CHP lideri Kılıçdaroğlu’dan Erdoğan’a : MAL VARLIĞINA GEBESİN!

CHP lideri Kılıçdaroğlu’dan Erdoğan’a :

MAL VARLIĞINA GEBESİN!

ABD Başkanı Donald Trump’un mektubuna ilişkin, “Hiçbir şekilde diplomatik teamüllere uymayan ve hakaret dolu ifadeler içeren bu mektubu, ‘bu üslup kabul edilemez’ diyerek neden iade etmediniz?” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mektuba ilişkin hala sessizliğini koruduğunu savunan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a 7 soru yöneltti.

kılıçdaroğlu.jpg

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmada, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. (AA, 22.10.19)

CHP’lilerin, tüm yurttaşların sorunlarının çözümü için çabaladıklarını ifade eden Kılıçdaroğlu, siyaseti saygın kılmak, toplumun sorunlarına çözüm üretmek için toplumu dinleyeceklerini söyledi.

“Partisinin siyaseti köşeyi dönmek için değil halka hizmet için yaptığına” işaret eden Kılıçdaroğlu, hak ve hukuk arayanların hakkının teslim edilmesi gerektiğini ifade etti.

Kılıçdaroğlu, bundan 5 yıl önce Soma’da 301 işçinin yerin binlerce metre altında yaşamını yitirdiğini anımsatarak, o dönem bütün Türkiye’nin söz konusu işçilerin ailelerinin sorunlarının çözümü için kucaklaştığını anlattı.

Soma’daki işçilere yönelik verilen sözlerin bir bölümünün unutulduğunu savunan Kılıçdaroğlu, bu işçilerin “Bize söz verdiler, 5 yıl sonunda zaman aşımına uğrayacak. Hak isteminde bulunamayacağız. Bir çare kalıyor, yürüyelim..” dediklerini ve yürümeye başladıklarını belirtti.

Kılıçdaroğlu, Soma işçileriyle kimsenin ilgilenmediğini ileri sürerek, şöyle devam etti:

“Bizim işçilerin hakkına, hukukuna sahip çıkmamız gerek. 18 gündür yağmurun, karın altında, çamurun içinde bekliyorlar. Haklarını istiyorlar. Şu ana dek onların hakları teslim edilmedi. ‘Ankara’ya yürümeye meraklı değiliz, kimseden sadaka istemiyoruz, yalnızca hakkımızı istiyoruz. Tazminatlarımız tümüyle ödenene dek buradan kalkmayacağız. Bize söz verdiler, yine söz veriyorlar, kararlıyız, söz değil haklarımızı istiyoruz.‘ diyorlar. Somalı kardeşlerimizin hakları teslim edilinceye değin onların hakkını ve hukukunu biz savunacağız ve yanlarında olacağız.”

“NEREYE GİTTİ BU PARALAR?”

Kemal Kılıçdaroğlu, hangi inanç veya yaşam biçiminden olursa olsun herkesin şehitler için vicdanının sesini dinlediğini dile getirdi.

Şehitler hepimizin ortak acıları, ortak onurlarıdır” diyen Kılıçdaroğlu, şehitlerin hakkını ve hukukunu her zaman ve her ortamda savunduğunu vurguladı.

Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz hain darbe girişimi sırasında şehit olan vatandaşlar için toplanan 309 milyon liranın akıbetini hükümete kezlerce sorduğunu, son 3 haftadır da yeniden buna ilişkin sorular yönelttiğini hatırlattı.

Söz konusu yardım tutarının, 15 Temmuz şehitlerinin ailesi ve gazilerin sorunlarının çözümü için önemli bir kaynak olduğuna dikkati çeken Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Nereye gitti bu paralar? O Vakfın adresi yok. Grubumuzun basın danışmanı CİMER’e sormuş: vakfın adresi nedir, yönetim kurulunda kimler vardır? Çalışma Bakanlığı bunu İçişleri Bakanlığına göndermiş. Oysa vakfeden Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. Şehitlerimizin hakkını savunmak bir insanlık görevidir. Şehitlerin, gazilerin hakkını son kuruşuna dek soracağım. Bu benim ve sizin namus borcudur. Ta ki o paraların ne olduğunu açıklayıncaya dek. 15 Temmuz üzerine güzel laflar ederler, bayram kabul ederler, 15 Temmuz için para topladın. Nerede bu para? Cevap yok.”

Kılıçdaroğlu, söz konusu paraya ilişkin soru sormasının istenmediğini ileri sürerek, “Şehidin, gazinin hakkını, hukukunu savunmayacağım da kimin hakkını, hukukunu savunacağım? Para yiyenlerin mi? Kim aldı bu paraları? Nereye harcadınız bu paraları? Benim hakkım var, tüyü bitmemiş yetimin de hakkı var. Ben o hakkı sonuna kadar savunacağım” ifadelerini kullandı.

“BUNUN ADI İŞKENCEDİR”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “Sakarya’daki Tank Palet fabrikasının ihalesiz Katar ordusuna verildiğini” iddia ederek, bu konuya ilişkin sorularına hükümet tarafından yanıt verilmediğini öne sürdü.

Kılıçdaroğlu, “Ordumuzu görüyorsunuz, destanlar yazıyor ama Sakarya’daki Tank Palet fabrikası Katar’lıların elinde. Hangi gerekçeyle?” diye konuştu.

TBMM Genel Kurulunda geçen hafta kabul edilerek yasalaşan Yargı Reformu’nun ilk paketine ilişkin de Kılıçdaroğlu, “Adalet konusundaki düzenleme kabul edildi ama bu ‘Türkiye’ye adalet geldi.’ anlamında değil. Adaleti mumla arıyoruz. Adaleti buluncaya dek de bizim mücadelemiz sürecek. Adalet bu ülkeye gelinceye dek birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz.” değerlendirmesinde bulundu.

Söz konusu yargı paketinin kabul edilerek yasalaşmasına karşın şafak vakti evlerin basıldığını ve tutuklamaların yapıldığını belirten Kılıçdaroğlu, “Bunun adı işkencedir. Adalet böyle bir şey değildir. Adalet, savcı soruşturma açabilir, açar telefonu ‘şu saatte gelin’ diyebilir. Neden şafak baskını? Ailenin, küçücük çocukların önünde bir babaya ters kelepçe takılması hangi adalette, vicdanda vardır? O çocukların babalarına ters kelepçe takıldığını görmeleri adalet midir, ahlaki midir? Biz buna isyan ediyoruz..” sözlerini sarf etti.

Kılıçdaroğlu, Türkiye’de hala yasaklar bulunduğunu, Demokrasi İçin Birlik Platformu ile Hrant Dink Vakfı tarafından yapılmak istenen toplantılara izin verilmediğini ileri sürdü.

Türkiye’de düşünce açıklamanın suç sayıldığını iddia eden Kılıçdaroğlu, “Demokrasi diyoruz, düşünce açıklamak da suç oldu bu ülkede. Hangi adalet, hangi reformdan söz ediyoruz biz? Yargı bağımsızlığı olmadan, hakimin vicdanı olmadan bir ülkeye adalet gelmez. Hakim, talimatı saraydan alırsa o ülkeye adalet gelmez. Yasa falan bunların hepsi hikayedir. Önemli olan hakimin vicdanıdır, hukukun üstünlüğüdür, insan haklarıdır” ifadelerini kullandı.

“FETÖ BORSASI KURULDU”

CHP lideri Kılıçdaroğlu, Türkiye’de bir yılda 26 115 kişiye “cumhurbaşkanına hakaretten” soruşturma, 4 887 kişiye de dava açıldığını kaydederek, şöyle konuştu:

Cumhurbaşkanı tarafsız mı? Hayır. AK Parti’nin Genel Başkanı. AK Parti’nin Genel Başkanı’nı eleştirmeyecek miyim, ‘Yanlış yapıyorsun’ demeyecek miyim? Tarafsız kalsın, namusu üzerine yemin etti. Tarafsız kalacaksan başımın üzerinde yerin var. Ama bir partinin genel başkanıysan eleştiriyi hak ediyorsun. Beni de eleştiriyorlar. Öbür siyasal parti genel başkanları da eleştirilir. En sert biçimde eleştirilir, hakarete varmamak koşuluyla. Vatandaş düşüncesini, beğensek de beğenmesek de açıklamak zorundadır.”

Kılıçdaroğlu, Kanun Hükmünde Kararnamelerle 125 687 kişinin devletten ihraç edildiğini belirterek, şunları kaydetti:

“Arkasından FETÖ borsası kuruldu. Parası olan, iyi mevkilerde siyasal akrabası, damadı olanlar, kayınpederi olanlar dışarıya, garibanlar içeri. 125 bin kişi hakkında ihraç kararı verildi ama 152 399 kişinin de gizli soruşturması şimdilik süryor. Paran varsa hiç korkmayacaksın. Öğleden sonra Pensilvanya’ya gidip gelebilir, FETÖ’nün başkanıyla görüşebilirsin. Paran varsa hiçbir şey olmaz, kimse sana dokunmaz. Paran yoksa içeri. Bank Asya’nın önünden mi geçtin? Yakalar içeri atarlar.”

Haksız yere hapiste olan avukatlar, aydınlar, yazarlar, askeri öğrenciler ve garibanların bulunduğunu savunan Kılıçdaroğlu, “Durumu iyi olan, parası olan ve sarayın avukatını tutanlar ise dışarıda. Hatta savcı, onlar hakkında soruşturma bile açmıyor. Açarsa yerinden olacak. Erdoğan’ın avukatları ne zamandan beri Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu etkilemeye, hakim, savcı tayin etmeye başladı? O koltuklarda otururken rahatsız olmuyor musunuz? Ben vicdanen rahatsız oluyorum. Siz onların istemlerini, sarayın istemi gibi derhal yerine getiriyorsunuz” iddialarında bulundu.

“DEMOKRASİYE AYKIRIDIR”

Kemal Kılıçdaroğlu, demokrasilerde seçimin, milletin iradesi olduğuna işaret ederek, Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanlarının yerlerine kayyum atandığını, belediye meclislerinin başkan seçmesine izin verilmediğini söyledi. Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“O zaman bu seçimi niye yaptınız? Bu belediye başkanları iyi hal kağıdı aldılar. ‘YSK seçime girebilir’ diye karar verdi. Şimdi neden açığa alıyorsunuz? ‘Suçlular’. Niye suç üstü yapmıyorsun? İstihbarat örgütün, polisin, askerin var. Suç üstü yap, terör örgütüne destek veriyorsa anında yakala, kimse sana bir şey diyemez. Bu yetmedi şimdi Kayapınar, Kocaköy, Bismil ve Erciş belediye başkanları da açığa alındı ve yerlerine kayyum atandı. Demokrasiye aykırıdır.”

Daha önce Ankara, Bursa ve Balıkesir belediye başkanlarının görevlerinden ayrılmalarına da tepki gösterdiklerini anımsatan Kılıçdaroğlu, “Bizim çizgimiz demokrasi, adalet çizgisidir. Demokrasi yalnızca bizim için değil, herkes için geçerli olmak zorunda. Milletin iradesine, verdiği oya herkesin saygı göstermesi gerek.” diye konuştu.

Adaletin olmadığı yerde kimsenin can ve mal güvenliği bulunmadığına işaret eden Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde. Herkesin evi hemen basılabilir, hemen gözaltına alınabilir, dosyasına gizlilik kararı konulur. Avukatınız bile hangi gerekçeyle göz altına alındığınızı öğrenemez. Aylarca, hatta yıllarca hapiste kalırsınız. Sonra derler ki ‘Pardon, yanlışlıkla içeri atmışız.’ Bu mudur adalet, bu milletin vicdanı yok mu?”

Adaletin herkes için olduğu bir yerde ekonominin de iyi olacağına işaret eden Kılıçdaroğlu, Türkiye’de bunun gerçekleşmediğini ileri sürdü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok” dediğini savunan Kılıçdaroğlu, bunun saray için doğru olduğunu öne sürdü. Kılıçdaroğlu, “saraydakilerin bir eli yağda, bir eli balda Lale Devrini yaşadığını, onların işe gerek duymadığını, ihale almanın yeterli olduğunu” iddia etti.

Kemal Kılıçdaroğlu, anayasanın 49. maddesinde, “Devlet, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmek, çalışma yaşamını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” hükmünün yer aldığını anımsattı.

Bu önlemlerin hiçbirinin alınmadığını, işsizliğin, ağır bir fatura olarak 82 milyonun önünde durduğunu, saraydakilerin ise işsizlik çekmediğini ileri süren Kılıçdaroğlu, “Hepsinin keyfi yerinde. Saray sosyetesinin, bir annenin, babanın, çocuğun işsiz olması durumunda mutfaktaki yangından haberleri var mı? Hangi koşullarda bu aileler geçiniyor haberleri var mı?” diye sordu.

Kılıçdaroğlu, 3 gençten 1’inin işsiz olduğunu, işsiz sayısının 8 milyonu aştığını ifade ederek, sosyal devletin, fakir – fukarayla ilgilenen, gelir dağılımını dengeleyen, istihdam alanı yaratan, işinden olana işsizlik sigortasından düzenli aylık veren devlet olduğunu söyledi.

Çalışanların %36’sının kayıt dışı olduğunu, bununla mücadele edilmediğini öne süren Kılıçdaroğlu, “Sosyete damat var; ‘Hane başına düşen gelir 3 kat arttı’ diyor. Millet işsizlikten bunalmış durumda. İntihar eden sanayiciler, kepenk kapatan esnaf, borç batağında işsiz, kendini yakan işsiz var, millet 5 kuruşa muhtaç duruma geldi; ‘Hane başına düşen gelir 3 kat arttı…’ diyor. Sarayınki çok artmıştır biliyorum. Para her taraftan fışkırıyor.” diye konuştu.

“TEFECİLERE YULARI KAPTIRDILAR”

Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bir ülke üretmez, borçla geçinirse ABD Başkanı Donald Trump‘ın tweetlerine muhatap olur. ‘Seni mahvederim‘ diyor. Çünkü borç almadan ayakta duramıyorsun. 82 milyonu tefeciye teslim ettiler. Tefecilere, on milyarlarca Dolar faiz ödendi. Onunla fabrika kurulsaydı, on binlerce kişi iş sahibi olacaktı, Türkiye üretecekti, kazanacaktı, her alanda söz sahibi olacaktı; hiçbir devlet başkanı da kalkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni, ekonomisi üzerinden vuramayacaktı, eleştiermeyecekti. Yuları tefecilere kaptırdılar. Kaptırırsan, atın nereye gideceğini yuları elinde tutan gösterir.

Bütün bunlar ortada dururken bunların uğraştığı iki şey var; ‘Arabanızda sigara içmeyeceksiniz‘ diyor. Sana ne kardeşim, araba benim, sigara içerim veya içmem. ‘Alışveriş yaparken naylon poşet için ayrıca para vereceksin’. Senin başka bir derdin yok mu? Milletin mutfağında yangın var bunların yangına buldukları çözüm bu. Şimdi tutturdular ‘Sigara haramdır’ diye. Millet, sigara içmese senin bütçedeki açık daha da artar. Ayrıca o beyefendi haramın ne olduğunu bilmez. Kul hakkı yiyen adamdan, haram anlaşılmaz.”

“82 MİLYON VATANDAŞIN CEBİNDEN KAHRAMANLIK EDEBİYATI”

Suriye’deki gelişmeleri değerlendiren Kılıçdaroğlu, Süleyman Şah Türbesi‘ni, kendi topraklarından kaçırmak zorunda kaldıklarını, bunun utanılacak bir olay olduğunu ancak ar damarı olanın utanacağını söyledi. Kılıçdaroğlu, kendi toprağından kaçan adamın ne zamandan beri kahraman olduğunu hala öğrenemediğini belirtti.

Kılıçdaroğlu, Suriyelilere 40 milyar dolar harcandığını ifade ederek, “Yetmemiş, beyefendi hala ‘Gerekirse 40 milyar dolar daha harcarız’ diyor. Buyur harca; o ödemiyor ki; saray da ödemiyor. Kim ödeyecek 82 milyon vatandaş ödeyecek. 82 milyon vatandaşın cebinden kahramanlık edebiyatı yapıyor. Zaten saray, kara delik, para yutuyor ha bire” dedi.

İzlenen dış politikanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığını sıfırladığını öne süren Kılıçdaroğlu, mütekabiliyet (AS: dış politikada karşılıklılık) ilkesine işaret etti.

Kılıçdaroğlu, İsmet İnönü’nün, Lozan Anlaşması için gittiği Lozan’da toplantı yapılacak salona girdiğinde, kendisine ayrılan koltuğun öbürlerinden küçük olduğunu fark ettiğini, aynı koltuktan bulunduğunda görüşmelere devam edeceğini söyleyerek salondan çıktığını anlattı. Kılıçdaroğlu, “Yalnızca koltuk üzerinden; bu ülkenin kuruluşundaki onuru, haysiyeti, şerefi görüyor musunuz? Mütekabiliyet budur.” dedi.

“BENİ RAHATSIZ EDİYOR”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, gazetecilerin 16 Ekim’deki, “Amerika’dan heyet geldi, görüşecek misiniz?” sorusuna, “Ben dimdik ayaktayım. Ben onlarla görüşmeyeceğim. Onlar karşıtlarıyla görüşecek. Ben Trump geldiğinde konuşurum?” karşılığını verdiğini anımsatan Kılıçdaroğlu, ancak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, “Görüşecek”, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, “Cumhurbaşkanı yarın ABD Başkan Yardımcısını kabul edecek” dediğini söyledi.

Kılıçdaroğlu, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’nin, Erdoğan’ın değil, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın mevkidaşı olduğunu belirtti.

“Daha acı olan ise şu fotoğraf.” diyerek Erdoğan’ın Pence ile görüşmesine yönelik bir fotoğrafı gösteren Kılıçdaroğlu, “Cumhurbaşkanlığı forsunun önünde, ikisi eşit pozisyonda oturuyorlar. Bu Erdoğan’ı rahatsız etmeyebilir ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak beni rahatsız ediyor. AK Partili kardeşlerime soruyorum; bu ülke sınırları kanla, gözyaşıyla çizildi. Bu ülke milli kurtuluş savaşını veren ülkedir. Mütekabiliyet denilen kural vardır. Bir başkan yardımcısı, başkan ile aynı pozisyonda oturuyor. Oturması gereken yer Fuat Oktay’ın karşısıdır. Ama Erdoğan, onu yanına alıyor. Neden; ezik” diye konuştu.

“ASLAN KESİLMESİNİ BEKLERDİK”

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın, “Trump ile görüşürüm” demesine karşın heyetle görüştüğünü, “ABD, terör örgütünün sözcülüğünü yapamaz” gibi bir cümle kurduğunu ancak masaya oturduğunu, PYD’ye, sürekli telefonla bütün görüşmelerin aktarıldığını, bu arada,

  • Senin, çocuklarının, ailenin mal varlığını araştıracağız” diye sopa gösterildiğini iddia etti.Kemal Kılıçdaroğlu, “Hani Erdoğan çıkıyor ya bazen aslan kesiliyor; aslan kesilmesini beklerdik.
  • ‘Ey Trump sen benim, ailemin, çocuklarım mal varlığını mı araştıracaksın, araştırmazsan namertsin. Araştırmazsan namertsin, verilmeyecek tek kuruş hesabım yoktur. Hesap vereceksem Türk milletine hesap veririm’ diyecekti. Bunu söyleyemedi.” dedi.

    “BUNLARI NASIL YEDİNİZ, YUTTUNUZ?”

    Trump’un, bir milleti, bir toplumu aşağılayan dille kaleme alınmış bir mektup gönderdiğini, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde daha önce böyle bir mektup gelmediğini ifade eden Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

    “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bizi bu denli aşağılayan bir mektup gelmemiştir. Johnson’un mektubunu, İnönü’nün yanıtını hatırlıyorsunuz. İnönü, ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır‘ diyordu. Allah aşkına söyler misiniz bu mektubu nasıl hazmettiler, nasıl içlerine sindirdiler? Hangi kozları var ABD’nin elinde ki bunu yalayıp, yuttular. Mal varlığıyla ilgili mi başka bir şey mi nedir Allah aşkına? Mektupta, Trump, ‘Sorunlarını çözmek için çok uğraştım‘ diyor Erdoğan’a. Hangi sorunları özel, ailevi, finansal sorunlar mı? Açıkça tehdit ediyor. Bu mektup ortaya çıktı, bekledik herkes tepki gösterecek. Bütün partiler tepki gösterdi yalnızca AK Parti’de tık yok, Erdoğan ne diyecek diye bekliyorlar. Bunları nasıl yediniz, yuttunuz, adamda mide olur. Erdoğan, 18’inde açıklama yapıyor; ‘Bu konuyu bugünkü meselemiz, önceliğimiz olarak görmüyoruz.’ diyor. Göremezsin çünkü mal varlığınla gebesin. O mektup, bütün dünya arşivlerine girdi. Yenilecek, yutulacak bir mektup değil.

    Ülkücü kardeşlerime seslenmek isterim: Siz hemen hemen her konuşmanızda Türk milletinin haysiyetinden söz edersiniz. MHP’nin düştüğü durumu görüyor musunuz? Hangi şeref, onur? Türkiye’nin saygınlığı yerlerde sürükleniyor, olmadık eleştiri, hakaretler geliyor, sizin yöneticileriniz bu hakaretleri yapanlara karşı sessiz duruyorlar. Milliyetçilik o değil, milliyetçiliği biz yapıyoruz. Devrimciliği, halkçılığı, cumhuriyetçiliği, demokrasiyi de biz yapıyoruz. Tepki vermesi gereken kişi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil eden kişidir. Ülkücü kardeşim sana sesleniyorum; bu memleketin şan, şeref, onurundan yanaysan, içtenlikli olarak bu ülkenin milliyetçisiysen bunlara beş para bırakmayacaksın, bunlara söz bırakmayacaksın, bunlara alet olmayacaksın, bunların ipiyle kuyuya inmeyeceksin.”

    7 SORU

    Anayasanın 104. maddesine işaret eden Kılıçdaroğlu, “Bu beyefendi asla cumhurbaşkanı değil. Benim de cumhurbaşkanım değil, bu ülkeyi, vatanını ve bayrağını sevenlerin cumhurbaşkanı değil. Senin mal varlığın üzerinden tehdit ediliyorsun. Çıkıp desene, ‘Benim mal varlığım açıktır, ben bunu beyan ettim. Dünyanın neresinde bana ve aileme ait beş kuruş bulursanız, ben hesabını veririm” diyeceksin. Diyemiyorsun” değerlendirmesinde bulundu.

    Erdoğan’ın mektuba ilişkin hala sessizliğini koruduğunu savunan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a 7 soru yöneltti. Kılıçdaroğlu, şu soruları sordu:

    “Hiçbir şekilde diplomatik geleneklere uymayan ve hakaret dolu ifadeler içeren bu mektubu ‘bu üslup kabul edilemez’ diyerek neden iade etmediniz? Okuduğunuzda bu ifadeleri nasıl hazmettiniz? Neden ve hangi korku, endişe ve ruh haliyle bu mektubu kabul ettiniz? Hakaretler içeren mektubu anında iade etmediğiniz gibi, kamuoyundan da gizlediniz. Neden? Bu mektubu Amerikalılar kamuoyuna duyurmasaydı üstünü örtecek, sessiz mi kalacaktınız? Hakaretler içeren mektubun üstünü artık örtemeyeceğinize göre, milletin onurunu nasıl kurtaracak ve bu yakışıksız üsluba Türkiye ve ABD arşivlerine girecek şekilde nasıl yanıt vereceksiniz? Türkiye Cumhuriyeti’nin şan ve şerefini korumak, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının anayasal görevidir. 82 milyonun huzurunda ettiğiniz yemini hatırlıyor musunuz? Ettiğiniz yeminde sözü geçen namus ve şeref kavramları sizin için neyi ifade etmektedir?”

Şehir Hastaneleri : “Yap, İşlet, Ben Öderim. Bir Koy Üç Al”

Şehir Hastaneleri :
“Yap, İşlet, Ben Öderim. Bir Koy Üç Al”

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Şehir Hastaneleri ile gerçekleşen kazanım ve kayıplar ülke gündeminde. 10 Şehir Hastanesi açıldı, 11 hastane de açılmak üzere yapım aşamasında. İlk göze çarpan sorular;
şehir hastaneleri devlet hastanesi mi?
– Neden devlet hastanelerini kapatıyoruz ?
Devlete ait sağlık hizmetini neden şirketlere devrediyoruz?”

“ Yap, işlet, ben öderim. Bir koy üç al”

Dr. Ceyhun İrgil

Şehir Hastaneleri sürecine kadar AKP hükümetlerinin sağlık politikalarını kısaca gözden geçirmek gerekir. Başlangıçta kamu sağlık hizmetlerini rehabilite etmek ile başlayan hükümetler zaman içinde liyakatsiz ve kifayetsiz kadroların elinde yap boza dönen sağlık sistemini içinden çıkılmaz hale getirince, her alanda olduğu gibi salt izlemci koltuğuna çekilip, hizmet üretimi ve yönetimini özel sektöre devretmenin kolaycılığına teslim oldular.

Global sermayenin, neoliberal ekonominin baskıları ile hem inşaat hem yeni rant alanı hem de popülist siyaset için verimli sonuçları olan “sağlık sektörü” enerji, eğitim gibi patronların yeni oyun sahası oldu.

Şehir hastaneleri devlet hastanesi midir?

Bu yapılanma ile değildir. Her ne kadar yönetim erki ve denetimini Sağlık Bakanlığı yapacak deniyorsa da, “parayı veren kuralı koyar”. Yani hastanenin bir sahibi var. Devletin kira ödediği bir patronu olan hastanelerin asıl yöneticileri hiç kuşkusuz şirketin yöneticileri olacak. Kiracısı olduğunuz evde hükmünüz ne kadarsa o kadar… Şirket devlet değildir. Kazancı gözetir. Kar elde edemeyen şirket batar. Yöneticinin işine son verilir. Açmaz burada. Devlet eliyle şirkete verilen hastanenin batmaması, iktidarın siyasi açmaza düşmemesi, popülist siyasetin devamı için “ne olursa olsun”, “ne pahasına olursa olsun” bu hastaneler (şirketler) kazanmak zorunda. Oysa devlet eli ve aklıyla yürütülen sağlık hizmetlerinde kar amacı güdülmez. Sağlık, eğitim, güvenlik, hatta bir parça ulaşım kamusal hizmettir. Sosyal devletin gereği ve görevidir.

Sağlıkta dönüşüm rüyası ile başlayan KHB fiyaskosu ile sonuçlanan kabus süreci bir gecede masal oldu

Sermayenin yeni rant kapısı şehir hastaneleri iktidarın çok öğündüğü sağlık yatırımları. AKP iktidarının ilk yıllarındaki kamusal sağlık hizmetlerinin ortaklaştırılması gibi yıllardır beklenen hizmetler başlangıçta kamusal sağlık hizmetlerine “ulaşılabilirlik” konusunda rahatlama getirirken, sağlık kalitesi, çalışma huzuru, çalışanların özlük hakları gibi konular göz ardı edildi.

Siyaseten çokça ekmeğini yedikleri ve çok övündükleri ”sağlıkta dönüşüm” projesini sessiz sedasız bir gecede KHK ile kaldırdılar. Yıllarca reklamı yapılan, emek harcanan ve sağlık sistemini alt üst eden Kamu Hastaneleri Birliği gibi yapılanmalar bir gecede yok edildi.

Ücretsiz denilen sağlık hizmetlerinde 10’dan çok aşamada ödeme ve katkı payı getirildi. Özel hastaneler teşvik edilirken, kamu hastaneleri salt modern bina (inşaat işleri) olarak görüldü. Sağlık hizmetinin niteliği düştü. Binlerce uzman doktor istifa ederek ya emekli oldu ya da özel sektöre geçti. İlçe hastanelerinde yalnızca küçük ve orta ameliyatlar yapılabilirken, büyük kent hastanelerinde bile büyük ve özellikli ameliyatlar sekteye uğradı. Özel hastane katkı payları %200’e çıkartılırken, devletin mücadele etmesi gereken, mücadele ettiğini iddia ettiği “ek ödemeler” (bıçak parası vb.) legalize edildi. Bizzat devlet eliyle tarifeye bağlandı. Sağlık atamalarındaki liyakat terkedildi. 2005 sonrası artan istifalar ile liyakatli ve deneyimli kadrolar kamu sağlık hizmetlerini terk ettiler.

  • Sağlık Bakanlığı cemaatlerin, siyasetin koşu alanı oldu.

Deneme yanılma yolu ile sağlık sistemi yürüyen ama işlemeyen bir yapıya büründü.

  • Sağlık Ocaklarının kapatılması kırsalda sağlık hizmetlerini felç etti.

Köyünde, beldesinde insanlar bir iğne yaptırmak için ilçe veya kente gelmek zorunda kaldılar. Kentte reçete yazdırma gibi sağlık evrak işlerinin ulaşılabilir ve kolay olması gibi basit bürokratik konular mesele edilip düzenlenen anketlerde sağlıkta memnuniyet algısı çokça işlendi. Oysa 2. ve 3. Basamak tedavilerde sağlığın bürokratları ve siyasiler de dahil olmak üzere, olanağı olan herkes özel sağlık kurumlarını veya üniversite hastanelerini öncelediler. Kasabasında hatta kendi yaşadığı kentin devlet hastanesinde büyük ve özellikli ameliyat olan kaç siyasi, varsıl veya bürokrat vardır?

Köyden sağlık ocağını kaldırıp yurttaşı kente göçüren iktidar, şimdi de kentte devlet hastaneleri kaldırıp kentliyi ya kent dışındaki şirket hastanelerine ya da kentin içindeki özel hastanelere zorunlu bırakıyor. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe…

bursa-sehir-hastanesi

Nüfus 80, acil 110..

Sonuç olarak; Birinci Basamaktaki hizmetlerin aile hekimlerinin, toplum hekimlerinin çabası ve özverileri ile memnuniyet algısı ve bu algının medya, siyaset eliyle köpürtülmesi ile iktidar sağlığın geçmiş dönem günahlarının da yaygarası ile tepe tepe kullandı. Bu kadar reklam, performans uygulamaları ve iktidarın skora dayalı politikaları ile sağlık talebi (zorunsuz talep) arttı. Performans dayatmaları ile istenen skorlar oldu ama gereken tedaviler olunamadı. Gereksiz tetkik, gereksiz muayene, zorunlu olmayan girişim, yazılan ilaç, yatılan gün, doktora başvuru sayıları arttı. Öyle ki doktora başvuru sayısı 8 kat artınca, iktidar ek para isteyerek yolu kesmek istedi. Yurttaşlar ek ödeme yapmamak için acil olsun olmasın acil servislere akın etti. Ve ülke kendi nüfusundan daha çok acile başvuru yapılan ülke rekorunu kırdı( 2015 yılında Türkiye’de acile başvuru sayısı 110 milyon – 324 milyon nüfuslu ABD’de acil servise başvuruların sayısı yıllık 130 milyon. 53 milyonluk İngiltere’de bu rakam yılda 25 milyon. 2015 yılında 78.7 milyon nüfuslu ülkemizde bir yılda 110 milyon acil başvurusu yapıldı)

Sağlık Dönüşüm Projesi olmadı “Şehir hastanesi” deneyelim

Sağlığın vazgeçilmez, kullanışlı, karlı bir alan olduğunu anlayan ve deneme – yanılma yöntemleri ile sorunu anlayan iktidar, sağlığın ciddi bir rant alanı olabileceğini gördü.
“Kamu sağlık hizmeti kötüdür, sağlığın özeli iyidir” ön yargısı ve ön koşulu ile AKP, daha önce İngiltere’de denenen ancak başarılı olamayan Kamu-Özel Ortaklık modeli (KÖO) adı altında Şehir Hastaneleri projesini, aynen 2-3 yılda iflas eden “sağlıkta dönüşüm” gibi topluma büyük bir hizmet ve siyasetin yeni algı aracı olarak sundu.

2003 yılında başlatılan Sağlıkta Dönüşüm Projesi için en güzel saptamalardan biri, Şehir Hastaneleri konusunda çalışan, Sağlıkta Dönüşüm politikalarına karşı mücadelesi ile bilinen akademisyen Prof. Dr. Kayıhan Pala’nın saptamasıdır;

“Sağlıkta Dönüşüm Programı adıyla yürürlüğe konulan neo-liberal sağlık reformları temel olarak, sağlık hizmetlerinin finansmanının genel sağlık sigortası ile sağlanması, kamusal Birinci Basamağın tasfiye edilerek Sağlık Ocaklarının kapatılması ve bunun yerine Birinci Basamağın özelleştirilmesi yaklaşımına uygun bir aile hekimliği modeline geçilmesi ve kamu hastanelerinin işletme haline dönüştürülerek piyasalaştırılması uygulamalarını içermektedir. Sağlıkta Dönüşüm Programının propagandası yapılırken Sağlık Bakanlığı tarafından dile getirilen “Yaygın, erişimi kolay sağlık hizmet sistemi” iddiası gerçekleştirilememiş; Sağlıkta Dönüşüm Programı uygulamaya konduğu ilk on yılda sağlık hizmetlerinde eşitlik ve sağlık hizmetlerine erişim açısından başarısız bir sınav vermiştir.”

“Yap, işlet, kırışalım” mı? Yoksa “bir koy üç al mı?”

Devasa, cafcaflı binalar, ışıl ışıl görüntüler ile bina, inşaat ve maketlerle toplumda algı yaratmayı başardılar. Çok inşaat az insan, büyük ama niteliği (kalitesi) sorunlu projeler bir bir açıklandı.

Önce “yap – işlet – kırışalım” mantığı ile planlanan Şehir Hastanelerinin ayrıntılar sızdıkça (sızdıkça diyorum çünkü iktidar sözleşmeleri gizliyordu) “bir koy üç al” projeleri olduğu anlaşıldı. Üstelik Hazine garantili… İnşaat ve yollardan yolunu bulan, sağlıktaki ballı kazancı gören şirketler, inşaat krizi riskine karşı, kar için yeni yollar ararken, hastane yolunu buldular. Devletin sağladığı tuhaf ve inanılması zor imtiyazlar, inşaat maliyetine sağlık gibi bir tekeli ele geçirme, garantili kazanç ve güvenceler ile, hastalıktan dertten deva değil, kazanç çıkacağını anlayan şirketler bu sisteme “hasta” oldular.

İnşaat dışında deneyimi olmayan bu şirketler zaten bildikleri inşaatı yapıp devlete devretmektense, garantili devlet desteğiyle, yandaş ve taşeron firmalar aracılığı ile bu hastaneleri işletmeyi değil “yap, işlet, kırışalım” modeli ile kazancı kırışmayı, salt inşaat maliyeti ve cefası ile en az çeyrek yüzyıl hazinenin ve işletmenin akıtacağı paranın sefasını sürmeyi planlıyorlar.

Macera ve yağma 2013 yılında çıkarılan yasa ile başladı (AS: 6428 sayılı yasa!). Bu yasa ile yaşama geçen Şehir Hastaneleri ile artık sağlık hizmeti veren devlet yerine, emlakçı ve pazarlamacı devlet modeline geçildi. Devlet temel ve vazgeçilmez görevi olan eğitim, sağlık, güvenlik gibi alanları özel sektöre devrettiği ölçüde devlet olmaktan çıkar.

Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) anamalcı Milton Friedman’ın fikridir. KÖO kitleler uyanmadan, üstelik şaşalı hizmet alırken sermayenin çarkını döndürmesi için bulduğu devlet kaynaklarının sermayeye pazarlanmasının incelikli bir yoludur. Neo-liberal yamyamlar için artık

– devletler şirket,
– siyasi erk CEO,
– bürokrasi ve çalışanlar taşeron,
– halk müşteridir.

Küresel sermaye ve pazarlamacıları 1970 – 80 sonrası yoğun bir biçimde kamu kaynaklarına yöneldiler. Ulusal boyuttaki sermaye için büyük lokmalara yönelen Neo-liberal şirketler;

– ulusal şirketlere kazancın kırıntılarını,
– projelerini onaylayan ve ödemelerini yapan erklere de böbürlenmeyi,
– siyasette kullanılacak algıyı,
– siyasetin finansmanını paylaştırdılar.

Pastanın kek tabağını getirip, neredeyse pastanın tümünü alacak (üstelik Hazine güvenceli) şirketler için Şehir Hastaneleri bulunmaz fırsattır.

bursa-sehir-hastanesi

Kamu – Özel Ortaklığı lafın gelişi

Aslında ortaklık yok!

  • İşleten kazanan şirkete karşın her koşulda ödeme yapan devlet var.

Hastane yeri, personeli devletten, üstelik hasta “garantili”, bir de üstüne kira vermeyecekler, kira alacaklar, hastane içindeki tüm işletmeler, tetkikler, laboratuvarlar aklınıza gelen gelmeyen para kazandırabilecek her türlü iş, hizmet ve işletme hastaneyi yapan şirketin olacak. 25 yıl garanti, 49 yıla kadar senin… 1 maliyet 3 kazanç… Güzel iş. Risk yok. Yalnızca inşaatı yap, gerisini devlete bırak. Ödemeni al, keyfine bak. Sistem aksarsa, zarar ederse sorun yok alınan yurt dışı krediler devlet garantisi altında (AS: Kur garantili olarak üstelik!). İşler yolunda giderse de gitmezse de faturayı kim ödeyecek? Elbette halk… Hatta çocuklarımızı da aşarak torunlarımıza dek yansıyacak bir borç olduğu ortada. Kalkınma Bakanlığı’nın Ocak 2016’da yayınladığı verilere göre; 17 hastane için şirketler 9 milyar 869 milyon $ (yaklaşık 10 milyar USD) harcayacaktı. Buna karşın devlet şirketlere (2015 rakamlarıyla) 27 milyar $ ödeyecek (yazı ile yirmi yedi milyar $ – S-400’ler için 2.5 milyar $ ödediğimizi, 50 milyon $ bulunamadığı için Tank Palet Fabrikasının, Şeker Fabrikaları gibi yüzlerce fabrikanın satıldığını anımsayalım).
Örneğin; Isparta Şehir Hastanesi’nin yatırım bedeli dikkate alınırsa, 25 yıllık kira ödemesi ile 50 adet Devlet Hastanesi yapılabilirdi.

Bir başka örnek ise; Erzurum Devlet Hastanesi devlet eliyle tam donanımlı olarak 193 milyon Türk lirasına (TL) yapıldı. Oysa Adana’da aynı çaptaki hastane için şirketler 430 milyon Euro ( dikkat TL değil) fiyat çıkardılar. Buna şaşırmak gerek, şirketler bu hastane işine neden balıklama atlıyor ki? Elbette kazançlı olduğu için. Sermayenin amacı kar etmektir. Gereğini yapıyorlar.

  • Burada sorunlu olan, temel görevi sağlık hizmeti sunmak olan devletin iktidar eliyle devlet hazinesinden bu işleri şirketler aracılığıyla özel sektöre devretmesidir. Hem de yüksek maliyet ve halka çok pahalıya mal olacak bir yöntemle adeta sağlık hizmetini peş keş çekmesidir.

Kamu-Özel Ortaklığı (KÖO) projesiyle kurulmaya başlanılan Şehir Hastaneleri’nin çoğunda yatak sayısı 1500-2000 arasında. Oysa tüm dünyanın kabul ettiği ölçütlere göre, ideal olan hastane yatak sayısı 200 – 600 arasında olmalıdır. Büyüklük övünme ve algı için yararlı olabilir ancak işletme, maliyet ve kolaylık açısından ciddi bir sorun. Düşünün 200 m2 bir ev size yetebilecek ve kolayca maliyetlerini karşılayabilecekken, sizi 2000 m2 bir evde yaşamaya zorlasalar neler olurdu? Daha çok elektrik, daha çok su, daha çok ısınma ve soğutma, daha çok temizlik, daha çok işletme gideri, daha çok, daha çok maliyet… ve 200 m2 evden alamayacağınız verim, konfor ve rahatlık…

Bakanlık verilerine göre, Şehir Hastaneleri’nde bir yatağın maliyeti 243 bin $. Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı’nın 2016 raporunda 150 yataklı bir özel hastane için bir yatağın maliyeti ise yalnızca bunun 1/4’ü kadardır.

Köprüde “geçiş” hastanede “yatış” garantisi!

Şehir Hastaneleri’nde aynen köprülerdeki “geçiş garantisi” gibi “hasta yatış garantisi” de verilmektedir. Sızan bilgilere göre, hacme dayalı hizmetler için verilen %70 “doluluk” garantisi, iki sorun içeriyor. Hastane dolmazsa devletin ödeyeceği ekstra ücretler ve “ihtiyaç dışı, gereksiz hasta yatışı” gibi etik dışı sorunlara yol açacaktır.

  • Arsa ver,
  • personel ver,
  • imtiyaz ver,
  • hasta ver,
  • garanti ver,
  • işletme hakkı ver,
  • rant sağla ve
  • bir de üstüne kira öde!

modelli Şehir Hastanelerinde bir başka sorun ise hastanelerin kent dışına yapılmasından çok kentteki halkın bildiği, tarihi, işlerliği olan devlet hastanelerinin “zorla” kapatılarak, halkın bu hastanelere zorlanmasıdır. Birçoğunda ulaşım sorunu olan hastanelerin ulaşım sorunları belki zamanla çözülebilir. Ancak onca yıldır zorla kapatılan hastanelerin çevresinde oluşan yaşam (esnaf, işletmeler, taksi durakları, eczaneler vb.) ne olacak? Maalesef büyük sermaye tekeli için kent içindeki yaşam ve binlerce insan feda ediliyor.

Taşeronlaşan sağlık çalışanları

Devlet Hastaneleri ve uzmanlaşmış kimi hastanelerin kapatılması ile Şehir Hastanelerinde çalışmaya zorlanan personelin (doktor, hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknisyenleri vd.) durumu çok daha ciddi bir sıkıntı. Hem de hiç konuşulmayan sorun. İstekleri veya isteksizlikleri göz önüne alınmayan binlerce sağlık emekçisi bir kalemde özel şirketlerin kucağına bırakılıyor. Bundan sonraki aşama sağlık emekçilerinin iş güvencesinden yoksun, sözleşmeli, ucuz iş gücü haline getirilmesidir. Zaten genç sağlık çalışanlarını sözleşmeli çalıştırmaya başladılar.

  • Mutsuz ve huzursuz sağlık çalışanları ile mutlu ve huzurlu sağlık hizmeti veremezsiniz.

Sağlık çalışanları mutlu olmadıkça, hastaların ve yakınlarının mutlu olması beklenemez. Bu kaygı ve gerilimli çalışma ortamı hizmetleri aksatır, sorun yaratır. Nitekim sağlıkta şiddete giden yolun köşe taşları bu huzursuzluklar ve mutsuz, güvencesiz çalışma ortamıdır.

Sağlık çalışanları idarenin ve hükümetin baskılarından, takdirsiz, tedbirsiz, tedariksiz, plansız, öngörüsüz, hoşgörüsüz, devamlı tehdit ve performans baskısı ile yaşamaktan/çalışmaktan yorgun düştü. Sağlık çalışanlarına yalnızca “taşeron” gözü ile bakan, bu yöntemle kadrolu kadrosuz herkesi, hatta sağlık idaresi ve bürokrasiyi bile taşerona dönüştüren bu işletme modelini bugün en çok savunan, reklamını ve kalfalığını yapanların, bir süre sonra nasıl çırak çıkacağını göreceğiz. Kısa vadede bu sistemin kurbanı olan veya zararını gören birçok insanın, çalışanın ve bürokratın haberini duyacağız.

  • Orta ve uzun vadede en çok bağıranlar, canı yananlar bugün en çok alkışlayanlar olacak.

“Yap, işlet, ben halka ödetirim”

“Senin beton makinan, işçilerin, çimento fabrikaların boşta kalmasın, gel hastane yap, ben sana para ödeyeyim” Beton ve amele ekonomisi için, süslü algı çağı uğruna, bir hak olan sağlık hizmetinin lüks tatil gibi sunulduğu, sağlık hizmetinin niteliğinden çok, lüks otelcilik hizmetlerinin ön plana çıkarıldığı Şehir Hastaneleri maalesef artık bir realite ve ortada yapısı bitmiş, hatta işletmeye başlamış durumdalar. İktidar daha hastanelerin yarısı bitmemişken bazı yanlışlarını fark etti ve Meclise getirdiği bir torba yasada şimdi revizyon yapmaya çalışıyor. Aynen “Sağlık Dönüşüm Projesi” ve Kamu Hastaneleri Birliği gibi daha on yılını doldurmadan bakalım başka ne dönüşler olacak? Elbette sermaye yaptığı yatırımın karşılığını almak isteyecek, kazanç için veya en azından eldekini tutmak için iktidarları, çalışanları zorlayacaklar. Şehir Hastaneleri gerilimli bir iklimde başladı. Başındaki kara bulutlar ve fırtınalar biter mi? Muhtemelen sistem kezlerce revize edilecek. Şirketlerin güvencesi “hazine garantisi” ve uluslararası “tahkim”… Gelecek süreçte şirketler, devlet, iktidar, çalışanları ve bürokrasi ile sürekli bir gerilim, tartışma içinde olacak gibi görünüyor.

Planlanan Şehir Hastanesi yükümlülükleri yarım yüzyıla uzanacak, en azından garanti 25 yıl kira ödenecek, kamucu sağlık hizmetlerinin özele devredildiği, faturasını halkın ödediği ve bugün yaşayanların torunlarının bile borçlu olduğu, Devlet Hazinesine hep yük olacak, sağlık hizmetlerini gelecekte pek çok tartışmalı konu durumuna getirecek bir yapılanmadır. Zaman gösterecek. Ancak haklıysak devlete de halka da çok pahalıya, çok cana mal olacak. Dilerim bizler yanılırız.
====================================
Dostlar,

Yazı epey uzun ve kapsamlı ancak gene de bizim zorunlu söyleyeceklerimiz var..

Dr. Ceyhun İRGİL önceki 26. dönem CHP Bursa milletvekili idi. Çok verimli bir dönem geçirdi TBMM Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunda. Başarılı bir Genel Cerrah olarak iyi sınav verdi. Meslek örgütü TTB ile sürekli iletişim içinde oldu. Sanırız, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyelerinden eşi Prof. Dr. Emel İrgil’in de epey katkısı olmuştur..  Milletvekilliği döneminde Dr. Ceyhun İrgil, zamanın Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ’ın Bakanlığının bütçe önerisini sunarken verdiği Bebek Ölüm Hızı rakamına itiraz etmişti. Bakan Akdağ, binde 7,3’e indirdikleri (!?) bebek ölüm hızı ile övünüyor ve dünyanın bunu nasıl başardığımızı (!?) kendisine hayranlık ve şaşkınlıkla sorduklarını… aktarıyordu.

DB – IMF – ABD – AB dayatması olan kökü dışarıda Sağlıkta Dönüşümde (Health Transformation!) Türkiye, Akdağ’ın Bakanlığı ile öylesine başarılı (!?) olmuştu ki, dünyanın her yerinden Bakan Akdağ konferansa çağrılıyordu bu başarı öyküsü için ve yetişemiyordu!?

Dr. Ceyhın İrgil söz alarak, Bursa’da Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nca yürütülen bir bilimsel çalışmadan veri sundu. Bu çalışmada Bursa’daki mezarlıklar dolaşılmış, bebek mezarları ve mezarlık kayıtları incelenmiş ve bu kentte bebek ölüm hızı, Bakan Akdağ’ın Türkiye için verdiği binde 7,3’ün 4 katı dolayında, binde 28’in üzerinde hesaplanmıştı. Türkiye’nin batısında, ülkenin 4. büyük kenti ve gelişmiş, varlıklı bir kent olan 3 milyonluk Bursa’da bebek ölüm hızı gerçekte en az binde 28 iken, Türkiye genelinde nasıl binde 7,3 olabilirdi ki!? Nitekim izleyen yıllarda bu rakam TÜİK ve Sağlık Bakanlığınca 9-10’un üzerinde yayınlanmaya başlandı. Doğallıkla, Bakan Akdağ’ın verebileceği iler tutar bir yanıt yoktu..
******
Bu gün web sitemize 4-5 belge koyduk ŞEHİR HASTANELERİ TALANI hakkında. Bu söylem bize ait. Türkiye’de ilk olarak;

“Şehir hastaneleri talandır!”

diyen biz olduk. Yineliyor ve AKP iktidarını yıllardır yapageldiğimiz biçimde bir kez daha uyarıyoruz. Hekimlik mesleğinde 43. yılına girmiş, tıbbın Halk Sağlığı dalında yani sağlık hizmetlerinin planlanması, yönetimi, ekonomisi, politikası alanlarında uzmanlaşmış, ek olarak Sağlık Hukuku alanında tezli yüksek lisans yapmış, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden de mezun olmuş çok kıdemli bir akademisyen, çeyrek yüzyıllık bir Tıp Profesörü olarak…  eğer bunlar azıcık LİYAKAT anlamına geliyorsa AKP = RTE için, bizleri de dinlemelidirler.

Daha fazla gecikmeden… Kimi çevrelere söz vermedi iseler, açıkları – tutsaklıkları yoksa!

Erdoğan, “Şehir hastaneleri benim hülyam – rüyam..” buyuruyor!??

En iyimser senaryo ile bir kez daha kandırılıyor! Ancak artık bu gerekçeye kimsenin kanası yok. Erdoğan, Şehir Hastaneleri için ivedilikle bir SAĞLIK KURULTAYI toplamalı ve nesnel olarak sonuçlarını değerlendirmeli ve bu hazin kandırılışına (?!) hızla son vermelidir.

2. senaryo; Erdoğan’ın, bunca uyarıya karşın bildiğini okuması durumunda; gerçekte kandırılmadığını ama bu ağır stratejik suça “ortak” olduğu düşünülecektir doğallıkla.

Tarih tanığımız olacak ve herkes yapıp ettiğinin bedelini kuşku yok, ödeyecektir! Ama ne acı ve ne yazık ki olan caaaanım Türkiye’mize ve necip milletimize olacaktır bu arada ve geciktikçe.

Sevgi, saygı ve DERİN KAYGI ile. 26 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

AYRAÇ Dergisi sayı 4 – 2019; Türkiye’de Aydın Hekim Olmak : Prof. Dr. Ahmet SALTIK ile Ropörtaj

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi D4 Öğrencilerinin çıkardığı AYRAÇ dergisi ile söyleşi..


Dostlar,

AÜTF (Ankara Üniv. Tıp Fak.) D4 öğrencilerimizden Güler Gözüdeli ve Mehmet Dinçay Yar 28.12.2018’de bizimle bir söyleşi yaptılar (aşağıdaki fotoğrafta AÜTF’deki odamızda Dinçay ile). Çıkarmakta oldukları AYRAÇ adlı derginin 4. sayısında, 2019 başında yayınladılar. Dergi satışını olumsuz etkilememesi bakımından birkaç ay erteledikten sonra bu söyleşiyi paylaşmak istiyoruz..

Bu gün 7 Nisan 2019..
Dünya Sağlık Örgütü 72 yaşını bitirdi..
Bir hekim, koruyucu hekimlik Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği alanında uzmanlaşmış ve yaşamını bu alana adamış bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak, bu söyleşinin ve vermeye çalıştığımız iletisinin Ulusumuza bir “çam sakızı – çoban armağanı” olarak kabulünü dileriz.

Asla unutulmasın ki, Sağlık doğuştan kazanılmış bir insanlık hakkıdır!

Bizler, piyasalaştırılmış sağlık hizmetlerinin sömürülerek aşağılanan “müşterisi” olmayı reddediyoruz!

Sosyal devlet sorumluluğu ile herkese eşit ve nitelikli, kamusal, önceliği kesin olarak koruyucu sağlık hizmetlerine veren bir sağlık sistemi hepimizin hakkıdır.

Yine unutulmasın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu eşsiz önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün sözleri ve buyruğu herkese rehber olmalıdır :

    • Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi halkın sağlığıdır!

Öğretim üyeliğinde 31 yılı tamamlamış olmanın gururu ve süren – artan sorumluluğu ile..

Sevgi ve saygı ile. 07 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

================================================
Söyleşinin başlığı aşağıdaki gibi :

  • Türkiye’de Aydın Hekim Olmak :
    Prof. Dr. Ahmet SALTIK ile Röportaj

Ocak 2019, sayı 4 Güler Gözüdeli ve Mehmet Dinçay Yar

Ayraç: Kendi sözlerinizle akademisyen nedir, aydın nedir tanımlayabilir misiniz? Akademisyen ne yaparsa aydın tutum (tavır) sergilemiş olur?

Ahmet Saltık: Bu sorunuzdan anladığım ölçüde her akademisyen aydın olamayabiliyor gibi bir çıkarımınız var. Bu varsayım üzerinden gidersek gerçekten de aydın olmak bambaşka bir şey. Gelişmekte olan ülkelerde ateşten gömlek!

Akademisyen o ülkenin yasal yapısına göre birtakım akademik unvanları alabilmek için bilimsel gereklilikleri yerine getiren, bildiri sunan, makale – tez yazan, sınavlar geçen kişidir.

Akademisyen unvanını kazanmak a fortiori (zorunlu) olarak aydın olmanızı sağlamaz. Aydın olmanın ilk koşulu, salt kendi beklentileriyle uğraşmayıp yaşadığı çağda, coğrafyada, giderek tüm dünyada insanlara karşı sorumluluk duymaktır. Bu sorumluluğun gereği olarak daha gönençli, mutlu, adaletli, barışçı… bir toplum düzeni kurmak için gözlemcilik eder ve çaba içinde olur aydın (filantropik insan aşaması).

İkinci koşul “aklını inançtan – bilimi dinsel takıntılardan özgürleştirmek“tir. Aydınlanma’nın evrensel tanımı budur. Bu, akademisyenin inançsız olması anlamına gelmez ancak laboratuvarın, kütüphanenin ve ders vereceği amfinin.. kapısında tüm inançlarını dışarıda bırakmalıdır. Bilimsel bilginin ve akıl yürütme sürecinin önüne hiçbir önkoşul koymamalıdır. Somut örnek vermek gerekirse Nobel Tıp ödüllü Prof. Aziz Sancar Hocamız

  • “Ben Evrime de Tanrı’ya da inanıyorum. Evrim bilimsel bir gerçektir.” sözlerini etmişti.

Ama günümüzde Türkiye ve Dünya’da giderek tırmandırılan post-modern öğretiler; toplumsal yaşamı dünyevi – laik olmaktan çıkarıp dincileştirme çıkmazına sokuyor. Bu da doğru değil, örneğin Türkiye’de çok farklı inanç kesimleri ve heterojenlik varken, şu veya bu toplum kesiminin seçimlerini bir başka kesime dayatmak akılcı, adaletli ve olanaklı değil. Dolayısıyla aydın, günümüzde laik – seküler bir yaşamdan yana olmak zorundadır; kendi inançlarını iç dünyasında elbette ki saygınlıkla, dinginlikle yaşayabilir. Buna engel olunmaması da seküler düzenin gereğidir.

Özetlemek gerekirse aydının etnisite, inanç temelli çatışmaları kökten çözecek biçimde seküler (laik) tutum alması beklenir. İnsanlar hem akademinin getirdiği bilgi ve beceriye sahip olur hem de aydın tutum alırsa, uygarlığın daha az sancı ile gelişimine çok büyük katkı sunarlar kanısındayım.

Ayraç: Tıpta Halk Sağlığı Uzmanlığınızın üzerine 2016’da SBF – Mülkiye’de Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden de diploma aldınız. Türkiye’deki tek Tıbbiyeli ve Mülkiyeli’siniz. Bu iki okulu da seçmenizin nedenini öğrenmek istiyoruz.

Ahmet Saltık: Annem ev kadını, babam küçük bir memurdu. Bu nedenle beni entellektüel olarak geliştirici bir ortamda büyüdüm diyemem ancak zor yaşam koşullarının bende uyandırdığı sorumluluk bilinci, bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürdü. Van Atatürk Lisesini hiçbir dersane, laboratuvar, deney.. görmeden bitirip 1971’de Hacettepe Tıp’ı kazandım. 2 yıl okuduktan sonra ailem İstanbul’da olduğu ve Ankara’da maddi olarak sıkıntı çektiğim için İstanbul Tıp Fakültesi’ne geçtim ve okuduğum yıllar harçlığımı çıkarmak için çalıştım. Türk Tıp Derneği üyelerinden ödentileri topluyordum ve % 20’sini bana veriyorlardı. 4. sınıfta İstanbul Hukuk Fakültesi’nden Prof. Edip Çelik Hoca Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersimize girdi. Edip Hoca çok karizmatikti, beni çok etkiledi, hukuka ilgimi uyandırdı. Aynı zamanda hukuk da okumak istedim ama tıp fakültesini bırakamazdım. Sınava girerek hukuk fakültesine de kayıt yaptırdım Tıbbın son 2, hukukun ilk 2 yılını orada tamamlamış oldum. Ancak sonraki yıllarda hukuku bitirmek olanaklı olmadı.

Anadolu’da bir yıl çalıştıktan sonra Hacettepe’ye dönüp Toplum Hekimliği dalında uzmanlık eğitimine başladım. Bu kararımda, 1. sınıfta Sosyal Tıp derslerimize giren Prof. Nusret Fişek’in 1971-72’de bende bıraktığı derin etki vardır. Uzmanlık eğitimim sürerken Türkiye’nin örgütlenme ve politik yapısına, kamu yönetimine ilgim büyüdü; bu nedenle Siyasal Bilgilerin Hukuk okumaya göre daha uygun olacağını düşündüm. Ankara SBF’yi kazandım ancak uzmanlık eğitimi bitince Ankara dışına gitmem gerektiğinden bu Okulu bitiremedim. 2011’de Af Yasasıyla Mülkiye’ye kaydımı yeniledim. Ak saçlarımla, çocuğum yaşındaki gençlerin ara-sında çok sınırlı sayıda derse katılarak 4 yıllık lisans eğitimimi tamamladım. Bu eğitimin beni çok olgunlaştırdığını ve tamamladığını düşünüyorum. Son olarak da Sağlık Hukuku alanında master (yüksek lisans) yaptım (2018).

Ayraç: 2 fakülte bitirdiniz ve her dakikanızda okuyorsunuz. Bizim kuşağımızın “Tıp okuyorum başka bir şeye zaman bulamıyorum” içerikli kendini sınırlandıran bir kaygısı var. Bu konu hakkında biz genç meslektaşlarınıza bir öneride bulunmak ister misiniz?

Ahmet Saltık: Tavsiye etmek hakkım yok belki ancak deneyimlerimi paylaşıp yüksek sesle düşüncelerimi söyleyebilirim. Bu noktada aklıma zaman yönetimi geliyor ki günümüzde Bilgi’nin elektronik ortamda olması sayesinde zaman yönetimi çok daha kolay. Örneğin yü-rürken, dolmuşta.. cep telefonumdan okuma olanağı bulabiliyorum önceki yıllarda yürürken kitap –  gazete – dergi okurdum. Bir tıp öğrencisinin bu fakülteye girmesi, yüksek zeka düzeyini kanıtlar dolayısıyla tıp eğitimi yanında güzel sanatlara, başkaca ilgilere zaman ayırması olanaklıdır. Ne olur; biraz daha az uyur ve zamanınızı daha iyi yönetirsiniz.

Ayraç: Sağlık Hukuku yüksek lisansınızdan söz etmiştiniz hocam, bu çabanızı anlatır mısınız?

Ahmet Saltık: Anayasa Mahkemesi, Kasım 2015’te “Ben çocuklarıma aşı yaptırmak istemiyorum” içerikli 2 bireysel başvuruyu “Evet, yaptırmayabilirsiniz” yönünde onaylayan kararlar aldı ne yazık ki. Ben Toplum Hekimiyim, temel görevim daha sağlıklı bir topluma erişmeyi sağlamak; ancak aşı yapılmayan toplumda bu olası değildir. Bu sorunu incelemek istedim ve Sağlık Hukuku master programına kayıt oldum, bir tez yazdım:

  • Anayasa Mahkemesi’nin Zorunlu Aşı Uygulamasının Yasal Düzenleme Bulunmaması Gerekçesiyle Hak İhlali Olduğuna İlişkin Bireysel Başvurular Üzerine Verdiği Kararların Değerlendirilmesi” tıp ve hukuk alanlarının ara kesitinde oldu.

    Eğer SBF eğitimim olmasaydı bu konunun sağlık hukuku boyutunu irdelemekte zorluk çekebilirdim. Umarım Sağlık Bakanlığı daha çok gecikmeden yasal düzenleme yaparak çocukluk aşılarını zorunlu kılar ve hem etik hem de bilimsel açıdan savunulması olanaksız
    bu karar düzeltilir.

Ayrıca İstanbul Hukuk kaydımı da 2018 af yasasıyla yeniledim ve şu anda Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenciyim, çok sınırlı sayıda da olsa lisans eğitimi derslerine gidiyorum. Emekliliğime az kaldı, umarım daha az yoğun bir yüküm söz konusu olunca sağlık hakkını hem tıbbi hem de hukuksal bağlamda yazmak, kitap, makale.. üretmek, savunmak isterim. Bundan sonraki yıllar için de tasarımım böyle.

Ayraç: Türkiye’de hekim olmanın özellikle aydın bir hekim olmanın sorumluluğu ve karşılaşılan zorluklar nedir?

Ahmet Saltık: Zor bir konum ve rol bu. Daha dün TTB Merkez Konseyi üyesi meslektaşları-mız Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı. Yargılamanın gerekçesi “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” tümcesi oldu. Ben dün web sitemde de yazdım, bu sözü yineliyorum.. dedim. Savaş bir Halk Sağlığı sorunudur; çünkü bu net bir bilimsel gerçektir. Türkiye’de bir biçimde kimi hukuk insanlarının bunu suç olarak görmeye çalışmaları hatta mahkemelerden suç işlendiği yönünde karar çıkması, hatta bu kararların üst yargı organlarında onaylanmış olması bile yalın bilimsel gerçekliği değiştirmez. Bu suç değildir bilimsel gerçekliktir. Bunu söylemek bir aydın tutumudur ve yükümüdür, altında başka şey aramak bilimsel akılcılıkla örtüşmüyor. Meslektaşlarımızın aklanacağını düşünüyorum. En son AİHM’ye gittiğinde kesin olarak – daha önce verilmiş benzer kararlar var– döneceğini düşünüyorum.

Ben hekimim, öncelikli görevim insanı –sağlıklı– yaşatmak!

Kadim Hipokrat’tan beri Hekimler buna yemin eder. Savaşlar insan sağlığını, gönencini en çok olumsuz etkileyen olgudur. Gencecik insanlar ölüyor, engelli kalıyor. Çok tipik örnek bizim Kurtuluş Savaşımız, ne denli çok yitik verdik; ancak Kurtuluş Savaşımız bütünüyle meşru bir savaştı. Çünkü Batı emperyalizmi tarafından işgal edilmişlik ve parçalanmışlığa başkaldırmamamız düşünülemezdi. Bunu yaptık, kanımızla canımızla milyonlarca yitik (şehit) vererek özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı kazandık. Bunun tersini düşünmek bile istemiyorum, dolayısıyla Büyük Atatürk’ün sözüyle bağlarsam;

  • Savaş bir milletin yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayettir.”

buyurmuştu. Ben de aynı şeyi yineliyorum. Savaş, insanımızın yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayettir. Dolayısıyla Türk insanının yaşamının tehlikeye girdiğini, Türkiye’yi savaşa sokmak isteyenler veya bu söylemi suç olarak öne sürenlerin tezlerini kanıtlaması gerekir. Neden Türkiye insanının yaşamı tehlikeye girmiştir, kamuoyunda yaygın bir ortak kanı oluşmalıdır. Bu kanı oluşmadığı ve paylaşılmadığı takdirde elbette itiraz edenler de olacaktır ki demokratik bir rejimde bunu da hoşgörüyle karşılamak zorunludur.

Aydın tutumuna başka bir örnek daha vermek isterim. 80’li yıllarda Hacettepe’de Nusret Fişek Hocamız, Türkiye’de modern Halk Sağlığını kuran, beni de bu alana yönlendiren bilge insan, 80’li yıllarda idam sırasında hekimlerin bulunmaması gerektiğini savunmuştu. Yasalarımız idam edilecek kişinin hekimce muayene edilmesini ve “İdama elverişlidir, idamına tıbbi bir engel yoktur.” (!) içerikli  rapor verilmesini öngörüyordu! Arkasından idam edilen kişinin muayenesini yapması ve “Öldü.” raporu düzenlemesi isteniyordu! Bu uygulama, bizim bir numaralı meslek ilkemiz olan “İnsanı yaşatmak” buyruğuna aykırı düştüğü için, Nusret hoca da bir aydın tutumu sergileyerek hekimlerin bu görevlere katılmaması gerektiğini bildirmişti. Bu sırada Nusret Hoca TTB (Türk Tabipleri Birliği) başkanı idi. O dönemde ne yazık ki yargılandılar ve aklandılar. Günümüzde hiçbir hekim arkadaşımızın böyle bir “görevi” (!) yok; çünkü bunlar aydın tutumuyla savaşımlarla kazanılmıştır. Son olarak bu bağlamda aydın hekimin her durumda yaşam hakkını savunması gerektiğini düşünüyorum.

  • Sağlık hizmetlerinin piyasaya konu hizmetler değil, devletin yükümlülüğü altında herkese doğuştan kazanılmış bir hak olarak sunulması gerektiğini savunur aydın hekim.

O halde Türkiye’de aydın sorumluluğu, sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılmasına açık, net, köktenci bir tutum almayı gerektirir. Benim tıpta Toplum Hekimliği uzmanlık alanını seçişim de bundandır. Yapıp ettiklerimiz, yalnız varsıl kişilerin değil, tüm toplumun sağlık haklarını savunmayı gerektirir. Ve dahası, bu hizmetin insanlar hastalanmadan önce yapılması ilkesine dayanır.

21. yy’da aydın hekim, hasta – hekim ilişkisini ticarileştirmeyen, giderek en sağlıklı topluma erişmenin kolektif çabası içinde olan hekimdir diye düşünüyorum.

Ayraç: Son olarak öğrencilik yaşamınızı merak ediyoruz hocam, biraz anlatabilir misiniz?

Ahmet Saltık: Hacettepe Tıp 1. sınıfta, Tuzluçayır’da ailemle bir gecekonduda kalıyorduk.
2. yıl ailem İstanbul’a gitti ben yurtta kalmak zorundaydım. Babam beni polis yurduna yerleştirdi. Burası polis çocuklarının ve polis akademisinde okuyan öğrencilerin kaldığı bir yerdi. Bir apartman dairesi salonunda 8 ranzada 16 kişi kalıyorduk ve sigara da içiliyordu o zaman. Küçük bir çalışma salonumuz vardı oraya taşınırdım hep. Bu koşullarda Hacettepe 2. sınıfta, ağır derslerime çalışma ortamı bulamadım.

Dönemin başbakanı Ferit Melen Van milletvekili ve Başbakandı. Ben de Van Lisesini birincilikle bitirmiştim. Bir tıp öğrencisi olarak gittim, kapısını çaldım. Beni kabul etti ve yurt koşullarımın iyi olmadığını, özel yurtlara paramın yetmediğini, Vehbi Koç Öğrenci Yurdunu istediğimi aktardım. 2. yarıyılda Vehbi Koç Yurdunda kalmama karşın, maddi olarak zorlandığım için, yatay geçişle ailemin yanına, İstanbul’a gitmek zorunda kaldım.

Üniversitede okurken çalıştım. Genel cerrahi hocamız Prof. Ünal Değerli’ye gitmiştim “Hocam geçim sıkıntım var, ne yapabilirim?” diye. Kendisi Türk Tıp Derneği’nin başkanıydı, bana derneğin ödentilerini toplama görevi (işi) verdi. Hiç unutmuyorum, yıllık ödenti 150 TL idi, bunun 30 lirasını bana veriyorlardı. Zaman zaman tüm gün derse gidemediğim oluyordu sabah çıkıyordum, tüm İstanbul’da derneğe üye hekimlerin yanlarına gidiyordum. Böylelikle tıp eğitimimi tamamladım.

Bir de tıp eğitimi hakkında öğrencilerime sürekli önerim; klasik kaynak kitapları izlemeleridir. Ders notları ile asla yetinmeyip İngilizce textbook okumalarıdır. Derslere de olanak  ölçüsünde girmelerini öneririm; çünkü ben çalışmaktan dolayı derslere istediğim oranda giremedim tıp eğitimimin son yıllarında. 40 yıl sonra, katıldığım derslerden belleğimde yer edinen çokça şey varken, katılamadıklarımda yeterince iz yok. Kalıcı öğrenme sağlamak bakımından derse devam, hocayla etkileşim ve meslektaşlarla tartışmanın çok verimli ve gerekli olduğu kanısındayım.

Van Lisesinin son sınıfında biz 3 arkadaştık ve ağır koşulları görmüştük. Olağanüstü çalışmaz-sak hiçbir çıkışımızın olmadığını kavramıştık. Üçümüz de tıbbiyeye girdik. Vahit Özmen bugün İstanbul Tıpta genel cerrahi hocasıdır. Ahmet Arvas Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde sosyal pediatri hocasıdır. Dolayısıyla azmedilirse birçok şeyin başarılabileceği inancını taşıyorum.

Son tümcem şöyle olsun: Bu söyleşiyi siz istediniz; ben, kendimden söz etmekten utanan bir terbiye aldım. Anlattıklarımın yalnızca bir insanın deneyimleri, zor koşulları, neler başarabileceği olarak görülmesini dilerim.

İşte SOSYAL DEVLET, böylesi derin eşitsizlikleri kaldırmak içindir. Türkiye’de ve dünyada bunun için çaba göstermeliyiz.

  • Adil, eşitlikçi, barışçı, seküler (laik), insan onuruna dayanan, bilimsel, demokratik – hukuk temelli, sömürüsüz ama dayanışmacı bir toplum, devlet ve giderek dünya..

Bu söyleşi için AYRAÇ’a ve size çok çok teşekkür ederim.
***

 

 

 

 

 

UNUTULAN İŞÇİ BAYRAMI

UNUTULAN İŞÇİ BAYRAMI

Konuk yazar : 
Ertan URUNGA,
Emekli Askeri Yargıç         
e.urunga@yahoo.com.tr 

Her yıl bütün dünya ile birlikte ülkemizde de kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı (Emek ve Dayanışma Günü), bu yıl da yurdun çeşitli kentlerinde ve değişik İşçi Sendikalarının öncülüğünde yapılan yürüyüş ve törenlerle kutlanmıştır. Tabii buna “kutlamak” denirse…

Bayrama işçiden çok, çeşitli Sivil Toplum Örgütleri ile bir kısım milletvekilli ve yurttaşlar dışında, devlet katından kimsenin katılmadığı görülmüştür. Buna geçtiğimiz günlerde alınan Baskın seçim kararı üzerine Türkiye’nin seçim atmosferine girmesinin neden olduğu söylenebilir mi bilmiyorum. Ancak emeğiyle ülkemizin kalkınıp gelişmesinde büyük katkısı olan işçi ve emekçilerimizin bu evrensel nitelikteki Resmi Bayramına, Bakanlık düzeyinde de olsa birilerinin katılması beklenirdi ama, devletin tepelerinden katılan kimse olmamıştır.

Medyanın Sessizliği                                                                                         

Öte yandan, Doğan Medya gurubunun bilinen nedenlerle satılmasından sonra %90’ı siyasal iktidarın eline geçen genel Medyanın, birkaç gazete ve TV kanalı dışında beklenen ilgiyi gösterdiği de söylenemez. Söylenemez çünkü, kutlanması bile devletçe belirlenen alanlarda yapılan İstanbul’daki Bayram töreninde DİSK Genel Sekreteri Sayın Uzman Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU’nun,

  • “Bu 1 Mayıs, ülkemizin tek kişinin ağzından çıkan sözle yönetilmesine
    emekçinin itirazıdır!”

şeklinde özetlenen konuşmasına kulak verip itirazlarını, istem ve önerilerini halka duyurmak, sorunlarını dile getirmek, çözüm yollarını araştırmak, yaşanan gelişmelerden yurttaşları doğru olarak bilgilendirmek, toplumum ‘ortak sesi’ olan Medyanın başat görevi değil midir? Yoksa bütün bunlar bir tevatür (yaygın söylenti) de biz mi yanılıyoruz, anlayamadık doğrusu…

Peki, yalnız bunlar mı? O gün muhalefet partileri, yerel yönetimler, toplum katında ağırlığı olan Sivil Toplum Örgütleri, işçi dostu aydınlar ve halk neredeydi, bir gören ve bilen var mı?  O zaman biz de Eyy Medya, Eyy Muhalefet, Eyy Halk;  nedir bu sessizlik, bu edilgenlik, bu biat diye, sorarız elbet!

Cumhurbaşkanlığı Mesajı

Öyle sanıyoruz ki bütün bunların nedenlerini anlayabilmek için Bayramdan bir gün önce Cumhurbaşkanlığınca yayımlanan 1 Mayıs Mesajını okumak gerekir. Bu mesajda, işçi ve emekçinin giderek ağırlaşan yaşam koşulları, önlen(e)meyen iş cinayetleri ile işsizliğin ve yoksulluğun candan ettirip çalışanların ‘yana yana kül olduğu’ bir ortamda;

“Son 15 yılda emekçilerin hak ve hukukunu gözetmeye, sorunlarını ‘devlet imkânları ve ülke kaynakları el verdiğince’ çözmeye gayret ettik.  .. Sahiden meselesi işçi hakkı olan, gerçekten emekçilerin özlük hakları için mücadele eden ‘sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla şartsız, önyargısız masaya oturduk, konuştuk, uzlaştık. …İşçilerimizin hakkının, hukukunun korunması doğrultusunda yapılacak her türlü ‘samimi çalışmayı desteklemeye’ devam edecek, işçi ve emekçi kardeşlerimizle ‘sonuna kadar kol kola, omuz omuza’ yürüyeceğiz. Tüm dünyada birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günü olarak kutlanan, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nün anlamına uygun şekilde, ‘provokasyonlardan uzak bir bayram havasında’ kutlanmasını, çalışanların sorunlarının dile getirilmesine ve çözüm yollarına ışık tutmasına vesile olmasını temenni ediyorum”

denilerek; sanki her şey yolundaymış gibi işçi ve emekçinin sorunlarına ve çözümüne hiç değinilmeden; işçi kuruluşlarına istek, vaat ve temenni kılıfıyla, örtülü mesajlar verilmiştir.

Sendikaların Ataleti

Türkiye’de ‘sosyal devlet’ ilkesinin 1961 Anayasasına girmesinden sonra hızla gelişen İşçi ve Memur Sendikaları da, 2000’li yıllardan bu yana işlevini yitirerek, bugün tam bir atalet (durgunluk, uyuşukluk) içine düşülmüştür. Sözü daha çok uzatmadan şunu söyleyelim ki; 1980’li yıllarda 40 milyon nüfusu olan ülkemizde 1,5 milyon sendikalı işçimiz olduğu halde (işçilerin 1/3’ü), bugün 81 milyona ulaşan nüfusa karşın gene 1.5 milyon dolayında sendikalı işçinin olması (tüm işçilerin %12’si!), bu gerçeği çarpıcı şekilde otaya koymaktadır. Üstelik toplu sözleşme yapabilenler bu oranın da yarısıdır.. Burada, yeri gelmişken Sendika Ağalarına da şunu sormak isteriz:

Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü olarak, her zaman bu ataletin önüne geçecek gizil gücünüz olduğu halde; AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte estirilen rüzgâra kapılıp ‘beraber yürüdüğünüz o yollarda’ çamura saplanmanız, bugün başımıza gelenlerin nedeni değil midir?

Kazanan Halk Olacak

Sonuç olarak, bütün bu açmazlardan ülkemizin kurtulup erince kavuşabilmesi için önümüzde büyük bir fırsat var. O da 24.06.2018 tarihinde yapılacak seçimlerde bütün iç dinamiklerin birlik ve dayanışma içinde hareketinin önemsendiği bir ortamda sandığa gidilecek olmasıdır.

Ancak, hukuk dışı uygulamalarıyla öne çıkan iktidarı devirmek, güç olsa da olanaksız değildir. Kaldı ki, öteden beri sürdürülen çabaların olumlu sonuçları görülmeye başlanmış, estirilen rüzgârların yönü değişmiş, toplumun büyük kesimi at izi ile it izinin ayırdına varmıştır artık!

Bu bağlamda, özgün konuşmayla 1 Mayıs’a damgasını vuran Sayın Dr. Arzu ÇERKEZOĞLU’nun,Bu ülkeyi karanlığa teslim etmeyeceğiz, bu memleketi ‘kahreden ve yaratan ellerimizle’,  emekçi ellerimizle durduracak, bu ülkeyi kendi ellerimizle yeniden kuracağızşeklindeki sözleri de her şeye karşın, umutlarımızın yeşermesine yetmiştir.

Görünen o ki bu kez kazanan halk olacaktır!
=============================================

Değerli dostumuz
Emekli Askeri Yargıç Sayın Ertan URUNGA‘nın yazısına gönülden katılarak sitemizde yer veriyoruz.. Kendilerine sitemize gösterdikleri özen için teşekkür ederiz.
DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun Patoloji gibi önemli bir tıp dalında uzman hekim olduğunu çok az insan bilir.. Bunu da paylaşmak istedik.. Bir emekçi hekim.. Bir kadın uzman hekim.. Bir devrimci sendika yöneticisi tıp doktoru!

  • Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır (sonsuza dek yaşayacaktır)!

Yüce ATATÜRK‘ün hedef attığı şaşmaz (gayr-ı kabili rücu!) bir Ok’tur.. Böyle biline!

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

El çek yaramdan kapitalizm

El çek yaramdan kapitalizm

mühdansağlamçevirerek bu sorulara yanıt vermeye çalışacağız.

İLAÇ ENDÜSTRİSİNİN SÜVARİLERİ

İlaç endüstrisi; araştırma, deney ve patent, pazarlama, satış süreçlerini içeren, yaklaşık 900 milyar dolarlık bir piyasa. Her sektörde olduğu gibi sağlık sektöründe de gelişmişler, az gelişmişler ve bağış yapmak zorunda hissedilen ülkeler var. Endüstri, araştırma ve geliştirme aşamasında yüksek teknoloji, kaliteli girdi, alanında iyi uzmanlar istiyor. Bu ise kalifiye işgücüne ve yüksek teknolojiye sahip ülkelerin üretimde baskın olması demek. İşte bu noktada firmalar ülkeler üzerinden sıralanıyor. Piyasa gücü ve değeri üzerinden Forbes 2016 En Büyük İlaç Firmaları Listesinin ilk beşi şöyle:

  1. Pfizer,
  2. Johnson & Johnson,
  3. Roche,
  4. Novartis,
  5. Merck.

    Bunu Bayer ve Allergan izliyor. Listede ilk 25’te yer alan firmalar menşei (AS: kaynağı) bakımından sekiz ülkeye dağılıyor. ABD, 15 şirketle ilk sırada. Onu ikişer şirketle İngiltere, Almanya ve İsviçre takip ediyor. Fransa, Japonya, İsrail ve Danimarka birer şirketle listede “ben de varım” diyor. Bu firmalar piyasanın % 30’una yakınını elinde tutuyor. ABD, 350 milyar dolarlık bir pazar olduğu için en büyük rekabet de burada yaşanıyor. Bunun dışında bine yakın ulusal ve uluslararası firma var. Ancak gelir ve pazar gücü açısından ilk beşin çok uzağındalar.

DERDİM ÇOKTUR HANGİSİNE YANAYIM?

Kapitalizmi bulunduğunuz konuma göre farklı şekillerde tarif edebilirsiniz. Bununla beraber en derli toplu ve anlaşılır tanım, Karl Marx’ın Kapital’inde ifadesini bulmaktadır:

  • Kapitalizm : Üretim araçlarına sahip olmak ve artı değere el koymaya dayanan kâr odaklı üretim.

Aynı eserde şu tahlil de var: Sermayedar üretmekle, kâr için üretmekle yükümlüdür. Sermaye birikimi temel önceliğidir, öyle keyfince kazandığını harcayamaz. Yani kapitalist mantıkla örülü bir sistemde faaliyet yürüten sermayedarın önceliği kârdır. Üstelik bunun hangi sektör olduğu, ne kadar ahlaklı olduğu tali (AS: ikinci) sorulardır. Dolayısıyla ilaç sektörüne buradan bakmak en derli toplu çerçeveyi sunuyor. İlaç sektöründe değinilen firmalarda billurlaşan ve üretim dinamiklerine şekil veren sistem iki boyutla açıklanabilir.

İlk olarak; AIDS’e, kansere, koleraya, zatürreye, dizanteriye çare arayışı kimsenin gül hatırı, insanlığın geleceği için değil, kâr için gerçekleştirilir. Tam da bu nedenle söz konusu arayış ucuz araştırma ve iş gücüne ihtiyaç duyar. Dolayısıyla “küresel çapta kaldırın sınırları, taşıyın laboratuvarları” denebilir. Nitekim son dönemde Çin’de kanser araştırmalarının revaçta olmasında bu yönelim etkili. Kalifiye ve ucuz çalışanlar için hükümet göçmen karşıtı politikasını hal yoluna koymakta zorlanabilir. Dahası ucuza üretimin yanında şayet söz konusu patent sistemiyle formüle sahipseniz, ürettiğiniz ilacı ederinin üzerinde fahiş fiyatlara satabilirsiniz. Dikkat edilmesi gereken burada “olmasa da olur” diyebileceğiniz bir lüksünüzden bahsetmediğimiz. Deva arayışınız sizi bu ilacı aramaya mahkum kılar, mecbursunuzdur. Burada mecburiyetten nasıl kazanç sağlandığı açık. Oysa sistem bize bunu bir tür seçme şansımızın olduğu bir alan gibi sunar. Öyle ya kimse sizi zorlamıyordur, almayabilirsiniz. Alım gücünüzün buna yetmemesi de kimseyi ilgilendirmez, çünkü toplumsal ve bireysel yoksulluğunuz kâr aracı olmadığı sürece kulak verilmeye değer değildir.

Değinilen durumu bir örnekle açıklamak yerinde olacak. Geçtiğimiz yıl Sınır Tanımayan Doktorlar (Medecins Sans Frontiers-MSF), kendilerine 1 milyon dolar değerinde zatürre aşısı bağışlamak isteyen çok büyük bir firmanın bu girişimini geri çevirdi. MSF’den gelen açıklama bu kararın nedenini ortaya koyduğu gibi firmaların insafına ilişkin de bir ifşaydı. Bağış üç gerekçeyle reddedilmişti. Birincisi söz konusu firmadan bağış değil, ulaşılabilir fiyatlardan aşı talebi için. Aşının bir dozluk fiyatı 3.5 dolar, hastalığın tamamını kontrol etmek için gerekli olan doz içinse 19 dolar gerekiyordu. MSF, az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olanların pek çocuğunun bireysel ve devlet olarak bu gideri karşılayamayacağını, yardım kuruluşlarının da bütçeleri yetmediği için indirim istediklerinin altını çizdi. Yaklaşık dört yıldır da söz konusu firmayla müzakerede bulunduklarını ve sadaka değil “erişilebilir fiyatlar” istediklerini yeniledi. İkincisi, firmanın bağışla vergiden kurtulma çabası ve bağışların koşullarına dikkat çekiyordu. Şöyle ki; şayet söz konusu ilaç devi 1 milyon dolarlık aşı satmış olsaydı bunun bir bölümünü vergi olarak ödemek durumunda kalacaktı. Ancak firma böylece bağış yaparak vergiden kurtulmuş oluyordu. Ayrıca bir anda gelen aşı bir anda gidebilirdi. Vurgulanan can yakıcı son noktaysa bağışın “hangi ülkelerde, hangi olgularda, kaç yaşındaki çocuklara uygulanacağına dek” pek çok ayrıntının firma tarafından belirlenmesiydi. Yani firma insan seçiyordu. (AS: ilaç devi deney yaptırıyor bir tür!) Söz konusu olan ilaç devi aşıda indirime gitmedi. Bu esnada çaresi olan bir hastalıktan binlerce çocuk yaşamını yitirdi/yitiriyor.

İkinci öge kapitalizm ve mülkiyet ilişkisinin bir yansıması olan patent sistemi. Mülk ve üretim araçlarının sahipliği kapitalizmin temel dinamikleri arasında sayılıyor. İlaç sektöründeyse bunun dolayımı patent sistemiyle sağlanıyor. Şöyle ki; bir ilaç firması herhangi bir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere bir ilaç geliştirdiğinde, bunu hangi firmanın, hangi laboratuvarın geliştireceğini tayin etmek için patent kurumuna başvurup patent alıyor. Yani formülün beş ile yedi yıl (AS: 20 yıl + 5 yıl dolayında veri koruma imtiyazı ile çeyrek yüzyıl!) arasındaki mülkiyeti. Böylece söz konusu firma ilacın üretimi, dağıtımı ve piyasanın denetimini bir süreliğine ele geçiriyor. Genellikle küçük yeniliklerle de patentin süresini uzatabiliyor. MSF örneğinde de bu boyut bulunuyor. Örgüt, patent sistemi nedeniyle zatürre aşısını başka bir firmadan alamıyor, üretemiyor.

Patent pek çok ülkeden alınabilir. Ancak en sert önlemleri alan ve sözü geçen hangi ülkeyse şirketler onun kurumlarını tercih ediyor. Halihazırda patentlerin neredeyse % 70’i ABD’den alınıyor. Ayrıca Amerika Gıda ve İlaç Dairesi (Food and Drug Administration-FDA) dünya genelinde kalite standartları enstitüsü muamelesi görüyor. FDA patent vermiyor, söz konusu ilacın denetimini yapıyor. Pek çok ülke de dağıtım şirketi FDA onaylı olmayan ilaçları güvenilir bulmuyor. Bu noktada ABD iki kurumuyla sektörde büyük bir iktidara ve yönetim kapasitesine sahip. Küresel piyasa da buna göre konumlanıyor, bir yer dışında: Küba.

KANSERE UMUT, SEKTÖRE KABUS: KÜBA

Küba, 1959’da Fidel Castro öncülüğünde Fulgencio Batista rejimini devirdi. Ardından sosyalist ilkeler üzerinden yoluna devam etti. Sosyalizmin en görünür olduğu alanların başında da sağlık sektörü geliyor. Tümden devlet sorumluluğundaki sağlığa, bir sektör olarak değil, halkın mutlu ve uzun yaşaması için bir araç olarak bakılıyor. Kâr beklentisiyle üretim yapılmıyor. Bunun en bilinen örneği, kanser aşısında yaşandı. Akciğer kanserinde tümörün büyümesinin durması ve küçülmesini sağlayan aşının formülü tüm dünyaya ücretsiz ya da bir dolar gibi bir ücrete satılırsa işbirliğine açık olacaklarını söylediler. FDA, Obama döneminde Havana-Washington Hattı’ndaki yumuşama paralelinde Kübalı yetkililerle görüştü. Ancak Küba’ya daha çok yaptırım diyen Trump yönetimiyle ilişkilerde yeniden soğuk rüzgarlar egemen. Küba’nın halktan yana insani önerisi de havada kaldı, ambargo altındaki ülke aşıyı tek başına dünyaya iletmekte zorlanıyor. Yani tıbbın çaresi, bu kez de küresel politik hesaplara ve Trump yönetimin pek istikrarlı “herkese veryansın” politikasına takıldı. Elbette bu süreçte küresel ilaç piyasasının süvarileri, Trump’ın sırtını sıvazlayıp bu hamlenin önlenmesi için çok çabaladı.

Küba’daki alternatif sağlık sistemini bir yana bırakırsak, ilaç sektörü genel olarak olarak kapitalist motivasyonla karakterize oluyor (AS: niteleniyor). Elbette sektörün süvarileri şifa bulmanızı ister, yeterli bakiyeniz (AS: birikiminiz) varsa tabii. Sosyal devletin artık mumla arandığı bir çağda, Havana’dan yükselen başka bir sistemin olanaklarına kulak vermek gerekiyor. Özetle ya başınızın çaresine bakacaksınız ya da varolan sistemin.  (https://www.gazeteduvar.com.tr ‘den alınmıştır)