Lozan’ı Savunmayan, Sevr’e Bile Muhtaç Olur…

Partisinden Utananlar…, Lütfü KırayoğluLütfü Kırayoğlu
ADD Gn. Skr. Yrd.
Elektrik Müh. (İTÜ)

Sevr utanç belgesinin üzerinden tam 100 yıl geçti. 10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı Devletine kolayca kabul ettirilen bu utanç belgesi, 2 yıl sonra “İstiklali Tam” şiarıyla silaha sarılan Kuvayı Milliyecilerin süngüsüyle yırtıldı. Anlaşma 3. yılına bile ulaşamadan 24 Temmuz 1923’te Lozan’da tarihin çöplüğüne gömüldü.

Tarihin çöplüğüne gömüldü gömülmesine de; Sevr, işgalci emperyalistlerin aklından hiç çıkmadı. Elbette Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabını” özümseyen devrimciler de Batılıların Sevr özlemlerini hep dikkate aldılar. NATO toplantılarında “yanlışlıkla” Türk subaylarının önüne Sevr örneğindeki gibi bölünmüş Türkiye haritaları kondu. Ülkemizin çimento fabrikalarını ele geçiren Fransız şirketi dağıttığı ajandalara Sevr haritaları koydu. (AS: BOP haritası!) İnternet sitelerine egemen olan markalar yayınladıkları haritalarda Anadolu’yu “Kürdistan, Ermenistan, Pontus” gibi parçalara ayırırken de uyanmayanlar oldu. Bu konuda Sevr uyarıları yapan devrimcileri “Paranoyak” olmakla suçladıkları yetmezmiş gibi, Silivri zindanına gönderdiler. Ülkenin birlik ve bağımsızlığını temsil etmesi gereken kişi, Yunanistan ziyaretinde Lozan’ı tartışmaya açtı!!??

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Lozan Antlaşmasının 97. yıldönümünde sanki Türkiye’yi, İstanbul’u şimdi kendileri kurtarmış gibi, Ayasofya törenleri düzenleyip ellerinde kılıçla Atatürk’e “lanet” yağdırdılar. “Keşke Yunan galip gelseydi”, “Lozan yenilgidir” diyenleri 10 Kasım günü tören kılığıyla ziyaret edip tabutuna yapışanlardan da başka bir şey beklenmezdi.

Ulusal bağımsızlığımızı ve çağdaş, laik Türkiye Cumhuriyetimizi borçlu olduğumuz büyük Atatürk’e ve Lozan’a saldıranlar unutmasınlar:

  • Bugün Lozan’ı ve onun kahramanlarını savunmayanlar, yarın, Sevr haritasına bile muhtaç olur.

Atatürk’e saldıran “Fesli Kadir” ve onun müritleri görmez ama, tarihin tozlu sayfalarını biraz karıştıranlar işgalci emperyalistlerin Türk ulusu için tasarladıklarını apaçık yazıp söylemişlerdir.

“Güneş Batmayan İmparatorluk” olarak tanımlanan İngiliz emperyalizminin en uzun süre başbakanlığını yapan “büyük yaşlı adam” sıfatlı William Ewart Goldstone (1809-98) şöyle diyordu:

  • “Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir.
  • Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.
  • Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir şekilde ortadan kaldırılabilir:
  • Kendileri yok olmakla…”

Lozan Antlaşması görüşmelerini İngiltere Dışişleri Bakanı sıfatı ile yürüten Lord Curzon gelecek için Türkiye’yi şu sözlerle tehdit etmişti: (AS: Baş Delege İsmet Paşa bu tehditleri reddetmişti!)

  • “Şimdi hiçbir isteğimizi kabul etmiyorsunuz, ama bu konuları unutmuyorum, hepsini cebime koyuyorum. İleride, harap ülkenizi imar etmek, perişan ekonominizi düzeltmek için para aradığınız zaman bize geleceksiniz ve ben o zaman, sakladığım bütün bu istekleri cebimden çıkarıp önünüze sereceğim.”
    Aynı Lord Curzon, İstanbul’un İngilizler tarafından işgalinden 4 gün sonra 20 Mart 1920 günü şunları söyleyecekti:
  • “Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse, başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ne var ki İngilizler buna bile karşıdır.”

Emperyalizmin bu ezeli hedefini çok iyi kavrayan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sevr andlaşması imzalanmadan çok önce, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yapmışlar, gelecekte CHP adını alacak olan Anadolu ve Rumeli Müdafayı Hukuk Cemiyetini kurduktan sonra Ankara’ya gelerek 23 Nisan 1920 günü Ulusal Kurtuluş Savaşını yönetecek olan Büyük Millet Meclisi’ni açmışlardı. Bugün Atatürk’e lanet yağdıranların dedeleri ise, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için idam fermanları çıkartarak işgalcilerle el ele isyanlar çıkartıyorlardı. “Keşke Yunan kazansaydı” sözü kaynağını o günlerden almaktadır.
(AS: 1. Meclis Sevr’i tanımdı ve imzalayanları  vatan haini ilan etti!)

Türkleri Asya steplerine sürmeye kalkanlar, önce Küçük Asya’dan, sonra Asya kıtasından sürülüp Britanya adasının bir bölümüne sıkıştılar. Ne yaparlarsa yapsınlar, Sevr tarihin çöplüğündedir ve imzalayanlara inat, devrimciler için bir gün bile geçerli olmamıştır. Sevr rüyaları görenlere inat, kanımızın son damlasına dek Lozan’ı savunacağız.

Bize Lozan’ı kazandıranlara elinde kılıçla “lanet” yağdıranlara yüz yıllar öncesinden Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerinden esinlenerek yanıt veriyoruz:

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.

Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Kaçıncı ölmem bu hain
ATATÜRK ölür… Dirilir…
================================================

Ben ‘Devlet’im!

Ben ‘Devlet’im!

Zafer ARAPKİRLİ
Cumhuriyet, 31 Temmuz 2020

Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

Ben “Devlet”in üniforma içindeki hükmi şahsiyetiyim.

Adım polis, jandarma, bekçi, başkan koruması, hatta filanca mektebin ya da holdingin güvenlik görevlisi filan. Belimdeki silahın ve copun ruhsatını kim verdi biliyor musun? Oyarım adamı!

Arkamda kapı gibi Reis ve Saray ve Parti (tam da, bu yazdığım sırada-yanlışlık olmasın) iradesi.

Kimlik sorarım. Yok öyle, “ben baro başkanıyım” diye efelenmek filan.

Alayına sorarım. Feriştah olsan sorarım.

“Feriştah” dediysem… Tabii, “bir iki istisna” var.

Ülkeyi yöneten iradenin kapıkulunun kapısının kolunun vidası bile olsan, yemez kimlik filan sormak.

“Alayına” dediysem de o kadar uzun boylu değil. Gelir gırtlağıma sarılıverirler.

Mesela, gelir “Yüksek İrade”nin kıytırık bir ilçe başkanı. İlkokul çocukları gibi dizer bizi arkadaşlarımla. Esas duruşta beklerim. Suratımıza tükürükler saçarak, küfürler, hakaretler ederek hesap sorar. Tokatlar icabında. Haddimizi bildirir. O zaman, ne belimdeki silahın ne göğsümdeki rozetin hükmü kalır. “Muktedir Parti İradesi” her şeyin üzerine çıkıverir.

“Devlet” o sırada, odur. Ben değil.

Ama, başkalarına, “Ben ‘Devlet’im ulan!..” diyebilirim, en yüksek perdeden sesimle bağırarak.

Benden habersiz öyle sokaklara filan çıkıp slogan atamazsın. Pankart, döviz dağıtamazsın. Yok efendim “insan hakkı, kadın hakkı, çocuk hakkı, hayvan hakkı, cinsiyet eşitliği, sömürüye karşı” bilmem ne…

Oyarım lan adamı, kabak gibi!..

Saçından tutar sürüklerim yerlerde. Yersin tekmeyi oturursun. Bir de otobüsün içinde tepinirim üzerinde. İçeride olacakları zaten tahmin edersin.

Mesela anayasaya ve yasalara aykırı bir şekilde şeriat isteyenlerin, bu ülkenin kurucu önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’e hakaret edenlere bir şey yapmam. Yapamam. Yaparsam başıma iş gelir. Benim “Devlet”liğim oraya kadar. Oyarlar beni o zaman.

“Ben ‘Devlet’im…” dediysem de, o kadar uzun boylu değil.
****

İkinci Yüzyıl Bildirgesi

Geçen hafta sonu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 37. olağan kurultayındaydık. Pandemi koşullarında biraz “sinirleri ve heyecanı alınmış” bir kurultaydı. Tartışmasız ve rekabetsiz genel başkan seçimi ile “biraz tartışmalı ve biraz heyecanlı” ama beni pek ilgilendirmediği için üzerinde durmayacağım parti meclisi seçiminin dışındaki gelişmelerle ilgiliyim, her zamanki gibi.

CHP, bir kurultayını daha “kim olduğunu, ne olduğunu, nerede durduğunu, nereye gittiğini, neyi temsil ettiğini” bilemeyen bir siyasi teşekkül olarak geçirdi.

Kurultayda Genel Başkan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun okuyup delegelere tasdik ettirdiği “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi” adlı metin, 18 yıldır AKP-FETÖ-MHP ittifakının yıkmaya uğraştığı ATATÜRK Cumhuriyeti’ni küllerinden ve enkazından, ülkeyi yeniden ve demokratik bir ruhla yeniden imar etmek” açısından heyecan vericiydi. Özellikle parlamenter rejime dönüş ve “özgürlüklerin geri alınması” vurgusu ile bugünkü rejimin ruhunun “zıddı” muhteviyatı ile güzel ve anlamlı bir çıkış. Sayın Kılıçdaroğlu’nun daha önceki başka “maddeler halindeki” manifesto niteliğindeki çağrıları ile de uyumlu.

Ancak…

Gelin görün ki;

  1. a) CHP’nin kendini parti olarak nereye konuşlandırdığını bilmeden (net biçimde saptamadan) bu bildirgenin hayata geçirilebilirliği,
  2. b) Kılıçdaroğlu’nun, bildirgeyi sunarken kullandığı“Dostlarımızla beraber” ifadesinde kastedilen dostların muğlaklığı, içerikteki “heyecanın gazını” bir anda söndürüyordu. (Ekonomik yıkımın mimarlarından Babacan mı? Dış Politikadaki felaketin senaristi Davutoğlu mu?)

CHP’nin kendisini “Solda” yani emekten, alın terinden, yoksul ve itilip kakılan kitlelerden yana konuşlandırmadan bu “hoş” metinleri delegelere el kaldırtıp oylatması ne kadar anlamlı?

Ayrıca CHP’nin, ATATÜRK Cumhuriyeti’nin temellerine, en başta da laikliğe ve bizzat Mustafa Kemal’in manevi şahsiyetine yapılan alçakça saldırılar karşısında Anayasa Mahkemesi’nden bir sokak öteye gidemeyen “teslimiyetçi” ruhunu gördükçe, bu sorunun yanıtı maalesef kolay değil.

Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü ve 31 Mart’taki (2019) oy torbalarının üzerinde sabahlayan gençlerin dinamik ruhu ile çelişen bir şekilde “Kitlesel muhalefet”ten kaçan anlaşılmaz bir “Bizi sokağa çekmek istiyorlar” pasifizmine teslim olmuş hali, maalesef umutları kırmakta.

Sokağı bir “Umacı” olarak gören, meydanı ATATÜRK ve Cumhuriyet düşmanı, halk düşmanı “Yandaş çetelere” terk eden bir ruh hali, “İkinci Yüzyıl”a umutla bakmamızın önüne kapkara boyanmış koca bir duvar örüyor.

Türkiye Barolar Birliği’nden Diyanet İşleri Başkanı’na istifa çağrısı

Türkiye Barolar Birliği’nden
Diyanet İşleri Başkanı’na istifa çağrısı

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a cuma günü okuduğu hutbeden dolayı tepkiler devam ediyor. Türkiya Barolar Birliği de Erbaş’ı Atatürk’e yönelik sözlerinden dolayı istifaya çağırdı.

Ayasofya'da kılıçla cuma hutbesi okuyan Diyanet Başkanı, Atatürk'ü ...

İstifa çağrısında

  • “Diyanet İşleri Başkanı’nın, oturduğu makamı borçlu olduğu Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, gizli ajandasına dayalı sözler sarf etmesi asla kabul edilemez” ifadeleri kullanıldı.

TBB’den yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Mustafa Kemal Atatürk, Padişahın mülkü sayılan ülkede, O’nun kulu olarak yaşayan insanlarımızı yaptığı devrimlerle özgür yurttaşlar haline getiren kurucu liderdir.

Diyanet İşleri Başkanı’nın, oturduğu makamı borçlu olduğu Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, gizli ajandasına dayalı sözler sarf etmesi asla kabul edilemez.

Layık olmadıkları halde bu tür makamları işgal edenlerin kutsal din duygularını gizli ajandaları dogrultusunda kullanmalarının hiç kuşkusuz başka örnekleri de olmuştur.

  • Cumhuriyet sayesinde oturdukları koltuklardan Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırılar yapanları tarih affetmeyecektir.
Ali Erbaş’tan ‘Atatürk’e lanet’ yanıtı: “Geçmişi değil, bundan sonrasını kastettim”

TBB yönetimi olarak Diyanet İşleri Başkanını, Atatürk’ü kastederek söylediği kabul edilemez sözleri sebebiyle kınıyor, Türk Milletinden acilen özür dilemesini ve istifa etmesini bekliyoruz.

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu

Osmanlı hukuku, Cumhuriyet hukukunu geçersiz hale getirdi

Prof. Günday: “Osmanlı hukuku, Cumhuriyet hukukunu geçersiz hale getirdi

İdare Hukuku uzmanı Prof. Dr. Metin Günday, Danıştay’ın Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesinin hukuka aykırı olduğunu söyledi. Günday, “Osmanlı hukukunun Cumhuriyet hukukunu geçersiz hale getirmesi söz konusu” dedi. Günday, Osmanlı’da mülkün padişaha ait olduğuna dikkat çekerek “Herhangi bir padişahtan mirasçı çıksa ve belli bir yerin kendisine miras olarak kaldığını söylese.. Böyle şeyler de yaşanabilir o zaman??” uyarısında bulundu.

Zeynep KAPLAN – SÖZCÜ,

KURALLAR HİÇE SAYILDI

1934 tarihli kararnamenin iptal edilmesini SÖZCÜ’ye değerlendiren Günday şöyle konuştu:

* Osmanlı Hukuku Cumhuriyet hukukunu geçersiz hale getirmesi söz konusu. Bu davanın esasıyla ilgili bir bölüm var; öncelikle bu dava açıldığında usulüne uygun açılmış mı? Süresinde açılmış mı? Önce buna bakılması lazım, böyle bir dava dinlenebilir mi? Danıştay’ın buna bakması lazım. Buna bakmışlar, halletmişler mi?

* İşin teknik kısmına girmeye gerek yok ama İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinin 4. fıkrası var ve deniyor ki; bir dava süresinde açılmalı. Bu dava dava süresinde açılmadı ve bu dava dinlenemez yani.

* 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı yargı önüne getirilemez. Mahkemenin bunu bu açıdan reddetmesi lazım ama etmiyor. Yargılama usulü kuralları hiçe sayılmıştır burada.

NEDEN ŞİMDİ ALINDI?

Kararın 2 önemli yönü olduğuna dikkat çeken Günday şöyle konuştu:

* 2000 yılına kadar geliyoruz o tarihten itibaren de AKP iktidarda, o tarihten itibaren bir Bakanlar Kurulu kararı niye alınmamış? İlk akla gelen soru bu çünkü kararın alınmasından sonra bir bayram havası oluştu, bu karar coşkuyla karşılandı.

* Halkın bu kadar coşkuyla beklediği bir karar, bir Bakanlar Kurulu kararı alınabilirdi. Sayın Recep Tayyip Erdoğan da Başbakandı o zaman. Derlerdi ki, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını yürürlükten kaldırdık denirdi.

* Bunun yapılmasını yapılmamasını tartışmıyorum ben şimdi. Uzun zamandır özellikle dindar kesimin istediği bir şeydi Ayasofya’nın yeniden cami statüsüne geçmesi ama şimdi görüyoruz ki herkes istiyormuş.

ESKİ KARARA VURGU

Günday şöyle devam etti:

* Sonrasında bir dernek tarafından dava açıldı, başbakanlığa başvuruda da bulunmuş Ayasofya’nın cami statüsüne geçirilmesi için. Buna başvuruya verilen kararda olunmayacağı söylenmiş çünkü 1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararı var.
* O dava bitmiş karar kesinleşmiş hatta Atatürk’ün imzası sahteydi gibi gerekçeler de ortaya atıldı ama bu dava reddedildi. Daha önce de aynı davayı reddeden Danıştay 10. Dairesi bu kez oybirliği ile ve 5 Yüksek İdare Yargıcının imzasıyla 1934 yılında Bakanlar Kurulu Kararının iptali kararı verildi ve Ayasofya’nın tamamının cami olarak açılmasının önü açılmış oldu.

BİR MİRASÇI ÇIKSA…

Metin Günday sözlerini şöyle tamamladı:

* Atatürk‘ün imzasının bulunduğu bir yığın Bakanlar Kurulu Kararı var o dönemde çıkan. O zaman bugün için o kararlardan rahatsızlık duyanlar da bu kararların kaldırılması için idareye başvuru yaparsa sorusu geliyor aklımıza.
* Sonuçta Fatih Sultan Mehmet bir padişah ve bütün monarşilerde mülk sultana aittir zaten. Herhangi bir padişahtan mirasçı çıksa ve belli bir yerin kendisine miras olarak kaldığını söylese?? Böyle şeyler de yaşanabilir o zaman.
* İşin vahameti  2 boyutlu… İlk olarak yargılama usulü hiçe sayılmıştır. İkincisi ise yargılama usulü hiçe sayılıp dinleniyor dava ve Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukukunu getiriyor.
* Yani laik Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukukunu getiriyor ve işin vahim tarafı bu ve bu yolu açabilir ve en azından açılmıştır. Bundan sonra ne olur bilemeyiz ama durum bu.

80 yıl önceki karar davaya konu edilip, iptal edilemez, hukuka aykırıdır

Ayasofya kararını Prof. Dr. Metin Günday değerlendirdi: 80 yıl önceki karar davaya konu edilip, iptal edilemez, hukuka aykırıdır

AYASOFYATelif hakkı AFP
İdare Hukuku uzmanı Prof. Dr. Metin Günday, Danıştay’ın Ayasofya’ nın müzeye dönüştürülmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının iptali yönündeki kararının hukuka aykırı olduğunu söyledi. BBC Türkçe’nin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Günday, kararın hem usul hem de esas açısından hukuka aykırı nitelik taşıdığını belirtti.

Günday, “Bu kararın üzerinden 80 yıla yakın zaman geçmiş. 80 yıl sonra idari bir davaya konu edilip iptal edilemez. Bu yönü yanlış. Usul yönünden yanlış bir durum söz konusu.” dedi. Danıştay 10’uncu Dairesi, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Kararın hemen ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrini ve ibadete açılmasını öngören Cumhurbaşkanlığı Kararı’nı imzaladı. Karar, Resmi Gazete’de yayımlandı.

metin gundayTelif hakkıTWITTER.COM/METİNGNDAY
Image caption
İdare Hukuku uzmanı Prof. Dr. Metin Günday


‘Osmanlı hukuku Cumhuriyet hukukun
un yerine geçti’

Günday, bu kararın bir anlamda Osmanlı hukukunu Cumhuriyet hukukun yerine geçirdiğini ifade ederek, şunları söyledi:

“Bu karar, bir nevi Osmanlı hukukunu Cumhuriyet hukukunun yerine geçiriyor. Kararı, Fatih Sultan Mehmet Han’a ait vakıf senedine istinaden alıyor. Bu, 1470’li yıllarda düzenlenmiş bir vakıf senedi. Sonra Cumhuriyet idaresi kuruldu. Bu açıdan da bence tartışma götürecek bir karar ve hukuka aykırılık taşıyor.”

Günday, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının böyle bir davaya konu edilmesinin mümkün olmadığını belirterek, Danıştay’ın başından bu davayı reddetmiş olması gerektiğini ifade etti ve şu örneği verdi:

“Osmanlı döneminde zaten bütün ülke, padişahın mülkiyeti altında. O zaman bir kişi de kalkıp ‘ben Abdülhamit Han’ın mirasçısıyım, Topkapı Sarayı bana aittir’ derse, mahkeme mülkiyet hakkı çerçevesinde bunu haklı görecek mi?”

Danıştay’ın kararının gerekçesi ne?

Danıştay, konuyla ilgili kararının gerekçesinde Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın mülkiyetinde olduğunu ve bu nedenle de vakıf senedindeki niteliği ile kullanım amacının değiştirilemeyeceğine hükmetti;

“Ayasofya’nın, statüsü muhafaza edilerek hukuk düzenimizle güvence altına alınan, özel hukuk tüzel kişiliğini haiz mazbut vakıf niteliğindeki Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın mülkiyetinde olduğu,

“Ayasofya’nın, vakfedenin iradesi gereği sürekli şekilde cami olarak kullanılması için toplumun hizmetine sunulduğu, bedelsiz olarak kamunun istifadesine terk edilmesi yönüyle hayrat taşınmaz niteliği taşıdığı, tapu belgesinde de cami vasfı ile tescilli bulunduğu,

“Vakıf senedinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu, vakfedilen taşınmazın vakıf senedindeki niteliğinin ve kullanım amacının değiştirilemeyeceği;

“Devletin, vakıf varlığının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasını sağlama yönünde pozitif yükümlülüğü, vakıf mal ve hakları ile ilgili olarak vakfedenin iradesini ortadan kaldıracak şekilde müdahalede bulunmama yönünde de negatif yükümlülüğünün bulunduğu kuşkusuzdur.”

Danıştay, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında yer alan Mustafa Kemal Atatürk imzasının sahte olduğuna ilişkin itiraza ilişkin ise imzanın incelenmesine gerek olmadığına hükmetti.