Türkiye’nin, İdlib cehenneminden çıkmasının yolu!..

Türkiye’nin, İdlib cehenneminden çıkmasının yolu!..

Uğur DÜNDAR
SÖZCÜ, 26.02.2020 https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/ugur-dundar/turkiyenin-idlib-cehenneminden-cikmasinin-yolu-5646053/

Tüm öngörüleri doğru çıkan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ‘dan çarpıcı açıklamalar… Elekdağ, “

  • Türkiye, kitlesel sığınmacı göçüne set çekmek ve sınır güvenliği sağlamak amacıyla İdlib-Türkiye sınırları boyunca Suriye topraklarında 10 km derinliğinde bir tampon bölge oluşturmalı.” dedi.

Değerli okurlarım,

Son iki hafta boyunca İdlib’deki olaylar baş döndürücü ve endişe verici bir şekilde gelişti. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, Suriye ordusunun saldırılarıyla 13 askerimizin şehit olmasının ardından, 12 Şubat’ta partisinin Meclis grubunda yaptığı konuşmayla Rusya’yı, İdlib’de izlediği politika nedeniyle oldukça sert ifadelerle suçladı. Esad ordusu, şubat sonuna kadar Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmediği takdirde, bunun TSK’nın fiili müdahalesiyle gerçekleştirileceğini açıkladı. “Suriye kuvvetleri nerede karşımıza çıkarsa orada vuracağız”, “Onları Soçi Mutabakatı sınırlarına kadar kovalayacağız.” dedi. Bu arada soruna çözüm bulmak amacıyla Moskova’da, Türk ve Rus heyetleri arasında yapılan müzakereler bir sonuç vermedi. Esad’ın Ankara’nın uyarılarını dikkate almayarak Rus uçaklarının desteğiyle sürdürdüğü harekatta iki şehit daha verdik. 21 Şubat akşamı gerçekleşen Erdoğan-Putin telefon görüşmesi sonrasında da rahatlatıcı bir gelişme olmadı. Halen Ankara- Moskova hattındaki riskli gerilim ciddiyetini koruyor…

Tüm öngörüleri doğru çıkan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ile bugünkü söyleşimizde, İdlib’deki tehlikeli durumu tüm boyutlarıyla ele alacağız.
★★★
UĞUR DÜNDAR (U.D.): Sayın Elekdağ, sorunun Soçi Mutabakatı’nın uygulanmasından çıktığını biliyoruz. Ancak bu konuya girmeden önce, harekat sahasındaki durumu okurlarımızla paylaşalım.

ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (Ş.E.): Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ültimatomuna ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) İdlib’de yaptığı yoğun yığınağa rağmen, Suriye ordusu ilerlemesini sürdürdü.

  • Esad, “Halep ve İdlib’in kurtuluş mücadelesi kuzeyden gelen içi boş açıklamalara rağmen devam edecektirKontrolümüz dışındaki tüm Suriye toprakları geri alınacaktır.diyerek Erdoğan’a meydan okudu.

    Bu ortamda 20 Şubat’ta El Nusra bağlantılı Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) militanları ve Türkiye’nin denetimindeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) birlikleri, TSK‘nın topçu ateşinden de yararlanarak Kriminas-Neyrap bölgesinde başarılı bir taarruzla Esad kuvvetlerini gerileterek Neyrap köyüne girdiler. Ancak, Rus uçaklarının müdahalesi üzerine muhalefet kuvvetleri yeni mevzilerinde tutunamadı ve geri çekildi. Rus uçaklarının ateşiyle 2 askerimiz şehit oldu, 5 askerimiz de yaralandı.

RUS UÇAKLARININ SALDIRISI TÜRKİYE’YE BİR MESAJDIR

(U.D.): Moskova bu şekilde Ankara’ya bir mesaj mı verdi?

(Ş.E.): Bundan kuşkunuz olmasın!.. Moskova’nın verdiği mesaj şudur:

  • Eğer, şubat ayı sonunda TSK, Türk Hükümeti’nin çılgınca talimatı uyarınca, Esad ordusunu Türk gözlem noktalarının gerisine sürmek için bir harekata girişirse, karşısında Rus Hava Kuvvetleri tarafından desteklenen bir Suriye ordusunu bulacaktır… Yani işler bir Türkiye- Rusya askeri çatışması boyutuna taşınmıştır.
  • Böylece, Şam yönetimine verilen ültimatom çöp sepetine atılmış oluyor.

Erdoğan’ın Putin’le iyi ilişkilerine güvenerek, TSK’nın Esad’ın ordusunun hakkından gelmesine Rusya’nın seyirci kalmasını sağlayabileceği yolunda beslediği safiyane umutlar boşa çıkmıştır. Düşününüz bir kere… Rusya asırlar boyunca gerçekleştirmek istediği sıcak denizlere çıkmayı öngören stratejik hedefini Suriye’de bir deniz ve hava üssü kurarak gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan, Rusya’nın, kendisine paha biçilmez değerde askeri ve siyasi “leverage” (kaldıraç gücü) sağlayan bu olanağı sunan Suriye’yi ve ordusunu Türkiye’nin insafına terk edeceğini umut etmek akla ve gerçeğe aykırıdır. Keza, Rusya’nın Suriye hava sahasını Türkiye’ye açabileceğini düşünmek de çok yanlıştır…

(U.D.): Türkiye, Suriye topraklarına yoğun bir askeri yığınak yaptı. Basından öğrendiğimize göre yığınak, tanklar da dahil 2 bin zırhlı araç ve 10 bin kişiden oluşuyor… Bu koşullarda bu güç hangi amaçla kullanılacak?

HAVA DESTEĞİ OLMAYAN ASKERİ YIĞINAK RİSKTİR

(Ş.E.): Verili koşullarda, hava desteği olmayan bu gücü Suriye ordusuna karşı kullanmak, ancak Rusya ile savaşa yol açacak aşırı riskli bir süreci göze almakla mümkün olabilir. Bu nedenle caydırıcılığından da çok şey yitirden bu gücün askeri bir işlevi kaldığı iddia edilebilir mi? Esasen daha başlangıçta hava desteğinden yoksun olan bu kuvveti muhtemel savaş alanının merkezine konuşlandırmak, büyük basiretsizlik ve hata örneği değil mi? Kuvveti konuşlandırdıktan sonra da hava savunma ihtiyacının karşılanması için Türk kamuoyu gözünde şeytanlaştırılan ABD’den Patriot füzeleri talep edilmesi de traji-komik bir olay.

  • Stratejik akıldan bir nebze nasibini almayan liderler tarafından yönetiliyoruz.

(U.D.): Bir savaş durumunda ABD ve NATO Türkiye’ye fiilen yardım etmez mi?

(Ş.E.): ABD Dışişleri Bakanı Pompeo önce “Türkiye’nin yanındayız diyerek umut verdi. Fakat sonra Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı O’Brien, ABD’nin desteğinin fiili değil, siyasal olacağını vurguladı. NATO’ya gelince, İttifak Şartı’nın 5. maddesine göre, NATO ancak bir üye devlet topraklarının bir başka devletin saldırısına uğraması durumunda fiili yardımda bulunabiliyor. Türkiye’nin durumu, 5. madde kapsamında değil.

(U.D.): Ankara ile Moskova birbirlerini 17 Eylül 2018’de Soçi’de imzaladıkları İdlib Mutabakatı’na uymamakla suçluyorlar. Tarafların görüşlerini izah eder misiniz?

RUSYA TÜRKİYE’Yİ İKİ SEBEPTEN SUÇLUYOR

(Ş.E.): Rusya Türkiye’yi, şu iki temel yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmakla suçluyor:

  1. Birincisi, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM) tarafından terörist olarak tanımlanan silahlı radikal cihatçı gruplarla ılımlı silahlı grupları ayrıştırmasını, bu işlemden sonra da radikal cihatçı unsurları önce silahsızlandırılıp marjinalleştirmesini, sonra da etkisizleştirilmesini…
  2. İkincisi ise Halep-Lazkiye bağlantısını sağlayan M-4 ile Halep-Şam bağlantısını sağlayan M-5 karayollarının ve güzergahlarının teröristlerden temizlenmesini öngörüyor.

    Moskova Ankara’yı, geçen 1.5 yıl içinde, yükümlülüklerini yerine getirmek için hiçbir şey yapmamakla ve ateşkesi cihatçı teröristleri korumak için kullanmakla itham ediyor.

    Bu durumda cihatçı teröristlerin işini bitirme görevinin Suriye ordusu tarafından üstlenildiğini ve Ankara’nın buna itiraz etmeye hakkı olmadığını vurguluyor. Moskova, aynı zamanda Türk gözlem noktalarına da artık gerek kalmadığını, bu nedenle bunların kaldırılmasını talep ediyor. Bilindiği üzere 12 Türk gözlem noktasının üzerinde konuşlandığı ateşkes hattı, muhaliflerle BM tarafından terörist olarak tanımlanmış grupların yaşadıkları yerleri, Şam Hükümeti denetimindeki alanlardan ayırmak için tesis edilmişti.

(U.D.): Ankara da bu suçlamalara kendi teziyle karşılık veriyor.

ANKARA, SURİYE ORDUSUNUN ATEŞKES HATTINDAN ÇEKİLMESİNİ İSTİYOR

(Ş.E.): Ankara itirazını Soçi Mutabakatı’nın 2. maddesindeki,“Rusya, İdlib’de askeri operasyonlar ve saldırılardan kaçınılması için gerekli önlemleri alacak ve mevcut statüko korunacaktır” hükmüne dayandırıyor ve Moskova’yı Ankara’nın onayını almadan Suriye ordusunun operasyonlarını desteklemek ve bu yolla ateşkes hattının ve statükonun ihlaline yol açmış olmakla suçluyor. Bu nedenle Ankara, statükoya uyulmasını ve Suriye ordusunun Türk gözlem noktalarının oluşturduğu ateşkes hattının ardındaki eski mevzilerine çekilmeleri istiyor. Bu amaçla da Türk gözlem noktalarının yerlerinde kalacaklarını ısrarla belirtiyor. Tabii bu ısrar Ankara’nın İdlib’e yönelik ajandasından kaynaklanıyor.

(U.D.): Nedir bu ajanda?

GÜVENLİ BÖLGE TÜRKİYE’YE TEHDİTLER OLUŞTURUR

(Ş.E.): Ajandanın ne olduğunu Cumhurbaşkanı’nın 21 Şubat’ta cuma namazından çıkışta yaptığı şu açıklamadan öğrendik:

“İdlib’den bir milyona yakın insan Türkiye’ye doğru göç etti. Biz bunlara nerelerde iskan imkanı sağlayacağız? Sınırımızdan Suriye’nin içine doğru 30-35 km gibi bir koridora güvenli bölge ilan edelim dedik. Bu güvenli bölgede briket barakalar yapalım dedik…”

Bu ifadelerden, Ankara’nın İdlib’de kendi denetiminde özel statüsü olacak bir güvenlik alanı elde etmenin peşinde olduğu anlaşılıyor. Türkiye’nin ve Afrin’in sınırlarına bitişik bu alan, 30-35 km derinlikte olacak ve bu alana sığınmacılar yerleştirilecek.

Son derece tehlikeli olan bu proje Türkiye’nin yanı başında Peşaver gibi felaket bir yapının kurulmasına yol açar. Çünkü Suriye’deki El Kaide uzantısı tüm radikal cihatçıları aileleriyle birlikte mıknatıs gibi kendine çeker. Buradaki teröristler, onları dışarıdan finanse eden devletler tarafından Türkiye’ye karşı kullanılır.

Ankara’nın halen verdiği mücadelenin, Soçi Mutabakatı‘nın revizyonuyla saptanacak yeni ateşkes hattının, bu “sözde güvenli bölgenin” sınırlarının azami genişlikte olmasını sağlama hedefini güttüğü anlaşılıyor.

  • TBMM’nin mutlaka toplanarak Mehmetçik’in bu maksat uğruna ateşe sürülmesinin doğru olup olmadığı hususunda karar vermesi gerekiyor.

Ankara’nın gözlem noktaları konusundaki ısrarının da bu konuyu yeni ateşkes hattının çiziminde pazarlık unsuru olarak kullanmak istemesinden ileri geldiği anlaşılıyor.

(U.D.): Peki bu güvenli bölgenin Peşaver gibi olma tehlikesini önlemenin bir yolu yok mu?

(Ş.E.): Tabii ki var!.. Türkiye salt kitlesel sığınmacı göçüne set çekmek ve etkin bir sınır güvenliği sağlamak amacıyla İdlib-Türkiye sınırları boyunca Suriye topraklarında 10 km derinliğinde bir tampon bölge oluşturmalı ve İdlib’deki 12 gözetleme noktasını tampon bölgenin Suriye sınırları boyunca bariyerlerle birlikte konuşlandırmalıdır.

  • Bu şekilde İdlib cehenneminden kaçan Suriyeli göçmenler ile cihatçıların Türkiye’ye sızması önlenebilir.
  • Esasında İdlib’deki El-Kaide uzantısı radikal cihatçı unsurlar Türkiye için de ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Bu nedenle, Suriye ordusunun bu unsurlara bitirici darbeyi vurması Türkiye’nin lehinedir. Ankara’nın buna karşı çıkması, altını çizerek söylüyorum, büyük saçmalıktır, makul ve rasyonel değildir.

(U.D.): Esasında Cumhurbaşkanı da “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır.” diyerek aynı şeyi söylemiyor mu?

SURİYE’DE REJİMİ YIKMA HEDEFİ YANLIŞTIR, HATADIR

(Ş.E.): Cümlenin yarısı doğru, yarısı da yanlış…

  • Suriye’de rejimi yıkma hedefi sakattır, hatalıdır!..  

Suriye’de Baas rejimi, bürokratik, askeri ve yaygın istihbarat ağına dayanan yönetici yapısıyla iktidarı desteklemekte ve ülkeyi bir arada tutmaktadır. Karşısında da ülkeyi yönetebilecek kapasitede, direniş gücü kuvvetli ve uluslararası toplum tarafından desteklenen bir muhalefet yoktur. Türkiye’nin korumasında bulunan ÖSO ise tam bir dayanışma içinde bulunmayan, tümü düzenli ve disiplinli gruplardan oluşmayan, gevşek bir yapıya sahiptir. Esasen bu zafiyeti nedeniyle de muhalefet giderek cihatçı-Selefi eksene kaymıştır.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anlayamadığı husus, Irak’ta rejimi temsil eden Baas Partisi’nin yasaklanmasının ve Irak ordusunun lağvının ülkede iç savaşa yol açtığı ve ülkeye terörü ve kaosu getirdiğidir.

IŞİD’in Ortadoğu’nun ve dünyanın başına bela olmasının zeminini bu kararlar hazırlamıştır. O kadar ki Irak’ın işgalinden bugüne dek 17 yıl geçmesine rağmen ülke hâlâ istikrar ve barışa kavuşamamıştır.

  • Bu nedenle Suriye’de rejimin yok edilmesini öngören bir hareket, aynen Irak’ta olduğu gibi sonu gelmez bir kaosa, iç savaşa ve ülkenin geri kalan varlıklarının da mahvolmasına neden olacaktır.

Bunları belirtmemin nedeni, özellikle Rusya ile yaşadığımız hali hazır krizin, Ankara’nın Şam ile doğrudan ilişki kurulmasına daha sıcak bakmasına zemin hazırlayabileceğini düşünmemden ileri geliyor. Aracısız, doğrudan temas ve işbirliği ortamında birçok çetrefil sorunun çok daha kolay çözümü mümkün olacaktır. Böyle bir gelişme durumunda da muhatabımızın Baas yönetimi olacağına hazır bulunmalıyız…

Şükrü ELEKDAĞ, sınırlarımıza dayanan insani felaketin kaçınılmaz olduğunu söylemişti!..

Şükrü ELEKDAĞ,
sınırlarımıza dayanan insani felaketin kaçınılmaz olduğunu söylemişti!..

Uğur DÜNDAR
SÖZCÜ, 05 Şubat 2020

Sevgili okurlarım, önceki gün Suriye-İdlib‘de, rejim güçlerinin saldırısında 8 kahraman vatan evladımız şehit düştü. Yüreklerimizi yakan bu haberin ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, saldırılara anında misliyle karşılık verildiğini ve 75 Suriye askerinin etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Rusya’nın görmezden geldiği bu saldırıların, 1 milyon Suriyeli sivili sınırlarımıza dayadığını söyleyerek insani bir felakete işaret etti.

Ancak bundan aylar önce, 21 Eylül 2019’da, öngörüleri her zaman doğru çıkan Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, İdlib kaynaklı insani felaketin kaçınılmaz olduğunun altını çizerek Ankara’yı uyarmış ve bu felaketten kurtulmanın yegane yolunu da göstermişti.

İşte o tarihi tespitler ve uyarılar:
★★★
İdlib’in nüfusu, aldığı büyük göçler sonucunda 3.5 milyona yaklaşmış bulunuyor. Bölgenin halen %90’ı El Kaide’nin uzantısı olan Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) ve ona bağlı Selefi cihatçı örgütler tarafından kontrol edilip yönetiliyor. Yabancı kaynakların tahminlerine göre bölge, 200 bin civarında radikal unsuru barındırıyor. Keza, bunlardan 50 ile 100 bininin Şam rejimiyle savaşmaya kararlı silahlı örgüt mensupları olduğu tahmin ediliyor. Rusya, Türkiye ve İran arasındaki Soçi Mutabakatı Türkiye için şöyle bir misyon öngörüyordu: Türkiye bölgedeki başlıca şiddet aktörü olan HTŞ örgütünü bölerek ılımlıları radikallerden ayırdıktan sonra, ılımlıları kontrolündeki Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC) çatısı altında toplayacak, geri kalan radikal cihatçılar için ise tasfiye yolları arayacaktı. Ayrıca Türkiye, ülkenin orta kesimlerini kuzeye bağlayan ve stratejik açıdan önemli M4 ve M5 karayollarını da yeniden ulaşıma açmayı taahhüt etmişti. Geçen bir sene içinde Türkiye bu iki yükümlülüğünü de yerine getiremedi…”
★★★
Bu durumu fırsat bilen Suriye ordusu da Rusya’nın hava desteğiyle güneyden İdlib’e girdi. Bu bağlamda belirtilmesi gereken bir husus,  Rusya ve Suriye’nin İdlib bombardımanlarının son derece gayrı-insani ve acımasız olduğudur. Hedefler; yerleşim mahalleri, okullar, hastaneler, pazarlar, fırınlar olarak seçiliyor, sonra buralar misket ve varil bombalarıyla kıyasıya vuruluyor. Rusya bu taktiğini daha önce Halep’te, Guta’da, Dera’da, Humus ve çevresinde uygulamıştı. Bu taktiğin amacı, kenti teröristlerle masum siviller arasında fark gözetmeden cehenneme çevirmektir. Rusya aynı şeyi İdlib’de de yapıyor. Aileler, yaşlılar, çocuklar yegane çıkış yolu olan kuzeye, Türk sınırına doğru kaçıyor. Belirttiğimiz bu hususlara, Birleşmiş Milletler (BM) raporlarında yer verilmekte ve Rusya ile Suriye suçlanmaktadır…”

Şükrü Elekdağ

“16 Eylül 2019’da Ankara’da gerçekleşen Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin zirvesinden sonra yayınlanan ortak bildirinin ve Putin’le Ruhani’nin açıklamalarının incelenmesinden, Türkiye’nin kitlesel göç dalgasının önlenmesi için ateşkesin devamı ve operasyonların durması hususundaki talep ve önerilerinin dikkate alınmadığı, Suriye ordusunun, HTŞ gibi BM’nin terörist kategorisine koyduğu örgütlere karşı askeri harekatı sürdüreceği açıkça belli oluyor. Gerek Putin, gerekse Ruhani açısından birinci önceliğin İdlib’in mümkün olduğu kadar erken Esad rejiminin kontrolüne geçmesi olduğu anlaşılıyor. Ortak bildiride Soçi’de varılan mutabakata tarafların bağlılığının altı çizilmiş… Bu şekilde Ankara’ya, HTŞ’nin tasfiyesine yönelik yükümlülüğü hatırlatılıyor. Yani Türkiye’nin iki partneri, HTŞ’nin yok edilmesine yönelik “pis işi” Mehmetçik’in üstüne yıkmakta hâlâ ısrarlılar…”
★★★
Operasyonların bir süre yumuşamasından sonra şiddetli bir yıpratma savaşı bekliyorum. Tabii bu savaş kitlesel bir göç dalgasını tetikleyebilecek ve büyük bir insani felaket Türkiye’nin sınırlarına dayanacaktır. Böyle bir felaketi Ankara, Şam ile diyalog kanallarını açarak ve Suriye politikasını revize ederek önleyebilir. Esasen Şam da Ankara’ya zirve öncesinde “Sorunları beraberce çözebiliriz” mesajları göndermiş bulunuyor. Bunlardan birincisi, Suriye tarafından BM’ye yazılan mektupta PKK ve YPG’nin kontrolündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve YPG hakkında çok ağır ifadeler kullanılmasıdır. İkincisi de genel af çıkarılmasıdır. Suriye genel aftan, HTŞ bünyesindeki   Suriyeli cihatçıların örgütten ayrılmalarını sağlamak ve örgütü bölmek için yararlanmak istiyor. Kanımca Türkiye de bu aftan yararlanmalıdır…”
★★★
“Suriye’deki güç dengesini dikkate aldığımız takdirde, Esad rejiminin İdlib’i Rusya ve İran’ın da desteğiyle terör unsurlarından geri almasının kaçınılmaz olduğunu görürüz. HTŞ ve ona bağlı cihatçı gruplar ne kadar direnseler de akıbetleri Halep’teki, Dera’daki ve Guta’daki cihatçılarla aynı olacaktır. Halen Türkiye’nin kontrolünde olduğu söylenen Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC) çatısı altındaki muhalif örgütlerin çoğunun HTŞ cephesinde yer aldığı ve onunla birlikte Suriye ordusuna karşı çarpıştığı bilinmektedir. Ankara, UKC unsurlarını aftan yararlanmaya ikna ederek, onların ve ailelerinin bir hiç uğruna can vermelerini engellemelidir. Ben bunu bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu girişim, aynı zamanda Türkiye ile Suriye arasında barış ve uzlaşıya zemin hazırlayacak, teröre karşı ortak mücadeleyle kitlesel göç potansiyelinin önlenmesi mümkün olabilecektir…”
★★★
“Suriye topraklarının %30’u üzerinde ABD desteğiyle ve PKK/PYD kontrolünde bir garnizon devletin temelleri atılmıştır. Bu devletin ABD tarafından eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış 60 bin mevcutlu ordusu, 30 bin kişilik polis gücü, 140 bin kişilik kamu personeli vardır. ABD, eğiteceği 30 bin ilave kişiyle orduyu takviye edeceğini ilan etmiştir. AKP iktidarının yaptığı gibi, garnizon devlete koruma sağlayacak bir “güvenli bölge” oluşturulması, 4 parçalı Kürdistan’ın Suriye ayağını kendi ellerimizle yaratmak ve ulusal çıkarlarımızı dinamitlemek demektir…”
★★★
“Eğer garnizon devlet çökertilmek isteniyorsa bunun yolu da Ankara’nın Şam ile ilişki kurmasından geçer. Böyle bir gelişme önce Şam’ın PKK/PYD’ye karşı elini kuvvetlendirecektir. Ayrıca Suriye, Türkiye, Irak ve İran dörtlüsü, siyaset ve diplomasi yoluyla garnizon devletin bölgede izole edilmesi imkanını elde edeceklerdir. Garnizon devlet yaşayabilmek için petrolünü ihraç etmek zorundadır. Söz konusu dört devlet aralarında güçlü bir işbirliği gerçekleştirerek bunu engelleyebilirler. ABD ne kadar yardım etse de garnizon devlet sadece dışarıdan gelecek destekle varlığını sürdüremez. Ayrıca Şam ile resmi bir ilişki, Türk askerinin Suriye topraklarındaki varlığına meşruiyet kazandıracaktır.

  • Türkiye’nin ulusal çıkarları Suriye rejimiyle en kısa sürede resmi planda etkin bir işbirliğinin gerçekleştirilmesini zorunlu kılıyor.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan, sorumluluğunun tam idrakiyle, Suriye rejimiyle acilen resmi temas ve iş birliği kararını almalıdır.

Son olarak bir noktayı belirtmek istiyorum. Bu söyleşi çerçevesinde belirtmiş olduğum fikir ve önerileri, benimle yapmış olduğunuz ve 12 Eylül 2018’de “Türkiye’nin Ulusal Çıkarları Suriye Rejimiyle İş Birliğini Zorunlu Kılıyor” başlığıyla SÖZCÜ‘de yayınlanan röportajda da ifade etmiştim…”
★★★
İnsani felaketi çok önceden görüp, Türkiye’yi yönetenleri büyük bir içtenlikle uyaran bilge diplomat daha ne desin?

Her şeyi söylemiş, “Pis işi temizlemeyi Mehmetçik’e bırakacaklar ve insani felaketi sınırlarımıza dayayacaklar” demiş, ama dinleyen kim?

Olan yine Mehmetçik’e oldu ve mevcutlara ek olarak 1 milyon Suriyeli de sınırlarımıza yığıldı!..

Şehitlerimizi rahmetle anıyor, acılı yakınlarına ve ulusumuza başsağlığı diliyorum.

 

Prof. Ercan : “Kanal İstanbul, Türkiye ve İstanbul’un çıkarlarını yok edici bir eylem”

Prof. Dr. Ahmet Ercan’dan sarsıcı uyarı:
“Kanal İstanbul, Türkiye ve İstanbul’un çıkarlarını yok edici bir eylem”

Uğur Dündar
SÖZCÜ,
27.12.19

Sevgili okurlarım,

Bu yazıda Kanal İstanbul denince özellikle deprem konusunda zihinlere takılan soruları, bir uzmanın, Jeofizik Yüksek Mühendisi Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan’ın görüşleriyle yanıtlandırmaya çalışacağım.

Prof. Ercan’a göre; Kanal İstanbul, Marmara Denizi altından, doğu-batı doğrultulu uzanan Kuzey Anadolu Kırığı üzerinde değil, ona dikey Küçükçekmece Gölü’nden Terkos’a doğru uzanan kara kesiminde olacağından, ana depremi yaratacak kırıkla bir bağlantısı bulunmuyor!..

★★★

Peki Kanal’ın, varolan kırıklar üzerinde deprem yaratma olasılığı var mı?

Hoca bu soruyu da şöyle yanıtlıyor:

Image result for Prof. Ahmet Ercan

“Kanal İstanbul, Küçükçekmece içinden geçen 3 tane ikincil kırıkta da deprem yaratacak bir yük oluşturmaz. Kaldı ki, yapılacak kazıyla 6 milyar tonluk kaya kaldırılarak, bunun yerine 1,5 milyar tonluk su yolu ağırlığı konacağından, ek yük getirmez. Tam tersine 4 kat ağır yükü üzerinden alır. Ayrıca Küçükçekmece ile güneyinde beklenen en sığ depremin odak derinliği 5 bin m ile 10 bin m arasında değişiyor. Kanalın derinliği ise yalnızca 25 m. Ek yük bindirmeyeceği gibi, en az 1/200 ile 1/400 oranında yükü azaltır. Bu devede bir tüy bile değildir…”

Prof. Ercan “Kanal İstanbul heyelanlara neden olur mu?” sorusuna ise sarsıcı yanıtlar veriyor:

“Karadeniz’in suyu Marmara’ya göre 30 cm daha yüksek. Dinyeper, Dinyester, Tuna, Kızılırmak, Sakarya nehirleri ile beslenen, göreceli olarak tuzu az, ayrıca daha soğuk olan Karadeniz’in suları, Türk Boğazları’ndan yaklaşık 5 ile 10 km/saat hızla akmakta. Lodosun estiği günlerde Karadeniz, 80 cm dolayında şişebiliyor. O nedenle gemiler lodoslu dönemlerde Karadeniz’e giderken adeta tırmanırlar. Karadeniz’e su getiren nehirlerin beslenme havzalarında yağışın %10 azalması, iki deniz arasındaki yüksekliği 25 santimetreye dek düşürebiliyor. İstanbul Boğazından suyun Marmara’ya akış hızı, mevsimlere ve koşullara göre 4 – 18.5 km/saat arasında değişiyor. Açılması düşünülen, Kanal İstanbul’dan geçecek su kütlesinin büyüklüğü 800 m3/saniyedir. Bu büyüklük ve hızda akışa geçecek su kütlesi, durgun, ayrıca yarı tuzlu, bir su kulağı (lagün) olan Küçükçekmece Gölü’nde, birdenbire bir devinime neden olacak. Bu devinim, Küçükçekmece Gölü’nün doğusundaki, Küçükçekmece Merkez, Kanarya, Cumhuriyet Mahallesi ile Menekşe kesimlerini, batı yönünde de Avcılar’ın, Firuzköy ile İstanbul Üniversitesi ve Esenkent’in Turan yöresindeki yerleşme birimlerini doğrudan etkileyecek. “Gürpınar birimi” diye anılan yamaç, killi, kumlu, gevşek, heyelan yapan topraklarla kaplı ve oldukça kaygan. Bir deprem anında ya da onu dengede tutan topuğunun aşınması sonucunda %13’lük eşik değerini aştığında heyelan oluşturabiliyor. Karadeniz’den, 4 – 18.5 km/saat hızla Küçükçekmece’ye gelecek su, deniz kulağını dingin durumdan, etkin duruma dönüştüreceğinden, heyelan alanlarının topuklarını aşındırarak, başta İstanbul Üniversitesi, Firuzköy ve Kanarya kesimlerine doğru heyelanın ilerlemesini tetikleyebilir. Bu durum da var olan yapılar için büyük tehlike yaratır…”
★★★
Prof. Ahmet Ercan, Kanal İstanbul’un Avcılar Depolama Limanı çevresinde heyelan yaratma riskinin yüksek olduğunu ve Küçükçekmece Deniz Kulağı’nın bir daha geri gelmemek üzere bozulacağını belirttikten sonra sözü “Beklenen büyük depremlerin Kanal İstanbul’a etkisi olur mu?” sorusuna getiriyor.

“Kuzey Marmara’da, Kuzey Anadolu Kırığı üzerinde iki yerde deprem bekleniyor. Bunlardan birinin Küçükçekmece’nin 10 ile 25 km açığında ve 6.4 ile 6.7 büyüklüğünde, ötekisinin ise Marmara Ereğlisi önünde gerçekleşeceği ve 7.0 ile 7.2 büyüklüğünde olabileceği hesaplanıyor. İkisinden çıkacak toplam enerjinin 7.3 olmasını beklemekteyim.

Böyle bir deprem çiftinin oluşma ihtimali bana göre %71’dir. Bu depremlerin etki alanları doğu batı yönünde 150 km, kuzey-güney yönünde ise 80’er km olacak. Dolayısıyla Kanal İstanbul da, öteki yapılar gibi sarsıntının etkisinde kalacak. Ne var ki, mühendislik yapılarının deprem çekincesi, büyük bir duyarlıkla yapıldığından, yapım sırasında önlemler alınarak en az etkilenecek bir su yolunu inşa etmenin bugünkü yöntemlerle güç olmayacağı kanısındayım.”
★★★
Ve çarpıcı bir soru daha:

Kanal İstanbul yer altı sularını kirletir mi?

“Kanal İstanbul’un 5.5 km’si Kırklareli Eosen kireçtaşları içinden geçecek. Bu kaya birimden Trakya’da doğalgaz ile az da olsa petrol çıkarılır. İstanbul’da ise yer altı suları… Kireçtaşları erime boşluklu, kırıklı, çatlaklı, gözenekli, ötesi içinde mağaralar bulunduran bir yapıdadır. O nedenle, Karadeniz dibinden süpürülerek gelecek kirli çamurların Kanal boyunca yeraltı sularını kirletmesi doğaldır. Kaldı ki İstanbul, İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’nin kirli sularını yüzeyden taşıyan Ayamama Deresi’nin İkitelli, Güneşli, Sefaköy, Yenibosna ve Bakırköy dolayında yeraltı sularını kirlettiği göz ardı edilmemelidir…”
★★★
Ve en vahim (AS: ürkünç) saptama :

“Kanal İstanbul ile birlikte; yeraltı sularını besleyen 23 milyon m2’lik orman alanı ile 135 milyon m2’lik tarım alanı ve (2 milyar $ çıkış değerli) İstanbul suyunun % 10’unu sağlayan Sazlıdere Barajı da ortadan kalkacak. Kanal açılırsa, Terkos Gölü ve yeraltı suları hem tuzlanacak, hem de kirlenecek. Sazlıdere Barajı ile Terkos su biriktirme gölü ortadan kalkacağı için, Sazlıdere – Terkos birleşiminin İstanbul’un 1/3’lük kesiminde yaşayan yaklaşık 5 milyon kişiye sağladığı su da kesilecek!..

  • Bundan daha önemli, daha vahim bir sakınca olamaz!..”

★★★
Prof. Ahmet Ercan sözlerine sarsıcı bir uyarıyla son veriyor:

“Uzmanlık konularımı kapsayan yukarıdaki açıklamalarımın yanı sıra, öteki nedenler de ortaya konulursa,

  • Kanal İstanbul’un tam bir kıyım,
  • İstanbul ile Türkiye’nin çıkarlarını yok edici bir eylem olacağı inancındayım…”

 

Mansur Yavaş ve gözyaşları içindeki anne!..

Mansur Yavaş ve gözyaşları içindeki anne!..

Uğur Dündar
SÖZCÜ, 26.12.19

(AS: Bizim kapsamlı irdelemememiz yazının altındadır.)

Cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı saatleri… Ankara’nın değerli Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, “Bundan böyle Ankara’nın rantı, Ankaralıların olacak, hiç kimse yetim hakkı yiyemeyecek” diyerek rant baronlarına savaş ilan ettiği “Demokrasi Arenası” henüz bitmiş… Programı coşkuyla izleyen konuklar evlerine dağılırken ev sahibi Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar “Buyurun birer yorgunluk çayı içelim” diyor. Hep birlikte onun inşaatını tamamlayarak ilçesine kazandırdığı muhteşem eserlerden biri olan Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin kulisine geçiyoruz.

Çaylarımızı yudumlarken odaya, gözyaşları arasında “Ne olur beni Mansur Bey’le görüştürün” diye yalvaran bir kadın giriyor. Kısa sürede çok dertli bir anne olduğunu anladığımız kadın, hıçkırıklar arasında Başkana yaşadıkları çaresizliği anlatmaya başlıyor:
★★★
“Kızım 2012 yılında (…) Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden onur derecesiyle mezun olduğunda çok mutlu ve gururluyduk. Aynı yılın Aralık ayında girdiği Hakimlik ve Savcılık Yazılı Sınavı’nda 80 küsur puan aldı. Mülakat 2013 yılı Mayıs ayında yapıldı ve yalnızca 3 dakika sürdü!.. Kızımın elenmesine neden olan sorulardan biri Urla’daki antik Klazomanai Zeytinyağı İşçiliği,  diğeri  ise Endülüs Uygarlığı idi. 3 dakikada bir insanın bilgisinin, kişiliğinin ve liyakatının nasıl anlaşıldığını hiçbirimiz anlayamadık!.. Kızım aynı yıl girdiği Hazine Müsteşarlığı yazılı sınavını Türkiye 5. si olarak kazandı. Ancak mülakatta 70 verildi ve yedeğe bırakılıp elendi!.. Yani Türkiye beşinciliği, kızımızın bu sınavları kazanmasına yetmedi!.. “
★★★
Mansur Bey’in sakinleştirme çabalarına karşın kadın hem gözyaşlarını hem de içini dökmeye devam ediyor: “İki yıl sonra, bu kez, Dışişleri Bakanlığı Uzman Yardımcılığı Sınavı’na girip onu da kazandı. Ama mülakatta elenmekten yine kurtulamadı! Mülakatlarda sürekli elenmesine bir anlam veremiyor ama gizli bir elin evladımızı engellediğini görüyorduk! Bu gizli elin sahibini ancak 15 Temmuz’dan sonra FETÖ gerçeğiyle yüzleştikten sonra anlayabildik!..

Onur diplomasıyla mezun olduğunda ülkesine büyük ideallerle hizmet edeceğini düşünüp güzel hayaller kuran yavrumuz, son olarak, yurt dışında yüksek lisans yapmak için Milli Eğitim Bakanlığı bursuna başvurdu, ancak yine mülakatta elendi!..   Bunun üzerine eşimin emekli ikramiyesiyle aldığı arsamızı satıp, Amerika’ya yüksek lisans yapmaya gönderdik. Orada hem yüksek lisansını tamamladı hem de bir Amerikalının bile ilk girişte kazanmakta zorlandığı New-York Barosu’nun sınavını büyük başarıyla geçerek New York Barosu avukatı olmaya hak kazandı…”
★★★
Kadının gözyaşları sel olurken, iki kız evlat sahibi Mansur Bey’in de gözleri buğulanıyor.  “Kızım ana dili gibi İngilizce, orta düzeyde Fransızca ve İspanyolca biliyor. Ancak takdir edersiniz ki, yabancı ülke vatandaşının oralarda referansı olmadan bir hukuk bürosunda iş bulması çok zor. Size yalvarıyorum. Eğer New York’ta tanıdığınız bir hukuk bürosu varsa, kızıma destek olur musunuz?.. Son bir umutla size geldim. Yalvarıyorum Mansur Bey, yalvarıyorum…”

Başkan hemen yanındaki özel kalem müdürüne dönüyor. Dertli annenin telefon numarasını yazdırıp elinden ne geliyorsa yapacağı sözünü veriyor. Kadın odadan çıkıp gittikten sonra bile Nazım Hikmet’in dev salonunda hıçkırık sesleri yankılanıyor.
★★★
İçim yanıyor, vicdanım isyan ediyor. Başkanlarla vedalaşıp otele geldiğimde adı bende saklı anneyi arıyorum. Kendimi tanıttıktan sonra bunu yazı konusu yapacağımı söyleyerek, başka bilgiler de öğreniyorum. Dedesi Çanakkale gazisiymiş. Savaş bitip memleketine döndüğünde, teklif edilen gazilik maaşını “Ben bu vatanı para için savunmadım” diyerek reddetmiş ve çiftçilikle hayatını kazanmayı sürdürmüş. Ailesine de ölümünden sonra gazi maaşı almamalarını vasiyet etmiş. Emekli astsubay olan babası da Kıbrıs Barış Harekatı’nda gazi olmuş… Ailesinin öyküsünü kısaca dile getirdikten sonra şunları söylüyor:

“Uğur Bey bu ülkenin bağımsızlığı için canını vermeyi göze almış bir ailenin torunu olan kızımın hayalindeki  savcılık mesleğini yapması engellendi. Ne yazık ki umutlarımızın ve hayallerimizin hepsi uçup gitti. Çok sevdiğimiz vatanımızda Suriyeliler kadar bir hükmümüz olmadı. Şevki ve geleceğe ilişkin umudu tükenen kızım, artık bu ülkede çalışmak da, yaşamak da istemiyor. İnanır mısınız, içinde adalet olmayan adalet saraylarının önünden geçerken içim kan ağlıyor. Kızımız da burada savcı olarak çalışıp adalet dağıtacaktı diye rüyalar görürken, şu anda biz adalete muhtaç hale gelmiş durumdayız. Ancak şuna kesinlikle inanıyorum Uğur Bey; gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Elbette bu devran dönecek. Atalarımızın söylediği gibi ‘Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!..’

Bu vatan, kendisini koruyup kollamak ve yüceltmek için hangi meslekten olursa olsun özveriyle çalışmış evlatlarını bir gün mutlaka kucaklayacak ve onları bağrına basacak…”
★★★
Ne diyeceğimi bilemedim. Dedesi ve babasının uğrunda can vermeyi göze almış olmalarına karşın, bu cennet vatanda hiçbir değeri kalmadığına inanmak zorunda bırakılmış yüreği yanık bir anneye ne diyebilirdim ki?..
===================================
Dostlar,

2019 BİTERKEN AKP’nin
UTANDIRICI SİCİLİ

Sn. Uğur Dündar’ın yukarıda aktardığı bu çok acı veren olay bizim de gözlerimizi epey nemlendirdi.. Ancak ne yazık ki tekil değil; genel – geçer AKP uygulaması..
Adındaki ilk sözcük “Adalet” olan bu parti, 2001’de kurulduğunda 3 temaya odaklanarak PR (Halkla ilişkiler, Public Relations) çalışması kurguladı :

– Yoksulluk
– Yolsuzluk
– Yasaklar…

Türkiye’de bu sorunlara öncelikle çözüm getirilecekti. Çok ağır 2001 ekonomik bunalımının belini büktüğü halk, bir umutla AKP’nin bu “politik olta” sına tutundu. AKP’ye %35 dolayında oy akıttı halkımız  ve adaletsiz seçim sisteminin cilvesiyle AKP, TBMM’de %65 oranında MV elde etti. 3 Kasım 2002 seçimleri, 2 yaşını bitirmeyen bir siyasal partinin, girdiği ilk genel seçimde büyük utkusu ile sonlandı.

Ancak zamanla AKP ve izlediği siyaset zamanla çok ağır biçimde yozlaştı.
Cumhuriyetin temel direklerine ağır dinci saldırı başlatıldı.
AKP = Erdoğan, “dindar ve kindar” nesiller yetiştireceklerini söyleyerek ulusal birliği yaraladı ve laik rejime savaş ilan etti..

  • Hatta Partisine oy vermeyenleri “zillet, illet” olarak suçlayacak kertede şiddet dili kullandı, politik hırsını gemleyemedi AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan

3-5 yaşındaki anaokulu çocukları bile vahşice – utanmazca – kör intikam duygularıyla türbana bulandı! (Basın 17.12.19)

Dinci – siyasal islamcı AKP iktidarı, vahşi Kapitalizmle işbirliği yapıp İslamın öz değerlerini çiğneyerek ulusal ekonomik varlıkları yandaş ve yabancı sermayeye özelleştirmeyle sattı.

Kamuda korkunç düzeyde yandaş kadrolaşmasıyla “liyakat“in zerresini bırakmadı.

Ülke korkunç borçlandırıldı. 2002 sonunda 129 milyar $ olan kamu borcu 450 milyar $’ı aştı.
Ulusal gelir 230 milyar $ iken 2018 sonunda 700 milyar $’da kaldı.. Kamunun dış borcu
450/129 = 3,5 kat büyürken, toplam ulusal gelir 700/230 = 3 kat büyüyebildi yalnızca..

Halkın bankalara borcu onlarca kez katlandı.
Gelir dağılımı iyileşmedi, bozuldu, Gini katsayısı hala .42’lerde.
Fitre – zekat ve cemaat – tarikat yardımları dışında yoksulluk için bilimsel politika üretilmedi.

IMF‘nin son gözden geçirme raporunda (Aralık 2019) şunlar kaydedildi :

  • Yıl sonu enflasyon 2019’da %13,5, 2020 ve 2021’de %12 olacağı,
  • İşsizliğin 2019’da %13.8, 2020’de % 13.7, 2021’de 12.9 düzeyinde beklendiği ..
  • Türk ekonomisinde bu yıl (2019) % 0.2, 2020’de ise % 3 büyüme öngörüldüğü…

Oysa 2018’de nüfus %1,47 büyüdü. 2019 için de aynı hız geçerli olursa, bu yıl %0,2 olarak gözüken büyüme gerçekte eksi %1,3’tür. Ülke büyümeyip küçülmekte, yoksullaşmakta, güçsüzleşmektedir gerçekte. AKP = Erdoğan, akıl dışı – gereksiz nüfus artışını akıl almaz biçimde teşvik etmektedir. Sonuç; kalabalık, niteliksiz, dincileştirilmiş…. bir topluluktur.

Merkez Bankası’nın yedek fonları (yaklaşık 40 milyar TL) ve kârı (yaklaşık 40 milyar TL) 2019 bütçesine aktarıldığı halde, Bütçe yasasında öngörülen 82 milyar TL açık, 125 milyar TL’ye çıkarıldı. Böylelikle 961 milyar TL öngörülen 2019 bütçesi, gerçekte 200+ milyar TL açık vererek Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı.

Geçtiğimiz haftalarda Saraya 108 m2 tek parça halı alındı, 324 bin TL..
162 asgari ücrete bedel!

AKP = Erdoğan‘ın örtülü ödenek harcamaları anormal şişmeye devam ediyor.

Dış politikada tam anlamıyla bataktayız.. Kendi nüfusu olmayan 8,1 milyon insana Türkiye bakıyor. Bunların 5 milyonu içeride, 3,1 milyonu Suriye sınırımıza yakın yerlerde. Bu rakam Türkiye nüfusunun %10’u ve dünyada bu denli ağır, ölçüsüz yük üstlenen ülke yok! Ülkenin demografik – kültürel – sosyal – etnik yapısı ağır ve çok tehlikeli biçimde değiştiriliyor.

Batı emperyalizmi şöyle ya da böyle AKP = Erdoğan‘ı tümü ile ele geçirdi ve “her istediğini” yaptırıyor! ABD açıkça, Erdoğan ve ailesinin malvarlığını araştıracağını dünya kamuoyuna açıkladı ve Erdoğan tek sözcük bile edemedi; ABD ile ilişkilerde “çooooooooooooooooook” yumuşayarak (!?) istenenleri uysalca – çaresizce yapmaya başladı..

Alın işte KANAL İSTANBUL.. Apaçık ABD dayatması ve Erdoğan tüm Türkiye’yi hiçe sayarak bu emperyalist projeye gövdesini siper etmiş durumda.. Apaçık, kendisini – partisini ve 83 milyonluk Türkiye’yi günü kurtarma pahasına ateşe atmaktan çekinmemekte..

  • ABD kılıcı ensesinde : Malvarlığını açıklarız!

Abdestinden kuşkun yoksa neden susuyor ve ısrarla açıklama yapman istenmesine karşın sessiz kalıyorsun?? Çık, haykır :

  • “Eyyyy Amerika, malvarlığımı açıklamazsan, namertsin!” desene! Neden diyemiyorsun?

Demokratik kurumsal mekanzimalar bir kurgu ile yok edildi Türkiye’de.
TEK ADAMA teslim edildi koca Türkiye. Hesap sormak, katılımcı karar almak olanaksız.

TEK ADAMI da türlü yöntemlerle suçüstü yakalayıp dosyaladın mı, artık koca Türkiye, 1 kişi üzerinden tam anlamıyla tutsak edilmiş oluyor..
***
30 Aralık 2019 Pazartesi, TBMM’ye Tezkere geliyor.. Anayasa md. 92 uyarınca Libya’ya asker yollamak üzere..

  • Sıra Mehmetçiğin kanına – canına mı geldi?

Sağduyulu – vicdanlı AKP’li vekil tükenmedi bu ülkede sanırız. 1 Mart 2003 Tezkeresinde 65 bin ağır silahlı ABD askerinin İskenderun limanından girerek Müslüman komşumuz Irak’ı kuzeyden işgaline TBMM izin vermemişti. Yüz dolayında AKP’li vekil, Başbakan Abdullah Gül hükümetinin istemine “hayır” diyebilmişti.

Tipiktir; ülkeyi batıran siyasetçiler dışarıda ulusalcı duyarlıklara dönük senaryolarla gündem değiştirerek ömürlerini uzatmaya çabalarlar. 30 Aralık 2019 günü, TBMM’de, vicdanlı – sağduyulu AKP’li vekiller için, Suriye’den ders almaksızın ülkemizi yeni bir kanlı senaryoya sürükleme sevdasına son verme sınavıdır.

  • Mehmetçik Libya’ya asla yollanmamalıdır.

    ****
    Göz yaşları içinde, telef edilen hukukçu kızı için ABBB Mansur Yavaş’a yakaran ve Uğur Dündar’a telefonda içini döken annenin dramı (SÖZCÜ, 26.12.19) bize bu dizeleri yazdırdı.

Muhalefet, artık sürdürülemez ve politik ömrü bitmiş bu iktidarın bir an önce ülkenin başından indirilmesi için etkin, demokratik kitlesel politikalar geliştirmek ve uygulamak zorundadır. Sonuç vermeyen genelgeçerden farklı.. Yeni, yepyeni, yaratıcı, birleştirici, yürekli, akılcı!

Kurtuluş tek başına olanaksız.. Örgütlü politik mücadele ile hep birlikte ve el ele!

Sevgi ve saygı ile. 28 Aralık 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Montrö Sözleşmesi Türkiye’nin güvenliği ve savunması için yaşamsal önem taşıyor!..

Montrö Sözleşmesi Türkiye’nin güvenliği ve savunması için yaşamsal önem taşıyor!..

Uğur Dündar
SÖZCÜ, 21.12.19

Tüm öngörüleri doğru çıkan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’dan Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi konusunda çarpıcı tespitler:

Sevgili okurlarım;

Tarafsız uzmanlar Kanal İstanbul Projesi‘nin gerçekleşmesi halinde İstanbul ve çevresi için felaket boyutunda ekolojik sorunlara neden olacağını öne sürüyor.

Ayrıca bu projenin uygulanmasıyla son derece ağır demografik ve ekonomik sıkıntıların ortaya çıkacağını iddia ediyorlar. Projenin bir ihtiyacı karşılamadığını, amacının rant yaratmak olduğunu vurguluyorlar. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da bilimsel bulgular ışığında bu projeyi “ihanetin ötesinde, bir cinayet” olarak niteliyor. Bugün, tüm öngörüleri doğru çıkan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ile yapacağım söyleşide, konunun stratejik önem taşıyan güvenlik boyutunu ele alacağım. Zira, Kanal İstanbul’un, Türkiye’nin savunmasında kritik öncelik taşıyan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin son bulmasına veya aleyhimize değişikliklere uğramasına yol açacağı hususunda ciddi endişeler dile getiriliyor.
★★★
UĞUR DÜNDAR (U.D.): Sayın Elekdağ, söyleşimize ABD ile Rusya arasında küresel bir mücadele alanı haline gelen Karadeniz havzasındaki gelişmeleri ele alarak başlayalım.

ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (Ş.E.): Sözünü ettiğiniz mücadelenin temelinde, NATO’nun doğuya doğru genişleme stratejisi ile Rusya’yı tekrar bir süper güç haline getirmek isteyen Putin’in Rusya’nın Sovyetler Birliği dönemindeki etki alanlarını tekrar kazanma politikasının çatışması var… Sovyetler Birliği döneminde Karadeniz’in Türkiye sahilleri dışındaki tüm kıyılarında Sovyet hakimiyeti vardı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ardından NATO’nun genişleme dalgasıyla Karadeniz sahillerinin büyük bir kısmı NATO üyesi Romanya ve Bulgaristan ile bağımsız ve Batı yanlısı Ukrayna ve Gürcistan’ın hakimiyetine girdi. Rusya, Soçi- Novorossiysk arasındaki 300 kilometrelik bir sahil şeridine sıkışıp kaldı. Bu ortamda Moskova’nın baskısından kurtulmak isteyen Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya alınması, ittifakın 2008 Bükreş Zirvesi’nde gündeme geldi ve bu iki ülkeye üyelik sözü verildi. İşte kıyamet bundan sonra koptu… Rusya böyle bir gelişmeyi önlemek için önce Gürcistan’ı parçaladı, sonra da Kırım’ı ilhak edip Ukrayna’yı bölme operasyonuna giriştiHalen Karadeniz havzasında ABD/NATO ile Rusya, çatışma rotasındalar. NATO’nun 70’inci yılını kutladığı Londra’daki zirve toplantısında Türkiye de dahil, ittifakın 29 üyesi Rusya’yı Batı dünyasının esas düşmanı olarak ilan ettiler. Ukrayna’nın egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunmasına verdikleri önemi vurguladılar. Ayrıca Kırım’ın Rusya tarafından işgalini asla kabul etmeyeceklerini açıkladılar. Karadeniz havzasında soğuk savaş yıllarında olduğu gibi çok gergin bir hava hakim… Bu gergin durumun ufak bir kıvılcımla tehlikeli biçimde tırmanması ihtimali göz ardı edilemez.

ABD, MONTRÖ’YÜ DELMEK İÇİN YOLLAR ARIYOR

(U.D.): Bir de ABD’nin Karadeniz’e kalıcı bir NATO deniz gücü oluşturulması projesi var…

(Ş.E.): ABD’nin, Rusya’yı kuşatma stratejisi uyarınca NATO kisvesi altında Karadeniz’de kalıcı ve etkin bir deniz kuvveti bulundurmak istediği ve böyle bir projeyi engelleyen Montrö rejimini delmek için yollar aradığı doğru… Fakat bu husustaki girişimlerini kendisi öne çıkarak değil, vesayetine giren Romanya’yı kullanarak yapıyor. Nitekim, Haziran 2016’daki NATO Savunma Bakanları Toplantısında Romanya, Karadeniz’de Ukrayna, Bulgaristan, Romanya, Türkiye ve ABD’nin katılacağı daimi bir NATO filosu oluşturma fikrini ortaya attı. Bu öneriye göre, ABD savaş gemileri NATO filosuna rotasyonla katılacaklar ve bu şekilde kıyıdaş olmayan ülke savaş gemilerinin Karadeniz’de 21 günden fazla kalamayacakları hakkındaki Montrö Sözleşmesi hükmüne riayet etmiş olacaklardı. Ukrayna ve Bulgaristan öneriyi kabul ettiler. Ancak bilahare, Bulgaristan’ın Moskova’nın baskısıyla öneriye karşı çıkması nedeniyle proje gerçekleşmedi. Fakat bu proje yine de gündemden düşmüş değildir.

Elekdağ, Montrö’yü hatırlattı, “Bu itibarla Boğazları kullanan gemileri Kanal İstanbul’dan geçmeye zorlamaya hakkımız yoktur.” dedi.

(U.D.): Şimdi, Montrö Sözleşmesi’nin Türkiye’ye güvenlik açısından neler sağladığını ve feshedilmesi (sona erdirilmesi) halinde neler kaybettireceğini inceleyelim.

(Ş.E.): Sözleşme Boğazlardan geçişte Karadeniz’e sahildar (AS: kıyıdaş) olmayan devletlere birçok kısıtlamalar getirmek suretiyle, Türkiye’nin güvenliği için gerekli koşulları yaratacak ve Rusya’nın güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dizayn edilmiştir. Karadeniz’de kıyısı olmayan devletler barış zamanında en az 8 gün önceden Karadeniz’e gidecek savaş gemilerinin sayısını, tipini ve geçiş tarihini Türk yetkili makamlarına bildirmeye mecburdurlar. Bu devletlerin Boğazlardan aynı anda transit geçecek gemilerinin sayısı 9’u ve tonajı da 15 bin tonu geçemez. Keza, kıyıdaş olmayan devletlerin Karadeniz’de bulunduracakları gemilerinin toplam tonajı 30 bin tonla sınırlıdır. Tek bir devlet için bu tonaj 20 bin tonu geçemez. Ancak, Karadeniz’deki en güçlü donanmanın tonajı sözleşmenin imzalandığı tarihteki en güçlü donanmanın tonajını 10 bin ton aşarsa 30 bin tonluk limit 45 bin tona çıkarılabilir. Bu durumda bugünün koşullarında söz konusu limit 45 bin tondur. Boğazlardan uçak gemileri ve denizaltılar geçemez. Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin barış zamanındaki hakları çok daha geniştir. Sözleşme’ye göre savaş halinde, Türkiye tarafsız ise muharip devletlerin gemileri Boğazlardan geçemez. Türkiye muharip ise savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini istediği gibi düzenler.

TÜRKİYE’NİN BOĞAZLARDAKİ DENETİMİ ORTADAN KALKAR

(U.D.): Peki, şimdi sözleşmenin yokluğunda Türkiye’nin nasıl bir durumla karşılaşacağını inceleyelim…

(Ş.E.): Montrö Sözleşmesi 20 Temmuz 1936’da, Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya tarafından imzalanmıştır. İtalya da 1938’de sözleşmeye katılmıştır. Sözleşmenin 28. maddesine göre, bu devletlerden biri tarafından fesih başvurusu yapılırsa, bu başvuru tarihinden itibaren sözleşme iki yıl daha yürürlükte kalacak ve taraf devletler yeni bir sözleşmenin hükümlerini saptamak üzere bir konferansta bir araya geleceklerdir. Bu konferansta yeni sözleşmenin 1982 Birleşmiş Miletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) hükümleri temelinde oluşturulmasının önerilmesi kesindir. Türkiye’nin, Boğazlar üzerindeki kontrol ve denetimini ortadan kaldıracak bu yoldaki önerilere kuvvetle karşı çıkması beklenmelidir. Rusya’nın tutumu da aynı doğrultuda olacaktır. Bu konferanstan bir sonuç çıkmayınca IMO’nun yardımıyla bir müzakere süreci başlayabilir. Ancak, böyle bir süreçten, Türkiye’nin karşısındaki denizci devletlerin hem adetçe çok hem de daha etkili olmaları nedeniyle ülkemizin güvenliğini ve çıkarlarını koruyabilen bir sözleşme çıkabilmesi mümkün değildir. Zira, karşımızdaki çoğunluk, Türkiye’ye BMDHS’nin 38. maddesinin 2. fıkrasındaki “transit geçiş rejimi” hükümlerini dayatacaklardır.

TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİ ARKA PLANA İTİLECEKTİR

(U.D.): Transit geçiş rejimi çok mu aleyhimize?

(Ş.E.): Evet!.. Bu rejimin uygulanması halinde geçişlerde Türkiye’nin güvenliğinin korunması arka plana itilecektir… Şöyle ki: Askeri gemilerin geçişlerine yönelik önceden bildirim usulü, transit geçiş sırasında ve Karadeniz’de bulundurulabilecek tonaj sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemeler ile Karadeniz’de kalış süresi üzerindeki sınırlama ortadan kalkacaktır. Yani, her tip ve tonilatoda savaş gemisi – uçak gemileri ve denizaltılar da dahil – hiçbir bildirime ve sınırlamaya tabi olmadan Boğazlardan geçecek ve süresiz Karadeniz’de kalacaktır. Yabancı savaş uçakları da Boğazlar üzerinden transit geçişte bulunacaklardır.

(U.D.): Bu felaket bir senaryo!.. Boğazlar yol geçen hanına dönüyor!..

(Ş.E.): Evet!.. Bu koşullarda, ABD,  istediği büyüklükte ve nükleer başlıklı balistik füzelerde donatılmış bir askeri deniz gücünü Boğazlardan geçirebilecek ve Romanya’da deniz üsleri kurabilecek. Karadeniz’i NATO/ABD gölüne dönüştürecek böyle bir gelişme, Rusya-ABD gerginliğini had safhaya taşıyacak ve global istikrarı tehlikeli şekilde bozarak bir kriz ortam oluşturacaktır. Rusya da en az Türkiye kadar böyle bir ortamın oluşmasını istemez. Bu münasebetle burada, Türk kamuoyuna pek iyi anlatılmayan bir hususu belirtmek isterim:

  • Montrö Sözleşmesi’nin aynen devamı Türkiye’nin güvenliği ve savunması için yaşamsal önemdedir. Sözleşme, dünya barış ve istikrarı için de paha biçilmez değerdedir. 

(U.D.): Böyle bir ortamda ABD, sözleşmenin feshini ister mi?

(Ş.E.): Montrö Sözleşmesi’ne taraf olmayan ABD, müttefiki Romanya vasıtasıyla fesih başvurusunu yaptırabilir. Ancak, ABD’nin bu yoldaki kararı, kendisiyle Rusya arasında her an sıcak gelişmelere yol açabilecek aşırı riskli bir kriz sürecine “angaje” olmayı göze almasını gerektirecektir. Ben bugünün koşullarında, özellikle Boğazların bekçiliğini NATO’ya üyeliği süren bir Türkiye yaptığı müddetçe ABD’nin sözleşmenin feshi yolunda bir girişimde bulunarak aşırı riskli bir kriz süreci yaratacağı kanısında değilim.

KANAL İSTANBUL ZORLAMASI MONTRÖ’YÜ İHLAL SAYILIR

(U.D.): Peki, Kanal İstanbul’un gerçekleştirilmesinin Montrö Sözleşmesi üzerinde ne gibi etkileri olur?

(Ş.E.): İktidar tarafından ve yandaş medyadan gelen seslere bakılırsa Boğazlardan geçen ticaret gemilerinin tümünün veya bir bölümünün Kanal İstanbul’a yönlendirileceği planlanıyor ve alınacak geçiş ücretlerinin 8 milyar doları bulacağı hesaplanıyor. Oysa, Montrö Sözleşmesi’ne göre, barış zamanında her devletin ticaret gemileri bayrak ve yükü ne olursa olsun Boğazlardan serbestçe geçebilecektir. Bu itibarla Boğazları kullanan gemileri Kanal İstanbul’dan geçmeye zorlamaya hakkımız yoktur. Türkiye tarafından vuku bulacak herhangi bir zorlama, Montrö Sözleşmesi’nin ihlali sayılacak ve durumu fırsat bilen Yunanistan sözleşmenin feshini gündeme getirecektir. Gemi geçişlerinden 8 milyar dolar ücret tahsil edileceği iddiasına gelince…
Bu rakamı 2017’de Boğazlardan geçen gemi sayısı olan 43 bine bölünce, her gemiden 180 bin dolar tahsil edilmesi gerekeceği gibi bir saçmalık ortaya çıkıyor.

(U.D.): Peki Montrö Sözleşmesi’ne göre geçişten ücret alınıyor mu?

(Ş.E.): Sözleşme Türkiye’ye “fener, tahlisiye ve sağlık resmi” alma yetkisi veriyor. Türkiye bu tahsilattan yılda 150 milyon dolar gelir elde ediyor. Geçiş ücretleri sözleşmede 1936’da 1.20 olan altın/frank kuru üzerinden belirlenmiş ve bu kur Türkiye tarafından 1982’ye dek değiştirilmeden uygulanmıştır. 1982’de belirlenen gerçek kur üzerinden hesaplanan ücretlerin reel olarak 10 kat arttığı görülmüştür. Ücretler buna göre saptanınca Yunanistan, İngiltere ve Rusya’nın itirazları başka devletler tarafından da benimsenmiş ihtilaf IMO’ya intikal etmiş. Burada tartışmanın büyüyüp Boğazların denetiminin Türkiye’den alınıp uluslararası bir komisyona devri önerisi gündeme gelince, Türkiye geri adım atarak reel ücretin % 25’ini almayı kabul etmiştir. 1994 yılında tekrarlanan ücretlerin güncelleştirilmesi girişimi aynı akıbete uğramıştır. Uzmanlarca yapılan hesaba göre, geçiş ücreti güncel altın kuru üzerinden belirlendiği takdirde Türkiye yılda 2.4 milyar dolar elde edebilecektir. Boğazlar trafiğini Kanal İstanbul’a yönelterek ücretleri güncelleştirmeyi amaçlayan bir girişimin daha öncekilerin akıbetine uğraması mukadder olduğu gibi, sözleşmenin feshinin tartışılmaya açılması riskini taşıdığı da vurgulanmalıdır.

(U.D.): Bir eksiğimiz kaldı. Bu da sözleşmenin tadiline ilişkin prosedür…

(Ş.E.): Montrö Sözleşmesi’nin 29. maddesindeki tadil prosedürü, Türkiye ile Rusya’ya Karadeniz güvenliği konusunda çıkarlarının örtüşmesi nedeniyle birlikte hareket ettikleri takdirde aleyhlerine olacak her kararı engelleme imkanını vermektedir.