19 Mayıs’tan 23 Nisan’a

19 Mayıs’tan 23 Nisan’a

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 18.5.20
19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Sevr Antlaşması”na, işgal güçlerine ve emperyalizme karşı verdiği bağımsızlık savaşının başlangıcını temsil eden bir tarihtir. Atatürk, 16 Mayıs 1919’da Bandırma vapuru ile işgal altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya doğru yola çıkmış, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varmış ve buradan Havza, Amasya, Erzurum ve Sivas’a geçerek Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemiştir.
Emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı olan Kurtuluş Savaşı iki cephede verilmiştir: Birincisi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgal kuvvetlerine karşı, ikincisi de Osmanlı yönetimine karşı verilmiştir. Osmanlı Padişahı Vahdettin, Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen Atatürk hakkındaki ölüm fermanını ve idam kararını onaylamış, Atatürk’e, devlete karşı gelen isyancı ve eşkıya muamelesi yapmıştır.

Tarih, Osmanlı hükümetinin ve onu temsil eden Padişah Vahdettin’in vatan haini olduğunu, Atatürk’ün ise vatansever olduğunu kanıtlamıştır. Zaman, devlete sahip çıkıyormuş gibi görünüp devlete ihanet edenleri, devlete karşı geliyormuş gibi görünüp devlete sahip çıkanları ortaya çıkarmıştır!

Ancak bunun da ötesinde, Atatürk’ün İstanbul’daki Osmanlı hükümetine karşı verdiği mücadele, sadece vatan topraklarının işgaliyle bağlantılı bir konu değildi. Atatürk, cephede verdiği savaşı kazanması durumunda, nasıl bir devletin ve vatanın kurulacağına dair altyapıyı da bu savaş sırasında ortaya koymuştur. Kurtuluş Savaşı, sadece bir coğrafya parçası için verilmiş bir mücadele değildir.

  • Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet için, yani demokrasi için, yani halk egemenliği için verilmiş bir mücadeledir.

***
Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmak” ifadesi günümüzde sık sık kullanılır. Oysa cumhuriyet ve demokrasi etimolojik özünde eşanlamlı sözcüklerdir. Bu bağlamda, “cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmak” ifadesi, “cumhuriyeti cumhuriyet ile taçlandırmak” anlamına gelmektedir ki bu da totolojik bir ifadedir. Cumhuriyet de demokrasi de halk egemenliğine dayalı yönetim biçimi anlamına gelmektedir. Birisi Arapçadır, diğeri Yunancadır. Arapçadaki “cumhur” ve Yunancadaki “demos”, halk anlamına gelmektedir.

Ancak günümüzde, adı cumhuriyet olduğu halde, fiilen cumhuriyet olmayan, yani halk egemenliğine dayanmayan o kadar çok devlet vardır ki, o nedenle “cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmak” ifadesi sık sık kullanılır hale gelmiştir. Oysa, “kâğıt üzerinde cumhuriyet olan devletleri, fiilen de cumhuriyet haline getirmek” veya “demokrasiyi fiilen uygulamak” ifadeleri daha yerinde olacaktır.

Atatürk, 9 Eylül 1923’te kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin ana ilkelerinden birisi olan Halkçılık kavramına, Kurtuluş Savaşı sırasındaki konuşmalarında ve yazışmalarında çok sık vurgu yaptığı gibi, halkın egemenliğini sağlamak amacıyla, 23 Nisan 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurmuştur. Atatürk böylece, bir yandan aldığı kararları halkın egemenliğine dayandırmıştır, bir yandan da cephedeki savaşı kazanması durumunda kuracağı devletin ve vatanın, Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısından nasıl ayrılacağının ilk önemli işaretini vermiştir. Bu aynı zamanda, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasının, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin kurulmasının ve 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılmasının yolunu açmıştır.

  • Padişahın egemenliğine dayalı monarşinin ve halifenin egemenliğine dayalı teokrasinin yerine, halkın egemenliğine dayalı cumhuriyet yönetimine doğru çok büyük bir adım atılmıştır.

***

Geçen ay 23 Nisan’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100. yılını kutladık.

– Atatürk’ün adını ülkenin her yerinden silen,
– Atatürk’ün resmi vasiyetini çiğneyen,
– TBMM’de ettiği yemine sadık kalmayan,
– Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ifade edilen demokratik, laik, sosyal hukuk devletini ortadan kaldıran,
– TBMM’nin yetkilerini kısıtlayan,
– ülkeyi padişah gibi yöneten
Cumhurbaşkanı” ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan,

kuruluşunun 100. yılında TBMM’ye de gelmedi!

19 Mayıs 1919’dan günümüze kadar yaşanan 101 yıllık deneyime rağmen Erdoğan’ın, 29 Ekim 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılını kutlayacağına inanmak, çok geniş bir hayal gücü gerektirir.

İki Bayramı Bir Arada Kutlamak

İki Bayramı Bir Arada Kutlamak

Prof. Dr. Semih Baskan
İstanbul Okan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı

Corona Virüs (Covid-19) Pandemisi esnasında hastalarımıza verdikleri özverili çalışmalarla tüm dünyanın takdirlerini kazanan sağlık çalışanlarımız iki anlamlı bayramı birlikte kutlamanın heyecanını yaşıyorlar. Bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Türkiye Büyük Millet Meclisinin 100. kuruluş yıldönümünü kutlarken diğer yanda ise Sağlık Bakanlığımızın kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlamanın gururunu taşımaktayız.
Dünyanın pek çok ülkesinde henüz kurulmayan bu bakanlık TBMM’nin 3 numaralı yasası ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Bakanlığı adı ile kuruluyor ve Dr. Adnan Bey (Adıvar) 3 Mayıs 1920‘de Ankara’da Hamamönü Semtinde bir küçük binada yanında bir memur ile göreve başlıyordu.
Sağlık Bakanlığı tarafından 1925 yılında hazırlanan ilk çalışma planında gözetilen hedefler olarak:
1.Devlet Sağlık Örgütünü genişletmek,
2.Hekim, sağlık memuru ve ebe yetiştirmek,
3.Numune Hastaneleri açmak,
4.Sıtma, verem,trahom, frengi ve kuduz gibi hastalıklarla savaşmak,
5.Sağlık ile ilgili yasaları yapmak,
6.Sağlık ve Sosyal Yardım Örgütünü köye kadar götürmek,
7.Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulunu kurmak.

TBMM 3. Yasama Yılı açılış konuşmasında 3 Mart 1922’de Mustafa Kemal Atatürk Mecliste şunları söylüyordu :

  • “Salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı savaşın gereği düşünülür iken en önce akla gelen sıhhi önlemlerin uygulanmasını yapan doktor ve sağlık memurları gelir.
    Geçen sene ülke içinde memur olarak çalışan doktor sayısı 337 ve sağlık memurları sayısı ise 434 idi.”

diyerek öncelikle doktor ve sağlık memurlarının sayılarının artırılmasının gerekli
olduğuna vurgu yapıyordu. Aynı konuşmasında devamla

  • “Sıtma hastalığının kökünden kazınması için tek çare olan hastalıkların kurutulması ve arazi ıslahı konusunda şehir ve köylerin sağlık koruma şartlarının ıslahına, şartlar uygun olur olmaz başlatılmalıdır.” diyordu.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konudaki çabaları her türlü övgüye layıktır. 1934 yılında Anadolu’da kurutulan bataklıkların alanı 131.769.238 metre kareye ulaşmış, halka ücretsiz olarak dağıtılan Kinin miktarı 1937 yılında 8.482 kilo 780 grama ulaşmıştı.1

1928 yılında belirlenen hedefler doğrultusunda 1267 sayılı Kanun ile Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü kuruluyor ve burada 1930 yılından itibaren üretilmeye başlanan aşılar bulaşıcı hastalıklarla mücadelede en etkin tedavi yöntemi olarak uygulamaya koyuluyordu.

Tüm dünya heyecanla Corona (Covid-19) Pandemisi ile ilgili olarak Çin’in bulacağı yeni bir aşıyı beklerken, Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’si 1938 yılında çıkan Kolera salgını nedeni ile Çin’e Kolera aşısı yolluyordu. (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, Cumhuriyetin İlk 15 Yılında Sağlık Hizmetleri, sayfa 339-341, Cumhuriyet’in 87.
Yılına Armağan, İstanbul, 2010)

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili Dr. Hulusi Alataş’ın Başbakanlığa yolladığı 27.7.1938 tarihli yazıda “Çin Sağlık Dairesinin Cenevre’de Milletler Cemiyeti Hıfzıssıhha Direktörlüğüne yazdığı yazıdan Çin’deki Kolera salgını nedeni ile
Kolera aşısı tedarik etme hususunda başvurusu ile adı geçen direktörlüğün Türkiye’ye Çin’e Kolera aşısı göndermesinin mümkün olup olmadığının sorulması üzerine, Hıfzıssıhha Müessesesinde hazırlanan 1 milyon santimetreküp aşının gönderileceği” ifade edilmekteydi.

Gene aynı şekilde dünyanın en güçlü ordusuna sahip Amerika Birleşik Devletleri kendi askerlerine yapabilmek için Türkiye’den Tifüs aşısı talep ediyordu. Daha sonraları Ankara Tıp Fakültesi Dekanı olacak olan Albay Behiç Onul anılarında bu olayı şöyle anlatmaktadır:

“Gülhane Hastanesi laboratuvarlarından hazırlanan aşıdan 10.000 kişilik doz istek üzerine ABD ordusuna gönderilmiş. İtalyan cephesine Salerno’dan yapılan çıkartmadaki askerler üzerindeki sonuçların olumlu olduğunu bize bildirdiler.”

Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde Anadolu’da halkın üzerinde en fazla tahribat yapan hastalıklardan biri de Tüberkülozdu. Bu konuda gerekli düzenlemeler yapılmamış ve bir teşkilata gerek duyulmamıştı. Bu konuda ilk olarak Ankara, Bursa ve Trabzon’da dispanserler açılıyor, bunu 1924 yılında da Heybeliada Sanatoryumunun açılması takip ediyordu.

1930 yılında yürürlüğe giren Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda verem hastalığına geniş yer verilmiş ve hastalığa bağlı ölümler bildirimi zorunlu hastalıklar kapsamına alınmıştır. 1951 yılında Dr. Siyami Ersek’in de tam gün görev yaptığı bu köklü kuruluş 30 Mayıs 2005 tarihinde boşaltılmış ve kaderine terk edilmiştir.
Son zamanlarda Diyanet Vakfına devredildiği konusu da özellikle Pandemi Hastanesi gereksiniminin olduğu bu günlerde bu konu ayrı bir tartışma konusudur.
Kuruluş hedefleri arasında yer alan Numune Hastaneleri ilk kez 1924 yılında Ankara, Erzurum, Diyarbakır ve Sivas’ta,1936 yılında ise İstanbul’da hizmete açılmıştır. Bu hastaneler geniş olanaklarla donatılıp halkımızın hizmetine sunulmuştur. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu ihmal ettiği savına karşı en güzel argüman olarak 5 Numune Hastanesinin 3’ünün bu yörelerde açılmasını sayabilmemiz mümkündür.

Yukarıda saydığımız ve tüm dünyanın hayranlıkla izlediği düzenlemelerin ortaya konması, uygulamaya sokulması ve titizlikle sürdürülmesi bugün saygı ve minnetle andığımız bir büyük insanın olağanüstü çabaları ile gerçekleşmiştir. Bu değerli insan 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile Bandırma Vapuru’nda bulunan
ve Kurtuluş Meşalesi’ni ateşleyenlerden biri olarak görev alan Tabip Binbaşı Refik Bey’dir. TBMM’nin açılışından sonra sivil hayata geçen ve politikaya atılan Dr. Refik Saydam toplam 14 yıl 4 ay 23 gün değişik dönemlerde Sağlık Bakanlığı ve 3 yıl 6 ay 8 gün de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinde Başbakan olarak görev yapmıştır. Kendi Bakanlığı döneminde davet ettiği Avusturyalı mimar Theodore Jost’a yaptırdığı ve bulunduğu semte adını veren Sağlık Bakanlığı binası 1927 yılında hizmete girmiştir. Sıhhiye’deki bu anıtsal yapıda günümüze kadar 53
Sağlık Bakanı görev yapmış ve sağlık alanında önemli işlere imza atılmıştır. Ama maalesef bu tarihi yapı bir tıp tarihi müzesi olmak yerine Ankara Valiliğine tahsis edilmiş, Sağlık Bakanlığı bu binadan çıkarak Bilkent’te kiralık bir binaya taşınmıştır.

Milli Tıp Kongreleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına ülkenin tek tıp cemiyeti olan Türkiye Tıp Encümeni tarafından içinde bulunduğumuz sağlık sorunlarını tartışmak, toplumumuzu kasıp kavuran salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı çareler aramak, araştırmak ve o günün koşullarında çağdaş ülkelerdeki tıbbi gelişmeleri tartışmak amacı ile düzenlenmiştir.
Bu kongreler Cumhuriyet hükümetlerinin sağlık politikalarını belirlemede ve yönlendirmede Sağlık Bakanlığının sağlık sorunlarımızın çözümlenmesinde büyük yararlar sağlamıştır.

Sonuç olarak yazımı Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün özlü sözleri ile noktalamak istiyorum. Saygılarımla.

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmaz ise,
değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”
Mustafa Kemal Atatürk.

ADD KOCAELİ ŞUBELERİNDEN 19 MAYIS 1919 KUTLAMASI..

 

 

 

 

ADD KOCAELİ ŞUBELERİNDEN
19 MAYIS 1919 KUTLAMASI..

Milli mücadelenin ilk adımı olan, 19 Mayıs 1919 Ulus devletimiz ve Cumhuriyetimiz için de başlangıç noktasıdır.

Açık işgalin, ihanetin pençesinde boğulmaya, tarihin sahnesinden silinmeye çalışılan bir ulusun, Mustafa Kemal gibi bir dâhinin etrafında kenetlenerek, yeniden doğuşunun, var oluşunun ve ilelebet var olacağının ilk adımıdır.

1915’de, Çanakkale’de destanlar yazan Mustafa Kemal ATATÜRK, bu kez, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasına kadar sürecek zorlu ve çetin bir savaşın başkomutanlığını üstlenecektir. 1915 ve 1919 tarihleri, yenilmez karşı konulamaz denen Emperyalizmin ezberlerini bozmuş, batmayan güneşlerini, ittifaklarıyla beraber tarihin derinliklerine gömmüştür. Dört yıl ara ile Kazanılan bu zaferler, Emperyalizmin içerideki uzantılarında da derin travmalar yaratmıştır.

Ne var ki, O gün Mustafa Kemal için ölüm emri veren, işbirlikçi, tarikat cemaat liderlerinin adları bugün pek çok kamu kurumuna verilmiştir. Veya aynı zihniyetin elemanları Cumhuriyetin göz bebeği kurumlarının başına getirilmiştir. Bir kısmı da Atatürk düşmanlığının bayraktarlığını yapmaktadırlar. Özetle Emperyalizm ve içerideki işbirlikçileri o gün de vardı bu gün de varlar. Yarın da var olacaklardır.

Bu tarihi perspektifte, bizlere düşen en büyük görev, başta ATATÜRK olmak üzere, Milli Mücadelemizi, Cumhuriyetimizi yok sayanları, karalamaya çalışanları, uyduruk destanlar yaratıp 1915 ve 1919 ruhunu gölgelemeye kalkışanları her düzlemde teşhir etmek, antiemperyalist ruhu diri tutmaktır.

Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızın 101. yılı olan 19 Mayıs 2020’de sokağa çıkma yasağı nedeniyle alanlarda olamayacağız. Ancak, aynı günün akşamı,  saat 19.19’da tüm halkımızı evlerinin pencerelerinden, balkonlarından önce Gençlik Marşımızı, ardından da İstiklal Marşımızı okuyarak coşkulu bir şekilde bayramımızı kutlamaya davet ediyoruz.

Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor bayramımız kutlu olsun!

Saygılarımızla.

Atatürkçü Düşünce Derneği İZMİT Şubesi

Atatürkçü Düşünce Derneği YAHYA KAPTAN Şubesi

Atatürkçü Düşünce Derneği DERİNCE Şubesi

Atatürkçü Düşünce Derneği GEBZE Şubesi

Atatürkçü Düşünce Derneği GÖLCÜK Şubesi

Atatürkçü Düşünce Derneği KARAMÜRSEL Şubesi

Atatürkçü Düşünce Derneği KÖRFEZ Şubesi

Covid-19’dan Eğitim İçin 14 Ders

Covid-19’dan Eğitim İçin 14 Ders

NAZIM MUTLU 
E. Öğretmen, Ulusal Eğitim Derneği Önceki, Gn. Bşk. 
Cumhuriyet, 04 Mayıs 2020

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • Gezegenimizin yedi buçuk milyar dolayındaki insanları olarak son 100 yıl içinde yaşanan irili ufaklı birçok salgına karşın, bugünkü büyüklükte olanına ilk kez tanıklık ediyoruz. Salgın hastalıklarda dünya tarihinin en büyük yıkımı, 1918’de başlayıp iki yıl içinde 500 milyon insana bulaşan ve 50-100 milyon dolayında insanın yaşamına mal olan “İspanyol gribi” ile yaşandığını anımsayarak son dört ay içinde yeryüzünü neredeyse bütünüyle kuşatan COVID-19’a karşı çetin bir kurtuluş savaşı veriyoruz.

PARA-KÂR ODAKLI SİSTEM

Savaş, salgın, deprem gibi birçok yıkım, acılarla birlikte insanlığa sayısız dersler bırakıyor. Şimdiki salgınla birlikte oluşan iklimde “bir musibetin bin nasihatten evla olduğu” gerçeğiyle bir kez daha yüz yüzeyiz. Başta sağlık alanı olmak üzere ekonomiden eğitime, kentleşmeden iletişime dek toplumsal ve bireysel yaşamı oluşturan her bir parçada oluşan bozuklukları, sayrılıkları daha yakından görmeye başladık. Özellikle yönetsel düzeneğin isterleri doğrultusunda biçimlenen karmaşık yaşamsal yapılardaki çürümenin ayrımına varıp, yalın bir bakışla sağlıklı seçenekler geliştirme zorunluğuyla karşı karşıyayız. Yaşadığımız süreç, para ve kâr hırsının insanlık için hangi tuzakları hazırladığını anlatıyor. Ülkemizin de içinde bulunduğu blokta son yarım yüzyıldır ama özellikle çeyrek yüzyıldır egemenlerce dayatılan para-kâr odaklı sosyo-ekonomik sistemle insanı, doğayı hiçe sayan tutumla varılacak yerin ne olduğu belirginleşmiştir. 

Aynı yolu sürdürmenin gelecekte yol açacağı yıkımları görmek için bilici (kâhin) olmak gerekmiyor.

“KILAVUZUMUZ BİLİM”

Ağır bedellerle süren bugünkü durumdan çıkarılacak sayısız derslerden yola çıkarak zaman yitirilmeden uygulamaya konması gereken eğitime ilişkin çözüm önerileri şöyle özetlenebilir:

1)    Okul çağında olduğu halde iş yaşamında yer almak zorunda bırakılan 700 bini aşkın çocukla 4+4+4 yasasıyla bugüne dek açık öğretime itilen 2 milyon öğrenci, örgün eğitim kapsamına alınmalıdır.

2)    Eğitimin içeriği bütünüyle bilimsel olmalıdır. Çünkü gerek toplumsal gerekse bireysel yaşamın “kılavuzunun bilim olduğunu” bugün yaşananlar bir kez daha somut olarak göstermiştir. Siyasal erki ele geçirmek ve elde tutmak için başvurulan bilimdışı yol ve yöntemlerin bireye de topluma da hiçbir yarar sağlamadığı ortadadır. Bu kapsamda;

–    Var olan ders izlencelerinin üçte birine yakınını oluşturan din-inanç eksenli dersler yerine yaşamsal önemdeki bilim-sanat-zanaat-spor eksenli dersler konulmalıdır.

–    Devlet okullarında 250 öğrenciye bir adet düşen, zaten oldukça yetersiz olması bir yana, son yıllarda bunların da kimisi makam odasına, kimisi mescide dönüştürülen laboratuvarlar çoğaltılmalı, kullanımı etkinleştirilmelidir.

KAMUCU EĞİTİM

3)    “Nitelikli-niteliksiz okul” ayrımına yol açan eşitliksiz, piyasacı, özelleştirmeci eğitim siyasası terk edilmeli; kamucu ve tüm kesimleri kapsayacak nitelikli eğitim siyasası yaşama geçirilmelidir.

4)    Ağırlıkları her bireyin ilgi ve yeteneğine göre değişen, ama şiirden müziğe, resimden öyküye, çizimden dramaya dek kişiliği besleyip güçlendiren birçok sanat dalı, eğitimin çekim gücüne dönüştürülmelidir. Yine ilgi alanına göre marangozluktan fidan dikmeye, yemek pişirmeden örgü örmeye dek birçok el becerisi edinerek yetişen birey, yaşamını üretimle varsıllaştırmanın yollarını bulacaktır. Dahası, bugünkü gibi olağanüstü koşullarda yaşamını sınırlı bir alanda sürdürmek zorunda kalacağı birkaç gün ya da ayı, ruhsal çöküntüye uğramadan geçirebilecektir.

5)    Sistemin odağına yerleşen sınavların her şeyi belirleyen gücü, yerini kişiyi bütünüyle yaşama hazırlama amacına bırakmalıdır. Medreselerden kalma ezberciliğin yerini düşünce geliştirme, aktarmacılığın yerini sorgulama, tartışma ve yaratıcılık almalıdır.

OKUMA SEVGİSİ

6)    Anaokulundan başlatılarak bütün eğitim aşamalarında uygulanacak etkili yöntemlerle her öğrenciye mutlaka okuma sevgisi, okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu, yaşamsal gereksinmelerle ilgili bilinçlenmenin yanında, bugünlerdeki gibi olağanüstü koşullarda, ev içinde zorlanmadan zamanı değerlendirmenin en etkili aracıdır. Yanına eklenebilecek yazma sevgisi, yazma alışkanlığı ise kimseye “boş zaman” bırakmayacaktır.

7)    Okul türleri, toplumsal yaşamın gereksinimleri doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir. Siyasal beklentiler doğrultusunda gerçek gereksinimin kat kat üstünde açılan okullar, teknik ve akademik okullara dönüştürülmelidir.

8)    Kademeler arası geçişte (ilk-orta-yüksek) biçimsel sınavlar değil, temelden başlayan ilgi-eğilim saptaması ve yönlendirmeler belirleyici olmalıdır.

9)    Öğretmen yetiştiren kurumlar, Köy Enstitüleri örneğinde olduğu gibi günümüzün gereksinimlerine uygun içerikle yapılandırılmalı; gerekli sayıda, çok yönlü ve işlevsel niteliği güçlü öğretmen yetiştirilmelidir.

10) Yıllardır atanmayı bekleyen, umudunu kesip başka iş arayışına düşen yarım milyonu bulan öğretmen adayının ataması yapılmalıdır.

11) Kadrolu, sözleşmeli, ücretli öğretmen gibi ayrımcı, meslek onurunu zedeleyen uygulamalara son verilmeli; öğretmenler özlük, sosyal ve ekonomik haklarıyla gelecek kaygısından kurtarılmalıdır.

12) Yönetsel görevlere gelmede başat ölçüt, işe uygunluk olmalı; bütün eğitim bileşenlerinin görevlendirme ve yönetim süreçlerinde söz ve karar sahibi olması sağlanmalıdır.

DEVRİMSEL DÖNÜŞÜM

13) Bütün eğitim kurumları yapı, derslik, altyapı ve donanım yönünden eksiksiz olmalıdır.

14) Her açıdan güçlü, karşılaşılacak sorunların üstesinden bilimle, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayla gelineceği bilinciyle, yurt ve insan sevgisiyle donanmış kuşaklar yetiştirmek amaçlanmalıdır.

COVID-19 salgınının hem dünyada hem ülkemizde, geçmiş yüzyıllarda yaşanan büyük çaplı salgınların yarattığı zihinsel sarsıntılara, devrimsel dönüşümlere benzer etkiler bırakacağı açıktır. Geleceğe daha güvenli bakmak için eğitimdeki önceliklerimizi bu çerçevede oluşturmak ve bir an önce yaşama geçirmek zorundayız.
================================
Dostlar,

Ulusal Eğitim Derneği’nin önceki genel başkanı, yurtsever ve birikimli eğitmci dostumuz Sn. Nazım Mutlu‘nun yetkin ve yerinde önerilerine bütünüyle katılıyoruz..

Gençliğimizi, 21. yy’ın acımasız yarışmacı koşullarına uygun yetiştirmek zorundayız.
Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacağız.
Onlara bilimin ve irfanın pozitif fikirlerini verme dışında seçeneğimiz yoktur..
(son 2 tümce Mustafa Kemal ATATÜRK‘ündür..)

Bu çarpıcı geçeklikle Türkiye ve tüm insanlık COVID-19 salgınıyla bir kez daha yüz yüzedir.. Umudumuz TIP BİLİMİNİN çözümlerine kilitlidir.

Bu gerçekleri gör(e)meyerek ülkemiz ulusal eğitim sistemini çökertip gericileştirenler aymazdır (gafil), sapkınlık (dalalet) içindedir.

Bilerek yapanlar ise tartışmasız ve apaçık HAİNDİRLER!

Her 2 durumda da savaşım sürdürülecek ve bu kesimler dışlanarak insanlık – uygarlık Aydınlanmasını sürdürecektir..

Sevgi ve saygı ile. 04 Mayıs 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Koronavirüs ve batmakta olan güneş

Koronavirüs ve batmakta olan güneş

Savaşlar, iç savaşlar, taht savaşları, ayaklanmalar, ekonomik krizler, doğal afetler, salgın hastalıklar gibi nedenlerle devletler de karaya oturabilir. Bazıları bu olağanüstü koşullardan enkaza dönüşmeden kurtulabilirler. Bazılarının bu olanağı olmaz. Tarihten silinirler. Bazıları da enkaz üzerine yeni bir ruhla yeni bir kimlikle ve taze bir güçle yeni bir devlet kurarlar.

DÜNYA DEMİR TARIYOR

Dünya Savaşları, iklim değişikliği, çevre felaketleri, doğal afetler, küresel ısınma, ekonomik krizler ve salgın hastalıklarda da dünya demir tarar. Ancak Homo Sapiens‘ten bu yana dünyada yaşamış olan 100 milyarın üzerindeki insanın kurduğu topluluk, kabile, millet, devlet sistemleri her ne kadar milyonlarca yıl önce insanın denetimidışında beş ayrı yok olma (extinction) süreci ile karşı karşıya kalsa da topyekûn ortadan kalkma tehdidi ile hiçbir zaman karşılaşmadı. Bu nedenle çeşitli nedenlerle demir tarayan dünya, asla karaya oturup enkaza dönmedi.

Ancak 1945 sonrasında yerküre ilk kez insan marifeti ile kendi kendini yok edecek ve altıncı yok olma sürecine girecek kendini yok etme (self extinction) potansiyeline sahip bir dönemi başlattı. Bu sürecin işaret fişeği Japonya’da nükleer silahın patlatılmasıydı. Nükleer silahlar insanlık tarihinin yarattığı en büyük yıkıcı güç oldu. İnsanlık, tarihinde ilk kez kendi kendini yok edecek süreci kendi iradesi ile başlatıyordu. Bu irade Amerikan iradesiydi. Bu nedenledir ki Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan Amerikan atom bombalarının mimarı Oppenheimer, Manhattan projesinin ilk testi başarılı olunca kutsal bir Hint kitabında okuduğu şu cümleleri sarf etmişti: “Şimdi ben ölüm ve dünyaların yok edicisi oldum.” 2012 kayıtlarına göre, dünyada 8 devlet (ABD, RF, İngiltere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, İsrail, K.Kore) her an kullanıma hazır 4400 nükleer silaha sahip. Eğer depolarda tutulanlar dahil edilirse kabaca 19000 nükleer silahtan bahsediliyor. Yıkım gücü dünyada neredeyse canlı bırakmayacak kadar büyük. Canlı kalanlar da radyasyon tehdidi ile yaşamak zorundalar.

ÇEVRESEL TEHDİT

Diğer yıkım çevreden geldi. 18. yüzyıl sonunda sanayi devriminin; 20. yüzyıl başlarında petrol çağının başlamasıyla yerküredeki en gelişmiş canlı türü olan insan, doğayı kontrol etme gücünü katladı. Bu süreci başlatan asıl sebep, insanoğlunun kazanma hırsının kontrol altına alınamamasıydı. Liberal kapitalist Batı hem kazanmak hem sömürmek hem de iyi yaşamak istiyordu. 21. yüzyıla girdiğimizde kabaca 4,5 milyar yaşında olan yerkürede insan, 200 bin yıldır varlığını sürdürüyordu. Medeniyetlerin en erkeni 10 bin yıl öncesine; Tek tanrılı dinlerin ilk kitabı bile kabaca 5 bin yıl öncesine dayanıyordu. Son 260 yılı saymazsak insanlık ve ekonomi kas ve rüzgâr gücü üzerinde yükseldi. 1773 yılında İngiliz James Watt’ın sitim makinesini bulmasından sonra her şey değişti. Yerkürenin sunduğu olanaklar ile önce kömür, yüz yıl sonra petrol, endüstriyel medeniyeti insan aklının tahmin edemeyeceği boyutlarda geliştirdi. Ancak doğayı da mahvetti. Petrol, enerjiden, plastiğe, gübreden kimya sanayine insan hayatının her alanına nüfuz etti. 21. yüzyıl biterken doğalgaz talebi artmaya başladı. Neticede hidrokarbonlar yani petrol, doğalgaz ve kömür insanlığa tarihte emsali olmayan büyük bir enerji arzı ile gelişme sağlarken, başta karbondioksit salınımları ve plastik, gübre vb. desteklediği yan ürünler ile doğayı mahvetti. Bugün insan dışındaki biyolojik tüm varlıklar yerkürede insan olmasa 100 kat daha az yok olacaklar. 1970’den sonra dünya nüfusu 2 kat artarken, vahşi hayvan nüfusu tam 2 kat azaldı. Bazı bilim insanları bu dönemi altıncı yok olma dönemi olarak isimlendiriyor. Atmosferdeki CO2 düzeyi milyonlarca yıllık tarihte yaşanmadık ölçüde yüksek. Okyanusların binlerce metre derinliklerindeki dünyaya oksijen temin eden organizmalar ölüyor. Denizler, nehirler ve göller ölüyor. Küresel ısınma sunucu buzullar eriyor. Deniz seviyesi yükseliyor. Kuraklıklar, su baskınları, kasırgalar artıyor. Katı atıklar yüzünden okyanuslarda Türkiye büyüklüğünde plastik adalar oluşuyor.

KOVID-19

Yerküre eriyen buzulları, yok olan canlı türleri, perişan edilen yağmur ormanları, neoliberal kapitalist sömürüye teslim edilen tüm varlıkları ile imdat sinyalini veriyordu. Yani yerküre demir tarıyordu. Kapitalist sistem, 18. yüzyıldan sonra dünya gemisinin kaptan köşküne geçmişti. Protestan ahlakı ile şekillenen kapitalizm emperyalizme evrilmiş, iki dünya savaşını ve soğuk savaşı kazanmış olmanın rahatlık ve şımarıklığı ile neoliberal kapitalizme dönüşmüştü. Sözde demokrasi maskesi altında emperyalist etki alanını genişleten bu sistem, sahip olduğu sermaye gücü, kültürel güç, psikolojik üstünlük ve yok edici nükleer askeri gücü kullanarak ulus devletlerin doğal kaynaklarını kontrol edecek tüm mekanizmaları ortadan kaldırdı. Artık doğanın kontrolü neoliberal elitlerin eline geçmişti. Sınır tanımıyorlardı. Gemi, 21. yüzyılın ilk yarısında doğanın tüm uyarılarına rağmen ısrarla karaya oturmaya kararlıydı. Zira sistem yanlıştı; teori yanlıştı. Pratik yanlıştı. İnsanlık intihar ediyordu.

  • Tüm dünyan nüfusunun %1’lik bölümü, küresel gelirin yüzde 80’ine sahipti.

Gelir dengesizliği, nüfus artışı, doğanın yok edilişi artık iç içe geçmişti. Bu dengesizlik sadece insanın insanı sömürmesinden kaynaklanmıyordu. Bu aynı zamanda neoliberal kapitalist ekonominin doğayı sömürmesinden de kaynaklanıyordu. Nükleer silahları geliştiren küresel sistem bu sefer doğayı yok ediyordu. Kovid-19 bu süreci durdurdu. Öte yandan küresel ekonomik sistemin demir taramasını hızlandırdı.

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE GEMİYİ KURTARMAK

Bir aydır neredeyse 3 milyar insanı evine hapseden virüs, dünyanın ve doğanın kurtulabileceğini ispat etti. Yaratacağı yeni düzen milyonlarca ölü ve yaralı ile mahvolmuş şehirler ve devletleri yaratan bir dünya savaşı üzerinden değil, salgın bir hastalık üzerinden kendine yol açıyor. Batı, yarattığı iki devasa kötülüğün (nükleer ve çevre tahribatı) daha büyük felaketlere yol açmadan kontrol altına alınması gerçekliği ile yüzleşiyor. Ulus devletlerin güçlenme döneminin önü açılıyor.

Bu yeni dönemde Kemalizm öğretisinin yani “6 Ok“un her birinin sükûnet, refah, barış ve istikrar için her devlete rehber olacağını söyleyebiliriz.
Zira Kemalizm doğaya, insan hayatına, devlete, millete saygılıdır.
Devletçi, halkçı, laik, milliyetçi, cumhuriyetçi ve devrimcidir.
Asya çağında Kemalizm’i rehber edinecek yenilenen dünya, karaya oturan insanlığı
selametle açık denize çıkaracak tek reçetedir.
Türkiye’de yeni arayış içinde, hâlâ çöken Atlantik sistemden medet umanlar
ve ulusalcılığı hastalık olarak görenlere hatırlatalım.

Titanik 108 yıl önce, 14 Nisan 1912 günü gece 23.35’te buzdağına çarptığında, kaptan dahil yolcu ve mürettebattan yani 2200 kişiden hiç kimse geminin 2 saat 45 dakika sonra batacağını tahmin etmiyordu. Ne yazık!

Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan bu topraklar, bugün bile Titanik artıklarını yaratmaya devam edebiliyor. Sorun onların ortaya çıkması değil. Onların dedelerini Mütareke döneminde gördük. 1919 yılında Sadrazam Damat Ferit, İngiltere Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe’a şöyle diyordu:

  • “Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir.”

Sorun bu gibilerin batmakta olan güneşi doğuyor diye pazarlamaları ve bu yüzsüz yalana inananların varlığıdır. Bu güzel ülkede kısa dönem çıkarları nedeniyle bu yalana hâlâ inanan ve inanmak isteyenleri kripto FETÖ’cüler, açık Atatürk düşmanları ve sahte Atatürkçülerin yoğunlaştığı günümüz konjonktüründe ikaz etmek görevimizdir.