Kemalistler Ne Yapmalı?

Mustafa Hüsnü Bozkurt kimdir? - Yeni Akit

Dr. MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT
25-26. DÖNEM KONYA MİLLETVEKİLİ

Cumhuriyet, 11 Mayıs 2021

Emperyalizm, 18. yüzyılda Sanayi Devrimiyle başlayan, başta İngiltere olmak üzere kapitalist ülkelerin, ticaret yollarını denetim altına almak, yeni hammadde kaynaklarına ulaşmak, yeni pazarlar edinmek amacıyla mazlum ülkeleri ve ulusları siyasal, ekonomik, kültürel açıdan sömürmelerine verilen isimdir. Faşizm ise emperyalizmin, kapitalizmin, yerli işbirlikçileri de kullanarak uyguladığı kıyıcı diktatörlüktür.

Ülkemizde faşizmin yolunu açan, öncelikle 1950’de başlayan karşıdevrim sürecidir, devamında taşlarını döşeyen 12 Mart 1971 Muhtırası’dır, iktidar olma koşullarını oluşturan da 12 Eylül 1980 Darbesi’dir. 12 Eylül sonrasında dinci hareketler ve faşist eklentileri, darbeci cunta yönetimiyle, arkasındaki emperyalist gücün teşvik ve korumasında örgütlenmiş, güçlenmiştir. 1980’lere dek ancak %3-7 arasında oyu olan dinci hareket, 1994 yerel seçimlerinde %20’ye ulaşmıştır. 2001’de gömlek değiştirmiş, 2002’de ise yeni adıyla ve ABD’nin de desteğiyle, % 34 oyla tek başına iktidara gelmiştir. Sonrasını biliyoruz.

GENETİK KODLAR DEĞİŞTİRİLDİ

İktidarı ele geçiren ve özünde bir tarikatlar koalisyonu olan dinci hareket, liderini cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında, rejim değişikliğini ana gündem maddesi yapmıştır. Tesadüfe bakın ki, CIA ajanı Paul Henze de, 2006’da, ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda “Türkiye’nin ABD çıkarlarına uygun davranmasını istiyorsak başkanlık sistemine geçmesini sağlamalıyız” diyordu. Keza başkanlık sistemini savunurken Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Ocak 2016’da şu örneği veriyordu: “Üniter devlette başkanlık sistemi yoktur diye bir şey yok. Şu an zaten dünyada bunun örneği var, geçmişten bu yana da var. Yani Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da bunu görürsünüz.”

FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından, OHAL koşullarında yapılan 16 Nisan 2017 referandumuyla, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiştir. Fiilen tek adam düzeninde, rejimimizin, siyaset kurumumuzun, devlet aygıtımızın genetik kodları değiştirilmiştir. TBMM işlevsizleşmiştir. Siyaset, mezhep-etnik köken çıkmazında tıkanmıştır. Siyasal partiler etkisizleşmiştir. Millet hiç olmadığı kadar bölünmüş, kutuplaşmıştır. Laiklik ilkesi ve güçler ayrılığı yok edilmiştir. Devlet, hukuk devleti olma niteliğini yitirmiştir. Bürokraside liyakat, nepotizm çukurunda helak olmuştur. Yolsuzluklar ayyuka çıkmış, yoksulluk kemiğe dayanmış, yasaklar tavan yapmıştır. (AS: AKP, 3 Kasım 2002 seçimi öncesi bu 3 Y le savaşma propagandası yapmıştı..)

EMPERYALİZMDEN BAĞIMSIZ FAŞİZM OLMAZ

Faşizm demokrasiyi, hukuku, seçimleri salt bir iktidar aracı olarak görür. Çünkü haksız, hukuksuz, ahlaksız bir sermaye diktatörlüğüdür. Emperyalizmin olmazsa olmazıdır. Acımasız bir baskı rejimidir. O nedenle faşizme karşı mücadele, öncelikle emperyalizme ve küresel kapitalizme karşı ödünsüz ve kararlı bir duruşla mümkündür. Emperyalizme, kapitalizme, serbest piyasa ekonomisi denilen neo-liberal sömürü düzenine karşı çıkmadan, faşizmle mücadeleden söz etmek laf ebeliğidir.

Bir ülkede faşizmin iktidarı ele geçirmesini, sıradan bir siyasal iktidar değişimi olarak görmek vahim (AS: ürkünç) bir yanılgıdır. Bu yanılgı muhalefeti, küresel emperyalizme karşı mücadele etmeyen, antikapitalist duruştan yoksun, emek-sermaye çelişkisinden ve sınıfsal gerçeklerden kopuk kılar. Yalnızca mevcut iktidar karşıtlığına sıkıştırır. Sonuç alması olanaksız bir sözde demokrasi mücadelesine sürükler. Bugün ülkemizde, iktidara karşı olduğunu söyleyen ama emperyalizme karşı olduğunu söyleyemeyen, kapitalist sömürü düzenine karşı çıkmayan sözde bir muhalefet anlayışı oldukça yaygındır. Tıpkı Atatürkçü olduğunu söyleyip Kemalizm’i reddetme dalaleti (AS: sapkınlığı) gibi.!!..

  • Oysa ülkemizde emperyalizmi, faşizmi yenmenin tek yolu Atatürkçü, Kemalist olmaktan geçer.

Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği gibi

  • “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.”

Türkiye için olduğu kadar, bölgemiz ve tüm mazlum milletler için de tek gerçekçi çözüm yoludur.

NE YAPMALI?

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels şöyle demiştir:

  • “Eğer hasmımız, ne kadar zayıf olduğumuzu bilebilse bizi herhalde un ufak ederdi.”

Dünyanın her yerinde despotik iktidarlar, ancak güçlü demokratik halk hareketlerinin mücadelesiyle işbaşından uzaklaştırılabilir. Faşist iktidarlar, hiçbir zaman sanıldıkları kadar güçlü, söyledikleri kadar cesur, göründükleri kadar muktedir olmamıştır. Milletler bu despotlara her zaman direnmiş, sonunda da mutlaka yenmiştir.

Demokratik haklarını kullanarak birleşecek, Kemalizmi yol haritası olarak belirleyecek, antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir yapı, milletin azim ve kararını harekete geçirerek iktidar olacaktır. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’nin, hukuk devletinin, üretim ekonomisinin, hakça bölüşmenin, bilgi toplumunun, laik ve bilimsel eğitimin yaşamaa geçmesi, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist kadroların güçbirliğiyle mümkündür.

ÇAĞDAŞ ve DOĞRU SİYASET NEDİR?

ÇAĞDAŞ ve DOĞRU SİYASET NEDİR?

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil ÇİVİ
İnönü Üniv. eski İİBF Dekanı

(AS: Yazarın bir şiiri yazının altındadır..)

Vatandaş soruyor: ” Hocam çağdaş siyaset nedir?”

Siyaset, teorik (AS: kuramsal) düşünce bazında (AS: temelinde) bir sosyal bilim dalı; yönetim bilgi ve becerileri açısından da bir yönetebilme yetisi ve sanatıdır.

Her türlü siyasi faaliyetlerin (AS: siyasal etkinliklerin) Hukuk, adalet, liyakat, iş ve meslek etiği sınırları içinde yerine getirilmesi lazımdır (AS: gereklidir). Siyaseti kesin olarak tanımlamak zordur. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir tanım yapmak belki amacına daha iyi hizmet edebilir :

Doğru, bilimsel ve çağdaş siyaset;
Toplumdaki
– Farklı ırk, soy ve dil öbeklerini,
– Farklı din ve inanç kümelerini,
– Farklı ideoloji ve değer gruplarını,
– Farklı çıkar odakları,
Toplumun
– Ortak iyileri,
– Ortak çıkarları,
– Ortak beklentileri
– Ve ortak idealleri konusunda, hepsini hukuk, adalet, liyakat ve ahlak ilkelerini zedelemeden; sevgi, barış, kardeşlik ve dayanışma duyguları içinde bir arada tutabilme ve yaşatabilme sanatıdır.

Siyaset, genelde kalıcı, adil bir yöneten ve yönetilen düzeni ve ahengi (AS: uyumu) oluşturabilme anlamına gelir.

Demokratik siyaset tarzının geçmişi iyi incelendiği zaman ortaya çıkan ana tespit (AS: saptama) şudur :

Yönetenlerin yetki ve yaptırım sınırları giderek giderek daralmış, keyfi (ben öyle istiyorum) yönetim biçimi bitmiş, halkın ortak istekleri (milli irade) yani demokrartik yönetim biçimi egemen olmuştur.

İktidar gücünü kullanan siysetçılerin, bir başka söyleyişle ülkeyi yönetenlerin, attıkları her adım, aldıkları her karar, verdikleri ter talimat (AS: yönerge) anayasal ve yasal sınırlar içinde, adil, ahlaki, aleni (şeffaf) ve mutlaka denetlenebilir olmak zorundadır.

Son yıllarda Türkiye siyasetindeki durum tarihsel gelişmeler ve demokratik ülkelerin siyaset anlayışına taban tabana zıttır. Çünkü yönetenlerin güç ve yetkileri olağanüstü artmış, Meclis ve Yargı iradesi (milli irade) zayıfla(tıl)mış ve âdeta tek merkezden yönetme tekeline dönüşmüştür.

Bu durumun çağımızın demokratik siyaset eğilimleri ile bağdaşmamaktadır.

Sonuç                    :

Şu temel kural hiç unutulmamalıdır: Yönetim gücünün tekelleşmesi ve hukuksal denetim dışına kayması yönetim erkini otokrasiye ve diktatörlüğe, toplumsal ve bireysel faaliyetin kullanılmasındaki hukuku ve yasa tanımazlıklar da devlet düzenini kaosa (AS: karmaşa) ve anarşiye sürükler.

Bu dengenin çok iyi kurulması gerekir.

Denetlenemeyen güç her zaman tehlikelidir.

Dip not :

  • Türkiye’ de rektör atama tartışmaları ne zaman biter?
    • Rektörlere siyasal ve ideolojik misyonlar yerine akademik ve yönetsel misyonlar yüklendiği zaman.
      ====================================
      ECEL VE GÖNÜL

      Hiç kimse dünyaya kazık çakamaz,
      Bir gün çağırırlar gidersin gönül.
      İnsan bu yasaya karşı çıkamaz,
      Can borcu kesindir, ödersin gönül.
      Xxx
      Bilirim bu dünya tatlıdır sana,
      Ölüm derdi ağır gelir insana,
      Can alıcı melek kıyar her cana,
      Er geç bu acıyı tadarsın gönül.
      Xxx
      Bu gelenek gelir ta dip dedende,
      Bakarsın ki canın çıkmış bedende,
      Kul hakkı kesindir; kalmasın sende,
      Sonra sorgucuya ne dersin gönül.
      Xxx
      Gençliğin tükenir, kudretin biter,
      Varsa oğlun – kızın; ocağın tüter,
      Kural böyle işler, gelenler gider,
      Doğumdan ölüme kadarsın gönül.
      Xxx
      İhtiyarlık çöker, bezer gidersin,
      İşini, gücünü bozar gidersin,
      Bu kötü yazgıya kızar gidersin,
      Ecel şerbetini tadarsın gönül.
      Xxx
      Çıplak tenin giyer beyaz kefeni,
      Musalla taşına koyarlar seni,
      Dostların uğurlar cansız bedeni,
      Çıkılmaz çukura yatarsın gönül,
      Xxx
      Doğarken alnına ölüm yazılır,
      Bir gün kepek biter, mezar kazılır,
      Börtü-böcek türer; tenin çözülür,
      Toprağa karışır, tozarsın gönül.
      Xxx
      Halil Çivi söyler ibret alasın,
      Kadim devran böyle, iyi bilesin,
      Dünya bir efendi, sen bir kölesin,
      Bir gün efendinden bezersin gönül.
      Xxx
      Prof. Dr. Halil Çivi.
      7.05.2003 Malatya

Cumhuriyet Gazetesi’ne demecimiz – 16 Kasım 2020

Cumhuriyet Gazetesi’ne demecimiz..

Dostlar,

Demecimize 1. sayfada bir bölüm giriş ve arka sayfada devamı verilmiş.
pdf dosyaları aşağıda..

Cumhuriyet’e_demec1_16.11.20

İSTANBUL TIKANIYOR..

Cumhuriyet’e_demec2_16.11.20

SALGIN TEPE  NOKTADA!

Gazete‘ye yolladığımız tam metin ise aşağıda..
****

İstanbul’da yoğun bakımda alarm zilleri çalıyor : İstanbul tıkanmak üzere

  • Prof. Dr. Ahmet Saltık :
  • Hasta seçme durumunda kalınabilir. Acil 14 günlük kapama yapılmalı’

‘Aşı ile ilgili dünyanın haberinin olmadığı bir sürpriz var. Aşı yeterince üretilse de eksi 70-80 santigrat derecede soğuk zincirle ulaştırılmalı. Dünyanın hiçbir yerinde böyle yaygın bir donanım yok. Bu şu an büyük sorun’

SİBEL BAHÇETEPE

Ülkemizde koronavirüs salgını 8. ayını geride bırakırken, özellikle İstanbul’da sıkıntı giderek artıyor. Vaka sayısı “resmen” (!) günlük 3 bine yaklaşırken; sahadan gelen bilgilere göre, koronalı hastalar için hastane hastane dolaşıp yatak aranıyor, hatta özel hastanelerde bile yatışlar için sıra olduğu belirtiliyor. Yoğun bakımlar adeta alarm veriyor. Ankara Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi (E) Prof. Dr. Ahmet Saltık, İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde 14 günlük kapatma yapılması gerektiğini belirterek “İstanbul’daki salgın durumu nisan ayındaki tepe değerlerine yaklaşmış hatta aşmış durumda denebilir. Doktorlar yoğun bakıma alacakları hastaları seçmek durumunda kalabilir, bu çok acı” dedi.

  • Birleşmiş Milletler’e de çağrı yapan Saltık,

    tüm dünyada eş zamanlı 14 günlük kapatama yapılmasını

    bunun bir küresel dayanışma örneği olacağını söyledi.

Prof. Saltık, gazetemize yaptığı açıklamada, İstanbul’daki salgın durumunun Nisan ayındaki tepe değerlerine yaklaştığını hatta aştığını söyledi. Saltık “Birçok kaynaktan ve hastanelerden arkadaşlarımızdan gelen bilgiler bu yönde. Yoğun bakım yatağı bulmak son derece güç, cankurtaranlar saatlerce gelemiyor, merkezi yönlendirme ile hangi hastanede boş yatak varsa (?) oraya götürüyor cankurtaranlar. Ama yönlendirildikleri hastanelerde de rahatlık yok, tıkanmak üzere İstanbul’daki durum” uyarısında bulundu. Hangi ilde, hangi ilçede ne denli hasta olduğu, artış hızı, ölümler.. gibi epidemiyolojik verilerin bilinmesi ve buna göre önlemler alınması gerektiğini vurgulayan Saltık, “Sahadan gözlemlerimiz, meslektaşlarımızdan gelen bilgilere göre yoğun bakımlar doldu, hastalar sedyelerde bekletiliyor deniyor. Sağlık Bakanı 14 gün kapatma çağrısının yanlış olduğunu düşünüyorsa bilimsel gerçeklerle açıklamalı. İstanbul’dan başlayarak, epidemiyolojik verilerle uyumlu bicide 14 günlük kapatma yapılmalı” dedi.

‘Yoğun bakım hastaları seçilebilir’!

Hastanelerde doktorların “hasta seçme” durumuna düşebileceğini söyleyen Prof. Saltık, “Meslektaşlarımız neredeyse artık yoğun bakıma hasta seçmek durumda kalacaklar. ‘Bu hastayı mı, şu hastayı mı yoğun bakıma alalım?’ .. Bu çok ağır bir sorumluluk. Yoğun bakıma veremediğiniz hasta ölecek, böylesine ağır ve kritik, insan yaşamıyla ilgili kararlar vermeye siyasal iktidar bizi, kötü yönetimi ile zorluyor. Salgın yönetiminde gerek Türkiye genelinde gerek İstanbul’da geldiğimiz bu tıkanmanın temel sorumlusu siyasal iktidarın akıl ve bilim dışı kötü yönetimidir veya yönetimsizliğidir” diye konuştu. Saltık, şöyle devam etti:

“Türkiye, PCR testi pozitif insanların tümünü DSÖ’ye bildirmeyip neredeyse onda birini, yirmide birini bildiriyor. Dünya alem herhalde kör ve sersem değil. Uyarılar da gelmeye başladı. 9 aydır aşağı yukarı hükümet benzer yöntemleri izliyor ve Türkiye salgınla başedemiyor. Bu yöntemlerde eksiklik ve hatalar olduğunu artık kabul etmek gerekir, değiştirmek gerekir.

Ne yapılabilir?

Öncelikle bilimsel danışma kurulu ne kararlar alıyor, bunları iktidarın kamuoyu ile paylaşması gerekir. Sonra neden o kararları uygulamadığını gerçekleri ile paylaşması gerekir. Salgınla ilgili verileri DSÖ’nün kurallarına uygun biçimde PCR (+) çıkanların tümünü, negatif çıksa da klinik olarak tanı konan olguların tümünü kamuoyuna ve DSÖ’ye bildirmelidir.

  • Pek çok ülkede, Türkiye içinde olmak üzere ekonomik kaygılar ve sermayenin kârı öne çıkarılarak, masum insanların önlenebilecekken ölümleri önlenmiyor.
  • Ülkemizde salgınla başetmenin öndeki temel 3 engelden biri, talan edilen ekonomi nedeniyle salgına yeterli finansal kaynağı ayır(a)mamak geliyor.”

Ek Sağlıkçı ataması yapılmalı

Sağlık çalışanları sayısının yetersizliğine de dikkat çeken Prof. Saltık “En az yüz bin yeni sağlık çalışanı alınması gerekir diye aylardır uyarıyoruz.. Varolan sağlık personeli yetersiz, OECD’nin dibindeyiz” dedi.

Salgınla ilgili başarısızlığın bir başka nedeninin ise liyakat olduğunu anımsatan Saltık, Sağlık Bakanlığının liyakata dayalı kadrolarla değil ahpap çavuş ilişkisiyle, yandaşlarla yönetildiğini (nepotizm) anlattı.

“Salgından çok, Türkiye’deki kötü siyasal yönetim masum insanların ölümünün temel sorumlusu“

diyen Saltık, “11 Mayısta AVM’ler açılmıştı, Temmuz gelince yükselmeler başladı. ‘Böyle giderse Eylül – Ekimde Türkiye 14 gün kapama ile karşı karşıya kalabilir, buna hazırlıklı olun.’ demiştik. Şimdi o günlere geldik ne yazık ki.

  • Özellikle İstanbul’da ve büyük kentlerde en az 2 haftalık bir tam kapatma gerekiyor.

Bunun için de ciddi finansal kaynak ayırmalısınız. Ne yazık ki Türkiye iflasın eşiğinde ve AKP para bulamıyor.

  • İktidar, salgın yönetiminde ‘mış’ gibi yapıyor, oyalanıyor ve halkı oyalıyor” değerlendirmesini yaptı.

Maskeden yakında kurtulacağız söylemi yanlış

Sağlık Bakanı Koca’nın ‘aşı yakındır ve yakında maskeden kurtulacağız’ yönündeki söylemlerini de eleştiren Prof. Saltık, özetle şunları kaydetti:

“Bu söylemler halkın desteğini zayıflatır ve bu olmadan salgında başarılı olamazsınız. Maskeden kurtulacağız söylemi son derece yanlış. DSÖ ‘henüz elde aşı yok’ diyor ama çalışmalar hızla ilerliyor. Bu yılın sonlarına doğru belki sınırlı bir dağıtım olabilir. 2021’in ilkbaharı, yaza doğru bir aşı elde edebiliriz ancak bununla da bitmiyor. Ciddi bir üretim yetersizliği sorunu var. Türkiye 90 milyon, 45 milyona aşı yapacaksınız diyelim; bu denli aşıya erişmek olanaklı değil. Ayrıca Türkiye hangi ön anlaşmayı yapmış, bunları bilmiyoruz, İktidar açıklasın. 2 doz gerekli, 90 milyon doz yapar, 1 doz = 15 Dolardan 1,35 milyar Dolar! Bunca kaynak yok!

Ayrıca aşı ile ilgili dünyanın haberinin olmadığı bir tatsız sürpriz de var:

En yakın gibi gözüken aşı eksi 70-80 derecede saklanmak zorunda. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir donanım yok. Bu da ciddi bir kaynak ve zaman gerektiriyor.. üretildiği laboratuvardan çıkarken daha eksi 70- 80 derecede soğuk donanımla taşınacak ve kişinin koluna erişene dek bu soğuk zincir korunacak. Bunun hazırlığı yok, ciddi gider ve zaman gerek.

Daha bir yıl yaklaşık, iyimser söylüyoruz, çok sıkıntımız var.

Bu dönemde hem maske hem fiziksel korunma uzaklığı hem de genel hijyen önlemlerini daha da özenle sürdürmeliyiz.

Temaslılarda belirti yoksa test yapılmayacağı açıklandı. Bu kararın bilimsel dayanağı yok.

Hükümet salgınla mücadele ediyormuş gibi yapıyor.

AKP iktidarı, gerçek anlamda salgın politikası yürütemediği için, bu oyalanmalarla zaman kazanmaya çalışıyor. İlaç / aşı geliştirilmesini bekliyor.

24 Ekim’de BM’nin 75. yılında yaptığım konuşmalarda şunları vurguladım :

  • Yalnız Türkiye için değil, uluslararası toplum için tüm dünyada eşzamanlı 14 gün küresel kapatma çağrısı yapıyoruz.

Bu bir uluslararası dayanışmadır ve insanlığa çok şey kazandıracaktır. BM düzleminde konunun mutlaka ve ivedilikle ele alınması gerek.” (15.11.2020)
*****
Cumhuriyet’e ve değerli muhabiri Sn. Sibel Bahçetepe’ye teşekkür ederken,
bu gün  açıklanan Cumhuriyet Gazetesi’ne 28 gün reklam yasağı cezasını kınıyoruz. Asla adil değil, hukuka uygun değil; buram buram siyasal hınç – intikam – çökerteme saldırısı kokuyor.
Bunlar 21. yy’da Türkiye’ye yakışmıyor ama siyasal islamcı AKP kendine yakıştırıyor.
Bu Gazete neler gördü, geçirdi.. Asırlık çınardır.. Sel gidecek kum kalacaktır, unutulmasın.

Gazetemiz Cumhuriyet’i destekleyelim günde birkaç tane alıp dağıtalım..

Sevgi ve saygı ile. 16 Kasım 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik

 

 

 

Mansur Yavaş ve gözyaşları içindeki anne!..

Mansur Yavaş ve gözyaşları içindeki anne!..

Uğur Dündar
SÖZCÜ, 26.12.19

(AS: Bizim kapsamlı irdelemememiz yazının altındadır.)

Cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı saatleri… Ankara’nın değerli Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, “Bundan böyle Ankara’nın rantı, Ankaralıların olacak, hiç kimse yetim hakkı yiyemeyecek” diyerek rant baronlarına savaş ilan ettiği “Demokrasi Arenası” henüz bitmiş… Programı coşkuyla izleyen konuklar evlerine dağılırken ev sahibi Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar “Buyurun birer yorgunluk çayı içelim” diyor. Hep birlikte onun inşaatını tamamlayarak ilçesine kazandırdığı muhteşem eserlerden biri olan Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin kulisine geçiyoruz.

Çaylarımızı yudumlarken odaya, gözyaşları arasında “Ne olur beni Mansur Bey’le görüştürün” diye yalvaran bir kadın giriyor. Kısa sürede çok dertli bir anne olduğunu anladığımız kadın, hıçkırıklar arasında Başkana yaşadıkları çaresizliği anlatmaya başlıyor:
★★★
“Kızım 2012 yılında (…) Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden onur derecesiyle mezun olduğunda çok mutlu ve gururluyduk. Aynı yılın Aralık ayında girdiği Hakimlik ve Savcılık Yazılı Sınavı’nda 80 küsur puan aldı. Mülakat 2013 yılı Mayıs ayında yapıldı ve yalnızca 3 dakika sürdü!.. Kızımın elenmesine neden olan sorulardan biri Urla’daki antik Klazomanai Zeytinyağı İşçiliği,  diğeri  ise Endülüs Uygarlığı idi. 3 dakikada bir insanın bilgisinin, kişiliğinin ve liyakatının nasıl anlaşıldığını hiçbirimiz anlayamadık!.. Kızım aynı yıl girdiği Hazine Müsteşarlığı yazılı sınavını Türkiye 5. si olarak kazandı. Ancak mülakatta 70 verildi ve yedeğe bırakılıp elendi!.. Yani Türkiye beşinciliği, kızımızın bu sınavları kazanmasına yetmedi!.. “
★★★
Mansur Bey’in sakinleştirme çabalarına karşın kadın hem gözyaşlarını hem de içini dökmeye devam ediyor: “İki yıl sonra, bu kez, Dışişleri Bakanlığı Uzman Yardımcılığı Sınavı’na girip onu da kazandı. Ama mülakatta elenmekten yine kurtulamadı! Mülakatlarda sürekli elenmesine bir anlam veremiyor ama gizli bir elin evladımızı engellediğini görüyorduk! Bu gizli elin sahibini ancak 15 Temmuz’dan sonra FETÖ gerçeğiyle yüzleştikten sonra anlayabildik!..

Onur diplomasıyla mezun olduğunda ülkesine büyük ideallerle hizmet edeceğini düşünüp güzel hayaller kuran yavrumuz, son olarak, yurt dışında yüksek lisans yapmak için Milli Eğitim Bakanlığı bursuna başvurdu, ancak yine mülakatta elendi!..   Bunun üzerine eşimin emekli ikramiyesiyle aldığı arsamızı satıp, Amerika’ya yüksek lisans yapmaya gönderdik. Orada hem yüksek lisansını tamamladı hem de bir Amerikalının bile ilk girişte kazanmakta zorlandığı New-York Barosu’nun sınavını büyük başarıyla geçerek New York Barosu avukatı olmaya hak kazandı…”
★★★
Kadının gözyaşları sel olurken, iki kız evlat sahibi Mansur Bey’in de gözleri buğulanıyor.  “Kızım ana dili gibi İngilizce, orta düzeyde Fransızca ve İspanyolca biliyor. Ancak takdir edersiniz ki, yabancı ülke vatandaşının oralarda referansı olmadan bir hukuk bürosunda iş bulması çok zor. Size yalvarıyorum. Eğer New York’ta tanıdığınız bir hukuk bürosu varsa, kızıma destek olur musunuz?.. Son bir umutla size geldim. Yalvarıyorum Mansur Bey, yalvarıyorum…”

Başkan hemen yanındaki özel kalem müdürüne dönüyor. Dertli annenin telefon numarasını yazdırıp elinden ne geliyorsa yapacağı sözünü veriyor. Kadın odadan çıkıp gittikten sonra bile Nazım Hikmet’in dev salonunda hıçkırık sesleri yankılanıyor.
★★★
İçim yanıyor, vicdanım isyan ediyor. Başkanlarla vedalaşıp otele geldiğimde adı bende saklı anneyi arıyorum. Kendimi tanıttıktan sonra bunu yazı konusu yapacağımı söyleyerek, başka bilgiler de öğreniyorum. Dedesi Çanakkale gazisiymiş. Savaş bitip memleketine döndüğünde, teklif edilen gazilik maaşını “Ben bu vatanı para için savunmadım” diyerek reddetmiş ve çiftçilikle hayatını kazanmayı sürdürmüş. Ailesine de ölümünden sonra gazi maaşı almamalarını vasiyet etmiş. Emekli astsubay olan babası da Kıbrıs Barış Harekatı’nda gazi olmuş… Ailesinin öyküsünü kısaca dile getirdikten sonra şunları söylüyor:

“Uğur Bey bu ülkenin bağımsızlığı için canını vermeyi göze almış bir ailenin torunu olan kızımın hayalindeki  savcılık mesleğini yapması engellendi. Ne yazık ki umutlarımızın ve hayallerimizin hepsi uçup gitti. Çok sevdiğimiz vatanımızda Suriyeliler kadar bir hükmümüz olmadı. Şevki ve geleceğe ilişkin umudu tükenen kızım, artık bu ülkede çalışmak da, yaşamak da istemiyor. İnanır mısınız, içinde adalet olmayan adalet saraylarının önünden geçerken içim kan ağlıyor. Kızımız da burada savcı olarak çalışıp adalet dağıtacaktı diye rüyalar görürken, şu anda biz adalete muhtaç hale gelmiş durumdayız. Ancak şuna kesinlikle inanıyorum Uğur Bey; gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Elbette bu devran dönecek. Atalarımızın söylediği gibi ‘Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!..’

Bu vatan, kendisini koruyup kollamak ve yüceltmek için hangi meslekten olursa olsun özveriyle çalışmış evlatlarını bir gün mutlaka kucaklayacak ve onları bağrına basacak…”
★★★
Ne diyeceğimi bilemedim. Dedesi ve babasının uğrunda can vermeyi göze almış olmalarına karşın, bu cennet vatanda hiçbir değeri kalmadığına inanmak zorunda bırakılmış yüreği yanık bir anneye ne diyebilirdim ki?..
===================================
Dostlar,

2019 BİTERKEN AKP’nin
UTANDIRICI SİCİLİ

Sn. Uğur Dündar’ın yukarıda aktardığı bu çok acı veren olay bizim de gözlerimizi epey nemlendirdi.. Ancak ne yazık ki tekil değil; genel – geçer AKP uygulaması..
Adındaki ilk sözcük “Adalet” olan bu parti, 2001’de kurulduğunda 3 temaya odaklanarak PR (Halkla ilişkiler, Public Relations) çalışması kurguladı :

– Yoksulluk
– Yolsuzluk
– Yasaklar…

Türkiye’de bu sorunlara öncelikle çözüm getirilecekti. Çok ağır 2001 ekonomik bunalımının belini büktüğü halk, bir umutla AKP’nin bu “politik olta” sına tutundu. AKP’ye %35 dolayında oy akıttı halkımız  ve adaletsiz seçim sisteminin cilvesiyle AKP, TBMM’de %65 oranında MV elde etti. 3 Kasım 2002 seçimleri, 2 yaşını bitirmeyen bir siyasal partinin, girdiği ilk genel seçimde büyük utkusu ile sonlandı.

Ancak zamanla AKP ve izlediği siyaset zamanla çok ağır biçimde yozlaştı.
Cumhuriyetin temel direklerine ağır dinci saldırı başlatıldı.
AKP = Erdoğan, “dindar ve kindar” nesiller yetiştireceklerini söyleyerek ulusal birliği yaraladı ve laik rejime savaş ilan etti..

  • Hatta Partisine oy vermeyenleri “zillet, illet” olarak suçlayacak kertede şiddet dili kullandı, politik hırsını gemleyemedi AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan

3-5 yaşındaki anaokulu çocukları bile vahşice – utanmazca – kör intikam duygularıyla türbana bulandı! (Basın 17.12.19)

Dinci – siyasal islamcı AKP iktidarı, vahşi Kapitalizmle işbirliği yapıp İslamın öz değerlerini çiğneyerek ulusal ekonomik varlıkları yandaş ve yabancı sermayeye özelleştirmeyle sattı.

Kamuda korkunç düzeyde yandaş kadrolaşmasıyla “liyakat“in zerresini bırakmadı.

Ülke korkunç borçlandırıldı. 2002 sonunda 129 milyar $ olan kamu borcu 450 milyar $’ı aştı.
Ulusal gelir 230 milyar $ iken 2018 sonunda 700 milyar $’da kaldı.. Kamunun dış borcu
450/129 = 3,5 kat büyürken, toplam ulusal gelir 700/230 = 3 kat büyüyebildi yalnızca..

Halkın bankalara borcu onlarca kez katlandı.
Gelir dağılımı iyileşmedi, bozuldu, Gini katsayısı hala .42’lerde.
Fitre – zekat ve cemaat – tarikat yardımları dışında yoksulluk için bilimsel politika üretilmedi.

IMF‘nin son gözden geçirme raporunda (Aralık 2019) şunlar kaydedildi :

  • Yıl sonu enflasyon 2019’da %13,5, 2020 ve 2021’de %12 olacağı,
  • İşsizliğin 2019’da %13.8, 2020’de % 13.7, 2021’de 12.9 düzeyinde beklendiği ..
  • Türk ekonomisinde bu yıl (2019) % 0.2, 2020’de ise % 3 büyüme öngörüldüğü…

Oysa 2018’de nüfus %1,47 büyüdü. 2019 için de aynı hız geçerli olursa, bu yıl %0,2 olarak gözüken büyüme gerçekte eksi %1,3’tür. Ülke büyümeyip küçülmekte, yoksullaşmakta, güçsüzleşmektedir gerçekte. AKP = Erdoğan, akıl dışı – gereksiz nüfus artışını akıl almaz biçimde teşvik etmektedir. Sonuç; kalabalık, niteliksiz, dincileştirilmiş…. bir topluluktur.

Merkez Bankası’nın yedek fonları (yaklaşık 40 milyar TL) ve kârı (yaklaşık 40 milyar TL) 2019 bütçesine aktarıldığı halde, Bütçe yasasında öngörülen 82 milyar TL açık, 125 milyar TL’ye çıkarıldı. Böylelikle 961 milyar TL öngörülen 2019 bütçesi, gerçekte 200+ milyar TL açık vererek Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı.

Geçtiğimiz haftalarda Saraya 108 m2 tek parça halı alındı, 324 bin TL..
162 asgari ücrete bedel!

AKP = Erdoğan‘ın örtülü ödenek harcamaları anormal şişmeye devam ediyor.

Dış politikada tam anlamıyla bataktayız.. Kendi nüfusu olmayan 8,1 milyon insana Türkiye bakıyor. Bunların 5 milyonu içeride, 3,1 milyonu Suriye sınırımıza yakın yerlerde. Bu rakam Türkiye nüfusunun %10’u ve dünyada bu denli ağır, ölçüsüz yük üstlenen ülke yok! Ülkenin demografik – kültürel – sosyal – etnik yapısı ağır ve çok tehlikeli biçimde değiştiriliyor.

Batı emperyalizmi şöyle ya da böyle AKP = Erdoğan‘ı tümü ile ele geçirdi ve “her istediğini” yaptırıyor! ABD açıkça, Erdoğan ve ailesinin malvarlığını araştıracağını dünya kamuoyuna açıkladı ve Erdoğan tek sözcük bile edemedi; ABD ile ilişkilerde “çooooooooooooooooook” yumuşayarak (!?) istenenleri uysalca – çaresizce yapmaya başladı..

Alın işte KANAL İSTANBUL.. Apaçık ABD dayatması ve Erdoğan tüm Türkiye’yi hiçe sayarak bu emperyalist projeye gövdesini siper etmiş durumda.. Apaçık, kendisini – partisini ve 83 milyonluk Türkiye’yi günü kurtarma pahasına ateşe atmaktan çekinmemekte..

  • ABD kılıcı ensesinde : Malvarlığını açıklarız!

Abdestinden kuşkun yoksa neden susuyor ve ısrarla açıklama yapman istenmesine karşın sessiz kalıyorsun?? Çık, haykır :

  • “Eyyyy Amerika, malvarlığımı açıklamazsan, namertsin!” desene! Neden diyemiyorsun?

Demokratik kurumsal mekanzimalar bir kurgu ile yok edildi Türkiye’de.
TEK ADAMA teslim edildi koca Türkiye. Hesap sormak, katılımcı karar almak olanaksız.

TEK ADAMI da türlü yöntemlerle suçüstü yakalayıp dosyaladın mı, artık koca Türkiye, 1 kişi üzerinden tam anlamıyla tutsak edilmiş oluyor..
***
30 Aralık 2019 Pazartesi, TBMM’ye Tezkere geliyor.. Anayasa md. 92 uyarınca Libya’ya asker yollamak üzere..

  • Sıra Mehmetçiğin kanına – canına mı geldi?

Sağduyulu – vicdanlı AKP’li vekil tükenmedi bu ülkede sanırız. 1 Mart 2003 Tezkeresinde 65 bin ağır silahlı ABD askerinin İskenderun limanından girerek Müslüman komşumuz Irak’ı kuzeyden işgaline TBMM izin vermemişti. Yüz dolayında AKP’li vekil, Başbakan Abdullah Gül hükümetinin istemine “hayır” diyebilmişti.

Tipiktir; ülkeyi batıran siyasetçiler dışarıda ulusalcı duyarlıklara dönük senaryolarla gündem değiştirerek ömürlerini uzatmaya çabalarlar. 30 Aralık 2019 günü, TBMM’de, vicdanlı – sağduyulu AKP’li vekiller için, Suriye’den ders almaksızın ülkemizi yeni bir kanlı senaryoya sürükleme sevdasına son verme sınavıdır.

  • Mehmetçik Libya’ya asla yollanmamalıdır.

    ****
    Göz yaşları içinde, telef edilen hukukçu kızı için ABBB Mansur Yavaş’a yakaran ve Uğur Dündar’a telefonda içini döken annenin dramı (SÖZCÜ, 26.12.19) bize bu dizeleri yazdırdı.

Muhalefet, artık sürdürülemez ve politik ömrü bitmiş bu iktidarın bir an önce ülkenin başından indirilmesi için etkin, demokratik kitlesel politikalar geliştirmek ve uygulamak zorundadır. Sonuç vermeyen genelgeçerden farklı.. Yeni, yepyeni, yaratıcı, birleştirici, yürekli, akılcı!

Kurtuluş tek başına olanaksız.. Örgütlü politik mücadele ile hep birlikte ve el ele!

Sevgi ve saygı ile. 28 Aralık 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

EMEKÇİNİN ALINTERİ, YALAKALIĞIN DEĞİL MÜCADELENİN HAMMADDESİDİR!

EMEKÇİNİN ALINTERİ, YALAKALIĞIN DEĞİL MÜCADELENİN HAMMADDESİDİR!

Kamu emekçisinin Toplu İş Sözleşmesi hakkı için yetkili konfederasyon Türk-İş ve hükümetin kurduğu pazarlık masası, işçi sınıfı için ortaya çıkan hezimet kadar skandallarıyla da ibretlik olmuştur.
Bilindiği üzere; kamu işçisi için % 15 zam istemiyle masaya oturan Türk-İş, isteminin neredeyse yarısına, % 8 zamma razı olarak masadan kalkmıştır. Ancak daha vahimi, masanın sonucunu açıklamak için yapılan toplantıda, Türk-İş Genel Başkanı Ergun Atalay‘ın, mikrofonun açık olduğunu unutarak Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a fısıldadığı o sözler olmuştur.  Atalay’ın Bakan Selçuk’a mahcup bir ifadeyle “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle” demesi ve Bakan’ın da bu sözün üstüne memnun bir ifadeyle kafasını sallaması, emekçinin alınterine nasıl ihanet edildiğinin kanıtı olmuştur.
Halihazırda aynı basın toplantısında Bakan’ın “Bizi en ilgilendiren şey, kamunun genel yararı. Mali ve sosyal dengeleri korumaya dikkat ettik. Bunları göz önünde bulundurarak işçi sendikalarımızla uzlaşı ve anlayış içinde geçmişteki gibi hareket ettik” ifadelerini kullanması, karanlık tabloyu daha da anlaşılır kılmıştır. Yani AKP’li siyasetçilerin neredeyse hepsinin liyakatı bir yana atarak kamuya doldurdukları akrabalarının aldığı 3’er 4’er maaşla bozulmayan kamudaki “mali ve sosyal dengeler”, sıra kamu emekçisinin hakkına gelince birden hassaslaşmıştır!

Hükümet ne şanslı ki, bu kıymeti hükümetten menkul “hassasiyetleri”, adına konuştuğu emekçilerden daha önemli bulan Türk-İş imdadına yetişmiş ve “işi uzatmadan” kendi tabiriyle “bağlamıştır”.

TÜRK-İŞ TABANI ÖRGÜTE SAHİP ÇIKMALIDIR

Buradan sesleniyoruz: “Bağladığınız” tek şey kendi bileğinizdeki prangadır ve bunun anahtarını seve seve Saray’a vermiş bulunmaktasınız! O koltuklarda sendika ağalığı yapmak, sarı sendikacılığın yeni markası olmak için değil, size güvenmiş bulunan emekçilerin haklarını savunmak için oturmaktasınız. Bu rezil davranışınızla, hem koltuklarınızı değersizleştirmiş, hem de Türkiye İşçi Sınıfı’na ihanet etmiş oldunuz.

Emekçinin durumu ortadayken Anlaşmaya göre; ücreti 3500 liranın altında olan işçiye yalnızca 150 TL iyileştirme, tüm işçilere ise bu yıl ilk 6 ayı için % 8, ikinci 6 ayı için %4, 2020’nin ilk ve ikinci 6 ayı için % 3’er ve enflasyon farkı oranında zam yapılacaktır. Yani en temel tüketim maddeleri-nin bile son bir yılda % yüze yakın zamlandığı ülkemizde, kamu emekçisinin payına yine sefalet düşecektir. Hükümetin dalga geçer gibi  pinpon topuna göre belirlediği enflasyon oranının gerçeği yansıtmadığını bile söyleyemeyen, koltuğunu her değerden daha kıymetli bulan, işçinin emeğini üç kuruşa Saray’a satan Türk-İş Genel Başkanı derhal istifa etmelidir!
İşçi sınıflarının mücadelesi öğretmiştir ki “özgürlük ve adalet önündeki en büyük engel, gönüllü kölelerdir.” Seve seve bu sistemin muktedirlerine köle olmuş, emekçinin alınterinin kutsallığını unutmuş bir isimden işçi temsilcisi değil, ancak  patron yardımcısı olur.
Kamu işçilerini masada satan zihniyetin benzerini memurlar geçmiş yıllarda yaşamış,  genel başkanları mecliste koltuk alırken, halefleri buçukların bağışlanmasına razı olarak imza atmışlardır.
Kısa bir süre sonra sona erecek memurlara yönelik toplu sözleşmede aynı oyunu oynayacaklara da Türk-İş başkanına da en büyük dersi emekçiler vermek zorundadır. Aksi halde ilk olmayanın tekerrürü (AS: yinelemesi), kalıcılığı kaçınılmazdır.
(http://www.egitimis.org.tr/guncel/sendika-haberleri/emekcinin-alinteri-yalakaligin-degil-mucadelenin-hammaddesidir-3149/#.XVh8y-MzZ1s)

MERKEZ YÖNETİM KURULU