İŞTE ALADAĞ GERÇEĞİ

İŞTE ALADAĞ GERÇEĞİ

portresi

Uğur DÜNDAR
SÖZCÜ
, 04.12.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Halk Arenası canlı yayını için gittiğim Adana’da, Aladağ faciasının ardındaki gerçekleri araştırdım. Görüştüğüm yetkililerden çok çarpıcı bilgiler aldım. Öncelikle soruşturmayı yürütenlerin tespitlerinin tarikat avukatının açıklamalarıyla hiç örtüşmediğini belirteyim. Örneğin avukat “İtfaiye yetersiz kaldı, sürgülü merdiveni de yoktu” diyor. Oysa Aladağ’da 2 itfaiye aracı var. İlk itfaiye aracı, bir yurttaşın yangın başladıktan 10 dakika sonra itfaiyeye giderek haber vermesi üzerine, derhal harekete geçiyor. Çağrı yapılınca diğeri de yardıma koşuyor. Ancak daha ilk araç müdahaleye başladığında yangın neredeyse tüm binayı sarmış bulunuyor. Sürgülü merdiven olmadığı iddiasına gelince… Peki, Aladağ’da yok da Anadolu’nun kaç ilçesinde değeri yaklaşık 2 milyon lirayı bulan bu itfaiye araçları mevcut? Hemen hemen hiçbirinde yok!.. Sadece çok katlı binaların olduğu kent merkezleriyle büyük ilçelerde bu tür araçlar görev yapıyor. Buna rağmen Aladağ’daki itfaiyeciler yangını söndürmeye çalışırken, beraberlerindeki 10-12 metrelik merdivenle birkaç çocuğu yanmaktan kurtarıyorlar…
*  *  *
Yangının çıkış nedeni; eski ve bakımsız olan elektrik tesisatındaki kısa devre… Kısa sürede yayılmasının nedeni ise, duvarların ahşapla (lâmbri) kaplı olması! Onların altına da yangın anında boğucu-zehirleyici gaz çıkaran petrol türevi maddeler döşenmiş!.. Tüm katlarda zemin, camilerdeki gibi halılarla dolu!.. Yani bina, hem yangının çıkmasını, hem de hızla yayılmasını kolaylaştıracak tüm özellikleri taşıyormuş!.. Buna karşın feci olay sırasında yangın tüpleri bulunmuyormuş. Sorumluların ifadesine göre, tüpler bir gün önce bakıma gönderilmiş! Konuştuğum yetkililer ‘Burası asla yurt olarak kullanılmamalıydı! Kesinlikle izin verilmemeliydi’ diyorlar…
*  *  *
Giriş katında alevler yükselince, yitirdiğimiz yavrular üst kattaki bir odaya sığınıyorlar. Yangın merdiveninin, henüz alevlerin ulaşmadığı bu odaya uzaklığı 5-6 metre… Ama onun kapısı da plâstik. Yani yanıcı özellikte!.. Talihsizliğe bakın ki, odanın bitişiğindeki elektrik panosu da kısa devre yapıp yanmaya başlıyor. Çocuklar oda kapısını açtıklarında, minicik bedenleri yoğun gaza dayanamıyor ve hemen kendilerinden geçiyorlar! Ardından oraya da ulaşan alevler, melekleri aramızdan alıp götürüyor!..
*  *  *
Sevgili okurlarım,
Öğrencilerimizi ve bir eğitmeni inanılmaz ihmaller sonucu kaybettiğimiz bu feci olaya “katliam” demeyelim de ne diyelim?
==================================
Dostlar,

Değerli araştırmacı gazeteci – yazar Sn. Uğur Dündar‘a bu çabası için teşekür ederiz. Facianın iler tutar, savunulabilecek hiçbir yanı yoktur. Örn. yangın tüplerinin “1 gün önce” (?!) bakıma yollanması.. İdeal koşullarda bakım firması, bakıma aldığı yangın tüplerinin yerine yedek (ikame) yangın tüpleri sağlamalıdır. Kaskolu araç bakım – onarımda iken sigorta firmasının müşterisine denk bir araç sağlaması bile ülkemizde düzenlenmiş iken, böylesi yaşamsal bir zorunluk gözden uzak tutulabilir mi? Ya da yangın tüplerinin götürülmeden yerinde bakım yapılması olanaksız değildir.. Yarısının götürülüp bakım – doldurma sonrası yerine konup öbür yarısının götürülmesi bir başka seçenektir..

Soruun köktenci çözümü için önerilerimiz de olacak :

TOKİ hızla, 1-2 yıl içinde ülkemizin yurt sorununu çözecek çağcıl – güvenli binalar yapmalıdır.
– Tarikat – cemaat yurt binaları ve işletmesi kamusallaştırımalıdır.
Yatılı Kuran kursları kapatılmalı ve Diyanet’ten alınarak yeniden Milli Eğitim Bakanlığı yönetimine verilmeli ve eğitim 4+4 sonrası 8 yıllık temel eğitim bittiğinde başlamlıdır.
– Her öğrencinin yaşadığı yere en yakın, ailesiyle kalabileceği uzaklıkta – yakınlıkta
okul yapılmalıdır.
– Sınırlı yerlerde yatılı İlk ve Ortaöğretim bölge okulları (YİBO) yeniden açılmalıdır.
– Eğitimde özelleştirme durudurulmalı, EĞİTİMDE BİRLİK DEVRİM YASASI
(Tevhid-i Tedrisat) uygulanmalıdır
.
– Kamusal nitelikli ve bütçeden karşılanan ulusal eğitim sistemi sektörde boşluk bırakmaksızın gereksinimi karşılamalı, tarikat – cemaatlara boş alan bırakılmamalıdır.
– Milli Eğitim Bakanından başlanarak tüm sorumlular yargı önünde bu facianın hesabını vermelidir.
– Çocuklarını kurban veren ailelere uzun süreli cömert düzeyde maddi – manevi destek, psikolojik danışmanlık hizmeti verilmelidir.
– Arkadaşlarını yitiren çocuklara da gerekli psikolojik destek yeter süre verilmelidir.
– Bu yurt binası onarılmadan korumaya alınarak ibretlik bir müze yapılmalıdır.
– Hizmetteki tüm yurt binaları başta olmak üzere, hastaneler, okullar, kamu binaları öncelikle ve en geç 1 ay içinde mevzuata – uluslararası standartlara uygun sağlık – güvenlik düzeyine getirilmelidir.
……
Sevgi, saygı ve yüreğimizin yangınıyla…
04 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

ALADAĞ Yangını ve Erdoğan’ın Gönlündeki Sultanlık Yangını

başlıklı makalemizi okumak için lütfen tıklar mısınız??

aladag_yangini_ve_erdoganin_gonlundeki_sultanlik_yangini

Mustafa Kemal’in tek kurşun atmadan dehasıyla kazandığı zafer!.

Mustafa Kemal’in tek kurşun atmadan dehasıyla kazandığı zafer!..

2

Yıl 1922…
Mustafa Kemal ve askerlerinin 30 Ağustos Zaferi ile perişan ettiği Yunan Ordusu’nu adeta süpürerek 9 Eylül’de İzmir’e girmesi, müthiş bir Yunansever ve Türk düşmanı olan İngiltere Başbakanı Lloyd George’u çılgına çevirmişti… Türklere hâlâ ağır bir ders verme sevdasında olan Lloyd George, Sevr Antlaşması’na göre Boğazlar çevresinde oluşturulan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri tarafından savunulan “Tarafsız Bölge”nin uluslararası koruma altında olduğunu ileri sürerek Türk Ordusu’nun bölge sınırlarına girmesini savaş sebebi saydığını ilan etmişti.
Oysa, İzmir’in geri alınmasından sonra Mustafa Kemal’in öncelikli hedefi, batıda Misak-ı Milli hudutlarına ulaşmak için Doğu Trakya’nın da Yunan işgalinden kurtarılmasıydı.Ancak oraya giden yol Boğazlardan yani “Tarafsız Bölge”den geçiyordu. Bu durumda, bir İngiliz-Türk çatışması kaçınılmaz görünüyordu. Lloyd George’a muhalif bakanların da yer aldığı İngiliz kabinesi, iki nedenle telaş ve paniğe kapılmıştı. Birincisi; I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere, bölgeden muharip güçlerinin büyük kısmını çekmiş, İstanbul’da ve Çanakkale çevresinde düşük düzeyde kuvvetler bırakmıştı. Bu nedenle savaşa hazır değildi. İkincisi, kısa süre önce yaşadığı Dünya Savaşı’nın açtığı derin yaraları hâlâ sarmaya çalışan İngiliz halkı tekrar savaşmak istemiyordu.
* * *
Osmanlı Hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra barışı getireceği umuduyla Mondros Mütarekesi’ni imzalamış ancak mütarekenin barış getirmediğini ve galip devletlerin Osmanlı topraklarını işgale devam ettiklerini görmüştü. 13 Kasım 1918’de galip devletlerin 61 parçalık donanması Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul önünde demirlemiş ve işgal kuvvetlerini karaya çıkartmıştı. Türk halkının varını yoğunu ortaya koyarak ve bir nesli feda ederek savunduğu Çanakkale’nin düşman donanması tarafından rahatça geçilip işgal edilmesi, Türk halkını derin bir üzüntüye boğmuş, kalbini kanatmıştı. Ne var ki, Osmanlı Hükümeti’nin 20 Ağustos 1920’de imzaladığı Sevr Antlaşması, Türk halkı için daha onur kırıcı sonuçlar doğurmuş ve İngiltere ile müttefiklerinin Boğazlar ve İstanbul üzerindeki hakimiyetini pekiştirmişti. (AS : Sevr Antlaşması’nın tarihi 20 değil 10 Ağustos 1920 olacak..)
* * *
İngiltere İmparatorluğu’nun Çanakkale’de ağır yenilgiye uğramasını hazmedemeyen Lloyd George, İstanbul’u ve Boğazları geri ve barbar bir ırk olarak gördüğü Türklere bırakmamakta kararlıydı. Bu amaçla Mustafa Kemal’le savaşı şöyle savunuyordu:“Gelibolu Yarımadası’nın Türklerin eline geçmesine asla izin vermeyiz. Orası dünyamızın en önemli stratejik noktasıdır. Boğazların Türkler tarafından kapatılması, savaşı iki yıl uzatmıştır. Türklerin Gelibolu Yarımadası’na sahip olmaları akıl almayacak bir şeydir ve bunu önlemek için savaşmalıyız.”
Winston Churchill de, Lloyd George’u şu ifadelerle destekliyordu: “Asya’yı Avrupa’dan ayıran derin su çizgisi önemli bir çizgidir ve bunu tüm gücümüzle emniyete almamız gerekmektedir. Türkler Gelibolu Yarımadası ile İstanbul’u alırlarsa, zaferimizin tüm meyvelerini kaybetmiş oluruz!..”
* * *
İngiliz Hükümeti savaş kararı almıştı ama İngiliz halkı savaşmak istemediğine göre, savaşacak asker bulmak lazımdı. Bu maksatla 15 Eylül’de tüm İngiliz dominyonlarına Lloyd George imzalı telgraflar gönderildi. Ertesi gün, gazetelerde yayınlanan hükümet bildirisinde, “Müslüman Türkiye’nin İngiltere ile müttefiklerini büyük bir yenilgiye uğrattığı kabul edildiği takdirde, Müslüman dünyasının bundan esinlenerek sömürge yönetimini üstünden atmak için cesaret bularak ayaklanacağı”vurgulanıyordu.
Tam bu sırada, Fransızlar ve İtalyanlar Tarafsız Bölge’nin ön cephesindeki askerlerini çekerek İngiltere’yi yalnız bıraktılar. Arkadan, dominyonlar asker gönderme eğiliminde olmadıklarını açıkladılar. Hindistan, Kanada ve Avustralya Londra’nın talebini reddediyor, Güney Afrika cevap dahi vermiyordu. Sadece, Yeni Zelanda ve Newfoundland olumlu cevap verdiler.
* * *
Dışişleri Bakanı Lord Curzon 23 Eylül’de Paris’te, Fransa Dışişleri Bakanı Poincare ve İtalya Dışişleri Bakanı Sforza ile görüştü ama onları savaşa ikna edemedi. Ünlü tarihçi David Fromkin, “Barışa Son Veren Barış” adlı eserinde, bu durumda düş kırıklığına uğrayan Lord Curzon’un yan odaya geçip, çaresizlikten ağladığını yazar!..
Ancak giderek artan olumsuzluklar Lloyd George’u etkilemedi. Nitekim, hükümet 23 Eylül’de, Çanakkale’ye ilave savaş gemileri ve hava kuvveti ile Aldershot, Malta, Mısır ve Cebelitarık garnizonlarından kara kuvveti gönderme kararı aldı. Bu esnada Türk ordusu “Tarafsız Bölge”yi kuşatacak şekilde ilerliyordu. Yunan Ordusu’nu ezip geçen Türk askerlerinin ve komutanlarının morali zirvedeydi. Yakın çevresinden Mustafa Kemal’e “Selanik’i de geri alalım” yolunda telkinler yapılıyordu.
* * *
27 Eylül’de İngiliz Hükümeti, İşgal Orduları Başkomutanı General Harrington’a, “Tarafsız Bölge”nin boşaltılmasının Britanya İmparatorluğu’nu utanç verici duruma düşüreceği ve bu nedenle Mustafa Kemal’e orayı çevrelemekten vazgeçmediği takdirde, ordusuna ateş açılacağı ültimatomunun verilmesi talimatını gönderdi.Ancak, General Harrington, serinkanlı bir muhakemeyle ültimatomu Türk tarafına iletmedi. Zira karşısında savaş deneyimi kazanmış 40 bin kişilik bir ordu vardı. İzmit civarındaki Türk Ordusu’nun mevcudu da 50 bindi…
* * *
Bu sırada cephede garip bir olay yaşanıyordu. Türk birlikleri İngiliz savunma hatlarına doğru resmi geçit düzeninde “rap…rap…rap…” sesleriyle ilerliyordu. Başkomutan Mustafa Kemal’in talimatı uyarınca, ilk ateş edenin kendileri olmayacağını belirtmek için askerler tüfeklerini omuzlarına dipçikleri yukarı, namluları aşağı gelecek şekilde asmışlardı. Bu görüntü İngilizler için ürkütücü ve sinir bozucuydu. Dalga dalga ilerleyen binlerce Türk askeri, bir süre sonra dikenli teller arkasından şaşkın bakışlarla kendilerini izleyen İngiliz askerleriyle yüz yüze geldi. Artık General Harrington’un Mustafa Kemal’le bir uzlaşma zemini aramaktan başka çaresi kalmamıştı…
* * *
Mustafa Kemal her zamanki gerçekçiliğiyle serinkanlı hareket ederek, meselenin siyaset yoluyla çözümlenmesine karar verdi. Doğu Trakya’nın Meriç’e kadar Türkiye’ye bırakılması şartıyla, Mudanya’da mütareke görüşmelerine başlanmasını kabul etti. 11 Ekim’de noktalanan görüşmelere göre, Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşa son veriliyor, Yunanistan Doğu Trakya’yı Türkiye’ye bırakıyor, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nda dar bir kıyı şeridi “Tarafsız Mıntıka” olarak kabul ediliyor ve önemli konular toplanacak barış konferansına bırakılıyordu.
Böylece İngiltere’nin Batı Anadolu’yu Yunanistan’a verme politikası iflas etti. Bu politikanın mimarı Başbakan Lloyd George da, Türklere karşı sınırsız düşmanlığının ve hatasının bedelini, istifaya mecbur kalarak ve siyaset sahnesinden silinerek ödedi.
* * *
Tarihe 1922 Çanakkale Krizi (The Chanak Affair) olarak geçen bu süreç, Atatürk’ün, asker ve devlet adamlığı vasıflarını ortaya koyarken, aynı zamanda gerçekçi olma, riski iyi hesaplama, duygularına kapılmama ve ölçülü hareket etme niteliklerini -üstelik tek kurşun atmadan- bir kere daha gözler önüne serdi.
İzmir’in kurtuluşunun 94. yıldönümünde, Cumhuriyetimizin kurucusu, ulusal bağımsızlığımızın ve Türklük şuurunun mimarı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anmayı görev biliyor, onun aziz hatırası önünde minnet ve şükran duygularıyla eğiliyorum.
Ne mutlu, Türküm diyene!..
* * *
Sevgili okurlarım,
Okurken insanın tüylerini ürperten, gözlerini yaşartan araştırmanın sahibi bilge diplomat, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’a teşekkür ediyor, İzmir’i kurtaran 9 Eylül Zaferi’ni bir kez daha kutluyorum.

Uğur DÜNDAR
SÖZCÜ, 09.09.2016

===========================================

Dostlar,

Cumhuriyetimizin yetiştirdiği aydınlık kişiliklerden biri de hiç kuşku yok çoook başarılı gazeteci – yazari bol ödüllü… Sayın Uğur Dündar..

Pek çok yazısı gibi bunu da çok anlamlı ve değerli bulduk ve 9 Eylül 1922 tarihli görkemli zaferimizin 94. yılında kendisine teşekkür ederek paylaşmak istiyoruz..

Bir minik maddi hata düzeltmesi yaptık metin içinde..

Bir de ekleyelim ki, Büyük ATATÜRK‘ün öncülüğünde Türk Milleti olarak bu büyük utkumuz (zaferimiz), o dönemin dünya devi ve jandarması, günümüzün ABD’sinin rolündeki İngiltere’de Başbakan Lloyd George‘un istifa etmek zorunda kalması sonucunu da doğurmuştu..

Sevgi ve saygı ile.
09 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Şükrü Elekdağ: Alman Parlamentosu’nun kararı adaletsiz ve ahlak dışıdır!..

Dr. Şükrü Elekdağ:
Alman Parlamentosu’nun kararı
adaletsiz ve ahlak dışıdır!..

SÖZCÜ, 4 Haziran 2016
Uğur DÜNDAR

Sevgili okurlarım,

(AS : Bizim önemli katkımız yazının altındadır…)

Alman Meclisi, 1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak niteleyen bir kararı 2 Haziran 2016 günü onayladı. Başbakan ile yardımcısının ve Dışişleri Bakanı’nın katılmadığı oylamada karar, bir çekimser ve bir ret oyuyla, yani hemen hemen oy birliğiyle kabul edildi.

“1915-16 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler ve Öbür Hıristiyan Azınlıklara Uygulanan Soykırımın Hatırlanması ve Anılması” başlıklı bu kararın içeriğini 26 Mayıs’ta bu sayfada öngörüleri daima doğru çıkan bilge diplomat, Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ile yaptığım söyleşide özetlemiş ve değerlendirmiştik. Sayın Elekdağ, Federal Meclis’in kararı kabul etmesi halinde, uluslararası hukuku, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadını ve Alman Anayasası’nı ihlal edeceğini de vurgulamıştı.

sukru-elekdag-ugur-dundar

Parlamentonun onayından sonra kendisine “Sizce Ankara, Almanya’nın ‘hasmane’ kelimesinden başka şekilde değerlendirilmesi mümkün olmayan tutumuna nasıl mukabele edecek?” sorusunu yönelttim. İşte yanıtları:  

TÜRKİYE’Yİ KARALAMAK İÇİN ALINMIŞ SİYASİ BİR KARAR

Dr. ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (Ş.E.): Önceki söyleşimizde, Almanya’nın, Ermeni tezlerinin dünyaca kabul edilmesini öngören bir devlet politikası izlediğini vurgulamış, bunun önde gelen nedeninin de, Yahudi soykırımı suçunu işleyerek dünyanın en iğrenç suçunun faili olmuş olan Almanya‘nın bir suç ortağı aradığını ve Türkiye’yi bu role en uygun aday görmesinden kaynaklandığını belirtmiştim. Evet, tekrar edeyim… Almanya suçunu paylaşacak tarihi ortak arıyor ve vicdanını temizlemek için Ermeni soykırımını destekleyerek Türk Milleti’nin tarihini haksız ve asılsız iddialarla kirletmeye çalışıyor. Almanya, ayrıca, Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlamak suretiyle, hem Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin önünü kesmek, hem de Almanya’da yaşayan Türklerin milli şuurunu örseleyerek onların Alman toplumuna entegrasyonunu kolaylaştırmak istiyor. Detaylı şekilde izah ettiğim bu hususları tekrar ele almayacağım. Ancak, Türk halkının dost ve müttefik bir ülke olarak baktığı Almanya’nın parlamentosunun, sırf siyasi amaçlarla Türkiye’nin tarihini karalamaya, tahrif etmeye kalkışmasının, çok yakışıksız, adaletsiz ve ahlak dışı bir hareket tarzı olduğunu vurgulamak isterim. Ankara’nın tepkisine gelince, bunun artık “klasikleşen”, Berlin’deki Büyükelçimizi istişare için Ankara’ya çağırmak, bir süre sonra da geri göndermek şeklinde tecelli edeceği söylenebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın, Almanya’nın bu tutumunun karşılıksız bırakılmayacağı anlamındaki ifadeleri ve Dışişleri Bakanlığı’nın, “Bu dayatmaya karşı, hukuki yollar dahil her türlü imkân kullanılarak direnilecektir.” yolundaki açıklaması, şu safhada söylenebilecek isabetli sözler… Ancak bunların “retorik”ten (kulağa hoş gelen aldatıcı ifadeler) ibaret kalmaması lazım. 

ERMENİ PROPAGANDASININ MERKEZ ÜSSÜ ALMANYA

UĞUR DÜNDAR (U.D.): Beni derinden hayrete düşüren bir husus, 630 üyeden oluşan Federal Meclis’in, sadece bir “hayır”, bir de “çekimser” oy eksiğiyle, blok halinde Türkiye’yi soykırımla suçlamasıdır. Burada bir garabet var!.. Berlin Büyükelçiliğimiz muhakkak ki, Alman milletvekilleri nezdinde bir ikna faaliyetinde bulunmuştur. Ama aldığı sonuç kocaman bir sıfır…

(Ş.E.): Üstünde durulması gereken husus şudur: Avrupa’da Ermeni lobisinin en kuvvetli olduğu ülke Fransa’dır. Buna rağmen Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan 29 Ocak 2001 tarihli yasa, 577 üyeli Ulusal Meclis’te oturuma katılan 50 milletvekilinin oylarıyla kabul edilmiştir. Yasanın 348 üyeli Senato’da kabulü de 40’a karşı 164 oyla olmuştur. Yine Fransa’da sözde Ermeni soykırımının inkârının (AS : “inkâr” sözcüğü, İngilizce metindeki “denial” ın karşılığı olarak yanlış kullanılıyor.. Soykırım oldu ama biz “inkâr” ediyoruz.. anlamı çıkıyor. Doğru çeviri “red” sözcüğü olmalıdır. Soykırım suçlamasını “inkâr” değil “reddediyoruz” çünkü böyle bir şey yapmadık…) cezalandırılmasına ilişkin Boyer Yasası’nın Ulusal Meclis’te kabulü, oturuma katılan 45 milletvekilinden 38’inin oylarıyla gerçekleşmiştir. Bu duruma karşılık, Alman Federal Meclisi’nde tüm milletvekilleri, hemen hemen hiç fire vermeden, Türkiye’yi soykırımla suçlamışlardır. Bunun nedeni, Ermenistan lobiciliğinin fiilen Alman Devleti tarafından yapılmasından ve egemen görüşe tüm milletvekillerinin ayak uydurma zorunluğunu duymalarından ileri gelmektedir. Altını kalın çizgilerle çiziyorum. Alman hükümetleri, Almanya’yı Ermeni propagandasının merkezi/üssü haline getirmişlerdir. 26 Mayıs tarihli söyleşimizde Almanya’nın Ermeni soykırım propagandasını nasıl yürüttüğünü teferruatlı bir şekilde izah etmiştim.

(U.D.): Ankara’nın tepkisinin “retorikten” ibaret olmaması dediniz… Açar mısınız?..
 

2001 YILI ERMENİ SORUNUNDA MİLAT OLDU

(Ş.E.): Hükümet, Türkiye’nin tepkisinin ne olacağını değerlendirirken, şu gerçeği dikkate almalıdır. 2001 yılında Fransa Ulusal Meclisi’nde kabul edilen Ermeni soykırımını tanıma yasasına karşı, Türkiye’nin Fransa’ya güçlü bir diplomatik çıkış yapamamış olması, diğer ülkelerin parlamentolarının da benzer kararları kabul etmelerine yol açmıştır. Bu anlamda, 2001 yılı, Ermeni sorununda bir milat oluşturmuştur. 2001 yılına kadar Ermeni iddialarını soykırım olarak niteleyen parlamento sayısı 10 iken, 2007 yılına gelindiğinde bu sayı ikiye katlanmıştır. AB’nin patronu ve küresel bir aktör olan Almanya Federal Meclisi’nin bu girişimi de, diğer ülkeler parlamentolarını benzer kararlar almaya teşvik edecektir. Böyle bir gelişme de, Ermenistan’ın tezinin, “tarihsel açıdan kanıtlanmış bir olgu olduğu” iddiasını kuvvetlendirecektir. Bu bakımdan, Türkiye’nin tepkisinin caydırıcı unsurlar içermesi önem taşımaktadır. Aksi takdirde, yani uluslararası alanda Türkiye’yi soykırımla suçlamanın hiçbir maliyeti olmayacağı algısı doğarsa, “çorap söküğü” etkisiyle birçok ülke Almanya’yı örnek olarak alabilir.

(U.D.): Federal Meclis’in, Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik soykırım iddiasını Dr. Johannes Lepsius adlı Protestan din adamı tarafından hazırlamış olan bir rapora dayandırdığı anlaşılıyor. Bu denli ağır bir suçlama yapılırken, birçok tartışılmaz nitelikte kanıt gösterilmesi gerekmez miydi? 

95 YIL ÖNCEKİ SKANDALIN BİR BENZERİ YAŞANDI

(Ş.E.): Muhakkak ki gerekirdi!.. Ama, açık vermekten çekinmişlerdir. Çünkü ellerinde bir yetkili mahkeme tarafından sağlam bir kanıt olarak kabul edilecek bir belge yok. Olsa, böyle bir belgeyi, 1921’de Sadrazam Talat Paşa‘yı Berlin’de öldüren Ermeni militanı Tehliryan‘ın davasında mahkemeye sunarlardı. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı basını, Alman Genelkurmayı’nı Ermeni tehcirini Osmanlı Devleti’ne sadece önermekle değil, aynı zamanda yönetmekle suçlamıştı. Savaştan yenik çıkan Alman Hükümeti bu suçlamadan etkilenmiş ve Türk düşmanlığıyla ün yapmış papaz Lepsius‘a “Almanya ve Ermenistan, 1914-18” adlı, propaganda amaçlı, Almanları temize çıkaran, Osmanlıları suçlayan bir kitap yazdırmıştı. İşte böyle bir ortamda cereyan eden Talat Paşa Davası’nda, Alman hakimler, mahkeme safahatını maktul Talat Paşa‘yı suçlu, Ermeni katil Tehliryan‘ı da mağdur sandalyesine oturtacak şekilde kurgulayarak, Alman Devleti’ni temize çıkarmayı amaçladılar. Hesapları, mahkemenin Tehliryan’ı suçsuz bulan kararıyla, Alman Devleti’nin beraat ettirilmesi ve hakkındaki ithamlardan kurtarılmasıydı. Türkiye’de yaşamış olan ve olayları yakından bilen Alman subaylar yerine, olaylar hakkında ikinci elden bilgi sahibi olan Ermeni yanlısı kişiler mahkemeye tanık olarak çıkarıldı. Mahkemenin taraf tutan davranışına General Bronsart gibi Türkiye’de görev yapan ve görgü tanığı olmak isteyen Almanlar itiraz etti. Ama mahkeme, bu itirazları dikkate almadı ve verdiği kararla katili serbest bıraktı. Yani adalet, hak ve hukuk, siyasi nedenlerle katledildi. Talat Paşa mahkemesine benzeyen bir skandal ve adaletsizliğe 95 yıl sonra Alman Federal Meclisi’nin alet edilmesi büyük talihsizliktir. 

SANSÜRLENMİŞ RAPORA ATIFTA BULUNULUYOR

(U.D.): Gerçekten utanç verici… Peki, kararın gerekçesinde Lepsius’un raporuna verilen önem nereden kaynaklanıyor?

(Ş.E.): Gerekçede, Lepsius‘un, 1915 Temmuz/Ağustos aylarında İstanbul’da yürüttüğü araştırmalar sonucunda Ermenilerin durumu hakkında yazmış olduğu, fakat o dönemde askeri sansür nedeniyle Almanya’da yasaklanmış olan raporuna atıfta bulunuluyor. Lepsius raporunda, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Ermeni azınlığa karşı bir toplu kıyım tasarlayıp uyguladığı iddia etmişti. Ancak bu rapor, Lepsius’un İstanbul’da ziyaret ettiği ABD Büyükelçisi Morgenthau‘nun kendisine verdiği Amerikalı Protestan misyonerlerin uyduruk ve düzmece belgelerini kaynak olarak almıştır. Bu konuda Profesör Heath Lowry tarafından yapılan araştırmalar, Morgenthau‘un Lepsius‘e verdiği bilgileri aynı zamanda “İngiliz Savaş Propaganda Bürosu” tarafından 1916’da yayımlanan “Mavi Kitap”ın editörü konumundaki Viscount Bryce‘a da verdiğini göstermektedir. Yani, bugün artık tam bir savaş propaganda malzemesi olduğu ortaya çıkan Mavi Kitap ile Lepsius‘un raporunun dayandığı bilgilerin kaynağı aynıdır. Tekrar edeyim bu bilgi kaynağı da, tümüyle yalan veya yarı gerçek verileri nakleden ve çarpıcı tutarsızlıkları içeren Amerikalı misyonerlerin raporlarıdır. (Heath W. Lowry, The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story, ISIS Ltd. İstanbul, 1999) 

ÇIKIŞ YOLU ORTAK BİR TARİH KOMİSYONUDUR

(U.D.): Bu söyledikleriniz, Alman Meclisi tarafından alınan suçlayıcı kararın arkasında, hem dinsel yaklaşımın, hem de Türk karşıtlığının olduğu izlenimini veriyor.

(Ş.E.): Evet!.. Diğer Avrupalılar gibi, Almanların da Ermeni meselesine bakışlarında, geçmişin mirası Haçlı zihniyetinden kaynaklanan kör taassup, yani ırkçılık soslu Hıristiyanlık önemli bir rol oynuyor. Bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir husus da, Hıristiyan Kilisesinin, kendisini, aşılamış olduğu “Yahudi nefreti” düşüncelerden dolayı Yahudi soykırımından sorumlu görmesidir. Bu gerçeği, Papa XXIII. John da bir duasında dile getirmiştir. Bu suçluluk psikolojisinden kurtulmak içindir ki “Hitler, soykırımı Türklerden öğrendi” şeklinde propaganda yapılmaktadır. Batılı Hıristiyan devletler günahlarından arınmak için tarihte ilk soykırımını yapanların Hıristiyanlar değil, Müslüman Türkler olduğunu iddia etmektedirler. “Hitler’in soykırımını Türklerden öğrendiği” yolundaki tez, esasında “biz Hıristiyanlar böyle kötü şeyler yapmayız ama, bunu Türklerden öğrendik” diyerek, bir tür günahtan arınma metodudur. Yani, Yahudilerin gerçek düşmanı Hıristiyanlar değil, onları cinayet işlemeye teşvik eden Türklerdir. Burada çok önemli, fakat bilinmeyen bir gerçeği vurgulayacağım. Bu da, uluslararası koşulların, Türk-Ermeni sorununda bir uzlaşmayı kolaylaştırmak şöyle dursun, tam tersine düşmanlık ve husumet ortamının sürmesini körükleyici, teşvik edici bir niteliğe sahip olduğudur. Hal böyle olunca,

  • Türk-Ermeni ilişkilerini 101 yıl önce takıldığı yerden kurtarmak için inisiyatifin bizzat Türkiye ile Ermenistan’dan gelmesi zorunlu olmaktadır.

Bu gerçek hem Türkleri, hem de Ermenileri şu soruya yanıt aramaya zorluyor:

Böyle ortak bir girişime başvurulmazsa ne olur? Olacak olan şudur:

  • Ermeniler sürekli mağduriyet ve hakları yenilmişlik, Türkler ise dünya çapında bir haksızlık ve iftiraya uğramışlık hislerinden kurtulamaz. Bu koşullarda da iki ulus arasında uzlaşma ve barış bir hayal olur. Bu açmazdan çıkış yolu, Türkiye’nin önerdiği ortak tarih komisyonudur.

=====================================================

Dostlar,

Sayın E. Büyükelçi (1974-79 Dışişleri Müsteşarı) Dr. Şükrü Elekdağ‘ın SÖZCÜ yazarı
değerli gazeteci Uğur Dündar‘ın ustalıklı sorularına verdiği yanıtlar tarih belgeseli gibidir. Birkaç kez okunmalı, paylaşılmalı ve arşivlenmelidir.
Dışişleri ve ilgili kişi – kurumlar yabancı dillere çevirerek dağıtmalıdır..

Dışişleri Bakanlığı hemen bir resmi web sitesi açmalı ve
arşivlerimizdeki belgeleri bu sitede yayımlamalıdır.

Tayyip beyin habire “Arşivlerimiz açık, siz de açın.. “ demesi yetmiyor..

Türk arşivlerindeki kesin – net – tarihsel kanıtların belgelerini, özgün biçimi ve birkaç dilde çevirisi ile yayımlayınız. Bu amaçla görevli özel bir Devlet birimi kurunuz..

Siyasal tarih uzmanı bilim insanlarını, siyaset bilimcilerini, uluslararası ilişkiler uzmanlarını birikimli diplomatları, Türk Ermenilerini.. Türk Tarih Kurumu’nun eşgüdümüyle, Cumhurbaşkanlığının manevi korumasında (himayesinde) özel bir yasayla kurulacak
bilimsel olarak özerk bir devlet biriminde bir araya getiriniz.. Propaganda malzemesi ve yöntemleri geliştirsinler.. Dışişleri de uluslararası örgütüyle dünyaya yaysın..

Cumhurbaşkanlığının manevi korumasında (himayesinde),

ULUSLARARASI ERMENİ “SOYKIRIMI MI – TEHCİRİ Mİ” KONGRESİ 

düzenleyiniz İstanbul’da ya da başkent Ankara’da..

– Başınızı kısır çıkar çekişmelerinden,
– Başkanlık takıntısından,
– Milli Eğitim Bakanlığının adı ve milli eğitim müfredat içeriğinden,
– Zürriyeti çoğaltma ve aile planlaması uygulayan on milyonlarca insanımızı
İslamiyet dışı ilan etme,
– Esad’ın ülkesinde iç savaş çıkartmaktan…
…………………………….

vb. insanlığa karşı suçlardan.. benzeri saçmalıklardan kaldırınız ve
ülkemizin yaşamsal sorunlarına odaklanınız..
14 yıldır yarattığınız ciddi enkazı artık görünüz..

Türkiye, yarattığınız bu ağır enkazın altında kalırsa siz kurtulacak mısınız, nasıl ??

Yoksa başınız o zaman mı göğe erecek eeeeyyyyy AKP iktidarı ve “gönüllü kulları” ?? (*)

Sevgi ve saygı ile.
05 Haziran 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Not : Sn. E. Büyükelçi (1974-79 Dışişleri Müsteşarı) Dr. Elekdağ’ın yanıtında da
ayraç içine koyduğumuz önemli paragrafı bir kez daha aşağıda sunuyoruz..
Lütfen bu ciddi yanlışa artık bir son verelim…

  • “İnkâr” sözcüğü, İngilizce metindeki “denial” ın karşılığı olarak yanlış kullanılıyor..
    Soykırım oldu ama biz “inkâr” ediyoruz.. anlamı çıkıyor.
    Doğru çeviri “red” sözcüğü olmalıdır.
    Soykırım suçlamasını “inkâr” değil “reddediyoruz” çünkü böyle bir şey yapmadık…

(*) Terim, Étienne de La Boétie‘ye aittir.. (Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev..)
(Discourse on Voluntary Servitude, or the Anti-Dictator, 1552-53)

Atatürk siroza alkol nedeniyle yakalanmadı!..


(A. Saltık : Yazının altında bizim önemli katkılarımız var…)
Peki neden yakalandı?

Hemen söyleyeyim; parazitlerden!..
Bu güçlü iddianın sahibi sıradan biri değil. Yaşamını bilime adamış, parazitoloji ve mikrobiyoloji alanında makaleler, kitaplar yazmış, ayrıca katıksız bir Atatürkçü olan
Prof.Dr. Gülendame Saygı

Büyük Önder Atatürk’ün idrar yolları rahatsızlığına ve siroza sebep olan “Şistozoma” türü parazitleri, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki sıcak topraklarında görev yaptığı sırada, büyük olasılıkla da Kahire’de kapmış olabileceğini düşünüyor.
Onun kimi zaman at sırtında, hatta bazen yaya olarak yaptığı uzun yolculukların birinde, örneğin Kahire’ye giderken yıkandığı sudan, o coğrafyada çok yaygın olan parazitlerin bulaşmış olduğuna inanıyor.
“Sirozunun nedeni alkol değil, işte bu parazitlerdi.“ diyor.
Ulaştığı bulguları da yayınladığını, ancak bunların geniş toplum yığınlarına ulaşamadığını belirtiyor.
*  *  *
Bilindiği gibi Atatürk, siroza yakalanmadan önce idrar yolları tedavisi görmüş, hatta Avrupa’ya bile gitmişti. Gülendame Hoca, o dönemde Batılı doktorların, daha çok Kahire ve çevresinde görülen parazitlerden kaynaklanan hastalıklara teşhis koyabilecek bir bilgi ve pratiğe sahip bulunmadığını, bu nedenle Atatürk’ün hastalık nedeninin atlanmış olabileceğini söylüyor.

Prof. Saygı, araştırmalarını ilerletip çok sayıda belgeyi okudukça, Atatürk’ün sirozunun teşhis ve tedavisinde dehşet verici ihmaller olduğunu da görüyor. Örneğin karaciğerinde hastalık belirtileri ortaya çıktığında kendisini tedavi eden hekimlerin yaklaşık 6 ay süreyle karın bölgesini elle muayene ederek, karaciğerde büyüme olup olmadığını kontrol etmediklerini öğreniyor. Bunun “Atatürk’ten çekinme” olarak izah edilemeyeceğinin altını çiziyor.
Alman doktorların Atatürk’ün alkol sirozu olamayacağını açıklamalarının bile, tedavi ekibine “Acaba sirozun nedeni karaciğere yerleşen Şistozoma mansoni türü parazitler olabilir mi” sorusunu düşündürmediğini üzülerek fark ediyor.

Gülendame Saygı hocamıza göre; “Atatürk alkolden öldü” diyenler ya çok yanılıyor veya kasten böyle söylüyorlar!.. Böylece kocaman bir yalana alet oluyorlar!..
Oysa Büyük Önderin tüm sağlık sorunlarının altında, vatan topraklarını savunurken içinde yaşadığı kötü koşulların yattığını ve genç yaşta ölümünün de, o berbat ortamlarda kaptığı hastalıklardan kaynaklandığını öne sürüyor. Yani canını vatanına siper ettiğine yürekten inanıyor.

Akılları sıra ayyaş mayyaş diyerek asrın dehasını küçülteceklerini düşünebilen zır cahillere duyurulur!..

Uğur Dündar’ın Notu : İstiklâl Marşımızın büyük şairi Mehmet Akif Ersoy da,
alkol kullanmamasına rağmen Kahire’de siroza yakalanmıştı. Prof. Gülendame Saygı
‘Eğer ömrüm kaldıysa Allah benden alıp Mustafa Kemal’e versin’ diyen dindar Akif’e de hastalığın, büyük ihtimalle parazitlerden geçmiş olabileceğini düşünüyor.

==================================

Dostlar,

Bir başka açıklama da, Mustafa Kemal Paşa’nın cephelerde Sıtmaya yakalandığı ve yetersiz sağaltım (tedavi) nedeniyle birkaç kez nükseden hastalığı için yüksek miktarda Kinin kullanmak zorunda kaldığıdır. Bu ilacın yüksek dozunun Karaciğerde “Banti sendromu” denilen bir yetmezliğe yol açmış olmasıdır.

Ne yazık ki geriye doğru (retrospektif) post-mortem (ölüm sonrası) tıbbi tanı olanağı Atatürk‘ümüz için yok. Sıvı azotta (-195 derece) bedeni dondurulmuş olsaydı, doku örnekleri günümüz tıbbi tanı tekonolojisiyle inecelenebilir ve geriye dönük tıbbi tanı konabilirdi.

Şu kesindir ki; Mustafa Kemal’in Sofrası ülke sorunlarının mesai sonrasında da tartışıldığı, fazla mesai yapılan sosyal ortamlardır. Döneminin Beyin fırtınası masasıdır, hiç kimsenin bırakın 2 dubleyi, tek dubleyi geçmediği bilinmektedir. Herkesin kaşık – çatalının yanında not defteri ve kurşun kalem varlığı, SOFRA‘nın ciddiyetini, amacını ve yöntemini kanıtlamaktadır.

Dahası, Atatürk ülkesi için sabahlara dek çalışırdı. Sofra konukları, aldıkları notlar ertesi sabah ugulamaya kordu. Atatürk’ün sofrası, TÜRK DEVRİMİ’nin İŞLİĞİ (atölyesi-hamamı!) idi
Büyük Atatürk, “Sofra” dağıldıktan sonra aldığı notları değerlendirir, sabahlara dek çalışırdı.
Sigara – kahve – çay ile sabahlayan ve sabaha doğru “Nasılsa İsmet Başbakanlıkta görevinin başına gitmiştir…” diyerek geceler boyu tuttuğu Ülke nöbetini sabahları adeta İsmet Paşa‘ya güvenle devrederek birkaç saat kestiren ve bunca görkemli Devrimler yaparak insanlık tarihinde çok haklı bir yer edinen bir önderin ALKOLİK SİROZ olacak ölçüde çok alkol aldığı savının
en küçük bir inandırıcılığı olamaz..

Her şeyden önce Mustafa Kemal Paşa‘nın ülkesine ve halkına duyuğu sonsuz görev aşkı,
O’nu böylesine sorumsuz bir davranıştan alıkoyar. Epey bir bölümü Fransızca olan 4 bini aşkın kitabı özenle, çizerek, notlar alarak okumak, birkaç kitap yazmak, 15 yıl Cumhurbaşkanlığı yapmak… herhalde bir “alkolik” ile yan yana düşünülemeyecek olgulardır..
Hem Türk Devleti böylesi bir perişanlığa izin verir miydi??

Bu bağlamda web sitemizde daha önce yayımladığımız aşağıdaki 2 yazımıza da bakılmasını öneriririz :

1. ATATÜRK’ün SOFRASI (ATATURK’s night time dining table)
http://ahmetsaltik.net/2012/07/12/ataturkun-sofrasi-ataturks-night-time-dining-table/

2. Atatürk’ün Sofrasında konferans : Yeni Anayasa Tuzağı
http://ahmetsaltik.net/2013/05/17/ataturkun-sofrasinda-konferans-yeni-anayasa-tuzagi-prof-dr-ahmet-saltik/

Ayrıca                             :

Elazığ Cüzzam Hastanesi Başhekimi
olduğumuz 1980 başlarında, Sayın Prof. Gülendame Saygı ile kendileri Sivas’ta hoca iken yürüttüğümüz ortak bir bilimsel çalışma ile merhum
Prof. Türkan Saylan‘ın “ilginç-dramatik” öyküsünü de artık yazmalıyız.. Aradan 32 yıl geçti.. bizimle mezara gitmesin, ayrıca insanların gerçeği bilme hakkına saygı borcumuz da var…
Bizim bilimsel çalışma verilerimizi, Prof. Saylan ve ekibi Marmaris’te 9. Cildiye Kongresinde, kendilerininmiş gibi sunmuşlardı! Bu “aşırmayı” (intihali, bilim hırsızlığını!) görünce Gülendame hoca ve biz verilerimize dayalı bilimsel makalemizi Türkiye Parazitoloji Dergisinde yayımlamış ve bir dip notu düşerek;

  • “Bu çalışma, daha önce gerçek sahipleri olmayan kişilerce Marmaris’te 9. Cildiye Kongresinde sunulmuştur..” diye hazin durumu saptamak zorunda kalmıştık..
    Bu Derginin künyesi aşağıda :

    * Saygı G, Saltık A. Lepralı Hastalarda Bağırsak Asalakları. Türkiye Parazitoloji Dergisi
    7: (1-2); 53-57, 1984

    Sayın Prof. Dr. Gülendame Saygı hanımefendiyi, bir meslek büyüğümüz olarak
    saygı ile anıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
9 Nisan 2016, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Allah bunların da belasını versin mi Hüseyin??

Allah bunların da belasını versin mi Hüseyin??

portresi2

 

Ahmet HAKAN
Hürriyet, 17.08.2015

 

HÜSEYİN Kocabıyık adlı AK Parti milletvekili şöyle buyurmuş:

“Şehitlerimizin vebali HDP’ye oy verenlerin üzerindedir. Allah onların belasını versin.” 
Peki Hüseyin… Soruyorum sana :

– Seçimden hemen önce HDP’nin önemli isimleriyle Dolmabahçe’de buluşan anlı şanlı
iktidar yetkilileri vardı ya… Allah onların da belasını versin mi Hüseyin?
(AS: Gizli tutulan Oslo görüşmeleri bir yana; 10 maddelik Dolmabahçe uzlaşması
AKP – HDP imzaladı! HDP’liler ha bire buna uyulsun.. yeter.. diyorlar!?)

– HDP’li milletvekillerinin İmralı ile Kandil arasında mekik dokumalarına olanak veren bir devlet aklı vardı daha düne kadar. Şehitlerimizin vebali bu devlet aklının da üzerinde midir Hüseyin?

Öcalan güzellemeleri falan yapıyorlardı iktidarın anlı şanlı isimleri…
Söyle bakalım Hüseyin, Allah onları ne yapsın?

PKK’nın şehirlere onbinlerce silah yığınağı yaptığı yazılıp çiziliyor sizin gazetelerde.
Bu yığınağın yapılmasına ses etmeyen ve göz yuman bir devletimiz var. Gariban çocuklarının şehit edilmesinde hiç mi vebali yok bu devletin Hüseyin? Bir deyiver hele.

– Daha düne kadar “Öcalan iyi, Kandil kötü, HDP eh işte” diye ahkâm kesiliyordu.
HDP’ye oy verenlerin Allah belasını verecekse… Bu ahkâmı kesenlere Allah ne yapacak Hüseyin?

“Çözüm süreci, çözülme sürecidir” diyen MHP’ye “Bunlar çözümsüzlük istiyor,
kandan besleniyor” diyordunuz. Şimdi siz de “HDP’ye oy verenler şöyledir, böyledir” diyerek MHP gibi oldunuz. Daha iki ay öncesine kadar MHP’ye uzattığınız dilleri Allah ne yapsın Hüseyin?

“Bu iş artık müzakere ile çözülecek” demiyor muydunuz? “HDP bu ülkenin legal partisidir” demiyor muydunuz? Sırrı Süreyya ile Meclis’te kahkaha atmıyor muydunuz? İmralı Heyeti
sizin sayenizde gitmiyor muydu İmralı’ya? Ne yani, siz temize çıktınız da HDP’ye oy verenler mi suçlu oldu Hüseyin?

“Silahlı mücadele bitti, silahlara veda, 35 yıllık sorun çözüldü” diye manşetler salladınız durdunuz. Milli iradenin % 13’ü de “Madem sorun çözüldü, madem silahlara veda edildi,
biz de oyumuzu HDP’ye verelim” dedi… Allah niye bu nedenle bu insanların belasını versin ki vicdansız Hüseyin?

– Şehitlerin hesabını HDP’ye oy veren milyonlardan sormak caizse Hüseyin…
Azıcığını da sizden sormak niye caiz olmuyor ki Hüseyin? Ha Hüseyin?

*****

BUNLAR SANDIKLA GİTMEZ DİYENLERE SESLENİYORUM

– İKİDE bir o şom ağzınızı açıp “Bunlar sandıkla gitmez birader” diyerek bilmiş bilmiş konuşmaktan vazgeçin.
– Siz böyle boş boş konuştukça… Ahali sandığa gitme iştahını, demokratik yollarla götürebilme azmini, zafer umudunu yitiriyor.
– Verilen oylar, bunları iktidardan tartışmasız bir şekilde alaşağı edecek ama bunlar gitmeyecek, öyle mi?
– Sen önce bunları iktidardan götürecek tartışmasız sandık başarısını ortaya koy…
Bak bakalım, isteseler de, istemeseler de tıpış tıpış nasıl da gidiyorlar.
– Ortada bir seçim başarın yok, tartışmasız bir şekilde yenmeyi becerememişsin,
sandıktan güm diye çıkmamışsın… Adamlardan gidecek gibi davranmalarını istiyorsun.
– Niye gidecek gibi davransınlar aslanım? Adamlar %40 küsur oy almışlar.
En yakın rakiplerine %15 fark atmışlar. Niye gidecek gibi davransınlar?
– Çalış, çabala. Milleti ikna et… Oylarını artır. Sandıkları patlat.
Bak bakalım ondan sonra gidiyorlar mı, gitmiyorlar mı?

Varsa gücün, indir bunların oylarını %25’e… Öyle bir giderler ki…
Arkalarında sadece bir toz bulutu bırakırlar. En başta en baş yalakaları terk eder bunları.

*****

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN MEYDANLARA ÇIKMASI
NEDEN ETKİLİ OLAMIYOR?

OLAMIYOR, çünkü… Artık bir hikâyesi kalmadı.
Olamıyor, çünkü… Ne istediğini açıkça söyleyemiyor.
Olamıyor, çünkü… Cumhurun başı olarak cumhurun sadece bir kısmının partisini övüyor.
Olamıyor, çünkü… Akıllara “Ne yani, Davutoğlu yeterli olamıyor mu” sorusunu getiriyor.
Olamıyor, çünkü… Ortada zerre kadar mağduriyeti söz konusu değil.
Olamıyor, çünkü… Yaptığıyla diğer partilere açıkça haksızlık yapmış oluyor.
Olamıyor, çünkü… Ahali, sonu belirsiz bir fiili durumdan ürküyor.
Olamıyor, çünkü… Ahali “Biz seni cumhurbaşkanı yaptık, niye yetinmiyorsun ki”
diye düşünmeden edemiyor.

*****
NE OLDU BİZİM BAROMETRE?

– SOKAKTA arkamdan “Barometrede durum ne” diye bağıranların şahsında merak eden
herkes için yazıyorum:
– Bizim barometre sizlere ömür. Vefat etti. Toprağın altına girdi.
– İşlevsiz bırakıldı, darmadağın edildi, hırpalandı, çekiştirildi, ters köşelere yatırıldı.
– 32 günlük büyük oyunun kurbanı oldu.
Ömer Çelik‘in umut vermesine, Haluk Koç’un tebessümüne aldandı.
Barometre yok artık.
Çünkü… %100 seçim var.
Ve bu konuda kimsenin en küçük bir kuşkusu bile yok.

*****

YENİ BİR TREND: YETİŞKİNLER İÇİN BOYAMA KİTABI

SON zamanlarda herkesin elinde bu kitaplardan var. Nakış işler gibi, kazak örer gibi,
dantel yapar gibi… Bu kitapları boyuyorlar. Bilhassa kadınlar. Ben yapanların yalancısıyım… Diyorlar ki: Bir tam sayfa boyama, bir kutu antidepresan etkisi yapıyor.

– Fakat vaktin olacak ağa… Zira bir tam sayfalık boyama işini en az 7 saatte bitirebiliyormuşsun.
– Yapanların en büyük şikâyeti renkli kalemlerin azlığından yana…
Diyorlar ki: “Renkli kalemlerdeki renk sayısı hayli sınırlı. Artsın istiyoruz.”
– Nereden mi bulacaksınız? DVD, CD ve kitap satan büyük mağazalarda…
Olay o kadar popüler olmuş ki…
Bu mağazalarda “Yetişkinler için boyama kitapları” başlıklı reyonlar oluşturulmuş.

======================================

Dostlar,

Ahmet Hakan’ın son yıllarda yazdığı en başarılı yazılardan biri..
Kendisini kutluyor ve paylaşıyoruz bu makalesini.

Gökten 3 elma düşmüş..
Biri bana, biri sana..
3. sü kime dersiniz??

İletinin asıl muhatabı CHP üstüne düşeni eksiksiz yapacak mı?
Özellikle son 7 Haziran 2015 seçiminde oy kullanmayanlar bu kez belirleyici olacak.
Onlar AKP’nin militan seçmenleri değil.. AKP’ye oy vereceklerin tamamı, ölüsüyle – dirisiyle (FG : Ölülere bile oy kullandıracaksınız.. buyurmuşlardı!) AKP’ye 18,8+ milyon oy
boca ettiler.

HDP ve MHP’den alınması düşünülen birkaç % puanlık oy,
HDP baraj altına inmezse AKP’yi kurtaramayacaktır.
Çünkü kendi tabanında, artık saklanamayan ciddi bir erozyon yaşanmaktadır.

Bu kez belirleyici olan, şu veya bu nedenle küsen, tembellik eden ama AKP’li olmayan,
büyük çoğunluğu CHP’li olan 9+ milyon seçmen kitlesidir. CHP, ne yapıp edip bu kitlenin
en az yarısının oyunu almalıdır. Doç. Ümit Kocasakal gibi, Uğur Dündar gibi,
Prof. Metin Feyzioğlu, Prof. Kemal Alemdaroğlu, 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ… gibi halka malolmuş yepyeni adayları da taban yoklaması ile milletvekili aday listesine alarak.
Soldaki “küçük” partilerle ittifakın bir yolunu mutlaka bularak.. üstüne basa basa vurgulayarak..

– MHP ile hatta uygun yerlerde HDP ile bile seçim işbirliğine girerek..

Seçim propagandalarında RTE – AKP’nin PKK ve IŞİD ile mücadeledeki takiyyesini,
7 Haziran sonuçlarını tanımayarak ülkeyi ateşe attığını, kan döktüğünü…
AKP bu kez de iktidar olursa ülkenin ve halkın başına neler geleceğini somut, tane tane, çırılçıplak anlatarak..

Her seçim bölgesinde (ilde) AKP’nin şansını en aza indirecek biçimde
bir akıllılıkla seçmen
oy kullanır ve katılım da %90-95 olursa,
bu AKP’nin (ve de RTE’nin) sonu olacaktır.. Haydi Türkiye!

Sevgi ve saygı ile.
19 Ağustos 2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com