26 Ağustos – 9 Eylül 1922 Döneminin Yakın Tarihimizdeki Yeri..

Söyleşi : 26 Ağustos – 9 Eylül 1922 Döneminin Yakın Tarihimizdeki Yeri..

Sorular : Mustafa AYDINLI, E. Öğretmen
Yanıtlar : Prof. Dr. Ahmet Saltık, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi
ve Mülkiyeliler Birliği Üyesi (Ankara Üniversitesi SBF – Mülkiye mezunu)
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mustafa AYDINLI : 26 Ağustos 1922’nin 95. yılındayız.. Nedir esprisi bu tarihin?
Çorlu Devrim Gazetesi adına size soralım.. (5-6 Eylül 2017 günlerinde yayınlandı)

Prof. SALTIK : Alpaslan’ın ordusunda sağ kanat komutası bizim ailemiz – soyumuz olan Saltukoğulları‘nda idi. Romen Diyojen komutasındaki Bizans orduları yenilerek Anadolu kapıları açıldıktan sonra Alpaslan, Saltukoğullarını Erzurum yöresinde bıraktı ve arka cepheyi onlara emanet etti (1071).

Ertesi yıl (1072’de) Erzurum’da Saltukoğulları Beyliği – Devleti kuruldu ve Anadolu içlerine ilerleyen Alpaslan ordularına arkadan askeri koruma sağladı. Bu Beylik – Devlet 130 yıl yaşayarak 1202’de Büyük Selçuklu Devleti saldırıları ile yıkıldı ve Anadolu’daki dağınık Beylikler düzeni 1299’da Osmanoğulları Beyliğinin öncülüğü ile birleşerek devletleşmeye yöneldi.

Evet, tam 95 yıl önce 26 Ağustos sabahı, Afyon Ovasında cehennem gibi bir savunma savaşı başlatılmıştı. Dönemin dünya hegemonu İngiltere (günümüzde ABD… yarın hangi ülkeler??), Yunanistan’a Batı Anadolu’yu vaadetmişti. Böylelikle, Megali İdea denen Büyük İdeal gerçekleşecek, Ege bir Yunan iç denizi olacak ve yüzyılların hülyası Büyük İyonya yeniden kurulmuş olacaktı. 1830’lara dek yaklaşık 400 yıl Osmanlı valileriyle yönetilen Yunanlar, bölüşülen Osmanlı İmparatorluğu topraklarından önemli bir pay kapacaklardı. Böylesine tarihsel fırsatlar ender düşerdi. Dolayısıyla uğruna neler feda edilmezdi ki! O zamanki nüfuslarına göre (1930-34 döneminde 6,5 milyon nüfus!) çok ciddi bir rakam olan 250 bin kişilik ordu hazırlayıp 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettiler. Ağababaları İngiltere silah ve mühimmat da satacaktı kendilerine.. İşgal Batı Anadolu’da yayıldı. 1921 yazında Polatlı’ya dek uzandı. Bir de Trabzon tarafında Rum Pontus devleti kurulacaktı ki, Kral Venizelos yönetimindeki Yunanlar için Zeus ve yardımcısı Tanrılar seferber olmuştu adeta!

O Venizelos ki, 1934’te T.C. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK’ü NOBEL Barış Ödülüne aday gösterecek denli uygardı..

Mustafa AYDINLI : AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan neden Afyon’a – Dumlupınar’a gitmedi de Malazgirt’e gitti 26 Ağustos günü?

Prof. SALTIK : Erdoğan’ın, 95 yıl öncesinin yakın tarihi dururken, çok kanlı savunma savaşı verdiğimiz Afyon Ovası’na, Dumlupınar’a.. gitmek varken, bin yıl öncesine adeta mistik bir referans ile kalkıp Malazgirt’e gitmesi pek çok bakımdan sığ siyaset kokuyor. Oysa Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruzu başlatmak için 26 Ağustos gününü (1922) bilerek seçmişti. Malazgirt zaferi 1071’de o gün kazanılmış ve Anadolu yurt tutulmuş, giderek vatan yapılmıştı. 1200’lü yıllardan başlayarak da Batılı tarih kaynakları – uzmanları Anadolu için Turchia”
demeye başlamışlardı : Türk yurdu!

Erdoğan vb. nin çok öykündüğü Osmanlı Devleti ise, 621 yıllık yaşamının ardından 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması ile tarihin mezarlığına yollandığında, Ön Türkleri (Poto Turcs) bir yana koyarsak[1], bin yıllık Yurt da yeniden Batı emperyalizminin eline, Diyojen’in torunlarının işgaline geçiyordu! Son Padişah Vahdettin Sevr’e onay vermiş, Anlaşmaya resmen imza konmuştu.

Açıkçası Sevr, Alpaslan’ın 26 Ağustos 1071 Malazgirt utkusunun (zaferinin) rövanşı idi;
Batılılarca yaklaşık bin yıl sonra alınan! Mustafa Kemal Paşa bu tarih bilinciyle, yüreği yangın yeri; Bin yıllık Malazgirt zaferinin rövanşını Batı emperyalizmine kaptırmamak için 26 Ağustos gününü seçmişti Büyük Taarruz için (1922)!

Mustafa AYDINLI : Sayın Erdoğan’a ne söylemek istersiniz bu bağlamda ?

Prof. SALTIK : Senin Cumhurbaşkanı olduğun devlet 26 – 30 Ağustos 1922 zaferi ile kuruldu, 1071 ile değil. Önce T.C. kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘e tarihsel saygını – vefanı göstereceksin. Ama AKP = RTE, Mustafa Kemal Paşa’ya 1934’te TBMM tarafından Soyadı Yasasıyla verilen yasal soyadını bile bir türlü kullanmıyor! ATATÜRK demeye dilinin ucu ile bile asla yanaş(a)mıyor!

Kalkıp Diyarbakır’da 1 Nisan 2017’de 1 Nisan şakası yaparcasına (!) Kürt kökenli yurttaşların çoğunlukta olduğu bölgede, acı veren bir siyasal opportünizm örneği olarak ‘‘Tek millet” diyor
ama dönüp ‘‘.. bakın Türk demiyorum..’‘ diye vurgulayarak açık etnik duygu sömürüsü yapıyor.. (http://ahmetsaltik.net/2017/04/02/pamukoglu-hayir-onde-yuzlerinden-belli/)

Malazgirt meydanında şu veya bu bildik yöntemlerle toplanan kalabalığın Erdoğan dahil ne kadarı bu yalın tarihsel gerçekleri biliyor? Her taraf İHL yapıldı.. Çocuklar doğru dürüst tarih mi okuyabiliyor?? Tabii böylelikle kitleleri meydanlara toplamak da kolay, yüksek dozda hamaset ile beyinlerini yıkamak da.. Kurgulanan da tam da bu korkarız, galiba değil; korkarız! Yaaa, işte böyle AKP Genel Başkanı Erdoğan… Şimdi danışmanları haşlama – ayıklama zamanı! Çıplak gerçek çok daha ağır ve olduğu gibi yazılmalı, not düşelim :

  • Tarihi çarpıtarak gerçekte kitlelerin beyin iğfalidir; 26 Ağustos 2017’de Malazgirt’te yapılan..
  • Siyaseten! Neciiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiip mi necip milletimize armağan, yapanlara da afiyet olsun!

Mustafa AYDINLI : Büyük Taarruz nasıl yürütüldü ve sonuçları neler oldu?

Prof. SALTIK : Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa savunma savaşını fiilen cephede yönettiği için, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İNÖNÜ) bu savaşa “Başkumandan Muharebesi” adını verdi. Mustafa Kemal Paşa, 4 Ekim 1922’de TBMM’de Büyük Taarruz’u anlattığı konuşmasında, bir yıl önce Başkomutan atanırken söz verdiği gibi “Yunan Ordusunun harimi ismetimizde tamamen boğulduğunu” açıkladı. 1922 Büyük Taarruz ise Türklerin Anadolu’da yeniden tutunmalarını sağladı.

Büyük Taarruz bir “mevzi” savaşı değil, “düşmanı imha” savaşıdır, “topyekûn” bir savaştır. Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’la, yenilmiş – dağıtılmış – silahları elinden alınmış – subayları tutsak edilmiş bir orduyu baştan kurarak Batı emperyalizmine karşı ilk kez, Çanakkale savunmasını da katarsak 2. kez büyük bir utku kazandı. Ordularına ”Hat’tı savunma yok; sathı (vatan yüzeyini) savunma var; o satıh tüm vatandır!’’ diyerek dünya askerlik tarihinde örneği olmayan emirler verdi. Büyük Taarruz’u tarihte benzersiz kılan, bu özellikleridir; tüm mazlum uluslara örnek olmuş, bağımsızlık savaşımlarında güç ve esin kaynağı, güdülenme (motivasyon) sağlamıştır.

Sakarya Meydan Savaşı ile Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki Türk Orduları stratejik bir başarı sağlamışlardı. 22 gün – 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı ve onu izleyen başarıların gerçek anlamını kavrayabilmek için bu gelişmeleri ulusal sınırları aşan ölçekle değerlendirmek gerekir. Emperyalizme karşı sıcak savaşta kazanılan bu tarihin 2. büyük kara zaferi ile (ilki Çanakkale deniz ve Gelibolu kara savunması – 1915), sömürülen tüm doğu halkları, Mustafa Kemal’de bir öncülük, bir gün bağımsızlığa açılacak olan girişimin, bağımsızlık güllerinin ışıklarını görüyorlardı.

Falih Rıfkı Atay Çankaya adlı kitabında şunları kaydetmişti (syf. 363):

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak,
    şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak,
    belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

Mustafa AYDINLI : 9 Eylül’e uzanan süreç? ?

Prof. SALTIK : Sakarya Meydan Savaşı’ndan yaklaşık 13 ay sonra, 95 yıl önce 26 Ağustos 1922 sabahı, şafak atarken bu kez yine Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusu, Sakarya’dakinin dört katı dolayında asker ve çok daha güçlü lojistik destek ile, cehennem gibi top atışlarıyla, işgal ettikleri Türk yurdunu Yunan askerlerine cehennem etmeye başlamıştı. Öylesine berkitilmiş (müstahkem) askeri mevziler yapmışlardı ki Yunanlar; kolay kolay 6 aydan önce hiçbir saldırı çökertemezdi. Ne var ki yalnızca 4-5 gün dayanabildiler. 30 Ağustos günü arkalarını dönmüş, her yeri yaka – yıka Afyon ovasından Ege’ye doğru kaçmaya başlamışlardı. Ordu komutanı general Nikolaos Trikupis bile tutsaktı ve Mustafa Kemal Paşa’nın çadırında konuk edilmiş, kahve ikram edilmiş, kılıcı dahi alınmamıştı. Atina’daki başkomutan Hacı Anesti öfke bunalımlarındaydı. General Trikupis, ölene dek her yıl 10 Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve giderek saygı duruşunda bulundu.

Büyük Taarruz sürdürüldü ve kaçabilen Yunan birlikleri 9 Eylül 1922 günü İzmir’de denize döküldüler. O gün, salt Türkiye ve biz Türkler için değil, dünya tarihi açısından da bir dönemeçtir. Hem bizim hem Yunanların (Yunanların değil!), hem de emperyalizmin sömürgesi mazlum uluslar için bağımsızlık savaşımı meşaleleri yakılmıştır.

Başta Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, utkuda (zaferde) belirleyici işlev gören Fahrettin Altay paşa ve süvarilerine, emeği geçen her-ke-se, şehit ve merhum gazilerimize vefa borcumuzu ödeyebilmenin tek 1 yolu var.. Atatürk’ün belirttiği gibi Türk Ordusunun utkusuyla (zaferiyle) sonuçlanan Büyük Taarruzdaki temel amaç, yalnızca düşmanı yenmek değil;

  • Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” olduğuna göre,

Türkiye Cumhuriyeti Devletimizi ”kayıtsız şartsız bağımsız” bir Devlet olarak sonsuza dek
hep ilerleme içinde yaşatmak, çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine taşımak, hepimizin tarihsel borcudur! Gerisi hamasi söylevler, boş laflardır.

Mustafa AYDINLI : Son olarak eklemek istediğiniz?
Prof. SALTIK : Büyük yurtsever ozanımız Nazım Hikmet’in (RAN) dillere destan
Kuvayı Milliye destanından bir alıntı yapmadan olmaz…

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
Paşalar O‘nun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.

Reis ”..solcular vatansever olamaz…” buyurmuş.. Yukarıdaki dizeler vatan aşkı dışında hangi
duygularla yazılabilir? Nazım Hikmet’in vatan aşkını sorgulamak hiç kimsenin haddi değildir. Ağzına ”Türk” sözcüğünü almaksızın, özellikle ”… bakın Türk demiyorum!” dahi diyebilen ülkemiz yöneticileri (http://ahmetsaltik.net/2017/04/02/pamukoglu-hayir-onde-yuzlerinden-belli/) Hacca da gitseler ihramlara bürünerek, 26 Ağustos’larda Malazgirt’e de gitseler, 26 Ağustos’un ruhu ile barışık olmadıklarını yadsıyamazlar; bu çok vefasızca, hatta utandırıcıdır. Türk Ulusu böylesine bir aşağılanmaya asla yaraşır olmadığı gibi, kabul de etmeyecektir..

Mustafa Kemal Paşa‘nın kurduğu bu devlette, demokratik cumhuriyetin nimetleriyle ATATÜRK‘ün koltuğunda oturan Erdoğan’ı bu davranışları nedeniyle esefle karşılıyoruz, kendisini tarihsel gerçeklerimize saygılı olmaya, insafa ve vefaya çağırıyoruz.

Büyük Atatürk’ün demesiyle;

  • “Amacımız ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü,
    aynı zamanda da tam egemenliğimizi elde etmektir.
    Bizi bu amaçtan alıkoyacak herhangi bir güce karşı savaşacağız.”

Ulusal kurtuluş savaşımının önderi, düşmanı salt askeri olarak yenmenin yetmeyeceğini,
Osmanlı İmparatorluğu deneyiminden ötürü çok iyi biliyordu. Askeri alanda öngörülen
taktik ve stratejik planların siyasal alanda da uygulanması gerektiğinin bilincindeydi. 1. Dünya Paylaşım Savaşının yenileni (mağlubu) 4 devletten salt Türkiye, kendine yengin (galip) devletlerin zorla imzalattıkları Sevr Anlaşmasını yırtıp Lozan’ı kabul ettirerek savaştaki zaferinin ardından bir de diplomasi zaferi eklemiştir. 1. Dünya savaşının 4 yenileninden Almanya Versay, Avusturya St. Germain, Macaristan Trianon ve Bulgaristan Neuilly Antlaşmalarının kendilerine uygulanmasını engelleyememişlerdir.

Bize tam bağımsız bir ülkenin çocukları olma hakkını veren başta Mustafa Kemal Paşa ile
silah – dava arkadaşlarını, acılı ve yorgun savaşçılarını, İskilipli Atıf gibi sözde hocaların aldatmasıyla  yurt savunmasından kaçmayan Mehmetçiklerimizi, şehitlerimizi ve merhum gazilerimizi sonsuz bir minnetle-şükranla anıyor, sevgin (aziz) anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ diyoruz Büyük Atatürk gibi..
Savaşı, Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe cinayet görüyoruz büyük komutan Atatürk gibi.

BÜYÜK TAARRUZ’UN ve 30 Ağustos, 9 Eylül zaferlerinin 95. Yılı Ulusumuza ve dünyaya
KUTLU OLSUN diyoruz bir kez daha.. 15 Mayıs 1919’da başlayan İzmir’in – Ege’nin işgali, ancak 3,5 yıl sonra 9 Eylül 1922’de sonlandırılabildi ve İzmir’in dağlarında çiçekler açtı..

  • Yaşşa Mustafa Kemal Paşa, yaşşa Mustafa Kemal Paşa, yaşşa Mustafa Kemal Paşa!

Mustafa AYDINLI : Teşekkür ederim..
Prof. SALTIK :
Ben de hem size hem Çorlu Devrim Gazetesine teşekkür ederim.
============================
[1]  1071 yılı, Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk gelişlerinin tarihidir. Türkler milattan önce 13 bin yılında Anadolu’ya gelip, Anadolu’nun dip kültürünü oluşturdular. Ön Türkler Anadolu’ya göçebe olarak değil, göçmen olarak geldiler.

Adalet ve demokrasi için ittifak mı?

Adalet ve demokrasi için ittifak mı?

Emre Kongar
Cumhuriyet, 01.09.2017

 

Türkiye yeniden büyük bir tehlikenin eşiğinde: 
AKP/Erdoğan iktidarı, insanlık tarihinin teknolojik, siyasal ve toplumsal evrimini, Türkiye’de geri çevirmeye, geri çeviremezse de en azından durdurmaya çalışıyor:
Ülkeyi neredeyse ulaşmış olduğu Kentsel/Endüstriyel Demokratik aşamadan geri döndürmek, Dinsel/ Feodal Diktatörlük” yapısını yeniden egemen kılmak istiyor…  Türkiye Cumhuriyet’inin “Parlamenter Demokratik Rejim”ini bir Tek Adam Diktatörlüğüne dönüştürmeyi amaçlıyor! 

  • Bu çabalar hem insanlık tarihine, hem de toplumsal değişmenin dinamiğine ters oldukları için başarısızlığa mahkûm. 

Ne yazık ki, belli toplumlarda ve belli zaman dilimlerinde, demagoji, baskı ve korku ile, geçici bir süre için de olsa, kimi zaman başarıya ulaşmış sanılabiliyor… Ama insanlığa, tarihe, bilime, karşı oldukları için sonları daima hüsranla bitiyor: Kimi zaman bütün dünyayı kana bulayarak… 
Kimi zaman tüm bir halkı bir süre zulme mahkûm ederek… 
Ama toplumu geri götürmek isteyen egemenler için mutlaka ve daima hüsranla!
***
Buna karşılık tarihin ve bilimin insanlığı getirdiği aşamada direnen, bu aşamanın sağladığı Demokratik Rejimi, bu rejimin altında yatan Temel Hak ve Özgürlükleri, bu özgürlüklerin güvencesi olan Bağımsız Yargıyı ve Evrensel Hukuku, Adaleti, Türkiye’de de korumak isteyenler de var. 
Üstelik bunlar, insanlık tarihinin doğru çizgisinde durdukları için hem haklılar, hem de güçlüler… Dolayısıyla mutlaka kazanacaklar.
***
Özgürlükçü ve Demokrat kesimler”, tanım gereği, bir araya pek kolay gelemiyorlar: Çünkü her biri kendi farklı ve özgün kimliğine çok düşkün. 
Din/Tarım toplumlarının Feodal değerlerinin empoze ettiği Reise bağımlılık” ve “Sürü psikolojisi bu kesimlerde pek görülmüyor! Bu nedenle “Reis” çevresinde “Sürü psikolojisi” ile bütünleşenler, tarih ve toplum önünde haksız da olsalar, nitelik ve nicelik olarak “Demokrat ve Özgürlükçü kesimlerden” daha güçsüz de olsalar, zaman zaman, geçici zaferler kazanmış gibi görünebiliyorlar… Bu geçici “Zafer yanılsamasının” bedelini ise genellikle başta kendileri olmak üzere, tüm toplum, kimi zaman da tüm insanlık ödüyor.
***
Demokrat ve Özgürlükçü kesimler” ancak çok büyük bir tehlike karşısında bir ittifak aramaya, (o da belki) yönelebilirler: 
Bugün hem bireysel güvenliklerimizi ve özgürlüklerimizi hem de Demokratik Rejimi tehdit eden Adaletsizlik” duygusu böyle bir tehlikeyi işaret ediyor. 
Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü’nün ve onun devamı olan Adalet Kurultayı’nın, böyle bir“Özgürlükçü ve Demokrat kesimlerin ittifakını” oluşturma şansı, az da olsa var gibi görünüyor.

DİREN ÖZGÜRLÜK… 
DİREN DEMOKRASİ… 
DİREN ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İTTİFAKI!
====================================
Dostlar,

Benzer söylem ve önerileri biz de sitemizde sürekli yazıyoruz..
Pusulayı ya da reçeteyi Mustafa Kemal ATATÜRK, adeta, tarihteki eşsiz başarısının gizi (sırrı) olarak bizlerle paylaşmıştı :  

  • Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir.

Türkiye bunu ya yapacak ya yapacak.. Başka seçenek yok!

Sevgi ve saygı ile. 02 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

EEY İŞSİZ – GÜÇSÜZLER !!!

Konuk yazar : Duran AYDOĞMUŞ
E. Dışişleri Bakanlığı Uzmanı
22.05.2008 Ankara
EEY İŞSİZ -GÜÇSÜZLER !!!
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..) 
Şu araştırmacı gazetecinin yazdığı gerçeklerden haberiniz yok mu sizin?! Tıklayın şu aşağıdaki bağlantıyı, bir okuyun da anlayın, bakın ne iş yerleri açılmış meğerse de, sizin haberiniz yok!
Bakın, devletimizin ilgilileri ne iş yerleri açmış, hem de bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanı bile açmış bu iş yerlerini de sizin haberiniz yok, veya iş beğenmiyorsunuz! Yazıklar olsun size(!)
 
Bakın size bir gerçeği söyleyim mi? Yıllarca Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde (İtalya, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya) bulundum. Yıllarca TV yayınlarını vs. izledim, basını takip ettim, o ülkelerde tek bir bakanın, başbakanın, Cumhurbaşkanının, Kralın bizdekine benzer açılışlar yaptığına, kurdela kestiğine rastlamadım, duymadım… Yapılan her şey vatandaşın vergisinden oluşan bütçeden ödendiği ve o yapılan fabrikanın-tesisin de yapılması gerektiği için yapılmaktadır, yapılmıştır. Bizdeki gibi siyasi gösteriye, oya çevirmeye gerek duyulmuyor… Çünkü, işbaşındaki iktidarlar, eksik olan her şeyi yapmış tamamlamışlar…
Avrupa ülkelerinin hiçbirinde yapılmış köprüler, alt-üst geçitlerin vb. yapılış tarihlerini de görmedim. Gören varsa lütfen yazsın… Kimse çıkıp da, “şunu yaptık, bunu yaptık” demiyor…
Bizde bu yapıtlara girerken, adını ve yapılış tarihini görürsünüz. Hepimiz biliyoruz ki, siyasiler bu yaptıklarını bile siyasette kullanıyorlar! Tarih yazılsın ki, o tarihte hangi hükümetin yaptığı belli olsun diye! Bunu ilk kez Başbakan iken Merhum Süleyman Demirel dile getirmişti değil mi?!
Sonuç olarak, bizdeki toplu ya da tek açılışlara bakıyoruz ki, işte Yılmaz Özdil yazmış onları! 
Hepimizin beklentisi odur ki, bir tane de ağır ya da hafif sanayi fabrikası, bir üretim tesisi olsundu. Neden mi? 
Yine biliyoruz ki, ülkemizdeki bütün fabrikalar, tesisler, kurumlar, limanlar bankalar, petrol istasyonları hem de yabancılara satılmış! Garip olan şu ki, bizim ülkemizde, kurduğumuz tesislerde bizim insanlarımız çalışıyor ama, yıl sonunda kazanılan bütün kazanç, mal sahibi yabancı ülkeye gidiyor! Yazık, yazık!
Sebep şu mudur diye düşündüm: Bu saydığım ülkelerde -bizdeki gibi- iş arayan pek yok. İşi olmayana da devlet, uygun iş buluncaya kadar -yasa gereği- işsizlik parası veriyor. Ne ki, işsizlik maaşı alanlar da “nasıl olsa işsizlik parası alıyorum, boş ver, kaçak iş bulup oradan da alacağımla geçinir giderim” diye düşünmüyor. Bu konuda devlet de, işçi de hakkaniyetlidir…
NOT : Avrupa için bu yazdıklarım yanlışsa, Sayın ÖZDİL lütfen bu konuda da yazabilirler
(ANILARIMDA 5 ÜLKE kitabımda bu ve benzer konuları da yazdım).
Ne diyelim, kendimiz ettik, kendimiz bulduk..
Merhum ozanımız Neşet Ertaş demiş ya :
“Karadır bu bahtım kara
 Sözüm kar etmiyor yare
 Yüreğimi yaktı nara (Eyvah Ey…) 

 Kendim ettim kendim buldum
 Gül gibi sararıp soldum
 Ey vah ey vah ey….”
 
Saygılarım ve kaygılarımla. 17.08.2017
=======================================

Dostlar,

Sayın Duran Aydoğmuş dostumuz, olgun bir beyefendi ve Cumhuriyet terbiyesi almış bir devlet memurudur. Uzun yıllar değişik ülkelerde Dışişleri Bakanlığı kadrolarında ülkemizi temsil etmiştir. Yukarıda saydığı 5 Ülkedeki gözlemlerini kitaplaştırmıştır. Bu yazısı ve öbür değerli katkıları içi kendisine şükran borçluyuz.

Sayın Aydoğmuş sade yazımı ile önemli bir gerçeğe ışık tutuyor. Bizim gibi Doğu toplumları törenselliğe (ritüele) çok önem veriyor.. Maneviyat ve mistisizm çok ağır basan değerler.. Oysa Batı Kültüründe egemen – baskın değer Akılcılık – Rasyonalim – Rasyonalite.. Bu sayede Bilimsel Keşifleri başardılar (Galile, Kepler, Copernicus..) ve Batı Aydınlanma felsefesinin temellerini attılar.. Diderot, JJ Rousseau, Montesquieu, Voltaire, Kant

– Zorunlu – kaçınılmaz olarak laik – seküler düzene geçtiler ve Sanayi Devrimi ile dünyayı sömürgeleştirdiler… Bilime sırtını dönen Osmanlı’yı parçaladılar.
Biz hala dincilik – mistisizm batağında inatla debeleniyoruz..
Yetmiyor, CB Erdoğan ”Dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz..” diyor,
ulusal eğitim sistemini çökertiyor..
Bir Mustafa Kemal ATATÜRK çıkardık, dünya tarihinde eşsiz – benzersiz.. Osmanlı yüzünden birkaç yüzyıl gecik(tiril)en Anadolu Aydınlanması (dinde Reform + Rönesans) devrimlerini başlattı ancak hem ömrü kısa oldu hem de Anadolu’daki karşıdevrimci – molla – yobaz – gerici – dinci çelik çekirdek pek çok nedenle tasfiye edilemediği için bir ”geri tepme” (counter revolution?) olgusu – dalgası yaşıyoruz. Osmanlı din – tarım toplumu kısır döngüsünü 21. yy. şafağında hala aşabilmiş değiliz. AKP vb. siyasal hareketler bu dinamiklerin ürünü.. Ancak bu ”peryodun” da geride kalacağı tarihsel diyalektik yasa gereği.
Az eğitimli kitleler deneme – yanılma ile (musibetle demek haksızlık mı olur?) öğrenmekte. O halde kitlelerin bilimsel eğitimi yaşamsal 1. öncelik.. Öte yandan yaşadıklarını anlamlandırmak için gündelik yaşamda örnekler üzerinden halka aydın rehberliği sunmak gerek.
Böylelikle, toplumsal – siyasal olgunlaşmayı hızlandırmak ve deneyim – öngörü yeteneği kazandırmak için ödenecek bedelleri hafifletmek olanaklıdır. Bu 2 kulvarda başarılı olmanın anahtarı öncelikle siyasal partidir. Ardından yaygın yatay – dikey örgütlü toplumdur.. Sendikasıyla, derneği – vakfıyla..
Siyasal katılma, geri kalmışlık çemberini kırmada temel anahtar..
Sevgi ve saygı ile. 17 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Atatürk’ün emanetini ABD’ye sattılar!

Atatürk’ün emanetini ABD’ye sattılar!

Atatürk Orman Çiftliği arazisinde bulunan 37 bin metrekarelik alan, yeni büyükelçilik binası yapılması için ABD misyonuna satıldı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi satış protokolünü istedi ancak ‘ticari sır’ denilerek reddedildi

Yavuz ALATAN
SÖZCÜ, 14 Ağustos 2017
Atatürk’ün emanetini ABD’ye sattılar

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Atatürk Orman Çiftliği, 1925 yılında Mustafa Kemal Atatürk‘ün talimatıyla, Türk tarımına öncülük etmesi için kuruldu. Arazi, Mustafa Kemal Atatürk tarafından farklı kişilerden parça parça satın alındı. Çiftlik 1937’de Atatürk tarafından Türk Milleti’ne emanet edilerek, Hazine’ye bağışlandı. Çiftlik arazi, 1950’li yıllardan başlanarak çeşitli kurumlara tahsis edilerek ya da satılarak amacı dışında parça parça talan edildi. Ve bugün…

ÇUKURAMBAR’DA İNŞAAT

Emparyalizmle mücadele ile yoktan bir ülke kuran Atatürk‘ün milletine emanet olarak bıraktığı Atatürk Orman Çiftliği‘nin 37 bin metrekarelik arazisi, yeni büyükelçilik binası yapılsın diye ABD’ye satıldı. Çukurambar semtindeki geniş arazide inşaat çalışmaları sessiz sedasız başladı. Arazinin çevresi yüksek tel örgü ve duvar ile çevrildi. Büyükelçilik alanında, otopark ve sosyal tesisler de bulunacak. SÖZCÜ‘ye açıklamalarda bulunan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Bu alan Atatürk Orman Çiftliği arazisi iken, 12 Eylül darbesinden sonra Kenan Evren‘in imzasıyla Gazi Üniversitesi’ne eğitim alanı olarak devredildi” dedi ve şunları söyledi:

MİMARLAR ODASI ŞİKAYET ETTİ

“Daha sonra Gazi Üniversitesi TOKİ’ye devretmiş, sonrasında da arazi ABD Büyükelçiliği’ne satılmış. Bu süreç Atatürk Orman Çiftliği arazilerinin nasıl talan edildiğini de gösteriyor. AOÇ arazisinin, ABD Büyükelçiliği’ne satılması sürecinde, Bilgi Edinme Kanunu‘na göre satış protokolünü istedik, ‘ticari sır’ diye vermediler. Bir üst kurula şikâyet ettik, onlardan da bilgi edinemedik, hukuksal süreç başlattık. Yargı yoluyla bize imzasız
mühürsüz bir protokol gönderdiler.”

ÇALIŞMALAR SESSİZ SEDASIZ BAŞLADI ABD'nin Kavaklıdere semtindeki büyükelçilik binasına yönelik saldırının ardından güvenlik gerekçesiyle arazi arayışına girişilmişti. Çukurambar'daki bölgede yeni binanın inşası sessiz sedasız sürüyor.

ÇALIŞMALAR SESSİZ SEDASIZ BAŞLADI

ABD’nin Kavaklıdere semtindeki büyükelçilik binasına yönelik saldırının ardından güvenlik gerekçesiyle arazi arayışına girişilmişti. Çukurambar’daki bölgede yeni binanın inşası sessiz sedasız sürüyor.

AOÇ ARAZİLERİ
AMACI DIŞINDA KULLANILAMAZ

Atatürk’ün vasiyeti ve şartlı bağışı ile Atatürk Orman Çiftliği’nin her bir metrekaresinin değerli olduğunu kaydeden Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan,

  • AOÇ arazileri amacı dışında kullanılamaz ve ABD elçiliği de yapılamaz.
  • Atatürk emperyalizme karşı tam bağımsızlık mücadelesi verdi.
  • O’nun halkına emanet ettiği AOÇ arazisini bir metrekaresinin bile ABD elçiliğine verilmesi kabul edilemez. Dava açmak için süreci takip ediyoruz.” dedi.
    ==================================================

Dostlar,

Atatürk’ün Emaneti Orman Çiftliğinden
ABD Büyükelçiliği İnşaatı İçin 37 Dönüm Toprak Satışı 
Hukuk Dışı ve Gayrımeşrudur!

AKP iktidarı halkın sinir uçlarına basmayı özellikle sürdürüyor sanki..
Çıkabilecek olası sokak eylemlerinden medet umar görünüyor.
Bunlar rahatlıkla OHAL’in uzatma gerekçesi yapılabilir.

AOÇ arazisi ve donatıları koşullu bağış (Şartlı hibe) ile Hazine’ye bırakılmıştır Atatürk tarafından. 6098 sayılı Borçlar Yasası hükümlerine göre (md. 285-298), bağışlayanın koyduğu koşul dışında kullanılamaz. Üstelik söz konusu taşınmaz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Büyük ATATÜRK‘e aittir. Esprisi de bellidir; Türk Ulusuna bir örnek sunmak ve rol modeli olmak. Bataklık bir arazinin ıslah edilerek tarıma kazandırılabileceğini göstermek, güven verip halkı güdülemek (motive etmek).. Ayrıca üretilen tarım ürünlerinin ham madde olarak satılması yerine, AOÇ’de kurulu endüstriyel yapılarda işlenmesi ile katma değerli ürüne dönüştürülmesi ve üreticinin kazancının daha da artırılması.. Bütüncül bir tasarım (entegre bir proje)..

Yetmedi, ABD gibi sözde müttefik maskesi ile altımızı oyan bir ülkeye.. Zaten bir Büyükelçilik binaları var Kavaklıdere’de. Hemen karşısında 25 katlı BDDK ve 18 katlı Ankara Sanayi Odası var. Belediyeden yeni bir ruhsat ister, tadilatını yapar, çok katlı binasını diker oraya. Ayrıca İstanbul İstinye’deki Başkonsolosluk binası kale gibi maazallah! Neden böyledir? Ortadoğudaki en büyük – muazzam Konsolosluk binası, herhalde İstanbul’un 15 milyon nüfusu gözetilerek o ölçüde devasa tutulmuştur??

Ayrıca 37 dönüm ciddi bir alandır ve burası satılarak yabancı mülkiyete devredilmektedir. Diyelim ki 49 yıllığına kiralama olanağı mevzuatta yok mudur? Yoksa düzenlersiniz!..

Tüm bunlar, ülkemizin ne mene bir iktidar tarafından yönetildiğinin sayısız kanıtlarından biri. Ülkenin tarihsel değerlerine, Kurucusunun yasal mirasına, kendi hukukuna ve halkına karşıt ve yabancılaşmış; buna karşılık ABD hayranlığı – teslimiyeti dizginlenemeyen bir AKP iktidarı!

O ABD ki; bir yandan BOP ile ülkemizi parçalama haritaları ve eylemleri yapar; eşbaşkanı kendi ağzıyla onlarca kez itiraf ettiği üzere R.T. Erdoğan’dır!
O ABD ki; sınır komşumuz Irak’ta PKK’yı Kandil’de üstlendirip – silahlandırıp üstümüze salar; kara harekatı yapmamızı engeller!
O ABD ki; NATO’da sözde askeri müttefiktir ama Suriye’yi BOP kapsamında bölme harekatında üstüne iyilik AKP = RTE’yi de katar hatta öncü birlikleri gibi kullanır!
O ABD ki; ülkemizdeki darbelerin, son olarak FETÖ 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin mimarıdır!
O ABD ki; 1950’lerden beri ülkemizde mafya – gladyo – kontrgerilla kumpaslarının aktörü, aydın cinayetlerinin, toplu kırımların, iç çatışma provokasyonlarının yüzsüz ama eli kanlı maşasıdır!
……..
Böylesine emperyalizmin ağababası bir ülkeye, kendi sarayınız yetmiyormuş gibi, Gökçek’in ilkel sirk görünümlü ucubeleri yetmiyormuş gibi, ATATÜRK’ün mirası, yasal olarak çiftlik amaçlı koşullu bağışını, bilmem kaçıncı kez çiğneyerek 37 dönüm yurt toprağını satarsınız!

Bilgi Edinme Yasası başvurularını da ”ticari sır” kalkanıyla geri çevirirsiniz…  Sorun İdari Yargıya taşınınca da mahkemeye bile ”mühürsüz bir protokol”ü zoraki yollarsınız.. İşte hukuka saygınız da bu kadardır ve mutlaka saklamak istedikleriniz vardır ki, protokolü mühürsüz gönderirsiniz! Taşınmazın satış sözleşmesinin neresi ticari sırdır? Karşımızda hangi ticari şirket vardır ki ticari sırrı olsun? Satış tapuda resmen yapıldı ise satılan yerin ada – parseli, satış bedeli neden sırdır? Belediyenin verdiği inşaat ruhsatının neresi ticari sırdır?? Bütün bunlar halkla alay etmek değil midir? Hangi demokratik ülkede ”halkın oyu ile gelen’‘ iktidarlar halkı ile alay edebilir??

Bu ülkeye ve insanına bunca zulüm; akıl, vicdan, din, namus, vefa ve de haya(l) ötesi olmalı!

Tanrı bize sabır, size insaf ve sağduyu ihsan eyleye ve bu firavun saltanatına artık bir son vere!

Sevgi ve saygı ile. 15 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yeliz Koray : Yerim destanınızı! 

Paylaşım rekorları kıran 15 Temmuz yazısına gözaltı!

Paylaşım rekorları kıran 15 Temmuz yazısına gözaltı!Yeliz Koray Kocaeli Koz Gazetesi

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
Sosyal medyada 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili yazdığı yazı paylaşım rekorları kıran ve AKP cenahından pek çok tepki toplayan Yeliz Koray gözaltına alındı. Kocaeli Koz Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Yeliz Koray polis ekiplerince gözaltına alındı. Akşam saatlerinde Koray’ın evine gelen İl Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Güvenlik Şube ekipleri Koray’ı gözaltına aldı. Bilindiği gibi Yeliz Koray’ın “Yerim Destanınızı!” başlıklı yazısı nedeniyle çeşitli kesimler tarafından hedef gösterilmişti. Yeliz Koray’ın Kocaeli Koz gazetesinde yayınlayan ve gözaltına alınmasına sebep olan o yazı: 

Yerim destanınızı! 

  1. Dünya Savaşı 4 yıl sürdü. Tekrar ediyorum 4 yıl
    Yani 16 mevsim, 208 hafta, bin 460 gün…
    Kafkas, Kanal, Filistin-Suriye, Çanakkale, Hicaz-Yemen,
    Makedonya, Galiçya, Romanya Cepheleri açıldı.
    İtilaf Devletlerinin 42 milyon askerine karşı 2 milyon 850 bin kadardık.
    Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış’ı Rus ordusundan almak için savaştık.
    90 bin asker DONARAK ÖLDÜ. Dok-san-bin asker… Lojistik destek gelememişti çünkü.
    Zaten açlardı, üşüyerek, uykuya dalarak öldüler. Kimi anasını, kimi sevdiğini hayal ederek uykuya daldı. Bir daha uyanmadılar…

Çanakkale Cephesi…
Zafer kazanıldı ama bedeli 500 bin insanın ölümü oldu. 253 bini asker, gerisi sivildi.
Tarihçiler, hastalıktan ölenlerin bu sayının iki katı olduğunu söyler. Bir de o dönem üç lisenin mezun veremediğini. Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri…
Çünkü elleri silah tutuyordu, çocuklardı, dönmeyi düşünmemişlerdi…
Dönemediler, tarihe “meçhul çocuk asker” olarak geçtiler.
Çoğunun ismi de mezarı da yok, Çanakkale’de yatıyorlar!

Kurtuluş Savaşı..
Doğu Cephesi’nde Ermenilerle, Güney Cephesi’nde Fransızlarla savaştık.
Doğu Anadolu tamamen kurtarıldı, TBMM resmen tanındı.
Maraş, Urfa, Adana ve Sakarya’da zafer kazandık. Fransızları yurttan TEMİZLEDİK.
Şehirlerimize; Gazi, Kahraman, Şanlı isimleri verdik.

Batı Cephesi daha kanlıydı.
1. ve 2. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya Savaşı yaşandı.
Sakarya Savaşı, tarihe en çok subayın şehit olduğu savaş olarak girdi.
İtalyanlar Muğla ve Antalya’dan çekildi. Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruzu BAŞLATTI!.
Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra “İlk hedefiniz Akdeniz ileri” dedi.
Yunan ordusu İzmir’e kadar kovalandı, İzmir düşman işgalinden KURTARILDI!
Batı Anadolu düşmandan tamamen TEMİZLENDİ.
Konferanslar, kongreler, ateşkesler, anlaşmalar… Kurtuluş Savaşı da 4 yıl sürdü. 16 mevsim,
208 hafta, bin 460 gün… Binlerce şehit verdik.  O binlercenin yine iki katından fazlası bulaşıcı hastalıktan öldü. 

YILLARDIR PKK’YA VERİLEN ŞEHİTLERİ SAYMIYORUM BİLE…

Ve 15 Temmuz… 1 gün bile sürmedi.  Tekrar ediyorum 24 saat bile değildi; 15 saat sürdü!
Limana yanaşan düşman gemilerinden değil, sağ olsun Erdoğan’ın ‘eniştesi’nden öğrendik.
Ama hazırlıksız değildik. Lojistik destek tamdı mesela. Nedense 4 farklı noktada bekletilen uçaklar-helikopterler, 3G bağlantıları, televizyonlar, radyolar…
Düşman bu kez ne İngiliz, ne Fransız, ne de Almandı…
Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, istedikleri her şey verilen “muhterem hoca efendileri”ydi. Amaç devleti ele geçirmekti ama nedense birkaç tankla darbe yapmaya çıkmışlardı. 

  • Her şeyden habersiz masum erlerle polisi ve vatandaşı karşı karşıya getirdiler.
    Kardeşi kardeşe kırdırdılar!

Kurtuluş yine bizimkilerden; FETÖ’nun kumpas kurduğu Kemalist askerlerden geldi.
Ve milletin direnişiyle birlikte darbe püskürtüldü. Sonuç 248 şehit, yüzlerce yaralı…
***
Kısaca… Evladını beşikte bırakan Nene Hatunlar
Kocasını toprağa verip cepheye koşan Kara Fatmalar… Çocuk, yaşlı, kadın demeden..
Atamızın önderliğinde bizlere
19 Mayıs’ı,
23 Nisan’ı,
30 Ağustos’u,
29 Ekim’i bıraktılar!

Amma… geriye Sarıkamış’ta ölenler için ‘halay’ çektiğimiz anmalar…
“Yağmur yağıyor çocuklar üşümesin” diye yasaklanan 23 Nisan’lar…
Her sene hastalık bahanesiyle iptal edilen 19 Mayıs’lar ve güvenlik gerekçesiyle yasaklanan
30 Ağustos’lar kaldı!
***
Velhasıl “Elin tokadını yemeyen kendi tokadını yumruk sanırmış!”
Tarihe altın harflerle yazılan onca zafer, binlerce şehit ve de
rs alınacak yüzlerce hikaye kalmışken…; 
Darbenin araştırılmasını istemediğiniz Meclis önergeleri, Muhterem hoca efendinizi değil de masum askeri karşınıza alarak bastırdığınız afişler, Bir türlü TEMİZLEYEMEDİĞİNİZ, KOVALAYAMADIĞINIZ ve
Düşmandan KURTARAMADIĞINIZ vatan varken
Size de hiçbir güvenlik gerekçesi göstermeden 1 hafta bayram yapmak komik gelmiyor mu?Gelmiyorsa yukarıdaki satırları tekrar okuyun beyler, bayanlar… Destan 3G ile yazılmaz.
(http://www.abcgazetesi.com/paylasim-rekorlari-kiran-15-temmuz-yazisina-gozalti-58823h.htm)
============================================
Dostlar,

Gazeteci Yeliz Koray‘ın yukarıdaki makalesi nedeniyle savcılıkça ifadeye çağrılarak gözaltına alınmasını teessüfle karşılıyoruz.
Hele tutuklanma istemiyle nöbetçi sulh ceza yargıçlığı (ne yazık ki “yargıçlık” Mahkeme değil!) önüne çıkarılması iyice kaygı vericidir. Bu “hakimlikler” açıkça Anayasa’ya aykırı!

Anayasa madde 9 – “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”

Yazıda bizce zerrece suç ögesi yoktur, tümüyle düşünce ve onu ifade – yayma özgürlüğü kapsamındadır.
Gazeteci Yeliz Koray “güvenlik tedbiri” öngörülmesi bile düşünce ve onu ifade – yayma özgürlüğünün özüne saldırıdır, gözdağıdır, “ayağını denk al” tehdididir. Bu fotoğraf,
AKP = RTE Türkiye’sinin sürüklendiği despotik rejimin tipik fotoğraflarından biridir.

Türkiye, 150’yi aşkın gazetecinin aylardır, kimilerinin birkaç yıldır hüküm almaksızın tutuklu olarak hapiste tutulduğu -korkarız- tek ülkedir dünyada!?

Erdoğan dün İstanbul’da 15 Temmuz konuşmasında kimi sanıklara ABD’nin Guantanamo’da yaptığı insanlığın utancı ve yüz karası uygulamayı, “tek tip elbise giydirme” faşizan uygulamasını bile önerebilmiştir!

Kamu görevinden atılanlar için Erdoğan, “Devlet parasıyla mı besleyeceğiz, gitsin özel sektörde çalışsınlar..” buyurmuştur.. İlk olarak belirtelim ki, onbinlerce insanın özel sektörde de çalışma olanağı tıkanmıştır, yurt dışında çalışma olanağı pasaport iptali ile engellenmiştir.
İkinci olarak Anayasa’nın 49. maddesi aynen şöyle :

Anayasa madde 49 – “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir….”

OHAL KHK’sı ile Anayasa ihlal edilebilir mi?

Yoksa AKP = RTE Yasa da benim, Anayasa da!..” mı demektedir?
Öyle ya, ünlü hukuk bilgini (!) Adalet Bakanı F.G. hayranı B. Bozdağ beyefendi (TBMM konuşmasında övgüye sınır yok!?) fetva irad eylemişlerdir :

  • “OHAL döneminde Anayasaya aykırı KHK çıkarılabilir..”. diye!

Türkiye çok tehlikeli bu kısır döngüden mutlaka çıkarılmalıdır.

Siyasal sistemde olumsuz – negatif enerji birikimi kritik derecede tehlikeli düzeylere tırmanmıştır. Bu statik yüklenme mutlaka uygun biçimde ve hızla “topraklanmalı” dır.
Bunun yol ve yöntemlerini bu sitede yıllardır sabır taşı gibi yazıyor, anlatıyoruz.
Haşa salt biz değil. Çok sayıda aydın, kurum, kitap, dergi, makale, CHP vd….

Lütfen AKP / RTE, lütfen… artık frene basınız ve ülkemizi normalleştiriniz..
Bu yol öncelikle sizin için “hayırlı” olacaktır.. Gerilim = bölünmedir!
Bilmem kaçıncı kez, -hoşgörünüzle- bir daha yazmış, rica etmiş.. olalım.

Sevgi, saygı ve umut ile. 16 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com