Örgüt (Nedir? Ne değildir?)

Örgüt
(Nedir? Ne değildir?)

Lütfü Kırayoğlu
ADD Genel Sekreter Yardımcısı

(AS: Bizim kısa notumuz yazının sonundadır..)

Örgüt kavramı gerek ülkemizde, gerekse ADD örgütlenmesi içinde 12 Eylül sonrasında özellikle dış etkilerle bozulmaya uğramıştır. Bu nedenle örgüt kavramını yerli yerine oturtmak amacı ile böyle bir denemeye girişilmiştir. Kimi tanımlar yeniden yapılmış ve ilk kez denenmiştir. Bu nedenle bu deneme aynı zamanda tartışmaya açıktır. Umarız yararlı olur.

Örgüt: Ülkemizin son 50 yıllık tarihinin en tehlikeli sözcüklerinden biri. Ayrıca konuyu hiç bilmeyenler için bile çağrıştırdığı kavram anlamında dilimizin en güzel sözcüklerinden biri.

En genel olarak sözlüklerde “ortak bir amacı ya da eylemi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelmiş kurumların ya da kişilerin oluşturduğu birlik” olarak tanımlansa da bu tanım tarihin en büyük ve en güçlü örgütlenmesini dışta tutan bir tanımdır.

Devlet:

Kuşkusuz insanlık tarihinde var olmuş en köklü ve geniş örgüt devlet aygıtıdır. Bu aygıtın, güçlü, köklü ve yaygın olması o devletin sürekliliğinin de gerekli koşuludur. Yukarıdaki tanımı yapanlar son yıllarda dayatılan Sivil Toplum Örgütü kavramına takılmış olmalılar ki, Sivil Toplum Örgütü kavramının ne olduğu konusunu bu yazının ilerleyen bölümlerinde ele alacağız.

İnsanoğlunun ayağa kalkıp ilk insan toplulukları içinde avcılar, toplayıcılar, saklayıcılar, pişiriciler, koruyucular gibi işbölümünün başlaması ile birlikte örgütlenme de başlamıştır. Bu çerçevede örgüt, adı konmadan işlev olarak ortaya çıkmış bir olgudur.

Mülkiyet kavramının gelişmesi, dış güvenlik yanında iç güvenlik gerekliliğini de ortaya çıkardı. Yani savaşçılar ikiye ayrıldı. Bu ikisi askerler ve polis örgütlenmesini getirdi. İstihbarat, adalet, vergi toplamanın zorunlu sonucu olarak, sağlık, eğitim, su, bayındırlık, ulaşım gibi örgütlenmeler ile günümüzün “modern” denilen devletleri ortaya çıktı.

İster günümüz “modern” devletleri olsun, ister eski çağlarda olsun, oluşan devlet aygıtını dengelemek için devlet içinde yaşayan insan topluluklarının örgütlenme gereksinimi doğdu. Bu anlamda köleci toplumda da feodal toplumda da kapitalist toplumda da sosyalist toplumda da örgütlenme hep olagelmiş, örgütlenme gereksinimi ortaya çıktığında yasaların olması ya da olmamasının önemi kalmamış, insanlar gizli de olsa örgütlenmiştir. Bu uğurda milyonlarca insan yaşamını yitirmiştir. Devlet adına ortaya çıkan örgütler devlete adını veren egemen sınıfları desteklerken, devlete egemen olamayan ya da muhalefet eden insanlar bir başka örgütlenme yaratmanın yolunu bulmuşlardır.

Örgüt Gereksinimden Doğar

İster devlet örgütü olsun, ister bunun dışındaki örgütlenmeler olsun, tamamı bir ihtiyaçtan doğar. Tıpkı “İhtiyaç buluşların anasıdır” deyişinde olduğu gibi, ihtiyaç örgütlerin de anasıdır. İhtiyaçtan doğmayan hiçbir örgüt yaşayamaz. Dünya tarihini de bizim tarihimizi de örgüt açısından inceleyenler, ihtiyaçtan doğmayan örgütler mezarlığı ile karşılaşır.

Çatışma Alanları

……………………….
…………………….

NGO ya da Sivil Toplum Örgütü

İşte tam da bu kavram kargaşasının yaşandığı dönemde, batı merkezlerinden ileri sürülen yeni bir sözcük kalıbı “imdada” yetişmiştir: Sivil Toplum Örgütü. 12 Mart ve 12 Eylül Askeri Faşist darbesinin şokunu atlatamayan ülkemizde faşist uygulamalardan doğan asker ve polis tepkisi Sivil Toplum Örgütü kalıbı içindeki “sivil” sözcüğü ile bir yaraya “ilaç” olarak piyasaya sürülmüştür.

Bu sözcük kalıbını ortaya atanlar o yıllarda yaygınlaşmaya başlayan özel TV kanallarında sade vatandaşların şaşkın bakışları arasında “Enciyo” sözcüğünü kasıla kasıla söylemişlerdir.

Oysa “Enciyo” batılı kimi para babalarının da desteklediği ve İngilizcedeki Non Goverment Organisation sözcüklerinin baş harflerinden oluşan NGO kısaltmasından başka bir şey değildir. Ancak burada sorun sadece söz kalıbının yabancı kaynaklı olmasından ibaret değildir.

Non Govermental Organisation sözcüklerinin tam karşılığını, Hükümet Dışı Organizasyon olarak dilimize çevirebiliyoruz. Burada hükümet dışı olmak elbette “hangi hükümet” sorusunu da sordurmaktadır. Bizde ve başka ülkelerde hükümetlerin devlet organizasyonu dışında moda deyimle “çakma” örgütler kurdurduklarını biliyoruz. Son dönemde bu örgütlerin yüzlercesinin bir araya getirilerek yapay platformlar, federasyonlar oluşturduklarını da görüyoruz. Ancak bu tür örgütlenmelerin uzun ömürlü olmadığını da görüyoruz. NGO olarak tanımlanan bu türden dış destekli kuruluşların bizim hükümetlerimizin dışında olsalar bile başka, özellikle de emperyalist devletlerin hükümetleriyle iç içe olduklarını, güçlü mali destekler aldıklarını görüyoruz. Bu örgütlerin dönemsel olarak bizim hükümetlerimizle bağlantıları olsa da günün birinde emperyalizmin güdümünden sıyrılan hükümetlere karşı bu kuruluşların psikolojik savaş aracı olarak kullanıldığını kendi deneylerimizden ve diğer az gelişmiş ülkelerden öğreniyoruz.

AB (Avrupa Birliği) Fonları, Kalkınma Ajansları, dolar milyarderi George Soros’un Macaristan’da kurduğu Açık Toplum Vakfı vb. kaynaklardan adı sanı duyulmadık kimi örgütlere hangi desteklerin yapıldığını sıklıkla yaygın basında olmasa bile sosyal paylaşım ağlarında görüyoruz. Bunların, ülkemizde desteklediği kuruluş olan TESEV’in içine aldığı ünlü siyasiler, bilim insanları, gazeteciler tarafından nasıl parlatıldığı biliniyor.

Soros Adlı Bir Adam

ABD dış politikasını yönlendiren örgütün (Council on Foreign Relations) üyesi olan George Soros, her yıl 400 milyon dolarla fonlanan Açık Toplum Enstitüsü adı altında Orta ve Doğu Avrupa, eski SSCB ülkeleri, Guatemala, Haiti, Moğolistan, Güney Afrika’da ve diğer bölgelerde toplam 60 ülkede 2000 kişilik ekibiyle çalışıyor. “Kadife” devrimleri destekliyor.

TESEV, Soros ‘un Türkiye’de desteklediği en önemli bir vakıf. Vakfın yıllık bütçesi 2 milyon dolar ve bunun sadece 400 bin doları Soros tarafından geri kalan kısım ise BM ve Dünya Bankası fonları tarafından karşılanıyor.

Yakın zamanda da önemli bir siyasi partimizde  siyaset yapan, milletvekili adayı olan  LGBT yöneticisi Öykü Evren Özen’in, “Kaos Gey Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneğinin” AB fonlarından yalnızca 2013 yılında 11 milyon TL destek aldığını belgeleriyle göstermesi ve 2015 yılı başvurularında “Trans Savunuculuğu” ve “Trans Ofis Destek Programı” kapsamında toplam 27 milyon TL’lik AB fonlarının da ne denli önemli rakamlar olduğu mali sıkıntılar içinde boğuşarak çabalayan örgüt yöneticilerince unutulmamalı.

TESEV’in dışında AÇEV, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Tarih Vakfı, Türkiye Bilimler Akademisi, Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı, Turist Rehberleri Vakfı, Dev-Maden-Sen, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı, Şizofreni Dostları Derneği, Umut Vakfı, Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER), Diyarbakırlı Kadın Merkezi (KA-MER), Kadın Yurttaş Ağı (KA-DER), Uçan Süpürge Kadın Derneği, Diyarbakır Sanat Merkezi, Ankara Sinema Derneği, Açık Radyo, Medyakronik ve Beyoğlu Gazetesi Soros’ un dolaylı destek verdiği kuruluşlar.

Mustafa Yıldırım tarafından yazılan ve her baskısında ilginç eklemeler yapılan “Sivil Örümceğin Ağında” adlı eserde bizim hükümetlerimizle bağı olsun olmasın, emperyalist hükümetlerle bağlantılı örnekleri derli toplu olarak bulabiliyoruz.
……………………………..
……………………..

Kaç Türlü Örgüt Vardır?

Önem sırasına göre örgütleri şöyle sıralayabiliriz:

  1. Siyasal Partiler
  2. Sendikalar
  3. Meslek Odaları
  4. Kooperatifler
  5. Dernekler
  6. Spor Kulüpleri (Dernek statüsünde olmalarına karşın ayrı ele alınmalıdır)
  7. Vakıflar
  8. Yardım Sandıkları
  9. Okul Aile Birlikleri

…………………………
………………………………

2-Sendikalar

a-İşçi Sendikacılığı

Sendika kavramı işçi sınıfının örgütünü akla getirmekle birlikte ülkemizde uzun yıllardan beri işveren sendikacılığı kavramını da görüyoruz.

İşçi sendikaları işçi sınıfının ekonomik, siyasal hakları yanında çalışma saatleri, iş koşulları, işçi sağlığı, iş güvenliği, sosyal haklar, yemek, aile yardımı, bayram ikramiyesi, tazminatlar, disiplin kurulları, mesai saatleri, fazla mesai ücretleri, ulaşım koşulları gibi pek çok konuda işveren ile işçi arasında çalışma barışını düzenleyen örgütlerdir. 1946 yılında sınıf esasına göre örgüt kurma yasağı kaldırılınca sendikacılık ayrı bir kanunla düzenlendi. Sendikacılık ülkemizde 1960 yılına kadar ABD ve işveren denetiminde gelişmiştir. Eğer sendika önderleri bu iradenin dışında ortaya çıkarsa denetim altına alınmış ya da sendikacılar doğrudan işveren tarafından seçilmiştir. İşçiler arasından doğan sendika önderleri ABD’ye götürülerek sıkı bir “eğitimden” geçirilmişlerdir.

Sendikaların bu çerçevenin dışına çıkabilmesi 27 Mayıs Devrimi sonrası yapılan 1961 anayasasında köklü değişikliklerin önünün açılması ile gerçekleşmiştir. 1963 yılında çıkarılan sendikalar yasası ülkemizde gerçek sendikacılığın başlamasını tetiklemiş, sendikal rekabet sarı sendikacılığı da zorlaştırmıştır. DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) bir anda işçiler arasında yükselişe geçmiş, ücret sendikacılığının da ötesine geçerek sınıf sendikacılığı kavramı gelişmiştir. Bu gelişme sonucu işverenlerin siyasal iktidarlardan en büyük talebi sendikalar yasasının değişmesi olmuş, nitekim, 274 sayılı Sendikalar Yasasında değişiklik yapan tasarının TBMM gündemine gelmesi ile 15-16 Haziran 1970 günleri Türk işçi sınıfı tarihinin en büyük eylemleri gerçekleşmiştir.

 “Sosyal Uyanış Ekonomik Gelişmeyi Aştı”

İşçi sendikacılığının bu yükselişi işveren sendikacılığının da örgütlenmesini hızlandırdı. 15-16 Haziran büyük işçi hareketinin üzerinden 9 ay geçmeden 12 Mart 1971 faşist darbesi gündeme geldi ve darbenin gerekçesi, darbe önderlerinden Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç tarafından “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” sözleriyle açıklanmıştır. 12 Mart darbesi sendikalara da sendikacılara da ağır bir yumruk indirdi.

Türkiye 12 Eylül 1980 darbesine doğru ilerlerken büyük işçi grevlerine de sahne oldu. Yıllar süren grevler, çatışmalar oldu. Sendikalar hatalar da yaptılar. Usta yazar Aziz Nesin, bu hataları eleştirdiği “Büyük Grev” adlı eseri nedeniyle ağır eleştirilere uğradı. 1980 yılına gelindiğinde 40 milyon olan ülke nüfusu içinde sendikalı işçi sayısı 3 milyonu aşarak tarihi bir rekora ulaşıyordu. Bu sayıya bir daha asla ulaşılamayacaktı. Bu arada bugün 80 milyonluk ülke nüfusu içinde sendikalı işçi sayısının 2017 Temmuz ayında 1 milyon 423 bin olduğu açıklansa bile işçilerin 1’den çok sendikaya üye olabilme olanağı (!) getirildiğinden bu sayı da kuşkuludur. Bu sayı içinde 544 bin işçinin siyasal iktidarın rotasından ayrılmayan konfederasyonun üyesi olduğu acı bir gerçektir.

“Gülme Sırası Bize Geldi”

……………………..
……………………………….

4-Kooperatifler

Türkiye gibi kaynakları yetersiz, eğitim olanaklarının sınırlı, bilgiye ulaşmanın zor olduğu ülkelerde kooperatifçilik her alanda güçlerin birleştirilmesine, kaynak israfını önlenmeye yönelik özel bir ortaklık modelidir. Ancak her nedense ülkemizde “komünist işi” olarak görülmüş ve özellikle 1950 sonrası her türlü engel konularak önlenmiştir. Başta tarım olmak üzere üretim kooperatifleri, tüketim kooperatifleri, yapı kooperatifleri, okullarda eski yıllarda kantin kooperatifleri ve son zamanlarda kültür kooperatifleri ortaya çıkmıştır.

Son 20 yılda kooperatifçiliğin gerçek hedefi olan üretim ve tüketim kooperatifleri sessizce hayatımızdan çıkarken bunların yerini taşıma vb. yapay kooperatifler almakta, kooperatifler sessizce hayatımızdan çıkmaktadır. Var olan kooperatiflerin önemli bir kısmı kâğıt üzerinde olup faal değildir. Üretim kooperatifleri ile temin tevzi kooperatiflerinin üçte biri faal iken tüketim kooperatiflerinin beşte bir faaldir.

Atatürk çok genç yaşlarda kooperatifçilikle tanışmış, Sofya Askeri Ataşesi olarak görev yaptığı 27 Ekim 1913 ile 20 Ocak 1915 arasındaki 15 aylık süre içinde Bulgar köylüsünün kalkınmasını incelemiştir. Sofya’da bulunduğu süre içinde Binbaşı Mustafa Kemal, Bulgar köylüsünün kalkınmasındaki mucizede kooperatiflerin rolünü beynine kazıdı.

Atatürk, işte bu nedenle 1920’den ölümüne dek geçen süre içinde Türk kooperatifçilik hareketine öncülük etmiştir. Bu bağlamda, özellikle çiftçilerin kooperatifleşmesi konularında konuşmalar yaptığı, yasaların çıkarılmasında egemen rol oynadığı bilinmektedir. Atatürk bunlarla da yetinmemiş, eylemiyle de kooperatifleşme hareketine katkıda bulunmuştur. Örneğin iki kooperatifin kurucu ortağı olmuştur. Bunlardan biri, tarımsal amaçlı bir kooperatif olan Tarım Kredi Kooperatifi’dir. Diğeri ise, Ankara Memurları Tüketim Kooperatifi’dir.

Atatürk’ün kooperatifleşme konusunda yaptığı kimi konuşmalar şunlardır:

“Ben de çiftçi olduğumdan biliyorum, makinesiz ziraat yapılmaz, el emeği güçtür, birleşiniz. böylece makine alınız” (24 Ağustos, 1925 Kastamonu)

“Mesela; Kooperatifler. Şurada burada halk ya da münevverlerin teşebbüsü ile fiili sahasına geçen kıymetli hasılalar görülmektedir. Hükümetimizin de bu gibi teşebbüsleri takviye etmesi lazımdır. Hükümeti Cumhuriyet bu lüzumu tabii idrak etmektedir” (27 Ocak 1931, İzmir Halk Fırkası Kongresi)

“Kanaatim odur ki, muhakkak suretle birleşmede kuvvet vardır.  Kooperatif yapmak, maddi ve manevi kuvvetleri, zekâ ve maharetleri birleştirmek demektir. …Müstahsillerin birleşmesinden şahsi menfaatlerini haleldar olacağını düşünenler tabii şikâyet edeceklerdir.” (1 Şubat 1931, İzmir Ticaret Odası)

“Kooperatif teşkilatı, her yerde sevilmiştir. Kredi ve satış için olduğu gibi istihsal vasıtalarını öğretip kullandırmak için de kooperatiflerde istifayı mümkün görüyoruz” (1 Kasım 1936, TBMM Açış Konuşması)

“Köyde ve yakın köylerde müşterek harman makinelerini kullandırma köylülerin ayrılamayacağı bir adet haline getirilmelidir. Zirai sanayi bilhassa üzerinde meşgul olacağımız mevzu olacaktır. Bu arada sütçülüğe, süt sanayine önem vermekteyiz. Sırasıyla; şehir ve kasabalarımızın temiz ve ucuz süt mamulatı ihtiyacını temin edecek fabrikalar tesisinse ve bununla ahenkli bir surette köylerdeki sütleri kıymetlendirecek ve satışı kolaylaştıracak kooperatifler teşkiline çalışılacaktır” (1 Kasım 1937, TBMM Açış Konuşması)
………………………….
…………………………….

KİTLELERİ BÖLMEK İÇİN KURULAN “KİTLE” ÖRGÜTLERİ

Ülkemizde 12 Eylül darbesi sonrası yaygınlaştırılan dernek türlerinden birisi de hemşeri dernekleridir. Bunun benzeri başka alanlarda da mevcuttur. Etnik kökeni ifade eden, inanç kökenini ifade eden, mezun olduğu okulları ifade eden, çıkarları aynı olduğu halde insanları bölen örgütlenmeler ne yazık ki hepimiz tarafından desteklenmekte bu örgütlere üye olmayanlar kınanmaktadır.

Ülkemizde kırsal kesimdeki kalabalık aileler, toprağın hızla bölüşülerek parçalanması, verimsizleşmesi sonucu köyden kente göçü zorlamış, 1960 sonrası hızlanan sanayileşme hatalı bir politika ile İstanbul, Kocaeli, İzmir, Ankara, Adana gibi büyük kentlerde merkezileşmiş, bu çarpık gelişme ise kırdan kente göçün bu kentlere yönelmesine yol açmıştır.

Geldikleri bu kentlerde akrabalarının, köylülerinin, hemşerilerinin yakınındaki sağlıksız  gecekondulara yerleşen yarı köylü, yarı kentli insanlarımız, o yıllarda hızla yükselen işçi hareketi içinde sendikalarda örgütlenmişlerdir. Bu yolla büyük kentlerde yok olmaktan, yalnızlıklarından kurtulmuşlardır. Yaşanan grevler ve fabrika işgallerine varan olaylarda, fabrika yakınlarındaki gecekondularda oturan işçi aileleri ve onların yakın akrabaları bu direnişlere büyük destek vermişlerdir. İstanbul’un Alibeyköy semtinde bu türden sayısız örnek yaşanmıştır.

12 Mart ve 12 Eylül darbecileri bu durumdan kendilerine göre dersler çıkartmış ve bu fabrikalar sanayi bölgelerine ve Kalkınmada Öncelikli Bölge ilan edilerek desteklenen Bilecik, Bozüyük gibi yerleşimlere taşınmış bu arada Anadolu’dan göç eden bu insanlarımız kendi aralarında geldikleri illere göre örgütlenmeye yönlendirilmişlerdir. Bir süre sonra bu örgütlenmeler ilçelere, köylere kadar ayrılmışlar, her ilde bu türden dernekler boy göstermiş, belediyeler bu derneklere yer tahsis etmiştir. Öylesine ayrışmalar olmuştur ki kimi illerde göç ettikleri il ile ilgili kurulan dernek sayısı göç ettikleri ilin köy sayısını bile aşmıştır. Bu dernekler bir süre sonra siyasal partilerin temel ilgi alanı olmuş, seçimlerde en çok ilgi gören, ziyaret edilen yerler arasına girmiştir. Aynı yöreden göç eden, aynı dertlerle boğuşan, hedefleri aynı olması gereken insanlar ayrıştırılmıştır. Siyasal iktidarlara yakın olan dernekler gelir getirici lokallere sahip olabilmişlerdir.

Öte yandan, daha eğitimli kesimler de mezun oldukları okullara göre örgütlenip kendilerine kimi ayrıcalıklar sağlama gibi seçkinci eğilimlere sahip olmuşlardır. Galatasaraylılar, Mülkiyeliler, İTÜ’lüler, ODTÜ’lüler, Kabataşlılar gibi… İyi niyetlerle başlanan bu örgütlenmeler hızla toplumda bölünmenin bir aracını oluşturmuştur.

Örgütsel parçalanma giderek etnik kökenleri ifade eden derneklerden, dinsel inançları, mezhepleri ifade eden derneklere dek ilerlemiş, burada da kalmayarak cemaatler, tarikatlar da örgütlenmiş kendilerine STK adını vererek yasal kılıf altına girmişlerdir (15 Temmuz darbe girişimi bu açıdan da incelenmelidir).

Bunlar dışında seçkinler,  ayrıcalıklılar yaratmanın aracı olan masonik yapılar bulunmaktadır. Çok az sayıda üyeden oluşan bu örgütlere her isteyen giremez. Yüksek aidatlar, lüks yaşam biçimi, her derneğin üye üst sınırının belirli olması, başkanlığın seçimle alınmasına karşın yetenekten ziyade bir sıra ile gelmesi, dışa kapalı yapı aristokratik ritüeller gibi ayrılıklar ve ulus ötesi ilişkileri nedeniyle bu örgütler konumuzun dışındadır.

………………………………….
……………………………………..

Son Söz

Örgütsüz halk köle halktır.

Örgüt diye bizi köleleştirmek isteyenlerin dayattığı örgütleri kabullenmek köleliğin sürmesini gönüllü olarak kabullenmektir. Bizim gerçek gereksinimlerimiz ve çözümleri için kuracağımız örgütleri hedeflemeli, bizi köle yapmak isteyenlerin gereksinimleri ve çözümleri için kurulmuş örgütleri reddetmeliyiz. Örgütlenmek adına paramparça olarak mikro örgütlenmelere karşı uyanık olmalı, örgüt içi demokrasinin geliştirilmesi için çaba harcamalıyız.

  • Örgütlerde demokrasi adına anarşiyi desteklememeli, devrimci bir disiplin ve örgüt ahlakı ile çalışmalıyız.

===============================

Dostlar,

Saygın dostumuz, eylem ve düşün insanı Lütfü Kırayoğlu, İTÜ’lü bir elektrik mühendisi olmasına karşın ilgi alanı çok geniş. Yaşamı boyunca örgütler – örgütçülük… çabası içinde oldu. Neredeyse 40 yılın birikimini bu yazısı ile kaleme (klavyeye!) almış. Bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. Mülkiye eğitimi de alan bir hekim olarak biz, Sn. Kırayoğlu’nun Örgütler konusu hakkındaki deneyimlere de dayanan derin bilgisini saygı ile karşılıyor ve öğreniyoruz.

17 sayfalık kapsamlı çalışmanın önemli bölümlerini aktardık. Yazının tümü için lütfen tıklayınız

​Sevgi ve saygı ile. 10 Eylül 2019, Datça

Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı​ -​
Ankara Üniv. Tıp Fak. Öğretim Üyesi
​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

FETÖ’nün İlhan Selçuk Cinayeti

FETÖ’nün İlhan Selçuk Cinayeti 

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu

Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) 15 Temmuz 2016 tarihinde giriştiği ABD patentli darbe girişimi sonrasında değişik illerde açılan davalarla yargılanıyor. Davaların ne denli sağlıklı yürütüldüğü Türk hukuk tarihini yazanlarca değerlendirilecek. Açılan yüzlerce dava arasında İlhan Selçuk cinayetini ortaya çıkarmaya yönelik bir soruşturma yok. Tamtyersine son günlerde İlhan Selçuk’un ölümüne neden olan “Ergenekon” tertibini yeniden canlandırmaya yönelik girişimler var.

1961 Anayasasının getirdiği özgürlük ortamında yeniden fışkıran Türk aydınlanmasının en etkili gazeteci ve yazarları İlhan Selçuk, 21 Haziran 2010’da aramızdan ayrıldı. Her ne denli ölüm nedeni kayıtlara “çoklu organ yetmezliği” olarak geçse de FETÖ adı verilen ihanet örgütünün bir cinayeti olarak akıllarda kaldı.

İlhan Selçuk, 1960’lar sonrasında görülen her gerici ve baskıcı hareketin doğrudan hedefleri arasında oldu. Hem de ilk sıralarda. Bu nedenle İlhan Selçuk’un katledilmesi FETÖ adlı ihanet şebekesi açısından bakıldığında “isabetli” bir cinayetti. Nitekim İlhan Selçuk’un ölümü Türkiye Cumhuriyeti açısından da, yaşamını adadığı Cumhuriyet gazetesi açısından da büyük bir savrulma döneminin başlangıcı oldu.

İlhan Selçuk, dalgalar halinde gelen “Ergenekon” tutuklamalarının en büyük dalgasının gerçekleştiği 21 Mart 2008’de sabaha karşı evi basılarak gözaltına alındı. Gözaltına alınan öbür aydınlarımızın pek çoğu tutuklanırken, İlhan Selçuk’u yaşı ve sağlık durumunu da dikkate alarak tutuklamaya cesaret edemediler. Ancak 2 gün sonra serbest bırakılan İlhan Selçuk bir daha eski sağlığına kavuşamadı. Uzun süre hastanede tedavi gördü. Bir süre yazılarına devam etse de bir yıl sonra tekrar hastalanarak kısmi felç geçirdi. Bir daha da düzelemedi ve 21 Haziran 2010’da aramızdan sonsuza dek ayrıldı. Koparılıp alındı gerçekte…

İlhan Selçuk göz-altılara, tutuklamalara, yargılamalara alışıktı. Ancak İlhan Selçuk, kahrından öldü. O’nu kahrından öldüren daha sonra “kumpas” olduğu iktidar tarafından da itiraf edilen “Ergenekon” davasında örgüt yöneticisi olduğu iddiasıydı. Davanın en çarpıcı iddiası ise, örgüt “yöneticilerinin” Cumhuriyet gazetesine bomba “attırmış” olmasıydı. Bir başka ifade ile Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı, gazeteye yaşamını adamış insan, kendi gazetesine karşı bombalı saldırı yaptırmakla suçlanıyordu. 12 Mart döneminde Ziverbey köşkündeki kontrgerilla karargâhındaki işkencelere göğüs geren İlhan Selçuk, bu iğrenç suçlamaya dayanamadı.

İlhan Selçuk, 50 yıl boyunca Türk aydınlarının ellerinde bayrak gibi gezdirdiği gazetenin bilge köşe yazarıydı. Öyle ki, 12 Mart döneminde ve 1990’lı yıllarda Cumhuriyet gazetesi yolundan saptırılıp ele geçirildiğinde okurları tarafından terk edilmiş, bu sayede yeniden İlhan Selçuk ve dava arkadaşlarının gazetesi olabilmesi için ilginç bir destek görmüştü.

İlhan Selçuk’un aramızdan çekilip alınması ile Cumhuriyet gazetesi bir kez daha yayın ilkeleri konusunda tartışma konusu haline geldi. İlhan Selçuk yazıları ile yalnızca Cumhuriyet gazetesinin değil, Türkiye Cumhuriyetinin de hangi rotada ilerlemesi gerektiği konusunda da yol göstericiydi.

İlhan Selçuk “Ergenekon” soruşturması kapsamında göz-altına alınıp serbest kaldıktan bir süre sonra, 21 Şubat 2009’da kendini sorgulayan ve şimdi kaçak olarak yurt dışında bulunan Zekeriya Öz hakkında “Öz’ün Laf-ı Güzafı” başlıklı bir yazı yazmış ve Öz’ü daha o gün yargılamıştı. Selçuk şu satamayı yapıyordu:

“Ne yazık ki Zekeriya Öz bu mantıkla ya da mantıksızlıkla hiçbir yere varamaz; savcımızın geleceği pek parlak görünmüyor…
Ergenekon’da birinci iddianame bir hukuk faciası…
“İddianamede Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuku değil, AKP iktidarının guguku geçerli…
“Ya ikinci iddianame ne zaman çıkacak?..
“Diyorlar ki:
– Zamanlama, ayarlama, koordinasyon tamam…
– Nasıl?..
– 2’nci iddianame, AKP’nin işine yarasın diye, yerel seçim öncesi piyasaya sürülecek…
1) Ergenekon tertibi daha ilk aşamasında çıkmaza saplanmış, daha şimdiden çökmüş,
adaletsizlik ve hukuksuzluk anıtına dönüşmüştür…
2) 2450 sayfalık iddianame ve 400 klasörlük dava, hukuk ve yasalarla bağdaştırılması olanaksız bir romanın hiç bitmeyecek tefrikası içeriğindedir…
3) Yeni iddianameler de ilk iddianameye dayanacakları için daha şimdiden içi boşalmış bir davanın yeni ürünleri olmaya mahkûmdurlar…
4) Tutukevlerinde iddianameleri ve davaları bekleyen, kimlikleri toplumca çok iyi bilinen ve tanınan zanlılar daha ne kadar süre demir parmaklıklar arkasında tutulabilirler?..
Zekeriya Öz Cumhuriyet’e ne anlama geldiği belli olmayan iki tümcelik ‘tekzip’ yolluyor…;
Oysa oturup kendisini gün geçtikçe daha çok sarıp sarmalayan koşulları düşünmeli…
Savcı Öz’ün hukuku ve yasaları hiçe sayıp çiğneyen uygulamalarına karşı, sayıları gittikçe artan Ergenekon sanıkları da elbette haklarını yasal yollardan arayacaklardır…
Her bugünün bir yarını var…”

Zekeriya Öz ve destekçileri elbet bir gün hesap verecek. İşte o gün Türk aydınlanmasının bilge yazarı İlhan Selçuk’un sözünü ettiği “yarın” gelmiş olacak.

İlhan Selçuk’un anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
====================================

Değerli dostumuz Sn. Lütfü Kırayoğlu’na, bu vefa dolu, bizim de paylaştığımız içerikli yazısı için teşekkür ediyor; AYDINLANMA BİLGESİ İlhan ve Turhan Selçuk kardeşleri şükranla anıyoruz.

İlhan ve Turhan Selçuk ile ilgili görsel sonucu

Cumhuriyet gazetesinin Mustafa Kemal Paşa‘da bu yana gelen çizgisini korumasını diliyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 21 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Püsküllü Beladan Fesli Deliye

Püsküllü Beladan Fesli Deliye

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu 

Adamın biri yıllardır kafasına taktığı fesi ile dolaşıp Cumhuriyet Devrimlerine saldırıyor. Başındaki fes ile Şapka Devrimine karşı olduğu mesajını veriyor. Her fırsatta Atatürk’e dil uzatıyor. Ulusal Kurtuluş Savaşımız için “keşke Yunanlılar kazansaydı” diyebiliyor. Başı sıkıştığında ise elindeki deli raporu ile yasalardan kurtuluyor. Buna karşın, Atatürk’ün makamında bulunan zat, kendisinin ayağına dek gidip ziyaret edebiliyor.

Adam, başındaki fesi ile ünlü olduğuna göre bu topraklara fesin nasıl girdiğini bir kez daha anımsatmak zorunlu oldu.

Bir Oğuz boyu olan Kayılar Asya steplerinden kopup Batıya yöneldiklerinde göç yollarında ilerlerken bütün eşyalarını yükledikleri develeri, atları ve eşekleri yanında önlerinde keçileri de vardı. Bugünkü Suriye topraklarında beyleri Süleyman Şah’ı defnedip Anadolu topraklarına girdiklerinde önlerinde güttükleri keçi sürülerinin günün birinde dünya tekstilinin en kıymetli ham maddesi olacağının farkında olmasalar da keçileri ile ilgili önemli kural ve gelenekleri vardı. Aşiretleri dışına asla bir erkek ve dişi keçiyi vermiyorlardı. Kayı boyu Anadolu’ya yerleşip Osmanlı devletini kurduğunda, tarihi İpek Yolunu da denetim altına almışlar, bu arada Kayıların tiftik keçisinin yünü ve bu yünden üretilmiş tekstil ürünleri ipek yolu ticaretinin en değerli değişim ürünleri arasına girmişti.

Kayı boyunun keçileri Ankara dolayındaki ormanları tüketirken tiftik keçisinin yünü “Angora yünü” olarak ünlenmiş, İngiltere’nin tekstil üretimini de çökertmişti. İngiliz Kraliçesi 1. Elisabeth (1533-1603) İngiltere tahtında oturduğu yıllarda Osmanlı devletine gönderdiği bütün elçilerine Türklerin yünlü teknolojisini öğrenme görevi veriyor, bu arada erkekli-dişili keçi ailesi edinmek için her türlü hileye başvursa da sonuç alamıyordu.

İngiliz yünlü sanayi çökmek üzereydi ki, kırmızıya boyanmış yünden keçeleştirilerek yapılmış kesik koni şeklindeki bir başlığı Fas ülkesinin erkeklerine giydirmeyi başararak kalitesiz yün ürünleri için bir pazar yarattılar. İlk önce Fas’ta kullanıldığı için bu serpuşa “fes” adı verildi. Aradan yaklaşık 250 yıl geçti. Osmanlı devletinin çöküşe gittiği dönemde fes ilginç bir biçimde Osmanlı resmi giysisi olarak önümüze geldi. (Osmanlı devletinin çöküş dönemine girmesi ile İngilizler Türklerin Tiftik keçilerinden bir sürüyü alarak benzer iklim koşullarının olduğu Afrika’da üretmeyi başardıktan sonra yünlü teknolojisinde ilerleme gösterdiler. Bu gelişmeler Yazar Metin Aydoğan tarafından dile getirilmiş, ilk sosyalistlerden Sadri Ertem de Osmanlı devletinde İngiliz rekabetine dayanamayan dokumacıların çöküşünü “Çıkrıklar Durunca” adlı eserinde anlatmıştır.)

Osmanlı devletinin çöküş döneminde III. Selim artık yozlaşan Yeniçeri Ocağı yerine Nizam-ı Cedit adlı yeni bir ordu kurmak istedi. Bu orduya başlık olarak “şubara” adlı bostancıların giydiğine benzer silindir biçimli bir serpuş giydirildi. Ancak başlarına geleceği sezen Yeniçeriler Kabakçı Mustafa isyanı ile ayaklanarak III. Selim’i devirdiler.  Yerine kısa süreliğine IV. Mustafa geçirilse bile Alemdar Mustafa Paşa önderliğinde bastırma hareketi ile III. Selim’in torunu  II. Mahmut tahta getirildi (1808). II. Mahmut bir süre sonra duruma egemen olarak “Vakayı Hayriye” adı verilen bir hareket ile Yeniçeri ocağını yerle bir etti. (1826) Bu sırada kurulan Asakir-i Mansure-i  Muhammediye adlı yeni ordunun başlığı tartışılırken fes giyilmesi kararı alındı.

Fes giyilmesi kararına karşı o zamanın gericileri dinsel gerekçeler göstererek büyük bir direniş gösterdiler. 1845’te fesin biçimi ile ilgili önemli kurallar getirildi. Tüm düzenli birlikler ile devlet görevindekiler fes giyecekti. Ancak fesin tepesinde bükülmemiş ipekten yapılmış püskül bulunuyor ve fırtınalı havalarda bu püsküller darmadağın oluyordu. Oysa bu püsküllerin düzenli olması ve her gün taranması bir zorunluktu. Bu nedenle sokaklarda tıpkı ayakkabı boyacıları gibi püskül tarayıcıları türemiş ve para karşılığı püskül taramaya başlamışlardı. Yani İngilizlerin tekstil sektörünü kurtarmak için Fas halkına giydirdikleri fes, 250 yıl sonra Osmanlı topraklarına geldiğinde tepesine püskül takılmış, püskülün düzgün olması askerlerin ve devlet memurlarının başının belası olmuştu. Bugün kullandığımız “püsküllü bela” deyiminin kaynağının bu olduğu söylenir.

Osmanlı devleti dönemindeki gericilerin dinsel gerekçelerle karşı çıktıkları fes, günümüz gericilerinin simgesi oldu ve günümüz gericilerinin simgesi fesli deli de başımıza “püsküllü bela” kesildi.

Tarih bilmeyen sahte tarihçilere anımsatırız…
========================================

Dostumuz Sn. Kırayoğlu’na bu güzel yazısı için teşekkür ederiz..

Eğer yanılmıyor isek, biz o “fesli” ile Sn. Cevizoğlu’nun bir TV programında canlı yayına çıkmış idik.. ErişKesi (linki) aşağıda.. 14 Ekim 2011’de..

Osmanlı’ya Tapılmalı mı, Yakılmalı mı ?
https://youtu.be/zwHP41LbtkU 
https://www.youtube.com/watch?v=Z_dNl4oEXY4

Sevgi ve saygı ile. 20 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Önce Vatan mı? Adalet mi?

Önce Vatan mı? Adalet mi?

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu

Yaşamımız boyunca yanıtlamakta güçlük çektiğimiz ikilemlerle karşılaşırız.  Herkesin başına gelmiştir. Çocukluğumuzda kimi aile büyükleri ya da tanıdıklar bizi zor durumda bırakmak için “anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” sorusunu yöneltirlerdi. Sonraki yıllarda çok daha başka ikilemlerle karşılaşır olduk. Bazı konular insanların önüne ikilem olarak gelmemeli. Ancak ne yazık ki yaşam bu ikilemleri önümüze getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, asla ikilem olarak karşımıza çıkmaması gereken duyarlı bir ikileme yanıt verdi. Hem de sorulmadan…

Muharrem İnce Sözcü gazetesi ile yaptığı görüşmede, “Hani ‘Önce Vatan’ yazar ya bütün askeri birliklerde, bence ‘Önce Adalet” olmalı. Adalet yoksa orası vatan değildir artık, orası toprak parçası olmuştur.” dedi.

Yazının bütünü okunduğunda biraz daha hoşgörüyle değerlendirebiliyorsunuz. Ancak bu sözler gazete manşetlerine “Önce vatan değil, önce adalet olmalı” şeklinde yansıdı. Belleklerde bu yer etti. Bu başlık üzerinden de İnce’ye ağır eleştiriler yöneltildi.

Özel olarak bir soru yöneltilmediği halde Muharrem İnce’nin böyle bir ikilemi ortaya atıp bu ikileme bir yanıt bulmaya kalkışması gerçekte kendi düşüncesi değilse, en iyimser bakıldığında siyasetteki acemiliği olarak değerlendirilebilir.

Vatan kavramı da, adalet kavramı da insanlar kadar ulusların yaşamında  gerçekten son derece önemlidir. Ancak her şeyden önce vatan kavramı (AS: ülküsü!) adalet kavramına (AS: ülküsüne!) göre çok daha somut bir kavramdır ve hiçbir zaman ikisi arasında bir öncelik karşılaştırması yapılamaz.  Bu nedenledir ki Mustafa Kemal Atatürk’e ait olduğu bilinen “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünü her fırsatta söyleriz.

Vatan olmayınca ne adalet olur, ne insan hakları ne de öbür özgürlükler. Hangi inanca, hangi ideolojiye inanırsanız inanın, inancınızı, ideolojinizi yaşama geçirmek için bir vatan toprağına gereksinim duyarsınız. Bir vatanınız yoksa idealleriniz değil ancak hayalleriniz vardır. Evet vatanı kuru bir toprak parçası olmaktan çıkaran kimi değerler için mücadele etmeliyiz. Ama o toprak parçası olmadan hiçbir değerimiz yaşama geçemez. Kupkuru hayalden ibaret kalır.

Bir vatana sahip olamadıkları için ulus bile olamamış toplulukların yüzlerce yıl bir vatana sahip olabilmek için kanlı mücadeleler verdiklerine tarihte pek çok örnek vardır. Bu insanların sahip oldukları adalet, en fazlasından onlara “lütfen” bahşedilecek kadar bir adalettir.

Bu konuda kafalar bir kez karıştığında, vatanını kurtarmak için Osmanlı Padişahına isyan eden Mustafa Kemal Paşa’ya yürürlüteki adalet sistemi çerçevesinde “asi” deyip idama mahkum edilmesini de yadırga(ya)mazsınız. Bugün vatanına yönelik saldırıyı püskürtmek için canhıraş mücadele veren Beşar Esad’a da “katil-despot” sıfatı yakıştırıp verdiği vatan mücadelesine burun kıvırırsınız.

Gerçek vatanseverler aynı zamanda adalet savaşçılarıdır. Ancak hiçbir zaman vatan kavramının (AS: ülküsüne!) önüne başka kavramları geçirmezler.

Bütün okurların bağımsız bir vatanda, özgür, adil, aydınlık günlerde bayram gibi bayram kutlamasını dilerim. Güzel günler göreceğiz…

Cargill Nedir? NBŞ Nedir? Yalanlar ve Gerçekler…

Cargill Nedir? NBŞ Nedir?
Yalanlar ve Gerçekler…

Lütfü Kırayoğlu
Elektrik Müh.
ADD Bursa Şubesi Önceki Başkanlarından
ADD Genel Sekreter Yardımcısı

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..
13.07.2018 güncelleme notu, lütfen bu yazıy da okyunuz..  http://ahmetsaltik.net/2018/07/13/aihm-cargill-davasinda-hak-ihlali-karari-verdi/)

AKP iktidarının 14 şeker fabrikasını özelleştirmek üzere ihale ilanına karşı yurt çapında büyük bir tepki oluştu. Bu tepki sırasında yıllardır kamuoyundan gizlenen ve ülkemizde şeker konusunun ardında yatan gerçekler tartışılmaya başlandı. Gazete sayfalarında ve TV kanallarında yeterince yer almasa bile, elektronik iletişim kanallarında hep ABD merkezli bir gıda tekelinin adı gündeme geldi.

Cargill…

Yıllardır amaçlarını gizleyerek ve kendisine siper olan siyasiler üzerinden iş çeviren Cargill, doğrudan olmasa bile, NÜD (Nişasta ve Glikoz Üreticileri Derneği) imzası ile büyük paralar harcayarak tüm gazetelere tam sayfa ilan vermek zorunda kaldı. Yıllardır Türkiye’de tarımsal sanayi, şeker pancarı üretimi ve halk sağlığına karşı saldırıya geçen Cargill ilk kez savunma durumunda kalırken, gerçekleri ters yüz etme çabasına girse de suçüstü yakalandı.

Cargill ve beraberindekilerin yayınladıkları ilanda yer alan gerçek dışı iddialara geçmeden önce Cargill adlı dünya devinin ne olduğunu, Türkiye’de yaptığı işleri, kaçak fabrikasını, yönetmelikleri, yasaları nasıl değiştirebilme gücüne sahip olabildiğini, valileri görevden aldırabildiğini, tarım alanlarını nasıl katlettiğini, Türk çiftçisini nasıl çökerttiğini anlatmak gerekiyor.

Cargill nedir?

Soner Yalçın, Saklı Seçilmişler adıyla yayınlanan son kitabında Cargill’i şöyle anlatıyor:

“1865’de kurulan ABD merkezli şirket. 70 ülkede faaliyet gösteriyor. Fortune dergisine göre dünyanın en büyük 12’inci şirketi. Tahıl ticareti alanında dünyanın 2’nci büyük şirketiydi. Gübre ticareti konusunda dünyanın 2’nci büyük şirketiydi. Diğer küresel şirketler gibi uğraşı alanları sınırlı değil; enerji, sağlık, ilaç, finans, elektrik, gaz, ulaşım sektöründe de faaliyet yürütüyor. Yıllık cirosu yaklaşık 150 milyar dolar. ABD’de bugün gelir açısından en büyük özel sermeyeli şirket.”

1960 yılında geldiği Türkiye’de tanınmış bazı şirketlere ortak olduktan kısa süre sonra onlarcasını tümüyle ele geçirdi. Çok kârlı şirketleri tek başına kurdu. Şu anda ülkemizde sahip ya da ortak olduğu şirketlerin sayısı bilinmiyor. Türkiye’de iş yapanların dışında 1997 yılına dek çok az insan Cargill adını duydu. Ancak 1997’de Bursa’nın Orhangazi ilçesinde, İznik gölünün kenarı sayılabilecek bir yerde, 1. sınıf tarım arazisi üzerinde sulama projelerinin yapıldığı Gürle ve Gemiç köyleri arasında 213 dönüm bir araziyi NBŞ (Nişasta Bazlı Şeker) üretmek amacı ile satın aldı. Cargill sonuna dek bu amacını gizleyerek projeyi “mısır işleme tesisi- nişasta fabrikası” olarak tanıttı. Oysa söz konusu arazide böyle bir tesis kurmak mevcut yasa ve imar yönetmeliklerine göre olanaksızdı. Aynı bölgede onlarca yatırım istemi hem de gerçekten tarım tesisi için daha önce başvuruda bulunmuş, ancak bu başvurular geri çevrilmişti.

İznik gölü yakın gelecek için İstanbul başta olmak üzere bütün Marmara bölgesinin rezerv tatlı su kaynağı idi. Cargill’in gerçekte bir kimya tesisi olan kaçak fabrikası için bu nitelikte bir suya gereksinimi vardı. Cargill’in kullanacağı mısır bölgede yetişmediği gibi, o yıllarda ülkemizde mısır üretimi nişasta, gıda sanayi ve hayvancılık için yeterli değildi. Böyle bir tesis ancak ithal ve niteliği belli olmayan mısır kullanacaktı. Ve bu tesis o yıllarda artık dünyada zararları açığa çıkan ve GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) olduğu iddia edilen mısır kullanarak NBŞ üretecek, bu ürün ile şeker pancarı üreten köylümüzle, şeker fabrikalarımızla rekabet edecekti. Daha açık bir ifade ile Cumhuriyetin ilk ekonomik kaleleri ve en temel tesisleri olan şeker sanayimizi çökertecekti. Arkasında çok büyük güçlerin desteği olmadan böyle bir tesisin yasa dışı olduğu bilinmesine karşın kurulması olanaksızdı.

Bütün ABD Başkanları Devrede    

Tesis için ilk adımların atılması ile birlikte Clinton, Bush ve Obama dahil olmak üzere üç ABD başkanı Türkiye Cumhuriyeti Başbakanları ile bu konu gündemli toplantılar yaptılar. Bursa kenti yıllar önce Bursa’nın bütün demokratik kuruluşları ve resmi kurumlarının katılımı ve katılanların oybirliği ile bir strateji planı yapmış ve 1/100.000 ölçekli planlarını ilan etmiş, katılımcılar bu planı delmeyeceklerini taahhüt etmişler, buna uygun 1/25.000 ölçekli planlar da yapılmıştı. Ancak dönemin başbakanı Mesut Yılmaz’ın direktifi ile Cargill tarafından satın alınan arazi için YPK (Yüksek Planlama Kurulu) bütün kuralları alt üst ederek Ankara’dan bir emirle tesisin önündeki engelleri temizlemeye başlamıştı. Dönemin DSİ Genel Müdürü Prof. Dr. Doğan Altınbilek, dönemin başbakanına Cargill ile ilgili emirleri yerine getirdiğine ilişkin resmi yazı yazabilmiştir.

Tam da bu yıllarda büyük bir ekonomik kriz yaşayan Türkiye, dar boğazı aşmak için IMF (Uluslararası Para Fonu) adlı kuruluşun kapısını çalar. IMF kredi muslukların aşmak için koşullar öne sürer ve bu koşulların “Niyet Mektubu” adı altında taahhüt edilmesini ister. Cargill inşaatının başlayıp davaların açıldığı süreçte IMF’ye verilen ilk üç Niyet Mektubunda her nedense şeker pancarı ekim alanlarının sınırlandırıp kotaya bağlanması, şeker fabrikalarının da Özelleştirme İdaresi Başkanlığına devredilip özelleştirilmesi, bir kısmının kapatılması sözü verilmektedir.

YPK kararına karşı bütün Bursa, tarihinde ilk kez birleşti. Vali, Büyükşehir Belediye Başkanı, Ticaret ve Sanayi Odası, Borsa, Ziraat Odaları, Bursa Barosu başta olmak üzere tüm  meslek Odaları, sağ – sol demeden tüm siyasi partiler, sanayici ve işadamları dernekleri raporlar düzenleyerek, dilekçelerle Ankara’dan bu kararın değiştirilmesi için her yola başvurdular. Ancak kamu kurumlarına baskı yapılarak yapı ruhsatının önündeki engeller kaldırıldı. Bunun üzerine Bursa Barosu önderliğinde meslek odaları ve kimi yurttaşlarla birlikte YPK kararı ve ruhsat iptali için Bursa İdare Mahkemesinde ilk davayı açtılar. (Şu anda ADD Genel Sekreter Yardımcısı olan Lütfü Kırayoğlu ve GYK üyesi olan Gürhan Akdoğan o dönemde yönetimlerinde oldukları meslek odaları ile davacılar arasında yer alırken davanın sonraki aşamalarında meslek odalarının dava ehliyetlerinin tartışılması üzerine yurttaş kimliği ile davacılar arasında yerlerini almışlar, ADD Bursa Şubesi Başkanı Lütfü Kırayoğlu ve daha sonra CHP İl Başkanı olan Gürhan Akdoğan sonuna kadar davacı olarak kalmışlardır. (Davaya ADD olarak katılmak husumet noksanlığı gerekçesi ile mümkün olamamıştır.)

Bu dava Türk hukuk tarihine geçmiş ve yirmi yıl sürmüş, dava süreci Bursa Barosu tarafından kitap haline getirilmiş “Muktedirlerle Dans” adı altında geçen yıl basılmıştır. Binlerce sayfayı bulan ve birbirini izleyen davaların her birinde Cargill’in önünü açan idari işlemlerle ilgili önce yürütmeyi durdurma kararı alınmış, ardından işlem iptal edilmiş, Cargill’in kaçak olduğu tescil edilmiştir. Tesisi kaçak durumdan kurtarmak için “Bakanlar Kurulu Prensip Kararı “adı altında Anayasada yeri olmayan kararlar verilmiş, bu tesise bir zamanlar karşı olan AKP Bursa milletvekilinin hazırladığı ve özel af niteliğindeki yasa meclisten geçirilmiş, bu yasa  dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildikten sonra yeniden Meclisten geçerek yürürlüğe girmiş, ancak bu kez Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir.

Güçlü Valileri Görevden Aldırabildiler

Alınan yargı kararları siyasal iktidar tarafından uygulanmamış, bu kararları uygulamaya kalkan 2 vali görevden alınmıştır. İnşaatın durdurulması kararını uygulayan dönemin güçlü valisi Orhan Taşanlar ile fabrika çalışmaya başladıktan yıllar sonra kapatma kararını uygulayan Gazi vali Nihat Canpolat görevden alınmış, Canpolat’ın yerine atanan ve dönemin yasa dışı İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Şahabettin Harput göreve gelir gelmez tesisi yeniden işletmeye açmıştır. Bursa’da çok sayıda kanunsuz işlem yapan Şehabettin Harput FETÖ davasından elleri ters kelepçelenerek tutuklanmış, halen tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Bu arada yargı kararlarını uygulamayan Başbakan RTE, Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen, Büyükşehir Belediye başkanı, Gemlik Belediye Başkanı ve dönemin valileri Oğuz Kağan Köksal hakkında açılan tazminat davaları da tam bir yargı karmaşasına döner, sonunda özel af niteliğinde çıkarılan ve kişisel sorumlulukları kaldıran yasa ile davalılar kurtulur.

Bu davalar sırasında iç hukuk yolları tüketildiğinden AİHM (Avrupa insan Hakları Mahkemesi) yolu açılmış ve başvuru yapılmış, ancak henüz davanın görülmesine başlanmamıştır.

Yayınlanmayan ve Yayınlanan Gazete İlanları 

Cargill ile ilgili idari işlemleri iptal eden yargı kararları bir bir gelirken, tesis hiçbir yargı kararına aldırmayarak tamamlanmış ve deneme üretimlerinden sonra sıra törenle açılışa gelmiştir. 13 Eylül 2001’de yapılacak törene, Cargill’in yasa dışı kuruluşunda büyük “emeği” geçen dönemin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz katılacaktır. Davayı yürüten Bursa Barosu ve meslek odalarını bu davalar sırasında Bursa’nın egemenleri terk etse de, geri kalanlar kararlıdır. Açılış töreninden önce törene katılacaklar için uyarı mektupları gönderilir. Bunun yanında gazetelerde yayınlanmak üzere bir ilan metni hazırlanır. İlanın başlığı şöyledir:

11 Eylül 1922 Bursa düşman işgalinden kurtuldu… 79 yıl sonra 13 Eylül 2001 Orhangazi-İznik kuşatma altında! Ne değişti?” 11 Eylül Bursa’nın kurtuluş tarihi, 12 Eylül Orhangazi ve İznik’in kurtuluş tarihidir. 79 yıl sonra 13 Eylül tarihinde kurtuluşa ekonomik “yanıt” gelmektedir. Ne acıdır ki ülkemizdeki “özgür” basın bu ilanı basamaz.

İlanın çıkacağı günün gece yarısı ilgili reklam firması meslek odaları temsilcilerini telefonla arayarak böyle bir ilanı basamayacaklarını bildirirler. O sırada Türkiye büyük bir ekonomik krizdedir ve gazeteler ilan gelirine muhtaçtır. İlan bir tek Cumhuriyet gazetesinde yayınlanır. İlginçtir, ilanın gazetede çıkması gereken 11 Eylül günü ABD’de İkiz Kuleler provokasyonu gerçekleşir ve açılış töreni iptal edilir.

Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü, ders kitabında Cargill şirketinin basın üzerindeki lobi faaliyetini başarılı bir halkla ilişkiler çalışmasına örnek olarak gösterilmiştir. 17 yıl önce gazetelerde Cargill’in tüm yasaları hiçe sayan kuruluşunu dava edenlerin ilanı parası ile yayınlanamazken, günümüzde, arkasında Cargill olan NÜD ilanı tüm gazetelerde tam sayfa yayınlanabilmektedir. (AS: Milli Gazete basmadı!)

Cargill’in İlanı ve Gerçekler…

Cargill’in de içinde bulunduğu  NÜD gurubu, ilanı, bu kadar parayı gerçekleri anlatmak için mi çarpıtmak için mi ödedi?

İlanda büyük parantez içine alınarak vurgu yapılan ilk çarpıtma şöyle: “Mısırdan elde edilen şeker esas olarak glukoz ve fruktozdan oluşmaktadır. Pancardan elde edilen şeker olan sakkarozun yapı taşı da glukoz ve fruktozdur. Her iki şeker de yaklaşık olarak aynı oranda glukoz ve fruktoz ihtiva eder.” Bu söz on yıllardır bütün dünyadaki gerçek bilim adamlarının çalışmalarını bir cümle ile karalarken tabiplerin yıllardır şeker hastaları üzerinde yaptığı çalışmaları da yok saymaktadır. Kimyasal bir işlemle nişastadan elde edilen HFCS-42 ve HFCS-55 adlı ürünler vücudun insülin salgısı dengesini bozduğu için tokluk hissi yaratmadığı ve obezite yanında karaciğer yağlanmasına, şeker hastalığına da yol açtığı artık kesinleşmiştir.

İlanda NBŞ insanların keyif için kullandığı tütün ve tütün ürünleri ile karşılaştırılmakta şekerin temel bir gıda maddesi olduğu unutturulmaktadır. Öte yandan, sigara paketlerinin özerinde “sağlığa zararlı” hatta “öldürür” ibarelerinin yazılı olduğu, NBŞ kullanan ürünlerin üzerinde tehlikelerin yazılmadığı unutulmaktadır. Yine aynı ilanda GDO’lu ürünlerin yarattığı hastalıklardan söz etmeksizin Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, Uluslar arası Kanser Araştırmaları Merkezi gibi kuruluşların adı anılmakta, bu kuruluşların yapısının nasıl oluşturulduğu gerçeği gizlendiği gibi araştırılan konularla ilgili ülkemizde ve öbür gelişmiş ülkelerde yapılan araştırmalardan hiç söz edilmemektedir.

İnsanın evrimi ile bitkisel ve öbür gıdaların evrimi yüz binlerce yıl koşut (paralel) olarak yürümekte, insanların sindirim, dolaşım ve bağışıklık sistemleri binlerce yıl içinde gıdalardaki gelişime koşut olarak gelişmektedir. Son 40 yıl içinde gelişen genetik bilimi daha çok kâr, daha çok ürün için bitki ve öteki canlıların yapılarını birkaç yılda değiştirerek bütün dünyaya dayatma yolu ile ve aldatıcı ambalajlarla pazarlamaktadır. İnsan vücudu bu türden yeni gıdalara uyum sağlayamadığı için kanser başta olmak üzere bilinmeyen hastalıklara yol açmaktadır. Gerçek bilim insanlarının on yıllardır insanlığı bekleyen bu yeni tehlike konusundaki uyarıları yok sayılmaktadır. Bu konuda geçtiğimiz günlerde bir ABD televizyon kanalı olan Bloomberg TV kanalında Tarım Editörü İrfan Donat imzası ile çıkan ve Sağlık Bakanlığının 12 Uzmanı tarafından hazırlandığı belirtilen rapor dikkat çekicidir.

Bu Kadar Çarpıtma Ancak Paralı İlan İle Olur…

İlanın devam eden bölümünde “Dünyanın hiçbir ülkesinde mısır şekeri üretimi veya satışı sınırlandırılmamış olup tamamen serbesttir.” dendikten sonra, “söz konusu ürüne kota uygulayan tek ülke Türkiye’dir” denmektedir. İlancılar Türkiye’de pancar üreticisi köylülerin kendi ülkelerinde pancar üretiminin kotaya bağlandığını görmezden gelip bir yabancı şirketin sağlığa zararlı ürününün bütün dünyada olduğu gibi kotaya bağlanmasından yakınmaktadır. Cargil’ giller Türkiye’de 20 yıl önce sayıları 500 bin olan şeker pancarı üretici ailelerinin sayısının 105 bine indirildiğini görmezden gelmektedir. Öte yandan bu ilana karşı, ertesi gün Anadolu Nişasta ve Glikoz Sanayicileri Derneğinin Cargill’i hedef alarak kendi aralarında yaptıkları adaletsiz kota dağıtımını eleştiren açıklaması da dikkat çekicidir.

Dünyada NBŞ için tek kota uygulayan ülke yalanına gelince; Ülkemizde NBŞ üretimi toplam şeker üretiminin %15’i olarak dünyada en üst sınırla belirlenmiştir. ABD’de bu kota yakın zamanda %10 oranından %2 oranına indirilmiştir. 23 Avrupa ülkesinin toplamında ortalama şeker üretimi, içinde NBŞ kotası ortalaması %5.3 olurken; Avusturya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İsveç, Litvanya, Portekiz, Romanya ve Yunanistan’da bu kota sıfırdır. Yani 23 ülkeden 11 tanesinde yasaktır. Almanya’da ise %0.5 olarak sınırlanmıştır.
(AS: % 1,7)

GDO’lu Mısır İthalatı Yasak mı?        

Söz konusu ilanda bilinen yazılışı ile GDO kullanılmazken “genetiği değiştirilmiş ürün” tanımı kullanılmakta ve bu ürünleri yetiştirmenin ve ithal etmenin yasak olduğu söylenmekte olup ülkemize GDO içeren ürünlerin girişinin yasak olduğu mevzuatta da yer almaktadır. Buna karşılık 2009 yılında çıkarılan bir yönetmelik Danıştay 10 ve 13. Dairelerinin ortak çalışması ile en önemli maddelerin yürürlüğü durdurulmuş ve iptal edilmiş (AS: Bu davayı TTB açmış, bilimsel gerekçeleri biz yazmış ve İstanbul Barosu Dergisinde yayınlamıştık..Ocak -Şubat 2010), bir anlamda kadük kalmış, buna karşın değişik adlar altında 32 çeşit GDO’lu ürün’ün ülkemize giriş yaptığı Greenpeace örgütü tarafından raporlanmıştır. Çok uluslu tarım şirketlerinin Güney Amerika ülkelerindeki devasa tarım plantasyonlarında en çok üretilen soya ve mısır ülkemize en çok ithal edilen tarım ürünlerinin başında gelmektedir. Halkımız yeterince aldatılmıştır.

Halkımız şeker fabrikalarının özelleştirmesi adı altındaki bu tuzağı görmüş ve pancar tarımının, şeker üretiminin, besiciliğin ve sektörde çalışan binlerce ailenin başına gelecekleri anlamış, bunun yanında pancar şekerinin yerini alacak olan NBŞ ürününden gelecek sağlık risklerini de öğrenmiştir. Bu nedenle ülkemizin ekonomik kaleleri olan şeker fabrikalarının özelleştirilerek büyük bir yıkıma izin vermeyecektir. Bu amaçla ADD imza kampanyasını sürdürecek, bu olayın peşini bırakmayarak gerçekleri paylaşacaktır. (13.03.2018)
==============================================
Dostlar,

Dostumuz, yurtsever aydın, savaşım insanı (mücadele adamı) Sayın Lütfü Kırayoğlu’nu bu çok değerli yazısı için gönülden kutluyoruz..

Yazı içinde bir – iki yerde ayraç içinde notlar düştük.. Burada yinelemeyelim.

Yeniçağ, Milli Gazete ve Cumhuriyet gazetesi halkı yanıltıcı bu ilana sayfalarında yer ayırmazken, NÜD’ün ilanını yandaş gazeteler başta olmak üzere hemen hemen tüm gazeteler yayınladı.. NBŞ lobisinden ‘Nişasta şekerini’ aklama girişimi bu.

Ulusumuz, kendini halkını feda ederek gözü kara biçimde emperyalist iktidarların çıkarlarına hizmet eden siyasal kadroları artık görmekte ve bilmektedir. Gereğini yapacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 20 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com