CHP lideri Kılıçdaroğlu’dan Erdoğan’a : MAL VARLIĞINA GEBESİN!

CHP lideri Kılıçdaroğlu’dan Erdoğan’a :

MAL VARLIĞINA GEBESİN!

ABD Başkanı Donald Trump’un mektubuna ilişkin, “Hiçbir şekilde diplomatik teamüllere uymayan ve hakaret dolu ifadeler içeren bu mektubu, ‘bu üslup kabul edilemez’ diyerek neden iade etmediniz?” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mektuba ilişkin hala sessizliğini koruduğunu savunan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a 7 soru yöneltti.

kılıçdaroğlu.jpg

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmada, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. (AA, 22.10.19)

CHP’lilerin, tüm yurttaşların sorunlarının çözümü için çabaladıklarını ifade eden Kılıçdaroğlu, siyaseti saygın kılmak, toplumun sorunlarına çözüm üretmek için toplumu dinleyeceklerini söyledi.

“Partisinin siyaseti köşeyi dönmek için değil halka hizmet için yaptığına” işaret eden Kılıçdaroğlu, hak ve hukuk arayanların hakkının teslim edilmesi gerektiğini ifade etti.

Kılıçdaroğlu, bundan 5 yıl önce Soma’da 301 işçinin yerin binlerce metre altında yaşamını yitirdiğini anımsatarak, o dönem bütün Türkiye’nin söz konusu işçilerin ailelerinin sorunlarının çözümü için kucaklaştığını anlattı.

Soma’daki işçilere yönelik verilen sözlerin bir bölümünün unutulduğunu savunan Kılıçdaroğlu, bu işçilerin “Bize söz verdiler, 5 yıl sonunda zaman aşımına uğrayacak. Hak isteminde bulunamayacağız. Bir çare kalıyor, yürüyelim..” dediklerini ve yürümeye başladıklarını belirtti.

Kılıçdaroğlu, Soma işçileriyle kimsenin ilgilenmediğini ileri sürerek, şöyle devam etti:

“Bizim işçilerin hakkına, hukukuna sahip çıkmamız gerek. 18 gündür yağmurun, karın altında, çamurun içinde bekliyorlar. Haklarını istiyorlar. Şu ana dek onların hakları teslim edilmedi. ‘Ankara’ya yürümeye meraklı değiliz, kimseden sadaka istemiyoruz, yalnızca hakkımızı istiyoruz. Tazminatlarımız tümüyle ödenene dek buradan kalkmayacağız. Bize söz verdiler, yine söz veriyorlar, kararlıyız, söz değil haklarımızı istiyoruz.‘ diyorlar. Somalı kardeşlerimizin hakları teslim edilinceye değin onların hakkını ve hukukunu biz savunacağız ve yanlarında olacağız.”

“NEREYE GİTTİ BU PARALAR?”

Kemal Kılıçdaroğlu, hangi inanç veya yaşam biçiminden olursa olsun herkesin şehitler için vicdanının sesini dinlediğini dile getirdi.

Şehitler hepimizin ortak acıları, ortak onurlarıdır” diyen Kılıçdaroğlu, şehitlerin hakkını ve hukukunu her zaman ve her ortamda savunduğunu vurguladı.

Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz hain darbe girişimi sırasında şehit olan vatandaşlar için toplanan 309 milyon liranın akıbetini hükümete kezlerce sorduğunu, son 3 haftadır da yeniden buna ilişkin sorular yönelttiğini hatırlattı.

Söz konusu yardım tutarının, 15 Temmuz şehitlerinin ailesi ve gazilerin sorunlarının çözümü için önemli bir kaynak olduğuna dikkati çeken Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Nereye gitti bu paralar? O Vakfın adresi yok. Grubumuzun basın danışmanı CİMER’e sormuş: vakfın adresi nedir, yönetim kurulunda kimler vardır? Çalışma Bakanlığı bunu İçişleri Bakanlığına göndermiş. Oysa vakfeden Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. Şehitlerimizin hakkını savunmak bir insanlık görevidir. Şehitlerin, gazilerin hakkını son kuruşuna dek soracağım. Bu benim ve sizin namus borcudur. Ta ki o paraların ne olduğunu açıklayıncaya dek. 15 Temmuz üzerine güzel laflar ederler, bayram kabul ederler, 15 Temmuz için para topladın. Nerede bu para? Cevap yok.”

Kılıçdaroğlu, söz konusu paraya ilişkin soru sormasının istenmediğini ileri sürerek, “Şehidin, gazinin hakkını, hukukunu savunmayacağım da kimin hakkını, hukukunu savunacağım? Para yiyenlerin mi? Kim aldı bu paraları? Nereye harcadınız bu paraları? Benim hakkım var, tüyü bitmemiş yetimin de hakkı var. Ben o hakkı sonuna kadar savunacağım” ifadelerini kullandı.

“BUNUN ADI İŞKENCEDİR”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “Sakarya’daki Tank Palet fabrikasının ihalesiz Katar ordusuna verildiğini” iddia ederek, bu konuya ilişkin sorularına hükümet tarafından yanıt verilmediğini öne sürdü.

Kılıçdaroğlu, “Ordumuzu görüyorsunuz, destanlar yazıyor ama Sakarya’daki Tank Palet fabrikası Katar’lıların elinde. Hangi gerekçeyle?” diye konuştu.

TBMM Genel Kurulunda geçen hafta kabul edilerek yasalaşan Yargı Reformu’nun ilk paketine ilişkin de Kılıçdaroğlu, “Adalet konusundaki düzenleme kabul edildi ama bu ‘Türkiye’ye adalet geldi.’ anlamında değil. Adaleti mumla arıyoruz. Adaleti buluncaya dek de bizim mücadelemiz sürecek. Adalet bu ülkeye gelinceye dek birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz.” değerlendirmesinde bulundu.

Söz konusu yargı paketinin kabul edilerek yasalaşmasına karşın şafak vakti evlerin basıldığını ve tutuklamaların yapıldığını belirten Kılıçdaroğlu, “Bunun adı işkencedir. Adalet böyle bir şey değildir. Adalet, savcı soruşturma açabilir, açar telefonu ‘şu saatte gelin’ diyebilir. Neden şafak baskını? Ailenin, küçücük çocukların önünde bir babaya ters kelepçe takılması hangi adalette, vicdanda vardır? O çocukların babalarına ters kelepçe takıldığını görmeleri adalet midir, ahlaki midir? Biz buna isyan ediyoruz..” sözlerini sarf etti.

Kılıçdaroğlu, Türkiye’de hala yasaklar bulunduğunu, Demokrasi İçin Birlik Platformu ile Hrant Dink Vakfı tarafından yapılmak istenen toplantılara izin verilmediğini ileri sürdü.

Türkiye’de düşünce açıklamanın suç sayıldığını iddia eden Kılıçdaroğlu, “Demokrasi diyoruz, düşünce açıklamak da suç oldu bu ülkede. Hangi adalet, hangi reformdan söz ediyoruz biz? Yargı bağımsızlığı olmadan, hakimin vicdanı olmadan bir ülkeye adalet gelmez. Hakim, talimatı saraydan alırsa o ülkeye adalet gelmez. Yasa falan bunların hepsi hikayedir. Önemli olan hakimin vicdanıdır, hukukun üstünlüğüdür, insan haklarıdır” ifadelerini kullandı.

“FETÖ BORSASI KURULDU”

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Türkiye’de bir yılda 26 115 kişiye “cumhurbaşkanına hakaretten” soruşturma, 4 887 kişiye de dava açıldığını kaydederek, şöyle konuştu:

Cumhurbaşkanı tarafsız mı? Hayır. AK Parti’nin Genel Başkanı. AK Parti’nin Genel Başkanı’nı eleştirmeyecek miyim, ‘Yanlış yapıyorsun’ demeyecek miyim? Tarafsız kalsın, namusu üzerine yemin etti. Tarafsız kalacaksan başımın üzerinde yerin var. Ama bir partinin genel başkanıysan eleştiriyi hak ediyorsun. Beni de eleştiriyorlar. Öbür siyasal parti genel başkanları da eleştirilir. En sert biçimde eleştirilir, hakarete varmamak koşuluyla. Vatandaş düşüncesini, beğensek de beğenmesek de açıklamak zorundadır.”

Kılıçdaroğlu, Kanun Hükmünde Kararnamelerle 125 687 kişinin devletten ihraç edildiğini belirterek, şunları kaydetti:

“Arkasından FETÖ borsası kuruldu. Parası olan, iyi mevkilerde siyasal akrabası, damadı olanlar, kayınpederi olanlar dışarıya, garibanlar içeri. 125 bin kişi hakkında ihraç kararı verildi ama 152 399 kişinin de gizli soruşturması şimdilik süryor. Paran varsa hiç korkmayacaksın. Öğleden sonra Pensilvanya’ya gidip gelebilir, FETÖ’nün başkanıyla görüşebilirsin. Paran varsa hiçbir şey olmaz, kimse sana dokunmaz. Paran yoksa içeri. Bank Asya’nın önünden mi geçtin? Yakalar içeri atarlar.”

Haksız yere hapiste olan avukatlar, aydınlar, yazarlar, askeri öğrenciler ve garibanların bulunduğunu savunan Kılıçdaroğlu, “Durumu iyi olan, parası olan ve sarayın avukatını tutanlar ise dışarıda. Hatta savcı, onlar hakkında soruşturma bile açmıyor. Açarsa yerinden olacak. Erdoğan’ın avukatları ne zamandan beri Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu etkilemeye, hakim, savcı tayin etmeye başladı? O koltuklarda otururken rahatsız olmuyor musunuz? Ben vicdanen rahatsız oluyorum. Siz onların istemlerini, sarayın istemi gibi derhal yerine getiriyorsunuz” iddialarında bulundu.

“DEMOKRASİYE AYKIRIDIR”

Kemal Kılıçdaroğlu, demokrasilerde seçimin, milletin iradesi olduğuna işaret ederek, Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanlarının yerlerine kayyum atandığını, belediye meclislerinin başkan seçmesine izin verilmediğini söyledi. Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“O zaman bu seçimi niye yaptınız? Bu belediye başkanları iyi hal kağıdı aldılar. ‘YSK seçime girebilir’ diye karar verdi. Şimdi neden açığa alıyorsunuz? ‘Suçlular’. Niye suç üstü yapmıyorsun? İstihbarat örgütün, polisin, askerin var. Suç üstü yap, terör örgütüne destek veriyorsa anında yakala, kimse sana bir şey diyemez. Bu yetmedi şimdi Kayapınar, Kocaköy, Bismil ve Erciş belediye başkanları da açığa alındı ve yerlerine kayyum atandı. Demokrasiye aykırıdır.”

Daha önce Ankara, Bursa ve Balıkesir belediye başkanlarının görevlerinden ayrılmalarına da tepki gösterdiklerini anımsatan Kılıçdaroğlu, “Bizim çizgimiz demokrasi, adalet çizgisidir. Demokrasi yalnızca bizim için değil, herkes için geçerli olmak zorunda. Milletin iradesine, verdiği oya herkesin saygı göstermesi gerek.” diye konuştu.

Adaletin olmadığı yerde kimsenin can ve mal güvenliği bulunmadığına işaret eden Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde. Herkesin evi hemen basılabilir, hemen gözaltına alınabilir, dosyasına gizlilik kararı konulur. Avukatınız bile hangi gerekçeyle göz altına alındığınızı öğrenemez. Aylarca, hatta yıllarca hapiste kalırsınız. Sonra derler ki ‘Pardon, yanlışlıkla içeri atmışız.’ Bu mudur adalet, bu milletin vicdanı yok mu?”

Adaletin herkes için olduğu bir yerde ekonominin de iyi olacağına işaret eden Kılıçdaroğlu, Türkiye’de bunun gerçekleşmediğini ileri sürdü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok” dediğini savunan Kılıçdaroğlu, bunun saray için doğru olduğunu öne sürdü. Kılıçdaroğlu, “saraydakilerin bir eli yağda, bir eli balda Lale Devrini yaşadığını, onların işe gerek duymadığını, ihale almanın yeterli olduğunu” iddia etti.

Kemal Kılıçdaroğlu, anayasanın 49. maddesinde, “Devlet, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma yaşamını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” hükmünün yer aldığını anımsattı.

Bu önlemlerin hiçbirinin alınmadığını, işsizliğin, ağır bir fatura olarak 82 milyonun önünde durduğunu, saraydakilerin ise işsizlik çekmediğini ileri süren Kılıçdaroğlu, “Hepsinin keyfi yerinde. Saray sosyetesinin, bir annenin, babanın, çocuğun işsiz olması durumunda mutfaktaki yangından haberleri var mı? Hangi koşullarda bu aileler geçiniyor haberleri var mı?” diye sordu.

Kılıçdaroğlu, 3 gençten 1’inin işsiz olduğunu, işsiz sayısının 8 milyonu aştığını ifade ederek, sosyal devletin, fakir – fukarayla ilgilenen, gelir dağılımını dengeleyen, istihdam alanı yaratan, işinden olana işsizlik sigortasından düzenli aylık veren devlet olduğunu söyledi.

Çalışanların %36’sının kayıt dışı olduğunu, bununla mücadele edilmediğini öne süren Kılıçdaroğlu, “Sosyete damat var; ‘Hane başına düşen gelir 3 kat arttı’ diyor. Millet işsizlikten bunalmış durumda. İntihar eden sanayiciler, kepenk kapatan esnaf, borç batağında işsiz, kendini yakan işsiz var, millet 5 kuruşa muhtaç duruma geldi; ‘Hane başına düşen gelir 3 kat arttı…’ diyor. Sarayınki çok artmıştır biliyorum. Para her taraftan fışkırıyor.” diye konuştu.

“TEFECİLERE YULARI KAPTIRDILAR”

Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bir ülke üretmez, borçla geçinirse ABD Başkanı Donald Trump‘ın tweetlerine muhatap olur. ‘Seni mahvederim‘ diyor. Çünkü borç almadan ayakta duramıyorsun. 82 milyonu tefeciye teslim ettiler. Tefecilere, on milyarlarca Dolar faiz ödendi. Onunla fabrika kurulsaydı, on binlerce kişi iş sahibi olacaktı, Türkiye üretecekti, kazanacaktı, her alanda söz sahibi olacaktı; hiçbir devlet başkanı da kalkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni, ekonomisi üzerinden vuramayacaktı, eleştiermeyecekti. Yuları tefecilere kaptırdılar. Kaptırırsan, atın nereye gideceğini yuları elinde tutan gösterir.

Bütün bunlar ortada dururken bunların uğraştığı iki şey var; ‘Arabanızda sigara içmeyeceksiniz‘ diyor. Sana ne kardeşim, araba benim, sigara içerim veya içmem. ‘Alışveriş yaparken naylon poşet için ayrıca para vereceksin’. Senin başka bir derdin yok mu? Milletin mutfağında yangın var bunların yangına buldukları çözüm bu. Şimdi tutturdular ‘Sigara haramdır’ diye. Millet, sigara içmese senin bütçedeki açık daha da artar. Ayrıca o beyefendi haramın ne olduğunu bilmez. Kul hakkı yiyen adamdan, haram anlaşılmaz.”

“82 MİLYON VATANDAŞIN CEBİNDEN KAHRAMANLIK EDEBİYATI”

Suriye’deki gelişmeleri değerlendiren Kılıçdaroğlu, Süleyman Şah Türbesi‘ni, kendi topraklarından kaçırmak zorunda kaldıklarını, bunun utanılacak bir olay olduğunu ancak ar damarı olanın utanacağını söyledi. Kılıçdaroğlu, kendi toprağından kaçan adamın ne zamandan beri kahraman olduğunu hala öğrenemediğini belirtti.

Kılıçdaroğlu, Suriyelilere 40 milyar dolar harcandığını ifade ederek, “Yetmemiş, beyefendi hala ‘Gerekirse 40 milyar dolar daha harcarız’ diyor. Buyur harca; o ödemiyor ki; saray da ödemiyor. Kim ödeyecek 82 milyon vatandaş ödeyecek. 82 milyon vatandaşın cebinden kahramanlık edebiyatı yapıyor. Zaten saray, kara delik, para yutuyor ha bire” dedi.

İzlenen dış politikanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığını sıfırladığını öne süren Kılıçdaroğlu, mütekabiliyet (AS: dış politikada karşılıklılık) ilkesine işaret etti.

Kılıçdaroğlu, İsmet İnönü’nün, Lozan Anlaşması için gittiği Lozan’da toplantı yapılacak salona girdiğinde, kendisine ayrılan koltuğun öbürlerinden küçük olduğunu fark ettiğini, aynı koltuktan bulunduğunda görüşmelere devam edeceğini söyleyerek salondan çıktığını anlattı. Kılıçdaroğlu, “Yalnızca koltuk üzerinden; bu ülkenin kuruluşundaki onuru, haysiyeti, şerefi görüyor musunuz? Mütekabiliyet budur.” dedi.

“BENİ RAHATSIZ EDİYOR”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gazetecilerin 16 Ekim’deki, “Amerika’dan heyet geldi, görüşecek misiniz?” sorusuna, “Ben dimdik ayaktayım. Ben onlarla görüşmeyeceğim. Onlar karşıtlarıyla görüşecek. Ben Trump geldiğinde konuşurum?” karşılığını verdiğini anımsatan Kılıçdaroğlu, ancak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, “Görüşecek”, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, “Cumhurbaşkanı yarın ABD Başkan Yardımcısını kabul edecek” dediğini söyledi.

Kılıçdaroğlu, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’nin, Erdoğan’ın değil, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın mevkidaşı olduğunu belirtti.

“Daha acı olan ise şu fotoğraf.” diyerek Erdoğan’ın Pence ile görüşmesine yönelik bir fotoğrafı gösteren Kılıçdaroğlu, “Cumhurbaşkanlığı forsunun önünde, ikisi eşit pozisyonda oturuyorlar. Bu Erdoğan’ı rahatsız etmeyebilir ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak beni rahatsız ediyor. AK Partili kardeşlerime soruyorum; bu ülke sınırları kanla, gözyaşıyla çizildi. Bu ülke milli kurtuluş savaşını veren ülkedir. Mütekabiliyet denilen kural vardır. Bir başkan yardımcısı, başkan ile aynı pozisyonda oturuyor. Oturması gereken yer Fuat Oktay’ın karşısıdır. Ama Erdoğan, onu yanına alıyor. Neden; ezik” diye konuştu.

“ASLAN KESİLMESİNİ BEKLERDİK”

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın, “Trump ile görüşürüm” demesine karşın heyetle görüştüğünü, “ABD, terör örgütünün sözcülüğünü yapamaz” gibi bir cümle kurduğunu ancak masaya oturduğunu, PYD’ye, sürekli telefonla bütün görüşmelerin aktarıldığını, bu arada,

  • Senin, çocuklarının, ailenin mal varlığını araştıracağız” diye sopa gösterildiğini iddia etti.Kemal Kılıçdaroğlu, “Hani Erdoğan çıkıyor ya bazen aslan kesiliyor; aslan kesilmesini beklerdik.
  • ‘Ey Trump sen benim, ailemin, çocuklarım mal varlığını mı araştıracaksın, araştırmazsan namertsin. Araştırmazsan namertsin, verilmeyecek tek kuruş hesabım yoktur. Hesap vereceksem Türk milletine hesap veririm’ diyecekti. Bunu söyleyemedi.” dedi.

    “BUNLARI NASIL YEDİNİZ, YUTTUNUZ?”

    Trump’un, bir milleti, bir toplumu aşağılayan dille kaleme alınmış bir mektup gönderdiğini, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde daha önce böyle bir mektup gelmediğini ifade eden Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

    “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bizi bu denli aşağılayan bir mektup gelmemiştir. Johnson’un mektubunu, İnönü’nün yanıtını hatırlıyorsunuz. İnönü, ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır‘ diyordu. Allah aşkına söyler misiniz bu mektubu nasıl hazmettiler, nasıl içlerine sindirdiler? Hangi kozları var ABD’nin elinde ki bunu yalayıp, yuttular. Mal varlığıyla ilgili mi başka bir şey mi nedir Allah aşkına? Mektupta, Trump, ‘Sorunlarını çözmek için çok uğraştım‘ diyor Erdoğan’a. Hangi sorunları özel, ailevi, finansal sorunlar mı? Açıkça tehdit ediyor. Bu mektup ortaya çıktı, bekledik herkes tepki gösterecek. Bütün partiler tepki gösterdi yalnızca AK Parti’de tık yok, Erdoğan ne diyecek diye bekliyorlar. Bunları nasıl yediniz, yuttunuz, adamda mide olur. Erdoğan, 18’inde açıklama yapıyor; ‘Bu konuyu bugünkü meselemiz, önceliğimiz olarak görmüyoruz.’ diyor. Göremezsin çünkü mal varlığınla gebesin. O mektup, bütün dünya arşivlerine girdi. Yenilecek, yutulacak bir mektup değil.

    Ülkücü kardeşlerime seslenmek isterim: Siz hemen hemen her konuşmanızda Türk milletinin haysiyetinden söz edersiniz. MHP’nin düştüğü durumu görüyor musunuz? Hangi şeref, onur? Türkiye’nin saygınlığı yerlerde sürükleniyor, olmadık eleştiri, hakaretler geliyor, sizin yöneticileriniz bu hakaretleri yapanlara karşı sessiz duruyorlar. Milliyetçilik o değil, milliyetçiliği biz yapıyoruz. Devrimciliği, halkçılığı, cumhuriyetçiliği, demokrasiyi de biz yapıyoruz. Tepki vermesi gereken kişi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil eden kişidir. Ülkücü kardeşim sana sesleniyorum; bu memleketin şan, şeref, onurundan yanaysan, içtenlikli olarak bu ülkenin milliyetçisiysen bunlara beş para bırakmayacaksın, bunlara söz bırakmayacaksın, bunlara alet olmayacaksın, bunların ipiyle kuyuya inmeyeceksin.”

    7 SORU

    Anayasanın 104. maddesine işaret eden Kılıçdaroğlu, “Bu beyefendi asla cumhurbaşkanı değil. Benim de cumhurbaşkanım değil, bu ülkeyi, vatanını ve bayrağını sevenlerin cumhurbaşkanı değil. Senin mal varlığın üzerinden tehdit ediliyorsun. Çıkıp desene, ‘Benim mal varlığım açıktır, ben bunu beyan ettim. Dünyanın neresinde bana ve aileme ait beş kuruş bulursanız, ben hesabını veririm” diyeceksin. Diyemiyorsun” değerlendirmesinde bulundu.

    Erdoğan’ın mektuba ilişkin hala sessizliğini koruduğunu savunan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a 7 soru yöneltti. Kılıçdaroğlu, şu soruları sordu:

    “Hiçbir şekilde diplomatik geleneklere uymayan ve hakaret dolu ifadeler içeren bu mektubu ‘bu üslup kabul edilemez’ diyerek neden iade etmediniz? Okuduğunuzda bu ifadeleri nasıl hazmettiniz? Neden ve hangi korku, endişe ve ruh haliyle bu mektubu kabul ettiniz? Hakaretler içeren mektubu anında iade etmediğiniz gibi, kamuoyundan da gizlediniz. Neden? Bu mektubu Amerikalılar kamuoyuna duyurmasaydı üstünü örtecek, sessiz mi kalacaktınız? Hakaretler içeren mektubun üstünü artık örtemeyeceğinize göre, milletin onurunu nasıl kurtaracak ve bu yakışıksız üsluba Türkiye ve ABD arşivlerine girecek şekilde nasıl yanıt vereceksiniz? Türkiye Cumhuriyeti’nin şan ve şerefini korumak, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının anayasal görevidir. 82 milyonun huzurunda ettiğiniz yemini hatırlıyor musunuz? Ettiğiniz yeminde sözü geçen namus ve şeref kavramları sizin için neyi ifade etmektedir?”

Uluslararası Ceza Mahkemesi ve itibarımız

Uluslararası Ceza Mahkemesi ve itibarımız


Av. Kemal Akkurt

Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği Başkanı
Cumhuriyet, 19.4.19

(AS: Bizim katkımız yazının içinde ve altındadır..)

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), 2002 yılında Roma Statüsü’ne (Sözleşmesi) göre kuruldu. UCM, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçları (mikrobik, biyolojik ve zehirli silahların kullanımı) ile ilgili olarak, uluslararası hukukun en ağır ihlallerine yol açan kişileri yargılamak üzere kurulmuş ilk bağımsız ve sürekli uluslararası bir mahkemedir. Amaç, dünyanın neresinde işlenirse işlensin, hiçbir savaş ve insanlık suçunun cezasız kalmamasıdır. Hollanda’nın Lahey kentindeki UCM’yi bugüne dek 139 ülke tanıyarak yargı kapsamına dahil olmuştur.

Geçmişte, yalnızca belli olaylarla ilgilenmek üzere bazı savaş suçları mahkemeleri oluşturulmuştur. Örneğin 2. Dünya Savaşı sonrası Naziler için kurulan Nürnberg Mahkemeleri, Eski Yugoslavya’da, Ruanda’da, Sierre Leone’da ve Kamboçya’da işlenen savaş suçları için özel mahkemeler kuruldu ve suçlular yargılandı. Ancak UCM, dünyadaki tüm savaş ve insanlık suçlarına bakan bir Uluslararası Mahkeme’dir. Başta ABD ve Çin gibi savaş suçları ve insan hakları ihlallerine karışan ülkeler, UCM’ye (AS: Roma Statüsüne) taraf olmadıkları gibi, destek de vermemektedir. Çünkü destek verdikleri takdirde, bu ülkelerde savaş suçları işleyen yetkililerinin UCM’ye çıkarılmaları ve cezalandırılmaları kesin görülüyor. Bu nedenle UCM’ye soğuk bakıyorlar. Yani “yarası olan gocunuyor”. Bu arada henüz bağımsız bir devlet olmasa da Filistin yönetimi UCM’nin yargı yetkisini tanımıştır. Amaç, insanlık suçu işleyen İsrail’i köşeye sıkıştırmaktır.

2002 miladı
UCM’nin yargılama yetkisi, yürürlüğe girdiği Temmuz 2002’den sonraki suçları kapsıyor. Yani 2002’den önceki suçlara bakma yetkisi yok. UCM’ye üye olmayan (AS: Mahkemeye üyelik söz konusu değil, “UCM’nin yargılama yetkisini kabul eden” denilmesi gerekir..) ülkeler de UCM’ye başvurabilirler. Örneğin Demokratik Kongo Cumhuriyeti (eski adıyla Zaire), UCM’ye (AS: UCM Statüsüne) taraf olmadığı halde, ülkesinde beş milyon insanın ölmesine neden olan iç çatışmalar sonucu, savaş suç)lu)larının soruşturulmasını UCM’den istedi. Soruşturma sonucu, terör örgütü lideri Thomas Lubanga Dyilo’yu tutuklayarak UCM’ye teslim etti. Bu kişi, Lahey’de tutuklu olarak yargılanmış ve cezalandırılmıştır.

Kurulduğu tarihten bu yana, binlerce başvuru yapılmış UCM’ye. UCM, bu alanda hukuk (AS: “ve içtihat”) yaratmaya çalışıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde devletler yargılanırken, UCM’de (AS: “gerçek kişiler”) kişiler yargılanıyor.

UCM’ye üye olan ve olmayan ülkeler (AS: Mahkemeye üyelik söz konusu değil, “UCM’nin yargılama yetkisini kabul eden” denilmesi gerekir..) ile insan hakları alanında çalışan sivil toplum örgütleri başvurabiliyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi istemi ile de UCM’de dava açılabiliyor. Örneğin Darfur’da 300 bin kişinin kanına giren savaş suçlusu, Sudan’ın devrik Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında, UCM’de bu yolla dava açıldı. UCM tarafından hakkında tutuklama kararı verilen bu kişinin geçtiğimiz yıllarda resmi çağrıyla Türkiye’de ağırlanması, İnsan Hakları Örgütleri’nce çok ağır biçimde eleştirilmiş ve kınanmıştır.

Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesi, tam da bu tür insanlığa karşı suçlar için “evrensel yargılama yetkisi”ni kabul etmiştir. Bu maddeye göre, El Beşir’in işlediği iddia olunan suçlarla ilgili olarak Türkiye’de yargılanması mümkün ve yasal bir gereklilik idi. (AS: ilgili madde : “Aşağıdaki suçların, vatandaş veya yabancı tarafından, yabancı ülkede işlenmesi halinde, Türk kanunları uygulanır:…”) Bu konuda hukuk ihlali işleyen ülkemizin, benzer durumlarda başka ülkeleri suçlama hakkı olmayacaktır. Örneğin, geçtiğimiz yıllarda Gazze’de çocukları öldürenlerin “insanlık suçu” işlediklerini haykırdık. Birleşmiş Milletler ve öbür Uluslararası platformlarda “Uluslararası Adalet”ten söz edildi. Bu konuda, haklı olarak tepki gösteren yetkililerimizin, Darfur’da gerçekleştirilen insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları nedeniyle uluslararası bir mahkemede hesap vermekten kaçan El Beşir’e ev sahipliği yapması, ülkemizin bu konuda çifte standardını göstermiştir. Bu konu, uluslararası arenada Türkiye’nin saygınlığını oldukça sarsmıştır.

Türkiye de yer almalıdır
Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday olan bir ülkedir. UCM’ye üye olan (AS: “UCM Statüsüne taraf olan” denilmeli) 139 ülke içinde Türkiye’nin olmaması, büyük bir eksikliktir.Anayasamızın 90. maddesi (AS: bu konuyla ilgisi yok!) ve yürürlükteki ceza yasamızın 13. maddesi ile insanlığa karşı suçlar nedeniyle “uluslararası yargılama yetkisi” kabul edildiğine göre, UCM’ye taraf olmak bir zorunluktur. Kaldı ki, UCM’nin yargı yetkisi geriye işlememektedir. Yani taraf olunan tarihten sonraki iddiaları soruşturuyor. Bu nedenle Türkiye’nin zaman geçirmeden, büyük bir özgüvenle bu saygın Uluslararası Mahkeme’nin tarafı olması gerekir. Tabii ki arzu edilen, evrensel hukuk ve insan haklarının içselleştirilmesi ise…

Savaşsız, insan hakları ihlallerinin olmadığı, tüm insanların barış ve refah içinde yaşadığı bir dünya mümkün. Bunun için; öncelikle tüm dünyada yaşayan insanların eğitimli, bilinçli, haklarını arayan, duyarlı kişiler olmaları, bunu sağlayan Sivil Toplum Örgütlerini desteklemeleri ve harekete geçirmeleri gerekir.

  • Türkiye, çifte standartlardan ve sıradanlaşan hukuk ihlallerinden hızla kurtulmalıdır.

Uluslararası itibarımızı devasa binalarla, beton yığınlarıyla değil, evrensel hukuk kurallarını ve insan haklarını istisnasız ve eksiksiz uygulamakla sağlayabiliriz…
===========================================
Dostlar,

Sn. Av. Akkurt önemli bir konuyu işlemiş sağ olsun.
Ancak hukuk dili – terminolojisi çok özel ve özen gerektiriyor.
Metin içinde pek çok yerde terminoloji hatası ve yorum hatası var.
Örn. Anayasa md. 90 hiçbir biçimde ayın yazarın yorumuna elvermiyor.

Cumhuriyet gibi çooooook saygın, önemli ve değerli bir gazetede yazacakların kılı kırk yarmaları beklenir.. Benzer özenin Gazete yönetimince de gösterilmesi çok doğaldır.

Sevgi ve saygı ile. 20.4.19

Ahmet Saltık MD
Mülkiyeli – Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Anaysa Hukuku Doktora Öğrencisi

Hangi ‘yapısal reformlar’?

Hangi ‘yapısal reformlar’?

Erinç Yeldan
Cumhuriyet
, 3.4.19

 

Yerel seçimler geride kaldı. Piyasaların beklentisi bundan böyle en az 4 yıl boyunca “seçim yarışının söz konusu olmadığı bir Türkiye’de yapısal reformların artık uygulanmaya konulacağı” umuduyla çalkalanıyor. “Yapısal reform gerekliliği” iktisat gündemimizde neredeyse ilahi bir kutsanma yükümlülüğüne dönüştürülmüş durumda. Bu hafta söz konusu kavramı içerdiği mistik algılardan arındırarak tartışmaya çalışacağım. Konu son derece geniş ve kapsamlı. Bu köşenin boyutlarının ise sınırlı olduğu gerçeğinden hareketle aşağıda vurgulayacağım öneriler demetinin kaçınılmaz olarak “genel ve soyut” düzeyde kalacağının farkındayım. Bunun için baştan özür diliyorum. Öte yandan da kapitalizmi idare etmek gibi bir niyetim, iddiam, ya da yükümlülüğümün olmadığını da okurlarımın takdirine bırakmak arzusundayım. Her şeyden önce, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü sağlayacakemekçilerin yaşam koşullarını iyileştirecek ve çoğunlukla piyasa sistemine müdahale ve düzenleme gerektiren “yapısal dönüşümler” ile İstanbul finans burjuvazisinin taleplerini birbirine karıştırmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye için olmazsa olmaz ilk adımlar 
Söz konusu yapısal dönüşümün Türkiye için “olmazsa olmaz” ön koşulları;

hukukun üstünlüğü ve
liyakata dayalı bir yönetim sisteminin kurgulanması ve
insan haklarına, özgür düşünceye saygılı, çağdaş ve katılımcı demokrasi kurumlarının özgürce çalışmalarının sağlanmasıdır.

Eğitimde tek tip, ezbere dayalı, sorgulamadan salt itaat etmeyi hedefleyen İslamcılaştırmaya dayalı öğretimin önüne geçilmeli; eğitim sistemimiz özgür, bilimsel kuşkucu, sorgulayan ve analitik düşünce ile donatılmış, yaratıcı nesiller yetiştirmeye odaklanmalıdır.
Ekonomik düzlemde ise toplumsal adaleti geliştirecek bir vergi düzenlemesi ön koşul olmalıdır. Toplumsal çürümüşlüğün ve ahlaksız büyümenin ana bileşeni olarak çalışan “vergi ve/veya imar affı” gibi düzenlemeler yasa dışı ilan edilmelidir. Buradan hareketle, kamu maliyesini güçlendirmenin yanı sıra haksız nitelikli kazançların adaletli bir biçimde vergilendirilmesine dönük olarak imar rantları vergilendirilmelidir
Türkiye benzeri gelişmekte olan yükselen piyasa ekonomileri için uluslararası yeni-işbölümünde üstlenilen görev, her ne pahasına olursa ihracatın artırılması ve bu nedenle de uluslararası rekabet gücünün yükseltilmesi önceliğidir. Bu da ücretlerin baskı altında tutulmasını ve ihracatçı sektörlerde emek veriminin yükseltilmesini sağlayacak -çoğunlukla ithal teknolojiye ve pazarlama tekniklerine dayalı dışa bağımlı- bir üretim desenini gerekli kılmaktadır. Buna karşılık olarak, emekçileri ve uğradıkları ekonomik şiddet altında sosyal dışlanmaya uğrayan kır ve kent yoksullarını da kucaklayarak genişleyen bir iç pazarın avantajlarından yararlanmak öncelikli olarak gündeme getirilmelidir. Bunların ötesinde, her ne pahasına olursa olsun sanayileşmenin yarattığı çevre tahribatı ve ekolojik felakete götürecek olan hiper-tüketime dayalı üretim anlayışı terk edilmeli; gelecek kuşaklara sağlıklı, temiz ve yaşanabilir bir dünya bırakmak önceliğimiz olmalıdır. 
Bu tür alternatif bir modelde uluslararası rekabet gücünü artırmak için ücretleri ve maliyetleri aşağıya çekme saplantısının yerini, iç pazarda istihdamı ve iç talebi koruyan, üretkenlik kazanımlarını emeğin gelirlerine yansıtan bir sanayileşme ve üretim modeli benimsenmelidir. Bu modelin ana itici gücü kamu girişimciliğine ve kamu yatırımlarına dayanmak üzere yeniden kurgulanabilir.

İnsan onuruna yakışır iş 
İşgücü piyasalarında enformalleştirmeyi (AS: kayıtdışılaştırmayı) özendiren taşeronlaştırıcı (alt-işveren tipi) uygulamalar titizlikle izlenmeli, ILO belgelerinde tanımlanan “insan onuruna yakışır iş” kavramı ana ölçüt olmalıdır. Hipersömürüyü olanaklı kılan cinsiyet ve etnik ayrımcılığa ve her türlü sosyal dışlanmaya yol açan enformal (AS: ayıt dışı) istihdam biçimleri reddedilmelidir. İşsizlik ve cinsiyet, etnik köken ve bölgesel eşitsizlik biçimleriyle mücadele tüm makro birimlerin önceliği olarak kurgulanmalıdır. Sermaye çevrelerince sürdürülen ve emeğin kazanımlarını yok etmeyi amaçlayan, kıdem tazminatının kaldırılması, fona devredilmesi ve/veya en azından işlevsiz hale getirilmesine yönelik istemler ise reddedilmelidir.

Küresel düzeyde finansal istikrarın sağlanması 
İktisat ile ilgilenen hemen bütün sosyal bilimcilerin ortak görüşü, 2007/08 küresel kriziyle tetiklenen ve “büyük durgunluğa” dönüşen küresel kriz dalgalarının ana nedeninin dünya finans piyasalarında yaşanan sürdürülemez şişkinleşme (aşırı değerlenme) ve borçlanma temposu olduğu konusunda birleşmektedir. Önceleri dot. com, daha sonra tüketici ve konut kredileri aracılığıyla sürdürülen finansal şişkinlik, 2007’de artık sürdürülemeyerek patlamıştır. Sermaye’nin finansal rant oyunlarından kurguladığı hayali kârlar, reel ekonominin gerçekleriyle bağdaşmaz niteliktedir. Dolayısıyla “çözüm”, öncelikle çarpık küreselleşme dalgasının üzerine inşa edildiği kırılgan finansal yapının reel ekonomik sektörlerle olan ilişkilerinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması ve “tıklama kapitalizminin” (capitalism on tick) hayali değerlere dayalı köpük ekonomisinin dizginlenmesinden geçmektedir. 
Bu anlamda, başta BDDK, SPK ve Merkez Bankası olmak üzere, finans sermayesinin ve rantiyer grupların taleplerine ve “finansal sistemin sağlığı herşeyden öncedir” şantajına karşı duracak, finansal istikrarı sağlamlaştırıcı bir kurumsal üstyapı oluşturulmalıdır. Ticari bankalar ile yatırım bankaları birbirinden ayrılmalı; kooperatif bankacılığı, kamu bankacılığı ve kâr amacı gütmeyen almaşık örgütlenme biçimleri özendirilmelidir. 
Merkez Bankası’nın kendisini salt fiyat istikrarı hedefiyle sınırlaması yerine, döviz kurundaki oynaklığı ve belirsizliği azaltacak ve reel düzeyini koruyacak bir “reel döviz kuru hedeflemesi” para politikası özendirilebilir. Daha genel anlamda, tüm finansal varlıkların fiyatlarını bir arada gözeten bir “finansal istikrar hedeflemesi” kavramı geliştirilebilir. Bu bağlamda, finansal sistemin hiper-akışkanlığını ve tahrip edici spekülatif öğelerini dizginleyecek bir finansal işlem vergisi düşünülebilir.

Yönetişim ve demokrasi 
Burada sıralanan “yapısal dönüşüm” önerilerinin nihayetinde “sistem-içi” olduğu ve sistemden kalıcı bir kopuş önerisiyle birleştirilmedikçe gerçekçi ve kalıcı olamayacağı ve bu haliyle de bu çabaların anlam ifade etmediği öne sürülebilir. Bu tespit kuşkusuz doğrudur. Nitekim, küresel ekonominin mevcut koşullarında kapitalizmin “sistem- içi” herhangi bir dönüşüm önerisine dahi tahammülü kalmamış durumdadır. Örneğin, hukukun üstünlüğü” veya katılımcı demokratik kurumlar gibi kavramlar artık gerek yerel, gerekse uluslararası sermaye çevrelerinin stratejik kararlarına ayak bağı olarak görülmekte ve köhnemiş bürokratik engeller biçiminde nitelendirilmektedir. 
Demokrasi kurumları artık yerlerini “akil insanlardan oluşturulan üst kurullar”, “uluslararası tahkim mevzuatı” ve adına “yönetişimci etkin devlet” denilen, demokratik denetimden uzak, güçler ayrılığı ilkesini reddeden teknokratik yönetim yapılarına terk etmektedir. Dolayısıyla, yukarıda ana başlıklarla özetlemeye çalışılan yapısal dönüşüm önerilerinin, aslında mevcut kapitalist sistemin çaresizliğini gözler önüne sermek ve iç çelişkilerini belgelemek gözüyle de okumanın doğru olacağını düşünmekteyim.

***
Son söz olarak, Korkut Boratav hoca yıllar önce, 4 Mayıs 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısında, şu sözleri bizlerle paylaşmaktaydı: “Adım adım  aykırı’ düşünmeye yönelmemiz gerekiyor. Önce, bugünün egemen düşünce biçiminin sınırlarını; giderek kurulu düzenin parametrelerini de zorlayarak…” 
Aykırı düşünmeye hazır mıyız?

Dersim Tartışmaları.. / Tunceli-Dersim Debates..


Dersim Tartışmaları.. 

Dostlar,

“Dersim tartışmaları” hakkındaki 5 sayfalık kapsamlı yazımızı,
içeriden biri, bir Dersim’li – Tunceli’li olarak dikkatinize sunuyoruz.

Sorun ciddi, nazik ve kritiktir.

Bu bakımdan son derece özenli bir dil kullanılmıştır.

Herkesin ama herkesin son derece yapıcı ve sorumlu davranması gereği çok nettir.

Bu makalemizi okumak için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Dersim_tartısmalari_30.5.12

Sevgi ve saygı ile.
30.11.11, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

************************************

Dostlar,

Maalesef, yerli ve yabancı “iyi saatte olsunlar”, gene sütre gerisinden ve berisinden körüklemekle meşguller..

“Siyaset” denen gerçekte soylu uğraş bu denli mi kirletilebilirdi?
İç – dış politikada tıkanınca zaman kazanma, prim devşirme adına etik ve erdemden
bu denli mi yoksun davranılabilir?

Vıcık vıcık siyaset – siyasetçi Türkiye’nin hangi derdine deva olacaktır?
Tam da tersine ek ve karmaşık sorunlar doğurmaktadır kökü dışarıda AKP siyaseti..
12 yılı geçti bu partinin tek başına siyaseti.. Ülkenin hangi köklü sorununu
köktenci, akla uygun – ülke çıkarlarıyla örtüşük olarak çözdü?
Alevi – Bektaşi inancını utanmadan sömüre sömüre zamana oynadı.
Tek bir eylem yeter not vermeye :

  • Zorunlu din dersleri AİHM kararına karşın neden kaldırılmıyor?
    Cemevleri neden ibadet yeri değil?
    Laik – seküler düzene – yaşama neden sürekli balta darbeleri indiriliyor?

Temel ve ivedi sorun bunlardır..  Acı acı güldüren Dersim popülizmi değil!

3 yıl önce 30.11.2011 günü yayımladığımız

DERSİM TARTIŞMALARI başlıklı 5 sayfalık yazımızı, o toprakların bir bireyi,
çok ağır travmanın doğrudan sonuçlarını yaşamış ve yaşayan biri olarak,
bir kez daha paylaşmak istiyoruz..

Okumak için lütfen tıklar mısınız??

Dersim_tartısmalari_30.5.12

Ulusunun öğretmeni Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya saygıyla..

Sevgi ve saygı ile.
25 Kasım 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

NEDEN “YETER!” DİYEMİYORUZ??

TÜRK MİLLETİNİN BİR BİREYİ OLARAK SORUYORUM :

NEDEN YETER DİYEMİYORUZ?

Müge GÜLSES
BCP Genel Yazmanı

Vicdanlarımızı sızlatan, uykularımızı kaçırtan günlerden geçiyoruz.

Sorunlar yumağımız çok karmaşık olduğundan nereden tutacağımızı şaşırmamız çok doğal. Ama yalın ve içten düşünceleri zemin alırsak daha kolay ilerleriz diye düşünüyorum.

Bu bağlamda düşüncelerimi iletmek istiyorum.

1- Koşullar ne olursa olsun, Evrensel değerlere inanan ve uygulayan bireyler olmalıyız. İnsani değerler = insan hakları, hukukun üstünlüğü, etik kurallar..

Ezberlerimizde olan bu bilgi çok kolay gibi görünse de günlük yaşam koşullarında uygulanması hiç kolay değildir. Örn. kuyruklarda, araçlarda vb. başka insanların haklarına saygı gösterme yönünde davranmak. Kendi aleyhimize olacak durumlarda sessiz kalmamak veya şartları kendimize ya da yakınlarımız lehine yontmamak gibi.

Ekip içinde kendi düşüncemize yakın(doğru olup olmadığını sorgulamadan) kişilere eğilimli ve dostça davranırken diğerlerine de mesafeli veya düşmanca tutumda olmamak gibi..

2- Ezber bilgiler yetmemektedir. Uygulamalı davranışlara ağırlık vermek gerekir

– Bilgi sahibi olmak, belleğin parçasıdır. Ezber bilgiler donma ve kalıplaşma riski içerir. Bu risk devamlı sorgulama ile aşılabilir.
– Bilmek ise varlığın parçasıdır içselleşmiş ve tutuma dönüşmüştür bu da uygulama ile olur.

Siyaset kurumunu bu bağlamda sorgularsak şunları söyleyebiliriz.;

1946 çok partili rejimden bu yana paranın egemenliği vardır. Siyaset, para aracılığı ile kesimlerin, siyasal gücü elde etmek için yaptığı örgütlenmedir. Arzulanan güç ise oyların devşirilmesi ile belli çıkarlar karşısında elde edilir. Milletvekilliği belediye başkanlıkları il meclis üyelikleri hep belli kesimlerin gücü elde etmek için verdikleri araçlar-makamlardır.

Yani bütüncül, halk çıkarları hiç düşünülmez. Halk da kendine düşeni yapıp siyasal partilerde görev alıp uygulamaya geçemediğinden siyasal istencini oluşturamaz.

Bilgisine ve kişiliğine güven duyduğumuz nice değerli insanın kararlılık göstererek toplumun önünde yer alması gerçekleşememiştir.

Görev TÜRK MİLLETİNİNDİR

Kimse kimseyi zorla değiştiremez, zorla bir şey öğretemez. İnsan ancak
kendi isterse öğrenir ve kendini değiştirme ve geliştirme çabası içinde olur.

“Görevi bizden beklenen güven düzeyinde gerçekleştirme sorumluluğu ve terbiyesine sahip olma” tutumu ile siyasi irade oluşturmak üzere çalışmalıyız.

Türk Milleti olarak biz dayanışma içinde gerçek bir çalışma ve üretme içinde olursak istediğimiz her şeyi başarabiliriz.

Burada gördüğüm en büyük sorun; insanların birbirlerini konum, birikim, tutumlarına göre kafalarında sınıflandırmaları ve ona göre davranmalarıdır.

Bilgili ve deneyimli insanların çoğu kibirli ve dışlayıcı tutum içindedir ve belki de bunun farkında değillerdir.

Sorgulanmaya kapalı olmaları veya umursamaz davranmaları insan ilişkilerinde dayanışmayı zayıflatmaktadır. Halbuki millet olarak bizim birbirimize gereksinimimiz olduğunu bilerek “sevgi tutumu” içindeörgütlülük içinde olmamız gerekir.

Karl Marks; sevginin, bencillikle tek kişi ve nesne üzerine değil
tüm evreni içine alan bir tutumu içermesi gerektiğini savlar. 

Dayanışmacı siyasal çıkarlar üzerinden oluşan emperyal kültür alışkanlığının her birimizi teslim aldığı görülmektedir.

Rüşvet değildir diye verilip alınmayanselam (Fuzuli!) yozlaşmış kent kültürü insanları kendilerine yabancılaştırırken birbirine de yabancılaştırmış ve birlikte hareket edebilme olasılığını zayıflatarak insancıl ve ulusal refleksleri
ortadan kaldırmış, tüketim ve zevk odaklı robotlara dönüştürmüştür.

Bu robotlar ancak komutlarla ve kendilerine uzatılan havuçlarla harekete geçebilir. Bu kitle yalnızca AKP’ye oy verenleri değil ama genel olarak tüm toplumu kapsamaktadır diye düşünüyorum.

Dolayısı ile yalnızca düşman veya karşıt bellediklerimizi suçlamak adil değildir. Kendimizi düzeltmeden, sorgulamadan gereğini yapmadan kendi dışımızdakileri suçlamak, aşağılamak, dışlamak insancıl ilkelere aykırıdır.

Tam da zor olanı seçerken adil olabilmek ama kendi adımıza değil tüm toplum adına adil olabilmek gerçekten çok yüksek gelişmişlik ister.

Bilgi toplumu değilseniz bu çok zordur ve Cumhuriyeti savunanlar ya da savunduğunu söyleyenlerin çoğu kendi gelişmişliklerini sorgulayıp ilerleme çabası içinde olmak yerine kolayı seçmiş, birbirine dayatmacı, birbirinden yararlanmacı ve gününü gün etme tutumu içinde olmuşlardır.

Bu tutum doğal olarak yaşamın her alanında gözlenirken, siyaset alanında da geniş bir biçimde uygulanmış ve uygulanmaktadır.

Amacımız, tüm toplumun iyiliğini düşünebilecek kendi şablonlarını da sorgulayabilme cesaret ve iyi niyetini taşıyan insanların birlikteliği ile oluşacak

  • halkın iktidarını kurmaya yönelik
    bir siyasal örgütlülüğü gerçekleştirmek

olmalıdır.

Bu tutumun şu anda hiçbir partinin başarma amacı olduğunu düşünmüyorum.
Her parti “en iyi ben bilirim” diyor.

Siyasal erki “ne olursa olsun elde etmek” tutumu yanlışlara katkı yapmak
değil midir? Önce inşa edeceğimiz doğruları, nasıl, neden, niçin, nereye,
ne denli.. gibi sorulara yanıt verecek biçimde, bağımsız ve toplumsal eşitlik (hakkaniyet)  düzlemindeki ortaklaştığımız değerler bağlamında tasarlayıp birlikte ortaya koymamız gerekmiyor mu?

  • Türk halkı ordan burdan çekiştirilmekten bıkmadı mı? 

Kendi isencini  koymak üzere neden insiyatif alma konusunda geri duruyor?

HALBUKİ KENDİ YGELECEĞİMİZİ BELİRLEME  HAKKINA SAHİBİZ.
BÜTÜN SORUN EVRENSEL İLKELERLE BAĞIMSIZ ÖZGÜR DÜŞÜNCEYİ BİLİM ZEMİNİNDE ORTAKLAŞMAYI GERÇEKLEŞTİREBİLMEMİZDİR.

TÜRK KİMLİĞİ VE BİLİNCİ YOKEDİLİRKEN KENDİMİZİ SORGULAMALIYIZ! KENDİMİZİ HAKSIZLIĞA UĞRAMIŞ DUYUMSUYORSAK KARŞI ÇIKMALIYIZ.

KENDİMİZİ TÜRK ULUSU OLARAK GÖRÜYOR ve TÜM BİZE DAYATILANLARA KARŞI VİCDANIMIZ SIZLIYORSA,

HALKIN EGEMENLİĞİNİ OLUŞTURMAK ÜZERE
TÜM VATANSEVERLERİ ŞUCU BUCU YAFTALAMASI TUZAĞINA DÜŞMEDEN, EMPERYALİZME KARŞI BİRLEŞTİRECEK SEÇENEĞİ YARATABİLMELİYİZ DİYE DÜŞÜNÜYORUM. BUNU BAŞARMANIN YOLU TÜM PARTİLERİN İDEOLOJİK SORGULANAMAZLIKLARINI AŞAN
BİLİMSEL TUTUM GEREĞİ OLAN ÖZGÜR AKIL-BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE ŞEMSİYESİ ile bilim zemininde siyasal örgütlülüktür.

Sorunlarımıza akılcı tutumla çözüm bulunabilir. Akılları teslim almış sorgulanması önlenen ideolojik tutumlar büyük birlikteliği önlemektedir.

Mustafa Kemal‘in soncul hedefi ideolojik bağımsızlıktı.

  • “MİLLETİN GÜCÜ VİCDANİ İMANIDIR.
    HÜKÜMETİNİ DE ORDUSUNU DA VAR EDER.” .
    Mustafa  KEMAL (1922 Afyon Karargahı konuşmasından)

Saygılarımla.
19.1.14,
Müge Gülses
0535 861 43 47