“CHP taş taş üstüne koymadı” açıklaması ve gerçekler

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan:
“CHP taş taş üstüne koymadı” açıklaması ve gerçekler

Prof. Dr. Hakkı Keskin ile ilgili görsel sonucu

Prof. Dr. Hakkı Keskin
Siyasal Bilimci, Almanya ve Avrupa Parlamenter Meclisi eski Üyesi, 14.06.2018

28 Nisan 2018 tarihli TBMM gurup toplantısındaki konuşmasında AKP genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı kimliğiyle sayın Erdoğan, sanıyorum duyanları son derece hayrete düşüren, üzen ve öfkelendiren şu açıklamayı yaptı:

  • “CHP susuzluk, çöplük, hava kirliliği, tezek demektir. …
    Bunlar taş taş üstüne koymadılar. Biz istiyoruz ki bir şeyler ortaya koysunlar.”
     

Bu denli ağır hakaretleri içeren ve gerçekleri örtbas eden bir konuşma sanıyorum Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk olsa gerekir. 50 yılı aşkın bir süredir üniversite öğrencilik yıllarımı, 30 yıla varan öğretim üyeliğimi ve iki dönem milletvekilliğimi Almanya`da yapmış olmama karşın, Türkiye`deki siyaseti yakından izlemekteyim. Bu denli yetkili birinden böyle bir konuşma hatırlamıyorum. Ne Almanya ve ne de herhangi bir başka Avrupa ülkesinde, muhalefet partisine yönelik buna benzer ağır hakaretleri ve gerçek dışı söylemleri duymadım.

Bu konu beni çok büyük hayrete düşürdü ve derinden üzdü. 16 yıldır Türkiye’yi yöneten bir liderin bu sözleri söylemesine, bir bilim insanı olarak aşağıdaki yazımla yanıt vermeyi aynı zamanda  yurttaşlık görevim olarak görüyorum. 

Cumhuriyetin Kuruluş Yıllarındaki Türkiye’nin Durumu

…………………
……………………………

Osmanlı Devleti’nin Çöküşünün Hızlandıran Nedenler 

Kuşkusuz, Osmanlı Devleti bizim tarihimiz, geçmişimizdir. Ancak bu İmparatorluğun 16. yüzyıldan başlayarak hangi nedenlerden bu denli geri kaldığını, giderek yarı sömürge durumuna geldiğini ve sonunda da parçalandığını bilmek ve buna göre değerlendirme yapmak ve ders çıkarmak gerekir. 1535’te Fransa, 1580’de İngiltere, 1612’de Hollanda, 1617’de Avusturya, 1678’de Polonya, 1700’de Rusya ile yapılan ve bu ülkelere ticarette, kendi ülke girişimcilerine vermediği özel imtiyazlar  (ayrıcalıklar) tanıyan “Kapitülasyon” anlaşmaları, Osmanlı sanayisi ve ekonomisinin yıldan yıla çöküşünün temel nedeni olmuştur. İşin garibi, bu çöküş, İmparatorluğun en güçlü olduğu Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlamıştır. (AS: 1535, Fransa’ya lütfedilen ilk kapitülasyon..)

………………………….
……………………………

Mustafa Kemal Atatürk‘ün Osmanlı Geçmişinden çıkardığı Ders ve
CHP Döneminde yapılanların Özeti
 

Türk halkı, Mustafa Kemal ve kadrosu önderliğinde, tüm sömürge ülkelerine örnek olan Ulusal Kurtuluş Savaşımız kazanıldıktan ve Lozan’da Türkiye’nin bağımsızlığı kabul ettirildikten sonra, Atatürk esas savaşın, Ortaçağ düzeyinde geri kalmış, ekonomisi çökmüş, borçlu, yoksul, eğitimsiz Türkiye’yi, “Çağdaş ülkeler düzeyine çıkartmak” olduğunu söylemektedir. 

Bunun için kararlı ve hızlı bir tempoyla yepyeni bir siyasal anlayışla, tam bağımsız ve kendine yeter ekonomiyi, her alandaki altyapıyı, eğitimli ve sağlıklı bir nüfusu olan Türkiye Cumhuriyetini, ivedi olarak yaşama geçirime yarışı başlar.

Öncelikle halkın ve ülkenin günlük kitlesel gereksinimleri olan yiyecek, giyecek, temel sanayi ürünlerinin, ulaşım hizmetlerinin yerli üretimle karşılanması, kalkınma atılımında temel ilke olarak benimsendi. Gerekli yatırımları yapacak ulusal özel sermaye son derece yetersiz olduğundan, kısa süre sonra Devletçilik ilkesi benimsenerek, 5 Yıllık Kalkınma Planları çerçevesinde kollar sıvandı. İlk yıllarda gerekli hukuksal altyapının oluşması sağlandı ve hedefleri yerine getirecek banka, ticaret ve sanayi örgütlenme ağı kuruldu.
……………………….
………………………..

1929-1939 yıllarında sağlanan bazı ekonomik göstergeler 

Üretim\Yıllar 1929 1939 artış (%)
İplik üretimi (100 ton) 23 90 42
Şeker üretimi (1000 ton)  8 95 1,008
Çimento üretimi (1000 ton) 65        284     337
Krom üretimi (1000 ton) 16 183 1,044
Taşkömürü üretimi (1000 ton)      1,451     2,696      86
Elektrik üretimi (mil. kW saat)         106 253     233
Bakır üretimi (1000 ton)      561
Cam üretimi (1000 ton)     419
Kağıt üretimi (ton)     745
Türkiye sınırlarındaki demiryolu ağı (km)      4,000      7,326       55
Karayolu ağı (km)    29,636    41,600       41

1938’e gelindiğinde, yerli üretimle halkın ve ülkenin şeker, çimento, ağaç ürünleri, lastik, deri, bakır ve bakır ürünleri gereksinimi tümüyle; tekstil, kağıt, toprak ve seramik ürünleri ise çok büyük ölçüde karşılandı.

……………………..
……………………..

AKP hükümetleri 2002-2017 döneminin ekonomik göstergeleri: 

  • Ulusal gelir ortalama yılda % 4,8 olarak büyümüştür.
  • Enflasyon ortalama yılda % 10,4 olmuştur.
  • Türk Lirasının ABD Doları karşısındaki değeri 2003-2010 yıllarında 1,50 TL olarak kalması sağlandı. Ancak 2011’den sonra TL’nin $ karşısındaki değer yitiği her yıl artarak Haziran 2018’ de 5,50 TL oldu.
  • İşsizlik ortalama olarak yılda % 10,7 oldu. Gençlerde ise bu oran % 25`i aşmaktadır.
  • 2002’de 15 milyar $ olan dış ticaret açığı, 2017 sonunda 77 milyar Dolara çıkmıştır.
  • Türkiye’nin toplam dış borcu 2002’de 129,6 milyar Dolardan 2017 sonunda 453,2 milyar Dolara tırmanarak, ulusal gelirin %53,3’üne ulaşmıştır.
  • Türkiye’nin 1 yıl içinde 236,8 mılyar $ dış borç ödeme yükümlülüğü var. Döviz rezervlerinin büyük ölçüde azalması nedeniyle, örneğin yüz Dolarlık dış borç ödemesi için devlet kasasında yalnızca 60 Dolar bulunmaktadır (Mehtap O. Ertürk, Sözcü, 5.2018)..
  • AKP döneminde başta kamu iktisadi kuruluşları ve fabrikalar olmak üzere satılan devlet varlıklarından 65-70 milyar $ sağlanmıştır.
  • 16 yıllık AKP döneminde devlet varlıklarının satılmasından sağlanan bu geliri yapılan dış borca eklersek, toplam 523,2 milyar Dolar kaynak elde edilmiştir. Ayrıca Dolar kuru ortalamasıyla bu sürede toplam olarak 2,1 trilyon dolar vergi alınmıştır. Bu kaynağın nereye, nasıl harcandığının açıklanması ve bilinmesi gerekir.
  • AKP hükümetlerinin sürekli olarak övündükleri yolların, köprülerin, Avrasya tünelinin, 3. hava alanlarının yapılma maliyeti, Devlet varlıklarının satılmasından sağlanan 65-70 milyar Dolarla fazlasıyla yapılacağı inancındayım. En pahalı yatırımlar arasında yer alan Avrasya Tünelinin maliyeti 1,2 milyar Dolardır. Muhalefet partilerinin bu konuları ayrıntılarıyla araştırmaları gerekmektedir. Yukarıda ad ad sıralanan 1923-50 yıllarına dek yapılan fabrika ve kuruluşların ve 1950 sonrasında kamu varlıklarına ait kurumlar, fabrikalar, limanlar, madenler, AKP döneminde yıldan yıla çoğu yabancı firmalar olmak gerçek değerlerinin altında ve genellikle AKP’ye yakın firmalara satılmıştır. Günümüzde muhalefet partilerince yapılan yoğun eleştirilere karşın, şeker fabrikaları da satılmıştır. Buna karşın AKP döneminde devlet tarafından yeni bir fabrika açılmamıştır.
  • 2002’de hane halkı borç yükünün, hane halkı harcanabilir gelirine oranı %4’ten 2015’te %51`e ulaştı. Çalışanlar, gelirinin yarısını bankalardan aldıkları borçlara ödemekte (Sözcü, 30.5.2018). Bu dönemde gelir dağılımındaki adaletsizlik ve dengesizlik daha da artmıştır. OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizliğinde Türkiye ilk 3 ülke arasında yer almaktadır. Türkiye`de 2016 sonunda yüksek gelirli nüfusun % 20`si ülke gelirinden %47,2 pay alırken, en düşük gelir dilimindeki %20 nüfus (16 milyon) ise toplam gelirden %6,2 pay alabilmektedir.
    ===================================================

    Dostlar,

    Saygın bilim ve siyaset insanı Prof. Dr. Hakkı Keskin‘in değerli ve kapsamlı çalışması 10 sayfayı aşkın bir emek ürünü..
    Yukarıda bir ölçüde paylaştık..
    Tümünü okumak için lütfen tıklayınız.. ve de paylaşınız..

    RTE’nin CHP tas tas üstüne koymadi savı ve gerçekler HAKKI KESKİN

    Sevgi ve saygı ile. 21 Haziran 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Önce Vatan mı? Adalet mi?

Önce Vatan mı? Adalet mi?

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu

Yaşamımız boyunca yanıtlamakta güçlük çektiğimiz ikilemlerle karşılaşırız.  Herkesin başına gelmiştir. Çocukluğumuzda kimi aile büyükleri ya da tanıdıklar bizi zor durumda bırakmak için “anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” sorusunu yöneltirlerdi. Sonraki yıllarda çok daha başka ikilemlerle karşılaşır olduk. Bazı konular insanların önüne ikilem olarak gelmemeli. Ancak ne yazık ki yaşam bu ikilemleri önümüze getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, asla ikilem olarak karşımıza çıkmaması gereken duyarlı bir ikileme yanıt verdi. Hem de sorulmadan…

Muharrem İnce Sözcü gazetesi ile yaptığı görüşmede, “Hani ‘Önce Vatan’ yazar ya bütün askeri birliklerde, bence ‘Önce Adalet” olmalı. Adalet yoksa orası vatan değildir artık, orası toprak parçası olmuştur.” dedi.

Yazının bütünü okunduğunda biraz daha hoşgörüyle değerlendirebiliyorsunuz. Ancak bu sözler gazete manşetlerine “Önce vatan değil, önce adalet olmalı” şeklinde yansıdı. Belleklerde bu yer etti. Bu başlık üzerinden de İnce’ye ağır eleştiriler yöneltildi.

Özel olarak bir soru yöneltilmediği halde Muharrem İnce’nin böyle bir ikilemi ortaya atıp bu ikileme bir yanıt bulmaya kalkışması gerçekte kendi düşüncesi değilse, en iyimser bakıldığında siyasetteki acemiliği olarak değerlendirilebilir.

Vatan kavramı da, adalet kavramı da insanlar kadar ulusların yaşamında  gerçekten son derece önemlidir. Ancak her şeyden önce vatan kavramı (AS: ülküsü!) adalet kavramına (AS: ülküsüne!) göre çok daha somut bir kavramdır ve hiçbir zaman ikisi arasında bir öncelik karşılaştırması yapılamaz.  Bu nedenledir ki Mustafa Kemal Atatürk’e ait olduğu bilinen “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünü her fırsatta söyleriz.

Vatan olmayınca ne adalet olur, ne insan hakları ne de öbür özgürlükler. Hangi inanca, hangi ideolojiye inanırsanız inanın, inancınızı, ideolojinizi yaşama geçirmek için bir vatan toprağına gereksinim duyarsınız. Bir vatanınız yoksa idealleriniz değil ancak hayalleriniz vardır. Evet vatanı kuru bir toprak parçası olmaktan çıkaran kimi değerler için mücadele etmeliyiz. Ama o toprak parçası olmadan hiçbir değerimiz yaşama geçemez. Kupkuru hayalden ibaret kalır.

Bir vatana sahip olamadıkları için ulus bile olamamış toplulukların yüzlerce yıl bir vatana sahip olabilmek için kanlı mücadeleler verdiklerine tarihte pek çok örnek vardır. Bu insanların sahip oldukları adalet, en fazlasından onlara “lütfen” bahşedilecek kadar bir adalettir.

Bu konuda kafalar bir kez karıştığında, vatanını kurtarmak için Osmanlı Padişahına isyan eden Mustafa Kemal Paşa’ya yürürlüteki adalet sistemi çerçevesinde “asi” deyip idama mahkum edilmesini de yadırga(ya)mazsınız. Bugün vatanına yönelik saldırıyı püskürtmek için canhıraş mücadele veren Beşar Esad’a da “katil-despot” sıfatı yakıştırıp verdiği vatan mücadelesine burun kıvırırsınız.

Gerçek vatanseverler aynı zamanda adalet savaşçılarıdır. Ancak hiçbir zaman vatan kavramının (AS: ülküsüne!) önüne başka kavramları geçirmezler.

Bütün okurların bağımsız bir vatanda, özgür, adil, aydınlık günlerde bayram gibi bayram kutlamasını dilerim. Güzel günler göreceğiz…

19 Mayıs 1881’in 125. Yılına Armağan : EMPERYALİZM TÜRKİYE’den NE İSTİYOR?

19 Mayıs 1881’in 125. Yılına Armağan : EMPERYALİZM TÜRKİYE’den
NE İSTİYOR?

Dostlar,

12 yıl önce, 2006’da, ADD Genel Başkan Yard. iken Viyana‘da bir konferans vermiştik.
ADD Avusturya Şubeleri kurucu başkanı dostumuz Sn. Erol Güçlü’nün çağrısı ile o ülkede idik. Erol bey ve arkadaşları inanılmaz bir özveri ile çalışmaktaydılar.

AKP iktidarı Türkiye’nin başına bir küresel proje ile getirilmişti 3 Kasım 2002 seçiminde. 57. Koalisyon hükümetinin 2 ortağından MHP Genel Başkanı Bahçeli durup dururken (!?) ortaklıktan çekilmiş, Başbakan Ecevit’in “has” (!?) adamlarından Hüsamettin Özkan ve İsmail Cem CHP’den ayrılmış ve süregelen ağır 2001 ekonomik bunalımı ortamında erken seçime gidilmişti.

AKP yeni kurulmuş, programı dışarılarda yazılmış, bir an önce misyonuna koşulmak istiyordu. Öyle de oldu, seçmen, ekonomik bunalıma tepki ile %34 dolayında oy ile TBMM’nin 2/3’üne yakın sandalyesini, -seçim sisteminin de azizliği ile- bu çiçeği burnunda partiye vermişti. AKP, Erdoğan önderliğinde Türkiye’yi hızla dönüştürmeye başlamıştı. Biz 2004 Haziran’ında merhum Ertuğrul L. Kazancı ile ADD yönetimini almış, Genel Başk. Yrd. görevini üstlenmiştik. 2 yıl olup biteni halkımıza anlatmaya çabaladık konferanslarla vb. çabalarla. 2006 Haziran’ında biz de Genel Başkanlığa aday olmuştuk ancak yurt içi ve dışı Aydınlanma çalışmalarımızı sürdürüyorduk.

Bu bağlamda Viyana‘da idik seçim kampanyası sürerken. Ulusun dikkatini çekmek isitiyorduk

  • EMPERYALİZM TÜRKİYE’den NE İSTİYOR??

Kapsamlı bir power point yansısı demeti (yansı sayısı 125’i aşkın) hazırlamıştık ve dolaşıp anlatıyorduk.. Mustafa Kemal ATATÜRK, kendi doğum gününü “19 Mayıs” olarak sevinçle kabul etmişti. 19 Mayıs 1919’un 87. ama gerçekte Mustafa Kemal’in doğumu 19 Mayıs 1881’in 125. yılında idik ve bu ince espriye de gönderme yapmak için bu konferansı 125. yıla adadık..

Dosyayı indirmek için lütfen tıklar mısınız??

19_Mayis’in_125._Yilina_Armagan_Emperyalizm_Turkiye’den_Ne_Istiyor_VIYANA_konf.

 2006 verilerini günümüzle karşılaştırma olanağı da bulunabilir böylelikle..
Ekonomide duvara nasıl dayandık adım adım…

Sevgi ve saygı ile. 20 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Akkuyu kapitülasyonu

Akkuyu kapitülasyonu

Çiğdem Toker
Cumhuriyet, 06 Nisan 2018
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Kapitülasyon kısa tanımıyla bir devletin bir başka devlete tanıdığı ayrıcalık. Daha uzun tanımda ise iktisadi, sosyal ve siyasi ayrıcalıkların, tek yanlı hukuki işlem veya anlaşmalar yoluyla tanınması diye ifade ediliyor. 
Türkiye, Rusya’ya Akkuyu’da dört reaktörlü bir nükleer güç santralı (NGS) kurma iznini sekiz yıl önce imzalanan bir milletlerarası anlaşma ile verdi. Şüphesiz Resmi Gazete’de yayımlanan (6 Ekim 2010) bu milletlerarası anlaşmanın, başında yahut herhangi bir yerinde kapitülasyon sözcüğü geçmiyor. 
Fakat, Türkiye’nin TETAŞ (Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş.) üzerinden verdiği kilovatsaat başına 12.35 cent alım garantisi başta olmak üzere Akkuyu NGS için Rusya’ya sağladığı olanaklar karşısında bu anlaşmayı kapitülasyon diye nitelemek abartı sayılmaz. (NGS’nin yapımı, inşaat finansmanı Rusya’da görünse de Rusya’nın 7-8 milyar dolarlık kısmının Türkiye’ce karşılanmasını istediğini ancak bu durumun çözülemediği için askıda kaldığını not düşelim.) 
Akkuyu’nun -özellikle Avrupa’nın kademeli olarak nükleerden çıkış kararları ve ülkemiz açısından da güncellenmiş elektrik enerjisi talep projeksiyonları dikkate alındığında- bir ihtiyaç değil, siyasi bir tercih kimliği daha çok ortaya çıkmaktadır. Bu devasa ölçekli inşaat Rusya’nın desteğini almak ve şirketlere iş sahası yaratarak siyasi ömrü sağlamlaştırma işlevi görecektir.

Atık yönetimi muğlak 
Atık yönetimi bir NGS’de temel kritik alanlardan biri olmasına karşın Akkuyu’da atıkların nasıl yönetileceği belirsizdir. Bu konunun nasıl muğlak bırakıldığı, 6 Ekim 2010 tarihli milletlerarası anlaşmanın “yakıt, atık yönetimi söküm” başlıklı 12. maddesinden de anlaşılabilir: 
Madde 12 
YAKIT, ATIK YÖNETİMİ VE SÖKÜM 
1.Nükleer Yakıt, Proje Şirketi ve tedarikçiler arasında yapılan uzun dönemli anlaşmalar bazında tedarikçilerden temin edilir. 
2.Taraflarca mutabık kalınabilecek ayrı bir anlaşma ile Rus menşeli kullanılmış nükleer yakıt, Rusya Federasyonu’nda yeniden işlenebilir. 
3.Taraflar, devletlerinin yürürlükteki kanunları ve düzenlemeleri izin verdiği ölçüde, nükleer yakıt, kullanılmış nükleer yakıt veya herhangi bir radyoaktif materyalin sınır ötesi taşınması da dahil olmak üzere, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla, nükleer materyallerin sınır ötesi taşınmasına ilişkin gerekli tüm ilgili onay, lisans, kayıt ve rızaların alınmasında Proje Şirketi’ne yardım eder. 
4.Proje Şirketi, NGS’nin sökümü ve atık yönetiminden sorumludur. Bu çerçevede, Proje Şirketi yürürlükteki Türk kanun ve düzenlemeleri ile öngörülen ilgili fonlara gerekli ödemeleri yapacaktır. 
 
Devlet sırrını yabancılar biliyor 
CHP Enerji Komisyonu Başkanı Necdet Pamir 2014’teki kritik bir gelişmeyi hatırlatıyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Türkiye’ye, Akkuyu NGS konusunda 39 başlıkta uyarıda bulunduğunu ancak açılan davada talep edilmesine karşın bu uyarıların “devlet sırrı olduğu” gerekçesiyle mahkemeye sunulmadığını belirtiyor. İnsanların aklıyla alay edildiğini söyleyen Pamir, “Düşünün Türkiye’nin devlet sırları Uluslararası Atom Enerjisi’ndeki uzmanlarca hazırlanmış. Onlar biliyor ama bizim bilmemiz istenmiyor” diyor. 

Durmaksızın 20 milyar dolar yatırım tutarı vurgulanan Akkuyu’da, Rusya’nın 15 yıl boyunca, 12.35 cent üzerinden satacağı üretim gelirleriyle, yapacağı harcamayı fazlasıyla çıkaracağını unutmasak iyi olur. Milletlerarası anlaşmaya, bundan sekiz yıl öncesinin dolar kuru dikkate alınarak konulmuş 12.35 cent, bugünkü kur ortamında ürkütücü bir fiyattır. Akkuyu’nun kapitülasyon olmadığını iddia edecek olanlar önce 12.35 cent için “halk için çok iyi bir fiyattır” demesi gerekmektedir.
===================================
Dostlar,

NÜKLEER SANTRAL DAYATMASININ
HAZİN İÇYÜZÜ

CK Boğaziçi Elektrik perakende satış fiyatlarını inceleyelim. Birim Fiyat (TL/kWh) 23,09 krş. Dağıtım bedeli (13.04 krş) + %1 enerji fonu + %2 TRT payı + %5 elektrik tüketim vergisi ile yaklaşık 40 kuruşa (tek tarife) mal oluyor tüketiciye. 3 zamanlı tarifede 28 -68 krş arasında değişiyor fiyat. Kabaca, elektrik enerjisi üreten şirketin satış bedeli, tüketiciye katlanarak fatura ediliyor. (https://gazelektrik.com/tedarikciler/ck-bogazici-elektrik/birim-fiyat, 06.05.2018)

Bu durumda, 12,35 Dolar cent (kuruş) fiyatla AKKUYU NGS satış bedeli de katlanarak tüketiciye fatura edildiğinde yaklaşık 25 cent olacaktır ki, günümüz kuru ile 1 TL demektir. Bu da şimdiki fiyatın 2,5 katıdır. Açıkça fahiş bir fiyattır. Yaşamın her alanında pahalılaşmaya, enflasyona / artışına neden olacaktır, elektrik enerjisi temel bir üretim – tüketim girdisi olduğu için.. Elektrikli otomobiller bakımından da dikkate alınmaya değer..

Demek oluyor ki NGS Türkiye’de ucuz elektrik enerjisi üretmeyecek, tersine bugünkünün 2,5 katı gibi fahiş bir bedelle pazarlanarak ülkemiz daha da soyulacak. Fahiş bedelin aslan payı (yarısı) Rusya’ya gidecek, kalan yarısını dağıtıcı şirketler, Devlet ve TRT alacak. NGS’nin çevresel maliyeti bir yana, atıkların teknolojik olarak sınırlı düzeyde zararsızlaştırılması giderleri bir yana..  NGS üzerinden yüklenilen ciddi potansiyel tehlike ve riskin gerçekleşmesi durumunda ödenecek muazzam maddi – manevi bedeller ayrıca akılda tutulmalı..

Bu tablonun ayrımında değil midir AKP iktidarı??
Bir siyasal iktidar halkının – ülkesinin çıkarlarını sonuna dek ve hünerle korumak zorunda değil midir? Varlık nedeni bu değil midir?
Burada yaşanan / yaşanacak olan ise apaçık tam tersi değil midir?
Pekiiii, bu eyleme o zaman ne ad vermek gerek?
Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün uyardığı gibi

– Gaflet mi?
– Dalalet mi?
– İhanet mi?

Hangisi, hangisi??

AKP = Erdoğan NGS üzerinden bir kez daha mı kandırılıyor??
Hesap bu denli net iken nedendir bu katı inat ve dayatma?
Nedendir işin içyüzünü bilmeyen on milyonları aldatma, kara propaganda ve hatta halka karşı psikolojik savaş??!! Neden, neden, neden bu ceberrutluk??
Ne çıkarınız var bunda, ne çıkarınız var??

Hep söylenir; NGS yapımında maliyetin yaklaşık 1/5’i “komisyondur” o ülkenin her düzeyden yöneticisine. Akkuyu NGS’nın öngörülen 20 milyar Dolar maliyetinde (art-ırıl-mazsa!?) bu “rüşvet” 4 milyar Dolar ediyor! Yoksullaştırılmış halkımızın nafakasından soyulacak bu muazzam para mıdır gözleri karartan, öfkeleri kabartan? Nedir, nedir, nedir???

Almanya 2022’de NGS’lerini kapatmış olacak, kömüre dayalı elektrik üretimini %67 azaltacak  ve yenilenebilir kaynaklara (güneş, rüzgar en başta..) dayanacak. Ülkemizin yarısından az toprağı var, güneşi kıt, rüzgarı bizdekinden çok cılız, Dünyanın en çok dışsatım yapan, 5 trilyon dolara yakın hacimli 4. büyük dev ekonomisi NGS’nden çekiliyor. Biz neden tersine gidiyoruz??

Osmanlı İmparatorluğu, pa-lazlanan Batı’ya kapitülasyon vere vere battı. Lozan’da Türk kurulunun birkaç kırmızı çiz-gisinden biri kapitülasyonların kaldırılması idi. AKP iktidarı neden Batı emperyalizmine a-çık açık ve bol keseden, uzun erimli kapitülasyon veriyor? Amaç nedir? Ülkeyi gene tam sömürge – hasta adam ederek Sevr koşullarına mı sürükle-mek? Bir kez daha yazmış ve uyarmış olalım : Bu yoldan dönünüz!

Ülkenin toplam enerji gereksiniminin 10’da 1’ini sağlayacak Akkuyu NGS’nin ülkemize yıkıcı bedelini yüklemeyin. Türkiye’de 10 ampulden 1’ini söndürsek bu tasarrufu sağlarız. Tasarruf seferberliği yapalım.

Ayrıca, nükleer atık sorununun günümüz teknolojisiyle hala çözülememiş olduğunu söyle-yelim. Uzun onyıllar boyunca radyoaktif ışınım (emisyon) nükleer yakıt artıklarından yayıl-maktadır. Tam zararsızlaştırma yoktur ve atık bertarafı pahalıdır, ayrıca taşınması risklidir.

  • Kibrit kutusu kadar yıllık atık söylemleri utanç verici bilim dışı yalanlardır.

Aydın yurttaş – bilim insanı sorumluluğumuzu bir kez daha yerine getirmiş olalım.
Dileyelim okunsun ve iktidar kör inadını bıraksın..
Umutlu muyuz, hayır değiliz! Çünkü Türkiye’de milyonlar ayakta ve sokakta ama AKP iktidarı Bor şeker fabrikasını takvimine uygun olarak gene de sat-tı! Yazıklar olsun!
Bu bir siyasal tercih olamaz.
İktidar, “bunları” yapmak üzere görev getirilmiştir ve ne denli acı – kahredici ki, misyonunun gereğini yapmaktadır..
İktidar sahipleri, Büyük ATATÜRK’ün NUTUK’unda vurguladığı üzere, çıkarlarını yabancıların çıkarları ile birleştirmiş (müstevlilerin emelleri ile tevhid etmiş) görünmektedir.

  • Ülkenin tersaneleri, kaleleri…… bilfiiil işgal altındadır ve yeni bir kurtuluş savaşı zorunludur.

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile. 06 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : Sitemizde nükleer santraller, Fukuşima vb. facialar, radyasyon ve sağlık riskleri.. konularında çok sayıda dosya yayınlanmıştır. Uygun anahtar sözcüklerle erişilebilir.

Doğan Kuban: Umutsuzluk Yakışmaz

Doğan Kuban: Umutsuzluk Yakışmaz

Orhan Bursalı
obursali@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet, 01.04.2018

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Kırmızı Kedi, “Cumhuriyet Bilgeleri” başlığı altındaki serisinin ilk kitabını Doğan Kuban Hoca’nın yazılarına ayırdı: İflah olmaz iyimser bir bilge olan Kuban Hoca’nın kitabının adı: Umutsuzluk Yakışmaz.
Önce kitabın başlığının çağrıştırdıklarının peşinden gidelim: Doğan Hoca’nın bir umut insanı olduğunu bilirim. Türkiye, Osmanlı ve Rönesans tarihine, Türkiye’nin kuruluşuna ve yarattıklarına ve geleceğe yaklaşımı, derin analizleri hep umut taşır. Kuban, tarihin üzerinden adeta koşar adımlarla geçer, dönemleri birbirine bağlar ve vardığı sonuçların hakikatin bir parçası olmasına ve yeni geleceğin kurulmasında basamaklar oluşturmasına çaba gösterir ve hepimizin önüne ödevler koyar.

Toplumların yönü nereye? 
Kitabın adı Karamsarlığa Yer Yok da olabilirdi. Hocanın bu umudunun kaynağı, tarihe geniş zaman dilimlerinden bakışıdır. Geçmiş gerçekten geriye değil ileriye, kötüye değil daha iyiye, kötümserliğin yoğunlaştığı zamanlarda birden iyimserliğin çiçek açtığı zamanlara doğru ilerler.
“Geçmiş daha iyiydi” sözü bazen özlemle dile getirilir ama gerçekten geçmiş daha iyi miydi ve neye göre, hangi açıdan, yaşamın hangi kalemine göre? Toplumların ve insanlığın gerilediğini mi söyleyeceğiz yoksa ilerlediğini mi… Her ne denli insanlık çok temel sorunlarına henüz kalıcı çözümler ortaya koyamamışsa da ve geleceğin meşalesi gürül gürül yanıyor olmasa da, geleceğe yaklaşımımızın iyimser olmasından vazgeçebilir miyiz?

İyilik ve kötülük birlikte var
İyilik ve kötülük iç içedir. İnsanlığın çabası iyiliğin hep üstün geleceği, ağırlıkta olduğu bir yaşam varlığını hedefler. Felsefe de iyiyi, güzeli, hakikati arayış içindedir. Öyle midir gerçekten, yoksa salt umudu koruma düşüncesinin dışavurumu mudur? Umut, yaşamın, daha iyiyi arayışın ve güzelliğin adıdır. Bundan vazgeçmemiz mümkün mü?
Yitirdiğimiz eleştirel düşünen aydınlarımızdan Ahmet Cemal, Kuban’ın yazıları için “Türkiye’nin yakın kültür tarihinin ender rastlanır bir saydamlıkta çözümlemesidir.” diyordu; “Tarihimizin gerektiğinde en uzak köklerine kadar uzanan bu çözümleme, bütünüyle eleştirel düşünce temeli üzerinde yükselmiştir.”
Kuban’ın haftalık yazıları, önce Cumhuriyet Bilim ve Teknik’de, iki yıldır da Herkese Bilim Teknoloji’de büyük bir merakla okunuyor ve toplumda derhal binlerce paylaşıma konu oluyor. İki Bilge konferanslarının meraklıları tanıktır: Yaşadığımız kötücül siyasi ve toplumsal durumlar karşısında yükselen “Eyvah!” söylemlerine karşı, Doğan Kuban bilgece umudu yeşertmiştir ve çağdaş yaşamı belirleyen ögelerin herkesi birleştireceğini ve kimsenin bunun dışında kalamayacağını söylemiştir.

Umut, yaşamın adıdır 
Kötülükler, önünde sonunda hep yıkılmıştır, bunun nedeni belki de, insanlığın akış yönü iyilikten yana olduğu içindir.
Bu akışın, yazgısal bir yaklaşımda bulunursak büyük bir bilgelik içerdiğini söyleyebiliriz. Yani, tek tek bireylerin düşüncesinden bağımsız, uzun erimde iyiliğe koşan, umudu içselleştirmiş bir bütünsel insaniliğin varlığını belki düşünmeliyiz… Çünkü yıkıntılar arasından toplumların dünyası her zaman yeniden kurulur.
Belki insanlığın geçmiş yaşamından yeterince ders alamadığından veya kötülüğün geçici egemenliğini engelleyemediğinden, sistemde bir yanlışlıktan bahsetmeliyiz.
Umutsuzluk Yakışmaz kitabının konuları ve içerdiği düşünceler üzerine iz sürüyorum kaçıncı kez. Toplum, Çağdaşlık, Kültür, Düşünce, İslam, Kent, Kaos, Cumhuriyet başlıkları altında toplanmış 58 yazının her biri, bir Rönesans insanının eleştirel süzgecinin nasıl çalıştığının ders dolu örnekleridir. Kimi kez cehaleti ele alır yerden yere vurur, kimi kez de kurtuluşun yolu olarak halkın aydınlatılmasını önerir.
Ben ise halkın yüz binlerce öncü kadrosunun adanmışlığıyla toplumun değişebileceğini düşünürüm.
Umutsuzluk dağıtır, bireyi içine kapatır, onun tüm ilişkilerini kopartır ve salgın hastalık gibi yayılmasını sağlar. Kötülüğün sürmesine yarar.
Oysa düşünceye, insana, aydına Umutsuzluk Yakışmaz, hiç mi hiç!
Kuban kitabıyla hepimizi her şeyi yeniden düşünmeye çağırıyor.
=========================================
Dostlar,

Gecenin 04:23’ünde dostumuz sevgili Orhan Bursalı’ya da, bu nefis kitabı yazan hocamız bilge insan Doğan Kuban’a da selam olsun.. Alıp okuyacağız hızla..

Biz de Kuban hoca ve Bursalı gibi iyimseriz..;

Batı emperyalizminin ve yerli maşalarının sömürgeleştirmek istedikleri halkların öncelikle UMUDUNA SALDIRDIĞINI düşünüyoruz. En stratejik hedef budur.. Sömürgelerde UMUT KIRILMALIDIR öncelikle ve hızla.. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir..

Dolayısıyla, sömürgelerde – sömürgeleştirilmek istenen coğrafyalarda ve de post-modern sömürü dizgesinde AYDINA YARAŞAN, umudunu asla ver-me-mek-tir!

  • Umut, direnenlerin en büyük ve etkili silahıdır. O kale “düşmediği” sürece sömürgenlere geçit yoktur..

Savaş bu eksende yürütülür hep..

ODTÜ Felsefe bölümünden Prof. Ahmet İNAM hocamızın da enfes bir kitabı var :

  • UMUTSUZLUK AHLAKSIZLIKTIR!Bu da okunmalı..
    İnsanlık onuru, geç de – güç de olsa hep ama kazanıyor, kazandı ve kazanacak!Mustafa Kemal ATATÜRK‘ten yaklaşık 100 yıl sonra, tuhaf – ilginç bir döngüsellikle gene kuşatmadayız içeriden – dışarıdan; ancak diyalektik bir zorunluk ki; gene biz = AYDINLANMA kazanacağız..

    İnsanlık onurunun bitmeyen enerjisiyle savaşıma devam :

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak..

    Gazi’ye vefa borcumuz, çağcıl Rönesans işlevimiz – yükümümüz bu, 21. yy. şafağında; Türkiye’de, kadim Anadolu’da..

    Kolay gele!

    Sevgi ve saygı ile. 02 Nisan 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com