Etiket arşivi: sosyal devlet

Prof. Kaboğlu’ndan Zorunlu Aşı Hakkında Soru Önergesi

Dostlar,

Kovit-19 salgınını unuttuk adeta…
Kanıksadık, duyarsızlaştık!
Böyle istedi iktidar cenahları da, istemekte..
Hemen hemen hiçbir “kısıt” yok. Aşı olup olmamak da yurttaşın paşa gönlüne bırakıldı.
Ama son günlerde “resmi” verilerle 70 bin dolayında günlük yeni kovit-19 hastası ve 150-200 arasında insanımızı kurban vermekteyiz; salgın hastalığa mı, salgının kötü yönetilmesine mi??

Salgınla savaşta etkili – güvenli aşı en temel araçlardan biri iken, halen Türkiye’de toplum bağışıklığının oranı bilinmemektedir. Çünkü “tam aşılı” kavramının tanımı belirsizleşmiştir. Son verilerle 3 ya da duruma göre 4 doz mRNA aşısı ya da 2 doz inaktif aşıya ek 2-3 doz mRNA aşısı olmak gerekmektedir tam aşılı sayılabilmek için. Bu oran kaçtır? Sağlık Bakanlığı biliyor mu?

Öte yandan, kısa sürede hızla – seferberlik bilinciyle etkili – güvenli aşılama yapılmadıkça bulaş (enfeksiyon) sürmekte ve bu yüzden de mutasyonlar – varyant virüs tipleri evrilmektedir. Vayantlar aşı – hastalık bağışıklığından kaçabilmekte, bulaş sürmekte ancak tam aşılılarda hastalık genellikle hafif seyretmekte, hastaneye yatış – yoğun bakımı gereksinimi ve ölümler azalmaktadır. Ama Omicron ile olgu sayısında kısa sürede patlama gözlendiğinden, hastaneye yatış – yoğun bakımı gereksinimi ve ölümlerde artış yaşanmaktadır ve dünya diken üstündedir. Ülkemizde ise akıl almaz bir pervasızlık gözlenmekte. Oysa koşullar, Omicron kaynaklı yeni varyantlar için çok elverişlidir ve beklenebilecek bu mutasyonların yönü kestirilemez. Hastalığın klinik gidişi de değişebilir, riskli hastalarda tablo hala ciddidir. Ek olarak, karmaşık ve uzun yıllar sürebilecek olan kovit sonrası (post-kovit) rahatsızlıklar gündemdedir.

Birçok ülke ciddi kısıtlamalara yeniden yönelmekte ve aşıya zorlama yaptırımları konmaktadır. Ülkemizde, verili mevzuat buna elvermekte iken bile iktidarca uygulanmamaktadır (bkz. Umumi Hıfzıssıhha Yasası md. 57, 64, 72 ve 94).

  • TURKOVAC ise henüz aşı değil, aşı adayıdır.

CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukuku Uzmanı Sayın Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, TBMM Başkanlığına, “zorunlu aşı” için bir soru önergesi sundu 02 Aralık 2021’de. Metin aşağıda..
*****

Prof. Dr. İbrahim Ö. KABOĞLU / İstanbul Milletvekili
Anayasa Komisyonu Üyesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıdaki sorularımın Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 98’inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 96 ve 99’uncu maddelerine uygun olarak T.C. Sağlık Bakanlığı’na iletilmesi ve Sayın Bakan tarafından yazılı olarak yanıtlanması için gereğinin yapılmasını arz ederim.  

İbrahim Ö. KABOĞLU / İstanbul Milletvekili

COVID-19’un küresel ölçekte ölümcül etkileri karşısında, tıbbi olarak en etkili mücadele aracı olarak aşı öne çıkmaktadır. Tanımı gereği kitlesel olan salgın hastalık için, koruma önlemleri de kitlesel olmalıdır. Bu itibarla, tıbbi ve hukuki bir gereklilik olarak, zorunlu aşı uygulaması gereğinin altı ivedi şekilde çizilmelidir. 

  1. Genel Olarak 

Türkiye, ilk günden bu yana, pandemiyle mücadelede bilimsel akla tutarlı şekilde sarılmamış, tıbbi zorunluluklara kör topal yanıt verebilmiş ve hukuki gerekliliklere sırtını dönmüştür. Hukuki açıdan bakıldığında; tehlikeli salgın hastalık nedeniyle Anayasa madde 119 gereği olağanüstü hal (OHAL) ilan edilerek gerekli önlemler daha hızlı alınabilir ve düzenlemeler yapılabilirdi. Bu yapılmadığı halde, Anayasa’nın, ancak OHAL döneminde uygulanabilecek madde 15 gibi kimi yasaklayıcı hükümleri zaman zaman uygulandı; uygulanması gereken maddeler ise, uygulanmaktan kaçınıldı. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadı, yürürlükte olanlar da etkili bir biçimde uygulanmadı.

COVID-19 yönetimi, çoğunlukla Anayasa ve yasa dışı uygulamalar eşliğinde yürütüldü:

  • OHAL ilan edilmediği halde birçok yasak, genelge yoluyla Anayasa dışı olarak uygulandı. Örnek vermek gerekirse; 65 yaş ve üstü yurttaşların sokağa çıkma ve genel olarak seyahat yasakları bunlar arasında yer alır.
  • Sosyal devlet öncelikleri (md.65), sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması (md.56) gerekleri ihmal edildi.
  • Yaşam hakkı (md.17) gerekleri ile Devletin temel amaç ve görev (md.5) yükümlülükleri yerine getirilmedi.
  • Bireyler arası yatay ilişkilerde, hak ve özgürlük (md.12) sorumlulukları öne çıkarılmadı.

COVID-19 ile mücadelede aşı zorunluluğunun öngörülmemiş olması, devletin insan yaşamını korumakla ilgili hukuki yükümlülüklerinin ihlaline ilişkin çok önemli başka bir boyuttur. 

  1. Zorunlu Aşının Hukuki Temelleri 

18 aylık bir aradan sonra okulların yeniden açılmasıyla beraber, salgınla mücadele için, “aşı yaptırmayan öğretmenlere PCR testi” uygulaması ile yetinildi. Buna karşın, salgın hastalığın Türkiye’de bir türlü denetim altına alınamaması ve yeniden bulaşın artacağı kış mevsimine girmiş olmamız, salgınla mücadelede en nitelikli aracımız ve tıbbi bir gereklilik olan aşının, öncelikle öğretmenler ve kamu görevlileri, ardından da herkes bakımından zorunlu kılınması ihtiyacını gündeme getirmektedir. Zira, toplumun kimi kesimlerinin; bilimsel bilgi yerine hurafeleri ve komplo teorilerini referans aldığını, salgınla mücadelemizi zorlaştıran bir aşı karşıtlığı tavrını benimsediğini ve COVID-19’a karşı toplumsal bağışıklık edinmemizi güçleştirdiğini gözlemliyoruz. Bu bakımdan,

  • aşının zorunlu kılınması, toplum içinde yaşama iradesi gösteren ve birbirlerinin yaşam haklarına saygı gösterme yükümlülüğünde bulunan insanların birbirlerine karşı temel bir ahlaki ve siyasi sorumluluğu olarak tanımlanabilir.

Ancak ahlaki ve siyasi yükümlülük oluşturmanın ötesinde, zorunlu aşının, halihazırda anayasal ve yasal temelleri vardır. Anayasa’nın, devletin pandemiyle mücadelede zorunlu aşı uygulamasına başvurma gereğini temelleyen ilgili maddeleri şunlardır:

  • Devletin temel amaç ve görevleri (md.5)
  • Temel hak ve hürriyetlerin niteliği (md.12)
  • Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı (md.17)
  • Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması (md.56).

Aşı için başlıca yasal dayanak ise, 24/4/1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’dur (UHK). Umumi Hıfzıssıhha Kanunu madde 72’de, salgın durumlarında gerek görülen aşıların zorunlu kılınabileceği açıkça yazılıdır. Buna göre, 57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur: hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum ve aşı tatbiki.

UHK madde 64 ise, hastalık ve yetki üzerine genel bir düzenleme öngörmektedir: “57 nci maddede zikredilenlerden başka herhangi bir hastalık”. Bu hastalıklara karşı bu yasada öngörülen önlemlerin tümünü veya bir kısmını uygulama yetkisi Sağlık Bakanlığına aittir.

III. Devletin Çok Yönlü Yükümlülüğü

Hak ve özgürlükler karşısında, Devlet, genel olarak ve Anayasamıza göre şu üçlü yükümlülük karşısında konumlanmaktadır: saygı göstermek/önlemek, korumak ve önlem almak. COVID-19 salgını karşısında bu yükümlülükler, Devlet görevli ve yetkilileri için en üst (azami) düzeye çıkar:

  • Sosyal mesafe” kurallarına uymak ve bunu bozacak toplantılardan kaçınmak.
  • Sosyal mesafe” riski nedeniyle toplu etkinlikleri en aza indirici önlemleri almak.
  • Yaşam tehlikesini en aza indirecek önlemleri almak: yaşama hakkı, ”vücut bütünlüğüne dokunma” yasağını da kapsar. Bunun istisnası, “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller”dir (md.17).

Şu halde; -bizzat Sağlık Bakanı’nın da sürekli vurguladığı üzere- pandemiyle mücadelede aşı yapılması, “tıbbi zorunluluk”tur. Yukarıda da ifade edildiği üzere, UHK aşı zorunluluğu bakımından gerekli yasal temeli sağlamaktadır. Salgın hastalıktan kaynaklı tıbbi zorunluluk, Devletin hak ve özgürlükler karşısındaki yükümlülüklerini en üst düzeye çıkarırken; bu yükümlülüğü, “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” ve “Devletin iktisadi ve sosyal ödevleri” de pekiştirmektedir:

  • herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak;…” (md.56).
  • sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek” yerine getirmek (md.65).

Kişiler açısından ise, “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da” kapsadığı için (Anayasa, md.12), aşıdan kaçınma hakkı yoktur. Her ne kadar aşı zorunluluğunun kademeli olarak ve kamu görevlilerinden başlayarak öngörülmesi, lojistik ve bulaş riskinin yüksekliği ölçütleri açısından anlaşılabilir olsa da; Anayasa ve UHK’nin anılan hükümleri uyarınca, Devlet, Türkiye’de mukim (AS: yerleşik) olan herkese, tıbben ya da yaşa bağlı bir engeli olmadıkça, aşı zorunluluğunu getirebilir.

Sonuç olarak; Covid-19 vb. salgın hastalıklar ve sağlık OHAL’i üzerine, hukuk devleti ve sosyal devlet gerekleri doğrultusunda bütüncül yasal düzenleme gereğini göz ardı etmeksizin, şu saptama yapılabilir: UHK md.57, 64 ve 72’yi birlikte, Anayasa md.5,12,17, 56 ve 65’i birlikte ve hepsini bir bütün olarak değerlendirmek suretiyle

  • aşılamak, Devlet için yükümlülük; aşı olmak ise, bireyler için kamusal ve toplumsal sorumluluktur.

Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, kamu makamları, anayasal yükümlülüklerini görev + yetki + sorumluluk ilkesi gereği yerine getirme yükümlülüğündedir; yurttaşlar ise, özgürlük ve haklarını, hak + ödev + sorumluluk ilkesi gereği kullanmak zorundadır.

Bu bağlamda;

  • Sağlık Bakanı salgınla mücadelede aşının önemini sürekli vurgularken, COVID-19’a karşı aşı bulunmasının üzerinden bir yıl kadar bir süre geçmesine rağmen ve peyda eden yeni virüs varyantları salgınla mücadeleyi gittikçe daha da zorlaştırırken, aşı zorunluluğunun yetki sahibi Sağlık Bakanlığı tarafından Türkiye’de halen öngörülmemiş olması tutarsızlığının gerisinde yatan sebep nedir?
  • Sağlık Bakanlığı; COVID-19 ile mücadelede tıbbi bir zorunluluk olduğu sabit olan ve Anayasa’nın ve UHK’nin devlete bir yükümlülük olarak yüklediği aşı zorunluluğu uygulamasına kamu görevlileri bakımından ne zaman başlayacaktır?
  • Sağlık Bakanlığı; COVID-19 ile mücadelede tıbbi bir zorunluluk olduğu sabit olan ve Anayasa’nın ve UHK’nin devlete bir yükümlülük olarak yüklediği aşı zorunluluğu uygulamasına kamu görevlileri dışındaki kişiler bakımından ne zaman başlayacaktır?
  • Aşı zorunluluğu getirilmiş olsaydı, Türkiye’de aşı uygulamasına başlandığı tarihten bu yana kaç ölüm engellenebilirdi? Geleceğe dönük olarak, zorunlu aşı uygulamasına geçilmesiyle beraber günlük vefat sayılarının ne ölçüde azalacağıyla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı’nın bir projeksiyonu var mıdır?
  • Sağlık Bakanı, aylardır çok yüksek günlük vaka ve vefat sayıları açıklayan Türkiye’de, ölümleri çok azaltacağı tıbben kesin olan aşının zorunlu kılınmaması sebebiyle yaşanılan ölümlerin cezai ve hukuki sorumluluğunu taşıdığını düşünmekte midir?
    *****

İktidarı, henüz uluslararası standart kurallara göre aşı niteliği kazanmamış olan TURKOVAC’ı durdurmaya, etkili mRNA aşısı ile seferberlik bilinci içinde hızlı – yaygın aşılamaya çağırıyoruz.

Sn. Prof. Kaboğlu’nun bu soru önergesine de zamanında (Anayasaya göre 15 gün içinde!) “yanıt” vermeye, gereklerini yerine getirmeye de..

Sevgi ve saygı ile. 26 Ocak 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

 

 

 

 

 

 

Aşı yetmez ! “Vaccine Plus”

Dr. Akif AKALIN

https://toplumcutip.blogspot.com/p/akif-akalin-ozgecmis.html?showComment=1641289049906
04.01.2022

Dün bilim insanları İngiliz Tıp Dergisi’nde (British Medical Journal) bir “açık mektup” yayınladılar. Mektupta birçok ülkenin pandemiyle “salt aşı” yaparak mücadele ettiğini, ama bunun yeterli olmadığını, aşı yanında halk sağlığı önlemlerinin de alınması gerektiğini ifade ettiler.

HALK SAĞLIĞI ÖNLEMLERİ OLMADAN OLMAZ

Aslında mektupta bilmediğimiz hiçbir şey yok. Pandeminin başından beri söylediklerimiz Omikron vesilesiyle bir kez daha yineleniyor. Bulaşı önlemek için sıkı tedbirler alınan ülkelerde hem ölümlerin, hem de ekonomik zararın daha düşük olduğu anlatılıyor.

Uzmanlar pandemiyle mücadele için önerdikleri “aşı yetmez” (vaccines-plus) stratejisi çerçevesinde özetle şunların yapılması gerektiğini savunuyorlar: aşının yanında halk sağlığı ömlemlerinin uygulanması, üretim kısıtlamasına ilişkin ölçütler getirilmesi ve testlerde pozitif bulunarak izole edilenlerin mali (akçalı) yönden desteklenmeleri.

Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’nün artık COVID-19 enfeksiyonunun “damlacık yoluyla” değil, “hava yoluyla” bulaştığını açıklaması ve halk sağlığı önlemlerinin hava yoluyla bulaşı önleyecek biçimde güçlendirilmesi gerektiğini söylüyorlar.

ÖLÜMLERDEN ÖLÜM BEĞENMEK

Mektup yayınlanır yayınlanmaz sosyal medyada büyük tepkiyle karşılaştı.

  • Aşı yetmez, “halk sağlığı önlemleri” de aşıya eşlik etmeli..

anlatımının, şu veya bu ölçüde yeni kapanmaları çağıştırdığını bilenler veya “duyumsayanlar” hemen mektuba karşı saldırıya geçtiler.

Aşı yetmez!” stratejisini “yeni bir fantezi” olarak niteleyenler, her zamanki gibi “sol gösterip, sağ vuruyor”. Günümüzde hükumetlerin izole edilen yurttaşları mali (parasal) olarak desteklemelerinin olanaklı olmadığını, böyle bir istemin asla karşılan(a)mayacağını belirtiyorlar.

Halk sağlığı önlemleri de uygulandığında, yani virüsün yayılmasını önlemek için sıkı önlemler alınması durumunda çocukların okullarından geri kalacağını, emekçilerin evlerine ekmek götüremeyeceklerini savunuyorlar.
(AS: HES… Emekçi için “Hayat eve SIĞMIYOR!”)

Özetle söyledikleri şu: Evet, belki Halk Sağlığı önlemleri alın(a)madığı için “virüsten” ölüyoruz, ama Halk Sağlığı önlemleri alınırsa bu kez “açlıktan” öleceğiz!

Ve ölümlerden ölüm beğeniliyor, açlıktan ölmektense, virüsten ölmek yeğleniyor.

Bu “seçim”, eve ekmek götürülemediğinde açlıktan ölümün “kesin” olduğu, ama COVID-19’a yakalanan herkesin ölmediği biçiminde mantığa büründürülüyor (rasyonelleştiriliyor).

DÜŞEREK Mİ, AÇLIKTAN MI ÖLEYİM?

Neredeyse tıpa tıp aynı bir us yürütmeye (rasyonelleştirmeye) yaklaşık on yıl önce katıldığım bir toplantıda da tanık olmuştum.

Tuzla tersanelerindeki işçi cinayetlerine karşı bir İşçi Sağlığı Platformu oluşturulmuştu. Platform, Petrol-İş Sendikası’nda bir toplantı düzenlemişti. Toplantıda söz alan bir tersane işçisi aynen şu tümceleri kurmuştu:

  • “Ben biliyorum, o direğin tepesine çıkarsam düşüp ölürüm. Bilmediğimden değil! Çıkmazsam işten atılırım, açlıktan ölürüm. Ben direkten düşerek mi öleyim yoksa açlıktan mı öleyim; bu ikisi arasında seçim yapmak zorundayım. Benim önümde yaşam seçeneği  yok zaten!”

EMEKÇİLERİN ÖNÜNE YAŞAM SEÇENEĞİ KOYMAK ZORUNDAYIZ

Pandemi, işçi cinayeti, sel felaketi, deprem… Adını siz koyun.

  • İstisnasız (AS: Ayrıksız) bütün felaketlerin (yıkımların) dönüp dolaşıp, yoksulun ve emekçinin başında patladığını biliyoruz.
  • Emekçi çaresiz!

Çünkü 1980’lerden beri tüm dünyaya giderek daha çok egemen olan neoliberal sağcı politikalar emekçinin önünden “yaşam” seçeneğini kaldırıyor. Önünde bir “yaşam” seçeneği göremeyen emekçi, her zaman ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalıyor.

Emekçi bu ruhsal durummdayken biri çıkıp “aşı yetmez, halk sağlığı önlemleri de alınsın” deyince, çılgına dönüyor. Çünkü binlerce yıldır “açlıkla terbiye edildi”. Aç kalmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyor.

Çünkü binlerce yıldır açlıkla terbiye edilmiş bu insanlar,

  • “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” günlerin gelebileceğine inanamıyor.

=============================================
Dostlar,

Değerli meslektaşımız Dr. Hakkı Açıkalın‘ı bu başarılı irdelemesi için kutluyoruz. Kendisi ne yazık ki çok erken emekli oldu. Ancak içindeki “HALK SAĞLIĞI” ateşi, –bizde de olduğu gibi– cayır cayır.

Kurduğu web sitesinde çok değerli yazılar yazmakta.

Dr. Akalın Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Kanada’ya gitti ve orada Ryerson Üniversitesi Halk Sağlığı Okulunda 4 yıl eğitim aldı. Özgeçmişi ve hizmetlerine bakılmalı:

https://toplumcutip.blogspot.com/p/akif-akalin-ozgecmis.html

Türkiye’de AKP = RTE iktidarı 1 Temmuz 2021’de tüm salgın savaş önlemlerini (Halk Sağlığı Önlemlerini!) kaldırdı AŞI dışında..
Kararlılıkla vurgulandı, “ARTIK AŞI VAR!”

HES : Hayat eve sığar..
HES, Emekçi için kocaman bir aldatmaca!..
“Hayat eve SIĞMIYOR!” eve ekmek girmezse..

Doğallıkla, salt “aşı” ile özlenen toplum bağışıklığına hala erişelemedi, hatta toplumsal bağışıklık ülkemizde artık artmıyor, azalıyor..
3 aşılı olanlar tam bağışık saılırsa, bu sayı 19 milyonu biraz aşıyor.
Gerçekte 3 Biontech aşısı olanları tam aşılı saymak gerek ki bu 10 milyon bile değil korkarız..

Dolayısıyla, başta yetersiz aşılama ve Halk Sağlığı önlemlerinin büyük ölçüde terk edilmesi olmak üzere, pek çok etmene ikincil (bağlı) olarak salgın ülkemizde ve dünyada denetim altına alınamıyor.

Neo-liberal yabanıl (vahşi) kapitalizm, bizim 40+ yıldır öğrencisi olduğumuz Halk Sağlığı / Epidemiyoloji bilim alanının gerekleini yerine getir(e)miyor. Bedeli, en temel insan hakkı olarak SAĞLIKLI YAŞAM HAKKIndan yoksun bırakılan emekçiler canlarıyla ödüyor.

  • Omicron‘dan hastaneye yatış riski Delta’nın yarısı. Ama bulaştırıcılık 70 kat, çok kısa sürede patlayan hasta sayısı hastaneleri zorlayabilir.
  • AŞI + bilinen kişisel korunma yöntemleri ve toplumsal – çalışma yaşamında, eğitimde.. sosyal devlet destekli kimi sınırlamalar zorunlu.

Ülkemizde ve dünyada en can alıcı soru / yumuşak karın, SALGINDA KİMLERİN ÖLDÜĞÜ”DÜR!

Evrensel kuraldır                                 :

  • YOKSUL DAHA ÇOK HASTALANIR, DAHA ÇOK ÖLÜR..
  • Ölmeden kurtulursa daha da YOKSULLAŞTIRILMIŞTIR ve yeni bir hastalık – ölüm daha da yakınlaşmıştır!

Bütün dünyanın EZİLENLERİ birleşmeli ve kapitalizmin – emperyalizmin kanlı ellerinden yaşam haklarını ve onurlarını kurtarmalıdır, hem de bu yüzyıl içinde!

Lütfen tıklayınız, TURCOVAC henüz aşı değil, aşı adayı.. skandal! Evre 3 çalışması yoktur!

http://ahmetsaltik.net/2021/12/30/turkovac-asi-adayinin-bilimsel-verileri-makalesi-nerede/

Sevgi ve saygı ile. 04 Ocak 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Bilim Kurulu 2. Bşk.

www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik       twitter : @profsaltik     

 

EKONOMİ TIKIRINDA

Suay KARAMAN
Azim ve Karar, 29 Kasım 2021
 

24 Ocak 1980 kararları ile devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı ve ülkemiz serbest piyasa ekonomisine geçti. 24 Ocak kararları dünyada yaygın olarak kullanılan IMF politikalarından oluşan bir programdır. Bu programın ilkeleri faizlerin yükseltilmesi, sıkı para ve maliye politikaları, emek ücretlerinin baskı altında tutulması, kamu hizmetlerine zam yapılması, kamumun piyasadan çekilerek özel sektörün önünün açılmasıdır. 

Planlı kalkınma modeliyle ülkenin gereksinim duyduğu her türlü mal ve hizmetin ülke içinde üretilmesi anlayışıyla dış alımın yerini tutan (ithal ikamesi) Türkiye, bu kararlar ile dış satıma (ihracata) dayalı bir ekonomik modeli benimsedi. Ayrıca döviz alım satımı serbest bırakıldı, dış alım (ithalat) serbestleştirildi. Yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kademeli olarak sosyal devlete son verildi. Döviz piyasası üzerindeki denetimler kaldırıldı, faiz oranları serbest bırakıldı, fiyat denetim ve sınırlamaları kaldırıldı, özelleştirmeler başladı. 

Alınan kararlar kapsamında %33 oranında devalüasyon (Türk Lirası’nın değerinin düşürülmesi) yapılarak günlük kur uygulamasına gidildi ve 1 Dolar 47 liradan 70 liraya yükseltildi. Kamu İktisadi Teşekküllerinin ürettikleri ürün fiyatları artırıldı, tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırıldı; gübre, enerji ve ulaştırma dışında sağlanan destekler kaldırıldı. 1980 yılında enflasyon %107 olarak gerçekleşti. 

Aradan geçen yaklaşık 42 yıla karşın, serbest piyasa ekonomisine teslim edilen ekonomimiz hiç ayar tutmamış, sürekli iniş ve çıkış yaşayarak, büyük sıkıntılara neden olmuştur. 1994 ve 2001 yıllarında da krizler yaşanmış ve hep kemer sıkma politikasıyla bugünlere gelinmiştir. 

AKP iktidarıyla sürdürülen serbest piyasa ekonomisi ile bugün daha da büyük bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Planlamaya son vererek, üretimden uzaklaşmak, dış alım, yanlış kur politikası ve dövize bağımlı olmanın sonucunda gelinen nokta  üzücüdür. Türk Lirası’nın sürekli değer yitirmesi, yurttaşların alım gücünü düşürmektedir. Bunun yanında yaşam pahalılığının artmasına neden olduğu gibi yoksulluk, işsizlik ve hiperenflasyon sarmalı sürmektedir. Kasım ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 3.192 TL, yoksulluk sınırı 10.396 TL oldu. Enerji fiyatlarındaki büyük artış ve yüksek dış borç ekonomiyi zorlamaktadır.  

2021 yılı Ocak başında 7,4 TL olan dolar, bugün 13 TL’ye dayandı; 9,1 TL olan € 14 TL oldu. Paramız Dolar karşısında yaklaşık %70, Euro karşısında %55 değer yitirdi. 2021 Ocak ayında litresi 7,1 TL olan benzin 9,7 TL, litresi 6,6 TL olan motorin 9,8 TL olmuştur. Her şeye sürekli zam yapılmaktadır.

  • Böylece korkunç bir yoksullaş(TIR)ma ve dibe vuruş ile karşı karşıyayız.

Bu yılın Kasım ayı başında 9.50 TL olan Dolar, dün 12.50 TL oldu. Böylece Dolar, 27 günde 3 TL yükselirken TL %32 değer yitimine uğradı. Aynı biçimde Kasım ayı başında 11 TL olan €, dün 14 TL oldu. Euro da Dolar gibi 27 günde 3 TL yükseldi ve TL %28 değer yitirdi. Enflasyonun yükselmesini göze alarak kuru başıboş bırakan siyasal iktidar, ‘ihracatta rekabet gücü kazanacağız, Çin’e göre daha ucuz olacak mal ve hizmetleri dünyaya satacağız, TL değer kazanacak ve enflasyon düşecek’ kuramının boş olduğunu anladığı zaman, belki ekonomiyi düzeltebilir. 

  • Ekonomik sorunlar dış güçlerin oyunu diye açıklanamaz.

Ekonominin kitabını yazanlar (!), doğru ekonomi politikası izlediklerini söyleyenler, “ekonomistim” diye övünenler şimdi, “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” düzeyine geldiler. Ancak “ekonomik kurtuluş savaşı” söylemi inandırıcı değildir, çünkü serbest piyasa ekonomisine bağlılık içinde ekonomik kurtuluş savaşı verilemez. AKP iktidarı en katı biçimde liberal ekonomi programı izlemektedir. Özelleştirmelerle yoluna devam eden, planlamaya son veren, üretimden vaz geçen, dış alım odaklı bir kapitalist sistemle yürüyen bir iktidar, nasıl ekonomik kurtuluş savaşı verir? 

Krize neden olanların, krizi yaratanların aynı zamanda çözüm üretemeyecekleri bilinmelidir. Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelecek 10 milyar Dolarlık yatırım ile ya da Katar’dan gelecek paralarla, ekonominin düzelemeyeceği çok açıktır. Ekonomik kurtuluş savaşı dış ülkelerden gelecek paralarla verilmez. 

Türkiye eğer gerçekten ekonomik kurtuluş savaşı verecekse,

  • Bu ancak Atatürk’ün modeli ile gerçekleştirebilir.
  • Neo-liberal ekonomiyle kurtuluş savaşı verilmez.

Bunun için kamucu ve halkçı girişimler yapılmalı, sosyal devlet yeniden yapılandırılmalı, planlı üretime geçilmelidir. Ülkemizi ekonomik bataktan çıkarmak için öncelikle yolsuzluk, rüşvet ve israfa son verilmelidir. 128 milyar doların hesabı sorulmalıdır, yap-işlet-devret projeleri için garanti ödemelerine son verilmelidir. 

24 Ocak 1980 kararlarından beri uygulanan ekonomik modelin özü, dövize bağımlılık ve sürekli borçlanmadır 

Bu model Türkiye’yi üretmeden tüketen, borçlanarak lüks yaşayan bir topluma dönüştürdü. Çözüm bu modelde değildir. 1923-38 arasındaki Cumhuriyet ekonomisine dönülmelidir. 1961 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülüğünde planlı ekonomiye geçilmelidir.

  • Çözümün anahtarı : Halkçılıktır, Devletçiliktir, Planlamadır, Üretimdir, Karma Ekonomidir ve Denk Bütçedir.

Bu siyasal iktidar tükenmiştir, bitmiştir. Yerine gelecek muhalefet partileri de neo-liberal ekonomik modele, serbest piyasa ekonomisini sürdürecekse, değişen hiçbir şey olmayacaktır. Bu durumda bizlerin de “ekonomi tıkırında” demekten başka sözümüz olamaz. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün

  • “Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.”

sözünü unutmamamız gereken günlerden geçtiğimizi bilmeliyiz.

TBMM kendi gündemini ne zaman belirler?

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır.)
Anayasa gereği TBMM, aksine karar alınmadıkça 1 Temmuz – 1 Ekim tarihleri arasında yasama etkinliklerinde bulunmuyor (AS: md.93). Bu süre, 15 Temmuz – 1 Eylül şeklinde yarı yarıya kısaltılmalı. Dahası, Meclis’in Genel Kurul olarak haftalık çalışma günleri, Salı, Çarşamba ve Perşembe ile sınırlı. Çoğunlukla Komisyon toplantıları da aynı günlerde yapılıyor. Genel Kurul ve Komisyon arasında koşturma gereği yaratan bu durum, yasama çalışmalarının verimini düşürüyor. TBMM, 27. Yasama döneminin tümüyle COVID-19 pandemisiyle örtüşen 4. Yasama yılında, sosyal devlet gerekleri doğrultusunda düzenlemeler yerine, genellikle işverenler lehine, salgın hastalıkla ilişkisi olmayan ve ivedilik taşımayan yasalara öncelik verildi. Salgın önlemleri ile ilgili olarak bölük pörçük düzenlemeler ötesine geçilemediği gibi, Umumi Hıfzıssıha (AS: Hıfzıssıhha) Kanunu güncellemesi veya salgın hastalıkları (AS: hastalıklar) OHAL yasası üzerine bir çalışma yapılmadı. 
Son haftaya sıkıştırılan iki yasa, gündemin Meclis dışından belirlendiğini apaçık biçimde ortaya koydu. 12 Temmuz pazartesi günü Plan ve Bütçe Komisyonu (PBK), bir adsız torba yasa için apar topar toplandı. Hemen hemen madde sayısı kadar yasada değişiklik yapıldığı için, bir torbadan çok “toplama yasa önerisi”. Metin içine dağıtılan 3 madde, ana amacı yansıtıcı:
  • OHAL üç yıl daha uzatılacak.
İki gün süren Komisyon toplantısı, doğal olarak üç yıl uzatma öngören üç madde üzerine yoğunlaştı. Salı günü, Genel Kurula, 255 sıra sayılı Turizmi Teşvik torba yasa önerisi getirildi. 15 Temmuz sabaha karşı ancak 1. Bölüm bitirilebildi. Cuma günü, Genel Kurul’a bu kez, 277 Sıra sayılı “adsız yasa” önerisi önerisi getirildi. Cumartesi “adsız yasa” görüşmeleri sürdü; Pazar sabahı 08.00 gibi tamamlandı. Ara vermeksizin, Turizmi Teşvik torba yasa önerisi 2.  Bölümünden devam edildi. Böylece Genel Kurul, kesintisiz 25 saat çalışarak bu öneriyi de yasalaştırmış oldu.
  • 12 Temmuz haftası, TBMM tarihinde açık bir kırılma olarak da görülebilir; üstelik çok yönlü olarak. Burada genel gözlemler ile yetinilecek.

TURİZMİ TEŞVİK ÖNERİSİ

Nisan başında kabul edilen öneride hangi sorunlar vardı?
>>Anayasa’ya uygunluk incelemesinde İçtüzük md.38 gerekleri yerine getirilmemişti.
>>Öneri, kıyılar, ormanlar, meralar, kışlak ve yaylalar başta gelmek üzere doğal ortamları ilgilendirdiği halde, ne etki analizi ne de ÇED yapılmıştı.
>>Yasa önerisi, bir yandan kentsel, kırsal ve kültürel çevre üzerine, öte yandan, tarih, kültür ve tabiat varlıkları üzerine birçok hüküm öngördüğü halde bütüncül olarak kamu yararı açısından değerlendirilmemiş ve Komisyon görüşmeleri saatlere sıkıştırılmıştı.

Ya 13 Temmuz 2021 günü?

Önce, usul yönünden Anayasa’ya aykırılık öne sürüldü. Sonra, Komisyon aşamasında var olduğu söylenen yasa etki analizi soruldu; nihayet, aradan geçen zaman içinde neden ÇED yapılmadığı. Yanıtı verilmeyen gecikmeye ilişkin soru: Teklif, Genel Kurul gündemine neden aylarca alınmadı ve bu süre içinde toplam 5 hafta Perşembe günleri çalıştırılmayan Meclis’in uzatmalı çalışma dönemine rastlatıldı?

Bu yanıtsız sorular, yasamadaki özensizliği ve etik sorunu da ortaya çıkarıyordu.

OHAL UZATMASI

Sorunlar yumağı içinde şu üçü kayda değer: Anayasallık sorunu apaçık. Yirmi kadar yasada değişiklik öngören öneri, üstelik temel yasa olarak görüşülmeye başlandı; oysa İçtüzük md.91 tanımının hiçbir öğesine uymuyordu bu öneri metni. Dahası, Temmuz 2018’de 3 yıllık ilk OHAL uzatma öngören öneri Adalet Komisyonunda görüşülmüş iken, şimdi neden PBK’ye gönderildiğine dair hiçbir açıklama yoktu.

Ama daha önemlisi, Anayasa’ya açıkça aykırı olan OHAL düzenlemelerini üç yıl daha uzatma gerekçesi yoktu. Üç yılda ne yapılmıştı ve gelecek üç yılda ne yapılacaktı?

  • Olağanüstü hal ilanı (Any., md.119) dışında yasa yolu ile OHAL yönetimi kurulamayacağına göre;

AYM’ye götürülen 2018 düzenlemesi gibi bu öneri de, Anayasa düzeni dışında yer alıyordu. Ne var ki, 3 günlük CHP-HDP-İYİ P. muhalefeti, 3 maddenin ikisinde 3 yıllık sürelerin 1 yıla indirilmesiyle sınırlı bir kazanım sağladı.

“DÖKÜLÜYORLAR”

Komisyon görüşmelerinde uzatma gerekçesi üzerine sorulara yanıt bir yana, Cumhurbaşkanlığı temsilcisi bile yoktu. Bakanlık temsilcilerinin birbiriyle çelişen açıklamaları, şöyle bir kanaat uyandırıyordu:

  • “En kötü parlamenter rejim, parti başkanlığı yoluyla Devlet başkanlığı ve yürütme” ucubesine yeğlenmeli.

Nitekim, “dökülüyorlar” gözlemime, bir bakan yardımcısı aynen katıldı. Bu dayatma, MHP’li vekillerin rahatsızlığına ve AKP içindeki muhaliflere tanıklık etme olanağı yarattı.

ÇİN ORDUSU – ÇİL YAVRUSU

Boş AKP sıraları nedeniyle toplantı yeter sayısı istenmesi üzerine (AS: AY m96, en az 200), yoklama için bir anda salona giren ve sayımla birlikte salonu boşaltan vekiller için, Özgür Özel’in “Çin Ordusu gibi geliyorlar, çil yavrusu gibi dağılıyorlar” betimlemesi, son oturumda 10-15 kez gerçekleşti. AKP Grup başkanı ve 4 grup başkan vekilinin sürekli nöbet tutması, 180 vekili salonda tutmaya yeterli olmadı; ama CHP’nin nöbetçi tek grup başkan vekili Ö. Özel’in sürekli yoklama istemesi, onları uyanık tutmaya yetti.

İKTİDAR MI, PARA MI?

OHAL düzenlemelerini Anayasa dışı yollardan uzatma amacı açık:

  • Hukuk devleti ve insan hakları savunucularını daha çok baskı altına almak, demokratik siyaset alanını daraltmak ve böylece, siyasal iktidarın eldeğiştirme yollarını tıkamak.

Turizmi Teşvik yasası ise, daha çok döviz girdisi beklentisini öne çıkardığı için, kamu yararı veya sürdürülebilir gelişme bir yana, sürdürülebilir turizm kavramına bile yabancı. Şu halde burada da ana amaç, para. İktidar ve para için, “sandviç ikizi” olarak nitelenebilecek iki yasa, TBMM’de iki bakan dayatması ile kabul edildi. Sırasıyla toplum ve ülke ile ilgili olan ve gelecek kuşakların iradesini bağlamaya yönelik iki öneri, iki 15 Temmuz ve Kurban bayramı arası tatile sıkıştırılarak ve halkın, temsilcilerinin etkinliklerinden bilgilenmesi engellenerek yasalaştırıldı.

  • TBMM’nin saygınlığına bir kez daha gölge düşürmüş olan sandviç yasalar, “parti başkanlığı yoluyla Devlet başkanlığı ve Yürütme” için sonun başlangıcını doğrulamış oldu.

Kuşkusuz, demokratik siyaset ve demokratik toplum daha çok öne çıkarılabildiği ölçüde, AKP-MHP ittifakındaki rahatsızlıklar halka daha iyi anlatılabilir.

TBMM’nin kendi gündemini belirleyebileceği parlamenter rejim için, söylem, işlem ve eylem bakımından “demokratik muhalefet tarzı özeleştirisi” ile işe başlamalı. Bayram için; 25 saatlik oturumda son konuşmamın son cümlesi:

  • Flora, fauna ve homo sapiens” birlikteliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmediği, Anadolu ve Rumeli bütünlüğünün muhafaza edildiği ve kanallarla parçalanmadığı ve Türkiye’nin çölleşmediği nice bayramlar diliyorum.
    ===================================

    Dostlar,

    Bu yazı Siyasal Tarih, Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi açılarından başta olmak üzere klasik bir OKUMA PARÇASI olarak öğrencilere ödev verilecek, üzerinde tartışılacak ve de öğreti (doktrin) tarafından da makalelere konu edilecektir.Çok kıdemli (50 yıllık!) bir hukukçu ve saygın bir Anayasa Hukuku Uzmanı olarak Prof. Kaboğlu için ise, bunca birikim – deneyime ek “çok özel – şaşılası” deneyimler olsa gerektir. İbrahim hoca Parlamento deneyimlerini kitaplaştırmalı ya da yeni yazacağı kitaplara uygun – kapsamlı serpiştirmeler yapmalıdır.

Adına “CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ” denen ve siyaset bilimi yazınında (literatüründe) yeri olmayan bu ucube giysi asla yerli – milli olmayıp, üst – yabancı akıl dürtüsü ile Ülkemize dayatılmıştır.

Zaman içinde yakalanan açıklar, düşürülen hatalar… dış güçlerce şantaj aracıdır TEK ADAMA!.

Ucube TEK ADAM – ŞAHSIM DEVLETİ rejimi bir hilkat garibi / garibesidir (cinsiyeti?)!

Öyle ki, herrrrrrrrrrr bir şeye yetişmesi olanak dışı olan tek adamın, 20 yılda tükenmesi doğaldır.

AKP = RTE, bayram iletisini okurken ekranlar karşısında uyuklamıştır. Tüm dünya bu videoyu izlemiştir.

Türkiye gibi devasa sorunlu, kritik coğrafyada bir ülkenin böylesine “sürmenaja girmiş” bir liderce yönetimi olanak dışıdır ve ulusal güvenlik açısından kabul edilemez. Benzer tablolar daha önce de yaşanmıştır. Bu uyuklama tıbbi olarak değişik nedenlere bağlanabilir. Örn. bir temporal epilepsi nöbeti, regüle edil(e)meyen diyabet, ağır stress, beyin hastalıkları gibi..

  • Bu koşullarda, artık, AKP’li Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’dan bir sağlık raporu isteme hakkımız açıkça doğmuştur. Bir yurttaş, Siyaset Bilimci, Hukukçu ve 45 yıllık hekim olarak.

Gerçekte gelişmiş ülkelerde devlet başkanları, önemli yöneticiler düzenli olarak bu raporları her yıl sunarlar.

  • Erdoğan, tam donanımlı bir üniversite hastanesinden, TTB (Türk Tabileri Birliği) ve Tıpta Uzmanlık Derneklerinden birer temsilci hekimin de katıldığı bir GENEL SAĞLIK RAPORU almalı ve kamuoyuna, TBMM Başkanlığına sunmalıdır.

Bu rapor kuşkusuz, Erdoğan’ın bu ağır ve ülkemiz için kritik Devlet Başkanlığı görevini sürdürmeye sağlık bakımından elverişli olup olmadığını ortaya net olarak koymalıdır.

Türkiye’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bütünlüğü ve güvenliği hiçbir şeye ikincil değildir!

Sevgi ve saygı ile. 22 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (Em.)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

 

Hukuk yoluyla demokrasi

authorİBRAHİM Ö. KABOĞLU
ibrahimkaboglu@yahoo.fr

“Paralel faaliyet: anayasasızlaştırma ve dinselleştireme” (7 Temmuz)

“Türkiye yönetiminde karmaşa” (14 Temmuz)

“Liyakat ilkesi ve hukuk geçerli kılınmadıkça” (21 Temmuz)

Adil yargılanma neden önemli?” (28 Temmuz).

İlk ikisi, öncesinde, darbe hazırlığından hiçbir biçimde haberdar olmayan bir gözlemci olarak Devlet yönetimindeki hukuk dışılıklar ve karmaşa resmediliyor.

Başarısız darbe girişiminden sonra ise, darbe nedenleri üzerinde duruluyor ve Türkiye’nin artık bu tür badirelerle asla karşılaşmaması için alınması gereken önlemler bağlamında hukuk yolu öneriliyor.

Ne var ki, 20 Temmuz gecesi ilan edilen olağanüstü hal (OHAL), yazdıklarım bakımından birbirine ters düşen iki sonuç doğurdu:

-Anayasasızlaşma derinleşti; yönetim, tamamen (AS: tümüyle) keyfileşti.

-Liyakat ve hukuk, yerini yandaşlığa ve partizanlığa bıraktı; adil yargılanma yerine, yargısız infazlar ivme kazandı ve kitleselleşti.

GİYOTİN (KHK) VE GAZ ODASI (OHALİİK)

OHAL KHK’ler, FETÖ’cüleri temizleme bahanesi ile, hukuk devleti ve insan hakları savunucularını hedef aldı. Onbinlerce kişi, KHK ek çizelgeleri ile görevlerinden ve bütün kamusal haklarından yoksun kılındı.

Anayasa değişikliği bu ortamda yapıldı (21 Ocak 2017).

Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHALİİK), anayasal bir dayanağı bulunmadığı halde kuruldu (25 Ocak).

Anayasa halkoylaması oylaması da, OHAL ortam ve koşullarında yapıldı (16 Nisan 2017).

Anayasal OHAL, TBMM’ce üçer ay uzatmalarla iki yıl sürdü.

KHK sayısı 30’u, ek çizelgelerde adları yer alanların sayısı ise 100 bini geçti.

  • KHK, AKP için ‘giyotin’; OHALİİK ise, ‘gaz odası’ işlevi gördü.

“ANAYASAL-SİYASAL TARİHİN SONU”

OHAL KHK’lerin çoğu TBMM tarafından yasalaştırıldı (Nisan 2018).

Anayasa’da 3 Kasım 2019’da yapılması öngörülen seçimler, 24 Haziran’a alındı.

Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY) yürürlüğe girdi (9 Temmuz 2017).

  • Yüzyıllar boyu oluşan Devlet yapısı, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK)-1 ile darmadağın edildi.

27. dönemde ilk yasama faaliyeti, 7145 sayılı yasa ile OHAL’i 3 yıl daha uzatmak oldu.

Süreklilik kazandırılan OHAL dönemi gibi COVID-19 salgın olağan üstü hali de kötüye kullanıldı.

Monokrasi (PBYDBY), sosyal ve ekonomik alanlarda belirlenen Devlet görevlerini salgın hastalığının gerekli kıldığı önceliklere yöneltmekle yükümlü olduğu halde (Any., md.65), tam tersine, inat ve israf projelerine ivme kazandırdı. Dahası, fiili “kabine toplantıları”, PBYDBY’yi pekiştirme aracı olarak kullanıldı.

AKP-MHP çoğunluğu, infaz yasası ile mahpuslar arasında yaşam hakkı bakımından bile ayrımcılık yaptı. Nisan 2020-Temmuz 2021 arasında çıkardığı yasalar, sosyal devleti azami kılmak bir yana, asgari gereklerini bile karşılamaktan çok uzak.

AKP-MHP, OHAL ve OHALİİK Araştırma Önergelerini sürekli reddetti.

OHALİİK, Anayasa ve mahkeme kararlarına karşın binlerce dosyayı elinde tutarak, OHAL KHK’zedelerin mağduriyetlerinin derinleştirdi ve sürekli kıldı.

9 Temmuz 2018-14 Temmuz 2021 arası, toplam madde sayısı 2455 gerekçesiz 80 CBK; toplam 2039 maddeden oluşan 80 yasa çıkarıldı. Tek kişi ve 600 kişi arasındaki yarışma, daha çok Anayasa’ya aykırılıkta oldu.

Geç de olsa ve istemlerin çok azını karşılayıcı nitelikte olsa da, kısmen iptal kararları ile AYM, hukuka inanç adına umut verici

OHAL YÖNETİMİNDE 9 YIL

Bütçe ve Plan Komisyonundan geçen 7145 sayılı yasa ile öngörülen OHAL önlemlerinin 3 yıl daha sürdürülmesini de düzenleyen adsız torba yasa önerisi, yarın Genel Kurul’da görüşülecek. Eğer, bunlara ilişkin üç madde geri çekilmez ise, Türkiye, 2015-2024 dönemini OHAL ile geçirmiş olacak.

Neden 2015? Çünkü, 6638 sayılı iç güvenlik yasası, fiili OHAL öngörmekte idi. 2016’da anayasal OHAL, 2018’de yasal OHAL ilan edilmiş oldu. Şimdi ise, bunu 3 yıl daha uzatma amacı, genel ve yerel seçimlere OHAL ortam ve koşullarında gitmek.

Yasaklar üstüne yasaklar getiren AKP’liler ‘15 Temmuz bitmedi’ dese de, asıl bitmeyen 20 Temmuz gecesi getirilen yasaklar. Darbe girişimini bir kez daha lanetleyelim; ama yasakçı düzenlemeler ile demokrasiyi sönümlendirme iradesini tarihe gömmek için daha çok dayanışma gereksinimini de unutmayalım.