T.C. Şikago Başkonsolosluğu …

T.C. Şikago Başkonsolosluğu …

19 Mayıs 1919’un 100. yılı nedeniyle düzenlediğimiz programın açılış konuşmasını, halen Indiana Bloomington’da yaşayan ve yaşamdaki en büyük halk bilimcimiz olarak kabul edilen, Cumhuriyetimizle yaşıt Prof. Dr. İlhan Başgöz yapacaktı. Kurtuluşa giden yolun öyküsünü, Cumhuriyetimizle yaşıt asırlık bir çınardan daha iyi kim anlatabilirdi ki? Ne var ki, ilerlemiş yaşının getirdiği sağlık sorunları nedeniyle İlhan hoca, çok arzu etmesine karşın aramızda olamadı. Hazırladığı konuşmayı Başkonsolos Umut Acar okudu. 

Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ’ün, 19 Mayıs 1919’un 100. Yılı Nedeniyle Hazırladığı Konuşma

Değerli Konuklar

Ben Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat öyküm olacaktır.

Cumhuriyet, yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım, 1877 Osmanlı Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, sonki 1920-22 Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnızca canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi,
Alamanya harbeylesin,
Gayri kardaşım kalmadı.

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim Şarkışlalı Serdari  yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer
Elinde kamçısı fakiri ezer 
Yorganı döşeği mezatta gezer
Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Evlat da babanın sözün tutmuyor,                                                
Açım diye çift sürmeye gitmiyor,                                                    
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,                                              
Başımıza bela dölümüz bizim. 

Benim bu gidişe aklım ermiyor                                                            
Fukara halini kimse sormuyor                                                                            
Padişah sikkesi selam vermiyor                                                   
Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

Savaş yılları,Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan,vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darmadağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede? Mehmedimi gördünüz mü?”
Falih Rıfkı Atay diyor ki: “Ana, biz senin Mehmedini kumarda kaybettik.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği, çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.       

16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’ sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu:
  • “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz!”

    Bandırma vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı söylüyorlardı:

  • “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.” 

    O tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına ilişkin hiçbir işaret yoktur. Tersine memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul İtilaf Devletlerinin işgalinde, Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri var. 15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e çıkmış; Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru ilerlemekte.

    Dahası var: Cumhuriyet, memleketin en önemli gelir kaynaklarını yabancı şirketlerin elinde bulmuştur. Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük Batılı şirketlerin elindedir. Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır.

    İzmir-Aydın demiryolu 2 milyon İngiliz Pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti, sevincimizi dile getirmeliydik. Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir yolumuz, bağımsızlık yolumuz” idi. Tütün rejisi 4 milyon Frank’a satın alınınca bu kez  ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici demektir. Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi. Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı. İndirse kaçakçı sayılıyor ya hapse atılıyor veya tütün kolcuları ile çatışıyor ve vuruluyordu. Bir ayınkacı türküsü şöyle der:                                          

    Hacılar köyüne bastığım oldu,                                                                            
    Tütünümün dengi yastığım oldu,
    Aman dostlar bakın benim çareme,
    Tütünün tozunu basın yareme.    

    Cumhuriyet savaşlardan çıkıp da, ekonomik gelişmesine odaklanınca 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı patlak verir. Bunalımın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle sınırlı olan dışsatımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa düşer. Köylü gelirinin bu denli düştüğünü gören Mustafa Kemal Atatürk,Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur:

  • “Bizim maaşlarımızla halkın geliri arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.”

    Teklif kabul edilir.

    Cumhuriyet ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik yaşamı yönetecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet eliyle yapmaya karar vermiştir. Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir. Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı. 

    Ben, çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir, bankaya yatırırdım. Bu ekonomik kalkınma atılımını bir yerli malı seferberliği izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve fındık ikram ettik. Çayı Kazova’nın kızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker dışarıdan satın alınıyordu.

    Cumhuriyet yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek istemiştir. Bu bir milli savunma sorunu idi.

  • Atatürk diyor ki; “700 km demir yolumuz var, bir km’si bile bizim değil.”

    1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın deyimi ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık.
    Hoş bir fıkra var: İlk tren Erzurum’a varınca belediye başkanı nutuk veriyor;

    “Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler, vallahi de zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi, sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağıza kadar tren getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.”

    O vakit bir vatandaş sorar: “Peki biz 57 gün ne yapacağız?”

    Değerli Dinleyicilerim,  

    Ben 1929 yılından başlayarak Cumhuriyetle birlikte iyili kötülü olayların içinde çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir bölümüne ben tanık oldum. Bunların arasında beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal Atatürk 1937 yılında Sivas lisesinde benim bulunduğum sınıfa geldi. Atatürk adı çevresinde oluşan efsanenin etkisindeyiz. Gözleri o denli kuvvetli imiş ki, gözlerine bakan çarpılırmış. İlkin korka korka, gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere 45 dakika doya doya baktık. Dersimiz hendese idi (yani Geometri). Atatürk, dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin (AS: Üçgen) nasıl eşit sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o vakit üçgene müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma harflerini koydu.Atatürk’ün birden kaşları çatıldı ve Saadet’e neden Yunan harfleri kullandığını sordu. Saadet, hocamız böyle yazdı, ben de onun için kullanıyorum deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey topu Bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı buldu, yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi yerine a, b, c yazdı. Bize; “Arkadaşlar Türk alfabesi matematik terimlerini de ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden abc’li yeni kitabımız geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok önem verirdi.

    Halkçılık onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok hoşlanırdı. Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın O’nu Samanpazarı’nda bir kahvede, halka karışmış Zeybek oynarken bulmuşlar.

    Cevat Dursunoğlu şunları yazdı: “Mustafa Kemal Paşa Erzurum kongresine gitmektedir, yıl 1919. Ilıca köyüne varınca bir ağacın altına oturup kahve içmek isterler. Kahveler içilirken yolda bir kağnı belirir. Pılı pırtı yüklü kağnıda iki de delikanlı oturmaktadır. Kağnıyı yetmişlik bir ihtiyar sürmektedir. İhtiyar çağrılır. Paşa sorar: “Baba nereden gelip, nereye gidiyorsun?” İhtiyar: “Çukurova’dan gelirem, Erzurum’a gidirem.” Paşa sormaya devam eder: “Baba Erzurum’da ortalık karışık, savaş tehlikesi var. Eşkıya tehlikesi var, niye gidiyorsun? Çukurova’da geçinemedin mi?” İhtiyar Mevlut Dayı “O nasıl söz paşam Çukurova verimli topraktır, insanı diksen yeşillenir. Bizim uşaklar da çalışkandır, bey gibi geçinip gidiyorduk. Ama duymuşam ki padişah Erzurum’u düşmana verecekmiş, gelmişem ki görim, kimin malını kime verir?” der. Paşa yanındakilere der ki “Arkadaşlar bu milletle başarılamayacak hiçbir iş yoktur.”

    Değerli dinleyiciler

    Size Atatürklü yıllardan unutamadığım bir olayı daha anlatacağım. 1930’lu yılların başında sanıyorum, Atatürk, gece geç vakit Mısır Büyükelçiliğini ziyaret eder. Sabaha kadar yenir, içilir, eğlenilir. Güneş doğarken Atatürk Mısır elçisini balkona çağırır ve şunları söyler.

  • “Buradan güneşin doğuşunu nasıl görüyorsam, esir milletlerin de birer birer kurtulacaklarını ve bağımsızlıklarını elde edeceklerini öyle görüyorum.”

    Atatürklü Cumhuriyet her zaman sömürgecilere karşıt, küçük devletlerden yana, onurlu bir politika uygulamıştır. Cezayirli gençler Fransız sömürgecilere karşı kanlı bir savaş verirken ellerinde Mustafa Kemal’in resmini taşıyordu.

    Hindistan bağımsızlığının büyük lideri Gandi İngiliz parlamentosunda şöyle konuşuyordu:

    “Haydi beni tutuklayın, ama tutuklamakla iş bitmiyor. İşte Türkler, kendi cenaze törenleri için hazırlanan tabutu istilacıların başında parçaladı.”

    Pakistan’ın ilk cumhurbaşkanı Muhammed Ali Cinnah 30 Ağustos zaferimiz üzerine şöyle diyecekti: “Bu zafer bütün esir milletlerin zaferidir.”

    İngiliz başbakanı Lloyd George, Çanakkale savaşının en büyük destekçisi idi. Türkler koca İngiliz İmparatorluğunu Çanakkale’de dize getirince Lloyd George parlamentoda şöyle konuşacaktı:

    Tarih nadiren dahi yetiştirir, bizim talihsizliğimiz şu ki; böyle bir dâhiyi bugün Türk milleti yetiştirmiştir, ne yapsak, ne tarafa gitsek Mustafa Kemal’in iradesini kıramadık, ben istifa ediyorum.”

    Değerli dinleyicilerim,

    Ben yüz yaşına yaklaşmış bir faniyim. Öyle zannediyorum ki İngilizce, Türkçe, Fransızca kitaplarım, makalelerim ve Amerika’da Norveç’te, Rusya’da, İngiltere’de, İran’da ve Türkiye’nin birçok kentinde yaptığım konuşmalarımla bu kadar güçlüklerle bana emanet edildiğine inandığım Cumhuriyete karşı görevimi yaptım

    Genç arkadaşlarım, Atatürk Cumhuriyeti özellikle sizlere emanet etmiştir. Onu çağdaş ve gelişmiş memleketlerin daha yücesine çıkarmak sizin çalışmalarınıza ve çabanıza bakıyor. Bu görevi başaracağınıza ben inanıyorum.

    Konuşmamı bitirirken hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.”
    ====================================
    Dostlar,

    Tarihsel değerdeki bu konuşma metnini bize ulaştıran yurtsever – Atatürkçü dostumuz, Dışişleri emekli uzmanlarından Sn. Duran Aydoğmuş’a içten teşekkür ederiz..

    Günümüzün nankör ve vefasızlarının dikkatine sunarız.

    Hainleri geçiyoruz, çünkü onlar umarız, iflah olmaz.

    Türkiye Cumhuriyeti, sonsuza dek yaşayacaktır, Yüce ATATÜRK’ün sözleriyle “Payidar kalacaktır.”..

    Sevgi ve saygı ile. 04 Ağustos 2019, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
    Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

ZAFERDEN İHANETE

ZAFERDEN İHANETE

S

Suay Karaman 

İhanet, yıllardır türlü biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresine ev sahipliği yapan, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun temellerinin atıldığı Sivas’ta, AKP’li Belediye, İstiklal Caddesi’nin adını ‘Şehit Muhammed Mursi’ olarak değiştirilmesi kararı aldı. Gelen yoğun tepkiler nedeniyle Sivas Valisi, belediye başkanıyla görüşmüş ve belediye meclisinde alınan karar, uygun görülmemiştir. Böylece İstiklal Caddesi’nin adı değiştirilmemiştir.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” söylemi hala kulaklarımızda, yitirdiğimiz insanların acısı yüreklerimizdedir. Yargılandığı mahkeme salonunda ölen ve Türkiye’deki camilerde gıyabi cenaze namazları bile kılınan Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler adlı radikal örgüt ile birlikte Mısır’da iktidar olmuştu. Ancak toplumun yaşam biçimine sık sık müdahale ederek, kendi sonunu hazırlamıştı.

Bursa Anakent Belediye Başkanı’nın, belediye meclisinde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda toplu taşıma araçlarının ücretsiz olmasını isteyen üyelere “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” söylemi büyük tepkilere neden oldu.

26 Ağustos 1922 günü Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos tarihinde Dumlupınar’da ordumuzun büyük zaferiyle sonuçlanmıştır. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı ile emperyalist devletler ve kullandığı maşalar kesin olarak yenilgiye uğratılmış ve devletimizin kurulmasını gerçekleştiren yaşamsal önemde bir başarı kazanılmıştır. 30 Ağustos, ulusumuzun Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği mücadeleyi zaferle taçlandırdığı ve aynı zamanda dünyanın tüm mazlum uluslarına yol gösteren önemli bir tarihtir.

  • 30 Ağustos, tutsaklıktan özgürlüğe, işgal utancından, bağımsızlığın onuruna ulaşıldığı büyük zaferimizin yıldönümüdür.

1 Nisan 1926’da kabul edilen Zafer Bayramı Kanunu’nda, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı gününün Zafer Bayramı olarak kutlanacağı belirtilmiştir. Zafer Bayramı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan bir ulusal bayramdır. Yerel yönetimler ve seçilmiş görevliler, bayram günleri yapılan etkinlik ve törenlere yalnızca hizmet götürmek, topluma kolaylık sağlamakla yükümlüdür. Bayramı eleştirmek, yok saymak gibi farklı tutumda bulunma seçenekleri kendilerine verilmemiştir. Aksi davrananlar hakkında hukuki sürecin başlatılması ve gereğinin yapılması gerekir. Anayasa ve yasaları hiçe sayan, devletin kurallarını, geleneklerini bilmeyen, Türk Milletine meydan okuyan, bölücü ve gerici tüm siyasilerin ve seçilmiş yerel yöneticilerin bunları bilmesi gerekir.

Kurtuluş Savaşımızı “keşke Yunan galip gelseydi” diyen fesli ve püsküllülerden öğrenenler “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” diyecek ölçüde ileri giden Bursa Anakent Belediye Başkanı görevden alınarak, yerine yeni görevlendirme (kayyım)  yapılmalıdır. Cumhuriyet ve demokrasi karşıtı demeçleri ile dikkat çeken Bursa Anakent Belediye Başkanı, aynı zamanda belediyenin on şirketinin yönetim kuruluna kendini atamış ve belediye başkanlığı maaşının yanında on şirketten ayda 80 bin TL dolayında aylık alarak, açgözlü ve fırsatçı olduğunu da kanıtlamıştır. Bu olay karşısında iktidar partisi ile küçük ve milliyetçi geçinen ortağı ne yapacaktır, ne söyleyecektir; bekleyip göreceğiz…

  • Cumhuriyetin erdem (fazilet) olduğunu bilmeyenler, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı benimsemeyenler, ihanetin ortasındadırlar.

MİLLET VE TARİKATLAR

MİLLET ve TARİKATLAR

celal topkan ile ilgili görsel sonucu

Celal Topkan
20. Dönem CHP Adıyaman Milletvekili

Prof. Dr. İlber OrtaylıKendine özgü dili olanlara millet denir.
Sonu …li …lı ile bitenlerin soyu belirsizdir.
Amerikalı, Kanadalı, Perulu, Pakistanlı, Avustralyalı Arjantinli, Şilili, Yeni Zellandalı, İsviçreli… diyebilirsiniz.
Çünkü bunların kendine has dilleri yoktur. Millet değiller.
Türk’e Türkiyeli, Alman’a Almanyalı, Fransız’a Fransalı, İtalyan’a İtalyalı, İngiliz’e İngiltereli, Rus’a Rusyalı, Japon’a Japonyalı diyemezsiniz.
Çünkü bunların kendine has dilleri vardır. Bunlar millettir” diyor.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın millet tanımı, evrensel ve sosyolojik bir tanımdır.
Osmanlı Devleti’ni kuran Osmanoğulları Türk’tü. Osmanlı devleti kurulduğunda Türkçe konuşuluyordu. Devlette yazışmalar Türkçe yapılıyordu.
Osmanlı Devleti fetihler yapıp imparatorluk olunca, Devletin başkenti İstanbul’da, Türklerin yaşadığı Anadolu’da adına Osmanlıca denilen Türkçe, Farsça, Arapça karışımı bir dil kullanılmaya başlandı. Devlette yazışmalar, Türkçe, Farsça, Arapça karşımı bir dille yapılmaya başlandı. Kendine özgü bir dili olmayan Osmanlı Devleti, millet olma niteliğini yitirdi. Osmanlı denilmeye başlandı.

Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Hicazı fethedip, kutsal emanetleri İstanbul’a getirmesi ile birlikte Osmanlı Padişahları, “Halife” unvanını taşıma başladılar. Osmanlı Devleti’nde, toplumsal, siyasal ve kültürel yapıya:
– Kuran dışı üretilmiş kurumlar olan,
– Kendilerine göre din anlayışı ve kural koyan,
– Allah’ı ve dini kullanarak çıkar ve güç sağlayan tarikatlar egemen olmaya başladılar.

Bu değişimle birlikte süreç içinde Osmanlı Devleti önce durakladı, ardından gerilemeye başladı. 1918’e gelindiğinde iflas etti ve çöktü. Batı’nın emperyalist ülkelerince işgal edildi.

Mustafa Kemal’in yönetiminde Büyük bir Kurtuluş Savaşı başlatıldı. Savaş büyük bir zaferle sonra erdi. Batı’nın işgalci emperyalist devletleri Anadolu’dan atıldı. Osmanlı Devleti’nin Saltanata ve hilafete dayanan yönetim anlayışına son verildi. Halk egemenliğine dayanan Cumhuriyet yönetimi kuruldu. Halk egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’da yaşayan Türklerin kendilerine özgü bir dillerinin olmasına, millet yapmaya karar verdi; Harf devrimi yapıldı.

Harf devrimi ile Türkçenin konuşulduğu harflerden oluşan bir dil geliştirildi.
Türk Cumhuriyeti kendine özgü bir dili olan bir millet oldu.
Türkçe, Farsça, Arapça karışımı konuşma ve yazışmaya son verildi.
Konuşma ve yazışmalar, Türkçe yapılmaya başlandı.
Tarikatların örgütlenme ve güç oluşturma merkezleri olan tekke, türbe ve zaviyeler kapatıldı.
Tarikatların, toplumsal, siyasal ve kültürel egemenliklerine son verildi.

Egemenliklerine son verilen tarikatlar, Atatürk’ün yönetiminde, 29 Ekim 1923 – 10 Kasım 1938 arasında yer altına indiler. Mücadelelerini kapalı kapılar arkasında sürdürdüler. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, tarikatların önleri yeniden açıldı. Yer altından yer üstüne çıktılar. Hemen harekete geçtiler.

Mustafa Kemal Atatürk’e,
Mustafa kemal Atatürk’ün yönetiminde halk egemenliğine dayanan Cumhuriyeti kuran,
Harf Devrimi başta olmak üzere Devrimleri yapan CHP’ye,
Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine,
Harf Devrimi başta olmak üzere Devrimlere,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü bir dilinin olmasına ve millet olmasına saldırmaya başladılar.

Tarikat mensuplarının kurdukları AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde, tarikatların desteği ile tek başına iktidara geldi.

  • AKP iktidarı ile birlikte tarikatlar, devleti ele geçirdiler.

Osmanlı Devleti’nin son 300 yılında olduğu gibi toplumsal, siyasal ve kültürel yaşama egemen oldular. Özellikle de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü bir dilinin olmasını ve millet olmasını sağlayan Harf Devrimine savaş açtılar.

Kendisi de bir tarikat üyesi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan,

  • “…kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın, kimse bizin karşımıza Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına almış bir iktidarız.. ” dedi.

    Millet olmanın simgesi ve göstergesi olan Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü yasakladı. Gelinen noktada tarikatların Cumhuriyetin kendine özgü bir dilinin olmasını ve millet olunmasını sağlayan Harf Devrimine karşı başlattıkları mücadele artarak ve derinleşerek sürüyor.

Tarikat mensuplarının kurdukları, üye ve örgütleri ağırlıklı olarak tarikat mensubu olan AKP ile işbirliği yaparak devleti ele geçiren Tarikatlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin dilini Arapça yapmak, millet yapısına son vermek, teokratik bir devlete dönüştürmek istiyorlar.

Bunu görmek, önlem almak ve engellemek gerekiyor.

31 Mart 2019 yerel seçimleri, bunun için bir fırsattır.

Yoksa Türk milleti, millet olma niteliğini yitirir.

ABD’de bilim çıkmazına önerilen bir model olarak Atatürk

ABD’de bilim çıkmazına önerilen bir model olarak Atatürk

Gülgün Türkoğlu

Gülgün Türkoğlu

gulguntp@yahoo.com
https://www.gazeteduvar.com.tr/ 31.3.19

Yazar, sıradan, hatta zaten başka türlü olamayacağını düşündüğümüz bir şeye işaret eden “hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözünün, söylendiği dönemde söylenebilmesinin tartışmaya açık ve cesur bir söz olduğu belirtiliyor. Atatürk’ün bu sözündeki ilim ve fen sözcüklerinin, yan yana kullanımlarındaki denge ustalığını, sözcüklerin etimolojilerini ve kültürel bağlamdaki yerlerini inceleyerek anlaşılır kılıyor.

Stony Brook Üniversitesi, Felsefe Bölümü Kürsü Başkanı Robert Crease, aynı zamanda bir bilim tarihi uzmanı. ABD’de yayımlanmasının üzerinden, henüz bir hafta bile geçmemiş olan,

  • The Workshop and the World: What Ten Thinkers Can Teach Us About Science and Authority 

adlı kitabı, bilim dünyasında ilgiyle karşılandı.

  • Etkisi dünyaya yön verecek denli önemli on düşünürden birisinin Atatürk olduğunun saptandığı

bu kitap, Türkiye’de farklı bir heyecana neden oldu.

Artık, buzulların eridiği konusunda bile inandırıcı bulunmayan, belirli çıkar gruplarının yararına eğilip bükülebilen bilime, prestijinin nasıl geri kazandırılabileceği konusunda beş yıl çalışan Crease, tarihe bakmayı deniyor.

Tarihte, bilimin bir otorite haline gelmeye başladığı dönemlerde, buna güçlü bir biçimde karşı koyanların olduğu biliniyor.

Yazar, bilim taraftarlarının, meslek yaşamlarını hatta, canlarını tehlikeye atarak aldıkları karşı tedbirleri incelemiş.

Bilimin bir otorite olarak tesis edildiği günlerden, artık güvenilir bulunmaktan uzaklaştığı günümüze gelinceye dek, nerede yanlış yapıldığının izlerini sürmüş.
=======================================

what’s up ile iletiyi yollayan sevgili dostumuz Dr. Serol Deveci‘ye şükranla..

Başta AKP = RTE olmak üzere he-ke-sin Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün söylem ve eylemlerini bir kez daha özenle ve yansızlıkla  değerlendirmelerini öneriyoruz..

İnanılsın ki, emin olunsun ki, böylesi bir davranış her-ke-se iyi gelecektir…

Dr. Ahmet SALTIK
01 Nisan 2019

MEDYA TOPLUMUN KUTUP YILDIZIDIR

MEDYA TOPLUMUN KUTUP YILDIZIDIR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

Medya; iletişim sağlayan radyo, TV, gazete ve dergiler gibi basın yayın organlarının tümü, yani kitle iletişim araçları, basın yayın organları. Günümüzde, sanal ortamda “sosyal medya” olanakları da eklendi bunlara. Toplum bu organlar aracılığı ile kanaat sahibi olur. Yönünü belirler, haber alır, görüş açıklar, karar verir. Kısacası medya toplumun yön belirlemesi, bilinçlenmesi doğruları öğrenmesi konusunda kutup yıldızı görevi görür.

  1. Son yıllarda medya organları, çeşitli isimlerle adlandırılmakta. Örneğin “yandaş medya”, “Candaş Medya”, “Yoldaş medya”, “Paralel Medya”, “Havuz Medyası” gibi adlarla belirli yayın organlarını işaret ederek onları olumsuz yönleri ile eleştirmek, suçlamak, küçük görmek veya yermek gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Kurtuluş Savaşımız döneminde bir de “Mütareke Basını” vardı. Doğal olarak çağdaş, demokratik ve hukuk kuralları egemen olan bir ülkede basın – yayın organlarının belli bir yayıncılık anlayışı ve mevzuat kurallarına bağlı ve güvenceli olması gerekir. Tarafsızlık ve bağımsızlık en temel ilkelerdendir. Basın Ahlak Yasası çerçevesinde doğru haber verme, basın ahlak ve ilkeleri anlayışı “Yanıt verme ve düzeltme” haklarının kullandırılması gibi. (Basın Ahlak Yasası, basın çalışanı gazetecilerin uymayı kabul ettikleri, yasal dayanağı olmayan bir anlaşma metnidir. 14 Şubat 1952’de Uluslararası Basın Enstitüsü’nün ilkelerine dayalı olarak benimsenmiştir.)
  2. Yandaş medya günümüzde, basının (Doğan Medya Grubunun, Demirören Grubuna verilmesi ile) yaklaşık %95’ine egemendir.  “İktidar yanlısı” basın – yayın organları için kullanılan bir deyimdir.
  3. Havuz Medyası; TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) tarafından el konan şirketlerin yayın organlarının sözde ihaleyle satış bedellerinin bir “havuzda” toplanarak, bu şirketleri satın alması istenen iktidar yanlısı kişilerin sahip oldukları yayın organlarına bu ad verilmiştir. Bu yayın organları, kayıtsız – şartsız iktidarı desteklemekte hatta güdümünde bulunmaktadırlar. Hiçbir sorgulama gereği duymayacak ölçüde iktidar yanlısı %95’lik yandaş – devşirilmiş blok içindedir.

Candaş ve Yoldaş Medya; iktidar karşıtı, muhalif basın-ayın organları için kullanılan bir deyimdir. Yazılı ve görsel basının ancak %5’lik bir dilimini oluşturmaktadır. Ancak aksine, toplumun en az %50’yi aşkın kesimince dikkatle izlenmektedir.

Paralel Medya terimi; Fetullah Gülen Cemaati ve yayın organları için kullanılıyordu. 15 Temmuz 2016’ya dek AKP iktidarının ortağıydı. İktidarı paylaşamama nedeniyle aralarının açılması ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra tümü kapatıldı.

Mütareke Basını : Osmanlı Devleti 1918’de 1. Dünya Paylaşım Savaşından yenik çıkmıştı. Mondros Mütarekesi (silah bırakışması) imzalanmış (30 Ekim 1918), başkent İstanbul dahil, anayurdun her yanı işgal edilmişti. Teslim olmayan yurtsever güçler silaha sarılarak Anadolu’da mücadele başlatmışlardı. Adı Kuvayı Milliye direnişi, önderi de Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal Paşadır.

İşgal altındaki İstanbul’da basının bir bölümü işgalcilere ve büyük devletlere yalakalık yapıyordu. Milli Mücadele tarihimizde utanç verici bir olaydır. İşgalci güçlere karşı çıkılmamasını, onların tüm isteklerine boyun bükülmesini, dahası Yunan işgaline bile karşı çıkılmaması gerektiğini istemiş ve Saltanat öncülüğünde haince yayınları ile halkı uyuşturmaya çalışmıştı. O gününün “Mütareke basını”ndan kimi örnekler :

ALİ KEMAL: “Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denilen şakiye haddini bildirecektir.” (20 Nisan 1920, Peyamı Sabah)

REF’İ CEVAT (Ulunay) : “İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak.” (21 Nisan 1919 ve 16 Mart 1920, Alemdar Gazetesi)

“Yunanlar ne kadar ebedi düşmanımız olursa olsun, bugünkü galiplerimizin bir müttefikidir, onlara karşı yapılacak hareket, İtilaf Devletlerinin kırgınlığına sebep olur. Gafletin bu derecesi görülmüş, işitilmiş şey değildir!” (23 Mart 1920, Alemdar Gazetesi)

“Mustafa Kemal isyancıdır, cezası ağır olmalıdır!” (29 Nisan 1920, Peyamı Sabah)
*****
Basın toplumun gözü, kulağı hatta beynidir. Ona yönünü bulmasında en önemli rolü oynayan, Kutup Yıldızı konumundadır. Yeter ki basın özgür – tarafsız – bağımsız olsun, tekelleşip, kartelleşmesin, nesnel (objektif) olsun.

Kimi basın kuruluşlarının Çanakkale Savaşları kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’e yer vermemelerini, adını anmayıp yok saymalarını hayret ve dehşetle karşılıyor, soruyoruz:

  • Yukarıda örneklerini verdiğimiz Mütareke Basınından da mı hiç ders al(a)madık?