Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 05 Mayıs 2020


Birleşmiş Milletler bursu ile gittiğim ABD’den 1966 yılında döndüğümde, SBF’de ve ODTÜ’de kadro olmadığı için Prof. Nusret Fişek’e başvurdum ve onun desteği ile İhsan Doğramacı tarafından öğretim görevlisi olarak o zamanlar Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi olan Hacettepe’ye atandım.

Dönem, Avrupa’da özgürlük rüzgârlarının estiği, Fransa’daki öğrenci ayaklanmalarının bütün dünyayı etkilediği, Türkiye’de de özgürlükçü 1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemdi.

Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’ni üniversiteye dönüştürmek için Sosyal Bilimlere gereksinme duyan Doğramacı, beni sadece Sosyal Çalışma Yüksek Okulu kurmak için değil, Nusret Fişek ve Doğan Karan’la birlikte gerçekleştirmeye çalıştıkları, Tıp’ta devrim yapmaya yönelik olan yeni eğitim programını düzenlemekle de görevlendirmişti.

Bütün Tıp ve benzeri sağlık bilimleri ile ilgili eğitimleri Türkiye’de ilk defa kredi sitemine geçirmiş, hepsine zorunlu olarak sosyal bilim dersleri koymuş, Sosyal Tıp hizmetlerini, özellikle de Halk Sağlığını ön plana alan devrimci bir programa başlamıştık.

Bu arada Nusret Fişek, Ankara’dan başlattığı pilot uygulamaları tüm ülkeye yayan “Sağlık Ocakları projesini de başarıyla gerçekleştiriyordu.

Bütün bunları Doğramacı’nın “1961 Anayasası” ve “1968 ruhu” bağlamındaki özgürlükçü ve demokrat “kararlılığı(!) ile yapabiliyorduk.

Doğramacı, beni ayrıca öğretim görevlilerinin, asistanların, öğrencilerin ve bütün hizmetlilerin de üniversite yönetimine katılmaları için bir model oluşturmakla görevlendirmişti.

Herkesin önünde Muzaffer Şerif’i, Pertev Naili Boratav’ı, Niyazi Berkes’i, Sadun Aren’i ve Behice Boran’ı da üniversiteye alacağını ilan ediyordu.

Ama kurduğum modeldeki temsilcilerin, kendilerini seçenleri değil, doğrudan rektörü temsil edeceklerini bana “tebliğ ve empoze edince”, bunun “seçilmiş temsilciler” açısından olanaksız olduğunu söyledim ve aramız açıldı.

Daha sonra 1961 Anayasası’na karşı, 12 Mart 1971 Askeri Darbesi yapıldı; 9 Martçılarla da ilişkisi olduğundan kendini kurtarmak için beni yem olarak Tağmaç’a ihbar etti, zorla askere aldırdı, Piyade Okulu’ndan sonra atandığım Genelkurmay’dan da “sakıncalı asteğmen olarak” başka yere tayinimi sağladı.

(Ecevit, 1973 seçimlerinden sonra başbakan olunca Doğramacı beni gene geri çağırdı. O süreçte Doçent ve Profesör oldum. 12 Eylül’den sonra da YÖK’ü birlikte kurma önerisini reddedince, Profesörlüğümü onaylamadı, bölümümü kapattı, sakal baskısı uygulayarak istifa etmemi sağladı.)

***
Fakülteden Üniversiteye dönüşme sürecinde sadece eğitim konusunda değil, hastane yönetiminde de, Doğramacı’nın (doktor arkadaşlarımın deyimiyle) “sol” kolu olmuştum.

(Bu arada Hastanenin kurulmasında ve gelişmesinde Mithat Çoruh’un ve sonradan iki kez seçilmiş Rektör de olan Süleyman Sağlam’ın adlarını da anmadan geçemem.)

***
Bütün bu uzun girişi, tıp eğitiminin, hastane yönetiminin ve doktorların sorunlarını en üst düzeyde, bizzat uygulamanın içinde öğrendiğimi ve birçoğunun halledilmesine de katkıda bulunma fırsatı elde ettiğimi anlatmak için yaptım:

Derhal belirmeliyim ki 1500-2500 yataklı Şehir Hastaneleri projeleri hem finansman hem de hastane yönetimi açılarından yanlış bir projedir:

Bu nedenle vakit geçirmeden kamulaştırılmaları ve çağdaş sağlık hizmetlerine uygun bir biçimde yeniden organize edilmeleri gerekmektedir!
***

Bakın, Eski Balıkesir Tabip Odası Başkanı, CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, TELE 1’de İsmail Dükel’in programında yaptığı çarpıcı açıklamalardan dolayı kendisinden rica ettiğim bilgi notunda neler anlatıyor:

“Devlet tarafından şehir hastanelerinin yapılacağı arsa ücretsiz olarak yüklenici firmaya veriliyor. Firma bu arsaya hastane inşaatını yapıyor. Firmaya, kullanacağı kredi ve geri ödemeler için hazine garantisi sağlanıyor.

Özel bir şirket olan firmaya hastanenin işletmesi de en az 25 yıllığına veriliyor. 25 yıl boyunca bu hastaneler için devlet, döviz bazında kira ödüyor.

Ayrıca kiranın yanında devlet, en az kira bedeli kadar bu firmalara hizmet bedeli ödüyor. Hizmet bedeli ödemeleri her 5 yılda bir güncelleniyor.

Hastanenin en fazla gelir getiren bölümleri olan,

•Laboratuvar

•Görüntüleme (MR, BT, USG, Anjiografi…)

•Nükleer Tıp

•Radyoterapi, Kemoterapi

•Fizik Tedavi Rehabilitasyon

Ünitelerinin işletmeleri de bu şirketlere bırakılıyor ve bu hizmetler için %70 oranında garanti veriliyor.

Sağlık Bakanı devamlı suretle biz ‘yatak doluluk garantisi vermedik diyor’ ama olayın gerçeği, en çok gelir getiren işlemler üzerinden garanti verilmiş olması.

Sağlık Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçesine göre yaptığımız hesaplamaların sonucu şu:

Her bir şehir hastanesi için 1 yılda ödenen kira ve hizmet bedeli ile o hastaneyi yapabiliyorsunuz.

20 şehir hastanesi yapıldı ve yapılıyor; her bir hastane için en az 25 hastane parası ödersek, 25 yıl sonra 20 şehir hastanesi için en az 500 hastane parası ödemiş olacağız.

Özetle: bizler, çocuklarımız ve torunlarımız bu şehir hastaneleri üzerinden soyuluyoruz.

Gelecek nesillerin kullanacağı sağlık bütçesinin üzerine ipotek konmuş durumda ve gelecek nesillerin sağlık bütçesini şimdiden kullanarak kısıtlıyoruz.

Gelecekte tıbbi teknoloji yenilenmesi için bütçe bulunamayacağı için de maalesef Türk Tıbbı gerileyecek, benin en büyük endişem bu…”
***
Bu konu, tam da COVID-19 salgını zamanı, tek bir yazıyla bitecek gibi basit bir olay değil. Kısa olmak kaydıyla, (500 vuruş dolayında Word dokümanı olarak) yorum, eleştiri ve katkılarınızı beklerim.

ODATV’de NURZEN AMURAN İLE KORONA SALGINI SÖYLEŞİMİZ

ODATV’de NURZEN AMURAN İLE
KORONA SALGINI SÖYLEŞİMİZ

Vahşi kapitalizmi mutlaka dizginlemeliyiz

Nurzen Amuran sordu,
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık yanıtladı…

ODATV SÖYLEŞİSİ İÇİN
Prof. Dr. AHMET SALTIK’A YÖNELTİLEN SORULAR ve YANITLARI

Giriş : Bu gün, yaşadığımız Covid-19 krizini konuşacağız. Ancak salgının yarattığı ortamı değerlendirmeden önce kuruluş yıllarımızdaki sağlık alanındaki atılımlara da değinmek gerekir. Neler yapılmış ve bugün hangi aşamadayız? 1920 yıllarında Cumhuriyetin ilk kabinesinde Dr. Adnan Adıvar ilk Sağlık Bakanı olmuş ve sağlık stratejisini Koruma ve kurtarma üzerine planlamıştı. İlk bakteriyoloji laboratuvarları o dönemde kurulmuştu. Burgaz adasında verem sanatoryumu ve 1924’de  Heybeliada Senatoryumu  açılmıştı. 1925 yılında Sağlık Bakanı olan Dr. Refik Saydam zamanında 100 dispanser hizmet vermeye başlamış, İstanbul ve Sivas’ta iki “sıhhiye memuru” okulu açılmıştı.. Sıtma trahom, frengi ve kuduz ile mücadele hükümetin öncelikleri arasında yer almıştı. Sağlık konusunda Hükümet programında, “Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu açılması, Milli Tıp Kongreleri düzenlenmesi” öngörülmüştü. 1928’de Umumi Hıfzıssıhha Kurumu kurulmasına ilişkin yasa çıkarılmış, Sivas ve Ankara’daki kimyahaneler birleştirilerek Hıfzıssıhha Kurumu oluşturulmuştu. Cumhuriyetin ilk yıllarında sağlığın korunması ve savaş yıllarında halkın ızdırap çektiği salgınların önlenmesi hükümetin bir numaralı sorunuydu. Koruyucu hekimliğe verilen önemin başlangıç noktası Cumhuriyetin ilk yıllarına dayanıyor.

1-Sayın Dr. Ahmet Saltık; o dönemlerin koruyucu hekimlik adına devrim diye kabul edeceğimiz başka hangi atılımlar olmuş? Sözgelimi Sıtma ve çiçek hastalıklarıyla mücadele de neler yapılmış?

YANIT 1: Sn. Nurzen Amuran, ODATV’de uzun zamandır sürdürdüğünüz başarılı söyleşileriniz için sizi kutlamak ve teşekkür ederek başlamak isterim. Sanırım daha önce de 2 kez beni konuk etmiştiniz. ODATV’ye dönük demokrasi ve hukuk dışı baskıları açıkça ve yüksek sesle kınıyorum. İktidarı basın özgürlüğüne bütünüyle saygılı olmaya, dahası onu korumaya çağırıyorum bir kez daha. ODATV çalışanlarının direncini ve savaşımını bütünüyle destekliyorum ve yanında yer alıyorum.

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetimizin ilanıyla birlikte sıra Kurtuluş’tan Kuruluş’a gelmişti. Her bakımdan bitik ve yıkık bir Anadolu ve halk vardı. Gençler ve erkekler Balkan savaşlarından beri kırılmış, geriye yaşlılar, kadınlar ve öksüz-yetim çocuklar kalmıştı. Bir de çok sayıda bulaşıcı hastalık Anadolu’da kol geziyordu. Çiçek hastalığı için Sivas Hıfzıssıhha Kurumunda aşı üretiliyordu:

Büyük Önder Mustafa Kemal Paşa.. hala bize kol kanat geriyor.. bir de o zaman aşı üreten ve başka ülkelere bağışlayan bir Türkiye vardı! Utansın dinci yobaz Atatürk düşmanları! 1 Mart 1921 TBMM açış konuşmasında dile getiriyor üretilen aşı tür ve miktarını, rakam veriyor, milyonlarca insanımızı aşıladık ve ihraç ettik diye..

“.. Sağlık çabalarımızın önemli bir bölümü bulaşıcı ve salgın hastalıkların sınırlanıp engellenmesine ayrıldı…  Bu tür hastalıklardan yalnız çiçek ile lekeli humma kimi bölgelerde sınırlı bir salgın eğilimi göstermişse de, zamanında sağaltım ve koruyucu önlemlerle önlerine geçilmiştir.. Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla savaşım gerekleri düşünülürken elbette en önce akla sağlık önlemlerinin uygulanmasında biricik etkili hekimler ve sağlık memurları gelir. Geçen yıl (1922) ülke içinde memur olarak atanan hekim miktarı 337, sağlık memurlarının adedi 434 idi. Ülkenin gereksinimini sağlamaktan uzak olan bu miktarın bu sene…  Hekimlik aylıklarının artırımı ve aynı zamanda mektepten çıkacak hekimlerimize zorunlu hizmet yükleme ve fazla hekim yetiştirilmesi ilkesine yönelmek yoluyla bugün görülen boşlukların doldurulması düşünülmektedir… Bulaşıcı ve salgın hastalıklara karşı insanları koruma konusunda büyük hizmetleri görülen aşıları hazırlamak ile meşgul Hıfzıssıhha Kurumlarımız tam başarı ile çalışmasına devam ve savaşıma yararlı hizmet yerine getirmektedirler. 1337 senesi (1921) içinde üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas (Hıfzıssıhha) Kurumu, geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 kg kolera, 407 kg tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yaygın biçimde uygulanmıştır…” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Cilt I-III, sayfa 306-7, ahmetsaltik.net/ arsiv/2014/06/Erken_Cumhuriyet_ Donemi_Saglik_Hizmetleri1.pdf)

Sıtma Savaşı için ise Sağlık Bakanlığında ve ülke genelinde özel savaşım (mücadele) birimleri kuruldu. Bataklıklar kurutuldu (günümüzde bu yöntem doğru bulunmuyor), ilaçlamalar yapıldı. Sıtma Savaş Memurları yetiştirildi ve tüm yurdu karış karış gezerek ateşli insanların parmak uçlarından kan örneği alarak laboratuvarlara taşıdılar (Aktif sürveyans). Böylece, sağlık kuruluşuna başvur(a)mayan insanlar toplum içinde erkenden bulunarak sağaltıma (tedaviye) alındılar ve bulaş (infeksiyon) zinciri kırılmaya çalışıldı. Bu hastalığın hala bir aşısı yok ve Sıtmanın İmhası Hakkında Yasa desteği ile hastalık salgın olmaktan çıktı ve ülkemizde son derece sınırlandı. Çiçek için ise yaygın aşılama, Kemal Paşa’nın deyimi ile “halka yaygın biçimde uygulanmıştır.” 1978’e gelindiğinde, Dünya Sağlık Örgütü, yeryüzünden bu hastalığın kökünün kazındığını (eradikasyon) duyurdu. Onlar,

  • Mustafa Kemal Paşa ve yoldaşları, DEVLETİN 1 NUMARALI GÖREVİNİN HALKIN SAĞLIĞI VE SAĞLAMLIĞI OLDUĞU ülküsüne sahiptiler ve gereğini yaparak Anadolu’da bulaşıcı hastalıklarla savaşta da tüm insanlığa örnek olabilecek destanlar yazdılar.

2-Günümüze dönersek, Türkiye Cumhuriyeti, sosyal devlet kimliği taşımasına rağmen sağlık hizmeti, “satın alınan hizmetler” sınıfında kabul edildi. Bu nedenle hastaneler ticari işletme olarak değerlendirildi. Covid-19’la birlikte kamucu sağlık hizmetinin önemi anlaşıldı. Salgınla birlikte yaşadığımız bu acı deneyimden sonra sizce sağlık sisteminde yeni bir yapılanmaya gidilme olasılığı var mı? Nasıl bir sağlık sistemine gereksinim var?

YANIT 2 : Belirttiğiniz gibi Anayasa’nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini sayar ve 4. madde ile de ilk 3 maddenin değiştirilemeyeceğini bağıtlar. Bunlar arasında demokratik ve sosyal hukuk devleti nitelikleri de yer alır. Pek çok anayasa hükmü, doğrudan – dolaylı yükümler tanımlar Devlete Ulusun sağlığı için. 56. madde özellikle sağlık konusunu düzenler ve daha ilk tümcesinde

Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama yaşama hakkına sahiptir.” der.

Ne var ki AKP iktidarı Haziran 2003’te, bütünüyle kökü dışarıda, asla yerli ve milli olmayan politikalarla, her alanda olduğu gibi sağlık alanında da piyasalaştırmaya – özelleştirmeye açtı ülkemizi. Dönemin Sağlık Bakanı (Recep Akdağ, MİLLİYET, 26.07.2003) apaçık “hastaların müşteri olarak görüleceğini” söyledi. Merkezi Planlama rafa kaldırıldı, DPT kapatıldı, özel hastaneler hızla çoğal(tıl)dı. Türkiye MR, BT gibi yüksek teknoloji ürünlerinde Dünyayı çok geride bıraktı, Yoğun Bakım birimlerinde de öyle; OECD’nin 4,5 katı, ABD’yi bile epey sollayarak. Genel sağlık Sigortası kuruldu 2008’de ve zorunlu tutuldu; vergi ile sağlık hizmeti almamız gerekirken ayrıca PRİM = EK VERGİ ödemeye zorlandık, yetmedi, giderek cepten harcamalarımız çoğaltıldı ve yersiz yüksek teknoloji, tetkik ile milyarlarca $ servetimiz yerli – yabancı sermayeye RANT olarak aktarıldı. Şehir hastaneleri tuzu biberi oldu bu talanın, işleyen güzelim hastaneler kapatılıp, ek yatak kapasitesi yaratılmaksızın kiralık hastane binalarına geçildi. SGK’nın muazzam açıkları, halka sağlık güvencesi sağlıyoruz kalkanı gerisinde rant olarak yerel – küresel yandaş sermayeye aktarıldı. COVID19 salgını bize ayna tuttu. SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM süslü sözleri gerisinde salgınla başedemediğimizi gösterdi. Sağlık çalışanı yetersiz, yataklar yetersiz, kapasitenin önemli bir bölümü özel sektörde ve onlar pandemi hastanesi olmak istemiyorlar. Ayrıca 1. Basamakta Sağlık Ocakları yerine Aile Hekimliği ve Toplum Sağlığı Merkezleri var ve salgınla asıl savaşı yürütüleceği 1. Basamak olağanüstü zayıf; sürveyans ve filyasyon, olması gerekenden çoooooook geride. Varsa yoksa tedavi ve hastaneciliğe – yüksek teknolojiye abartılı yatırım yapmışsız ama koruyucu sağlık hizmetlerini çooooook ihmal etmişsiz. Bu salgın bize Devletin kamusal sorunluluğunun vazgeçilmezliğini öğretti umarım. İşte ABD tipik örnek. Mutlaka kamusal, bütçeden karşılanan, sağlığı meta değil en temel insanlık hakkı olarak gören ve koruyucu sağlık hizmetlerine tartışmasız – kesin bir öncelik veren politika izlemeli; neo-liberal küreselleşmenin = yeni emperyalizmin insanlığa açlık, ölüm, savaş, salgın.. getirdiğini görmeli ve ana eksenimizi M. Kemal Paşa’nın rotası “6 OK” a döndürmeliyiz. Kamu öncülüğünde, planlı, ılımlı devletçilik ve merkezde insan!

3- Yaşadığımız Covid-19 krizine dönersek, toplumsal dayanışmaya çağrı yapılıyor ama krizi yönetenler dar bir kadro ile krizi yönetmeyi tercih ediyorlar. Sizce salgın sürecinde tıp uzmanları yanında mesleki uzmanlık alanlarına bağlı dernek, sendika ve meslek örgütleri temsilcilerinin, en önemlisi de yerel yönetimlerin temsilcilerinin kriz yönetiminde bulunması, karar vericilerin de salgınla mücadeleyi siyasetin üstünde bir sorun olarak değerlendirmesi gerekmez mi?

YANIT 3 : Sorunuz gerçekte yanıtını da içermekte Sn. Amuran. COVID-19 küresel salgını ile başedebilmek için hem toplumsal seferberlik ilan etmek hem de kimi yasal kurumları dışlamak kabul edilemez. Bilim Kurulu kurulması son derece yerinde olmuştur, zaten tersi düşünülemez. Ancak KURUMLARIMIZ olmadığından, KURUL’lara mahkum oluyoruz. Yaşamda en geçek yol gösterici BİLİM ve AKIL!dır! Bu Bilimsel Kurulun kararları kamuoyuna açıklanmalı ve siyasal iktidar gereğini tam olarak yerine getirmelidir. 26 üyeli Bilim Kurulunda başta salt 1 Halk Sağlığı Uzmanı vardı. Oysa tıp dünyasında çok iyi bilinir ki, Salgın Yönetimi Halk Sağlığı Uzmanlarının işidir. Bu eksik / hata, epey gecikmeyle, yaygın itiraz ile bir ölçüde düzeltildi, 7 Halk Sağlığı Uzmanı kurula katıldı. Ancak 6023 sayılı yasa ile kurulan ve Türk hekimlerinin yasal temsilcisi olan meslek örgütü TTB’den (Türk Tabipleri Birliği) temsilci alınmayışı iktidarın bitmeyen çelişkilerindendir. Ayrıca Anayasanın 135. maddesinde Kamu Kurumu Niteliğinde meslek kuruluşlarının ayrı ayrı yasalarla kurulması emredilmiş ve anayasal korumaya alınmıştır.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir Ulusal Salgın Yönetim Merkezi kurulmalı ve Tıp Bilim Kuruluna ek tarım, turizm, ulaştırma, eğitim, milli savunma, hukuk.. gibi kritik sektörlerde krizin yönetimi için geniş kapsamlı eşgüdüm ve işbirliği sağlanarak kısa, orta, uzun erimli makro ve mikro planlar hızla geliştirilmeli, uygulamaya konmalıdır. Bu süreçlerde katılımcı, liyakate, saydamlığa ve demokratik hukuk devleti ekseninde insan haklarına öncelik verilmelidir. Asla unutulmasın ki;

  • Devletin 1. görevi yurttaşlarının can güvenliğini / yaşam hakkını güvence altına almak ve onurla sürdürülmesini sağlamaktır.

4-Bilim Kurulu’nun toplantı sonrası kamuoyuna yapılan açıklamalarının Bilim kurulu üyeleri tarafından yapılmasını öneriyorsunuz. Neden Sağlık Bakanı değil de Bilim kurulu temsilcisi bu açıklamaları yapmalı? Sağlık Bakanı da sonuç olarak bir hekim.

YANIT 4 : Sağlık Bakanı yürütme organının 16 Bakanından biridir. Her Bilim Kurulu toplantısına doğrudan katılması gerekmez. Bakan / Bakanlık Yürütme organı olduğundan, Bilim Kurulunun kararlarını uygulama konumundadır. Kurulun içinden seçilecek 1 sözcü, daha da bilimsel yetkinlikle kararları günlük olarak kamuoyuna aktarabilir. Hatta 2 üyeyi de yanına alarak teknik soruları yanıtlayabilir. Bu tablo Kurumlaşma eksiğinin yansımasıdır. ABD’de, “Surgeon General” denilen kişi Sağlık Bakanlığı adına tüm açıklamaları yapar ve tam olarak güvenilirdir.

  • Türkiye’de salgının çok ağrı bir tablosunu yaşıyoruz.
  • S. Bakanı büyük çaresizlik ve yetersizlik içinde.

Her akşam halka bu “ağu” nasıl içirilir / yutturulur, onun yansımasını da görüyoruz açıklamalarda. Halkla ilişkiler (PR) uzmanlarının ve Sosyal Psikologların, İletişimcilerin hazırlanmasına destek verdiği çok belli olan kalıp – mistik söylemler düzenlenmektedir.. Daha çok duygusal alana / algı yönetimine dönük bu yöntemin, yerini serinkanlı – sağduyulu, uzmanlara bırakılan bilimsel açıklamalar almalıdır.

5- Televizyonlarda eleştirilerinizi şimdiye kadar yürütülen çalışmalara katkı sağlamak amacıyla yaptınız. Bazı önerileriniz geç de olsa gerçekleştiriliyor. Hafta sonlarındaki sokağa çıkma yasakları etkin önleyici bir önlem midir, başka önerileriniz var mı?

YANIT 5 : Evet, Türkiye’de halen görevde olan en kıdemli Halk Sağlığı Uzmanı / Öğretim üyesi benim (Kasım 2020’de emekli oluyorum). Bilim Kurulunda öğrencilerim var. Birçok önerimiz, gecikmeyle de olsa yerine getiriliyor. Sahra hastaneleri, Bilim Kuruluna yeterince Halk sağlığı Uzmanı alınması, test sayısının artırılması (hala çok yetersiz), savaşımın hastanelerden 1. Basamağa kaydırılması filyasyon yapılması, sürveyansın aktifleştirilmesi (hala yapılmadı), karantina mekanları yapılması, salgın bilgilerinin paylaşılması (artırıldı ama hala çok yetersiz), antikor taramasının planlanması.. Başlangıçta yaygın aktif sürveyans yani kapı kapı dolaşarak milyonlarca kişiye test yapılsa idi şimdi inişe geçmiştik. Test sayısı hala çok yetersiz. DSÖ, salgının düz çizgi (plato) çizmeye geçmesi için her gün 40 milyon test öneriyor. Bu, Türkiye’de her gün 440 bin test yapılmasını gerektirir ancak 1/11’ini ancak yapıyoruz. Bu durumda salgın uzar demiştik, görüldüğü gibi uzuyor, Türkiye hala tırmanışta. Sonrasında hafta sonu, benim “piknik karantinaları” dediğim, dünyada örneği olmayan alaturka uygulamalar geldi. Beklenen yararı sağlamadığı ortada, Türkiye çok büyük bir hızla olgu sayısı bakımından tırmandı ve İran’ı, Çin’i geçti, 7. sıraya tırmandı dünyada. Önlem aldı isek önceden, geciktirdi isek hastalığın girişini ülkemize, 40 günde nasıl oldu da Çin’in 80 günde başettiği sorunu çözemedik, yaşadığı hasta sayısını aştık!?? Bunun 2 açıklaması var : Ya önceden önlemler yetersizdi, hastalık ülkemize 11 Mart’tan çok daha önce girdi ve yayıldı, adını koy(a)madık ya da sonrasında salgınla savaşımda çooook başarısızız; 3. seçenek yok!

  • Halka masal anlatmaya son verilmelidir.
  • Geldiğimiz yerde artık, en az 14 gün tam karantina
    ilan edilmelidir, başka çare kalmamıştır.

Bu ilan geciktirildikçe hastalık ve ölümler daha da artacak / artmıştır, ekonomi çok daha ağır yük altına girecektir. Ekonomi hocalarının ardışık hesaplamaları hep bu yöndedir. 14 günlük tam karantinanın bedeli, halen beklenen 2020 ulusal gelirinin %10’una yaklaşmıştır. Bu oran dün daha küçüktü, yarın daha da büyük olacaktır. Bu yapıl(a)mayacaksa, hafta sonları karantinaları dahil, hafta içinde de halen pek çok ülkenin uyguladığı biçimde test sayısı çok ama çok artırılmalıdır. ABD son günlerde HERKESE TEST stratejisini tartışmaktadır. (How ‘Broad, Ubiquitous Testing’ Can Help Restart the U.S. Economy)

6-En büyük riski taşıyan alkışlarla andığımız sağlık çalışanlarının şu süreçte basına yansımayan ama sizlere ulaşan çözüm bekleyen farklı sorunları var mı ?

YANIT 6 : Evet var.. pek çok.. Yeterli kişisel koruyucu donanım gereksinimi son günlere dek giderilemedi. Çin’de 82 günde 3000 sağlık çalışanı hastalığı aldı, bizde bunun yarısı kadar sürede o rakamı yakaladık. Bir Vali, son derece düzeysiz açıklama / suçlama yönlendirdi sağlık çalışanlarına, mutlaka görevden alınmalı ve disiplin cezası verilmeli. Hastanelerin yakınlarında yatacak yerler sağlanmalı, özlük hakları mutlaka iyileştirilmeli (performans ödemelerinden bağımsız, emeğin  tam karşılığı). Mesleksel bağımsızlıklarına asla müdahale edilmemeli. COVID-19 tanısı koyduklarında ASLA BASKI GÖRÜP DEĞİŞTİRMEYE ZORLANMAMALILAR.. Gömme (defin) belgelerinde de benzer baskı ve kamuoyunu yanıltmalara kesin olarak son verilmeli. Atama bekleyen sağlık çalışanları güvenceli istihdamla atanmalı. KHK ve güvenlik soruşturmaları artık ve hızla bitirilmeli. COVID-19 nedeniyle hastalananlar, engelli kalan ve ölenler MESLEK HASTALIĞI (5510 s. Yasa md. 14) sayılmalı ve geride kalanlarına özlük hakları tam verilmelidir. Yüz bini aşkın hekimin meslek örgütü olan TTB mutlaka salgın yönetim süreçlerine katılmalı ve Sağlık Bakanlığına yönelttiği sorular, asgari nezaket gereği olsun, saydamlıkla yanıtlanmalıdır.

7-Salgın sürecinin denetim altında tutulabilmesi için güvenilir ve nitelikli bir aktif sürveyans sistemi kurulmasını önermiştiniz. Bu sistemin uygulanmadığını söylüyorsunuz. Faydası nedir uygulanmamasının gerekçelerini öğrendiniz mi?

YANIT 7 : Bu çok kritik bir soru. Salgın yönetiminde izlenecek stratejide anahtar işlevde. AKTİF SÜRVEYANS yapmak demek, Çin gibi bir an önce salgınla yüzleşmek, bir anlamda REST çekmek ve ŞAH MAT hamlesi yapmaktır. Çin, Hubei / Wuhan’da tam karantina uyguladı ordu birliklerini ve askeri sahra sağlık lojistiğini de tam kullanarak. İnsanlar evlerine kapatıldı ve kapı kapı dolaşarak test yapıldı. Hastalık bir eyalette sınırlandı ve olgu sayısı hızla tırmandı, biner kişilik ek 2 sahra hastanesi 10 gün içinde yapıldı (bizde yangın bacayı sarınca önerimiz kabul edildi ama 45 günde bitecek!!??), erken tanı konanlar tedavi edildi, kuşkulu olanlar toplumdan ayrıldı, gerekenlere test yinelendi, hastaneden taburcu edilenler 14 gün daha topluma iade edilmedi, sınır kapıları zamanında kapatıldı… Biz hem sağlık kapasitemizle şişindik hem de aktif sürveyans yapmayarak Çin’in stratejisini izle(ye)medik, zamana yayıyoruz. Böylelikle 3 hançeri kendi kendimize saplıyoruz:

  1. Daha çok hasta
  2. Daha çok ölüm
  3. Salgının uzamasıyla ulusal ekonomide
    çok daha ağır çöküntü.

8-Üzerinde çokça tartışılan İnfaz Yasasıyla birlikte cezaevlerinden çıkanlara hangi koruyucu önlemler alındı, sözgelimi tanı sürecinde kullanılan testler uygulandı mı, nasıl bir takip süreci izlenecek?

YANIT 8 : Hoşgörünüzle, Mülkiye mezunu da olduğumdan ve Sağlık Hukuku uzmanlığım da olduğundan, şu irdelemeyi yapayım önce : İnfaz Yasası gerçekte adaletsiz / eşitsiz, dahası AYRIMCILIK yapan bir yasa oldu. İktidara karşıt gazeteciler, düşünce suçluları (nasıl oluyorsa!?) ayıklanarak yararlandırılmadı. Yapılan gerçekte bir özel af yasası idi ve Anayasa  md. 87 uyarınca 3/5 TBMM çoğunluğu ile 360 oyla geçebilirdi. AKP – MHP koalisyonu bu sayısal güce sahip olmadığından, muhalefetle pazarlık – uzlaşmaya da yanaşmadı ve bildiğini okudu. Acelesi de vardı bir bakıma, salgın bahane edildi, Cezaevlerinde yatak kapasitesinin onbinlerce fazlası tutuklu – hükümlü vardı AKP Türkiye’sinde.. Ülkemiz açık – kapalı cezaevine dönüştürülmüştü. Cezaevlerinde salgın riski gerçekten vardı. Ancak hızla prefabrik mekanlar yaratılabilirdi açık cezaevlerinin geniş alanlarında ya da başka bir yasal düzenleme ile infaz ertelenerek filli af yerine konabilirdi koşullu olarak. İdeal olarak bu insanlara düzenli aralıklarla, örneğin haftada 1 kez test yapılması gerekirdi. Düzenli taramalar yapılmalı, hijyen ve konaklama koşulları iyileştirilmeli idi. Yakınması olanlar erkenden sağlık hizmeti alabilmeli idi. Bunlar büyük ölçüde uygulan(a)madı. AKP iktidarı hem yangından mal kaçırdı hem de bir başka başağrısından bir an önce kurtulmak istedi. 90 bin dolayında insan, salgın yaşanan bir ülkede, toplumun içine adeta serseri mayın gibi dağıtıldı. Mutlaka, tahliye öncesi testlerin (-) olması gerekirdi, hatta ardışık 2 testin.. Yine de 14 gün karantina mekanlarında tutulup (boş kalan büyük tatil köyleri, oteller, satılamayan onbinlerce TOKİ evleri..) ardından evlerine parça parça yollanmalıydı. Son 2 haftadır günlük ölüm sayıları 100’ün üstüne çıktı. Bunda cezaevlerinden salıverilenlerin ve 10 Nisan gecesi faciasının payı olsa gerek.

9- Kaybettiğimiz her vatandaşımızın acısını rakamlarla duyurmak, diğer ülkelerle rakamlar üzerinde başarı diye açıklamak bana acı veriyor. Ancak daha fazla kayıp olmaması için gösterilen çabayı da unutmamak gerekir. Yoğun bakımdaki hasta sayısında ve hastanede yatan hasta sayısında azalma olduğu dile getiriliyor. Sağlık Bakanı Bilim Kurulunun kararları doğrultusunda hastaların tedavi süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda önerileriniz var mı?

Yanıt 9 : Evet.. Her akşam felaket verilerini halka soğukkanlılıkla aktarmak kolay bir iş değil.. Dile kolay, son 2 haftadır her gün 100’ün (yüz!) üstünde yurttaşımızı COVID-19’a kurban veriyoruz. İnsan duyarlığımızı asla yitirmememiz gerek. Bu durum böyle sürdürülemez! Sosyal psikoloji alt üst olur ve bunalım yönetilemez boyutlara varabilir. Dünyadaki son durum aşağıdaki gibi 🙁https://www.worldometers.info/coronavirus/, April 24, 2020, 14:00 GMT)

Yukarıdaki 2 grafikte, hala, büyük bir hızla olgu ve ölüm sayılarının dünyada tırmanmakta olduğu görülmekte.

Türkiye verileri 101,790 olgu (vaka, hasta);  son günde yeni hasta 3,116; toplam ölüm sayısı 2,491; son gün ölen sayısı 115.. Bunlar ürkütücü veriler ve bir başarıya değil tersine işaret ediyor! (24.04.2020 https://covid19.tubitak.gov.tr/turkiyede-durum)

Türkiye verileri, aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi Dünya eğilimlerinden ayrılıyor ve kendi içinde de ciddi biçimde tutarsız. Örn. hasta sayılarında büyük bir hızla tırmanma göstererek İran’ı, Çin’i aşan ve 7. sıraya yerleşen Türkiye, ölüm oranlarının düşüklüğünde ise dünyada birinci! Keşke doğru olsa.. Ölüm rakamları da hasta sayıları da gerçekçi değil, değişik nedenlerle gerçek olmaktan uzak, yer yer makyajlı, yer yer kötü yönetim örneği kayıt hataları ve eksiklikleri. Örneğin Sağlık Bakanı ölümlerdeki düşüşün / muazzam başarının erken tanıya dayalı olduğunu söylüyor ama erken tanı hastanede konmaz; aktif sürveyans – filyasyon ile / toplum içinde test yaparak konur; bu çok yetersiz. İkinci olarak, gerçekten erken tanı koyuyor isek, yoğun bakıma gereksinim düşük olmalıdır. Yoğun bakımdaki hasta oranı dünya genelinde %2,16 iken, Türkiye’de %2,76. Üstelik Türkiye yaşlı bir nüfusa değil, genç bir nüfusa sahip. İtalya, ABD, İspanya, Fransa, İngiltere, Almanya, Japonya’da 65+ yaş nüfus %20’nin üstünde iken, Türkiye’de %9!

Not : Üstteki grafikte fahiş bir hata var!!
Mavi çizgili olgu sayıları sağdaki Y eksenine göre on bin gibi görünüyor ve iyileşen hastaların sayıca çok altında. Oysa soldaki Y ekseninde 102 bine yakın gerçek sayı görünüyor ama her 2 Y ekseni de nümerik eşelde. Böylece iyileşenler, varolan hastaların 5 katı gibi ya da tersine, varolan 102 bin hasta 10’da 1’i gibi algılanıyor.. Olacak şey değil! Tıp Fakültesi 1.-2. sınıf öğrencisi tablo – grafik yapma ve okuma – değerlendirme tekniklerini, hilelerini öğrenir. Ayrıca Dünyadaki ölüm ve olgu sayılarını gösteren 2 ayrı grafikte X ekseni uzunluğu ayrı ayrı, Türkiye için verilerin sunulduğu hemen üstteki gafikte olanın yarısı. X ekseni gereksiz (Bilerek!?) uzatılarak bir algı yanılsamasına, eğimin gerçekte olduğundan daha az algılanmasına yol açıyor. S. Bakanlığı bu tür fahiş hatalara (algı yönlendirmelerine?!) asla düşmemeli, tenezzül etmemeli..

Türkiye’de izlenen sağaltım (tedavi) rejimleri Dünyadan çok farklı değil. Hemen hemen tüm devletler eldeki birkaç ilacı denemekte. Eğer gerçekten bilimsel olarak çok başarılı sonuçlar aldı isek buna elbette seviniriz ve bir an önce bilimsel makalelere dönüştürülerek dünyanın saygın tıp dergilerinde yayınlanmasını, bilimsel eleştiriye açılması ve dünyanın yararlanmasına sunulmasını diliyoruz Bilim Kurulunca.

10- Dünya Sağlık Örgütü bu süreçte kendine düşen sorumlulukları yerine getirdi mi? Çünkü çalışmalarını eleştirenler oldu. Trump, DSÖ’yü “Çin’in dezenformasyonunu yaymakla” suçladı.  Verdiği fonu durdurdu, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, “bilgi iletme veya uyarı yapma eksikliği bulunuyor.” dedi ve DSÖ’nün “devletlerden bağımsız hareket etme kabiliyeti zayıf” diye ekledi. Sizce salgın sırasında bağımsız mı hareket etti yoksa salgını duyurmakta geç mi kaldı, DSÖ için neler söylersiniz?

YANIT 10 : Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), kuruluş Anayasasına uygun olarak görevlerini yerine getirmekte. Genel Başkan Dr. Tedros Adhenom Gebreyesus ve çalışma arkadaşları, kurumsal olarak DSÖ’nü başından bu yana vargücüyle salgın yönetimi sürecine koştular. Çin’i ziyaret ederek yerinde incelemeler yaptılar. Sürekli ve kademeli olarak uyarı ve yol gösterme yükümünü yerine getirdiler. Süreci izlediler, tanı ve sağaltım için protokoller geliştirdiler. Uluslararası Kodlamada COVID-19 için ek 2 kodu zamanında sisteme eklediler (Türkiye kendini uyarlamada gecikti). Aşama aşama alarm düzeyini yükselttiler 11 Mart 2020 günü “Bu bir Küresel Pandemidir (kıtalararası salgın)” dediler. DSÖ bu bağlamda deneyimli ve birikimlidir. ABD Başkanı Trump’ın DSÖ’ne ilişkin saldırısı iç politikaya yöneliktir ve ABD sağlık sistemindeki utanç verici yapılanmanın yüz kızartan sonuçlarını örtbas amaçlı hedef şaşırtmadır. BM sistemi ve DSÖ Anayasasına göre üye ülkeler DSÖ’ne akçalı (mali) katkı yapak zorundadır. ABD, hukuk dışı olarak yıllık 500 milyon $ ödeneğini askıya almıştır. Şovdan öte boyutu yoktur ve DSÖ’nü akçalı sıkıntıya düşürürse, bundan tüm dünya zarar görür. Nitekim Çin, ek olarak 30 milyon $ destek verdi DSÖ’ne.

DSÖ Genel Başkanı Dr. Gebreyesus’un 10 Aralık 2017 Dünya İnsan Hakları gününde yaptığı küresel çağrı son derece önemlidir. Genel Başkan o çağrısında (Universal Health Coverage – UHC) herkesin – her yerde sağlık hizmetine erişebilmesini bir temel (essential) hak olarak nitelemiş ve uluslararası topluma etkili bir çağrı yapmıştı. Dünya nüfusunun yarısının sağlık hizmetlerine erişemediğini, her yıl yüz milyon insanın kaçınamadığı sağlık giderleri yüzünden aşırı yoksulluğa sürüklendiğini…. Özetle derin ve kabul edilemez sağlık eşitsizliklerini kanıta dayalı olarak gündeme taşımış ve net önerilerde bulunmuştu. Neo-liberal kapitalizmin bu TEMEL HAK çağrısından çok rahatsız olduğu ve “not ettiği” görülüyor. Aynı Trump, insanların bedenlerine dezenfektan şırınga edilmesi ile COVID-19’dan korunmayı (!) önerebilecek ölçüde şaşkınlaşmış görünüyor!!

11–Geçtiğimiz günlerde bir söyleşi okumuştum: “Salgınlar ve Toplum: Kara Vebadan Günümüze” adlı bir kitap da yazan Prof. Frank Snowden, “insanoğlunun tek bir silahı var: Zekaları. Bizim tek silahımız bilimsel tıp ve bilimsel kamu sağlığında vücut bulan zekamız.” demiş. Bu salgın bitince ülkemizde yöneticiler karar vericiler kendilerini bilime daha çok yatırım yapmak zorunda hissederler mi, sözgelimi devlet bütçesinde Diyanete ayrılan paydan daha çok para sağlığa ayrılır mı ne dersiniz?

YANIT 11 : Bu salgın kuşkusuz büyük bir musibet.. Bin nasihate bedel olur mu, göreceğiz. Ancak bununla bitmeyecek. Çünkü 7,8 milyar nüfus Küremize kaldıramayacağı ölçüde büyük, yetmiyor zavallı gezegenimiz. Nüfus artışını mutlaka frenlemek ve HER AİLEYE 1 ÇOCUK ile yetinmeliyiz. Mutlaka çok tasarruflu yaşamayı öğrenmeliyiz. Doğaya saygılı – barışık olmalıyız. Vahşi kapitalizmi mutlaka dizginlemeliyiz. “Sürdürülebilir kalkınma” söylemi (paradigması, metaforu) iflas etmiştir. Yerini “sürdürülebilir yaşam” a (sustainable life) bırakmalıdır.

  • Neo-liberal küreselleşme kamuyu – devleti “tu kaka” ilan etmiş ve dünyayı yağmalayarak sömürmüş ve yoksulluğun – işsizliğin – eğitimsizliğin – sanatsızlığın – kültürsüzlüğün.. yozlaştırıcı iklimini dayatmıştır.
  • Bu düzen böyle gitmez, insanlar yeniden Devleti ve kamusal temel hizmetleri SAĞLIK + EĞİTİM + ADALET + GÜVENLİK.. ısrarla isteyeceklerdir vergilerinin karşılığı olarak..
  • Türkiye’de de SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM adlı sefalet politikalarına son verilmeli; kamu öncülüğünde ılımlı devletçi – planlı ekonomiye geçilmeli; sağlık hizmetleri Devlete ödev, yurttaşa hak olarak netlikle kabul edilmelidir.

DİB’na genel bütçeden 2020 bütçesinde 11-12 milyar TL ödenek ayrılması (bütçenin %1’i) laik bir devlette Anayasaya aykırıdır. DİB, herkesin vergisi ile din adına hurafeyi – gericiliği – yobazlığı tüm inanç kesimlerine dayatamaz; bu apaçık bir insan hakları çiğnemidir (ihlalidir). 2020 bütçesinde Sağlık Bakanlığı bütçesi 59 milyar TL olup, DİB ödeneğinin yaklaşık 5 katıdır. Ayrıca SGK da bu yıl 120 milyar TL dolayında sağlık harcaması yapacaktır. Ancak DİB’nın Vakıfları, şirketleri….. üzerinden çok büyük fonları yönlendirdiği bir gerçektir.

12- Salgın sürecinde iletişim hakkının ne denli önemli olduğu kanıtlandı. Salgını bahane ederek haber verme ve haber alma hakkının kısıtlanması siyasal kaygıların öne çıkması ve cezalandırıcı yöntemlerin kullanılması salgın sürecinde güveni ve şeffaflığı engellemez mi? Medyaya yönelik RTÜK cezaları için neler söyleyeceksiniz?

YANIT 12 : TTB Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’ın TELE1’de gerçekleri dile getirmesine katlanamayan, siyasal iktidarın maşasına dönüşen RTÜK, ne yazık ki, tüm ulusal ve evrensel hukuk ilkelerini ayaklar altına aldı. HALK TV…. ODATV’ye, 2 Barış’ımıza… kabul edilemez faşistçe baskılar uygulanmakta. Bu tablo kabul edilemez ve sürdürülemez. Basın ve iletişim özgürlüğü, düşünce açıklama özgürlüğü Anayasa’nın açık korumasındadır. Salgın gerekçesiyle baskıcı – hukuk tanımaz bir yönetim Türkiye’ye yakışmaz. TBMM tatilde olmamalı, salgını yönetmelidir, iktidarı denetlemelidir. Ne var ki TEK ADAM REJİMİ “Türkiye’yi uçuracağına” yerin dibine sokmuştur. Böyle olacağı gerçekte kurgulanmıştı. Yargı, son anayasa değişikliği ile (2017) “bağımsız” olma sıfatına ek olarak bir de “tarafsız” olma nitemi kazanmıştır (md. 9). Ama sonuç fiyaskodur. TEK ADAM REJİMİ, doğasına uygun olarak, otoriterlikten totaliterliğe savrulmaktadır büyük bir hızla. Bu sürükleniş AKP / Erdoğan’a sanıldığı gibi daha çok güç ve süre kazandırmaz; tersi olur.

  • Salgın yönetiminde hastalık – ölüm verilerini… halktan saklamak güven bunalımı doğurur.
  • Halkı yanına al(a)mayan bir yönetim salgınla savaşımı kazanmaz.

O nedenle demokratik, hukuka bağlı, saydam, katılımlı, liyakate dayalı ve mutlaka BİLİMSEL AKILCILIK temelli bir yönetim, salgın olsa da olmasa da Türkiye’de geçerli kılınmalıdır.

13- Bu süreçte öbür bilim insanlarımızın hatırlatmaları dışında okurlarımıza iletmek istediğiniz farklı uyarılarınız olacak mı?

YANIT 13 : Türkiye’de Hacettepe ve İstanbul Tıp Fakültelerinde eğitim aldım, İngiltere ve ABD’de de. 1977’den beri tıp doktoru ve 40 yıllık Halk Sağlığı Uzmanıyım. Epey salgın yönettim. Binlerce hekim yetiştirdim, Türkiye’nin her yerinden bilgiler, yakınmalar, belgeler geliyor bana. Hacettepe ve İstanbul Tıp 1977 mezunları sınıf arkadaşlarımdan da sürekli destek alıyorum. Ayrıca Mülkiye (Ankara SBF) mezunuyum ve Biyoistatistik, Sağlık Hukuku alanlarında uzmanlık eğitimi aldım. Tıbbi EPİDEMİYOLOJİ kitabı çevirisi yaptım. 23 Mart’tan bu yana 1 aydır 30 dolayında TV programına katıldım. Tüm deneyim ve birikimimi kanıta dayalı olarak sundum. Yukarıda da belirttim, 67 yaşındayım ve Kasım 2020’de emekli oluyorum. Hiçbir beklentim ve korkum yok.

10 temel öneri (must, essential) sunayım son olarak  :

  1. Hafta sonu piknik ya da bayram karantinaları ile salgın uzar. Aktif sürveyans yapılmalı, test sayısı artırılarak toplum içinde saklı – gizli.. taşıyıcı – hasta bulunup sağaltımı yapılmalı, ayrılmalıdır.
  2. Salgın verileri ayrıntılı olarak özel bir web sitesinde düzenli olarak her gün güncellenerek yayınlanmalıdır. Ölüm ve hasta sayıları halen gerçekçi olmayıp, düzeltilmeli ve kamuoyundan özür dilenmelidir.
  3. Bilim Kurulu kararlarını Kurul sözcüsü her akşam açıklamalıdır. İktidar, bu kararları harfiyen uygulamalı; uygulamadıklarının gerekçesini kamuoyuna açıklamalıdır. Erdoğan, keyfi biçimde Bilim Kurulu kararlarını uygulayıp / uygulamama noktasından mutlaka uzaklaşmalıdır; ayrımcı – ötekileştirici tutum ve davranışlarını, söylemlerini mutlaka terk etmeli yerel yönetimleri hiçbir biçimde engellememelidir.
  4. Salgın yönetimi için Ulusal Salgın Yönetim Merkezi kurulmalı, Cumhurbaşkanı yardımcısı yönetiminde Tıp Bilim Kuruluna ek olarak stratejik sektör kurulları (gıda, turizm, ulaşım, eğitim, ulusal savunma, uluslararası ilişkiler, hukuk..) oluşturulmalı ve kısa – orta – uzun erimli politikalar geliştirerek uygulamaya koymalıdır. Bu kurullar katılımcı olmalı, meslek örgütleri, sendikalar… temsil edilmelidir. Sağlık çalışanları gereğince korunmalı, desteklenmelidir. 1. Basamak hızla güçlendirilmelidir. Koruyucu sağlık hizmetleri mutlak bir öncelik almalı; sağlık hizmetleri tartışmasız olarak kamusal sorumluluk altında herkese hak olarak görülmelidir.İnsanlar sağlık sektörünün müşterisi olamazlar!
  5. TBMM tatilde değil görevde olmalı, iktidarı denetlemeli ve gereken yasal düzenlemeleri hızla yapmalıdır.
  6. Salgın bahane edilerek baskıcı yönetime asla yönelinmemeli, haberleşme özgürlüğü, demokratik haklar.. özenle korunmalıdır.
  7. Uluslararası kurumlarla, başta DSÖ olmak üzere açık – saydam işbirliği içinde olunmalı; küresel eşgüdüm sağlanmalıdır.
  8. Salgının yarattığı çok ağır finansman yükü için ülkenin Dolar milyarderleri gönüllü desteğe çağrılmalıdır.Bir beka sorunudur bu salgın!
  9. Toplumsal bağışıklığın ne düzeye eriştiğini kestirmek üzere uygun büyüklük ve bileşimde bir örneklem üzerinde yeni koronavirüs antikorlarına bakılmalıdır (sero-prevalans çalışması). COVID-19’un serodinamisi iyi bilinmediğinden, bağışık (anti-korona antikor seropozitif) olanlarda bağışıklığın hızla sönümlenebileceği (sero-negatif konversiyon) dikkate alınarak bu saha araştırması için gecikilmemelidir. Ayrıca kazanılan bağışıklığın koruyucu gücü de bilinmediğinden, salgın yönetiminde bu noktalar gözönünde tutulmalıdır Saptanacak bağışık kişilerin plazma bağışçısı (donörü) olarak arşivlenmesi, kritik işlerde iseler göreve başlatılması…  bakımlarından ek kazanım olacaktır.Türkiye’de dolaşan yeni koronavirüs serotiplerinin moleküler olarak izlenmesi de son derece önemlidir.
  10. Gelinen aşamada, en az 14 gün tam karantina uygulanmasından başka seçenek gözükmüyor. Bu köktenci (radikal) karar alınmadıkça, yukarıda da belirtildiği üzere HASTALIK – ÖLÜM sayısı artmakta, ağır hasta ekonomi ayağa kalkamayacak ölçüde felç olmaktadır. Bir an önce bu uygulamaya geçilmezse ödenecek maddi – manevi bedel çok daha ağırlaşacaktır, ağırlaşmaktadır.

Sağlık Ekonomisi / Health Economics

Sevgili AÜTF Asistanlarımız ve
Dönem V Öğrencilerimiz,

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5 öğrencilerimize sunduğumuz 1 saat süreli SAĞLIK EKONOMİSİ derslerinin güncellenmiş yansılarını görebilmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız ? 194 yansıdan oluşan çok varsıl içerikli sununun (7 MB) yararlı olması dileğiyle.

Saglik_Ekonomisi_2018-19

Sınavda ilk 89 yansıdan sorumlusunuz.. Sonrakiler ek bilgi içindir.

Dönem 1 için 1 saatlik ayrı bir sunu sitemizde vardır.

Sevgi ve saygı ile.
20 Eylül 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
AÜTF Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

Dostlar,

Adana İl Halk Sağlık Müdürlüğü’nde görevli genç bir Halk Sağlığı Uzmanı meslektaşımız olan Dr. Nureddin Özdener, değerbilirlik göstererek 4 yıl önce yazdığımız ve bizim de üyesi olduğumuz Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) sanal ortamlarında yayımlanan bir yazımızı, yeniden HASUDER üyeleri iletişim ortamında paylaşmış.

Bu yazımız, Türkiye’de çağdaş Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği bilim alanının ve Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sunum modelinin kurucusu hocamız Prof. Dr. Nusret H. Fişek‘in 21. ölüm yıldönümü nedeniyle bizden istenmiş ve belirttiğimiz bağlamda yayımlanmıştı. Bu web sitemiz (BİLİMSEL AKILCILIĞIN ANA PUSULA OLDUĞU TIP ve AYDINLANMA SİTESİ) 1 Mayıs 2012’de hizmete girdiğinden, adı geçen makalemize sitemizde yer ver(e)memiştik.

Sevgili Nureddin aşağıdaki gibi bir seslenişle yazımızı paylaşmış sağolsun :

*****

Sevgili HASUDER üyeleri,

Bu gün, hiçbir gönderiye kayıtsız kalmayan, bazı paylaşımlara kendi yorumlarını da ekleyip BİLİMSEL AKILCILIĞIN ANA PUSULA OLDUĞU TIP ve AYDINLANMA SİTESİNDE  yer veren Prof. Dr. Ahmet Saltık hocamızda izlerin peşinden gideceğiz.

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

*****

Dr. Özdener’e özenli – duyarlı kişiliği için teşekkür ederek bu makalemizi paylaşmak istiyoruz.
3 gün önce 3 Kasım 2015 günü de Nusret hocamızın 25. ölüm yıldönümünde kendisini anmıştık. Anma programını, çağrı iletisini web stemizde 3 Kasım öncesinde ve o gün sizlerle paylaşmıştık..

Cenazesinde_fotosunu_tasiyor_AHMET_SALTIK_3Kasım1990

Nusret hocanın cenazesinde fotoğrafını taşıyoruz.. (ölümü : 3 Kasım 1990)
*****

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA
Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

Dr. Ahmet SALTIK
21 yıl önce bir 3 Kasım 1990 günü, tüm Türk yurttaşlarının “eşit ve nitelikli sağlık hizmeti hakkı” için savaşan bir yiğit yürek durdu. Bu kişi, kamuoyunun ortalama bir futbolcu kadar bile tanımadığı açık olan Prof. Dr. H. Nusret Fişek idi. 1914 doğumlu, İstanbul Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren (1938), 2. Büyük Paylaşım Savaşı’nın zor yıllarında Harvard Tıp Fakültesi’nde doktora yapan, son derece parlak bir beyindi. 1986’da ABD’ye gideceğimde kendisine telefonla danışmak istemiş ve şu yanıtı almıştım :

“Yahu Ahmet ben Amerika’yı bilmem ki..”
Hocam nasıl olur, siz orada doktora yaptınız?..” biçimimdeki itirazıma ise,
“.. yahu laboratuvardan dışarı çıkmadım ki..” yanıtını vermişti.
3 Kasım 1990 günü prostat kanserine yenik düşerken, Hacettepe Hastanesi’nde ağzından dökülen son sözler, her zamanki gibi çok düşündürücü ve öğreticiydi :
” Türkiye’de sosyal tıbbı yaşatınız..”
Neydi Nusret Hoca’nın sosyal tıptan muradı?
Bilindiği gibi ‘sosyal’ sözcüğü Fransızca’dan dilimize geçmiştir. Osmanlıca’da ‘içtimai’ sözcüğünün karşılığıdır. Bunu da açarsak, ‘ halktan yana, halk yararına, halka ait olan..’ anlamlarına geliyor. Demek oluyor ki, Prof. Fişek, ülkemizde sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve sunum biçiminin birilerinin (sermayenin!) yararı yerine, halk yığınlarının, halkın çoğunluğunun yararına gelişmesini istiyordu. Tüm yaşamı bu uğurda geçmişti gerçekte. Tersinden söylemek gerekirse, ülkemizde sağlık hizmetlerinin çok doğal olarak halkımızın çoğunluğunun yararına olmak yerine, bir bölümünün çıkarına hizmet edecek biçimde dönüşmesi tehlikesine işaret ediyordu.

27 Mayıs 1960’ta demokratik meşruluğunu yitirmiş bir siyasal iktidarı indiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli Birlik Komitesi eliyle temel bir siyasal tercihte bulunmuştu :
Herkesin eşit sağlık hizmeti alması ve giderlerinin de temelde bütçeden karşılanması..

Bu siyasal seçimle uyumlu olarak, 1961 Anayasası’nın 49. maddesinde sağlık; tüm yurttaşlara bir hak, devlete ise doğallıkla bir görev olarak tanımlanıyordu. Kurucu iktidar, bu istencine koşut olarak, politikasını yaşama geçirmek üzere Prof. Fişek’i Sağlık Bakanlığı’na atamak istedi fakat O, Müsteşarlıkta daha yararlı olabileceğini savıyla, bir teknokrat olarak, Anayasa’nın
49. maddesinin muradını gerçekleştirmek üzere 224 sayılı yasayı hazırladı.

Bu yasa, “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” adını taşımakta idi ve ilke olarak tüm yurttaşlara hiçbir ayrım yapmaksızın eşit ve nitelikli sağlık hizmeti sunmayı hedefliyordu. Finansman ise olanaklar ölçüsünde bütçeden karşılanacak, zorunlu durumlarda katkı istenebilecekti. Fişek’e göre, bir hükümetin halkının sağlığına verdiği değerin en şaşmaz göstergesi, bütçesinden ayırdığı pay idi. Nitekim o yıl, Cumhuriyet tarihinin en büyük oranlı1 Sağlık Bakanlığı bütçesi oluştu : % 5.27!
Köy Enstitüleri‘ne karşı çıkarak günümüz karanlığının en önemli mimarlarından olan yobaz çevre-, sosyalleştirme kavramına “takarak”, bunun sosyalizm ve giderek ülkeye komünizm getireceğini seslendirmeye başladılar. Çünkü bu sistemde, halkın sırtından, onların sağlık / hastalık gibi en çaresiz ve zayıf oldukları dönemde, sömürerek para kazanma yolları sınırlandırılıyordu. Hekimler ya kamuda tam gün ya da tümü ile serbest çalışacaklardı.
Kamu sağlık kurumlarını özel çalışmalarına ve kazançlarına alet edemeyeceklerdi.
Sağlık Ocakları‘ndan hastanelere yollananlar ücretsiz sağlık hizmeti alacaklardı.
Karşı kampanya pek yamandı.. Ülkenin en uzak köşelerinde doktor yüzü görmeyen halk,
parasız sağlık hizmeti almaya yeni başlamıştı ki, 1965 seçimleriyle S. Demirel Başbakan oldu. Fişek Hoca’yı görevden aldı, Hoca Danıştay kararı ile geri döndü. Bu kez 657 sayılı yasa ile Tam Gün Çalışma ilkesi Demirel hükümetince delindi. Günümüz kuşaklarına açıkça diyebiliriz ki; insanlarımızın eşit, nitelikli ve bedeli temelde bütçeden karşılanan bir sağlık hizmetine ulaşmasını, bu kez Cumhurbaşkanı S. Demirel engellemiştir.
Demirel’in, bol bol özel sağlık kurumları açılışı yapışının tarihsel artalanında bu davranışları yatmaktadır. Hemen belirtmeliyiz ki, 1961’de kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası’nın hemen tüm ilkeleri, tam 17 yıl sonra Alma-Ata Konferansı‘nda
tüm dünyaca bir Bildirge ile benimsenmiştir. Dünyamızın kriz boyutlarında tırmanan sağlık sorunlarına çözüm üretme amacıyla DSÖ öncülüğünde düzenlenen bu uluslararası toplantıya katılan 134 ülke ve uluslararası 67 uzman kuruluş, bizim bu yasamızın ilkelerini benimsemiştir.

Türk halkı, Nusret Hoca gibi seçkin bir beyine ve yurtsever bir bilim insanına sahip olduğu için ne denli övünse azdır.

Sevgili Hocam 1982’de, Doğramacı’nın YÖK Yasası uyarınca 67 yaşında emekli edildiğinde, Türk Hekimlerinin yasal meslek örgütü olan Türk Tabipleri Birliği’nin başkanlığı görevini seçilerek üstlendi. Bu görevi, yaşamının en onurlu görevi saydı. Oysa DSÖ’ye danışmanlık yapmış, kimi ülkelerin ulusal sağlık planlarına imza koymuş, Sosyalleştirme Yasası (224 sayılı yasa) dışında Sağlık Eğitim Enstitüleri (555 sayılı yasa) ve Nüfus Planlaması (1965’te 557 sayılı yasa, 1983’te 2827 sayılı yasa) gibi 3 önemli yasanın daha mimarı olmuş seçkin bir kişiydi. 1967-1982 arasında 15 yıl yönettiği Hacettepe Toplum Hekimliği Bölümü‘nde
-ki Doğramacı 1982’de kapattı!- binlerce çağdaş kafalı hekim yetiştirmiş, Dünya Sağlık Örgütü’ne projeler yapmış, Uluslararası Sağlık İnsangücü Yetiştirme ve Araştırmr Merkezi olmuştu. Sosyalleştirme Yasası’nın nasıl dünyaya örnek biçimde uygulanabileceğinin
hayranlık uyandıran örneklerini vermişti yıllarca Etimesgut ve Çubuk’ta.
Ne yazık ki; irticanın, gericilik ve yobazlığın ülkede tırmanması, Yüce Atatürk’ün aydınlık yolundan giderek sapılması karşısında, Cumhuriyet’i ve Türk Devrimi’ni, aydınlanma ve çağdaşlaşmayı savunmak günü de gelmişti Hoca’nın ileri yaşında. Kalpaksız bir kuvvay-ı milliyeci olan Prof. Fişek, kalpağını başına geçirdi ve 50 yurtsever aydın Atatürkçü Düşünce Derneği‘ni kurdular (19.5.1989). Nusret Hoca Kurucular listesinde, bilge insan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ardından 2. sıradaydı. Bu Dernek, ne yazık ki, onu doğuran koşulların daha da koyulaşması yüzünden çığ gibi büyüyerek günümüzde yüz bini aşkın üyesi ve 450’yi aşkın şubesiyle ülkemizin en büyük demokratik kitle örgütlerinden biri oldu.

Ne acı ki, –bereket Nusret Hoca bugünleri görmedi– Atatürkçüler alçakça, birer birer vurularak Anadolu insanımızın acılı aydınlanma kavgası karartılmak istendi. Son şehidimiz, ADD Genel Başkan Yard. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı idi. Günümüzde ise bir dizi “tertip dava” ile yurtsever aydınlar, gazeteciler, Ordu’muzun komutanları, sizin öğrencileriniz parlak akademisyen – rektör tıp hocaları… yıllardır tutuklu. Katiller ve maşaları, tertipçiler bilmiyorlar ki, yeryüzünde Aydınlanmayı durduracak bir yol, güç daha keşfedilmemiştir. Olsa olsa bir süre geciktirebilirler. Tarihin şaşmaz akışında herkes yerini alacak, çağdaşlık düşmanları,
insana kıyan caniler lanetleneceklerdir.

İşte böyle sevgili Hocam..
Siz Hak’ka yürüdükten sonra sosyal tıptan giderek uzaklaştık.. Yalnız sağlık haklarında değil, pek çok alanda geriledik. Toplumsal eşitsizlikler derinleşti. Atatürk devrim ve ilkelerinden uzaklaştıkça da Cumhuriyet sarpa sarıyor. İrtica, bölücülük, siyasal dincilik, köşe dönücülük yeni egemen değerler. Yurt sevgisi ve çalışkanlık tu kaka. Tam bağımsızlık hak getire.. Uluslararası Tahkimi Anayasa’yı değiştirerek kabul ettiler. Ülkeyi yeniden kapitülasyon batağına soktular. Dünya Bankası’ndan yüz milyonlarca $ borç alarak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi için projeler uyguladılar. Halkımız giderek yoksullaştırıldı. Bütçede para yok diyorlar fakat bir yandan da özel sağlık kuruluşlarını düşük faizli, uzun erimli -hibe- kredilerle destekliyorlar.

Kamu sağlık kuruluşlarını iki yanlı çökertiyorlar. O çok sevdiğiniz Ulusumuzun yoksul insanları artık hastanelerde rehin kalmıyorlar, ama imzalatılan borç senetlerini ödeyemeyince, aile boyu hapse atılıyorlar! Sağlık hizmeti alamadıkları için özlerine kıyıyor (intihar ediyor), rahat ölüm (ötenazi hakkı) istiyorlar. Bir “özelleştirme histerisi’dir gidiyor.

Atatürk‘ün

“.. ayrıcalıksız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olacağız..” sözünü asla duymak istemiyorlar.
Bunu söyleyince siz Atatürk’ü kendine alet eden ‘solcu’ oluyorsunuz. Dahasını söyleyelim,
şu söz de Büyük Kurtarıcının :

“Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkının sağlığı ve sağlamlığıdır..”
Böylece, içeriği boşaltılmış bir sözde Atatürkçülük ile aslında Mustafa Kemal Paşa’ya en büyük ihaneti yapıyorlar. Oysa siz, 2 Nisan 1981’de, Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığınız bir makalede,
“Atatürk’ün Sağlık Politikası” başlığı altında, O’nun sağlık politikasının devletçi olduğunu vurguluyordunuz. Halkçılık ve Devletçilik, dinozorların marjinal değerleri artık günümüzde. Oysa dünyadan haberleri yok; ABD sağlık hizmetlerini belli ölçüde giderek sosyalleştiriyor! Daha çok kamu harcaması ile sağlık hizmetlerine sahip çıkarak eşitsizlikleri azaltma peşinde. Obama, Nissan 2010’da, sağlık güvencesi olmayan 50 milyon nüfusun 30 milyonuna bu güvenceyi sağladı. Bize “devleti küçültün” diyenler, kendi içlerinde tersini yapıyorlar.
AB ve OECD ülkeleri sağlık giderlerinin 2/3 – 3/4 payını kamu kaynaklarından karşılarken, ülkemizi kötü yönetenler, kendi aydınlarımızın yurtsever çığlıklarına kulak tıkamış durumdalar..
Bir devlet ki halkına sağlık hizmeti vermez,
Bir devlet ki halkına eğitim hizmeti vermez,
Bir devlet ki bölgelerarası uçurumları gidermez,
Bir devlet ki utanç verici gelir dağılımını düzeltmez…
Bilmiyorlar ki, o devlette şeriat da ayaklanır, gericilik de azar, bölücülük de şahlanır. Giderek iç ayaklanma da olur, bölünme hatta parçalanma bile olabilir ne acıdır ki..
Bilmiyorlar ki; 17. Türk Devleti’nin göksel (ilahi) bir bağışıklığı yok..
Var diyen, daha önceki 16 Türk Devleti’ne neler olduğunu açıklamalıdır!
İşte böyle Saygıdeğer Hocam..
İşin çok ilginç bir yanı da, Cumhuriyet’imizi koruma – kollama görevini kendine temel özgörev olarak alan gözbebeğimiz Ordumuz da bu sosyal ve ekonomik politikalara -daha doğrusu yağma ve talan düzenine-, ülkeyi yıkıma ve batağa götüren sorumsuz uygulamalara pek ses çıkarmıyor. Bu durumda, içten içe çökertilen Cumhuriyet “salt askersel önlemlerle” nasıl korunacak?
Bu kaygılarımızı dile getirince de; darbe çığırtkanı oluyoruz.. Demokratlıktan çıkıyoruz, işleri askere havale ediyoruz.. Kim ne derse desin, ben bu konuyu MGK’nın da, komutanlarımızın da bilgi ve ilgilerine özellikle ve duyarlıkla sunuyorum. Devrimin önderinin, “..ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olmaz..” sözünü anımsatıyorum..
Sevgili Hocam,
40 yıl önce 1971’de Hacettepe Tıp’ta öğrenciniz olduğumda, ders notlarınızda
şöyle özde haykırıyordunuz:
Tarih, er ya da geç halkların hakkını aldığının öyküsüdür.
Dolayısıyla bu hakları engellemek yerine yanında yer almak,
doğal tarihsel aşamaların daha sağlıklı geçirilmelerine katkı vermek olur..
12 Mart 1971’de bir şey olmadı! Ama 12 Eylül’cüler (1980) size bu sözlerin hesabını mahkemelerde sordular. Ak saçlı bilge kafanızın içindeki cevheri anlamak yerine yargılamayı seçtiler. Oysa asıl yargıç ve hüküm sahibi halk ve tarihtir. Tarihsel gidişse, kesin ve zorunlu olarak aydınlanmadan, sosyal eşitlikten, toplumsal barış ve adaletten yanadır. Yaşamın diyalektiği böyle.12 Eylül 1980 darbecileri, 27 Mayıs Devrimcilerinin güzelim 1961 Anayasası’nı kaldırdılar, KüreselleşTİRmenin 1982 Anayasası‘nı yaptılar. 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasının temel dayanağı olan 49. maddeyi başkalaştırarak
yeni 56. maddeyi getirdiler. Sağlıkta özel sektörden söz ettiler, Sağlık Bakanlığı’na sağlık hizmetlerini verme değil, düzenleme ve denetleme görevi verdiler.1990’ların başında, DB ve IMF baskısıyla sözde “Sağlık Reformları” süreci başlattılar.
2000’ler başında ise, 3 Kasım 2002 seçimiyle hükümet olan AKP, aynı 2’linin dayatması ile 2003 Haziran’ında “Sağlıkta Dönüşüm” programı başlattılar. Büyük bir kararlılık ve gözü karalıkla, hızla yol aldılar. Sizin öz evladınız ve adeta sanat yapıtınız “Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri” hızla yıkıma uğratıldı. Tarihler 15 Aralık 2010’u gösterirken, ülkemizde tüm
Sağlık Ocakları kapatıldı ki, oralar bizim kutsallaştırdığımız, adeta hizmet tapınağı bellediğimiz yuvalarımızdı. Sayıları 6200’ü bulmuştu, 40. yılında tarihe gömüldüler.
Tabelaları ters çevrildi ve öteki yüzlerine “Aile Sağlığı Merkezi” yazıldı.
Özelleştirme, piyasalaştırma, devleti küçültme, sosyal olan ne varsa un ufak etme.. KüreselleşTİRme kasırga gibi esiyordu. Devlet tüccar oldu, hastaneler işletme, yurttaşlar müşteri kılındılar. Sizin çok vurguladığınız bir ölçütünüz vardı :
Bir hükümetin halkının sağlığına verdiği değerin en şaşmaz göstergesi, bütçesinden ayırdığı paydır.. derdiniz 1970’lerde ve sonrasında.
Çünkü ulusal gelirden % 2,5 dolayında bir pay ayrılırdı sağlık giderleri için. Sizin Etimesgut deneyimlerinize dayalı hesaplamalarınız ise % 6,6 gibi bir pay gerektiriyordu. Bu oranın artırılmamasını çok doğallıkla, “temel engel; finansman darboğazı” olarak niteliyordunuz.
Günümüzde, Küresel sistemin DB ve IMF İkiz Kızkardeşleri, akıl almaz manevraları ile ülkemizde toplam sağlık giderlerini ulusal gelirin % 7,5’larına dek hızla tırmandırdılar.
Bu kez bu kaynak gerçekçi iktisadi araçlarla sağlanamıyor, bütçe açığı ve borçlanma getiriyor. 2011 bütçesi, 312 milyar TL (%10’u açık olmak üzere) ve 1/5’i, 62 milyar TL,
SGK açığının finansmanı için aktarılıyor.
Finansman darboğazı tersine döndü, harcamalar sürdürülemez boyut kazandı. Acı olan ise,
50 milyar Dolar’ı aşan 2011 toplam sağlık giderleri içinde sağaltım (tedavi) giderleri
roket hızıyla artar ve aslan payını alırken, yönetim destek ve koruyucu sağlık hizmetlerinin payı reel olarak azalıyor, yerlerde sürünüyor. Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer (bu yazının tarihine göre önceki), harcamaları artık karşılayamadıklarını, köklü tasarruf önlemleri alacaklarını açıklıyor.. Balayı dönemi bitiyor, halka popülist davranma dönemleri geride bırakılıyor. Kamu sağlık kurumlarının milyarlarca TL alacakları, Yüce Parlamento’da
Bütçe yasalarına eklenen bir madde ile siliniyor, bu kurumlar bilerek iflasa sürükleniyor,
tıp fakültesi hastanelerine Sağlık-Maliye Bakanlıkları el koyuyor.
Büyük Atatürk döneminin önemli yasalarından 1928 tarihli 1219 sayılı yasanın 1. maddesi (Hemşirelik yasasının da), TBMM açık iken, gece yarısı RG’nin yinelenen (mükerrer) sayısında yayınlanan (2 Kasım 2011) 663 sayılı Yasa Gücünde Kararname ile değiştirilerek yabancı hekim ve hemşire çalıştırma olanağı sağlandı. Sağlık Bakanlığı örgütlenmesi altüst edildi, kamusal yapı bitirildi..

Büyük başarılarla Merkez Konseyi Başkanlığı’nı yürüttüğünüz Türk Tabipleri Birliği‘nin görevleri arasından hekimlik meleğini kamu yararına yürütme işlevi çıkarıldı, TTB’nin dava ehliyeti düşürüldü. Disiplin yaptırımlarını da Bakanlık üstlendi, Anayasa’nın 135. maddesi açıkça çiğnenerek meslek örgütümüz adeta iğdişleştirildi. Bu YGK ile “Sağlıkta Dönüşüm” tamamlandı sayılabilir.

Daha hangilerini sayayım değerli hocam??
Sağlıkta serbest bölgeler, sağlık güvencesinin daraltılması fakat ek ödemelerin Deli Dumrul’u bile kıskandıracak ustalıkla artırılması, birkaç yıl içinde kamunun elindeki tüm hastanelerin işletmeleştirilerek sözde Kamu Hastane Birlikleri adı altında satılması, sağlık personelinin
iş güvencesiz, düşük ücretle, örgütsüz.. köleleştirilmesi.. Sağlık personeli ayakta.

Bu 663 sayılı darbe YGK‘si 2/3 Kasım 2011 gecesi RG’de yayınlanırken, 3 Kasım 2011 günü de biz evlatlarınız sizi anmak üzere toplanıyorduk. Konuşmacılar yoğunlukla bu YGK depremini işlediler.

Değerli Nusret Fişek hocam,
3 Kasım 1990 günü Hacettepe hastanesinde bizi terk ederken ağzınızdan dökülen son sözler;

“Türkiye’de Sosyal tıbbı koruyunuz…” olmuştu.

Beceremedik Sayın hocam, başaramadık, yenildik, kutsal emanetiniz Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sistemini koruyamadık. Yabanıl kapitalizm tüm gücüyle abandı, gücümüz yetmedi.
Ama bu yitirilen bir muharebedir. Savaş henüz bitmemiştir; halkımıza, öğrencilerimize, asistanlarımıza, yöneticilere, politikacılara, milletvekillerine.. olup bitenlerin içyüzünü, gerçekleri anlatmaya; araştırmalarla kanıta dayalı olarak irdelemeye devam edeceğiz.
Savaşımınız, azminiz, bize öğrettikleriniz, yapıtlarınız. saygın ve sevgin (aziz) anınız en güçlü ışığımızdır.

Nuret Fişek ile
Elbet bu karanlık, kasvetli dönem de geride bırakılacaktır.
Sizin ve Yüce Atatürk‘ün ilke ve devrimlerinin gerçek savunucusu olmaya devam edeceğiz ve mutlaka biz kazanacağız. Bize öğrettiğiniz her şey ve Türk halkının eşit sağlık hizmeti hakkı için, tüm yaşamınız boyunca verdiğiniz eşsiz uğraşı için sonsuz minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Gerçek Kuvvay-ı Milliyeci Tümgeneral Hayrullah Fişek’in kalpaksız kuvvay-ı milliyeci oğlu Prof. Dr. Nusret Fişek’i, ölümünün 21. yılında özlem ve saygıyla anıyoruz. Büyük Önder’in bize bıraktığı biricik kalıt olan ve sizin her fırsatta vurguladığınız üzere, us ve bilim tek yol göstericimiz olarak, caaanımız Türkiye Cumhuriyeti’miz -epey hırpalanmış da olsa-
bizi mutlaka ama mutlaka utkuya ulaştıracaktır.
Bize, siz öğrettiğiniz bu yalın tarihsel diyalektik gerçekliği 40 yıl önce!
Tarih, er ya da geç halkların hakkını aldığının öyküsüdür.
Dolayısıyla bu hakları engellemek yerine yanında yer almak,
doğal tarihsel aşamaların daha sağlıklı geçirilmelerine katkı vermek olur..
25 Kasım 2011, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
1971 Hacettepe Tıp Öğrenciniz
1978 Hacettepe Tıp Asistanınız
2004-2006, Kurucusu olduğunuz ADD’nin Genel Başkan Yardımcısı
AÜTF Halk Sağlığı AbD Öğr. Üyesi (2011- ….)
1) 1946’da sıtma epidemisi gerekçesiyle % 6’lara varan olağanüstü bütçe payı dışında..
2) 1978-2000 arasında 22 yılda “2000 Yılında Herkese Sağlık” hedefine Dünya Bankası ve IMF’nin engelleyici küreselleşTİRme politikaları, sözde yeni dünya düzeni masalları yüzünden erişemeyen insanlık; 21. yy’da benzer hedefleri yeniden önüne koydu.. Örn.
“2010 yılına dek herkes kapsamlı temel sağlık hizmetine erişecektir..” Oysa Prof. Fişek’in
40 yıl önce çıkardığı 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin sosyalleştirilmesi yasasının temel amacı da buydu.

— —-

AİLE HEKİMLİĞİ TIKANIYOR..


AİLE HEKİMLİĞİ TIKANIYOR..

TTB_logosu

Aile hekimleri giderek olumsuzlaşan çalışma koşullarının iyileştirilmesi, hak kayıplarının giderilmesi, getirilmek istenen yeni çalışma ve nöbet düzenini protesto etmek amacıyla,
bu gün (13.12.2014) Sağlık Bakanlığı önünde basın açıklaması yaptılar.

BASIN AÇIKLAMASI

BİR KEZ DAHA HEM KENDİ HAKLARIMIZ,
HEM DE TOPLUMUN SAĞLIK HAKKI İÇİN 
SES VERİYORUZ!

Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği ile birlikte çalışanlara uygulanan geçici görevlendirmeleri ortadan kaldırdığını iddia ediyordu, şimdi artık ASM çalışanlarını hastane acillerinde,
112 istasyonlarında zorla görevlendirerek geçici görevleri sistematik hale getirmiş oldu.

Sağlık Bakanlığı, ASM çalışanlarına daha iyi çalışma koşulları sağladığını iddia ediyordu, hafta içi 40 saat çalışmaya ek olarak geç saatlere dek esnek, hafta sonu Cumartesi günleri fazladan çalıştırmayı düzenleyen genelgeyi yayınladı.

Sağlık Bakanlığı, Aile Hekiminin kendisine kayıtlı kişiye bakmanın kolaylığı her seferinde dile getirirken, hafta içi esnek ve hafta sonu çalışma dayatmasıyla kayıtlı olsun olmasın başvuran herkese ‘acil’ sağlık hizmeti sunulacağını ilan ederek, kendi belirlediği ilkeyi çiğneme noktasına gelmiş oldu.

Sağlık Bakanlığı, Aile Hekimliğiyle birlikte mesleksel doyumun had safhaya ulaştığını
iddia ediyordu. Performansa, cezaya dayalı bir sistemin bırakın mesleksel doyumu;
mesleksel bağımsızlığı nasıl ortadan kaldırdığını, çalışanlar arasında çalışma barışı
nasıl bozduğunu anlatmaktan sıkıldık.

Bakanlığın, Birinci Basamak sağlık hizmetlerini parçalayan, ekip hizmetini ortadan kaldıran, toplumun ancak kayıtlı olan kesimine o da başvuruya dayalı hizmet sunan anlayışı her geçen gün bataklığa saplanıyor.

Halkı tüketim nesnesine dönüştüren, ülke çapında sağlık hizmetlerine başvuru sayısını yılda ortalama 10’lara çıkaran, acilleri tıka basa dolduran, niteliği düşük sağlık hizmet anlayışı çökmüştür; oluşan tahribatın ASM’leri gece gündüz açık tutarak giderilemeyeceği ortadadır. Böylelikle Birinci Basamağa verilecek zararın da daha büyük olacağı açıktır.

ASM çalışanlarının dinlenme hakkını elinden alan, tek taraflı sözleşme dayatan,
iş güvencesi olmayan, istismara açık ceza puanlarıyla, para kesintileriyle kendine has
özel ‘çağdaş kölelik çalışma düzeni’ dayatmalarına karşı sessiz kalmadık, kalmayacağız.

Halkın; dinlenme hakkı kısıtlanmış, moral motivasyonundan yoksun sağlık çalışanından nitelikli sağlık hizmeti alması mümkün müdür?

Altyapısı, güvenliği ve donanımı uygun olmayan ASM’lerde, meslek içi eğitimi ve deneyimden yoksun Birinci Basamak sağlık çalışanı eliyle  ‘Acil Sağlık Hizmeti’ sunarak, halk sağlığının tehlikeye atılmasına, sağlık çalışanının ölümcül olabilecek
şiddet olaylarıyla karşı karşıya kalmasına neden olmayacak mı?

Sağlık Bakanlığı’nı buradan bir kez daha uyarıyoruz :

  • ASM sağlık çalışanlarının yitirilmiş temel hakları üzerine yenilerini ekleyerek,
    haftada 40 saat çalışma üzerine, hafta sonları ve hafta içi esnek çalışma dayatmalarından vazgeçin.

Birinci Basamak sağlık çalışanları olarak, iş güvencesi, insanca çalışma koşulları,
koşullara bağlı olmayan emekliliğimize yansıyacak emeğimizin karşılığı bir ücret,
mesleksel bağımsızlık ve dayanışma içinde toplumun her kesimini kapsayacak,
katkı ve katılımsız, eşit koşullarda nitelikli sağlık hizmeti sunmak istiyoruz.

Kendi haklarımız ve toplumun sağlık hakkı için yürüttüğümüz mücadelemizi
kararlılıkla sürdüreceğiz.

29 Kasım 2014 tarihinde uyarılarımızı Ankara’da Sağlık Bakanlığı önünde yapmıştık,
ancak Sağlık Bakanlığı ‘yeni nöbet genelgesini’  yayınlayarak 1 Ocakta 2015’te
uygulamaya geçileceğini ilan etmiş bulunmakta.

Hak yitikklerimizi önlemek amacıyla üretimden gelen gücümüzü kullanarak
12 Aralık 2014 ‘te yaptığımız G(ö)REV eylemimiz, Sağlık Bakanı Müezzinoğlu’nu yanıltarak oldukça başarılı geçmiştir.

Birinci Basamak sağlık çalışanları, Sağlık Bakanlığı’nın ‘Nöbet genelgesini’ yayınlayıp, Sağlık Bakanı Müezzinoğlu’nun ‘Sahada bu eylemler destek yok ’açıklamasına karşın  dünkü eylemlere katılım %100’e yakın olmuştur. Bu nedenle tüm Birinci Basamak
sağlık çalışanlarını kutluyor, halkımızı eylemlerimize verdikleri destekten dolayı şükranlarımızı sunuyoruz.

Sağlık Bakanlığı,12 Aralık’ta (2014) çalışanların sesine kulak vereceğine, ’Cumartesi günleri gece nöbeti değil yalnızca nöbet tutacaklar’ açıklamasında bulunmasını
talihsiz bir açıklama olarak değerlendiriyoruz.

Bu nedenle bu gün burada bir kez daha sesimizi duyurmak istiyoruz.

Sonuç alamazsak her Cumartesi günleri eylemlerimizi tekrarlayacak,
eylem ve etkinliklerimizi sonuç alana dek her yerde dozunu artırarak sürdüreceğiz.

Saygılarımızla.

==========================================

Dostlar,

“Aile hekimliği” sisteminin “ÇAĞDIŞI” olduğunu yıllarca, çoook öncesinden,
belki 20+ yıldır yazar, söyler dururuz.. Başlangıçta soyut kalıyor ve anlaşıl)a)mıyor ya da anlaşılmak istenmiyordu. Halkımız gibi çoğu meslektaşımız da deneyip görmek istedi..
Deneme – yanılma yöntemiyle yani, hep olageldiği gibi. Oysa “bilimsel öngörü” denen
bir yöntem var.. biz ona dayanıyorduk eldeki kanıtları irdeleyerek..

“Aile hekimliği” sistemi pek çok bakımdan geldi, duvara dayandı.
Daha iyi olmasını beklemek saflıktır ve bilim dışıdır. Daha da beter olacaktır.
Bu bakımdan, Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu, hiç kompleks yapmadan
geri adım atma – yanlıştan dönme erdemini göstererek bu sistemden geri dönmeyi düşünmelidir.

SAĞLIK OCAKLARI sistemi, karşılaştırma yapılamayacak ölçüde AİLE HEKİMLİĞİNDEN
üstün bir sistemdir. Sitemizde bu konularda epey yazdık, gene yazarız..

Eylem günü Ankara Üniv. Tıp Fakültesi’nde 11:00 – 13:00 arasında İş Sağlığı Güvenliği eğitimi görevimiz vardı (akademik ve yönetsel çalışanlara).. Yoksa, Sıhhiye Meydanı’nda Aile Hekimi meslektaşlarımızın yanında bedensel olarak da bulunacaktık.

Basın açıklaması gerçekleri dile getirmektedir. Aile hekimi meslektaşlarımız haklıdır.
Eylem demokratik, yerinde ve doğrudur. Onaylıyor ve katılıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
17.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net