Batı’dan kaçanlar

Batı’dan kaçanlar

Örsan K. ÖymenÖrsan  K. ÖYMEN
Cumhuriyet, 14 Aralık 2020

 

Doğu” ve “Batı” arasında oluşturulan yapay karşıtlıklar ve kutuplaşmalar üzerinden Türkiye’yi Batı’dan kopartmak, batıfobik “Doğu” taklitçiliğine ve özentiliğine yönelmek, emperyalizme yaradığı gibi, aydınlanma devrimlerinin de önündeki en büyük tehlikelerden birisidir.

  • Türkiye’nin Batı’nın bir parçası olmadığı safsatası Türkiye’nin geleceğini karartmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Selanik’te, bir Avrupa kentinde doğup büyümüştür. Türkiye topraklarının bir kısmı Avrupa kıtasındadır. Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul, Avrupa coğrafyasındadır. İstanbul, Riyad’a 4 saat, Karaçi’ye 5 saat, Kuala Lumpur’a 10 saat uçuş mesafesindeyken, Atina’ya, Bükreş’e ve Sofya’ya 50 dakika, Roma’ya ve Viyana’ya 2 saat uçuş mesafesindedir.

Türkiye’nin sekiz komşusundan dördünde, Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan ve Ermenistan’da, nüfusun büyük çoğunluğu Hıristiyandır. Türkiye’deki nüfusun neredeyse üçte biri Balkan ve Kafkas göçmenlerinden oluşmaktadır. Balkanlar Avrupa kıtasındadır, Kafkaslar Avrupa’nın sınırındadır.
***
Merkezi Anadolu’da olan en eski geniş topraklı uygarlık Hitit uygarlığıdır. Hitit dili, Yunanca, Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca, İngilizce gibi Hint-Avrupa dil ailesine aittir. Hitit’ten sonra Anadolu’da antik Yunan uygarlığı yeşermiştir. Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Anaksagoras, Kleanthes, Krisippos, Leukippos, Epikuros, Herodotos gibi filozoflar ve bilim insanları Anadolu’da yaşamışlardır. Anadolu’ya Orta Asya’dan göç eden Türklerin dili, Macarca ve Fince gibi, Ural-Altay dil ailesine aittir, Arapça gibi Sami-Semitik dil ailesine ait değildir.

İslam dininin yaygın olduğu coğrafyada yaşamış olan Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflar ve bilim insanları, antik Yunan filozofları Platon ve Aristoteles’ten etkilenmişlerdir. İbn Rüşd, Avrupa kıtasında, bugünkü İspanya topraklarında doğup büyümüştür.

İslam dini, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi Ortadoğu çıkışlıdır, Musevilikten ve Hıristiyanlıktan etkilenerek gelişmiştir. Kuran’daki ayetlerde ifade edilen birçok şey, Tevrat’ta ve İncil’de de yer almaktadır. Üç din de aynı Tanrı’ya inanmaktadır.
***
Bunlara karşın Türkiye’nin Batı’ya ait olmadığını savunanlar kimlerdir?

Necip Fazıl Kısakürek ve onun peşinden sürüklenenler! “Milli Görüş” maskesi altında “Arap Görüş”ü savunanlar! AKP’liler! Fethullah Gülen çetesi üyeleri! Dini cemaatler ve tarikatlar! Diyanet İşleri Başkanlığı! Neo-Osmanlıcılar! Şovenist milliyetçiler! ABD’deki ve Avrupa Birliği’ndeki emperyalist, muhafazakâr, şovenist, ırkçı kesimler! Bir de bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar!

Yaşayan en önemli filozoflardan birisi olan Noam Chomsky, Samuel Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezini eleştirirken, Batı ile İslam arasında bir çatışma olmadığını, radikal İslamcı hareketlerin ABD tarafından desteklendiğini, ulusalcı laik yönetimlerin ABD’nin çıkarlarına aykırı olduğunu söyler.

ABD, Afganistan’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden sonra, buradaki İslamcı teröristlere yıllarca destek vermiştir. Taliban ve El Kaide buradan doğmuştur. Pakistan’da İslamcı hareketlerin güçlenmesi, ABD destekli diktatör Ziya ül Hak döneminde başlamıştır. Suudi Arabistan, petrol ve savunma sanayisi alanında, ABD’nin en büyük ticari ortaklarından birisi olduğu gibi, ABD’nin bu ülkede askeri üsleri de bulunmaktadır.

  • Suriye, Libya ve Mısır’daki İslamcı hareketler, “Arap Baharı” maskesi altında ABD tarafından desteklenmiştir.

IŞİD ve El Nusra gibi terör örgütleri, ABD’nin Irak’ı işgal edip bölmesiyle ortaya çıkmıştır.
***

  • Necip Fazıl Kısakürek’in “büyük doğuculuk” saçmalığı ve oradan türetilen İslamcı akımlar, Türkiye’deki SSCB etkisini kırmak ve sosyalist hareketlerin gelişmesini engellemek amacıyla ABD tarafından desteklenmiştir.
  • 12 Eylül askeri darbesi de ABD’nin desteğinde yapılmıştır.
  • Bu darbeden sonra Türkiye’deki İslamcı hareketler güçlenmiştir ve sonunda iktidara gelmiştir.
  • AKP iktidarı da Fethullah Gülen örgütlenmesi de bir ABD yapımıdır.

ABD’nin ve AB’nin amacı, Mustafa Kemal Atatürk’ü Türkiye’den silmektir!

Laiklik karşıtlığı, İslamcılık, ileri uygarlıktan yoksunluk ve cehalet, emperyalizmin en büyük silahına dönüşmüştür.

ABD ve AB’den İnsan Hakları Gelir mi?

İnsan Hakları Gününün Zor Sorusu:
ABD ve AB’den İnsan Hakları Gelir mi?

Lütfü KIRAYOĞLU
Elk. Müh. (İTÜ)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilmesinin üzerinden tam 72 yıl geçti. Bildirgenin kabul edildiği 10 Aralık 1948’den bu yana bu tarih İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.

İkinci Büyük Dünya Paylaşım Savaşının acılı günlerinden sonra İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi büyük bir umut ve heyecanla karşılandı. Bildirgenin kabulüyle dünyada tekil olaylar dışında bir daha insan haklarının yok sayılmak bir yana, çiğnenmeyeceği düşünülüyordu. Ne yazık ki işler hiç de öyle gitmedi. Her şeyden önce 10 Aralık tarihli Bildirge, bu tarihten 159 yıl önce, 1789 yılında Büyük Fransız Devriminde kan ve can pahasına ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinden daha gerideydi. Örn. yeni Bildiride Direnme Hakkı yok sayılmaktaydı.

Bildirgenin Birleşmiş Milletlerde kabulünden 3 yıl önce, İkinci Paylaşım Savaşının sonuna gelindiği günlerde ABD, teslim olmak üzere olan Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombası ile bir anda yüz binlerce insanı ölüme gönderirken, yeni dünya jandarması olduğunu da ilan ediyordu. O tarihte henüz ortada İnsan Hakları Evrensel Bildiegesi yoktu. Ancak ABD’nin 1776 yılında ilan ettiği ve Büyük Fransız Devrimini de etkileyen 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi vardı ve bu metin, çağının çok ilerisinde bir insan hakları bildirgesiydi.

Hiroşima ve Nagazaki sonrası günümüze dek ABD bütün dünyaya “İnsan Hakları” götürdü (!) Tankları, topları, uçak gemileri, bombardıman uçakları, füzeleri eşliğinde…

Bir başka söylemle İnsan Hakları kavramı emperyalist ülkeler elinde kirletilmiş bir kavram, maske durumuna geldi. Tıpkı barış, özgürlük kavramları gibi. Emperyalist devletler 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi eşliğinde Asya’ya, Afrika’ya, Latin Amerika’ya 72 yıldır filolarıyla, uçaklarıyla tanklarıyla… “barış ve özgürlük” götürüyorlar (!!)…

Ne acıdır ki ezilen ülkelerde ve hatta dünyanın ilk Ulusal Bağımsızlık Savaşını zafere ulaştıran ülkemizde ABD’den ve AB ülkelerinden “İnsan Hakları, Özgürlük ve Barış” dilenen mandacı “aydınlar” da var. Bunun son örneğini yakın tarihte “dost” saflarda da gördük.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin mürekkebi kurumadan ABD önderliğindeki Batılı ülkeler Kore halkına “İnsan Hakları, Özgürlük ve Barış” götürüyordu! Kore’ye bu kirletilmiş kavramlar götürülürken NATO üyesi yapılma aşkıyla o günün siyasal iktidarı, Türk Silahlı Kuvvetlerini de bu taşıma “işine” alet ediyordu. Bu “fedakarlık” (!) Kore’de 896 Mehmetçiğimizin yattığı bir Türk şehitliği ile ödüllendiriliyordu. Yine Bildirgenin imzalanmasından hemen sonra 1950 yılında Cezayir’de başlayan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin savaşçıları göğüslerinde Mustafa Kemal Atatürk fotoğraflarıyla ölüme gidiyordu. 1789 yılında İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini imzalamakla övünen Fransız lejyonu da bu kutsal bağımsızlık savaşını kanlı bir biçimde eziyordu. Bütün karanlık ve kanlı oyunlara inat, 1962 yılında Cezayir halkı zafere, özgürlüğüne ulaştı. Cezayir Bağımsızlık Savaşını bastırma hareketi içinde, daha sonra Fransa’nın ilk “sosyalist” Cumhurbaşkanı olacak olan Mitterand da yer alacaktı. (Önceleri Denizaşırı İller Bakanı, daha sonra ise İçişleri Bakanı olarak bu kirli savaşta rol üstlenecekti)

10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi alkışlarla kabul edilirken, yine Fransızların 1946’da başlattıkları Vietnam savaşı sürüyordu. Fransa, yitirdiği bu savaşı daha sonra ABD’ye devredecek 1975 yılında zafere ulaşacak olan Vietnam savaşı sırasında “İnsan Hakları” yüz binlerce ton bomba, napalm bombası ve ölüm olarak bu kanlı topraklara ulaşacaktı. Daha sonra Kamboçya ve Laos’ta olduğu gibi…

Kirletilmiş “İnsan Hakları, Özgürlük ve Barış” Küba’nın Domuzlar körfezine de gitti. Daha sonra Şili’ye, Arjantin’e, Nikaragua’ya, Venezuella’ya, Falkland adalarına, Haiti’ye de gitti. Ve Ülkemize de geldi 1980 yılının 12 Eylül günü “bizim oğlanlar” eliyle. Beraberinde idamlar, işkenceler, 30 yıl sürecek davalar, kitap yakmalarla. Yakın zamanda Afganistan’a da gitti. Daha sonra Irak’a… Ebu Gureyb işkence evinde çırılçıplak soyulmuş insanların nasıl “İnsan Haklarından” yararlandığının fotoğraflarını gördük. Sonra Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da ve son olarak Suriye’de “Arap Baharı” adıyla piyasaya sürüldü. Ve elbette Güney sınırlarımıza yerleşmeye çalışan bölücü terör örgütüne destek için on binlerce TIR dolusu silah ve cephane olarak boy gösterdi “İnsan Hakları”…

Son olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde, ülkemizde, Gazi Meclisimizin tepesine bomba olarak yağdı. Bombaları yağdıran uçakların havada ikmal yapmasını sağlayan tanker uçaklar, ABD’nin kullandığı İncirlik üssünden kalkmıştı. Darbenin lideri olduğu söylenen FETÖ, ABD’nin Pensilvanya eyaletindeki malikânesinde yaşıyordu. Darbeye karışanların önemli bir kesimi de Almanya, İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkelere kaçtı, kaçırıldı.

Emperyalist ülkelerin ezilen ülkelere “İnsan hakları” götürmek istemesini anlayabiliyoruz. Ancak dünya jandarması ABD’de daha dün denecek tarihe dek kara derili insanların seçimlerde oy kullanma hakları kısıtlıydı. Beyazlarla aynı otobüslere binemiyor, aynı lokantada yemek yiyemiyor, aynı okullara gidemiyorlardı. Ve günümüzde Siyahlar, halen sokak ortasında sorgusuz sualsiz polis kurşunlarıyla can veriyor, ensesine çökülerek boğuluyor!!.

En acısı da, tarihin ilk Ulusal Bağımsızlık Savaşını zafere ulaştırmış olan ülkemizden kimi politikacılar, henüz göreve başlamamış ABD başkanından, seçildiği bile kesinleşmeden “İnsan Hakları ve Demokrasi” dileniyor. Hem de kendilerine 10 Aralık Hareketi adını koyarak(!)

Evet, bizim gibi ülkelere bedelini ödemek kaydıyla demokrasi ve insan hakları gelebilir. Bu bedel ya uzun yıllar boyunca bütün bir ulus olarak tutsaklık ve sömürü olarak ödenir ya da ulusal kahramanlar önderliğinde kanla – canla ödenir ve bu ulusların tarihine altın harflerle ZAFER ve ONUR olarak yazılır.

Çorlu DEVRİM Gazetesi ile söyleşimiz…

Çorlu DEVRİM Gazetesi ile söyleşimiz…

Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Sonsuzluğa Göç Edişinin 82. Yılında Özel Söyleşi..

Sn. Mustafa AYDINLI‘ya teşekkürlerimizle…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgi ve saygı ile. 12 Kasım 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Cumhuriyetin ruhu (ilkesi) erdemdir

Cumhuriyetin ruhu (ilkesi) erdemdir

Cumhuriyetin, halkçı-kamucu-dayanışmacı politikalar ile güçlendirilmesinde sorunlar yaşadığımızı kendimize itiraf etmeliyiz. Neoliberal politikalara karşı durmanın bir yolu da Cumhuriyetin kamusal yarar ve ortak iyi gibi değerlerinin yeniden diriltilmesi ve öğretilmesinden geçiyor.

Cumhuriyetin ruhu (ilkesi) erdemdir

BİRGÜN PAZAR 01.11.2020
https://www.birgun.net/haber/cumhuriyetin-ruhu-ilkesi-erdemdir-321276

Bazı sosyal bilimciler bir yandan kapitalizmin “ruh”undan söz ederler, bir yandan da kapitalizmin, ruha ilişkin değerlerin ve dünyanın büyüsünün yittiği bir sosyal-ekonomik yapıyı içerdiğini dile getirirler. Zaten “ruh” derken, metafizik bir anlam yüklemekten çok, bir şeyin temel yapısını, mahiyetini anlatmak isterler.

Aslında, Antik dünyada da “ruh”un bu türden bir kullanımına rastlıyoruz. Tamamen akıl yürütmeye ve gözleme dayalı siyasal rejimlere ilişkin tanımlama ve sınıflandırmalarda dahi bunu görebiliyoruz. Her siyasal rejimin kendine özgü bir karakteri, yapısı, ruhu (ethos) vardır. Ruh ya da ethos, inançlardan, ahlaki değer ve davranışlardan, alışkanlıklardan oluşan bir yapıya karşılık gelir. Bir bakıma kültür olarak düşünebiliriz onu.

Siyasal rejimlerden biri olan Cumhuriyetin dayandığı temel ilke erdemdir. Montesquieu, cumhuriyetin en iyi yönetim biçimi olduğunu düşünür. Düşünürün yaptığı siyasal rejim sınıflandırmasında dikkat çeken nokta, cumhuriyet ile despotizmin karşı karşıya getirilmesidir. Despotizmin (istibdat) ilkesi korkudur; bu nedenle de özgürlüğü ve eşitliği içeren cumhuriyetin tersine bir kölelik rejimidir. “Bir kişinin hiçbir kanun ve kurala bağlı olmaksızın kendi istek ve heveslerine göre idaresidir” diye yazar Kanunların Ruhu Üzerine adlı kitapta.

Fransız siyasal düşüncesine aşina olan ve iyi bir Rousseau ve Montesquieu okuru olan Mustafa Kemal Atatürk, 14 Ekim 1925 yılında İzmir Kız Öğretmen Okulu’nu ziyaretinde cumhuriyet hakkında bir konuşma yapar. Bu konuşmanın sebebi öğrencilere sorulan şu sorudur: Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı nedir? Şunu söyler Mustafa Kemal:

  • Cumhuriyet fazileti ahlâkiyeye müstenit bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide müstenit bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide müstenid olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir.”

Konuşmanın devamında Atatürk, Milli Mücadele’nin başarısını, herkesin bir “mefkure” ve “izzetinefis” saiki ile mücadeleye katılmış olmasında bulur. Şunun bunun hırsı ya da şahsi bir hırs değildir mücadeleyi yönlendiren.

Milli mücadelenin başarısının sırrı “ortak ruh” tur. Bir topluluğun kendi kaderini elinde tutmak istemesi ve bağımsızlığı için birlikte mücadele etmesidir.

Düşünsel olarak bakıldığında Cumhuriyet, bu türden bir ortak ruha dayanır. Ancak, cemaat, tarikat türü toplulukların yani emir-itaat ilişkisi içindeki insanların “ruh”u değildir bu. Belli bir otoriteye sorgusuz sualsiz itaat etmek değildir. Kendi kendini yönetme kabiliyeti ve hakkı olan yurttaşlar arasındaki bir ortaklıktır, bu nedenle kamusal bir ruh ya da kamusal bir ahlaktır. Bu ruh, her şeyden önce yurttaşlardan kamusal sorunlara (yani ortak olan sorunlara, siyasete) yönelik bir duyarlık ve kamusal kararlara katılım ister. Bir kişinin iyi olmasının bir başkasının iyiliğine bağlı olduğu düşüncesini gerektirir. “Bireysel” iyi yerine “ortak iyi” düşüncesi, bir siyasal erdem olarak yükseltilir.

Bu nedenle, cumhuriyetçilik en eski kaynaklarından itibaren, “yurtseverlik” üzerinde yükselen bir düşünsel gelenek olmuştur. Bireysel iyinin ortak iyi için feda edilebilmesi bize çoğu zaman otoriter siyasal rejimleri, hatta faşizmi anımsatır. Milliyetçilik deyince de akıllara ilk bunlar gelir.

  • Siyasal özgürlüğün ve eşitliğin çok önemsendiği cumhuriyetçi düşünce içinde milliyetçilik değil yurtseverlik vardır.

Yurtseverlik bir başka ulusu, kavmi, topluluğu aşağı görmek ve kendine tabi kılmayı değil, öncelikle bağımsızlığı içerir. Her bir kişinin siyasal açıdan özgür olması, her şeyden önce ülkenin bağımsız olmasını gerektirir. Bir ülke ya da ulus bağımsız değilse, içindekilerin özgürce yaşayabilmesi hiçbir biçimde söz konusu olamaz.

Antik düşüncede böyle olduğu gibi, modern cumhuriyetçiliğe geçişte bir halka olan Rönesans cumhuriyetçi düşüncesinde de bağımsızlık en temel ilke olarak korunur. Bunun için Machiavelli’nin Söylevleri’ne bakmak yeterlidir.

Cumhuriyetçi erdem, aynı zamanda “ölçülü” olmayı ve azla yetinmeyi içerir. Bu da tarih boyunca korunan bir ilke olacaktır. Cumhuriyetlerin çöküşü, bir yanıyla, yayılmacı bir hırsla başka toprakları fethetmek yoluyla genişlemenin yarattığı sorunların bir ürünüdür. Sparta’nın cumhuriyeti (karma anayasası), kendi gücünü gözünde fazla büyütüp başka toprakları ele geçirmeye kalktığında yıkıldı. Roma’da cumhuriyetin çöküşünün nedenlerinden biri de emperyal yayılmaydı. ABD resmi olarak bir cumhuriyet; ama, emperyalist bir devlet olarak cumhuriyet değerleriyle ilgisi var mı, tartışılır. Emperyal yayılma ile cumhuriyet bir arada olamamıştır. “Yurtta sulh cihanda sulh” o nedenle korunması gereken bir ilkedir. En az bağımsızlık ilkesi kadar…

Zenginlik tutkusunu, lüksü ve ihtişamı dizginleme öyle önemlidir ki, yöneticiler ve yurttaşlar için de geçerlidir. Cumhuriyetçi erdemin eşitlik kadar sadelik ve ılımlılık ile açıklandığını görmek mümkün. Kuşkusuz bu bir siyasal erdemdir.

Bu nedenle cumhuriyetin yurttaşı, kapitalizmin çıkarcı sahiplenici bireyi ile benzeşmez. Cumhuriyetin topluluğu, alıcı-satıcı ilişkisi içinde çıkarcı-rasyonel hesap yürütmek üzere bir araya gelen insanlardan ibaret olamaz. Bireyin yararı ya da belli bir grubun yararı değil, siyasal birliğin, kamunun yararı öne çıkarılır. Cumhuriyet düşüncesi sıkı bir biçimde ortak iyilik ya da “kamu yararı” kavramlarına bağlıdır. Bu anlamda cumhuriyetçilik:

♦ Bağımlı olmama (özgürlük)

♦ Yurttaş olma (eşitlik)

♦ Ortak iyiyi ya da kamu yararını gözetme (kardeşlik) değerleri üzerinde yükselir.

Hiç kuşku yok ki, buraya kadar cumhuriyetçilik fikri ve idealinden söz ediyoruz. Tarih boyunca değişik biçimlerde kendini gösteren cumhuriyet rejimleri, cumhuriyetçilik düşüncesinden ne kadar pay almışlardır?

Cumhuriyetin liberali de var, İslamcı olanı da. Otoriter cumhuriyetler olduğu gibi demokratik olanlara da rastlıyoruz. Eğer sadece siyasal iktidarın nasıl belirlendiği, yöneticilerin nasıl iktidara geldiği ölçütünden hareket edersek bunların hepsi de cumhuriyet. Çünkü siyasal iktidarın soya dayalı olarak geçmemesi, yöneticilerin halk tarafından seçilmiş olması ve halkın egemenliğinin tanınması yeterlidir. Peki ya cumhuriyetin ruhu?

Türkiye cumhuriyeti de tarih içinde kurulan ve ortaya çıktığı toprakların rengini alan bir kurumsal yapıya sahip oldu. Başlangıç yıllarında, yeni kurulmuş bir devlet olmanın verdiği heyecanla, ortaklık ruhu çok daha canlı ve sağlamdı. Bugün böyle bir ortak ruhtan ne derece söz edebiliriz? Son on sekiz yılda, sürekli cepheleşmeyi körükleyen bir iktidar politikasıyla karşı karşıyayız. Siyasi ayrılıkların olması bir ülkeye düşünsel zenginlik ve canlılık sağlar; fakat ölmüş bir kişiye, “karşı taraf”tan biri diye saygı göstermemek nasıl bir şeydir?

  • Kendinden olmayanın her türlü hukuksuzluğa ve adaletsizliğe maruz kalmasını doğal ve meşru görmek nasıl bir anlayıştır?
  • Cumhuriyetin, halkçı-kamucu-dayanışmacı politikalar ile güçlendirilmesinde sorunlar yaşadığımızı kendimize itiraf etmeliyiz.
  • Neoliberal politikalara karşı durmanın bir yolu da Cumhuriyetin kamusal yarar ve ortak iyi gibi değerlerinin yeniden diriltilmesi ve öğretilmesinden geçiyor.
Fakirinden zenginine kamu mallarını yağmalama güdüsünün ağır bastığı bir ülkede, cumhuriyetçi değerlere sıkı sıkı sarıldığımız konusunda kendimizi kandırmamız da bir başka sorun.

DOKSAN YEDİNCİ YILINDA CUMHURİYET

DOKSAN YEDİNCİ YILINDA CUMHURİYET

Dr. Ceyhun BALCI

Varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan ama Cumhuriyet’e borçlu olduğunu düşünmeyen, tersine Cumhuriyet’le hesaplaşma saplantısını aşamayan bir siyasi yapı yönetiminde 100. yıla geri sayıyoruz. Cumhuriyet’in getirileri, sağladığı kazanımlar ve yalnız coğrafyamızdaki değil yerküredeki biricikliği üzerine ciltlerce kitap yazıldı. Süresi belirsiz söz söylendi. Bu etkinlikler hiç kuşkusuz bıkmadan, usanmadan sürdürülecektir.

 

Biz güncel birkaç olay üzerinden irdeleme ve çözümleme yapalım!

Cumhuriyet eşi benzeri az bulunur bir kurtuluş savaşıyla, başka deyişle kanla, canla kuruldu.

Bu nedenle de saygınlığı hiçbir şekilde tartışıl(a)madı. Bu nedenle de Cumhuriyet’le derdi olanlar kaçınılmaz şekilde yalana dolana sarılmak durumunda kaldılar. Bu, hiç kuşkusuz bu tiplerin düzeysizliğine yaraşan bir davranış biçimiydi.

İlginç ayrıntıdır!

Kanla, canla Cumhuriyet’i kuranlar savaşı da bıçakla keser gibi sonlandırmışlardır.

Barut kokusunun yerini diplomasiye bıraktığına tanık olunmuştur. Hem de ışık hızıyla!

İstanbul’un ve Trakya’nın tek kurşun atmadan işgalden kurtarılması, Lozan’da yeni ülkenin tapu senedinin dünya kamuoyu önünde kabul ettirilmesi, Montrö’de Boğazların tam denetimimize girmesinin sağlanması, Hatay’ın en küçük çatışma olmaksızın Ulusal Ant topraklarına eklenmesi Cumhuriyet’in savaşmak kadar konuşmayı ve anlaşmayı da iyi bildiğini, önemsediğini gösteren örneklerdir.

Yurtiçinde Lozan’ı aşağılamak ve önemsizleştirmek için elden gelen her şeyi yapmakta sakınca görmeyenlerin uluslararası ilişkilerde Lozan’a can simidi bulmuşcasına sarıldıklarını da ibretlikle izler olduk.

Cumhuriyet’in 97. yılında ülkemizin en üst ve tek yöneticisinin Cumhuriyet’in diplomasi geleneğini göz ardı ettiğini görüyoruz. Diplomasiyi “monşerler” söylemiyle aşağılayan başyücenin her geçen gün kaba, kavgacı ve yakışıksız bir dili benimsemekte oluşu çözümlere değil sorunlara daha yakın olduğumuzu gösteriyor.

Fransa’ya boykot çağrısı içi boş olduğu kadar ekonominin kırılganlaştığı dönemde bırakınız seslendirilmeyi, akla bile getirilmemesi gereken seçenekti. Sonuç almayı ve sorun çözmeyi değil ama arka bahçedeki heyecanlı kalabalıkları coşturmayı amaçlayan anlayış her zaman olduğu gibi duygularına teslim olarak hiç olmayacak yola sapmakta sakınca görmedi.

Yüzüncü yıla doğru Cumhuriyetimizin güncel sorunu Cumhuriyet’i benimsemek bir yana Cumhuriyet’le görülmemiş hesabı olduğu duygusuyla sarmalanmış bir anlayışın egemenliği altında kalmasıdır.

Başı dik, alnı ak ve yüzü pak bir toplum yaratmayı amaçlayan ve bunu büyük ölçüde başaran Cumhuriyet’e, havaalanı gibi sıradan bir projenin çıta olarak belirlenmesi acıklı bir başka deneyim olmuştur.

Yine, bundan 60 yıl önce yapılması başarılmış olan yerli otomobilin bu kez TOGG adı altında “ilk” nitelemesiyle görüşe sunulması da Cumhuriyet’in güncel yöneticilerinin ufuksuzluğunu sergilemesi bakımından anlamlı ve önemli bir başka örnek olarak tarihteki yerini almıştır.

  • Her 29 Ekim’de olduğu gibi bu kez de inadına coşkuluyuz, umutluyuz!

29 Ekim, Cumhuriyet sırtında taşımakta olduğu kendisine hiç yakışmayan yükten kurtulduğunda daha bir kutlu olacak!

Cumhuriyet’i yoktan var eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah (AS: ve dava) arkadaşları ile Cumhuriyet için kanlarını ve canlarını esirgememiş olan yüce gazi ve şehitlerimizi saygıyla anarak…