HDP’nin de olduğu “Emek ve Demokrasi Güçleri” miting düzenledi.

Mitingde konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, “sonuna kadar hep beraberiz” dedi.

Pervin Buldan da terörist başı Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılmasını istedi.

Hırsızlık, yolsuzluk, israf, yobazlık, yasa tanımazlık ve diktatörlükten kurtulalım derken karşı seçenek bölücülük mü olacak?..

KALP

RTE Diyarbakır konuşmasında, “Bir insanın kalbinde ve kafasında ne varsa dil onu söyler” dedi.

Konuşmalarında AKP’liler dışındakilere hakaret ve nefret yağdırmasını daha iyi anladım…

SOLCU

Zülfü Livaneli, Atatürk, İnönü ve Baykal’ın solculuğunu beğenmemiş.

Onlar emperyalizme hizmet etmedi, sıkışınca yurdu terk etmedi…

SİLAH

Sedat Peker, 15 Temmuz’dan sonra Bakan Soylu tarafından AKP’li gençlere silah dağıtıldığını yer-zaman- şahıs göstererek açıkladı.

Eyyy savcılar, soruşturmazsanız bir gün size de döner o silahlar…

ETİK

Kamu Görevlileri Etik Kurulu oluşturuldu.

Kurul üyeleri eski Cumhurbaşkanı danışmanları, AKP milletvekilleri ve belediye başkanı. Kurul Başkanı da RTE ile çay toplayan eski Danıştay Başkanı.

Kurulun oluşumu etik olacak ki, görevlilere etikten dem vurabilsin…

FAKİRLİK

Karaköy’de çöpten yemek yiyen bir vatandaş görüldü.

Montajdır. AKP fakirliği bitirdi!..

CEZA

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, daha önce “medeni hukuk ve laikliği hedef alan açıklamalarıyla” tepki çeken Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin (GATA) eski başhekim yardımcısı Ali Edizer’in, “30 ihtar puanıyla cezalandırıldığını” ve disiplin raporu kapsamında Ankara Güdül Devlet Hastanesi’ne atandığını açıkladı.

Okşama gibi…

AÇILIM

RTE, Diyarbakır’da çözüm sürecinin yeniden canlandırılacağı sinyalini verdi.

Nagehan Alçı desteği çaktı.

Millet İttifakı’nı suçlar, iktidar için her kapıyı çalar…

PROTOKOL

AKP Genel Başkanvekili Kurtulmuş’un da bulunduğu protokol davetlileri için Fatih Camisinde koltuk düzeni oluşturuldu.

Cemaatte eşitlik mi vardı?..

SORUYORUM                         :

  1. 128 milyar Dolar nerede?
  2. Sarıklı amiral soruşturması kaç yıl sürecek?
  3. Ruhsar Pekcan ve öbür Bakanların devlete mal satışının soruşturulması neden engelleniyor?
  4. Sedat Peker’in iddiaları neden araştırılmıyor? Suçlananlar neden konuşmuyor?
  5. Halkın silahlandırılması (AS: AKP yandaşlarının) iç savaş hazırlığı mıdır?

Silahlar kadar tehlikeli

Elbette ciddiye alınmalı.

Elbette, bu inisiyatifin arkasında “Barışçıl ve demokratik haklarını kullanmak isteyen, hatta en temel anlamda itirazını, protestosunu, muhalefetini yazılı ya da sözlü dile getirmek isteyenlere karşı ‘Resmi’ güvenlik güçleri ile yetinmeyip, paramiliter, gayrı resmi, merdivenaltı, yasadışı örgütlenmeleri de sevk etme amacı” bulunduğunu hesaba katmalı.

Ancak, 107,000’in üzerinde olduğu iddia edilen bu “Kayıtdışı silahlar” meselesinden daha elim ve daha vahim bir olguyu da unutmamak gerek:

  • Faşizan yönetimin, “itirazı, muhalefeti, hoşnutsuzluğu” bastırmak için kullandığı “yasal ve hatta hukuki görünümlü şiddet”in, bir ateşli silahın namlusundan çıkacak mermi kadar öldürücü olmasını kastediyorum.

Meselâ, 700’üncü haftalık buluşmalarını gerçekleştirmek isteyen Cumartesi Anneleri’nin üzerine tüm şiddetiyle giden Devlet’in, insanları yaka paça saçlarından sürükleyerek içeri atmalarını ve hâlâ yargılıyor olmalarını kastediyorum.

Meselâ Somalı, Ermenekli madencilerin en temel haklarını, emeklerinin karşılığını alamadıkları için yaptıkları eylemin, “her görüldüğü yerde” acımasız şiddetle bastırılmasını ve hatta mahkemelerde sürüm sürüm süründürülmelerinden söz ediyorum.

MeselâHES’lere (Hidro Elektrik Santralı) ve JES’lere (Jeotermal Elektrik Santralı), taş ocaklarına karşı mücadele eden köylülerin toplandıkları her yerde, ses getirdikleri her eylemde karşılarına dikilen jandarmanın şiddetini de görelim diyorum.

Meselâ, her grev girişimini, her toplu sözleşme ve hatta sendikalaşma mücadelesini resmi-gayrı resmi şiddetle bastırmak isteyen patronların Devlet’le el ele uyguladığı baskı, zulüm ve şiddeti kastediyorum.

Meselâ, kadına (ve diğer – erkekten farklı – tüm cinsel yönelimleri olanlara) karşı, taciz, tecavüz, işkence, cinayet ve her türlü ayrımcılığa karşı protesto eylemlerinde zuhur eden resmi Devlet şiddetine dikkat çekiyorum.

Meselâ, Üniversitelerin bilimsel ve yönetsel özerkliğine, öğrencilerin birer robot, birer “eşya” birer emir eri olarak görülmelerine, akademisyenlerin birer “sıradan devlet memuru” muamelesi görmelerine karşı eylem yapanlara yönelik acımasız muameleyi de unutmayın diyorum.

Meselâ, İstanbul Güngören Tozkoparan’daki örnekte görüldüğü üzere, insanların “Kentsel dönüşüm” adı altında, zorla evlerinden yuvalarından atılmalarını protesto etmek için seslerini çıkardıklarında en ağır şiddete maruz bırakılmalarını örnek veriyorum.

Meselâ, Adıyaman’da yabancı tütün tekellerinin istekleri doğrultusunda (AS: isteklerine karşı durarak) üç beş dönüm tarlalarını koruyabilmek adına itiraz eden çiftçilerin haklı taleplerinin boğulmak istenmesini kastediyorum.

Meselâ, halkın en temel hakkı olan haber alma ve bilgilenme hakkının sağlanması için gecesini gündüzüne katarak çalışan yazılı ve görsel medyanın fedakar emekçilerine hem alanda haber toplarken, hem de kağıt üzerinde bürokratik ve yasal sistemi kullanarak uygulanan baskıları da hesaba katmak gerek diyorum. Muhabire uygulanan fiziksel şiddet kadar, Basın İlan Kurumu’ ndan RTÜK’üne ve Basın Savcılıklarına kadar Devlet’in her türlü baskı aracının kullanılmasına da iyi bakın, diyorum.

Yani… Bütün bu saydıklarım ve benzeri baskıların da, en az “Bir gün bir yerde halka karşı ateşlenmesi muhtemel” o “kayıp silahlar” kadar öldürücü-ölümcül işlevi olduğunu
anlamak gerek.

Demokrasi ile Faşizm arasındaki o uzlaşmaz çelişkinin ve o yüzlerce yıllık tarihi mücadelenin “Faşizm” tarafındaki araç-gereçleri, sadece “ateşli, uzun ya da kısa namlulu silahlar”la sınırlı değildir.

Kendileri, bir twitter mesajına, bir satır yazı içeren pankarta, bir makaleye, bir kitaba, meydanda veya salonda atılan bir slogana bile “ölümcül silah” muamelesi yapan faşistler, Devlet’in vatandaşlar arasında adaleti ve hukuku koruma amaçlı olarak kendi envanterinde bulunan milyonlarca “Resmi- Beylik Silahı” bile yeterli görmeyerek, yandaşlarına el altından silah dağıtıyor olabilir.

Ama, bunun kadar önemli olan şey, “zihinlerdeki faşist ve demokrasi düşmanı zehrin” öldürücülüğüdür.

Onu da, çıkarılan her bir kanun ya da kararnamede, her mahkeme kararında, her idari işlemde, her yasakta görebilmek mümkündür.

Mücadelemizi, her anlamda “Faşist silahlanmaya” karşı bütüncül olarak görmek gerekir.
===========================================
Dostlar,

Sn. Zafer Arapkirli dostumuz çok deneyimli, birikimli, yürekli ve yurtsever bir gazetecidir. Meslek deneyimi 40 yılı aşkındır ve doğrultu tutarlılığını özenle korumayı bilmiştir.
Cuma günleri Cumhuriyet‘te yer alan haftalık makalelerini düzenli olarak bu sitede paylaşıyoruz. Son günlerde, yoğunlaşan ve ağırlaşan gündem nedeniyle krttv.com.tr‘de de ek makaleler yazmaya başladı. Kamuoyunu uyarmaya çabalıyor vargücü ile..

Hem ülkemizin başına çorap örmeye çabalayan – ören ve giderek meşruluk zemininden savrulan iktidar kesimlerini hem de başlarına çorap örülmeye çalışılan tüm Türkiye’yi.

Yazdıkları ve yazının teması olağanüstü önemli hatta kritiktir :

  • 107 bin silah kimlerde ve nerededir?
  • Böylesi bir operasyonun iktidarın bilgisi dışında yapılması olanaksız olduğuna göre, AKP iktidarı bunu neden yapmıştır?
  • Varsayalım ki, olağanüstü saflıkla, AKP = RTE bilgisi dışında bu operasyon yapıldı ise bile (!?); şimdi bilgileri içindedir; DER – HAL / İVEDİLİKLE ne yapmışlardır, ne yapacaklardır?
  • Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığı, açıkça suça karışan / suç işleyen AKP iktidarı için neden hemen harekete geçmemektedir?
  • TBMM’den hızla bir yasa çıkarılarak bu silahlar ve mühimmat geri çağrılmalı, silahları teslim edenlere yasal işlem yapılmamalıdır; bir tür dolaylı aftır bu.
  • Toplanan silahların hepsinin balistik incelemesi yapılmalı ve işleyeni belirsiz (faili meçhul!?) bırakılan ya da belirli adam öldürme dosyaları ile ilişkilendirilmelidir.
  • Muhalefet hiç olmazsa bu yakıcı sorunda ORTAK davranmalı ve ülkemizin ana gündemi yapılmalıdır.
  • Uluslararası toplum / kurumlar, ülkemizde can güvenliği kalmadığından ve bir silahlı darbeye bizzat meşruluğunu yitiren iktidar tarafından hazırlanıldığını not etmeli ve
  • EN TEMEL HAK OLARAK YAŞAM HAKKININ AÇIK – YAKIN POTANSİYEL İHLALİ – İHLAL TEHDİDİ karşısında gerekli, adımları atmalı ve ülkemizde olası bir BOĞAZLAŞMA – KİTLESEL KIRIM – İÇ SAVAŞ ve faşist – dinci şeriat devleti ilan edilmesine yeltenilmesi riski ortadan kaldırılmalıdır.
    ***
    Bu yazımızın, yine bu gün sitemizde yayınladığımız, Sayın Dr. Merdan Yanardağ‘ın çok kritik İÇ SAVAŞ makalesi ile birlikte okunmasını dileriz. O makalenin altında da kapsamlı katkılarımız olmuştu.İç savaş! – Prof. Dr. Ahmet SALTIK

    Sevgi ve saygı ile. 14 Temmuz 2021, Ankara

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
    Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
    www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
    facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

 

İç savaş!

author

MERDAN YANARDAĞ
BİRGÜN, 2021.07.11
https://www.birgun.net/haber/ic-savas-351380

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • AKP iktidarından kurtulmak için ideolojik mücadele yaşamsal bir önem kazanmıştır.
  • Öznel koşulları yaratmak ise hiç olmadığı kadar bizim ellerimizde.

Sedat Peker’in 8 Temmuz 2021 akşamı sosyal medya üzerinden yaptığı bir dizi yeni açıklama, siyasal bakımdan belki de bugüne kadar ortaya attığı iddialar arasında en önemli olanıydı. Bunun nedenleri üzerinde duracağım. Ama önce, derin devlet yapılanmasında zaman zaman bazı görevler aldığı ve bu yapılanmayı tanıdığı anlaşılan Peker’in ne söylediğini anımsayalım.

Peker, Fethullahçı çetenin 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında İstanbul’da Özel Harp Dairesi’ne ait olduğu sanılan kayıt dışı silahların AKP’lilere dağıtıldığını belirtiyor.

  • Üstelik isim, yer, tarih ve araç plakalarını vererek yapıyor bunu.
  • Silahların verildiği AKP gençlik kolları yöneticilerin adlarını sayıyor.

Nitekim adı geçen ve aynı zamanda İçişleri Bakanlığı görevlisi olduğu açıklanan bir kişi, olayı doğruluyor. Sadece AKP’lilere dağıtılan sandıklarda “silah olup olmadığını bilmiyordum” diyor.

Peker’in yeni açıklamalarının çok önemli bir başka yanı ise, silah dağıtımının 15 Temmuz sonrasında da devam ettiğini söylemesi oluyor. Dağıtılan silahların, hem yakın çatışma hem de muharebe silahı özelliği taşıyan ünlü Kalaşnikof türünde / markasında olduğunu belirtiyor. Şurası açık ki; 15 Temmuz ve sonrasında, eğer İstanbul’un Esenyurt ve Balat semtlerinde AKP gençlik kolları yöneticileri ve siyasal İslamcılara sandık sandık silah dağıtılmışsa, başka semtlerde ve kentlerde de aynı şeyin yapılmış olduğunu tahmin edebiliriz.

NEDEN ÖNEMLİ?

Peker’in bugüne kadar ortaya attığı iddiaların büyük ölçüde doğrulandığı anımsanırsa,

son açıklamasını ciddiye almamak için bir neden bulunmuyor. Bu anlamda, Peker’in yeni açıklamaları aşağıda sayacağım nedenlerle büyük önem taşıyor:

1-AKP iktidarı, başarısız 15 Temmuz darbesinin yarattığı kaos ortamını da bir fırsata çevirerek, bir yandan rejim değişiklikleri ve laikliğin tasfiyesi yolunda dev adımlar atarken, diğer yandan da ciddi düzeyde iç savaş hazırlığı yapmış. İslamcılara ve partililere silah dağıtmış.

2Silah dağıtımı ve savaş hazırlığının nedeni açık; siyasal İslamcıların -düşük yoğunluklu da olsa- bir şeriat rejimi kurmalarının önündeki en önemli engel toplumsal muhalefettir. Bu engeli kaldırmak ve hedefe ulaşmak için, toplumsal muhalefet kesimlerini fiziken de ezmeleri gerekiyor. İslamcılar, aksi halde başarılı olamayacaklarını görüyor.

3-İslamcı hareket, devletin bütün olanaklarını, rant dağıtım enstrümanlarını (AS: araçlarını), baskı ve şiddet aygıtlarını, ideolojik kuşatma araçlarını kullanmasına karşın, toplumun %50’den çoğunu ikna edemedi, edemiyor. Bu nedenle hep asıl amacını gizliyor. Siyasal iktidarı ve devleti ele geçirmelerine karşın, kültürel iktidarı ve ideolojik inisiyatifi kuramıyorlar. Bu nedenle muhalefet güçlerini şiddet yoluyla ezmeden amaçlarına ulaşamayacaklarını düşünüyorlar.

4-Dolayısıyla Türkiye, bir kez daha kaderinin belirleneceği tarihsel bir eşiğe doğru sürükleniyor. Toplum, yüz yıldır ertelenen ve yarım kalan siyasal, tarihsel, felsefi ve kültürel bir hesaplaşmayı tamamlayacağı bir kavşağa doğru akıyor. Peker’in açıklamaları, siyasal İslamcı hareketin durumun farkında olduğunu ve hazırlık yaptığını gösteriyor.

5-Siyasal İslamcılar kutsal davaları için, Allah yolunda cihat ederken her türlü ahlaksızlığı, hırsızlığı, yalanı, pusuyu, hileyi meşru sayar. Onlar kutsal bir dinleri var diye ahlaka ihtiyaçlarının olmadığını düşünür. Bu amaçla cinayet de işlenir, katliam da yapılır. Nitekim bölgedeki İslamcı örgütlerin pratikleri ortadadır. Onların siyaset tarzları budur. Dolayısıyla hile ya da şiddet ile alınan seçim de, herhangi bir başarı da onlar için meşrudur.

Sonuç olarak;

  • Peker’in son ifşaatı, AKP iktidarı ve siyasal İslamcıların bir iç savaşa hazırlandıkları yönündeki daha önce yaptığımız analizleri, tespitleri, ortaya atılan iddiaları doğruluyor.

Verdiği bilgilerin önemi de buradan kaynaklanıyor.
***
Bastırılan 15 Temmuz askeri kalkışmasının yol açtığı krizi fırsata çevirerek kendi darbesini yapan Erdoğan-AKP iktidarı, kurulan fiili rejimi hukuksal bir temele kavuşturarak güvenceye almak için hala çaba harcıyor. Çünkü

  • hile ve sahtekarlıkla alınan 16 Nisan 2017 referandumu ile kurulan düzen dikiş tutmuyor.Referandum sonuçları gerçek olsa bile, tarihte en düşük farkla kabul edilen bir toplum sözleşmesi niteliğindeki 2017 Anayasası ile ülke yönetilemiyor.

    Durum böyle olunca, AKP iktidarı ülkeyi devletin baskı ve şiddet aygıtlarını (adliye ve polisi) harekete geçirerek yönetmeye çalışıyor. AKP eskiyi, bir önceki çağın değerler dünyasını temsil ediyor. Ve bu anlamda çaresiz bir isyanın, ama son derece yıkıcı olabilecek bir orta çağcı karşı devrimin öncülüğünü ve sözcülüğünü üstlenmiş görünüyor. Ancak; eski olan ölüyor, yeni ise doğamıyor. Sorun bizde, bu ülkenin ilerici güçlerinin inisiyatifsizliğinde görünüyor.

    Dolayısıyla Türkiye, toplumsal fay hatlarında biriken gerilim nedeniyle şiddetli bir kırılmanın yaşanacağı tarihsel bir kavşağa doğru sürükleniyor. Sonuçta ülke, herkesin tahmin ettiği, ama gerçekleşeceğini sanmadığı ya da istemediği, ancak müdahale edilmediği takdirde önlenemeyecek bir cinayet anına doğru şuursuzca ilerliyor.

  • Niteliksiz, görgüsüz, bilgisiz bir kadro hile ve tertiple ülkeye el koymuş görünüyor.
  • Bu İslamcı kadro, toplumun en geri, en karanlık, en saldırgan ve en yağmacı kesimlerine dayanak, yaklaşık 200 yıllık derinliğe sahip aydınlanma çizgisinde köklü bir kırılma yaratıyor.Türkiye, vasata teslim olmakla direnmek arasında salınıyor.

    NE YAPMALI?

  • Türkiye bu İslamcı faşizan kuşatmayı kırmak, saldırıyı püskürtmek zorundadır.Bu nedenle ideolojik tutuculuk ve önyargılardan arındırılmış bir perspektifle, toplumun en geniş kesimlerini kapsayan cumhuriyetçi, yurtsever, ilerici ve demokratik bir hat kurulmalıdır.
  • Ülkenin geleceği için yaşamsal bir döneme girildiği bilinmelidir.Öncelikle CHP, cumhuriyetçi muhalefet güçlerinin “amiral gemisi” olmanın yüklediği tarihsel sorumlulukla hareket etmeli, toplumda oluşan tepkiyi sahiplenmelidir. Dahası bu toplumsal tepkiyi iktidara karşı eylemli bir mücadele çizgisine çekerek tezgahı bozmalıdır. Ancak CHP’nin böyle bir tarihsel sorumluluğu alması, ne yazık ki, uzak bir olasılıktır. Bunu yapacak ve zorlayacak olan Soldur.

    Bu nedenle Sol, CHP’ye baskı yaparak onu harekete geçmeye teşvik etmeli, dahası zorlamalıdır. Ancak sol, CHP’yi dışlayarak, suçlayarak, karşıya alarak değil, dinci-faşist diktatörlük girişimine karşı birlikte mücadele etmenin şartlarını yaratacak şekilde hareket etmelidir. Yöneltilecek eleştiri de bu yaklaşımla kurulmalıdır.

  • CHP’nin gericilik karşısındaki en büyük potansiyel güç olduğu unutulmamalıdır.Özetle                                             : 

    AKP iktidarından kurtulmak için bütün nesnel (objektif) şartlar varken, uzun süredir öznel (sübjektif) koşulların hazır olmadığı bir dönem yaşanıyor. Bu durum toplumda çürütücü bir etki yaratıyor. Ülke, kıstırıldığı köşeden çıkamıyor. Toplumsal bir anksiyete (AS: bunaltı) yaşanıyor, gelecek kaygısı, belirsizlik hali, tedirginlik duygusu her şeyin önüne geçiyor.

    Tarih ve toplum acı çekiyor.

    Sınıf mücadelesi, bugün kültürel mücadele dolayımıyla yürümektedir.
    İdeolojik mücadele yaşamsal bir önem kazanmıştır.
    Kurtuluş ya da kaostan çıkış, bu nedenle determinist (AS: deterministik) değil, yakın tarihte hiç olmadığı kadar voluantarist (AS: voluntarist) bir karakter kazanmıştır.
    Öznel koşulları yaratmak (AS: büyük ölçüde) bizim ellerimizdedir.
    ===================================
    Dostlar,

    Sosyoloji Doktoru yurtsever ve yürekli yazar – gazeteci Sayın Merdan Yanardağ dostumuz son derece önemli hatta kritik bir tarihsel irdeleme yapmaktadır yukarıdaki yazısında.

Büyük bir özen ve titizlikle değerlendirilmesi gerekmektedir, hatta zorunludur.

Dr. Yanardağ’ın, CHP’nin bu talihsiz irticacı kuşatmayı yarmada kendiliğinden yeter girişim (inisiyatif) ve çaba içinde olmayacağı / olamayacağı saptaması çok hazin, giderek acı vericidir.

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının, Atatürk’ün Partisi CHP‘nin, Cumhuriyet 100. yılına yaklaşırken savrulduğu uçurumun eşiğinde yeniden “kurtarıcı – kollayıcı – karşıdevrimi çökertici” işlevi kendiliğinden ve gecikmeksizin üstlen(e)meyeceği saptaması kahredicidir.

Bir yandan 200 yıla varan Anadolu Aydınlanmasının yetiştirdiği kuşaklar, kazandırdığı kurumlar, değerler, sosyo-kültürel deneyim ve birikimler; bir yandan küresel dinamikler; bir yandan da AKP içi böylesine köktendinci kalkışmaya onay vermeyecek kesimler olmak üzere, ivedilikle oluşturulacak bir meşru direnme koalisyonu girişimi ertelenemez – ötelenemez kerteye erişmiştir. CHP içindeki çekirdek Cumhuriyetçi kadroların böylesine bir meşru savunma hattı örmede Parti’yi yeterince ve gereğince uyarıp – zorlamaları kaçınılmaz bir görev olmuştur.

Son olarak; AKP – Erdoğan iktidarını böylesine bir kanlı çılgınlığa yeltenmemeleri bağlamında bir kez daha uyarmak isteriz. Artık frene basmalarını ve temel kaygıları durumuna gelen ağır suçlara bulaşmış olma karşısında yargılanma korkusunun tutsağı olmamalarını dileriz. Türkiye’ de idam cezası yoktur. İşkence ve başkaca insan onuru ile bağdaşmayacak işlemler de yasaktır. Seçimi yitirdiklerinde Yüce Divan sıfatı ile Anayasa Mahkemesinde koşullar elverir ise, -bu TBMM’de en az 400 üyenin oyunu gerektirir- adil biçimde açık yargılanırlar ve eylemlerinin karşılığı hukuksal yaptırıma uğrarlar. Bu da ağırlaştırılmış müebbet hapis olur. Paşa paşa gider yatarlar. Çok sürmeden yaşlılık – hastalık vb. nedenlerle salıverilirler. Tersi, Türkiye’de yıllarca sürecek çok kanlı bir iç savaş olur ve inanınız AKP = Erdoğan gerici güçleri bu savaşımı yitirirler. En azından, belki uluslararası aracılarla, Türkiye ile uzlaşma zemini aramalıdırlar.

Sağduyu, Türkiye’de hiç bu denli ivedi ve zorunlu olmamıştı belki de; en çok da AKP=RTE için!

Sevgi ve saygı ile. 14 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Uzmanı
Kamu Yönetimi (Mülkiye) – Siyaset Bilimci
Anayasa Hukuku Doktora Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

TERÖR DEVLETİ

Suay Karaman

Elli yılı aşkın süredir devam eden Filistin ile İsrail arasındaki çatışmada, her iki taraftan on binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yüz binlerce insanın yaralandığı, yaklaşık bir milyon insanın da evlerinden ve yurtlarından sürüldüğü bilinmektedir. Ramazan ayıyla birlikte İsrail polisi Kudüs’teki Şam Kapısı’nda akşamları iftar düzenlenmesini engellemek için bariyerler yerleştirmişti. Filistinliler bu durumu protesto ediyor ve İsrail polisi ile çatışıyordu. 7 Mayıs Cuma akşamı İsrail, işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Camide namaz kılanlara ses bombaları ve plastik mermilerle saldırdı. Gazze ve diğer kentlere de sıçrayan olaylar halen devam etmektedir. İsrail’in havadan ve karadan vurmaya devam ettiği Gazze Şeridi‘nde tablo giderek ağırlaşmaktadır.

Arap ve Yahudi grupların sert çatışmalarında birçok ölüm ve yaralanma olayı meydana gelmiştir. Geceleri sürekli iki tarafın ateşlediği roketlerin kıvılcımlarıyla İsrail ve Filistin semaları aydınlanmaktadır. Bu durumda iç savaş uyarısı yapan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, “Sokaklarımızda savaş patlak verdi. Çoğunluk gördüklerine inanamıyor ve şok yaşadığı için hiçbir şey söyleyemiyor” dedi.

14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan İsrail, kurulduğundan beri sürekli Araplarla savaşmış ve her savaştan topraklarını büyüterek çıkmıştır. ABD’nin stratejik müttefiki olan hatta Ortadoğu’ daki jandarması kabul edilen İsrail’in, sürekli yeni yerleşim birimleri kurup, Filistin halkını sürmesine ve katletmesine, ABD destek olmaktadır. Çünkü emperyalizm, siyonizmin işbirlikçisidir, destekçisidir.

Son iki yılda dört seçim gören İsrail’de iç siyaset hayli karışık bir durumdadır. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları ile gündeme gelen Başbakan Binyamin Netanyahu, bu saldırılarla kendi durumunu unutturarak, iktidarda kalabilmek için yeni ve kanlı bir oyunun peşindedir. Açıkça bir terör devleti görünümündeki İsrail, bu yaptıkları nedeniyle tüm dünyada öfke yaratmıştır ve gelen tepkilere karşın saldırılarına devam etmektedir. Ama İsrail’e yaptırım uygulamak söz konusu değildir çünkü arkasında ABD ve Batının desteği bulunmaktadır.

Türkiye’de, siyasi iktidarın desteğiyle Filistinlilerin yaşadıkları karşısında Ankara, İstanbul, Adana, Kayseri başta olmak üzere bazı kentlerde mitingler düzenlendi. Küresel salgın nedeniyle sokağa çıkmanın yasak olduğu günlerde “tekbir” getirerek sokaklara dökülen tarikat artıklarının organizasyonu ilginçtir. Bunlar bir araya toplanırken güvenlik güçleri ne yapmıştır, hatta nerededir gibi sorular da yanıtsızdır. İstanbul’da binlerce kişi Türk ve Filistin bayraklarıyla Beşiktaş’taki İsrail Başkonsolosluğu önünde sloganlar atarak İsrail’e tepkilerini gösterdi. Vatan Caddesi’nde bir araya gelen vatandaşlar, Türk ve Filistin bayrakları asılı araçlarıyla konvoy yaparak İsrail’i protesto etti. “Kahrolsun İsrail” diye sloganlar atılarak, İsrail’in kahrolmadığı bilinmesine karşılık, sadece kendi bindirilmiş kıtaları alanlara çıktı. Ama bu bindirilmiş kıtalar Uygur Türklerine yapılanlara tepki vermedi. Bu bindirilmiş kıtaların, Yunanistan’ın işgal ettiği Ege adalarımız konusunda hiçbir tepki ve eylemi olmadığı gibi söylemi bile yoktur.

  • Siyasi iktidarın ülkemizin sorunlarını unutturmak için Filistin konusunda, küresel salgına karşın bindirilmiş kıtalarını sokaklara döktüğü anlaşılmaktadır.

12 Mayıs Çarşamba günü Suudi Arabistan ziyareti sonrasında Dışişleri Bakanının yaptığı açıklama şöyledir:

  • “Hep böyle kınıyoruz ama ümmet adım atmamızı bekliyor. Artık bu tür saldırıların durması gerekiyor. Elbette uluslararası hukuk çerçevesinde Filistinlilerin haklarını korumamız lazım.“

Ümmet sözcüğü ile ne anlatılmak istenmektedir; hangi ümmet nasıl bir adım atmamızı bekliyor? Müslüman Kardeşler mi, Taliban mı, Hizbullah mı, IŞİD mi, HAMAS mı? İsrail’e karşı ümmeti göreve çağırma girişimleri boşunadır, sonuç vermeyeceği bellidir. Ümmet değil ama Türk Milleti bu sorunu barış ile çözmelidir. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi her zaman geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde büyük bir insanlık dramı haline gelen Filistin sorunu, iki devletli şekilde çözülmelidir. Ancak ne yazık ki İsrail’in saldırgan tutumuna karşı şimdilik kısa vadede bir çözüm görünmemektedir.

Ülkemizin ovalarını, barajlarını İsrail’e peş keş çekerseniz, tohumlarınızı İsrail’den alırsanız, savaş uçaklarının teknolojik sistemleri İsrail tarafından yapılırsa, özelleştirme adı altında birçok şirketinizi İsrail’e satarsanız, İsrail ile ticari ilişkileriniz büyük boyutlara ulaşmışken İsrail’e karşı yalnızca kınama yaparsınız. Bu yüzden İsrail ile ilişkilerinizi donduramazsınız, büyükelçinizi çekemezsiniz çünkü elinizi vermişsiniz, kolunuz onlarda. Üstelik Tayyip Erdoğan’ın 29 Ocak 2004 tarihinde Yahudi Üstün Cesaret Madalyası aldığı düşünülünce, İsrail’e salt içi boş kınamalar yapılacağı bilinmelidir. İsrail’in yoğun saldırıları karşısında, 14 Mayıs Cuma günü Mescid-i Aksa’da toplanan kalabalığın “Biz buradayız, sen neredesin Erdoğan” sloganı atarak, protesto gösterilerinde bulunduğu da gözlerden kaçmamıştır. 

Azim ve Karar, 17 Mayıs 2021

İşte tartışılan Halk Özel Harekatı

İşte tartışılan Halk Özel Harekatı

Fevzi KIZILKOYUN-ANKARA, Hürriyet, 29 Aralık 2017
(AS : Bizim katkımız yazınn altındadır..)
 

15 Temmuz darbe girişiminin ardından bireysel silahlanmaya gittikleri, AK Parti’nin talimatıyla hareket ettikleri iddiası Meclis’e taşınan Halk Özel Harekât’ın (HÖH) genel başkanı Fatih Kaya, bir yılda 22 ilde 7 bin üyeye ulaşan örgütlenmeyi anlattı: 

MİLLETİMİZLE MEYDANLARA İNDİK: “Hain darbe girişimine karşın bir talimatla milletimizle birlikte meydanlara indik. HÖH çadırını 16 Temmuz’da ilk Trabzon’da kurduk. 30 Kasım 2016’da derneğimizi kurduk. İçinde çocuklar var, teyzeler var, öğretmenler, işadamları, esnaf var. Başı açığı da, kara çarşaflısı da var.
 
SIZMAK İSTEYEN FETÖ’CÜLER: İstanbul, Ankara başta olmak üzere 22 ilde şubemiz açıldı. 7 binin üzerinde üyemiz var. İçimize sızmak isteyen çok FETÖ’cü var.
 
1 LİRA AİDAT TOPLUYORUZ: İlk girişte 10 lira, aylık olarak ise sembolik bir lira alıyoruz. Beş ay öncesine kadar 121 şubemiz vardı. Maddi sıkıntılardan dolayı kapattık. Devletten yardım almıyoruz.
 
BİZE İHTİYAÇ DUYULDUĞUNDA: Devletimiz, askerimiz, polisimiz her şeye hâkim. Zamanı geldiğinde, 80 milyonluk millet olarak bize ihtiyaç duyulduğunda her zaman hazırız.
 
CUMHURBAŞKANI İLE FOTOĞRAF: Cumhurbaşkanı ile fotoğraf çektirmeyi herkes ister, ben de bu ülkenin evladı olarak çektirdim. Cumhurbaşkanımıza ‘biz böyle bir oluşumdayız’ demeye, anlatmaya gittim. Milletin seçtiği biriyle fotoğraf çektirmek niye rahatsız eder?
 
SURİYE’DEKİ FOTOĞRAF: Kamu görevlisiyim. 6 ay ücretsiz izne ayrılıp Suriye’ye gittim. Türkmenlere yardım ettim. Oraya giden o atmosferde hücum yeleğiyle öyle poz verir.
İşte tartışılan Halk Özel Harekat
HÖH ARABALARININ BİZİMLE İLGİSİ YOK: Her tarafta HÖH yazan arabalar var. Bunların bizimle ilgisi yok. Davalar açtık.
 
SİLAHLI DEĞİLİZ: Üye olacaklara, dededen kalma tüfekle dahi resmin varsa üye olamazsınız diyoruz. Silahlanmaya gerek görmeyiz çünkü devletimiz her şeye vakıftır.
 
GEZİ BENZERİ BİR OLAYDA SOKAĞA ÇIKMAYIZ:Gezi benzeri olayı basmak için sokağa çıkmayız, devletin askeri-polisi var. 15 Temmuz gibi devletin emiri mümini talimat vermediği sürece sokağa çıkmayız. Meclis’i niye benimle meşgul ediyorlar?”
 
‘BU TÜR MİLİS GÜÇLERE İHTİYAÇ YOK’
MECLİS’e daha önce Halk Özel Harekât ve bu amblemi taşıyan araçlarla ilgili soru önergesi de veren CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, şunları söyledi: “Soru önergesi verdik, cevabını bekliyoruz. Devlet içinde gücü kullanacak olanlar ya jandarmadır ya da polistir. Kanunda tanımı olmayanların kendilerine vazife çıkarması hukuk devletine aykırıdır. Eğer bu olmazsa aşiret devleti olur. Vatandaşın devlete olan güveni sarsılır. İçerden ve dışardan gelecek tehditlere karşı vatandaşı koruyan devletin şemsiyesidir. Bu tür illegal yapıların olmaması gerekir. Nasıl cemaat 15 Temmuz hain darbe girişimi yaptıysa, ileride de bu yapılar başka bir şey yapar. Devlet, cemaatlerle, bu tür yapılarla yaşamaz. Cihadın hukuk devletinde yeri yok. Devletin bekasını da devletin güvenlik güçleri korur. Zaten devletin bekası tehlikeye girerse her vatandaşın nefsi müdafaa hakkı var. Bu tür milis güçlere ihtiyaç yoktur, bunlar milis kuvvettir.”
 
‘DERHAL KAPATILMALI’
TÜRKİYE Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, ‘Halk Özel Harekât’la ilgili “Baştan söyleyeyim ki derhal kapatılmalıdır, sadece Facebook sayfalarına bakılırsa bile kapatılmalıdır” diyerek şöyle devam etti: “Dernekler Kanunu’na aykırıdır. KHK ile yüzlerce dernek kapatıldı, devletin güç kullanma tekeline ortak çıkmaya çalışan bu dernekle ilgili bildiğimiz kadarıyla bir soruşturma bile yok. Ayrıca sosyal medyadan Cumhurbaşkanı’na hakaret edildi diye yüzlerce polis ve savcı bunları takip ediyor. Bunun 10’da birini silahlarıyla sosyal medyada zorbalık gösterisinde bulunan kişi ve gruplara yönelik yapmıyorlar. Zaten son KHK ile çıkarılan malum hükümle ilgili ciddi endişeye sevk eden bu hoşgörüdür. Son KHK’da yanlışlık olursa yargı gereğini yapar demek topu taca atmak demektir. Çünkü sivillere geleceğe yönelik cezai sorumsuzluk getiren düzenleme, yargıdan önce sivil vatandaşları muhatap alan bir düzenleme. Malum dernekler, silahlarıyla poz veren zorbalar, bu maddeyi bir cezasızlık maddesi olarak anlayıp, 15 Temmuz’un devamı niteliğinde eylem diye yorumladıkları, istedikleri her eyleme müdahale hakkını kendilerinde görecekler. Yargı sonradan cezalandırsa ne olur cezalandırmasa ne olur…”
 
YANIT BEKLEYEN SORULAR
CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ile CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından yanıtlanması istemiyle Meclis Başkanlığı’na verdiği 2 ayrı soru önergesinde özetle şu soruların yanıtları istenmişti:
– Halk Özel Harekât yazısı ile birlikte bir Osmanlı amblemi ve Türk Bayrağı logosunun yer aldığı ticari tipteki araç resmi midir? Resmi ise ‘Halk Özel Harekât’ nereye bağlıdır?
– Söz konusu şahıslar ve araçlar hakkında bir işlem yapılmamışsa nedeni nedir? Resmi birimlere bağlı olmadan sokaklarda tur atarak halkı tedirgin eden bu araçlar ve şahıslar, devletin asli görevlerinden olan milli güvenliğin sağlanması durumunu tehdit eden bir unsur değil midir?
– Halk Özel Harekât’ın genel başkanı olduğu ifade edilen Fatih Kaya’nın, Türkmen Dağı’nda tim komutanı olduğu doğru mudur?

İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
www.internethaber.com, 29 Aralık 2017
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından polis arabasına benzer tepe lambalı, sirenli ABD malı Halk Özel Harekat (HÖH) araçlarıyla gündeme gelen HÖH’le ilgili tartışmalar bitmiyor. 696 KHK’daki ‘sivillere yargı kalkanı’ düzenlemesiyle HÖH bir kez daha tartışmaların göbeğine oturdu. Bireysel silahlanmaya gittikleri, AK Parti’nin talimatıyla hareket ettikleri, sivil milis gücü olarak hazır tutuldukları, iç savaşa hazırlık için örgütlendikleri iddiaları Meclis’e taşınan Halk Özel Harekât Derneği (HÖH) Genel Başkanı Fatih Kaya, bir yılda 22 ilde 7 bin üyeye ulaşan örgütlenmeyi Hürriyet’e anlattı… İşte o açıklamaları..
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattıMİLLETİMİZLE MEYDANLARA İNDİK: “Hain darbe girişimine karşın bir talimatla milletimizle birlikte meydanlara indik. HÖH çadırını 16 Temmuz’da ilk Trabzon’da kurduk. 30 Kasım 2016’da derneğimizi kurduk. İçinde çocuklar var, teyzeler var, öğretmenler, işadamları, esnaf var. Başı açığı da, kara çarşaflısı da var.
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
SIZMAK İSTEYEN FETÖ’CÜLER: İstanbul, Ankara başta olmak üzere 22 ilde şubemiz açıldı. 7 binin üzerinde üyemiz var. İçimize sızmak isteyen çok FETÖ’cü var. 
 
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
BİZE İHTİYAÇ DUYULDUĞUNDA: Devletimiz, askerimiz, polisimiz her şeye hâkim. Zamanı geldiğinde, 80 milyonluk millet olarak bize ihtiyaç duyulduğunda her zaman hazırız.
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattıCUMHURBAŞKANI İLE FOTOĞRAF: Cumhurbaşkanı ile fotoğraf çektirmeyi herkes ister, ben de bu ülkenin evladı olarak çektirdim. Cumhurbaşkanımıza ‘biz böyle bir oluşumdayız’ demeye, anlatmaya gittim. Milletin seçtiği biriyle fotoğraf çektirmek niye rahatsız eder?
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
SURİYE’DEKİ FOTOĞRAF: Kamu görevlisiyim. 6 ay ücretsiz izne ayrılıp Suriye’ye gittim. Türkmenlere yardım ettim. Oraya giden o atmosferde hücum yeleğiyle öyle poz verir.
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
HÖH ARABALARININ BİZİMLE İLGİSİ YOK: Her tarafta HÖH yazan arabalar var. Bunların bizimle ilgisi yok. Davalar açtık.
 
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
GEZİ BENZERİ BİR OLAYDA SOKAĞA ÇIKMAYIZ: Gezi benzeri olayı basmak için sokağa çıkmayız, devletin askeri-polisi var. 15 Temmuz gibi devletin emiri mümini talimat vermediği sürece sokağa çıkmayız. Meclis’i niye benimle meşgul ediyorlar?”
 
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
SİLAHLI DEĞİLİZ: Üye olacaklara, dededen kalma tüfekle dahi resmin varsa üye olamazsınız diyoruz. Silahlanmaya gerek görmeyiz çünkü devletimiz her şeye vakıftır.
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı
İşte Halk Özel Harekat! HÖH Başkanı nasıl örgütlendiklerini anlattı

=====================================
Dostlar,

Hiçbir hukuk devletinde asla olamayacak ve kabul edilemeyecek bir durum.
AKP iktidarı böylesine korkunç bir hata da yaptı ise derhal tasfiye etmelidir.
Kendi girişimi dışında ise yasal işlem başlatmalı ve derhal kapatmalıdır.
Böylesi bir girişim yabancı devletler kökenli olsa bile T.C. Devleti zamanında haber almalı ve engellemelidir. Bu tür girişimler ülkede İÇ SAVAŞ çıkarabilir!

Devletin 1 numaralı görevi halkının can ve mal güvenliğini sağlamaktır.
Bu temel sorumluluk asla akıldan çıkarılmamalı ve her şey ama her şey HUKUK DEVLETİ kuralları içinde kalmalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 14 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Rifat Serdaroğlu: YENİ REFORM PAKETİ

YENİ REFORM PAKETİ

portresi_gulen

Rifat Serdaroğlu

14 yıldır iktidarda olan Bademler, yine ve yeniden bir paket daha açtı.
Aksilik bu ya her paket, büyük iddialarla açıklanan kendisinden bir evvelki paketi bozuyordu!
“Acemi nalbant’ın mesleği gâvur eşeğinde öğrendiği gibi”
ülke yönetmeyi, belediye encümeni yönetmek sanan Bademler,
hep yeni paket açıyorlar, çuvallayınca da, eskisini kötüleyip yeni bir paket daha açıyorlar!
Nasılsa kendilerinde “Yalan Söylemek” gibi bir alışkanlık var.
Söyleyecek yalan bulamadıklarında, ancak o zaman doğruyu söylüyorlar!
Bir de Türk Milletine sürekli yalan söylemekten utanmayan kösele suratları var.

14 yılda Türkiye’yi, tüm Cumhuriyet Tarihinde yapılan borçlanmanın 3 katı borçlandıran, ülkeyi parçalanma noktasına getiren, kendi insanına tarihimizin en büyük “terör korkusu sebepli iç göçünü” yaşatan, çevremizde konuşabileceğimiz tek komşu bırakmayan bu acemi bademlere kimi önerilerimiz olacak!
Hem yeni Badem Paketinin eksiklerini söylemek,
hem de onlara işin doğrusunu göstermek bizim vatandaşlık görevimizdir;

-Paketin Güvenlik Kısmına Ek

Ülkemizde yapılacak Uluslararası Toplantılardan önce, Gazetecileri tutuklamayın. Hem kendinizi hem de bizi rezil ediyorsunuz.
Toplantı bitsin tutuklamayı o zaman yapın.
Toplantı öncesi toplumsal olaylarda, gösterilerde Toma-moma kullanmayın. Polis arkadaşlar, göstericilerin kafalarına değil, yumuşak yerlerine
copla vursunlar.
Toplantı öncesi, sakın ola ki medya kuruluşlarına el koymaya kalkmayın. Bekleyin biraz yahu! Kaçıyor mu koca koca binalar? Adamları yedirin içirin gönderin, sonra el mi koyacaksınız, kafa mı atacaksınız, o zaman yaparsınız.

-Paketin MİT Kısmına Ek

MİT’ten hiçbir şey saklamayın yahu! Olay bittikten sonra haberleri oluyor. Adamlar sadece Tırlarla nakliyecilik yapmaktan kendi işlerini unuttular! Gazeteciler bile MİT’ten önce haber alıyorlar.
Bazı ülkelerin istihbarat örgütleri “Hayrola yahu, sizde bomba patlamış, çok sayıda ölü varmış” diye sorunca, bizim MİT’çiler mırın kırın etmekten utanır olmuşlar. Koyun şu yeni pakete bir madde “Her olay MİT’e de haber verilecek, çocuklar habersiz bırakılmasın” diye,
olay çıkmasın kardeşim…

-Paketin Muhtar Kısmına Ek;

Bakın kardeşim! Muhtarları toplayıp toplayıp Saraya götürüyorsunuz. Adamlara ömürlerinde görmedikleri yemekleri yediriyorsunuz.
Saray’dan çıktıktan sonra evdeki yemeği beğenmeyip karısını döven
kaç Muhtar var biliyor musunuz? Adamların kimyalarını bozdunuz yahu!

Saraydan dönen Muhtar kendini Sultan’ın Uç Beyi olarak görmeye,
akşam eve geç gelen komşu kızlarına bile bağırmaya başladı.
Koyun şu paketinize, “Muhtarlar Saraya gidemez” diye bir madde,
siz masraftan biz de dertten kurtulalım yahu!

Son öğüt en önemlisidir. Devlet yönetmek, bilgi-görgü-dürüstlük-beceri- danışma-açıklık ister. Türk Milletinden hiçbir şeyi saklamayın!

Malınızın mülkünüzün, yurtiçi ve yurtdışı yatırımlarınızın, Vakıflarınızın-
Urla ve Çatalca’daki çiftliklerinizin, damadın ve yakınların üzerine olan konaklarınızın, kupon arazilerinizin hesabını mertçe verin.
Hiçbir şeyin gizli kalmayacağını unutmayın!
Gizli gizli öpüşenin aşikâr olarak doğuracağını hep hatırlayın.

Yanlış yapmayın, her işin doğrusunu öğrenin ve doğru yapın…

Yazıyı bir okurumun gönderdiği bir fıkra ile bağlayalım. İçimiz odun ateşinin üstündeki tencerenin dibi gibi kapkara oldu be! Biraz da gülelim dedik!
Çok şey mi istedik…

Anası Temel’i merdiven altında mastürbasyon yaparken yakalar,
hemen kocasına gider ve;

“Ula Tursun, ha bu uşak büyüdi artık. Onu evlendirelum,
yoksa kuruyacak da”
der. Temel’i evlendirirler. Düğünden üç-dört gün sonra babası Temel’i merdiven altında yine aynı pozisyonda yakalar!

“Ula ne ediysun, biz seni daha yeni evlendimeduk mu?
Yoksa kariyla bi problemin mü var?”

Hemen toparlanan Temel; “Yok Baba, karinun koli yoruldi da…”

Babası, “Ula bi şeyun da doğrusuni öğren be uşağum.
Badem misun nesun da…”

  • Sağlık ve başarı dileklerimle
    (18 Aralık 2015)

    =============================

    Dostlar,

    Sayın Serdaroğlu’nun hünerli acı mizahı bir yana, ülkenin durumu gerçekten pür melal..

    Bademler ya da “İmamlar” ülkeyi tam anlamıyla ve her yönden çıkmaza soktu. Hem Cumhuriyet’ten öç aldılar – almaktalar – almayı sürürecekler
    hem de korkunç düzeyde suça bulaştılar.. Karunlar kadar zengin oldular..
    Saymakla bitmez yapıp ettikleri…
    Oğullar hep çok yetenekli – ticarete yatkın ve birkaç alanda girişimler içinde kısa sürede inanılmaz servet sahibi oldular.. Filolar kurdular, vakıflar açtılar. Ülkede gelir dağılımı dayanılmaz kertede adaletsizleşti..
    AKP iktidar olduğunda TUG’in (Toplam Ulusal Gelir, GSMH) 2/3’ünü
    (yaklaşık %66) en varlıklı %10’luk kesim alırken, 2015 sonlarında bu oran düşmek yerine daha da büyüdü.. Bu en varlıklı % 10, ulusal gelirin artık 3/4’ünü (yaklaşık %75) kapatıyor. 34 OECD ülkesinde dipten 2. sıradayız.

    AKP ekonomisi Dolar milyarderleri üretiyor;
    yığınları yoksullaştırıyor.. Bunu bilerek – tasasrlayarak yapıyor..

    Oysa AKP 2002 Kasım’ında iktidar olduğunda topluma “3 Y” sözü verilmişti :

    1. Y: Yoksullukla savaş..
    2. Y : Yolsuzlukla savaş..
    3. Y : Yasakları kaldırma…

Her 3 hedef de tersine yönde büyük “başarı” (!) ile gerçekleştirildi.

Ülkenin Doğu – Güneydoğusunda adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor. AÇILIM denen ihanetin bedelini güvenlik güçleri ve masum yöre halkı ödüyor. Anlaşılan PKK da AKP – RTE’yi kandıranlar kervanında..
Önüne gelen bu ikiliyi kandırıyor.. Ve bu siaysal kadro, Türkiye’yi tarihinin
en karmaşık – en sorunlu dönemine sürüklemiş durumda..

Klasik siyasetbilimi kuramlarıyla açıklanması çok zor bir tablo.. ve özgün.
Başkaca örneği – benzeri yok gibi insanlık tarihinde.

İşimiz çoook zor çoook AKP – RTE‘nin ne duracağı var ne de olup bitenlerden ders almaya..

Türkiye Titanik gibi..

Kayalara onca hızıyla çarpmış ve ciddi yara almış durumda..
Daha açık söyleyelim : Su alıyor…
Kırmızı alarm veriyor… SOS. SOS. SOS. SOS…

*****

“Vatanın bağrına düşman dayamışsa hançerini
Elbet bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.” / Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgi ve saygı ile.
19 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AHMET TANER KIŞLALI : Türkler ve Kürtler…

Dostlar,

Rahmetli Devrim Şehidi eski Kültür Bakanlarından Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı‘nın AKİT‘in hedef göstermesi üzerin kahpece aramızdan kopartılışının üzerinden
tam 14 uzun yıl geçti.

Aziz anısına hürmetle sitemizde bundan önce 2 yazı koyduk (21.10.13) :

Bu makale ise, rahmetlinin 15 yıl önce Cumhuriyet‘te yazdığı
HAFTAYA BAKIŞ köşesindeki irdelemesi..

Tema : TÜRK – KÜRT KARDEŞLİĞİ!

Aradan geçen 15 yılda bu kardeşliğin nasıl acımasızca, kalleşçe dinamitlendiğini izliyoruz. Her geçen gün bu 2’linin nasıl sistemli olarak ayrıştırıldığını gözlüyoruz.
Bedeli binlerce can oldu.. Analar ağladı, babalar ağladı, çoook yazık oldu..

Geldiğimiz yerde durup bir kez daha serinkanlılıkla düşünmek zorunlu!..

  • Çünkü bundan sonrası artık sıcak çatışma, kanlı kardeş kavgası, İÇ SAVAŞ!

ABD’de 50 ayrı millet bir “Birleşik Devletler ulus devleti” kurmuş, “Amerikan milleti – ulusu” diye sentetik – yapay bir üst kimlik edinmiş ve kaynaşarak bir arada yaşıyorlar. Federasyon çoook zayıf.. Güçlü bir tekil – üniter ulus devlet söz konusu, resmi dil tek.
Bu birliktelik, ortak millet kültürü – hukuku yaratma çabası onları bir dünya devleti yaptı..

  • Yeryüzünün en güçlü ulus devleti ABD; 50 milletten oluşuyor.
    Bölünmek kimsenin aklına gelmiyor!

Avrupa’da da çok güçlü ulus devletler var..
İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya bunların başlıcaları.. Japonya, Kore, Çin de öyle!

Sonuç : Büyük Atatürk çözümü yazmıştır. Yeryüzünün en insancıl, en demokratik, insan haklarına dayalı, barışçı, asla ırkçı olmayan ulus – millet tanımını vermiştir :

  • Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

Artık aklımızı başımıza almamız ve dış güçlerin oyununa gelmeden birlikte kardeşçe dayanışarak yaşamalıyız.

Demokrasimizi tüm nimetleriyle, ekonomik varsıllaşma başta olmak üzere
adil olarak tüm ülke insanımıza yaymalıyız.

Bunu Türk – Kürt kardeşliği ile birlikte yapmalıyız.

  • Kürt kardeşlerimiz emperyalizmin bölücü oyunlarına gelmemeli.
  • PKK emperyalizm adına Türkiye ile vekaleten yürüttüğü ve artık
    orta düzeye tırmandırdığı iğrenç kanlı taşeron savaşı derhal sonlandırmalı.
  • PKK – BDK – KCK, eli kanlı soykırımcı emperyalizmle işbirliği ile özgürlük savaşı verilemeyeceğini, emperyalizmin tarihinde hiçbir halkı özgürleştirmediğini,
    bunun doğasına aykırı olduğunu anlamalı. Uzun erimde hedefin bölme ve yönetme – sömürgeleştirme (divida et impera!) olduğu akıldan çıkarılmamalı!
  • PKK – BDK – KCK, eli kanlı soykırımcı emperyalizmle işbirliği ile özgürlük savaşı vermenin ahlak dışı olduğunu anlamalı ve önkoşulsuz silah bırakmalı.
    Çözüm bu coğrafyada, her tür dış karışmadan bağımsız olarak aranmalı..
  • Türkiye Cumhuriyetini birlikte kurduk; kırmızı çizgilerimiz ortaktır, korunmalıdır :– Ülke ve halk bölünmezliği,
      (tek millet – tek devlet)
    – tek resmi dil,
    – tek bayrak

    asla tartışılmamalıdır.

    **********

Anadolu AYDINLANMASI’nın ürünü Devrim şehidi Ahmet Taner Kışlalı
hala öğretmenimiz..

Türkler ve Kürtlerbaşlıklı Cumhuriyet‘te yayımlanan 20 Kasım 1998 tarihli yazısı aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 21.10.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

Türkler ve Kürtler…

Görsel

AHMET TANER KIŞLALI
(HAFTAYA BAKIŞ)

Yenisey Anıtları, Orhun Yazıtları‘ndan daha eskidir.
Ve Yenisey’deki ”Elegeş” anıt taşında, o yörenin ve dönemin Türkçesiyle şöyle yazar:

”Men Kürt el-kanı Alp-Urungu…”

Yani, ”Ben Kürt hanı Alp-Urungu…”

Bu, Kürt sözcüğünün bugünkü biçimiyle kullanıldığı ilk yazılı örnektir.
Orhun Anıtları’nda ise, bugünün Anadolu Türkçesinde bulunmayan,
ama bugünün Anadolu Kürtçesinde bulunan tam 532 sözcük vardır.

Üstelik Oğuz Han‘ın 24 torunundan birisinin adı da Kürt’tür.

Araştırmanın sahibi ise, Alman Prof. De Groot ‘tur.

****

Birçok bilim adamı, Kürtlerin aslında Türklerin bir boyu olduğunu öne sürüyor.

Macar araştırmacılar, Macaristan’da yaşamış Türk-Kürt boylarına örnek olarak
18 köy saptamışlar.

Dikkati çeken bir nokta da, Kürt sözcüğünün anlam taşıdığı tek dilin Türkçe oluşu.

Kaşgarlı Mahmud ‘un ünlü ”Divan-ı Lügat-ıt Türk” ünde, Kürt ”kutsal kayın ağacı” anlamına geliyor. Kazak Türkçesinde ise, Kürt demek ”kar yığını” demek.

***

Kürt araştırmacıların bazıları, Eyyubi devletinin Kürt olduğunu yazıyorlar.

Oysa Selahaddin Eyyubi ‘nin kardeşleri arasında Turan, Tuğtekin, Böri adlı olanları var. Eşlerinden biri ise Umar Bey kızı Emine.

Dönemin şairlerinden İbn Senaülmülk, Halep’in Selahaddin Eyyubi tarafından alınmasından sonra şöyle yazıyor:

”Arap milleti, Türklerin devletiyle yüceldi. Haçlı davası Eyyüb’ün oğlu tarafından perişan edildi.”

***

Hep söylenir.

Türklerle Kürtler Anadolu’da bin yıldır birlikte yaşıyorlar.
Başka coğrafyalardaki beraberlikleri ise çok daha eskilere gidiyor.

Uzun süren birlikteliğin yarattığı kültür ortaklığı, yadsınamayacak kadar somut kanıtlarla dolu.

Türklere özgü 24’lü toplumsal-yönetsel düzene Kürt boylarında da rastlanıyor.
12 hayvan temelli Türk takvimi Kürtlerde de var. ”Atalar Kültü, Yersu Kültü,
Ateş Kültü” iki kesimin de ortak inançları.

Atasözlerinden manilere, tekerlemelere, bilmecelere, düğün ve yas törenlerine,
çeşitli oyunlara, birçok geleneğe kadar.. benzerlikler, hatta aynılıklar,
sayılamayacak kadar çok.

Nevruz da iki kesimin ortak bayramı.

Türk cumhuriyetlerinde rastlanan ”kırmızı, sarı, yeşil” renk tutkusu,
Kürtler arasında da çok yaygın… Hatta PKK bayrağında bile var.

***

A. Tayyar Önder ‘in geniş kapsamlı araştırmasında, yukarıda bazı örnekleri yer alan bilgiler çok ayrıntılı bir biçimde ele alınıyor.

Ama bu konudaki araştırmaların en ilginçlerinden birisi Ziya Gökalp‘e ait.

Birçok Anadolu Türk’ünde olduğu gibi.. Ziya Gökalp’in kökeninde de,
Türklük ile Kürtlük karışmış. Kendisinin Diyarbakır ve çevresinde yaptığı,
üç ay süren araştırma, bu karışımın toplumsal boyutlarını ortaya koyuyor.

Kürtleşen Türkmen boyları..
Örneğin, Türk olduklarını Kürtçe söyleyen Türkanlılar..

Kırsal kesimde Kürtleşen Türkler..
Kentlerde Türkleşen Kürtler…

1993 yılında KONDA’nın İstanbul’da yaptığı ankette, ana ve babası Kürt olanların oranı % 7.44’tü. Ve ”Kendinizi ne hissediyorsunuz” diye sorulduğunda %4’ü ”Türk” yanıtını vermişti…

***

İşte, çok anlamlı bazı somut bilgiler!

İşte “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” diyen Atatürk‘ün tanımı!

Ve işte, kurulduğundan bu yana, yurttaşlarının ”kökenlerine bakılmaksızın” her göreve gelebildikleri, her işi yapabildikleri Türkiye Cumhuriyeti!

Türkiye’nin ”Ortadoğu’nun İsviçresi” olmasını engellemeyi amaç edinmiş olan
bazı Avrupa ülkelerinin ”türlü-çeşitli” oyunlarının sergilendiği bir dönemde…
tüm bunların bir kez daha anımsanmasında yarar olduğunu düşündüm.

Müslüman Ülkeler ve Aydınlanma Felsefesi


Müslüman Ülkeler ve Aydınlanma Felsefesi

Dr. AYŞE ATALAY

Ortadoğu coğrafyasında Müslüman ülkeler dini, mezhepsel farklılıklardan dolayı sözcüğün tam anlamıyla birbirlerini boğazlıyorlar. Irak’ta, Suriye’de süregelen mezhepsel çatışmalar barbarlık boyutuna erişmiş bulunmakta. Müslüman dünyasında neden bir türlü barışa, dinginliğe, hoşgörüye, uzlaşıya erişilemiyor? Bu kin, bu nefret,
bu farklılığa olan kahredici hoşgörüsüzlük neden? Acaba bu durum Batı’nın yüzyıllar sonra bir dizi kargaşadan, kanlı savaşlardan sonra ulaştığı aydınlanma felsefesinin Müslüman coğrafyasına ulaşmamasının bir sonucu mu?

Felsefe; en başta soru sormaktır..

Ne? Neden? Kim? Niçin? Ne şekilde gibi bir dizi soru sormak ve bu soruların kökenine inmektir. Bu açıdan felsefe sorgulayıcıdır. İtaatkâr, boyun eğici değildir. Karşı çıkar, karşı argümanlar sunar, irdeler, sarsar. Bu bakımdan kurulu düzeni, statükoyu altüst edebilir. Aydınlanma felsefesi de bu açıdan bakıldığında ortaçağın skolastik düzenini sarsmıştır. Körü körüne inancın yerine aklı, özgürlüğü, bilimi; boyun eğmenin, biat etmenin yerine sorgulamayı ve son kertede başkaldırmayı içerdiğinden skolastik düşünce biçiminin karşısına dikilmiştir.

Bu durum ise dogmaların savunucularının ve bu dogmaların sayesinde yönetme yetkisini elinde tutanların sonu demekti ve bu açıdan bakıldığında da skolastik dogmalar statükoyu simgeliyordu.

İşte aydınlanma felsefesi, dogmanın karşısına özgür insan aklını koyduğu için skolastik düzeni (en azından uygar toplumlarda) büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
O halde aydınlanma felsefesinin özünde ne yatıyordu? Aydınlanma düşüncesinin özünde özgür insan aklı ve buna bağlı olarak direnme ve başkaldırı hakkı vardır.

İşte büyük çoğunluğu Ortadoğu coğrafyasını oluşturan Müslüman ülkeler günlük yaşamda olsun, devlet-yurttaş ilişkisinde olsun felsefeyi, daha özel bir deyişle aydınlanma felsefesini kabul ettikleri dogmalara aykırı bulduklarından, kutsala sığınarak reddediyorlar. Bu reddediş ise yine kendilerine mezhep savaşı, iç savaş, daha çok kan, daha çok ölüm ve vahşet olarak geri dönüyor.

Oysa aydınlanma felsefesinin insan aklına tanıdığı özgürlük yanında insana kattığı bir başka değer de vardır. Bu da “kutsal”ın dokunulmazlığına, tartışılmazlığına karşı direnmek, kutsal, erişilmez olarak bellenen tabuları aklın sorgulayıcı, sarsıcı özgürlüğü içinde ortadan kaldırmaktır. Yani bir başka deyişle başkaldırıya meşruiyet kazandırmaktır. 21. yüzyılda Ortadoğu coğrafyasında çoğu şeriat kurallarına göre yönetilen, evrensel değerlerden uzak ülkelere baktığımızda aydınlanma felsefesinin özgür insan aklına eylemde tanıdığı başkaldırı hakkının bile ayırdında olmadıklarını görüyoruz.

  • Bir toplumda ilerleme,
    ancak ve ancak insan aklının özgür bırakılmasıyla sağlanır.

İnsan aklı ise düşünce üretir. Bu açıdan felsefesi olmayan toplumlar ya da yaşamın
her alanında felsefeyi dışlayan toplumlar salt düşünceden bile korkarlar. Bir başka deyişle özgürlük ve ilerleme kavramları zamansal açıdan birbirine koşut bir seyir izler. Özgürlük ve ilerleme kavramları ise felsefenin insan aklını biçimlendirdiği kavramlardır. İnsana “düşünmeni yasaklıyorum” demek, evrenin en şerefli yaratığı olarak kutsal metinlerde adı geçen insanı küçümsemek demektir. (Cumhuriyet, 6.10.13)

SESSİZ ÇIĞLIK EYLEMİNDE NELER SÖYLEDİK??


SESSİZ ÇIĞLIK EYLEMLERİ, KOLLUK VAHŞETİ ve R.T. ERDOĞAN ÜZERİNDEN;
HALK AYAKLANMASININ SOSYAL PSİKOLOJİK İRDELEMESİ

Dostlar,

Sessiz Çığlık” eyleminde bu Cumartesi de katıldık.
Kitle sayısal olarak önceki haftadan daha küçüktü.
Ankara tatile çıkıyor galiba.. diye düşündük.
Ama tekerlekli sandalyesinde bir kadın da oradaydı!
Hasdal’da, Hadımköy’de, Maltepe’de, Silivri’de, Sincan’da… zindanlarda tutsak
ya da rehin alınan asker – sivil yurttaşların yakınları idi gene bir avuç..

Ellerinde “sevdiceklerinin” fotoğrafları vardı.. Yer yer kollarının var gücüyle yukarı kaldırıyor, yorulunca da sıkı sıkı göğüslerine bastırarak tutuyorlardı.

Kadınlar, ağızları bağlı örgü örüyorlardı. Hava çok sıcaktı..

Bir gezgin (mobil) sesbüyütürden (hoparlör) marşlar çalınıyordu…
Güzelim Harbiye Marşı da!
Basın olarak Ulusal Kanal ve Başkent TV dışında mikrofon görmedik ama
en az 5-6 kamera üçayaklarının (tripod) üzerinde çekim yapmaktaydı.

Geçen hafta, birşeyler söylemek istediğimizi düzenleyiciye belirtmiştik. O hafta tümüyle “sessiz çığlık” idi yapılan.. Ağızlar bağlı, kadınlar eşlerine çorap – hırka vb. örüyor; fotoğraf ve posterler de zaten dilsiz..

Siyasal iktidar belki bu “dil” den anlardı !?

Ama olumlu gelişen bir şey olmuyordu..

Bu hafta ilk sözü, Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Sayın Av. Erdem Akyüz aldılar. Bırakalım hukukun özünü, yani her somut olayda gerektiğinde hukuk yaratarak adaleti gerçekleştirmeyi; apaçık, net, pozitif hukuk kurallarının (normlarının) bile nasıl ayaklar altına alındığından örnekler verdi. Uluslararası normların da.. Dehşet verici bir tablo idi. Çünkü Hukuk içinde kalarak hak arama ve adaletsizliği dışlama (bertaraf etme) olanağı kalmamıştı.. Peki ne yapılacaktı?

Karşımızda hukuku pervasızca çiğneyen, yargıyı büyük ölçüde siyasallaştırmış bir iktidar vardı. Nasıl savaşım verilecekti? Silahlar denk değildi.. Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Sayın Av. Erdem Akyüzü dinlerken kafamızda bu acı çağrışımlar dolaşmaktaydı.

*******************

Pablo_Neruda_Halkin_gercek_gucu

Mikrofon bize uzatıldığında aşağı – yukarı ve şunları söyledik (yazarken eklemeler yaptık) :

Ülkemizin değişik zindanlarında yıllardır tutsak / rehin alınan asker – sivil yurttaşlarımızı saygı ve sevgi ile selamlıyoruz. Verdikleri ulusal dava savaşımının (mücadelesinin) ortaklarıyız.

Bu günler de elbet bitecektir. Onurlu ve dik duruşları nedeniyle onlarla övünüyoruz..

Biz bu gün burada salt bilimsel bir değerlendirme yapacağız. 40 yılı aşan tıp birikimimizi
öne çıkaracağız. Politik söylemler iktidarı çok rahatsız ediyor. Belki bilimsel gerçekler işe yarar??

Pekii.. Bir canlı, bir toplum neden ÇIĞLIK atar?

Tehlikede olduğunu, yardıma gereksinimi olduğunu başkalarına duyurmak için..
Bu davranışın Tıpta, Psiko-biyolojide karşılığı, Hans Selye’nin STRES KURAMI’dır. Canlılar strese sokulduklarında ÇIĞLIK atarlar.
Bu çığlık doğası gereği seslidir ve hatta olabildiğince yüksek şiddette
(dBA) ve tizdir ki duyulma olasılığı artsın.

Ne var ki, 1 yıla varan süredir bu eylemler SESSİZ ÇIĞLIK olarak yürütülüyor.
Hem çığlık atılacak hem de bu eylem, doğasına aykırı olarak SESSİZ olacak!
Aşkolsun bu halka, helal olsun bu insanların sabır, olgunluk ve yaratıcılıklarına!
Ancak bu sessiz çığlıkları da duyan yok! Oysa seslisinden etkili olur diye umulmuştu!

Çare neydi? Çare, hükümeti rahatsız edecek eylemlerde.. Bu belirlemenin de payı olsa gerek ki, 1 aydır bu kez “İNTİFADA” (sesli mi sesli çığlık!) sergilenmekte. İşte bu tablo siyasal iktidarı epey ürküttü ve o ölçüde de orantısız şiddet hatta vahşet kullanmaya başladı.

Oysa sağduyunun gereği, bu insanların ne dertleri olduğunu anlamaya çalışmayı gerektiriyordu. Ardından da demokratik uzlaşma kültürünün gereği olarak istemleri olabildiğince, hukuk içinde karşılamak..

Ne ki, tam tersini gözlüyoruz.. Gittikçe artan kolluk şiddeti..
Bu bir kısır döngüdür ve Sistem Kuramı’na göre yıkım doğurur.
Yıkılacak olan Halk değilse kimdir? Elbette siyasal iktidardır!

– 5 insanımız öldü,
– 13 insan gözünü yitirdi,
– çok sayıda insanın yüzünde sabit izler kalacak
(Adli tıp deyimi ile Çehrede sabit eser)..
– 60 dolayında ağır yaralı var. Kafatası kırılanlar, kaburgaları kırılanlar,
halen yoğun bakımda olanlar..
– 8 bini aşkın resmi kayıtlı yaralı var..

Bir de milyonlarca gönlü kırıklar..
Yani psişik travma alanlar ki olumsuz etkileri bırakın yaşam boyu sürmeyi, kuşaklar boyunca aktarılabilecek olanlar.. Özellikle can yitikleri!

Ne oluyoruz?? Ülkede iç savaş mı var??

Ve araçlarını bu denli ölçüsüz, orantısız, hukuk dışı ve yaralama – öldürme erekli kullanan polise parasal ödül (Osmanlı Ulufesi?) 2 anlama gelebilir :
Ya açık bir psikolojik savaş ya da tam bir düşünsel karmaşa (mental konfüzyon)!
İki seçenek de birbirinden sakıncalı AKP yönetimi ve ülkemiz için.

Çok talihsiz bir saptama ki, ülkenin tepe yöneticisi “kör gözüm parmağına” tutumu içinde. Hem de inatla, gözü kara biçimde.. Kolluk tek tutamağı gibi, tek koruyucusu gibi, öylesine bir algı içinde. Halkının en az yarısını kendisine “düşman” görmekte.
Oysa demokraside ötekileştirme yoktur, çoğunluk baskısı olamaz, çoğulculuk temeldir. En az sayıdaki insanların bile hakları korunur. İktidarınız değil %50 (ki gerçekte matematiksel olarak hiç %50 olmadığı gibi halen çok daha düşük, AKP azınlık iktidarı!), % 80 bile olsa, mutlak sınırlarınız vardır :

TEMEL İNSAN HAK ve ÖZGÜRLÜKLERİ!
Bunun da çerçevesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi – AİHS‘dir ve
Türkiye bu Sözleşme’ye taraftır, hukuksal olarak bu üstün hukuk normlarıyla bağlıdır (Anayasa md. 90)!

  • Bu olaylar AİHM’ne taşınacak ve Türkiye çok sayıda davada ciddi mahkumiyetler alacaktır. AKP iktidarının siyasal – tarihsel ömrü ve işlevi tamam olmuştur.

Toplumsal olaylarda kolluk, güvenlik önlemi alırken, sağlık hizmetleri için de koridorlar açmak zorundadır. YAŞAM HAKKI kutsaldır ve her şeyin üzerindedir. Devletin de
1. görevi yurttaşın can – mal güvenliğini sağlamaktır. Polis bunu becerememekte,
Sağlık Bakanlığı da görevini gereği gibi yapmamaktadır. Oluşan kabul edilemez hizmet boşluğu, gönüllü hekimler tarafından Türk Tabipleri Birliği örgütlemesi ile kapatılmaya çalışılmış ve çok sayıda acil sağlık hizmeti gereksinimi yerinde karşılanmıştır.
Bu yapılmasa idi tablo çok daha ağır olabilirdi. Hükümet en azından bu katkıyı şükranla karşılamak yerine, bir başka irrasyonel davranışla sağlık personelini ellerini
arkadan kelepçeleyerek
gözaltına almıştır! Yetkili Cumhuriyet savcısı bu açık yasa dışı davranışa nasıl göz yumabilir? Bırakın arkadan kelepçelemeyi, normal kelepçenin de koşulları yoktur! Bu kişilerin kaçma olasılığı, kendisine ya da çevresine zarar verme olasılığı.. Hangisi vardı? Üstelik elleri arkadan kelepçelenen insanın özel olarak korunması gerekir.. Gözaltına alınırken itilir kakılırsa ve düşerse kendisini ciddi – ağır yaralanmalardan nasıl korur? Yoksa amaç – murat tam da bu mudur? Tam da bu tür vahşet midir parasal ödül (başa bela Yeniçeri ulufesi!) getiren? Oysa sağlık çalışanlarının savaşta bile dokunulmazlığı vardır. Kendilerine ateş edilmez,
tutsak alınmazlar.. Hipokrat yemini ve Tıbbi Deontoloji Tüzüğü,
hekimleri her durumda gereksinim sahiplerine tıbbi yardımla yükümlü kılar.

Bir de Sağlık Bakanlığı’nın soruşturma işlemi.. Tam bir trajik-komedi!
Türkiye Barolar Birliği Sağlık Bakanlığı hakkında, çok yerinde bir girişimle
suç duyurusunda bulundu. Türk Tabipleri Birliği de bugünkü kongresinde Bakanlığı kınadı ve bu yardımın gerektiğinde sürdürüleceğini açıkladı
(Başkan, tıbbiyeden sınıf arkadışımız sevgili Prof. Özdemir Aktan’ın ağzından).

  • Biz de diyoruz ki; BARİ SAVAŞ HUKUKU UYGULAYIN!

 

Sessiz_ciglik_konusmamiz_30.6.13

 

 

 

 

 

 

 

Polisin kullandığı basınçlı suya gelince : Bir kez basıncı çok yüksek, çarptığı insanları savurup yere seriyor.. Bu ciddiyaralanma, sakatlanma hatta ölüm riski demektir. Gözünüze gelirse kesin olarak parçalar ve kör edebilir. Bu bakımdan basıncının azaltılması ve 45 derece açı ile yere sıkılması gerekir. En fazla diz altı düzeyinde insana sıkılabilir çok zorunlu kalınırsa..

İçine “ilaç” koymaya gelince.. İstanbul Valisi beyefendi “Suya kimyasal değil ilaç konuyor” buyurmuş. Özürü kabahatini öyle aşkın ki.. Bir kez ilacı yalnız hekimler kullanır. Böylesi bir amaçla kullanımı hekimlerin de yetkisinde değildir. İlaç kullanımı hekimler için ciddi tıbbi – yasal yükümlülükler de doğurur. Vali bey güya “kimyasal kullanmıyoruz” demeye getiriyor ama bilgisi her ilacın bir “kimyasal” olduğunu ayırtedemeyecek durumda! AKP’nin valisinin bu hallerini art alana itersek, tablo vahimdir. Kolluk, basınçlı suyu hatalı ve vahşice kullanmakla yetinmemekte, boyalı kimyasal katarak insanları damgalamaktadır. Ayrıca bu boyalı kimyasallar deride yangı tepkimesi oluşturarak insanların canlarını ek olarak yakmaktadır. Beklenen, her araç mübah olarak protestocuları dağıtmaktır. RT Erdoğan’ın asabı bozulmakta, tahammül edememekte, kalabalıkları zaafiyet olarak görmekte ve Bakanına kesin talimat vermektedir : DAĞITIN!

  • Polis de “DAĞILIN LAN DAĞILIN” buyurmaktadır.

An gelir, Halepçe vb. örneklerdeki gibi halkına kimyasal silah kullanma eşiğine gelirsiniz, uyaralım.. Bu sulara hiçbir kimyasal katılMAmalı ve yukarıda belirttiğimiz kısıtlarla kullanılmalıdır.

BİBER GAZI sorunu.. Başbakan “olağandır, polis kullanır..” deme zorunluğunu neden duyuyor? Danışmanları O’na, AİHM’nin Nisan 2012’de Ali Güneş davasında Türkiye’yi mahkum ettiğini, 10 bin € tazminat ödendiğini neden söylemiyor?? Ya da RTE bilmezden mi geliyor? Bu gazların içeriği nedir? Bir hekim olarak benim bunları bilmem gerekir ki, etkilenenlere uygun sağaltım verebileyim, varsa özgül antidotunu kullanayım. TTB İçişleri Bakanlığından sordu ancak yanıt yok.. Oysa Anayasa md. 74 “gecikmeden” yanıt yükümlüğü yüklüyor İdareye!

Kapalı mekanlara asla sıkılmamalıdır, kitleler uyarılmadan kullanılmamalıdır.
Düşük yoğunlukta ve havaya 45 derece açı ile atılmalıdır. Bu koşullarda bile insanlar zarar görürse, AİHM kararı uyarınca Devlet – Kolluk zincirleme sorumludur ve
Devletin zararı hatalı kamu görevlisine rücu (geri yükleme) zorunluğu vardır.

40 yılı aşan tıbbi birikimimizle rahatlıkla söyleyebiliriz ki;

  • Başbakan R.T. Erdoğan’ın ruhsal duygudurumu (İng. mood) ülkemizi yönetebilecek durumda değildir.

Her gün yazılı basın ve TV’lerden bu durum açık ve net olarak izliyoruz.

  • Başbakan zorunlu bir “mola” almalıdır.

Bir yurttaş olarak, tam donanımlı bir Üniversite hastanesinden “görevini sürdürebilir” raporu almasını istiyoruz. Başbakan buna zorlanmalıdır. Türk Tabipleri Birliği,
Türk Psikiyatri Derneği, Adli Tıp Uzmanları Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği HASUDER, Türk Psikologlar Derneği.. bu bağlamda baskı grubu olmalıdır.

TÜBA, TÜBİTAK, Üniversiteler etkisizleştirilmiştir
, sesleri çık(a)mamaktadır!
Başbakanın buna yanaşmayacağı kesin gibidir. O zaman “yokluğunda” (gıyabında) rapor düzenlenebilir.. Bu rapor istemi bir demokratik meşru direniş yöntemidir. Çünkü bu kişinin davranışları kamuoyu önündedir.  Panik bozukluğu içindedir. Bilerek ve isteyerek
gerçek dışı açıklamalarda ve tahriklerde bulunmakta, halkını yanıltmaya ve ayrıştırmaya çalışmaktadır. Realiteden kopmuş gibi bir görünümü vardır, bu durum çok tehlikeli
bir dissosyasyona neden olabiliir. Dissosyatif sendromlar tıpta ağır tablolardır,
kişilerin hak (ve fiil) ehliyetlerini ciddi düzeyde sınırlamak gerekebiir. Ayrıca ruhsal kapasitesinde apaçık bir regresyon izlenmektedir; geçen hafta Kayseri mitinginde kalabalıklara 2 kez “kadanızı alırım sizin” gibi üzerinde çooook durulması gereken
bir abartılı duygusal tepki göstermiştir. Regresyon, puerilizm eşiğinde ciddi midir?

Bu kritik soruların yanıtını merak ediyoruz.
Gerçek durum bu ise, RT Erdoğan’ın tıbbi raporla en azından bir süre görevinden ayrılması ve tedavi edilmesi gerekebilir.
Durumun ortaya konması 5 kişilik bir Psikiyatrist kurulunun raporunu gerektirir.
Bunu istemeliyiz.

Bu arada; Devletin başı olan kişi, neden bu denli atıldır neden, neden?

Sonuç olarak :  İktidar panik içindedir, halk, deyimi yerinde ise “teneke çalmaktadır”. Eylemler tüm dünyada haklı, meşru ve de çooook yaratıcı bulunmaktadır.
Sağduyu herkesten çok R.T. Erdoğan’a ve AKP yöneticilerine düşmektedir.
Bürokrasi de, yasaya aykırı emirleri uygulamamalıdır. Allah’tan ümit kesilmez; Çankaya’da oturan AKP’li zat da, hidayate erişir mi acaba?? Göreceğiz.

Siyaset kurumu, bu inanılmaz güzellik ve incelik (zarafet) taşıyan halk direnişine
benzer yaratıcılıkla önderlik etme yükümü altındadır.
Bu, dayanılmaz, karşı konulmaz, ertelenemez asal bir tarihsel sorumluluktur.
Aksi takdirde dere, akacağı yatağı kendi potansiyeli ile bulacak ve
kapsamlı bir politik tasfiye kaçınılmaz olacaktır.

Adnan Binyazar‘ın söylemiyle

  • “Son sözü, tarihin en kritik yerinde hep direnenler söyleyecektir!”..

Direniş şehidi, polis kurşunu kurbanı Ethem Sarısülük de bu dövizi taşıyordu vurulduğunda.. Elinde başkaca hiçbir şey yoktu..
Ama mahkeme, katil polis Ahmet Şahbaz’ı “nefsi müdafa” bağlamında salverdi!?
Dayan yüreğim dayan..

Dayanacak ve örgütlü savaşımla (mücadele) ile bu deli gömleğini de
mutlaka yırtacağız
.

Herkese ama herkese sabır, kolaylık ve kesin bir sağduyu diliyoruz.

Umutsuzluk ATATÜRK’ün devrimci halkına yakışmaz, bilimsel değildir, duygusaldır.

Felsefeci Prof. Ahmet İnam, “Umutsuzluk Ahlaksızlıktır” diyor bu adı taşıyan kitabında!

Adnan_Binyazar_son_sozu_hep_direnenler_soyler

Önümüzde 3 D modeli duruyor..

Diren Türkiye!

Dik dur Türkiye!

Dev-ri-le-cek-ler !!!

Yazımız pdf olarak da okunabilir :

 

HALK_AYAKLANMASININ_SOSYAL_PSIKOLOJIK_IRDELEMESI

Sevgi ve saygı ile.
30.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net