Şiir köşesi : Dr. A. Cengiz Büker’den ATAM…

A T A M…

yüreğimde gece gündüz dinlerim
yurtta – cihanda sulh diyen o sesi
bağımsızlıktır benim karakterim
insanlığın devrimcilik önderi
O’nun imgesidir yanan gönlümde
yıllar geçti kurumadı gözlerim
nice On Kasım’lar geçti ömrümde
her On Kasım on kat daha özlerim

Dr. A. Cengiz Büker
2016.11.10

BAŞBAĞLARSIZ MADIMAK

BAŞBAĞLARSIZ MADIMAK

657643

1993’ten bu yana 2 Temmuz insan yakılan gün olarak tarihteki yerini almıştır.
Utanç ve rahatsızlık verici olsa da gerçek budur.
Burada bir başka olumsuzluğa ve eksikliğe değinmekte yarar var!

portresi

 
Ceyhun Balcı
02.07.2016

2 Temmuz 1993’te, bu tarihten 3 gün sonra bu kez Erzincan’a bağlı Başbağlar köyünde silah başı yapan terör 33 vatandaşımızı (AS : askerimizi) aramızdan alır.
Madımak’ta insan yakılmasından geri kalmayacak bir vahşettir.
Hem sayıca hem de kurbanların yaşları bakımından. Meraklısı kısa bir araştırmayla
el kadar bebelerin bu saldırıda katledildiği bilgisine erişmekle kalmaz.
Yüreği el verirse görsellerine de ulaşır.
Madımak konusunda az ya da çok bilinç oluş(turul)muştur. Buna karşılık Başbağlar’ı
bilen sayısı pek azdır.
Başbağlar Erzincan’a bağlı olmakla birlikte 200 kilometre uzaktadır il merkezine.
Ölçü olsun diye örneklemek gerekirse; İzmir’den 200 kilometre öteye gittiğinizde
Uşak’a varırsınız. Gözden ırak olan gönülden de mi uzaktır bilinmez!
Ama, ayrılıkçı ve dinci terör sarmalındaki bugünkü Türkiye’de
Başbağlar katliamına dikkat çekmek bir görevdir.
Kimi zaman, kimi kaynaklardan okuyabilir ya da işitebilirsiniz!
Başbağlar’ın Madımak’a tepki olduğunu dillendiren kendini bilmezler eksik değildir!
Teröre terörle karşı çıkan; Cumhuriyet’e karşı kalkışma sayılması gereken Madımak’ın karşısına ayrılıkçı terörü koymak insaftan, vicdandan ve hatta akıldan yoksun insanların
işi sayılmalıdır. Çok da ciddiye alınarak yanıtlanması bile hak ettiğinin ötesinde
ilgi gösterilmesi anlamına geleceği için çokça söze gerek yoktur bu konuda.
Genel olarak sol kesimin ve elbette Cumhuriyetçilerin sahiplenmekte ikileme düşmediği Madımak Katliamı’nın yıldönümünde; kimilerinin sahiplenmekte istekli olmadığı Başbağlar’ı anımsatmayı önemsedim.
Terör gibi insanları din, dil, kimlik ayrımı gözetmeksizin hedef alan önemli bir
insanlık sorununda çifte standart son bulmalıdır.
Madımak kötüdür ama Başbağlar görmezden gelinse de olur anlayışından
kurtulma göreviyle karşı karşıyayız.
Bundan 23 yıl önce birkaç gün arayla yaşanmış iki katliamın kurbanlarını
saygıyla anarken; terör kimden ve ne amaçla kaynaklanırsa kaynaklansın lanetlenmelidir diyorum.
Başbağlar’da toprağa düşen el kadar bebeden, Madımak’ta aramızdan alınan
ulu çınar Asım Bezirci’ye tüm kurbanların yüce ruhları şad olsun!
Terör ayrımsız lanetlenmedikçe ve gereken yapılmadıkça çözüm uzaktadır…

=================================

Dostlar,

Çok değerli meslektaşımız Dr. Ceyhun Balcı‘dan ardışık 2 alıntı yaptık..

Hem konuların güncelliği hem de Dr. Balcı’nın insancıl hekim kimliğinin ve
köklü bir toplumcu bilincin damıtık ürünleri olan 2 önemli yazıydı size sunduklarımız..

İşte Türkiye’nin birikimi.. Dün (02.07) sitemizde yayımladığımız Osmangazi köprüsü soygunun tüm çıplaklığıyla sergileyen de akıl ve vicdan sahibi bir Türk yurttaşımız
değil mi ??

Sevgi ve saygı ile.
03 Temmuz 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Atatürk Devrimi, Atatürkçülük Nedir?

Dostlar,

ADD Kurucularından çok değerli meslektaşımız Sayın Dr. Armağan Cengiz Büker
önemli bir yazı göndermiş. Sayın Prof. Dr. Sina AKŞİN‘in önenli ve özlü bir derlemesi..

Atatürk Devrimi, Atatürkçülük Nedir?

Arial 10 punto ile dolu dolu 8 sayfa..
Daha önce ADD Genel Merkezi web sitesinde yayımlanmış ama en altta verilen erişke (link) bizim de not koyduğumuz üzere, ne yazık ki çalışmıyor..

Bu katkısı için Sayın Dr. Büker’e ve yazı sahibi Prof. Akşin’e teşekkür ederek paylaşmak istiyoruz.. Makalenin tümüne pdf olarak erişmek için lütfen tıklar mısınız??

Ataturk_Devrimi_Ataturkculuk_Nedir_SINA_AKSIN

Türkiye’nin bu zor m zor günlerinde bir kez daha özenle okunalı..
O’nun, Yüce ATATÜRK‘ün yolundan ayrılmasaydık bugün bu ağır sorunları yaşamayacaktık

Sevgi ve saygı ile.
01.04.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

DERSİM ve ATATÜRK’e YAPILAN SALDIRILAR

DERSİM ve
ATATÜRK’e YAPILAN SALDIRILAR

Portresi_gulumseyen

 

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

 

Değerli arkadaşlar,

Serdar Kaan Korkmazgil’in Dersim konusundaki bu derlemesini içerik  bakımdan beğendim. Seçim öncesi süreçte bu konunun da gündeme getirilmesi olasılığı var. Üyelerimizin bilgilendirilmesi için yararlı olacağını düşünerek paylaşıyorum. Sevgilerimle. æ 29.3.2015

***

Dersim İsyanı

Serdar Kaan Korkmazgil

Yıllardır Dersim konusu çarpıtılarak anlatılır ve özellikle gerici ve Kürtçü kesimlerce

Dersim’de yaşanan acı olaylardan Atatürk sorumlu gösterilmeye çalışılır
.

Sanki Dersim’de Atatürk tarafından bir Alevi katliamı planlanmış ve uygulanmış gibi yansıtılır. Ayrıca bu konunun Alevilikle bir ilgisi yok. Bu konu Sivas, Çorum, Maraş katliamlarına benzemiyor. Bu konu Madımak katliamından çok farklıdır.

Eğer Kurtuluş Savaşı sırasında çıkartılan isyanlar, Cumhuriyet dönemindeki feodal kalkışmalar Alevilere mal edildiği takdirde Alevilere en büyük iftira yapılmış olur.
Bir hırsızın, bir katilin, bir sapığın mezhebine bakıp “Bu Sünniymiş” diyerek
ne tüm Sünniler karalanabilir, ne de “Bu Aleviymiş” diyerek tüm Aleviler.

Seyit Rıza‘nın mezhebi Alevilik olabilir. Ama yaptıklarının ve isyanının Alevilikle ilgisi yoktur. Yandaşları ona Alevi olduğu için değil, kanun-kural tanımazlıklarından, uşaklıklarından, akrabalıklarından, aşiret dayanışmasından ve feodal zihniyetlerden dolayı katılmışlardır. Çapulcu feodal derebeyi Seyit Rıza idama giderken

“Evladı Kerbelayız, zulümdür, günahtır..” demiş ya;
aslında zulümden şikâyet eden bu eşkiyadan daha zalimi çıkmamıştır Dersim’den:

Seyit Rıza’nın oğlu Bava bir görüşmeden dönerken pusuya düşürülerek öldürülür. Katilinin Sadoğlu aşiretinden olduğu söylenir. Seyit Rıza intikam almak için silahlı adamlarıyla aşiretin köyünü basar. Herkesi çoluk-çocuk-kadın-yaşlı demeden katleder. Evleri yakar. Taş üstünde taş bırakmaz. Öyle bir kindir, öyle bir zalimliktir ki,
bu hırsını alamaz, köy mezarlığına bile saldırırlar. Mezar taşlarını yerlerinden söker, mezarları parçalar, dağıtırlar. Yani sağ olanların canını almakla yetinmemiş,
geçmişteki ölülerine bile saldırmıştır. Üstelik katlettiği bu insanlar da Alevidir.

Bu bilgiyi Alevilerden saklarlar. Açığa vurulsa bir anda gözden düşecektir ama siyaseten gizlerler. O dönemin ünlü bir Alevi ozanı vardır Dersim’de, adı Sey Kaji. Seyit Rıza,
bu ozandan oğlu Bava için bir ağıt yazmasını ister. Ancak Sey Kaji kabul etmez:
Sen ki Sin’i yaktın, ben senin oğluna ağıt yakamam” der.

Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizlerin kışkırtmasıyla çıkarılan Koçgiri İsyanının
elebaşılarından Alişer ile Baytar Nuri’yi devlete teslim etmeyip, onlarla yeni bir isyana hazırlanan çapulcu Seyit Rıza’nın İngilizlere yazdığı mektubu görelim şimdi:

***

Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına,

Yıllardır, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp,
Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor.

Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını
tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor. Hapisler, ağzına kadar
masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin
ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt,
barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor.
Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.”
30 Temmuz 1937

Seyit Rıza
Dersim Generali

*****

Bu mektubun aslı Londra’da, ‘Public Record Office’ arşivleri arasındadır.
O yüzden inkâr edemiyorlar ama Seyit Rıza’yı kurtarmaya çalışan zihniyet, mektubu O’nun yazmadığını, Nuri Dersimi’nin yazdığını iddia ederler. Öbür yalanları gibi bu da yalandır. Mektubun altında Seyit Rıza’nın olduğu kesin olan imza vardır. Nuri Dersimi’ye yazdırtan ve imzalayan Seyit Rıza’dır. Seyit Rıza’ya seyitlik babasından kalmıştır.
Bu şeyh-seyit denen soytarılar babadan oğula, oğuldan toruna sömürür milleti.

Şeyh Sait ya da Seyit Rıza fark etmiyor. Çünkü Şeyh’in karşılığı, Seyit’tir.
İkisinin de isyanı Laik Cumhuriyete karşıdır, devrimlere karşıdır.
Gerici niteliğe sahip isyanlardır.

Mustafa Kemal, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” demiştir.
Ama hala bu ünvanları sürdürmeye çabalayanlar mevcut.

DERSİM YALANI

Dersim konusu Atatürk‘ü, Cumhuriyeti ve Devrimleri itibarsızlaştırmak amacıyla
karşı devrimciler tarafından kullanılan bir tezgâhtır. Bu nedenle, katliamın gerçekleştiği 1938 yılını değil, ilk harekât kararının alındığı 4 Mayıs 1937 tarihini katliamı anma günü olarak belirlemişlerdir. Bu tezgâhın gericiler ve Kürtçüler tarafından ortak dille
ortaya atılan yalanı şöyledir:

“Dersim bir çıban olarak görülüyordu. Amaç Dersimi Türkleştirmekti. Ama bunda başarılı olamayınca katliama karar verdiler. O amaçla 1935’te Tunceli Kanununu çıkardılar ve 1937′de de katliam harekatına giriştiler. Ortada bir isyan yoktu.
Sanki isyan varmış gibi, isyanı bastırıyormuş gibi Dersim’i yakıp yıktılar,
halkı katlettiler.
Katliamdan Atatürk’ün de haberi vardı. Bizzat “vurun!” emrini Atatürk verdi. Manevi kızı Sabiha Gökçen de uçakla Dersim’i bombalayanlar arasındaydı. Dersim’in katliam planını Atatürk yaptı. Trabzon Atatürk evi’nde
bu plan hala duvarda asılı durmaktadır.”

Sapla saman birbirine karıştırılır, tarihsel gerçekler göz ardı edilir ve sanki
Tunceli Kanunu çıkarılıp Dersim’e saldırılmış ve sivil halk katledilmiş gibi gösterilir. Gerçek ise çok farklıdır.

GERÇEKLER

Dersim’de devleti tanımayan, yasalara uymayan, başına buyruk feodal aşiret düzeni vardı ve devlet 10 yıl boyunca bunu düzeltebilmek için uğraştı. Bu amaçla Tunceli Kanunu çıkarıldı ve 1937’de Tunceli’ye yol, köprü, okul, karakol vb. atılımlara girişildi.
Buna Dersim’deki onlarca aşiretten yalnızca 6’sı karşı oldu ve aralarında anlaşarak
Devlete karşı koyma kararı aldılar.

21 Mart 1937 nevruzunda toplanan kalabalık isyancı grubu telgraf tellerini kesip,
köprüyü yaktıktan sonra karakolu bastılar ve 33 askeri şehit ettiler.
Seyit Rıza denen çapulcu derebeyi, isyancıların başındaydı.
Haber Ankara’ya ulaşınca Atatürk; 
“Başka çare kalmadı, vuracağız.” dedi ve harekât başladı.

Şimdi bu nokta çok önemli: Harekât Ekim ayında tamamlandı ve 262 isyancı öldürüldü.
Altı elebaşı idam edildi. Bunlardan biri de Seyit Rıza‘ydı. Ortada katliam falan yoktu. Sivil halktan-köylülerden öldürülen yoktu. Atatürk’ün harekât planı da böylece tamamlanmıştı.

Gelelim Haziran.1938’deki olaylara :
Tertipçilerin çarpıttığı ve aradaki kalın çizgiyi yok sayıp sanki 1937 ve 19338 iç içeymiş gibi göstererek Atatürk’ü katliamcı olarak sundukları dönem.
Bu dönemi iyi bilmek ve doğru ortaya koymak gerekir.

1938 Haziranında, 1. İsyan’dan yaklaşık bir yıl sonra, birkaç aşiret yeniden
isyana başlıyor. İsyan büyüyor ve Hükümet yeniden müdahale kararı alıyor.
Temmuz-Ağustos ayında isyan dış basına yansıyor. Dış basında hükümetin isyanı gizlediği öne sürülüyor. O sıra Atatürk Ocak ayından beri hasta. Mayıs’tan başlayarak İstanbul’a çekiliyor ve bir daha da Ankara’ya dönemiyor, yatağa düşüyor.
Temmuz-Ağustos döneminde ağır hasta ve memleket sorunlarıyla uğraşacak, emir-talimat verecek durumda değil. Celal Bayar-Fevzi Çakmak ikilisinin sorumluluğunda
çıbanı tedavi etmek yerine kesip atmak fikriyle çok sert bir müdahale başlatılıyor.
Öyle ki; ibret olsun, bir daha isyana kalkışamasınlar düşüncesiyle

insanlık dışı denebilecek boyutta bir katliama girişiliyor.
Sonuç: 13 binden fazla ölü ve 11 bin kadar sürgün.

Katliam Ağustos sonu başlıyor, Ekim’de sona eriyor ki, bu dönemde Atatürk kendinde değil, ölüm döşeğinde. Ve bu katliamın iki sorumlusu ve yandaşları çok partili rejime geçişte CHP değil, DP saflarındadır.

  • Dersim olayını bir soykırım, Atatürk’ü bir katil gibi göstermeye çalışanların tertibini bozacak olan bu bilgilerdir.

O nedenle arşivlerin tamamının açılmasını istiyoruz ki, gerçekler tüm çıplaklığıyla
ortaya çıksın. Celal Bayar “Atatürk vurun dedi, vurdum” demiş.
“Vurun” demek; “katliam yapın” demek değildir ki. Türkçemizde gereksiz abartıya örnek, “Vur deyince öldürmek” deyimi vardır ki, Dersim’de yapılan da bu olmuştur.
Atatürk’ün “7′den 70′e kadın-erkek öldürün, kökünü kurutun, ne pahasına olursa olsun isyanı bitirin!” şeklinde bir emri ya da emirden de vazgeçtik bu yönde bir iması bile yoktur. Ve büyük bir olasılıkla Atatürk, 1938’deki 2. Dersim harekâtının sonuçlarından haberi bile olmadan vefat etmiştir.

KOMÜNTERN’İN DERSİM AÇIKLAMASI

Şimdi herhangi bir katliama en sert tepkiyi vermesi doğal karşılanacak olan Komünist Enternasyonal’in ve o dönemde illegal mücadele veren TKP’nin genel sekreteri
İsmail Bilen’in “Rundschau” dergisinin 32. sayısındaki yazısında Dersim hakkında
ne yazdığına bakalım:

“İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki
Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor.
Feodal unsurlar, Kemalist Parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır.
Bu bölgeye geçtiğimiz yıl yasa ile Tunceli adı verilmişti. Dersimin hâkim tabakaları yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasa dışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir.

Halk Partisi (Kemalistler), iç pazarın gelişmesini isteyen milli burjuvazinin baskısıyla, geçen yıl Cumhuriyetçi devletin bütün ağırlığını ortaya koyarak
bu çağ dışı duruma bir son vermeye karar verdi. Özel bir yasa çıkartarak
ölüm cezalarını onaylamak da dahil olmak üzere geniş, olağan üstü yetkilerle donatılmış askeri bir yönetimin bu kendi başına buyruk vilayeti TBMM’nin yerine
iş başına geçirildi. Amacı, göçebeliğe son vermek ve aşiret reisleriyle (şeyhler, beyler, ağalar ve şeyhler) onların kiralık adamlarını Batı Anadolu’nun modernleşmiş vilayetlerine sürme hedefi güden bir reform planını zorla uygulamaktı.

(…)

Bugün, Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.

Kemalist hükümet TBMM’de şu tedbir kararlarını aldırmayı başarmıştır.

1- Aşiretler bundan böyle tüzel kişiliğe sahip olmayacaktır. Bu karara aykırı
tüm kararların, belgelerin ve hükümlerin hiçbir geçerliliği yoktur.
2-Aşiret reisinin beyin ya şeyhin tüm yetkilerine son verilmiştir.
3-Aşiretlere ait olan ve aşiret reisleriyle beylerin ve ağaların aşiret adına kendi mülkiyetlerinde bulundurdukları bütün taşınmaz mallar, mülkiyetleri hangi resmi belgeye karar ya da geleneğe dayanırsa dayansın, devletin mülkiyetine devredilecektir.

İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi feodal aşiret reislerini elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet tedbirlerini uygulamaya başlamıştır.

Bu durumda feodalizm, kendi yasa dışı egemenliğini iktisadi temellerini tehlikesiyle
karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte özellikle bu tedbir, isyana yol açan neden olmuştur. Kitleleri kendi peşlerinde sürükleyebilmek için feodal unsurlar hükümetin silahlı kuvvetinin zayıf olduğu lafını yaydılar. Yaydıkları söylentiye göre, hükümet, ayaklanmayı bastırmak için silahlı birlikleri göndermeye cüret ettiği takdirde İngilizlerle Fransızlar, Türkiye’ye hemen savaş açacaklardı. Ayrıca Arapların da isyancılardan yana olduğu şeklinde haberler çıkartıldı. Feodal unsurlar kamuoyunu bu şekilde hazırladıktan sonra birçok aşiret kendi arasında ittifak yaptı ve “genel müfettişe” yazılı bir açıklama göndererek idari makamlarla anlaşma temeli olmak üzere utanmazca şartlar ileri sürdü. İstedikleri şey hükümeti feodal yöneticilerin zorbalığa dayanan keyfi rejimlerini tasfiye yolunda aldığı tüm tedbirlerden vazgeçmeye zorlamaktı”

Yazıdan görülmektedir ki; Komünist Enternasyonal, gerici feodal isyan karşısında
T.C. Hükümetinin müdahalesini desteklemektedir. İsyanı inkâr edenlere bu tarihi belge
bir tokat gibidir.

SONUÇ                     : 

Bu tezgâhın ve bu tertipçilerin Dersim İsyanı’nı çarpıtmaları, gerçekleri saptırmaları
ve katliamı Atatürk’e mal etmeye çalışmalarının nedeni ne olabilir? Neden açıktır :

Cumhuriyetle ve Atatürk’le hesaplaşmak. Bu yalanların ve iftiraların dinciler tarafından da destek görmesinin asıl nedeni budur. Bugün açıkça Atatürk’e saldıramıyorlarsa da Dersim’le bunun yolunu açmayı amaçlamaktadırlar. Dersim katliamını Atatürk’e mal edip milletin kafasını bulandırdıktan sonra girişecekleri 2. konu İstiklal Mahkemeleri olacak ve sözde binlerce masum insanın bu mahkemelerde yargılandığını, birçoğunun
idam edildiğini ve idam emirlerinin de Atatürk tarafından verildiğini öne süreceklerdir. Bundan sonraki aşama ise Devrimler olacaktır ve Hilafetin kaldırılması ile yeniden kurulması tartışmaları gündeme getirilecektir.

Bu senaryonun sonunda varılmak istenen HEDEF; Atatürk’ü silmek, devrimleri rafa kaldırmak, devlet işlerinde dinin referans alındığı yeni Osmanlıcı bir siyaset izlemek ve sahte demokrasi görüntüsüyle teokratik bir düzene geçmektir.Geçmişle yüzleşmek, yaraları sarmak ve acıları tazmin etmek böyle olmaz. Gerçekten o amacı taşıyanlar, arşivleri tümüyle açarlar. Seçme birkaç belgeyle insanlar yanlış yönlendirilmez;
nesnel, objektif Araştırıcılara, gazetecilere, tarihçilere bütün belgeler, dokümanlar,
kayıtlar sunulur. Ondan sonra mesele enine boyuna belgeleriyle-kanıtlarıyla tartışılır ve sorumluları ortaya çıkar. Gerekirse gıyaplarında da yargılanırlar. Ama tezgâhçı-tertipçi mahkemelerle değil. Tarihçilerden, ilgili akademisyenlerden oluşan kurulla yargılanırlar. Çünkü bu mahkemeden hapis cezası çıkacak değildir. Kimlerin ne derece suçu, sorumluluğu olduğu belirlenecektir. Yoksa tertipçilere kalsa Ermeni katliamlarından bile Atatürk’ü sorumlu tutacaklardır. Hatta bazıları yapmaktadır da. Mustafa Kemal’in gençliğinde İttihat ve Terakki’ye üye olduğu, Ermeni katliamını İttihatçıların yaptığını, Cumhuriyeti de İttihatçıların kurduğunu, dolayısıyla Cumhuriyetçilerin Ermeni katliamcısı olduklarını söyleyebilecek derecede alçalabilmektedirler. Bilimsel tarih anlayışında
onun bunun düşmanlığına, ideoloji karşıtlığı ya da taraftarlığına yer yoktur. Ön yargısız ve objektif olarak tümüyle belgelerin ve kanıtların ışığında konular ele alınır ve yorumlanır. Cemaatçi, ırkçı, intikamcı ve liboş zihniyetle değil!

Dersim’i bir hesaplaşmak alanı olarak görenlerin ırkçı faşistler intikam çığlıkları atmakta ve Türkiye’de birlik beraberlik halinde yaşamak istemediklerini söyleyecek kadar saçmalamaktadırlar. Bunlar bu şovenliklerini Koçgiri, Şeyh Sait ve Dersim İsyanının
ele başısı olan Nuri Dersimi’nin “Kürt gençliğine Hitabe”sinden almaktadırlar.
Bakın o hitabedeki şu ifadelere:

“Kürdistan denilen harabezar anayurdun istihlası için intikam!… 
Kürt diyarında uluyan sırtlan ve çakallar ırkının mülevves vücutlarından
Kürt vatanını tahrir için intikam! …
Medeniyet dedikleri kahpenin peşine sığınarak bize uluyan köpekleri susturmak için intikam! … İntikam! … İntikam! …
Geçmişi kaşıyanlar ve Millete yanlış aktaranlar bilmelidirler ki; bu tavırlarıyla halkları birbirine düşürebilir ve bir iç çatışmaya yol açabilirler. Çünkü bu gözünü
kin ve nefret bürümüş çapulcu sürüsü karşısında şiddetten başka, kafalarını ezmekten başka yol olmadığı düşüncesinde olan bir faşist potansiyel de mevcuttur.
Bunların çatışması topluma da sirayet eder ve yıllar önceki bir acıyla yüzleşelim derken çok daha büyük acılar yaratılabilir.”

https://tr.facebook.com/TarihtarihSayfasi/posts/378828898917691

Atatürk’e bu saygısızlığı savaştığı düşmanları bile yapmadı!


Atatürk’e bu saygısızlığı
savaştığı düşmanları bile yapmadı!

 

portresi

Uğur DÜNDAR,
SÖZCÜ, 18.03.2015
Facebook: halkinsozcusu
Twitter: ugurdundarsozcu
e-mail: ugur.dundar@ugurdundar.com.tr

Sev­gi­li okur­la­rım,

Biz­ler bu­gün 18 Mart 1915 Ça­nak­ka­le De­niz Za­fe­ri­’nin 100. Yıl­dö­nü­mü’­nü kut­lar­ken,
yak­la­şık 1,5 mil­yar kul­la­nı­cı­sıy­la dün­ya­nın en bü­yük sos­yal ağı olan Fa­ce­bo­ok’­un CE­O’­su Mark Zuc­ker­berg “A­ta­tür­k’­e ha­ka­ret edi­len me­saj­la­rı kal­dı­ra­ca­ğı­z.” de­miş.

Bu ka­ra­rı alır­ken, Tür­ki­ye­’nin ta­rih­sel ve kül­tü­rel de­ğer­le­ri­ni ko­ru­ma­yı amaç­la­dık­la­rı­nı söy­le­miş. Ata­tür­k’­ü Tür­ki­ye­’nin ko­run­ma­sı ge­re­ken bü­yük ta­rih­sel ve kül­tü­rel de­ğe­ri ola­rak ka­bul et­tik­le­ri­ni be­lirt­miş.

* * *

Pe­ki Fa­ce­bo­ok bu öze­ni gös­te­rir­ken, Ata­tür­k’­e yö­ne­lik say­gı­sız­lık­la­ra en baş­ta kar­şı çık­ma­sı ge­re­ken ku­rum­lar­dan bi­ri olan Di­ya­net İş­le­ri Baş­kan­lı­ğı ne ya­pı­yor?

2011 yı­lın­dan bu ya­na (Prof. Meh­met Gör­mez baş­kan ol­duk­tan son­ra) ulu­sal ba­ğım­sız­lı­ğı­mı­zı ve la­ik de­mok­ra­tik Cum­hu­ri­ye­t’­i borç­lu ol­du­ğu­muz Ata­tür­k’­ü bı­ra­kın yü­celt­me­yi,
O’na ya­pı­lan say­gı­sız­lık­la­rı ve ha­ka­ret­le­ri kı­na­yan bir fet­va bi­le ya­yın­la­mı­yor.

Da­ha­sı “Ça­nak­ka­le Za­fe­ri ve Şe­hit­le­ri An­ma Gü­nü­” için ha­zır­la­nan hut­be­ler­den
Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in is­mi­ni çı­ka­rı­yor.

Adı­nı bi­le an­mı­yor.

Ya­ni O’nu Ça­nak­ka­le Sa­vaş­la­rı­’n­da yok sa­yı­yor!
Böy­le­ce Ga­zi­’ye bü­yük say­gı­sız­lık ya­pı­yor.

* * *

Di­ya­ne­tin ne­den böy­le dav­ran­dı­ğı­nın ipuç­la­rı­nı ise ta­ri­he “Cum­hu­ri­ye­t’­i en iyi an­la­tan ya­za­r” ola­rak ge­çen mer­hum Tur­gut Özak­ma­n’­la, ve­fa­tın­dan ön­ce Söz­cü için yap­tı­ğım son rö­por­taj ve­ri­yor:

Özak­man us­ta o rö­por­taj­da “Cum­hu­ri­yet ru­hu­nu, Ça­nak­ka­le­’ye borç­lu­yu­z” di­yor.
Ça­nak­ka­le Za­fe­ri­’ni ve o kah­ra­man­lık des­ta­nın­da Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in ro­lü­nü an­la­tır­ken de şun­la­rı söy­lü­yor:

“Ça­nak­ka­le Sa­va­şı­’nın bir ya­za­rın ha­ya­li­ne ih­ti­ya­cı yok ki. Rah­met­li Fa­zıl Hüs­nü Dağ­lar­ca, Ça­nak­ka­le Sa­va­şı için “Ye­ni Tür­ki­ye­’nin ön­sö­zü­dü­r” de­miş. Ne ka­dar hak­lı. Ça­nak­ka­le ru­hu ge­niş­ler, yo­ğun­la­şır, da­ha bi­linç­le­nir ve Ku­va­yı Mil­li­ye ru­hu­nu oluş­tu­rur. Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti­’ni, ba­ğım­sız­lı­ğı­mı­zı bu ru­ha borç­lu­yuz.

Özak­man, çar­pı­cı açık­la­ma­la­rı­na de­vam edi­yor:

“İn­gi­liz­le­r’­in Ça­nak­ka­le Sa­va­şı hak­kın­da 2 cilt­lik bir as­ke­ri ta­ri­hi var.
Ba­zı ay­rın­tı­lar dı­şın­da ob­jek­tif an­la­tı­yor­lar. Türk­çe­’ye 3 kez çev­ril­di. Ata­türk için di­yor ki:

  • “Ça­nak­ka­le­’de ge­le­ce­ği elin­de tu­tan ko­mu­tan, üs­tün şa­hıs,
    Mus­ta­fa Ke­ma­l’­di.
    M. Ke­mal Ça­nak­ka­le Sa­va­şı­’nın ka­de­ri­ni ta­yin et­miş­tir.”

Bi­zim ba­zı ama­tör ta­rih­çi­ler ile ba­zı bi­lim (!) adam­la­rı­mı­zı okur­ken ve din­ler­ken, ha­ki­kat adı­na uta­nı­yo­rum. Ba­ri düş­man ka­dar ha­ki­ka­te say­gı­lı dav­ran­sa­lar!

4 bü­yük za­fe­ri var­dır ve bu za­fer­ler­le baş­kent İs­tan­bul yol­la­rı­nı düş­ma­na ka­pat­mış­tır :

1. 27. Ala­y’­la bir­lik­te Arı­bur­nu Za­fe­ri,
2. Ana­far­ta­lar Grup Komutanı ola­rak 1. Ana­far­ta­lar Za­fe­ri,
3. Conk­ba­yır Za­fe­ri,
4. İkinci Ana­far­ta­lar Za­fe­ri. Bu son sa­vaş Ça­nak­ka­le­’de­ki en bü­yük sa­vaş­tır.

Ata­türk bu sa­vaş­la ta­rih sah­ne­si­ne çık­tı. Yıl­dı­zı par­la­dı. Ko­mu­tan­lı­ğı, ba­şa­rı­la­rı, özel­lik­le as­ker­ler, su­bay­lar ve ya­ra­lı­lar ara­cı­lı­ğı ile mem­le­ke­te ya­yıl­dı. Sam­su­n’­a çık­tı­ğı za­man bi­li­nen, gü­ve­ni­lir bir ko­mu­tan­dı. Bu­nun bü­yük ya­ra­rı ol­muş­tur. Bu sa­va­şın Ata­tür­k’­ün uf­ku­nu da ge­niş­let­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­li­riz. Em­ri­ne 3. Ko­lor­du ve­ril­miş­ti. Bu bir or­du de­mek­tir. Or­du Ko­mu­ta­nı­’n­dan baş­ka hiç­bir Ça­nak­ka­le Ko­mu­ta­nı­’nın em­rin­de bu ka­dar kuv­vet bu­lun­ma­mış­tır.”

* * *

Düş­man­la­rı bi­le Ata­tür­k’­ten öv­güy­le söz edi­yor.

İçi­miz­den bi­ri­le­ri ise O’nun hak­kın­da düş­man ka­dar bi­le ha­ki­ka­te say­gı­lı ola­mı­yor.

Nur­lar için­de yat­ma­sı­nı di­le­di­ği­miz Özak­man us­ta ne de gü­zel söy­le­miş de­ğil mi?

*****
UĞUR DÜN­DA­R’­IN NO­TU:
Baş­ta Mus­ta­fa Ke­mal Ata­türk ol­mak üze­re ta­ri­hin akı­şı­nı de­ğiş­ti­ren bu eş­siz des­ta­nı ya­zan tüm kah­ra­man­la­rı rah­met­le anı­yor, aziz ha­tı­ra­la­rı önün­de sev­gi, say­gı ve min­net­le eği­li­yo­rum. Bu ara­da “U­zun Be­yaz Bu­lut-Ge­li­bo­lu­” ad­lı ro­ma­nı Ye­ni Ze­lan­da­’da, iki haf­ta için­de en çok sa­tı­lan ki­tap­lar ara­sı­na gi­ren de­ğer­li ya­zar Bu­ket Uzu­ne­r’­i de iç­ten­lik­le kut­lu­yo­rum.