ÇANAKKALE VE ATATÜRK…

ÇANAKKALE ve ATATÜRK…

Lütfü KIRAYOĞLU
ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi

(AS: Çanakkale Şehitleri Destanı / M Akif Ersoy, yazının sonundadır.)

Çanakkale Savaşları, tarihin gördüğü en kanlı savaşlardan biri, ayrıca emperyalizmin yüz yıl içinde aldığı en ağır yenilgilerden biridir.

Emperyalizm, kendi zaferlerini destansı biçimde anlatmayı becerirken yenilgilerini halı altına süpürmeyi beceri saymıştır. Bu nedenle koskoca sinema endüstrisi Çanakkale Savaşlarını anlatan pek az yapıt ortaya koyabilmiştir. Türk sinemasının son yıllarda ortaya koyduğu eserler de tartışmalıdır.

Kitap okumayı bilmeyen, kitap okumanın suç sayıldığı ülkemizde de Çanakkale Savaşları “birilerinin” işine geldiği biçimde halka ezberletilmiştir.

Bugün 18 Mart Çanakkale Zaferinin en şanlı sayfalarından yalnızca birinin 105. yıldönümü. Her günü, her sayfası şanlı bir zaferle süslü, kanla yazılmış bu zaferi bir tek güne indirgemek, son yıllarda moda oldu. Bu modayı sürdürenler Mustafa Kemal Atatürk’ü tarih sahnesinden silmeye çalışanlarla aynı siyasal akımın temsilcileri.

18 Mart, azametli emperyalist donanmanın Çanakkale Boğazını kolaylıkla geçerek İstanbul’a varma hayallerinin sulara gömüldüğü tarihtir. İngiliz, Fransız, İtalyan zırhlılarının kayık boyutundaki Nusrat Mayın Gemisinin döktüğü mayınlar ve kıyı topçusunun açtığı ateşle kağıttan kayıklar gibi yırtılarak Boğazın sularına gömüldüğü gündür.

Emperyalizmin savaş makinelerinin ve teknolojinin o çağda ulaştığı aşamanın vatan savunması karşısında yenildiği gündür.

Ne var ki, Çanakkale savaşları yalnızca 18 Mart’tan ibaret değildir. 18 Mart Çanakkale’nin denizden geçilemeyeceğinin kesin olarak anlaşıldığı tarihtir. Oysa Çanakkale savaşları tam 10 ay sürmüş, on binlerce askerin kanı ve canı pahasına kazanılmış bir zaferdir. 18 Mart, simge olarak Çanakkale Şehitleri Anma Günü ilan edilmiştir.

Çanakkale Savaşları aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih sahnesine çıktığı zaman dilimidir. Deniz savaşları olarak gelişen 18 Mart tarihine dek Mustafa Kemal’in doğal olarak görünmemesi, O’nu Çanakkale destanından dışlamaz.

Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915 günü başlayan kara harekatıyla birlikte askeri dehasını konuşturmaya başlamıştır. Çıkarmanın yapılacağı yeri en doğru olarak saptayan komutan O’dur. 25 Nisan günü başlayan kara savaşları bir ulusun ölüm kalım kavgası verdiği çok kanlı kader savaşlarıdır ki; saldırının başladığı gün, Avustralya ve Yeni Zelanda’da Anzak Kutlaması adıyla ulusal tatil günüdür.

Emperyalist saldırganlığın cepheye sürdüğü 2 ulus, tarihsel yenilgilerini saygı ile anarken, bir zaferin başlangıcını görmeyen, görmek istemeyenler salt Atatürk adını tarihten silmek adına kara savaşlarının şanlı sayfalarını kapatmakta, onun yerine “yeşil sarıklılar”, “savaş alanını kaplayan ilahi dumanlar” masalları (AS: zırvaları!) anlatmaktadır.

Çanakkale Savaşının sahneye çıkardığı büyük kahraman, savaştan tam 19 yıl sonra 1934’te Anzak kutlamaları nedeniyle gönderdiği iletide Çanakkale topraklarında düşen Anzak askerlerine:

“Bu Memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!
Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz.
Sizler Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde
rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra
artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

diyerek sahip çıkarken (AS: bu bir evrensel hümaniter manifestodur!), kimi kendini bilmezler Mustafa Kemal’e aynı cesaretle sahip çıkamamışlardır. Dahası yok saymışlar ve sonunda saldırıya geçmişlerdir.

On ay süren savaşın en önemli sonuçlarından biri de Çarlık Rusya’sının yıkılarak Sovyetler Birliğinin ortaya çıkması olmuş, Sovyetler Birliği de Ulusal Kurtuluş Savaşımız sırasındaki desteği ile bu doğal sonuca yanıt vermiştir.

Bu çok kanlı savaşlarda yaşamını yitiren, yaralanan, ölçüsüz cesaret gösteren herkesi minnet ve saygı ile anıyoruz; hiçbir ayrım gözetmeden.

Çanakkale’ye saldıranların çıkardığı dersleri göremeyen hainlerin aymazlıkları nedeniyle çok şeyler yitirdik. Çanakkale’nin silah gücüyle geçilerek elde edilebilecek çıkarlar, günümüzde ne yazık ki hiç silah kullanılmadan elde edilmiştir. Mehmet Akif Ersoy’un destanını yazdığı Çanakkale şehitlerinin kemikleri sızlamaktadır. Bir türlü koruyamadığımız Çanakkale Şehitliklerinin yönetimini bile İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşacak bir ortaklığa vermenin konuşulduğu günleri gördük.

Biz Çanakkale kahramanlarını özlemle anıyoruz. Tıpkı yazar Osman Şahin’in “Çanakkale Kurşunları” adlı öyküsünde anlattığı gibi:

  • “Soylar yıkıcısı, mezarlar doldurucusu savaş sona erdi. Tüfeklerin, makinelilerin ağır topların namluları soğudu. Demir alan gemiler deniz ufkunda yitip gittiler. Onların dumanıyla kirlenen denizler eski mavisine kavuştu. Yer, toprak, gökyüzü sessizliğe kavuştu. Nice baharlar, yazlar geldi geçti sonra. Kanla, kemikle gübrelenen, yüz binlerce cesedi çürütmek için yorulan toprağın yüzü yoncalanarak yükünden kudurdu. Yamaçlar çiçek çiçek oldu. Gelincik tarlaları kızıl alevler misali dalgalandı. Ağaçların gövdelerindeki kurşun yaraları kapandı. Gölgeler ışıklar oynaştı. Buğdaylar, içlerindeki tazelikleriyle boylandı. Siper üstlerinden bıldırcınlar, keklikler uçuştu. Martı çığlıklarıyla doldu taştı sahiller…”
    =========================

    Değerli dostumuz Sn. Lütfü Kırayoğlu’nun bu vefa yazısına biz de, eşsiz şairlerimizden merhum Mehmet Akif Ersoy‘un benzersiz Çanakkale Şehitleri Destanı‘nı eklemek istiyoruz..

    Dr. Ahmet Saltık
    18 Mart 2020, 105. yıl anısına sonsuz saygı ve minnetle..
    *****

    Mehmet Akif Ersoy

    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “Bu bir Avrupalı!”
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!

Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Teyit.Org, Fatih Altaylı’nın konuğu Soner Yalçın’ın aşı yalanını ortaya çıkardı

Teyit.Org, Fatih Altaylı’nın konuğu Soner Yalçın’ın aşı yalanını ortaya çıkardı

(AS: Bizim kapsamlı katkımız ve 104 yansılık pdf sunumumuz yazının altındadır..)

  • Gazeteci Soner Yalçın, Fatih Altaylı’nın Habertürk’teki Teke Tek programında, Almanya’da çocuk doktorlarının yalnızca %8’inin kendi çocuklarını aşılattığı savında bulunmuştu. Ancak bu bilginin gerçek ile hiçbir ilgisi yok.teyit.Org’a göre, Almanya’da araştırmaya katılan 2010 çocuk doktorunun neredeyse hepsi çocuklarını aşılatıyor. Öbür hekimler de katıldığında Almanya’da çocuklarını aşılatan doktorların oranı ise %99,33.

Soner Yalçın’ın 14 Kasım 2019’da konuk olduğu Teke Tek programında “Almanya’da yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre çocuk doktorlarının yalnızca % 8’inin kendi çocuklarını aşılattığı” savı, teyit.org tarafından çürütüldü.

Soner Yalçın’ın söz konusu savına hiçbir kaynak göstermediğini anımsatan teyit.org, çocuk doktoru ve öbür doktorların kendi çocuklarını aşılatmayla ilgili tutumlarını inceleyen farklı araştırmaları derledi.

Bu alanda yapılan ayrıntılı ve önemli araştırmalardan biri, 2014’te European Journal of Public Health adlı dergide yayımlanmış. Araştırmada doğu ve batı Almanya kökenli 2010 çocuk doktoruna kendi çocuklarına aşı yaptırıp yaptırmadığı sorulmuş. Aynı soru 1712 pratisyen hekime de yöneltilmiş.

Araştırmaya göre 2010 çocuk doktorundan yalnızca altısı çocuğuna hiç aşı yaptırmadığını ifade etmiş. Aynı sorunun yöneltildiği 1712 pratisyen hekimden ise salt 19’u… Yani çocuk hekimi ve pratisyen hekimleri bir araya katarsak 3722 hekimden yalnızca 25’i çocuklarına hiç aşı yaptırmamış. Çocuklarına aşı yaptırmayan doktorların oranı %0,67; aşılatanlarınki ise %99,33.

GERÇEKLER, SONER YALÇIN’IN AKSİNİ SÖYLÜYOR

Teyit.org’un yayınladığı makalede şu bilgilere yer verildi:

Ülkedeki doktorların aşılar hakkındaki görüşlerine ışık tutan başka çalışmalar da var. Yine 2014’te yapılan ve doktorların meningokok menenjit aşısı hakkındaki tutumunu ölçen bir araştırma var. 3107 katılımcının görüşlerinin değerlendirildiği araştırmanın sonuçlarına göre, doktorların % 79,1’i ailelere meningokoksik menenjit aşısını önereceğini belirtiyor.

Kızamık salgınıyla mücadele kapsamında kızamık aşısını zorunlu kılan Almanya’da, çocuk doktorları da Yalçın’ın savının aksi açıklamalar yapıyor. Çocuk Doktorları Meslek Birliği Başkanı Thomas Fischbach (BVKJ) 1 Temmuz 2019’da kızamık tartışmaları hakkında yaptığı açıklamada, çocuk doktorlarının zamanlarının büyük bölümünün anababalara bekleyen aşıları anımsatmakla geçtiğini söylüyor. Fischbach başka bir açıklamasında da Aşı Konseyi tarafından önerilen aşıların yapılması gerektiğini ifade ediyor.

Almanya’daki en önemli sağlık kuruluşlarından biri olan Robert Koch Enstitüsü’nün internet sitesinde de atıfta (AS: göndermede, yollamada) bulunulan bir araştırmaya göre, homeopati doktorları tetanoz, difteri ve çocuk felci gibi aşıları, neredeyse öbür doktorlar kadar kullanıyor.

Robert Koch Enstitüsü tarafından 2019’da yayımlanan bir belgede Almanya’daki aşılama oranlarının son yıllarda azalmış olsa da %90’ların üzerinde olduğu ifade ediliyor. Çocuk doktorlarının bile yalnızca %8’inin kendi çocuklarına aşı yaptırdığı doğru olsaydı, %90’ları bulan aşılama oranlarına ulaşmak pek olanaklı olmazdı.

Konu hakkında Türkiye’de yapılan çalışmalar da var. 2018’de 10 doktor tarafından hazırlanan “Pediatristlerin Meningokok Enfeksiyonları ve Aşıları ile İlgili Bilgi Düzeyleri ve Tutumları” adlı çalışma da benzer sonuçlara ulaşmış. Katılımcılara “Çocuğunuza (varsa ya da olsaydı) meningokok aşısı yaptırır mısınız?” diye sorulduğunda, %80,1’i “evet” seçeneğini işaretlemiş. (sf. 61)

Doktorların ulusal aşı programlarında olmayan aşılara karşı tutumları da kimi araştırmalara konu olmuş. Örneğin, 2018’de The Turkish Journal of Pediatrics’de yayımlanan bir araştırmada, Türkiye’de ulusal aşı programında olmayan dört aşının doktorlar tarafından kendi çocuklarına yapılma oranları incelenmiş. RV, MCV4, HPV ve Tdap aşılarını kendi çocuklarına uygulamayan doktorlar, uygulayanlardan daha çok çıkmış. Fakat doktorlar bu aşıların ulusal aşı programına alınmasını desteklemiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

=========================================

Dostlar,

Buraya bir pdf dosyası eklemek istiyoruz.. Yaklaşık 1,5 yıl önce bilimsel jüri önünde savunduğumuz, Sağlık Hukuku alanındaki Master / Yüksek Lisans Tezimizi..

Anayasa Mahkemesi’nin 2 bireyel başvuru nedeniyle “aşı yaptırmayabilirsiniz” diye verdiği 2 kritik ve Halk Sağlığı açısından son derece tehlikeli kararlarına ilişkin..

Bu 2 tarihsel kararı hukuksal ve tıbbi – halk sağlığı açısından irdeleyen ve kanımızca da net olarak çürüten bir tezdi sunduğumuz (250+ sayfa).

Soner Yalçın ve benzer düşünen aşı karşıtı – aşıdan çekinen – aşılamayı erteleyen insanlarımızın, siyasal iktidarın… sunumda sergilediğimiz bilimsel ve hukuksal gerçekleri dikkate almaları hepimizin yararına olacaktır.

S. Yalçın’ın KARA KUTU adlı kitabında 0,5 cc (ml) aşı içinde 2,5 gm Civa olduğu ileri sürülecek ölçüde bilimsellikten kopulması acı vericidir. Yarım (0,5) cc / ml sıvı aşı içine 2,5 gm etil civa bileşiği sığdırmak olanak dışıdır. Avogadro katsayısı, Dalton formülü ile atom ağırlığı hesabı bilgilerinden tümü ile yoksun olmak anlamına gelir. Bu olanaklı olsaydı, olasılıkla bir fil bile kısa sürede akut civa zehirlenmesinden ölebilirdi! Oysa tüm dünyada böylesi bir olay yok!

Yaşamda en gerçek yol gösterici, hiç kuşku yok, Mustafa Kemal ATATÜRK ve pek çok bilim – felsefe insanının tartışmasız kabul ettiği BİLİMSEL AKILCILIKTIR.

104 yansıdan oluşan (9,4 MB) kapsamlı tez savunmasını pdf olarak izlemek, indirmek yaygın olarak paylaşmak için lütfen tıklayınız  : AHMET_SALTIK_Tez_sunumu_10.08.2018

Sevgi ve saygı ile. 18 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İDLİP FACİASI

İDLİP FACİASI

Örsan ÖYMEN
Cumhuriyet, 02 Mart 2020
Türkiye, AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Gezi” protesto eylemleriyle ilgili yargı sürecine müdahale etmesini, bu davada beraat kararı veren hâkimler hakkında soruşturma açılmasını, beraat eden Osman Kavala’nın yeniden tutuklanmasını, yargı bağımsızlığının bir darbe daha yemesini tartışırken, kendisini bir anda İdlib krizinin içinde buldu.
Suriye sınırları içinde yer alan İdlib bölgesindeki Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı askerler, Rusya’nın desteğindeki Suriye ordusunun saldırısına uğradı, 36 asker yaşamını yitirdi. Bunun üzerine TSK, Suriye ordusuna yönelik saldırıya geçti, onlarca tankı, helikopteri, topçu bataryasını, silah deposunu imha etti, bini aşkın Suriye askeri yaşamını yitirdi.
* Böylece AKP hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve muhalefeti devre dışı bırakarak Suriye ile savaşa girmiş oldu!
TSK “Zeytin Dalı”, “Fırat Kalkanı” ve “Barış Pınarı” harekâtlarında, terör örgütü PKK’ye ve onun uzantısı PYD/YPG’ye karşı, Suriye topraklarında sınır ötesi operasyonlar gerçekleştirmişti. Bu nedenle de söz konusu operasyonlar, Türkiye’de halk tabanında yaygın bir destek görmüştü.

Ancak TSK’nin İdlib’deki varlık nedeni farklı. TSK burada, terör örgütü PKK’ye karşı bir operasyon için bulunmuyor.

  • TSK burada, Birleşmiş Milletler tarafından resmen tanınan Suriye yönetimini devirmek için mücadele eden silahlı grupları korumak amacıyla görev almaktadır!

Bu gruplar, Suriye devleti tarafından terörist olarak tanımlanmaktadır. Bir yönetimin, kendisini devirmek için mücadele eden silahlı grupları terörist olarak nitelendirmesi doğaldır. Türkiye PKK’yi nasıl terörist olarak nitelendiriyorsa, Suriye de aynı biçimde bu grupları terörist olarak nitelendirmektedir.

El Kaide ve El Nusra gibi laiklik karşıtı İslamcı köktendinci terör örgütlerinin ve laiklik karşıtı İslamcı köktendinci “İhvan/Müslüman Kardeşler” örgütünün uzantısı olan bu gruplar, Suriye’de laiklik karşıtı İslamcı köktendinci bir rejim kurmayı amaçlamaktadırlar.

  • AKP hükümeti, Suriye’de bu grupları desteklemektedir ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bu gerici projeye alet etmektedir!

AKP hükümetinin, laiklik karşıtı İslamcı köktendinci takıntıları ve dinci, mezhepçi
dış politikası nedeniyle, TSK’yi başka bir ülkenin topraklarında konuşlandırması ve
Türk askerlerinin can güvenliğini tehlikeye atması kabul edilebilir bir şey değildir.

TSK, Türkiye’ye yönelik işgal girişimlerine yanıt vermekle, Türkiye’ye karşı gerçekleşen terör eylemlerini bertaraf etmekle, Türkiye’nin savunmasını sağlamakla yükümlüdür.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevi ve sorumluluğu, başka bir ülkenin yönetimini devirmek ve başka bir ülkede İslamcı köktendinci bir rejim kurmak değildir!

Erdoğan’ın, dünyanın iki askeri süper gücünden birisi olan Rusya’yı karşısına alması, Rusya Devlet Başkanı
Vladimir Putin’e, Rusya’nın bölgeden çekilmesi çağrısı yapması, Türkiye’yi başka bir ülkeyle savaşa sokması,
ulusal çıkarlarla açıklanabilecek bir şey değildir.

  • AKP’nin ve onun destekçisi MHP’nin, ABD emperyalizmine ve İsrail’in bölgedeki çıkarlarına hizmet ettikleri açıktır!

AKP hükümetinin, Avrupa Birliği’ni susturmak ve İdlib için AB’nin desteğini almak amacıyla göçmen ve mülteci kozunu kullanması, sınır kapılarını açarak AB’yi tehdit etmesi, olayları göçmen ve mülteci sorunuyla ilişkilendirerek çarpıtması da, Türkiye’ye itibar kazandıracak bir davranış değildir.

İdlib’de yaşananlar, “Arap Baharı” olarak adlandırılıp Arap kâbusuna dönüşen sürecin bir devamıdır.

  • Amaç, İsrail’in tehdit olarak gördüğü İran, Libya, Irak ve Suriye’deki yönetimleri din, mezhep ve etnik kimlik üzerinden oluşturulan örgütlenmeler kullanılarak devirmekti.

Irak’ta Saddam Hüseyin yönetimi, Libya’da Muammer Kaddafi yönetimi bu şekilde devrilmiştir, iki ülke de bölünmüş ve iç savaşa sürüklenmiştir. Suriye’deki Beşşar Esad yönetiminin devrilmesi, Rusya’nın devreye girmesiyle engellenmiştir.
***

TSK’nin İdlib’deki varlığını ve burada yürüttüğü operasyonları
ulusal çıkarlarla açıklayanlar, Türk halkına yalan söyleyerek,
askerlerin kanı üzerinden siyaset yapmaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Yurtta Barış, Dünyada Barış ilkesinin yerini, “Yurtta Savaş, Dünyada Savaş” almıştır!

Putin açıkladı: “Her yeri vurabiliriz”

Putin açıkladı: “Her yeri vurabiliriz

Rusya Savunma Bakanlığı, sesten hızlı (hipersonik), nükleer başlık taşıyabilme kapasitesine sahip yeni füzelerini ilk kez konuşlandırıldığını duyurdu. Devlet Başkanı Putin, bu füzelerle dünyada her noktayı vurabileceklerini öne sürdü.

Sozcu.com.tr
(AS: Bizim kapsamlı irdelememiz yazının altındadır..)

Son dakika… Putin açıkladı: Her yeri vurabilirizAvangard adlı sistemde yer alan süzülüş aracı, üzerine oturtulduğu kıtalararası balistik füzenin hızını ses hızının 27 katına kadar çıkartabiliyor. Devlet Başkanı Vladimir Putin, geliştirilen yeni tip silahın çağın ötesinde olduğunu belirterek, bu gelişmenin Sovyetler Birliği’nin 1957 yılında uzaya ilk uyduyu göndermesine eş olduğunu kaydetti.

  • Rusya’nın yeni kuşak nükleer silahlarının dünya üzerinde neredeyse her noktayı vurabileceğini söyleyen Putin,
  • ABD menşeli herhangi bir füze kalkanının da buna engel olamayacağını ifade etti.
Avangard sisteminin var olan ve geliştirilecek tüm füze savunma sistemlerini delip geçebilecek düzeyde olduğunu söyleyen Putin sözlerini şöyle sürdürdü:
  • “Bugün yeni ve yakın tarihimizde eşi benzeri olmayan bir duruma sahibiz.
  • Diğer ülkeler bizi yakalamaya çalışıyor.
  • Tek bir ülke bile, kıtasal menzile sahip sesten hızlı silahlar bir yana dursun,
    sesten hızlı silahlara dahi sahip değil.”
    ==============================
    Dostlar,

    SİLAHLANMA YARIŞI UYGAR İNSANLIĞA YAKIŞMIYOR..

    Yeniden “dehşet dengesi” mi kuruluyor Dünyada?
    2. Büyük Paylaşım Savaşının ardından ABD ve SSCB öncülüğünde kurulan NATO ve Warşova Paktları, dünyada neredeyse 45 yıl süren bir “nükleer caydırıcılık”  (Nuclear Deterrence) temelli derin bir kutuplaşmaya sürüklemişti.
    Devlet Başkanı Mihail Gorbaçev’in istifasıyla SSCB’nin dağılmasından sonra (25 Aralık 1991) ABD hegemonisinde tek kutuplu dünya kurulmuş oldu.
    V. Putin, Başbakan ve Devlet Başkanı olarak 17+ yıldır Rusya’yı eski gücüne eriştirmeye çabalıyor. 2018’de 2. kez seçildiği Başkanlık görevi 2024’e dek sürecek.
    Pek çok bakından çok da başarılı oldu. Rusya yükselme dönemi yaşıyor adeta. 2019’da 1,5 Tr $’ı aşan ulusal geliri ile dünyada 12. sıradadır.

  • Ancak bu son silah teknolojisi açıklaması ürkütücüdür!

    Nükleer silahsızlanma çabaları özlenen başarıya ne yazık ki ulaşmıştır ve Küremiz, kazananı olmayacak bir nükleer son tehlikesiyle yüz yüzedir. Nükler Kulüp üyesi ülkelerin sayısı 10’u bulmuştur. İsrail nükleer güç sahibidir. Pakistan öyledir, İran ve Hindistan adaydır. K. Kore başlıbaşına bir risk odağıdır. Nükleer arsenalin (cephaneliğin) %90’ı ABD elindedir ve 29 NATO üyesi ülke üzerinden Türkiye ve Almanya, Hollanda dahil nükleer silahlar konuşlandırılmıştır.

    2019’da 1,7 trilyon $ silahlanma gideri söz konusudur 88 trilyon toplam küresel gelir içinde (%2). ABD’nin 2020 savunma bütçesi 800 milyar Dolara çok yakın olup, tüm dünyadaki silahlanma giderlerinin yarısını tek başına yapmaktadır. 20 Trilyon dolar düzeyinde 2020 ulusal gelirinin (Dünya toplamı 86,5 Tr. $) %4’ünü savunma gideri olarak ayıran bir ülkedir ABD..

    Tek kutuplu ABD düzeni son 10 yılda Çin ve Rusya’nın yükselişi başta olmak üzere, Almanya ve AB tarafından deyim yerinde ise silkelenmektedir.

    Öte yandan, 16 Ekim 2019’da FAO tarafından açıklanan verilerle, dünyada 820+ milyon aç insan vardır. Bu insanların açlıktan kurtulmaları için günlük 2 $ gibi “minik” bir kaynak yeterlidir. Dolayısıyla 2 milyar dolar bile tutmayan bu kaynak, dünyanın toplam silahlanma gideri olan 1,7 trilyon doların 850’de 1’idir! 2030’a ertelenen “SIFIR AÇLIK” hedefi kabul edilemez, öne çekilmelidir, gelecek yıl dünyada tek bir AÇ İNSAN KALMAMALIDIR!

    Bu durum çok ağır, çelişkili, kabul edilemez ve sürdürülemez bir trajedidir..
    Bütün insanlık bu insanlık dışı dayatma ve kuşatmaya isyan etmelidir.
    İnsanlığın emeği, tartışılmaz bir öncelikle onun gönenci (refahı) ve erinci (huzuru) için harcanmalıdır.


    Çocuk başına 10 $ harcama ile her yıl 3,7 milyon çocuk ölümü önlenebilir.
    Aynı harcama ile 65 milyon çocuk ağır beslenme yetersiliği ürünü bodurluktan korunabilir.
    265 milyon kadında anemi (kansızlık) görülmeyebilir..

    0-5 yaş çocuklar tüm dünyada 600 m dolayında olup, yukarıdaki 3 hedefe erişmek için gerekli kaynak 6 milyar $ dolayındadır ve 2019 toplam küresel silahlanma giderinin %3,5’idir.

    Dolayısıyla, akçalı (mali) olarak erişimi olanaklı (affordable) gerçekçi hedefler söz konusudur.

  • Savaş değil; SAĞLIK – BARIŞ – PAYLAŞMA – DAYANIŞMA – BİLİM – SANAT – EĞİTİM – ÖZGÜRLÜK – ADALET… son çözümlemede insan mutluluğu, insanın bilgeleşerek kendini bulması ve aşması ereği ile kullanılmalıdır insan emeğinin ürünleri.

Bu yönde değerlerin insanlara aile içinden başlanarak okulda, toplumda… aşılanması, özlenen geleceğin kurulmasında başlıca yatırım olacaktır.

Politik önderlere, uluslararası kurumlara, akademiye, basına.. büyük ve tarihsel önemde kritik görevler düşmektedir bu bağlamda..
***

  • “İktisadi temelde PİYASACILIK ve siyasal düzlemde KÜRESELCİLİK, azgelişmiş ülkelerin iktisadi-siyasi istilası ve işgalidir.
  • Buna karşılık memleketlerin yapabilecekleri şey açıktır: İktisadi temelde PLANLAMACILIK ve siyasal düzlemde BAĞIMSIZLIK.

    Bu, tekellerin ileri sürdükleri üzere ‘dünyadan kopma‘ ve ‘içe kapanma‘ değildir. Bu, emperyalizme karşı çıkma, sömürgeleşme sürecinden kopma ve dünyanın ¾’ünden daha büyük bir bölümünde yaşayan Güneyin İnsanları’na açılma demektir.”

    Yukarıdaki değerlendirme, Venezuela’nın Ankara Büyükelçiliği yapmış Prof. KALDONE G. NWEIHED‘indir. (KÜRESELLEŞME : İKİ YÜZE BİR MASKE, Çev. B.T. Gürel, Memleket Yayınları, ISBN: 978-9944-5435-1-4, 2006)

    Emperyalizm ve kapitalizm insanlığın 2 başdüşmanıdır ve bunlar yok edilmedikçe yeryüzünde insana rahat yoktur. Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün çok uyarıcı sözleridir :

    • Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı savaşımı MESLEK edinmiş insanlarız..

      Sevgi ve saygı ile. 28 Aralık 2019, Ankara

      Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
      Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
      Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
      www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

EĞİTİMİ KEFENE KOYDULAR

EĞİTİMİ KEFENE KOYDULAR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Geçtiğimiz ay, Balıkesir’deki 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Bekir Çete, öğrencilere “ahiret yaşamı”nı öğretme savıyla skandal bir uygulamaya imza attı.

Öğretmen Çete, derste bir öğrenciyi sınıfa getirilen mahalle imamıyla birlikte kefene sarıp kendince “öbür dünya”ya gönderdi.

Aynı zamanda Suriye’de cihatçılara destek organizasyonlarıyla bilinen İHH’nın da bölge yöneticiliğini yapan  Çete, eğitimde gericiliğin geldiği akıl almaz noktayı gözler önüne sererken; bu olayı bir de sosyal medya hesabından paylaştı.

  • “Bu gün, dersimizde bir öğrencimizi ölmeden öldürdük ve kefenleyip, manevi olarak öbür dünyaya gönderdik. Bu aşamada Kasaplar Camisi İmam – Hatibi Cengiz Hocama da teşekkür ediyorum. Ölümü, yeniden taa içimizde ve yanımızda hissettik.”dedi.

Aslında kefenlenip mezara konan Türk eğitim sistemidir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Bekir Çete, eğitimin sürüklendiği gerici – yobazlık havuzunda bir damla sudur. Eğitimde ülkemizin düşürüldüğü içler acısı durumun çarpıcı bir örneğidir.

2002’de 450 olan İmam – Hatip Lisesi sayısı günümüzde 1452’yi geçmiştir. Bu rakam, Fen Lisesi sayısını 4’e katlamıştır. İHL sayısının daha da artması ve her mahalleye bir İHL yapılması öngörülüyor! Olmadı, var olan tüm okulların içeriden fethedilerek imam-hatipleştirilmesi dayatılıyor.

Durum böyle olunca, uygulamalı kimi din derslerinin derslerin mezarlık ve morglarda işlenmesinden daha doğal ne olabilir?! Bilim ve teknolojiye sırtımızı döndük.. Öğretmen Çete gerçeği söylüyor;

  • Bu gün, dersimizde bir öğrencimizi ölmeden öldürdük.” diyor.

Öldürülen eğitim sistemimizdir, ancak bu denli çarpıcı anlatılabilirdi bilime, tekniğe, teknolojiye sırtımızı döndüğümüz. Laik ve demokratik eğitim sisteminden kopunca, aklın ve bilimin önüne hurafeler geçince, nerede duracağı belli olmayan bir kara bulut çöker ülkenin üzerine.

Hangi anne, baba katlanabilir ve rıza gösterir çocuğunun diri diri kefenlenmesine ve o ağır psikolojik travmaya sokulmasına!? Öğretmen öğrenciyi, okul bahçesinin bir adım dışına izinsiz çıkaramaz. Peki, bu öğretmen çocukları mezarlıklarda, morglarda kimden izin alarak dolaştırıyor? Çocuk kefene sarılırken veya mezara konup çıkarılırken ağır bir ruhsal travma yaşarsa sorumlusu kim olacak?! Kaldı ki, böylesine ağır bir ruhsal zedelenme (travma) neredeyse olanaksızdır. Evrensel Etik kuralların başında, Tıp Bilimlerinin babası sayılan Hipokrat‘tan beri çok iyi bilinen bir ilke yaşatılmaktadır : Önce zararlı olma!

  • AKP iktidarının 17+ yıllık sürede eğitimi getirdiği nokta, sistemi kefene sarmak olmuştur.

Türkiye’nin artık uluslararası düzlemde fen, bilim, teknoloji gibi bir iddiası yoktur. Ülkeyi “Ferasetine güvenilen” “cahil toplum” durumuna getirmek için dolu dizgin tüm güçleri seferber ediyorlar. Sonuç; “Aya 4 şeritli yol yapacağız desek bu millet inanır..” safsatası ile yaşamı boğmaktır! O boş inançtır ki, bu halkı kuru soğana muhtaç etti. O sorgulamasız inanç söyletti Trump’a Cumhurbaşkanına gönderilen mektuptaki kavgada bile söylenemeyecek sözleri. Yalnızca eğitim değil kefene sarılan; kefene sarılmadık neyimiz kaldı? İç ve dış politikadan, ekonomiye, şehir hastaneleri talanı ve “sağlıkta dönüşüm masallarına, sosyal güvenlikteki sürdürülemez devasa açıklara (onarca milyar TL), çevre sorunlarına… dek ve dahası.

Neden ülkemiz insanının iki yakası bir araya gelmiyor? 

Vereceğimiz güncel örnek yeter mi?.. Uzak Doğuda jttc TV kanalı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘ü ölüm yıldönümünde şöyle  haber yaparak anıyor:

“Bu gün haberleri ayakta vereceğim çünkü; bu sabah Türkiye – İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayında bir ölüm, tüm Türk halkını çok üzdü. Bu sabah saat 09:05’te Türkiye’nin kurucusu yaşama gözlerini yumdu. Tam bu saatte Türk halkı kendilerine bağımsızlığı veren  önderleri Atatürk için ayakta saygı duruşunda bulunuyorlar. Türklerin lideri, egemenliği Osmanlı Padişahından alıp, Türk Halkına vermişti. Yeni, modern bir ülke kurmayı başarmıştı. Bu gün Atatürk adı, Incheon Bubyung Park’ta bir tarihsel alana verildi.” 
(https://www.facebook.com/1685480108/videos/10213108760308723/?id=1685480108)

Onlar, “7 yabancı”, yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün değerini bilmişler,

“Hayatta en hakiki yol göstericinin bilim” olduğunun ayrımına vardıklarından, herkesin elinde bulunan cep telefonlarından buğdaya dek her şeyi bize satıyorlar. 130+ ülkeden 130+ tarım ve hayvancılık ürünü dışalımı (ithalatı) yapıyoruz. Bu alanda net dışalımcıyız (ithalatçıyız); bir başka deyimle sattığımızdan daha çoğunu satın alıyoruz. Daha da açık söylersek, 82 milyon nüfusumuzun karnını doyuracak tarım – hayvancılık ürününü üretemiyoruz! Ama iktidarın başı, ha bire “doğurun, 3, 4, 5.. Allah ne verdi ise…” buyuruyor!?

  • Hedef, “kalabalık, niteliksiz, kömür – makarna… ile oyları devşirilebilecek, bilerek ve isteyerek – tasarlayarak eğitimsiz ve yoksul bırakılmış, dinci – yobaz bir SÜRÜ HALK yaratmaktır!.

Bu amaçla izlenen eğitim ve ekonomi politikaları, -Yoksullaştırma, işsiz bırakma gibi…- istendik politikalardır! Batılılar laboratuvarlarda – kütüphanelerde sabahlıyor, biz mezarlıklarda. Onlar bilim ve teknoloji üreterek dünyaya egemen oluyor, biz diri diri çocukları kefenliyoruz.

Mezarlıkta ne yapılır? Dua edilir, Fatiha okunur (ölülere ne yararı olacaksa!?). Biz neyin ruhuna fatiha okuyoruz; eğitim, bilim, akılcılığın, uygarlığın.. ruhuna fatiha okuyoruz.

Bu “öğretmen” (!?) hakkında derhal yasal işlem yapılarak işten el çektirilmeli, Milli Eğitimde bu tür utanç verici olayların önüne geçecek köktenci önlemler alınmalıdır. Olayda “kurban” seçilen öğrenci ve ailesine hemen psikolojik – psikiyatrik destek verilmelidir. Yüz kızartıcı sahnelerin gerçekleştiği sınıftaki tüm öğrencilere de.. Bu kadarı da olmaz; iktidar artık aklını başına devşirmeli ve bu kabul edilemez skandallara, fiyaskolara, toplumu – yaşamı gericileştirmeye son vermelidir.

Anadolu’da bir bilge, bir yol gösterici Pir Hünkar Hacı Bektaşi Veli nasıl da uyarmıştı ;

  • İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”