Kategori arşivi: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİNİN 102. YILDÖNÜMÜ..

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİNİN 101. YILDÖNÜMÜ..

Ataturk'un_Ankara'ya_gelisi_27.12.1919

 

Dostlar,

Bu gün, 27 Aralık 2021, Gazi Mustafa Kemal Paşa‘nın Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemek üzere Anadolu’ya geçtikten, 19 Mayıs 1919’dan bu yana yaklaşık 7,5 ay sonra Ankara’ya gelişinin 102. yıldönümü.

Bilindiği gibi Osmanlı Devletinin kurtuluşuna İstanbul’da olanak bulamayan Mustafa Kemal Paşa, çözümü Anadolu’da halkı örgütlemede görmüş, 16 Mayıs 1919 günü Samsun’a hareket etmişti.. İşte bu 7,5 ayın kısa öyküsü aşağıda..
*****
1. Dünya Paylaşım Savaşı sonunda Osmanlı Devleti yenilmiş sayıldı. İtilaf Devletleri her yeri işgale giriştiler. Sadrazam Tevfik Paşa’nın imzaladığı Sevr Antlaşmasına (10 Ağustos 1920) göre, Anadolu’nun da paylaşılması kararlaştırıldı. Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve başkent İstanbul işgal edildi. Yunanlar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e girdi. Vatanı bu hazin işgalden halkla el ele vererek kurtarmak için İstanbul’da çözüm üretilemeyeceğini görünce, Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı.

22 Haziran 1919’da kritik Amasya Genelgesini yayımladı:

  • Vatanın geleceği tehlikededir;
    bu durumdan kurtuluş milletin azim ve kararlılığı ile olacaktır.”

Daha sonra Erzurum’a geçen Atatürk, 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresini,
4 Eylül 1919’da Sivas Kongresini topladı. Bu halk kongrelerinde Ulusal İstence (milli iradeye) dayalı hükümet kurulması temel hedef oldu. Tüm illere telgraflar çekilerek halkın kendi adına karar verecek temsilcileri seçmesi istendi. Bu temsilcilerin toplanacağı güvenli bir yer gerekliydi.

  • Ankaralılar Atatürk’ü ve Temsil Heyeti’ne (Heyet-i Temsiliye) seçilenleri Ankara’ya davet ettiler.

Gazi Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşının en iyi Ankara’dan yönetileceği inancındaydı. Anadolu’nun ortasında ve cephelere eşit uzaklıktaydı. Tüm illerde haberleşme ve ulaşım olanağı yoktu. Bu gerekçelerle Gazi ve Temsil Heyeti üyeleri 27 Aralık 1919 günü Dikmen sırtlarından Ankara’ya girdi.

27 Aralık 1919 Cumartesi… Hava açık, ılık… Birkaç gün evvel sepeleyen kar tutmamış.
Halk, Çankaya bağlarının batısındaki Kırşehir yoluna açılan yokuş boyunca akın akın yollarda… Kulaklar minarelerde. O tarihsel anı, selalarla bütün Ankara’ya müezzinler duyuracaktı. Gazi Paşa’yı karşılamaya gelenler arasında bölük bölük seğmenler, göz alıcı, hepsi de çakı gibi… Kimi atlı, kimi yaya… Kiminin sağ omzunda baltaları asılı… Kiminin Martini tüfekleri çapraz… Şal kuşaklarında hançerler parlıyor, gözleri gibi… Usta davulcular gelmiş; Abdal Hasanlar, Deli Hasanlar, Kara Mahmutlar, Mohaç’tan, Çaldıran’dan ya da başka er meydanlarından… Sabırsız bir bekleyiş… Saat:15.10… Selalar duyuldu. Yokuş başına doğru yüklendi Ankara… Bir sevinçli telaş, bir büyük coşku… Uzaklarda bir motor gürültüsü vardı. Sonra korna sesleri… Evet geliyordu, yiğit – yengin (muzaffer) Mustafa Kemal Paşa.

Yedi ay önce Bandırma Vapuruyla Samsun’a çıkan Ordu Müfettişi (Orgeneral Mustafa Kemal Hazretleri) değildi bu gelen. Anadolu Bağımsızlık – Özgürlük Hareketini başlattığı için Vahdettin’in “İdam Fermanı”nı boynunda taşıyan, istifa edip bütün rütbelerini sökmüş,

  • Sine-i Millette ferd-i mücahit” olarak Mustafa Kemal’di.

Yaralı bir halk, O’nun önderliğinde buradan şahlanacaktı. Samsun’da bir hurdalıktan alınan, her parçası bir başka yerden bulunmuş, üstü açık, köhne otomobil yaklaşınca coşku (heyecan) doruğa varmıştı. Gülümsüyordu Mustafa Kemal, henüz 38 yaşındaydı ama yüzünde nice savaş meydanının tandırında yoğrulmuş bir olgunluk vardı. Mavi gözleri çelik pırıltısıyla yanıyor, kalpağının iki kenarında, şakaklarında uçuşan başak rengi saçları, güzel yüzüne başka bir anlam yüklüyordu. Yokuş başında Seğmenlerin önünde durdu, otomobilden indi. Onlara doğru ağır ağır yürüdü. Esas duruşa geçtiler. Tek can idiler. Bütün gözler O’nun gözlerinde düğümlüydü. Vakur ve sert bir sesle:

–          Merhaba efendiler! dedi.
–          Sağol Paşa Hazretleri…
–          Arkadaşlar! Buraya neden geldiniz?
–          Millet yolunda can vermeye geldik!
–          Fikrinizde sabit misiniz?
–          Andolsun!

Mustafa Kemal’in gözleri yaşardı.. (şu dakikalarda bizim de…)  Zincir kabul etmeyen bu halk O’nun peşinde, gerekirse ölüme bile, göz kırpmadan gidebilirdi. Ankara ve çevresinin tüm halkı Atatürk’ü ve Temsil Heyeti üyelerini coşkun sevgi ve sevinç gösterileri içinde davul-zurna ile karşıladı. Eskimiş bir otomobilden inen bir çift gök rengi gözün derinliklerinde vatan ufuklarından tutsaklık bulutlarının dağılışını görmüşler, yurdun kurtuluşuna inanmışlar ve O’nu sonsuza dek “Reis” tanımışlardı. Yassı deri kalpağının altında zayıf bir yüz, kaç ay, kaç yıl ve yıllar milleti için rahat yüzü görmemiş, çelikleşmiş, sarı bir çehre ve içe işleyen sıcak bir bakış… Boz palto altında sivil yol elbisesi, kumandanca yürüyüş…

Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya böyle geldi, halay çekildi, Seğmenler gösteriler yaptı. Bu içten karşılama Gazi Paşa’yı çok duygulandırdı. Teşekkür etti. İçinde bulunduğumuz durumu, bundan nasıl kurtulacağımızı özetleyen bir konuşma yaptı.

Ata’nın Ankara’ya gelişi, Kurtuluş Savaşı için önemli bir dönemeçti. TBMM’nin açılması, Ordu kurulması vb. çalışmalar Ziraat Mektebinde başlatıldı. Ankara, Kurtuluş Savaşının merkezi oldu. Sonsuza dek Başkentlik görevini üstlendi.

DÜNYADA İLK ANTİ-EMPERYALİST KURTULUŞ SAVAŞI GÖRKEMLİ BAŞARI ile SONUÇLANDIRILDI..

Her 27 Aralık’ta seğmenler at sırtında gösteriler yapar, Başkent Ankara bayraklarla süslenir,
Atatürk Koşusu yapılır. Okullarda törenler düzenlenir. Halk şenliklerle bu mutlu günü kutlar.

  • Bu yıl ise, sözde “pandemi” gerekçesiyle, AKP = Erdoğan, Atatürk Koşusunu bile yasakladı!! Bu yasakçı davranışın, Andımızın okunmasını bile yasaklayan…. AKP = Erdoğan iktidarının hak ettiği yanıtı Ulusumuzun demokratik yöntemlerle, ilk seçimde vereceği inancındayız.

Kurtuluşun şanlı öncülerini 101 yıl sonra saygı ve özlemle anıyoruz ve hep anacağız.

  • Göz bebeğimiz Türkiye Cumhuriyetimizi, AYDINLANMA DEVRİMLERİ İLE TAÇLANDIRACAĞIZ!

Kutsal Emaneti sonsuz geleceğe taşıyacağız…
***
CHP’li 11 Büyükşehir Belediye Başkanı, 27 Aralık 1919’un 102. yılı anısına Anıtkabir’i ziyaret ettiler. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş başkanlığındaki kurul, Atatürk’ün mozolesine çelenk bırakmasının ardından saygı duruşunda bulundu.

Daha sonra bu kurulla Misak-ı Milli Kulesi’ne geçen Yavaş, Anıtkabir Özel Defteri’ne şunları yazdı:

  • “Cumhuriyetimizin Aziz kurusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu gün 11 Büyükşehir Belediye Başkanı Ankara’ya gelerek bağımsızlık mücadelemizi başlattığınız günün 102.
    yıldönümünde, manevi huzurlarınızda bulunmanın gururu içerisindeyiz.
  • Aziz hatıranız önünde istiklalimizin ve istikbalimizin kenti, Başkentimiz Ankara’da büyükşehir belediye başkanları olarak bir kez daha söz veriyoruz; kimseyi ayırt etmeden, adalet ve hukuk çerçevesinde, kentlerimizi vatandaşlarımızın yaşamaktan mutlu olacağı, müreffeh, huzurlu ve uygar merkezler haline getirmek ilkemiz olacaktır.
  • En büyük emanetiniz olan Türkiye Cumhuriyeti, görev aldığımız kentler ve aydınlık geleceğimiz için hiç yorulmadan çalışmaya devam edeceğiz. Ruhunuz şad olsun.”

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa, hoş gelişler ola..

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

Şiir köşesi : Dr. A. Cengiz Büker’den ATAM…

A T A M…

yüreğimde gece gündüz dinlerim
yurtta – cihanda sulh diyen o sesi
bağımsızlıktır benim karakterim
insanlığın devrimcilik önderi
O’nun imgesidir yanan gönlümde
yıllar geçti kurumadı gözlerim
nice On Kasım’lar geçti ömrümde
her On Kasım on kat daha özlerim

Dr. A. Cengiz Büker
2016.11.10

BAŞBAĞLARSIZ MADIMAK

BAŞBAĞLARSIZ MADIMAK

657643

1993’ten bu yana 2 Temmuz insan yakılan gün olarak tarihteki yerini almıştır.
Utanç ve rahatsızlık verici olsa da gerçek budur.
Burada bir başka olumsuzluğa ve eksikliğe değinmekte yarar var!

portresi

 
Ceyhun Balcı
02.07.2016

2 Temmuz 1993’te, bu tarihten 3 gün sonra bu kez Erzincan’a bağlı Başbağlar köyünde silah başı yapan terör 33 vatandaşımızı (AS : askerimizi) aramızdan alır.
Madımak’ta insan yakılmasından geri kalmayacak bir vahşettir.
Hem sayıca hem de kurbanların yaşları bakımından. Meraklısı kısa bir araştırmayla
el kadar bebelerin bu saldırıda katledildiği bilgisine erişmekle kalmaz.
Yüreği el verirse görsellerine de ulaşır.
Madımak konusunda az ya da çok bilinç oluş(turul)muştur. Buna karşılık Başbağlar’ı
bilen sayısı pek azdır.
Başbağlar Erzincan’a bağlı olmakla birlikte 200 kilometre uzaktadır il merkezine.
Ölçü olsun diye örneklemek gerekirse; İzmir’den 200 kilometre öteye gittiğinizde
Uşak’a varırsınız. Gözden ırak olan gönülden de mi uzaktır bilinmez!
Ama, ayrılıkçı ve dinci terör sarmalındaki bugünkü Türkiye’de
Başbağlar katliamına dikkat çekmek bir görevdir.
Kimi zaman, kimi kaynaklardan okuyabilir ya da işitebilirsiniz!
Başbağlar’ın Madımak’a tepki olduğunu dillendiren kendini bilmezler eksik değildir!
Teröre terörle karşı çıkan; Cumhuriyet’e karşı kalkışma sayılması gereken Madımak’ın karşısına ayrılıkçı terörü koymak insaftan, vicdandan ve hatta akıldan yoksun insanların
işi sayılmalıdır. Çok da ciddiye alınarak yanıtlanması bile hak ettiğinin ötesinde
ilgi gösterilmesi anlamına geleceği için çokça söze gerek yoktur bu konuda.
Genel olarak sol kesimin ve elbette Cumhuriyetçilerin sahiplenmekte ikileme düşmediği Madımak Katliamı’nın yıldönümünde; kimilerinin sahiplenmekte istekli olmadığı Başbağlar’ı anımsatmayı önemsedim.
Terör gibi insanları din, dil, kimlik ayrımı gözetmeksizin hedef alan önemli bir
insanlık sorununda çifte standart son bulmalıdır.
Madımak kötüdür ama Başbağlar görmezden gelinse de olur anlayışından
kurtulma göreviyle karşı karşıyayız.
Bundan 23 yıl önce birkaç gün arayla yaşanmış iki katliamın kurbanlarını
saygıyla anarken; terör kimden ve ne amaçla kaynaklanırsa kaynaklansın lanetlenmelidir diyorum.
Başbağlar’da toprağa düşen el kadar bebeden, Madımak’ta aramızdan alınan
ulu çınar Asım Bezirci’ye tüm kurbanların yüce ruhları şad olsun!
Terör ayrımsız lanetlenmedikçe ve gereken yapılmadıkça çözüm uzaktadır…

=================================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız Dr. Ceyhun Balcı‘dan ardışık 2 alıntı yaptık..

Hem konuların güncelliği hem de Dr. Balcı’nın insancıl hekim kimliğinin ve
köklü bir toplumcu bilincin damıtık ürünleri olan 2 önemli yazıydı size sunduklarımız..

İşte Türkiye’nin birikimi.. Dün (02.07) sitemizde yayımladığımız Osmangazi köprüsü soygunun tüm çıplaklığıyla sergileyen de akıl ve vicdan sahibi bir Türk yurttaşımız
değil mi ??

Sevgi ve saygı ile.
03 Temmuz 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Atatürk Devrimi, Atatürkçülük Nedir?

Dostlar,

ADD Kurucularından çok değerli meslektaşımız Sayın Dr. Armağan Cengiz Büker
önemli bir yazı göndermiş. Sayın Prof. Dr. Sina AKŞİN‘in önenli ve özlü bir derlemesi..

Atatürk Devrimi, Atatürkçülük Nedir?

Arial 10 punto ile dolu dolu 8 sayfa..
Daha önce ADD Genel Merkezi web sitesinde yayımlanmış ama en altta verilen erişke (link) bizim de not koyduğumuz üzere, ne yazık ki çalışmıyor..

Bu katkısı için Sayın Dr. Büker’e ve yazı sahibi Prof. Akşin’e teşekkür ederek paylaşmak istiyoruz.. Makalenin tümüne pdf olarak erişmek için lütfen tıklar mısınız??

Ataturk_Devrimi_Ataturkculuk_Nedir_SINA_AKSIN

Türkiye’nin bu zor m zor günlerinde bir kez daha özenle okunalı..
O’nun, Yüce ATATÜRK‘ün yolundan ayrılmasaydık bugün bu ağır sorunları yaşamayacaktık

Sevgi ve saygı ile.
01.04.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

DERSİM ve ATATÜRK’e YAPILAN SALDIRILAR

DERSİM ve
ATATÜRK’e YAPILAN SALDIRILAR

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

Değerli arkadaşlar,

Serdar Kaan Korkmazgil’in Dersim konusundaki bu derlemesini içerik  bakımdan beğendim. Seçim öncesi süreçte bu konunun da gündeme getirilmesi olasılığı var. Üyelerimizin bilgilendirilmesi için yararlı olacağını düşünerek paylaşıyorum. Sevgilerimle. æ 29.3.2015

***

Dersim İsyanı

Serdar Kaan Korkmazgil

Yıllardır Dersim konusu çarpıtılarak anlatılır ve özellikle gerici ve Kürtçü kesimlerce

Dersim’de yaşanan acı olaylardan Atatürk sorumlu gösterilmeye çalışılır
.

Sanki Dersim’de Atatürk tarafından bir Alevi katliamı planlanmış ve uygulanmış gibi yansıtılır. Ayrıca bu konunun Alevilikle bir ilgisi yok. Bu konu Sivas, Çorum, Maraş katliamlarına benzemiyor. Bu konu Madımak katliamından çok farklıdır.

Eğer Kurtuluş Savaşı sırasında çıkartılan isyanlar, Cumhuriyet dönemindeki feodal kalkışmalar Alevilere mal edildiği takdirde Alevilere en büyük iftira yapılmış olur.
Bir hırsızın, bir katilin, bir sapığın mezhebine bakıp “Bu Sünniymiş” diyerek
ne tüm Sünniler karalanabilir, ne de “Bu Aleviymiş” diyerek tüm Aleviler.

Seyit Rıza‘nın mezhebi Alevilik olabilir. Ama yaptıklarının ve isyanının Alevilikle ilgisi yoktur. Yandaşları ona Alevi olduğu için değil, kanun-kural tanımazlıklarından, uşaklıklarından, akrabalıklarından, aşiret dayanışmasından ve feodal zihniyetlerden dolayı katılmışlardır. Çapulcu feodal derebeyi Seyit Rıza idama giderken

“Evladı Kerbelayız, zulümdür, günahtır..” demiş ya;
aslında zulümden şikâyet eden bu eşkiyadan daha zalimi çıkmamıştır Dersim’den:

Seyit Rıza’nın oğlu Bava bir görüşmeden dönerken pusuya düşürülerek öldürülür. Katilinin Sadoğlu aşiretinden olduğu söylenir. Seyit Rıza intikam almak için silahlı adamlarıyla aşiretin köyünü basar. Herkesi çoluk-çocuk-kadın-yaşlı demeden katleder. Evleri yakar. Taş üstünde taş bırakmaz. Öyle bir kindir, öyle bir zalimliktir ki,
bu hırsını alamaz, köy mezarlığına bile saldırırlar. Mezar taşlarını yerlerinden söker, mezarları parçalar, dağıtırlar. Yani sağ olanların canını almakla yetinmemiş,
geçmişteki ölülerine bile saldırmıştır. Üstelik katlettiği bu insanlar da Alevidir.

Bu bilgiyi Alevilerden saklarlar. Açığa vurulsa bir anda gözden düşecektir ama siyaseten gizlerler. O dönemin ünlü bir Alevi ozanı vardır Dersim’de, adı Sey Kaji. Seyit Rıza,
bu ozandan oğlu Bava için bir ağıt yazmasını ister. Ancak Sey Kaji kabul etmez:
Sen ki Sin’i yaktın, ben senin oğluna ağıt yakamam” der.

Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerin kışkırtmasıyla çıkarılan Koçgiri İsyanının
elebaşılarından Alişer ile Baytar Nuri’yi devlete teslim etmeyip, onlarla yeni bir isyana hazırlanan çapulcu Seyit Rıza’nın İngilizlere yazdığı mektubu görelim şimdi:

***

Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına,

Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp,
Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor.

Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını
tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor. Hapisler, ağzına kadar
masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin
ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt,
barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor.
Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.”
30 Temmuz 1937

Seyit Rıza
Dersim Generali

*****

Bu mektubun aslı Londra’da, ‘Public Record Office’ arşivleri arasındadır.
O yüzden inkâr edemiyorlar ama Seyit Rıza’yı kurtarmaya çalışan zihniyet, mektubu O’nun yazmadığını, Nuri Dersimi’nin yazdığını iddia ederler. Öbür yalanları gibi bu da yalandır. Mektubun altında Seyit Rıza’nın olduğu kesin olan imza vardır. Nuri Dersimi’ye yazdırtan ve imzalayan Seyit Rıza’dır. Seyit Rıza’ya seyitlik babasından kalmıştır.
Bu şeyh-seyit denen soytarılar babadan oğula, oğuldan toruna sömürür milleti.

Şeyh Sait ya da Seyit Rıza fark etmiyor. Çünkü Şeyh’in karşılığı, Seyit’tir.
İkisinin de isyanı Laik Cumhuriyete karşıdır, devrimlere karşıdır.
Gerici niteliğe sahip isyanlardır.

Mustafa Kemal, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” demiştir.
Ama hala bu ünvanları sürdürmeye çabalayanlar mevcut.

DERSİM YALANI

Dersim konusu Atatürk‘ü, Cumhuriyeti ve Devrimleri itibarsızlaştırmak amacıyla
karşı devrimciler tarafından kullanılan bir tezgâhtır. Bu nedenle, katliamın gerçekleştiği 1938 yılını değil, ilk harekât kararının alındığı 4 Mayıs 1937 tarihini katliamı anma günü olarak belirlemişlerdir. Bu tezgâhın gericiler ve Kürtçüler tarafından ortak dille
ortaya atılan yalanı şöyledir:

“Dersim bir çıban olarak görülüyordu. Amaç Dersimi Türkleştirmekti. Ama bunda başarılı olamayınca katliama karar verdiler. O amaçla 1935’te Tunceli Kanununu çıkardılar ve 1937′de de katliam harekatına giriştiler. Ortada bir isyan yoktu.
Sanki isyan varmış gibi, isyanı bastırıyormuş gibi Dersim’i yakıp yıktılar,
halkı katlettiler.
Katliamdan Atatürk’ün de haberi vardı. Bizzat “vurun!” emrini Atatürk verdi. Manevi kızı Sabiha Gökçen de uçakla Dersim’i bombalayanlar arasındaydı. Dersim’in katliam planını Atatürk yaptı. Trabzon Atatürk evi’nde
bu plan hala duvarda asılı durmaktadır.”

Sapla saman birbirine karıştırılır, tarihsel gerçekler göz ardı edilir ve sanki
Tunceli Kanunu çıkarılıp Dersim’e saldırılmış ve sivil halk katledilmiş gibi gösterilir. Gerçek ise çok farklıdır.

GERÇEKLER

Dersim’de devleti tanımayan, yasalara uymayan, başına buyruk feodal aşiret düzeni vardı ve devlet 10 yıl boyunca bunu düzeltebilmek için uğraştı. Bu amaçla Tunceli Kanunu çıkarıldı ve 1937’de Tunceli’ye yol, köprü, okul, karakol vb. atılımlara girişildi.
Buna Dersim’deki onlarca aşiretten yalnızca 6’sı karşı oldu ve aralarında anlaşarak
Devlete karşı koyma kararı aldılar.

21 Mart 1937 nevruzunda toplanan kalabalık isyancı grubu telgraf tellerini kesip,
köprüyü yaktıktan sonra karakolu bastılar ve 33 askeri şehit ettiler.
Seyit Rıza denen çapulcu derebeyi, isyancıların başındaydı.
Haber Ankara’ya ulaşınca Atatürk; 
“Başka çare kalmadı, vuracağız.” dedi ve harekât başladı.

Şimdi bu nokta çok önemli: Harekât Ekim ayında tamamlandı ve 262 isyancı öldürüldü.
Altı elebaşı idam edildi. Bunlardan biri de Seyit Rıza‘ydı. Ortada katliam falan yoktu. Sivil halktan-köylülerden öldürülen yoktu. Atatürk’ün harekât planı da böylece tamamlanmıştı.

Gelelim Haziran.1938’deki olaylara :
Tertipçilerin çarpıttığı ve aradaki kalın çizgiyi yok sayıp sanki 1937 ve 19338 iç içeymiş gibi göstererek Atatürk’ü katliamcı olarak sundukları dönem.
Bu dönemi iyi bilmek ve doğru ortaya koymak gerekir.

1938 Haziranında, 1. İsyan’dan yaklaşık bir yıl sonra, birkaç aşiret yeniden
isyana başlıyor. İsyan büyüyor ve Hükümet yeniden müdahale kararı alıyor.
Temmuz-Ağustos ayında isyan dış basına yansıyor. Dış basında hükümetin isyanı gizlediği öne sürülüyor. O sıra Atatürk Ocak ayından beri hasta. Mayıs’tan başlayarak İstanbul’a çekiliyor ve bir daha da Ankara’ya dönemiyor, yatağa düşüyor.
Temmuz-Ağustos döneminde ağır hasta ve memleket sorunlarıyla uğraşacak, emir-talimat verecek durumda değil. Celal Bayar-Fevzi Çakmak ikilisinin sorumluluğunda
çıbanı tedavi etmek yerine kesip atmak fikriyle çok sert bir müdahale başlatılıyor.
Öyle ki; ibret olsun, bir daha isyana kalkışamasınlar düşüncesiyle

insanlık dışı denebilecek boyutta bir katliama girişiliyor.
Sonuç: 13 binden fazla ölü ve 11 bin kadar sürgün.

Katliam Ağustos sonu başlıyor, Ekim’de sona eriyor ki, bu dönemde Atatürk kendinde değil, ölüm döşeğinde. Ve bu katliamın iki sorumlusu ve yandaşları çok partili rejime geçişte CHP değil, DP saflarındadır.

  • Dersim olayını bir soykırım, Atatürk’ü bir katil gibi göstermeye çalışanların tertibini bozacak olan bu bilgilerdir.

O nedenle arşivlerin tamamının açılmasını istiyoruz ki, gerçekler tüm çıplaklığıyla
ortaya çıksın. Celal Bayar “Atatürk vurun dedi, vurdum” demiş.
“Vurun” demek; “katliam yapın” demek değildir ki. Türkçemizde gereksiz abartıya örnek, “Vur deyince öldürmek” deyimi vardır ki, Dersim’de yapılan da bu olmuştur.
Atatürk’ün “7′den 70′e kadın-erkek öldürün, kökünü kurutun, ne pahasına olursa olsun isyanı bitirin!” şeklinde bir emri ya da emirden de vazgeçtik bu yönde bir iması bile yoktur. Ve büyük bir olasılıkla Atatürk, 1938’deki 2. Dersim harekâtının sonuçlarından haberi bile olmadan vefat etmiştir.

KOMÜNTERN’İN DERSİM AÇIKLAMASI

Şimdi herhangi bir katliama en sert tepkiyi vermesi doğal karşılanacak olan Komünist Enternasyonal’in ve o dönemde illegal mücadele veren TKP’nin genel sekreteri
İsmail Bilen’in “Rundschau” dergisinin 32. sayısındaki yazısında Dersim hakkında
ne yazdığına bakalım:

“İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki
Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor.
Feodal unsurlar, Kemalist Parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır.
Bu bölgeye geçtiğimiz yıl yasa ile Tunceli adı verilmişti. Dersimin hâkim tabakaları yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasa dışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir.

Halk Partisi (Kemalistler), iç pazarın gelişmesini isteyen milli burjuvazinin baskısıyla, geçen yıl Cumhuriyetçi devletin bütün ağırlığını ortaya koyarak
bu çağ dışı duruma bir son vermeye karar verdi. Özel bir yasa çıkartarak
ölüm cezalarını onaylamak da dahil olmak üzere geniş, olağan üstü yetkilerle donatılmış askeri bir yönetimin bu kendi başına buyruk vilayeti TBMM’nin yerine
iş başına geçirildi. Amacı, göçebeliğe son vermek ve aşiret reisleriyle (şeyhler, beyler, ağalar ve şeyhler) onların kiralık adamlarını Batı Anadolu’nun modernleşmiş vilayetlerine sürme hedefi güden bir reform planını zorla uygulamaktı.

(…)

Bugün, Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Kemalist hükümet TBMM’de şu tedbir kararlarını aldırmayı başarmıştır.

1- Aşiretler bundan böyle tüzel kişiliğe sahip olmayacaktır. Bu karara aykırı
tüm kararların, belgelerin ve hükümlerin hiçbir geçerliliği yoktur.
2-Aşiret reisinin beyin ya şeyhin tüm yetkilerine son verilmiştir.
3-Aşiretlere ait olan ve aşiret reisleriyle beylerin ve ağaların aşiret adına kendi mülkiyetlerinde bulundurdukları bütün taşınmaz mallar, mülkiyetleri hangi resmi belgeye karar ya da geleneğe dayanırsa dayansın, devletin mülkiyetine devredilecektir.

İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi feodal aşiret reislerini elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet tedbirlerini uygulamaya başlamıştır.

Bu durumda feodalizm, kendi yasa dışı egemenliğini iktisadi temellerini tehlikesiyle
karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte özellikle bu tedbir, isyana yol açan neden olmuştur. Kitleleri kendi peşlerinde sürükleyebilmek için feodal unsurlar hükümetin silahlı kuvvetinin zayıf olduğu lafını yaydılar. Yaydıkları söylentiye göre, hükümet, ayaklanmayı bastırmak için silahlı birlikleri göndermeye cüret ettiği takdirde İngilizlerle Fransızlar, Türkiye’ye hemen savaş açacaklardı. Ayrıca Arapların da isyancılardan yana olduğu şeklinde haberler çıkartıldı. Feodal unsurlar kamuoyunu bu şekilde hazırladıktan sonra birçok aşiret kendi arasında ittifak yaptı ve “genel müfettişe” yazılı bir açıklama göndererek idari makamlarla anlaşma temeli olmak üzere utanmazca şartlar ileri sürdü. İstedikleri şey hükümeti feodal yöneticilerin zorbalığa dayanan keyfi rejimlerini tasfiye yolunda aldığı tüm tedbirlerden vazgeçmeye zorlamaktı”

Yazıdan görülmektedir ki; Komünist Enternasyonal, gerici feodal isyan karşısında
T.C. Hükümetinin müdahalesini desteklemektedir. İsyanı inkâr edenlere bu tarihi belge
bir tokat gibidir.

SONUÇ                     : 

Bu tezgâhın ve bu tertipçilerin Dersim İsyanı’nı çarpıtmaları, gerçekleri saptırmaları
ve katliamı Atatürk’e mal etmeye çalışmalarının nedeni ne olabilir? Neden açıktır :

Cumhuriyetle ve Atatürk’le hesaplaşmak. Bu yalanların ve iftiraların dinciler tarafından da destek görmesinin asıl nedeni budur. Bugün açıkça Atatürk’e saldıramıyorlarsa da Dersim’le bunun yolunu açmayı amaçlamaktadırlar. Dersim katliamını Atatürk’e mal edip milletin kafasını bulandırdıktan sonra girişecekleri 2. konu İstiklal Mahkemeleri olacak ve sözde binlerce masum insanın bu mahkemelerde yargılandığını, birçoğunun
idam edildiğini ve idam emirlerinin de Atatürk tarafından verildiğini öne süreceklerdir. Bundan sonraki aşama ise Devrimler olacaktır ve Hilafetin kaldırılması ile yeniden kurulması tartışmaları gündeme getirilecektir.

Bu senaryonun sonunda varılmak istenen HEDEF; Atatürk’ü silmek, devrimleri rafa kaldırmak, devlet işlerinde dinin referans alındığı yeni Osmanlıcı bir siyaset izlemek ve sahte demokrasi görüntüsüyle teokratik bir düzene geçmektir.Geçmişle yüzleşmek, yaraları sarmak ve acıları tazmin etmek böyle olmaz. Gerçekten o amacı taşıyanlar, arşivleri tümüyle açarlar. Seçme birkaç belgeyle insanlar yanlış yönlendirilmez;
nesnel, objektif Araştırıcılara, gazetecilere, tarihçilere bütün belgeler, dokümanlar,
kayıtlar sunulur. Ondan sonra mesele enine boyuna belgeleriyle-kanıtlarıyla tartışılır ve sorumluları ortaya çıkar. Gerekirse gıyaplarında da yargılanırlar. Ama tezgâhçı-tertipçi mahkemelerle değil. Tarihçilerden, ilgili akademisyenlerden oluşan kurulla yargılanırlar. Çünkü bu mahkemeden hapis cezası çıkacak değildir. Kimlerin ne derece suçu, sorumluluğu olduğu belirlenecektir. Yoksa tertipçilere kalsa Ermeni katliamlarından bile Atatürk’ü sorumlu tutacaklardır. Hatta bazıları yapmaktadır da. Mustafa Kemal’in gençliğinde İttihat ve Terakki’ye üye olduğu, Ermeni katliamını İttihatçıların yaptığını, Cumhuriyeti de İttihatçıların kurduğunu, dolayısıyla Cumhuriyetçilerin Ermeni katliamcısı olduklarını söyleyebilecek derecede alçalabilmektedirler. Bilimsel tarih anlayışında
onun bunun düşmanlığına, ideoloji karşıtlığı ya da taraftarlığına yer yoktur. Ön yargısız ve objektif olarak tümüyle belgelerin ve kanıtların ışığında konular ele alınır ve yorumlanır. Cemaatçi, ırkçı, intikamcı ve liboş zihniyetle değil!

Dersim’i bir hesaplaşmak alanı olarak görenlerin ırkçı faşistler intikam çığlıkları atmakta ve Türkiye’de birlik beraberlik halinde yaşamak istemediklerini söyleyecek kadar saçmalamaktadırlar. Bunlar bu şovenliklerini Koçgiri, Şeyh Sait ve Dersim İsyanının
ele başısı olan Nuri Dersimi’nin “Kürt gençliğine Hitabe”sinden almaktadırlar.
Bakın o hitabedeki şu ifadelere:

“Kürdistan denilen harabezar anayurdun istihlası için intikam!… 
Kürt diyarında uluyan sırtlan ve çakallar ırkının mülevves vücutlarından
Kürt vatanını tahrir için intikam! …
Medeniyet dedikleri kahpenin peşine sığınarak bize uluyan köpekleri susturmak için intikam! … İntikam! … İntikam! …
Geçmişi kaşıyanlar ve Millete yanlış aktaranlar bilmelidirler ki; bu tavırlarıyla halkları birbirine düşürebilir ve bir iç çatışmaya yol açabilirler. Çünkü bu gözünü
kin ve nefret bürümüş çapulcu sürüsü karşısında şiddetten başka, kafalarını ezmekten başka yol olmadığı düşüncesinde olan bir faşist potansiyel de mevcuttur.
Bunların çatışması topluma da sirayet eder ve yıllar önceki bir acıyla yüzleşelim derken çok daha büyük acılar yaratılabilir.”

https://tr.facebook.com/TarihtarihSayfasi/posts/378828898917691

Atatürk’e bu saygısızlığı savaştığı düşmanları bile yapmadı!


Atatürk’e bu saygısızlığı
savaştığı düşmanları bile yapmadı!

 

portresi

Uğur DÜNDAR,
SÖZCÜ, 18.03.2015
Facebook: halkinsozcusu
Twitter: ugurdundarsozcu
e-mail: ugur.dundar@ugurdundar.com.tr

Sev­gi­li okur­la­rım,

Biz­ler bu­gün 18 Mart 1915 Ça­nak­ka­le De­niz Za­fe­ri­’nin 100. Yıl­dö­nü­mü’­nü kut­lar­ken,
yak­la­şık 1,5 mil­yar kul­la­nı­cı­sıy­la dün­ya­nın en bü­yük sos­yal ağı olan Fa­ce­bo­ok’­un CE­O’­su Mark Zuc­ker­berg “A­ta­tür­k’­e ha­ka­ret edi­len me­saj­la­rı kal­dı­ra­ca­ğı­z.” de­miş.

Bu ka­ra­rı alır­ken, Tür­ki­ye­’nin ta­rih­sel ve kül­tü­rel de­ğer­le­ri­ni ko­ru­ma­yı amaç­la­dık­la­rı­nı söy­le­miş. Ata­tür­k’­ü Tür­ki­ye­’nin ko­run­ma­sı ge­re­ken bü­yük ta­rih­sel ve kül­tü­rel de­ğe­ri ola­rak ka­bul et­tik­le­ri­ni be­lirt­miş.

* * *

Pe­ki Fa­ce­bo­ok bu öze­ni gös­te­rir­ken, Ata­tür­k’­e yö­ne­lik say­gı­sız­lık­la­ra en baş­ta kar­şı çık­ma­sı ge­re­ken ku­rum­lar­dan bi­ri olan Di­ya­net İş­le­ri Baş­kan­lı­ğı ne ya­pı­yor?

2011 yı­lın­dan bu ya­na (Prof. Meh­met Gör­mez baş­kan ol­duk­tan son­ra) ulu­sal ba­ğım­sız­lı­ğı­mı­zı ve la­ik de­mok­ra­tik Cum­hu­ri­ye­t’­i borç­lu ol­du­ğu­muz Ata­tür­k’­ü bı­ra­kın yü­celt­me­yi,
O’na ya­pı­lan say­gı­sız­lık­la­rı ve ha­ka­ret­le­ri kı­na­yan bir fet­va bi­le ya­yın­la­mı­yor.

Da­ha­sı “Ça­nak­ka­le Za­fe­ri ve Şe­hit­le­ri An­ma Gü­nü­” için ha­zır­la­nan hut­be­ler­den
Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in is­mi­ni çı­ka­rı­yor.

Adı­nı bi­le an­mı­yor.

Ya­ni O’nu Ça­nak­ka­le Sa­vaş­la­rı­’n­da yok sa­yı­yor!
Böy­le­ce Ga­zi­’ye bü­yük say­gı­sız­lık ya­pı­yor.

* * *

Di­ya­ne­tin ne­den böy­le dav­ran­dı­ğı­nın ipuç­la­rı­nı ise ta­ri­he “Cum­hu­ri­ye­t’­i en iyi an­la­tan ya­za­r” ola­rak ge­çen mer­hum Tur­gut Özak­ma­n’­la, ve­fa­tın­dan ön­ce Söz­cü için yap­tı­ğım son rö­por­taj ve­ri­yor:

Özak­man us­ta o rö­por­taj­da “Cum­hu­ri­yet ru­hu­nu, Ça­nak­ka­le­’ye borç­lu­yu­z” di­yor.
Ça­nak­ka­le Za­fe­ri­’ni ve o kah­ra­man­lık des­ta­nın­da Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in ro­lü­nü an­la­tır­ken de şun­la­rı söy­lü­yor:

“Ça­nak­ka­le Sa­va­şı­’nın bir ya­za­rın ha­ya­li­ne ih­ti­ya­cı yok ki. Rah­met­li Fa­zıl Hüs­nü Dağ­lar­ca, Ça­nak­ka­le Sa­va­şı için “Ye­ni Tür­ki­ye­’nin ön­sö­zü­dü­r” de­miş. Ne ka­dar hak­lı. Ça­nak­ka­le ru­hu ge­niş­ler, yo­ğun­la­şır, da­ha bi­linç­le­nir ve Ku­va­yı Mil­li­ye ru­hu­nu oluş­tu­rur. Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti­’ni, ba­ğım­sız­lı­ğı­mı­zı bu ru­ha borç­lu­yuz.

Özak­man, çar­pı­cı açık­la­ma­la­rı­na de­vam edi­yor:

“İn­gi­liz­le­r’­in Ça­nak­ka­le Sa­va­şı hak­kın­da 2 cilt­lik bir as­ke­ri ta­ri­hi var.
Ba­zı ay­rın­tı­lar dı­şın­da ob­jek­tif an­la­tı­yor­lar. Türk­çe­’ye 3 kez çev­ril­di. Ata­türk için di­yor ki:

  • “Ça­nak­ka­le­’de ge­le­ce­ği elin­de tu­tan ko­mu­tan, üs­tün şa­hıs,
    Mus­ta­fa Ke­ma­l’­di.
    M. Ke­mal Ça­nak­ka­le Sa­va­şı­’nın ka­de­ri­ni ta­yin et­miş­tir.”

Bi­zim ba­zı ama­tör ta­rih­çi­ler ile ba­zı bi­lim (!) adam­la­rı­mı­zı okur­ken ve din­ler­ken, ha­ki­kat adı­na uta­nı­yo­rum. Ba­ri düş­man ka­dar ha­ki­ka­te say­gı­lı dav­ran­sa­lar!

4 bü­yük za­fe­ri var­dır ve bu za­fer­ler­le baş­kent İs­tan­bul yol­la­rı­nı düş­ma­na ka­pat­mış­tır :

1. 27. Ala­y’­la bir­lik­te Arı­bur­nu Za­fe­ri,
2. Ana­far­ta­lar Grup Komutanı ola­rak 1. Ana­far­ta­lar Za­fe­ri,
3. Conk­ba­yır Za­fe­ri,
4. İkinci Ana­far­ta­lar Za­fe­ri. Bu son sa­vaş Ça­nak­ka­le­’de­ki en bü­yük sa­vaş­tır.

Ata­türk bu sa­vaş­la ta­rih sah­ne­si­ne çık­tı. Yıl­dı­zı par­la­dı. Ko­mu­tan­lı­ğı, ba­şa­rı­la­rı, özel­lik­le as­ker­ler, su­bay­lar ve ya­ra­lı­lar ara­cı­lı­ğı ile mem­le­ke­te ya­yıl­dı. Sam­su­n’­a çık­tı­ğı za­man bi­li­nen, gü­ve­ni­lir bir ko­mu­tan­dı. Bu­nun bü­yük ya­ra­rı ol­muş­tur. Bu sa­va­şın Ata­tür­k’­ün uf­ku­nu da ge­niş­let­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­li­riz. Em­ri­ne 3. Ko­lor­du ve­ril­miş­ti. Bu bir or­du de­mek­tir. Or­du Ko­mu­ta­nı­’n­dan baş­ka hiç­bir Ça­nak­ka­le Ko­mu­ta­nı­’nın em­rin­de bu ka­dar kuv­vet bu­lun­ma­mış­tır.”

* * *

Düş­man­la­rı bi­le Ata­tür­k’­ten öv­güy­le söz edi­yor.

İçi­miz­den bi­ri­le­ri ise O’nun hak­kın­da düş­man ka­dar bi­le ha­ki­ka­te say­gı­lı ola­mı­yor.

Nur­lar için­de yat­ma­sı­nı di­le­di­ği­miz Özak­man us­ta ne de gü­zel söy­le­miş de­ğil mi?

*****
UĞUR DÜN­DA­R’­IN NO­TU:
Baş­ta Mus­ta­fa Ke­mal Ata­türk ol­mak üze­re ta­ri­hin akı­şı­nı de­ğiş­ti­ren bu eş­siz des­ta­nı ya­zan tüm kah­ra­man­la­rı rah­met­le anı­yor, aziz ha­tı­ra­la­rı önün­de sev­gi, say­gı ve min­net­le eği­li­yo­rum. Bu ara­da “U­zun Be­yaz Bu­lut-Ge­li­bo­lu­” ad­lı ro­ma­nı Ye­ni Ze­lan­da­’da, iki haf­ta için­de en çok sa­tı­lan ki­tap­lar ara­sı­na gi­ren de­ğer­li ya­zar Bu­ket Uzu­ne­r’­i de iç­ten­lik­le kut­lu­yo­rum.

Atatürk’ün kayıp vasiyeti “ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”nde


Atatürk’ün kayıp vasiyetinin, “ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”nde yer aldığı ortaya çıktı!

Atatürk’ün kayıp vasiyetinin, “ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”nde yer aldığı
ortaya çıktı.

1996 yılından bu yana bir araya getirilen Atatürk’ün bütün yazıları, talimatları ve konuşmaları, 30 ciltte toplanarak satışa çıkarılmıştı.

Atatürk’ün “Çiftliklerin Hazineye Devri Hakkında Başvekâlet’e” yazdığı vasiyetinin 29. ciltte bulunduğu öğrenildi.

Kitapta yer alan

Vasiyetine göre Atatürk;

Ankara’daki Orman Çiftliği ile Yalova, Silifke, Dörtyol, Tarsus’daki tüm çiftlikleri tarım eğitimi amaçlarıyla faaliyet göstermek koşuluyla
Hazineye bağışladı.

İşte kitapta yer alan o bölümler…

Konu ile alakalı haber;

http://www.odatv.com/n.php?n=ataturkun-kaybolan-vasiyeti-bulundu-1203151200

ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ‘ni incelemek ve sipariş vermek için; http://www.kaynakyayinlari.com/ataturkun-butun-eserleri-tum-set-30-cilt-p362296.html

=============================

Dostlar,

Teşekkürler KAYNAK YAYINLARINA
ve özellikle 30 ciltlik görkemli yapıta..

“ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ”

Bu muazzam emek ürünü hazineye biz de kitaplığımızda sahip bulunuyoruz..

Sitemizde Yüce ATATÜRK‘ün vasiyetiyle Devlete / Ulusuna bağışladığı mallarının listesini vermiştik.. Aşağıdaki erişkeden (linkten) bu yazımız çağrılmalı ve okunmalıdır.

http://ahmetsaltik.net/2013/04/01/ataturkun-mal-varligi-ve-utanmaz-saldirilar/

Sevgi ve saygı ile.
13.03.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması


ADD Bandırma Şube Başkanı Melih Çınar’ın Önemli Konuşması

Dostlar,

ADD Bilim Danışma Kurulu Başkanı Sayın Prof. Ali Ercan kısa bir ileti yolladı.
Onu aşağıda sunacağız. Ekinde bir konuşma metni var..

Kadim dostumuz, ADD Bandırma Şubesi Kurucu Başkanı ve 20 yılı aşkın süredir de kesintisiz seçimle gelen başkanı Sayın Melih Çınar‘ın konuşma metni..

ADD’nin 11 Şubat’ta yapılan toplantısında yapılan bir konuşma..
Biz ADD Çankaya Şubesi’nin seçilmiş delegesi olmamıza karşın bu toplantıya çağrılmadık,
hiç haberimiz olmadı.. (Herhalde Tüzük gereği katılmamız gerekmeyen bir toplantıdır..??)

Bu yüzden, geç de olsa o başarılı konuşma metnini yeni paylaşabiliyoruz :

Sayın Ercan’a da, Sn. Melih Çınar’a da teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygıyla.
12.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

=================================

Melih_Cinar_Bandirma_ADD_Bsk.

 

 

 

 

Değerli arkadaşlar,

ADD Bandırma Şube Başkanımız Sayın Melih Çınar’ın 22 Şubat 2015 günü
11. Olağan Genel Kurul konuşmasını sizlerle paylaşıyorum.
Bir bakıma Tarihe not düşen bu kısa konuşma metni uyarıcı olduğu kadar da öğreticidir.

Sevgilerimle. Æ
12.3.2015

***
Saygıdeğer Ülküdaşlarım,

Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygı ile selamlıyorum.
11. Olağan Genel Kurulumuzun başarıyla geçmesini diliyorum.

Sizle ülkemizin son yılları içinde küçük bir gezinti yapalım istiyorum.
Biliyorsunuz, AKP 2001 yılında kuruldu ve 2002 yılı 3 Kasım’ında iktidara geldi.
Bir partinin kurulduktan sonra bir yıl içinde iktidara gelmesi görülmüş bir şey değildir.
Arkadaki güçler çok çabuk açığa çıktı.
Recep Tayyip‘in seçilme hakkı olmamasına karşın başta İngiltere ve Fransa olmak üzere
AB ve ABD’nin olağanüstü ilgisine mazhar oldu. Hiçbir yetkisi olmadığı halde bu ülkelerde kezlerce resmi kimliği varmış gibi karşılandı.

Sonra birileri birilerinin kulağına bir şeyler fısıldadı, yasa değişikliğiyle seçilme hakkı elde etti. Bu yetmiyormuş gibi Siirt seçimleri iptal edilerek seçim yasasına aykırı olarak aday gösterildi ve Meclise girdi. İçteki ve dıştaki Cumhuriyet yıkıcıları statükoya karşı “ileri demokrasi” (!) söylemiyle harekete geçti. Halk, satılık liboşlar ve irtica artıklarının saldırıları altında
adeta hipnotize olmuştu. Bizi şaşırtan Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olduğu halde,
siyasal partilerin, yargının, Ordu’nun, üniversitelerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin
ve sendikaların suskunluğu, Ülkenin geleceğini görememeleri idi.

Oysa biz bu ekibin ne olduğunu biliyorduk. Bu siyasal anlayışa karşı, ülkemizde ilk başkaldırıyı Şubemiz yaptı. Bunlar henüz iktidarda on beş aylık iken, 14 Şubat 2004’te
Ulusal Uyanış Mitingi yaptık. Marmara ve Ege bölgelerindeki ADD şubelerini çağırdık.
Çağrı metnimiz şöyle başlıyordu:

  • “Bütün Yurtseverlere, Atatürkçü Düşünce Derneği sayın şube başkanları, yönetim kurulu ve üyelerine,

Ülkemiz bir karşı devrim süreci yaşıyor. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelenler Avrupa Birliği kalkanı arkasında pervasızca Cumhuriyete karşı eyleme geçmiş bulunmaktadırlar. Ulusalcılığa karşı ümmetçiliği savunan bu yönetim, Devletin bütün kadrolarını ele geçirme peşindedir. Bütün bakanlıklarda en alt kademeye dek on binlerce, hatta yüz binlerce kadroyu kendi yandaşları ile doldururken, dokunulmazlık rafa kaldırılmış, kişiler için yasalar çıkarılmış, onları denetleyecek yargı oyun içinde oyun ile töhmet altına sokulmak istenmiştir. Avrupa Birliği hevesi ve yutturmacası içinde;

*Annan Planı ile Kıbrıs elden çıkarılmak istenmekte.
*Ege Yunan gölü haline getirilmek istenmekte,
*Dış borç sürekli artmakta,
*Fener Rum Patrikhanesine Vatikan usulü statü verilmek istenmekte,
*Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması işlerlik kazanmakta,
*Karadeniz’de Rum Pontus hayali canlandırılmakta,
*Ekonomi IMF dümen suyunda teslimiyetçi bir çizgi izlemekte,
*Tarımımız öldürülmekte…
*Petkim, Tüpraş, Tekel, Türk Telekom gibi ulusal stratejik KİT’ler
çok uluslu şirketler (ÇUŞ) yararına yok pahasına satılmaktadır…”

Aradan bir süre geçti. Bir sabah duyduk ki; ADD Genel Başkanı Em. Org.Şener Eruygur ile emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon tutuklanmışlar.

Biz darbe heveslisi değiliz; Darbelerden en çok zarar görenleriz. İşte 12 Eylül 1980 darbesi gözümüzün önünde. Ama maksat başka, maksadın arkasını görmek gerek.
Bu komutanların tutuklanması 2 veya 3 Haziran 2008’de oldu,
ben 18 Temmuz 2008’de Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’a mektup yazdım

“Sayın İlker Başbuğ,
Orgeneral
Kara Kuvvetleri Komutanı

Sayın Komutanım,

İçim acıyor…
Yurdumuzu hayasızca işgale kalkan, yaşlı- genç insanlarımızı öldürüp, çocuklarımızı süngüleyen, kadınlarımızın ırzına geçip köylerimizi, kentlerimizi yıkan Yunan ordusu
bozguna uğrayıp komutanları Trikopis tutsak edilince yüce Atatürk tarafından teselli edildi, konuk işlemi gördü. Oysa yaşamları boyunca ülkesine onurla hizmet veren görevi vatan savunması olan Atatürk Ordusunun iki şerefli komutanı F tipi cezaevinde bölücülerle, soyguncularla, çetelerle aynı çatı altında tutuklu bulunuyor. Tutuksuz yargılanırlarsa birtakım soysuzun dediği gibi darbe mi yapacaklar, yoksa kaçacaklar mı? Cumhuriyete,
Cumhuriyeti ve Aydınlanmayı savunanlara karşı bu ne kin;
düşmandan daha düşmanca davranış? Demokrasi, özgürlük, insan hakları insanlığın
en kutsal kavramlarıdır. Ne var ki, Türkiye’de kim bu kavramların arkasına gizleniyorsa
bilin ki ülke aleyhine bir pislik vardır.

İçim acıyor …
En derin saygılarımla.”

***

Arkadan nelerin geldiğini, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın, gazetecilerin ve en önemlisi ülkemizin karada – havada – denizde savunmasını yapacak olan Ordumuzun başına neler geldiğini gördük. Bakın Dr. Erdal Atabek bir yazısında neler diyor:

“ÖN GÖRÜ MÜ? SON GÖRÜ MÜ?”

“Böyle olacağı hiç aklıma gelmemişti”.
“Nasıl oldu ben de anlayamadım”.
“Daha önce böyle bir şey olmamıştı. Olmazdı da bize rastladı, şans işte.”

Bu tür sözleri duyduğum zaman bizim kültürümüzün ne denli “son görü kültürü” olduğunu düşünürüm. “Son görü” sözcüğünü, -sonradan görebilmek- anlamında kullanıyorum. “Aklı başına iş işten geçtikten sonra, geç gelmek” de denebilir.

Saygıdeğer ülküdaşlarım;
Kurucu irade Türkiye Cumhuriyetini

– akıl ve bilim temelinde,
– tam bağımsız,
– ulusal / üniter,
– laik ve demokratik bir hukuk devleti

olarak kabul etmiştir. Tam bağımsızlık kime yarar, kimin işine gelmez?
Ulusal ve tekil (üniter )yapı kime yarar, kimin işine gelmez?
Laik, demokratik hukuk devleti kimin işine gelir, kimin işine gelmez?

Cumhuriyetin temel ilkelerine (6 OK!) gelince;

1. CUMHURİYETÇİLİK insanlığın bulduğu en son rejimdir.
2. LAİKLİK çağdaş toplumun, Demokrasinin olmazsa olmazıdır.
3. MİLLİYETÇİLİK Yurt sevgisini, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendi ulusu için kullanmayı,
4. HALKÇILIK sınıfsız, ayrıcalıksız toplumu hedefler.
5. DEVRİMCİLİK sürekli gelişmeyi,
6. DEVLETÇİLİK ise halkı liberalizmin acımasızlığından korumayı,
özel girişimin başaramadığını devletin yapması gerektiğini, planlı ekonomiyi öngörür.

Bunların hangisi “statükoculuk” tur? “Bilimi rehber alan Ulus-Devlet anlayışı” şeklinde
kısaca tanımlayabileceğimiz Atatürkçülük ve Cumhuriyet devrimi, bir çağdaşlaşma modeli,
bir aydınlanma tasarımıdır.

“Aydınlanma nedir?” diye sorarsanız;

“AYDINLAMA Aklın inançtan, bilimin dinden özgürleşmesidir.”

Peki biz aydınlanmayı bu anlamda gerçekleştirebildik mi?
Bilimi dinden, aklı inançtan ayırabildik mi? Cumhuriyet bunu yaratabilmek için yola çıkmıştı. Oysa bugün gelinen noktaya bakın. Akıl kör inancın batağında çırpınmaktadır.

“Profesör” sanı taşıyan bir politikacı önce 4+4+4 uygulaması için çırpınmış,
kavga ile TBMM Komisyonundan geçirmiş ve ödül olarak Bakan olmuş,
şimdi de minicik yavruların beyinlerini dıştan tesettürle ile içten hurafelerle karartmaktadır.

Saygıdeğer arkadaşlarım,

Bizim A Partisi, B Partisi ile işimiz yok.
– Biz her şeyden önce, Laik Cumhuriyetin yıkıcılarına karşıyız.
– Biz halkımızı Ortaçağın kör karanlığına itenlere karşıyız.
– Biz devletimizin adından “T.C.”yi kaldıranlara karşıyız.
– Biz tekil (üniter) yapımızı bozmaya kalkanlara karşıyız.
– Biz ulusal bütünlüğümüzü hedef alanlara karşıyız.
– Biz güney doğuyu elden çıkarmak isteyenlere, Ege’deki adalarımızı Yunan’a verenlere karşıyız.
– Biz Atatürk heykellerini yıkıp, İskilipli Atıf Hoca’ların, Şeyh Said’lerin heykellerini dikenlere karşıyız.
– Biz KİT’lerin satılmasına karşıyız.
– Biz yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek elde toplanmasına, diktatörlüğe karşıyız.
– Biz Yüce ATATÜRK‘ün ““yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden uzaklaşıp etrafımızın düşmanlarla çevrilmesine karşıyız.
– Biz rüşvete, hırsızlığa, yolsuzluğa karşıyız.
– Biz ülkemizin aşırı borçlandırılıp, geleceğimizin ipotek altına alınmasına karşıyız.
– Biz polis devleti oluşturulup Berkin’lerin – Ali İhsan Korkmaz’ların öldürülmelerine karşıyız.
– Biz ancak düşmanlarımızın yapabileceği, ulusal  bütünlüğümüzü parçalayıcı, ayrıştırıcı, kitleleri birbirine düşman edici politikalara karşıyız.

Evet, sevgili arkadaşlarım,

Söylenecek çok şey var. Ama konuşmayı bir kenara bırakalım, zaman konuşmak zamanı değil birleşmek, birlik olmak ve gücümüzü ortaya koymak zamanıdır.
Çünkü biz Vatanı satıp, İngiliz donanmasıyla kaçanların değil,
Bandırma Vapuruyla yola çıkıp, Laik Türkiye Cumhuriyetini kuranların torunlarıyız.

Melih Çınar
ADDBandırma Şube Başkanı
11 Şubat 2015, ADD Kurutayı, Ankara

Türkiye’deki Siyasi Durum ve Türkiye-AB İlişkileri


Türkiye’deki Siyasi Durum ve Türkiye-AB İlişkileri

Taner_Baytok_Buyukelci
TANER BAYTOK Büyükelçi (E)
Cumhuriyet
, 5.2.15

 

 

Bugün AKP hükümetinin Batı’dan ve AB’den işbirliği bekleme dönemi değildir. Bunun için her şeyden önce beklenen, Türkiye’nin içte ve dışta politikalarını demokratik, insan haklarına ve hukuka uygun hale getirmesidir.

  • Türkiye Cumhuriyeti hukuk, ekonomi, kültür, eğitim, güvenlik, çevre ve dış politika dahil her alanda tarihinin en bunalımlı dönemini yaşamaktadır.

“Gündemi saptırmak” söylemi bile artık anlamını yitirmiş, gündemde “ehem” ile “mühim”birbirine girmiştir. Bunun başlıca nedeni, iktidardaki AKP hükümetinin son on küsur yıldan beri uyguladığı hedefleri yanlış çizilmiş politika ve stratejilerdir.

  • Ülkeyi yönetenlerin başta devlet olmak üzere hiçbir Cumhuriyet kuruluşuna
    güven ve saygısının kalmadığı beyanlarından anlaşılmaktadır.

Aynı yöneticiler dışarıda da dost, hatta müttefiklerine, üyesi oldukları uluslararası kuruluşlara yükümlülük ve sorumluluklarına ters düşen beyan ve davranış içinde olmaktan adeta zevk ve hınç almaktadırlar.

AKP ülke ve toplum yararına olumlu hiçbir şey üretemeyince, akıldan çok inançla hareket eden bir zümreyi yanına alırken kullandığı “mezhepçilik” ve “Osmanlıcılık” kavramlarına,
bu kez kendisi de inanmışçasına, daha da fazla yüklenmiş ve böylece sandık sayesinde iktidarını sürdürmek stratejisi uygulamaya başlamıştır.

Bunun bırakın Cumhuriyeti selamete çıkarmayı, desteği arkada tutmaya da yeterli olamayacağı açıktır.

Endişe edilen, bu işkenceye Türkiye’nin o zamana kadar dayanıp dayanamayacağıdır.

Dışımızdaki dünya da Türkiye’nin bu gidişatından endişe duymaktadır.

Türkiye hâlâ kâğıt üzerinde NATO üyesidir. AB ile Türkiye arasındaki tam üyelik müzakere süreci sözüm ona devam etmektedir. Bu kuruluşlar, demokrasiye, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve liberal ekonomiye inanan hür ve özgür ülkeler topluluklarıdır. AKP iktidarının bu Batı vetireleri ile ilgili notu düşüktür ve giderek düşmektedir. Dışarıdan gelen ve maalesef gerçeği büyük ölçüde aksettiren milli gururumuzu yaralayan ağır yorum ve görüşler her gün biraz daha artarken bu üyelik ve ortaklığın samimiyeti de inandırıcı olamamaktadır.

Shanghai Grubu’na yapılan üyelik talepleri, Çin’le ve Rusya ile nükleer teknolojik işbirliği arayışları Batı’da hoş karşılanmamıştır. Terörist IŞİD ile dirsek temasına girildiği dedikoduları vardır. Rum Patrik Bartholomeos ile görüşmek amacı ile Türkiye’ye gelen ve sırf protokole uydurmak için Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak gösterilen Papa Francesco ile yapılan görüşmelerde Vatikan ve Hıristiyanlığa serzenişlerde bulunmak, hele dünyanın tarihi ve
bilimsel gerçeklerini temelsiz yenileri ile değiştirtmeye teşebbüs etmek,
duyulan antipatiyi daha da artırmaktadır…


Batı’nın Ukrayna’yı işgal ettiği gerekçesi ile ambargo uyguladığı Rusya’nın bir tür yalnızlığa ittiği başkanı Putin’in Rus gazını Avrupa’ya taşıyacak pipe-line projesini iptal ettiğini açıklamak için Türkiye’yi seçmesi ve bu maksatla ülkemize yaptığı ziyaret sırasında yanına Cumhurbaşkanımızı da aldığı görüntüsünü vermesi ülkemiz açısından talihsiz bir oldubittidir. Bu, Putin’in Türkiye’yi kendi emellerine alet etmek cüretinden başka bir şekilde izah edilemeyecek bir davranıştır.

Ülkemizi son günlerde ziyaret eden üst düzeyli AB Komisyonu heyeti ile öze dönük neler konuşulduğu bilinmemektedir. Ancak AB-Türkiye ilişkilerinin sorun ve konularının şu anda teknikten çok stratejik, siyasal ve rejimle ilgili olduğu açıktır. Gelen komisyon heyetinin kompozisyonu da zaten bunu göstermektedir. Bu nedenle Suriye ve IŞİD’in, Putin’in ziyaretinin ve bilhassa Türkiye’deki siyasi durumun ve hak ve hukuk ihlallerinin müzakerelerin ağırlık noktasını oluşturduğunu, bu konularda da taraflar arasında mevcut ciddi görüş ayrılıklarının açıklıkla bir kez daha ortaya çıktığını söylemek kehanet olmayacaktır.

Görüşmelerden önce yayımlanan bir Dışişleri Bakanlığı bildirisinde, görüşmelerin gerçek gündemine temas dahi edilmezken tek sorun oymuş gibi yalnızca 20 yıl öncesinin konusu olan Kıbrıs’tan ve KKTC’nin iyi niyetinden sözedilmesi Türkiye-AB ilişkilerinden yarar umanlar için tam bir hüsrandır.

Hükümet yetkilileri son zamanlarda, ABD ile AB arasındaki Gümrük Birliği Anlaşması’nın Türkiye’yi de kapsaması isteklerini, teknik bir konu olarak, dile getirmekte haklıdırlar.
Ama hemen arkasından, bu olmadığı takdirde Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliği Anlaşması’nı feshedeceği tehdidinin savrulmasını anlamak mümkün değildir. Bu tehditte bulunmadan önce, anlaşmadan önce ve sonraki AB-Türkiye dış ticaret rakamlarına bir bakmak yeterlidir. Kanaatimce feshi, yakıp yıkmayı düşünmeden önce, meseleyi “muslihane” (barışçıl) yollardan çözmek için çaba göstermek diplomasi mesleğinin gereğidir. Nitekim, 1990’lı yıllarda AB ile Gümrük Birliği görüşülürken de bu tür sorunlar çıkmış ve halledilmiştir:

Avrupa’nın öbür Ortak Pazarı olan EFTA ülkeleri ile, Polonya, Çek ve Slovakya, Macaristan’la da serbest ticaret anlaşmaları yapılmıştır. ABD’nin anlaşma imzaladığı tek ülke İsrail ile serbest ticaret anlaşması yapmak suretiyle Amerikan pazarına mallarımızın gümrüksüz girmesi için dolaylı da olsa yol sağlanmıştır.

Bugün AKP hükümetinin Batı’dan ve AB’den işbirliği bekleme dönemi değildir.
Bunun için her şeyden önce beklenen, Türkiye’nin içte ve dışta politikalarını demokratik,
insan haklarına ve hukuka uygun hale getirmesidir.
Bunun da mevcut iktidarla sağlanabileceği ümitleri giderek azalmaktadır.

============================================

Dostlar,

Artık apaçık görülüyor ki, AKP iktidarlarının Batı ile ilişkileri taktik temelli idi ve
Türkiye’de iktidara tutunmak – kök salmak için zaman kazanma amaçlı bir
takiyye politikası idi
.

Takke düşmüş ve kel görünmüştür.
AKP, Türkiye’yi Batı ile kadim ittifaklarından bile kopararak, Ortadaoğu’da akıl dışı bir
“değerli yalnızlık” aldatmacası gerisinde bir “serseri devlet” olmaya doğru sürüklemektedir.

Dahası, Uluslararası hukukta “Haydut Devlet” olarak tanımlanma riski söz konusudur.

  • AKP iktidarları artık salt ülkemizin değil,
    uluslararası sistemin de baş belasıdır…

Bu saptama son derece kritik ve önemli iken, öte yandan son derece can sıkıcıdır.

Türkiye son derece sancılı, siyasal temperatürü yüksek “zor zamanlarda” dır..

Çare “CUMHURİYETÇİ İTTİFAK” tan geçmektedir.
Bu konuyu dün, Sayın Ümit Zileli‘nin web sitemizde yer alan önemli makalesinde işlemiştik.

  • Sağdan ve soldan tüm yurtsever kesimlerin hızla bir politik ittifak ile 7 Haziran 2015 seçimlerine girmesi ve AKP kadrolarını iktidardan uzaklaştırması elzem duruma gelmiştir. CHP, bu oluşumda çekirdek ve öncü olarak, tarihine yakışan özgörev üstlenmek zorundadır.

    Sevgi ve saygı ile,
    06.02.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Einstein’s letter to Ataturk’s Turkey : Einstein’in Atatürk’e Mektubu

Einstein’s letter to Ataturk’s Turkey

Einstein’in Atatürk’e Mektubu