MAKAS DEĞİŞTİRİLİNCE

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Cumhuriyet tarihinin en iddialı ve cesur makas değişikliğini gerçekleştirdik” dedi. Gerçekte bu söz son yirmi yılın bir tümce ile özetidir. “Biz İstanbul’a ihanet ettik, bunda benim de payım var” sözü ölçüsünde gerçekçi ve yalın bir sözdür. Bu söze resmi büyüterek bakarsak, bunun salt İstanbul’la sınırlı kalmadığı, sınırların tüm ülke olduğu ortaya çıkar.

Bakalım özet olarak, “makas değiştirince” son yirmi yılda neler oldu? Parlamenter sistemi bitirip “Türk tipi başkanlık sistemi” denen ucube rejime geçildi. Parlamento kararları ve yasalar yerine, herkes tek kişinin ağzına bakar oldu. Bakanlar bile bırakın bir şey söylemeyi, irade ortaya koymayı, istifa ederken bile yalnızca “görevden aflarını dileyebildiler

Yargı bağımsızlığı ortadan kalktı. Yargı iktidarın sopasına dönüştü. Makas değişmeden önceki sınırlı da olsa, hukuk devletini arayın ki bulasınız.

Hangi açıdan baksak, neye, nereye baksak tam bir çuvallama. Her şey dökülüyor, her şey elde kalıyor. Salgın, sel, ve yangın felaketleri bu gerçekliği tam olarak ortaya çıkardı.

  • Tek Adam İktidarı kimseye hesap vermiyor!

Devlet sırrı… ticari sır” adı altında her olumsuzluğun üzerine simsiyah bir şal örtüyor. “Yayın yasağı” getiriyor. Gerçekçi yayın organlarına ceza üstüne ceza kesiliyor. Toplum adeta kör ve sağır bırakılmak isteniyor.

Ekonomi dibe vurmuş, vatandaş yarınını göremiyor. Sayıştay görev yapamıyor. 128 milyar $ yitik. Hazine tam takır. Kefen parası denen yedek akçe bile tüketilmiş. Sel, deprem, yangın, salgın gibi doğal afetlerde devlet vatandaşa yardım yerine yalnızca “IBAN” verebiliyor. Bir de halkın kafasına çay paketi fırlatıyor. “Her şeyi unutun, için çayınızı keyfinize bakın..” dercesine.

Toplum yalanla besleniyor, sözde yerli ve milli otomobilden, uçağa, hızlı trene dek her şeyi yaptık!…Sıra “Ay’a sert iniş yapmaya” geldi. Karadeniz’de, Akdeniz’de bulduğumuz doğalgazın, petrolün hesabını yapamaz olduk!.. Ne garip ki petrole, doğalgaza her ay yapılan zam durmaz oldu. Elektrik zamlarını ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Vatandaşın faturalarla beli kırıldı.

Kendi ordusuna kumpaslar kurularak, imamlara biat eden subaylar, tarikat cübbeli komutanlar yaratıldı.

Laiklik salt Anayasada yazılı kaldı. Uygulamada, Diyanet İşleri Başkanı protokolde 40 sıra öne geçirildi. Diyanete ayrılan bütçe birçok Bakanlığı geçti. Halka bu dünyada verecek bir şey kalmayınca, Diyanet umudu öbür dünyaya bıraktı, yoksullara; “Biz öbür dünyada size özeneceğiz” diyerek fetva verdi!? Nedense azıcık da olsa bu dünyada yoksula / yoksulluğa özenmeyi aklından bile geçirmiyor, lüks Mercedes’i içinde.

Tarikatlar, cemaatler “Devletin malı deniz” deyip halkın malına çökmede yarış ediyorlar. Keyfin dışa vurumu ise lüks arabalar içinde “pudra şekeri koklamak!” oldu.

Devlet ve mafya etle tırnak gibi oldu. Özel aflarla dilediklerini hapisten çıkarıyorlar. Öte yandan RTE, ABD’ye “Bu can bu tende oldukça, papazı vermem” filan dedi, üst perdeden. ABD papazını aldı gitti. Keşke yalnızca onunla kalsa, paramız TL %40 değer yitirdi, Dolar 4 liradan 7 liraya fırladı. Hala o kazığı çıkaramadık. Üzerine katlamayı sürdürüyor.

Dinci eğitime hız verildi. Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altındaki 8 Devrim Yasasından biri olan Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) çiğnendi. MEB ve dinci vakıflar arasında protokoller imzalanıyor. Laboratuvar ve kitaplıklar yerine cami, mescit açılıyor. Anaokullarına dek Kuran kursu dayatılıyor. Din derslerini zorla seçtirmek için türlü baskılar yapılıyor. Pozitif ve sosyal bilimler dışlanırken “dindar ve kindar nesil” tasarımına hız verildi.

Yüksek öğretimde Prof. Osman İnci’nin deyimi ile “Medreseleşen üniversiteler, mollalaşan akademisyenler” yaratıldı. Üniversitelerin özerkliği kaldırıldı, rektörü bile seçemiyorlar!

Ülkeyi “Avrupa Birliğine sokacağım, yasakları, yolsuzluğu, yoksulluğu” kaldıracağım diye yola çıkan AKP iktidarı, “yetmez ama evetçi” sazanların da yardımı ile açıktan Cumhuriyeti boğazladı.

“Değişen makasta” (!) AKP’li Cumhurbaşkanı “Taliban’la ters yanımız yok” diyebilmektedir!

Laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti olma rayından ayrılan Türkiye “Taliban’la ters yanı olmayan” (!) bir yola girmiştir. İlk seçimlerde ülkemiz insanı “Makas değişikliğine devam veya tamam” diyecektir. “Tamam” diyemezse artık seçim yapmaya da gerek kalmayacaktır. Cumhuriyetin 100. yılında yeniden Ortaçağ değerlerine ve kulluğa merhaba mı??!!

Türkiye Barolar Birliği üzerine

Av. Hüseyin ÖZBEK
TBB BAŞKAN YARDIMCISI
Cumhuriyet, 16 Eylül 2021

Kurumlar gelenekleri üzerinde yükselirler. Varoluş nedenine yabancılaşmış, geleneklerinden kopmuş kurumlar yalnızca saygınlıklarını kaybetmekle kalmazlar, tabanının ve toplumun güven duygusunu da yitirirler.

TBB, avukatların meslek örgütleri olan baroların çatı örgütü, üst birliği olmasının yanında, ülkedeki hukuk birliğinin de kurumsal teminatıdır (güvencesidir). TBB’nin saygınlığı, kuruluşundan (1969) bu yana hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı konularında kamuoyunca da yakından bilinen geleneksel duyarlılığından kaynaklanır.

VAHİM SONUÇLAR

Barolar ve TBB, doğası gereği hukukun yanında olmak zorundadır. Hukukun ve yargının halkın savunma kalkanı olmaktan çıkıp siyasal gücün baskı aracına dönüştüğü yerde baroların ve TBB’nin tercihi hiç kuşkusuz temel hakları ve hukuku ihlal edilenden yanadır.

TBB ve baroların birer güven kurumu olarak varlıklarını sürdürebilmelerinin olmazsa olmazı, askeri darbelere olduğu kadar sivil darbelere ve despotik yönetimlere karşı da hukuku savunmalarıdır. Siyasal iktidarı her koşulda onaylayan bir tutum ve söylemin, geçmişte verilen hukuk mücadelesinin kazandırdığı saygınlığı kısa zamanda sıfırlayacağı bilinmelidir.

Hiç kuşkusuz TBB’nin Adalet Bakanlığı başta olmak üzere yargı bürokrasisi ve yargı organları ile Avukatlık Kanunu ve mevzuattan kaynaklanan kurumsal ilişkileri söz konusudur. Süreklilik arz eden bu ilişkilerin yasa ve yönetmelikler kapsamında sürdürülmesi tartışma dışıdır. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, TBB’nin, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir genel müdürlük ya da siyasal otoritenin vesayetinde bir meslek örgütü haline dönüştürülmesinin yol açacağı vahim sonuçlardır.

TARAF OLMA ZORUNLULUĞU

TBB adına kamuoyuna açıklama yapılırken kurumsal geleneklere özen gösterilmelidir. TBB Yönetim Kurulu’nun onayından geçmemiş, kurum kararına dönüşmemiş konularda bu özen daha üst dereceden gösterilmelidir. TBB’nin kurumsal görüş ve düşüncelerinin hukuk dili ve hukuk üslubuyla açıklanması esastır.

  • Siyasal iktidarla özdeşleşen ve her koşulda siyasal otoriteyi onaylayan, alkışlayan bir dil ve söylem TBB’nin dili olamaz.

TBB’nin ve baroların siyasal otorite karşısındaki bağımsızlığı, yargı bağımsızlığının önkoşuludur. İktidarın TBB’ye etki ve keyfi müdahalesine izin vermeyen yasal düzenlemelerin, temelde yurttaşlarımızın hak arama özgürlüğünün teminatı (güvencesi) olduğu unutulmamalıdır.

Avukatlık Kanunu’nda, ülkedeki hukuk birliğini temelden zedeleyen, çoklu hukukun yolunu açan ve baroları denetim altına almaya yönelik değişiklik sürecinde kimlerin karşı çıktığı, kimlerin hararetle destek olduğu gelecek kuşaklar tarafından hiç kuşkusuz birer ibret belgesi olarak değerlendirilecektir.

Avukatların da tüm yurttaşlarımız gibi bireysel siyasal tercihleri, farklı düşünceleri elbette ki olacaktır. Burada anlatılmak istenen, baroların ve TBB’nin demokrasi ve hukuk sınırlarını daraltan, siyasal otoriteyi mutlaklaştıran bir süreçte hukuk devletinden yana taraf olma zorunluluğudur.

TERS ORANTILI DENKLEM

Baroları ve TBB’yi temsil konumunda bulunanların bireysel ikbal ile kurumsal itibar arasında yapacakları tercih her zaman ve her koşulda hukuktan ve meslek örgütünden yana olmalıdır.

Dönemsel gücün çekim alanına girenler, yalnızca tarafsızlıklarını ve bireysel bağımsızlıklarını kaybetmekle kalmazlar. Hukukun ve kurumsal geleneklerin ihlali pahasına kazanılan bireysel itibar ile kaybedilen kurumsal saygınlık, ters orantılı bir denklem olarak tarihe not düşülür.

Gücün çekim alanına kapılıp varlık nedenine yabancılaşan bir meslek örgütü mü? Hukukun, demokrasinin ve meslektaşlarının safında yer alan bir TBB mi?

İşte bütün sorun bu!

DİNCİLİK, IRKÇILIK ve DEMOKRASİ ÜZERİNE KISA NOTLAR…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

1- DİNCİLİK

Gerçek ve içten (samimi) dindarlar “DİNCİ” olamazlar. Onların inançları, ahlakları, adalet, liyakat ve vicdan ölçüleri Allah’ın ilahi kutsal buyruklarını kendi çıkarlarına alet etmeye uygun değildir. Dindarlar kul hakkı yemezler. Her türlü cebir, şiddet, kin, nefret, yalan, iftira ve haksızlıklardan uzak dururlar. Yaşadıkları ortama huzur, güvenlik, esenlik ve barış getirirler. Selamlaşmaları bile güven ve esenlik üzerinedir. Olağan yaşamlarına yardımlaşma, dayanışma, dostluk, iyilikseverlik ve hoşgörü … egemendir.

  • Dindarlık ilahidir; dincilik ise ideolojiktir. Dinin kötüye kullanılmasıdır.

2- IRKÇILIK

Gerçek ve içtenlikli (samimi) milliyetçiler (ulusalcılar) asla ırkçılık, kabilecilik ve kafatasçılık yapmazlar. Milliyetçiliği (Ulusalcılığı) bireysel çıkar ve bireysel istikbal  (gelecek) devşirme aracı olarak kullanmazlar. Kendi milletlerinin içerde ve dışarda, her yönden gelişmesi ve çıkarlarının korunması için üstün çaba ve çalışma içinde olurlar. Ancak başka milletlere karşı da düşmanlık beslemezler. Bu tür doğru milliyetçiliğin (ulusalcılığın)  en güzel örneğini M. K. Atatürk göstermiştir. Kurtuluş Savaşı kuvvetleri İzmir’i geri alırken, kendi ülkesine saldıran Yunan Milletinin bayrağını çiğnememiştir.

Tarihsel gelişme süreçlerine ve çağımızdaki çoğu güncel gelişmelere bakılınca şöyle genel bir saptama yapılabilir :

Genelde dincilik ve ırkçılık kozları; toplumları baskılamak, çoğu zaman da, siyasal, ekonomik, hukuksal, sosyal, kültürel (ekinsel) ve sanatsal…. alanlardaki haksızlık, yolsuzluk, adaletsizlik, ahlaksızlık, zorbalık ve çeşitli yetersizlikleri örtbas etmek için kullanılagelmiştir.

3- DEMOKRASİ

Daha iyisi bulunana dek, çağımızdaki en geçerli ve en erdemli yönetim biçimleri, hukukun üstünlüğüne, yargı bağımsızlığına, evrensel insan haklarına, din, vicdan ve basın özgürlüğüne, serbest, güvenli ve adil seçim sistemlerine dayalı ve milli iradeyi (ulusal istenci) doğru yansıtan çoğulcu, parlamenter sisteme dayalı anayasal gerçek DEMOKRASİLERDİR.

Darısı Türk Toplumunun başına.

Enseyi karartmayalım ve umutlarımızı diri tutalım.
***
Ek not :

KÖY ENSTİTÜLERİ NİÇİN KAPATILDI?

Köy Enstitülerinin kapatılması; Türkiye’nin akıl, bilim, sanat ve uygarlık yönündeki en önemli kalesinin düşürülmesi, Batı emperyalizminin, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye siyasetine büyük oranda egemen olması; feodal dönemdeki tarikat, cemaat ve aşiret kültürünün yeniden tedavüle (AS: dolanıma) sokulması, Kurtuluş Savaşı ile kazanılan milli irade (AS: ulusal istenç), ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık ilkelerinin yara alması, karşı devrim hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması demektir.

Aynı geri bıraktırıcı rota, çeşitli askeri darbelelerle daha da güç kazanarak hala sürmektedir.

Ancak önünde sonunda aklın, bilimin, uygarlığın parlak ve sürekli ışığı her türlü karanlığı güneş gibi mutlaka aydınlatacaktır.

Millet uyanmaya başlamıştır.

Ayrıca “Z” kuşağından çok umutluyum. Kötümser olmaya gerek yoktur.
================================

Mevlânı arıyorsan,
Sanma ki o Çin’dedir
Gönül gözünü aç bak,
O senin içindedir
(2)
Söz aklın meyvesidir,
Her pazarda satılmaz
Olmuşuna doyulmaz,
Hamı balla yutulmaz
(3)
Yaşi ken eğmek gerek,
Diyerek her fidanı;
Koltuk değneği yapar,
Kullanırlar insanı
(4)
İçki en büyük dostum,
Paramca sarhoş eder,
Benim dost sandıklarım,
Param bitince gider

TOPLUMSAL GELİŞME ve BİREYİN DÖNÜŞÜMÜ ÜZERİNE KISA NOTLAR

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Çağdaş Toplumlar

Çağdaş toplumlar eski Grek ve Roma uygarlığının yeniden yorumlanması, aydınlanma felsefesi, rönesans ve reform haraketleri, özgür aklın ve bilimin yol göstermesi vb. nedenlerle insanların başta din, doğa, çevre, siyaset, iktidar, ekonomi, hukuk, ahlak, adalet, devlet, toplum, aile, birey, egemenlik…vb. kavramlar dizelgesinin yeniden yorumlanması ve uygulamaya aktarılmasına dayanır. Başka bir söyleyişle de bu çağdaş düzen, yeni bakış, düşünüş ve davranışların yarattığı yeni bir toplum, yeni bir devlet yeni bir aile ve yeni bir birey olma düzenidir. Batı kaynaklıdır. Günümüzde de gelişmiş Batı toplumlarında somutlaşmıştır.

Çağdaş toplumlarda ruhban (din adamları) sınıfının devlet, toplum ve bireyler üzerindeki vesayeti ortadan kalkmıştır. Devlet ve toplum laikleşmiş, bireyler din ve vicdan özgürlüğüne kavuşmuştur. Feodal beylerin (toprak ağalarının) toplum üzerindeki vesayeti de sonlanmış, derebeylikler yok olmuş, merkezi devletler doğmuştur. Dinsel ve geleneksel cemaatler yerlerini modern mesleksel, teknik, ekinsel (kültürel), sosyal, siyasal… ekonomik örgütlere bırakmıştır.

Ataerkil, erkek egemenliğine dayalı geniş aile yapısı çözülmüş, onun yerini anne – baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile ve kadın – erkek ilişkileri, hak ve sorumluluk eşitliğine dayalı demokrat aile almıştır. Cinsiyet ve ırk ayrımcılığı büyük oranda gerilemiştir.

Çağdaş toplumun bireyleri, genel olarak, özgür aklın ve bilimin rotasından çıkmayan, başka grup liderleri ve bireysel kişilerin akıl dışı telkinlerini dikkate almayan, başkalarının hak ve hukukuna saygılı, fakat kendi hukukunu sonuna dek savunan ve kendi özgür istenci (iradesi) ile davranan bireylerdir. Bencilleşmeden bireyselleşmişlerdir. Demokrasi kurallarına, hukuk devletine ve çalışma düzenine uyum yetenekleri çoktur. Çoğunlukla eğitim ve kültür düzeyleri yüksektir. Kendi bireysel kazançları ile geçinirler.

  • Çağdaş toplumlarda siyaset kurumu meşruiyetini dinden değil halkın özgür istenci ile oluşan seçimlerle belirlenen halk egemenliğinden alır.

Halk, kendisini yönetenlere belirli sürelerle sınırlı iktidar olma yetkisi verir. Beğenmediklerini yine seçim yolu ile iktidardan uzaklaştırır. Gelişmiş toplumlar mili iradeye dayalı parlamenter demokrasilerlerle yönetilirler. Dinsel hukuk yerini modern  – laik hukuka bırakmıştır. Devleti yönetenlerin gücü anayasalarla sınırlandırılmıştır. Hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, eşit yurttaşlık, insan hakları, azınlıkların korunması, basın özgürlüğü vb. değerler vazgeçilmez bir konumdadır. Çağdaş toplumlarda, cinsiyet farkı olmadan, yetişkin her kadın ve erkek kendi aklını ve özgür istencini kullanır. Her konuda son karar daima bireyin kendine aittir.

Geçiş Dönemi Toplumları

Geçiş dönemi toplumu hem geleneksel, feodal ve teokratik toplum düzeninden tam olarak kurtulamamış hem de çağdaş toplumun değer ve yaşam standartlarını tam olarak yakalayamamış bir yapıyı anlatmak için kullanılır. Geçiş dönemi toplumlarında çağdaş olanla geleneksel olan yan yana ve iç içe yaşar. Bu durum, ailede, sokakta, işte, resmî ve kamusal alanda, tatilde, kahvehanede hatta ibadet yerlerinde bile kendini belli eder. Dinde siyasette, meslekte, eğlencede, yeme – içmede, giyim – kuşamda… her yerde ve her konuda insanlarca gündeme getirilir.

Geçiş dönemi toplumlarındaki demokrasi hukuk, adalet, insan hakları, din ve vicdan özgürlükleri gibi temel değerler hem siyasal iktidarlar hem toplum ve hem de bireylerce yeterince derinleşmemiş ve içselleştirilmemiştir. Çoğu zaman da biçimseldir. Bu tür toplumlarda ırkçılık – demokratlık, tutuculuk – çağdaşlık, ilericilik – gericilik, dindarlık – dinsizlik, müminlik – sapkınlık, yurtseverlik – hainlik, maçoluk – feministlik, modern  mahrem… tartışmaları hiç bitmez. Ayrıca varolan tartışmalar ideolojik kamplaşma ve kutuplaşma ve hatta uzun süreli çatışma ve savaşlara neden olabilir.

Geçiş dönemi toplumları kuşak çatışmalarına, aile içinde, karı-koca arasındaki iktidar mücadelelerine, siyasal, etnik ve dinsel yarılmalara her zaman gebedir. Kimlik ve üstünlük çekişmeleri söz konusudur.

Türkiye’de kadına şiddet ve kadın cinayetleri konusunda şöyle bir yorum yapılabilir :

Kültür ve eğitim düzeyleri düşük kimi erkekler; erkek egemen ataerkil feodal kültür değerlerini korumak istiyorlar. Halbuki ilişki ve iletişim kurdukları kadınlar çağdaş değerleri içselleştirmişlerse çatışma kaçınılmaz oluyor.

Bu tür toplumlarda, farklı toplumsal kümeler arasında sürekli ötekileştirme, had bildirme, sindirme vb. güç gösterileri olabilir.

Geçiş dönemi toplumlarında en elverişsiz konumda olanlar etnik azınlıklar ve özellikle yeni yetme gençlerdir. Etnik azınlıklar iki arada bir derede gibidir. Gençler açısından da toplumun rotası, yani normal – anormal, doğru – yanlış, iyi – kötü, faydalı – zararlı, güzel – çirkin anlayışları net değildir. Evde annesinin öğütleri ile babasının öğrettikleri çelişebilir. Evin, sokağın, eğiticinin, yöneticinin, arkadaşların ve komşuların doğru ve yanlışları çoğu zaman çelişir. Eğitim sistemleri bile bu çağcıl (modern) ve mahrem çekişmelerinin çelişkilerini içlerinde barındırır.

Geçiş dönemi toplumları ekinsel (kültürel), sosyal, ekonomik, siyasal ve yönetsel… kararsızlıkları (istikrarsızlıkları) bünyesinde taşımaya elverişlidir. Türkiye ne yazık ki geçiş dönemi sürecini henüz geride bırakmamıştır

SONUÇ                       :

Toplumsal gelişme evrimi yavaştır. Bu nedenle hiçbir toplumun birden bire, akşamdan sabaha, çağdaşlaşma olanağı yoktur. Ayrıca değişim yasaları gereği, çağdaş toplumlar da değişme ve gelişme içindedir. Geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçişte, her toplum geçiş dönemi evresini yaşamak ve geçiş dönemi sorunları ile karşılaşmak ve yüzleşmek zorundadır.

Ancak, hiçbir toplum geçmişe dönemez ve geçmişin “altın çağ masalları” ile yaşayamaz. Geçmiş kendi koşullarında yaşanmış ve bitmiştir. Önemli olan geçmişten doğru ders çıkarabilmektir. Çünkü toplumsal yaşam çarkı, geçmişe doğru değil, geleceğe doğru döner ve yaşam zinciri geleceğe doğru uzanır.

Öyleyse yapılacak şey bellidir ve nettir: Akıldan, bilimden, laiklikten, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, adaletten, insan haklarından, eşit yurttaşlıktan, din ve vicdan özgürlüğünden… her türlü çağdaş girdiler ve çağdaş değerlerden yana; kimseleri incitmeden ve ikna yolunu seçerek akılcı tavırlar bulup üretmek gerekir. Gençlerimize de her alanda doğru rotalar göstermek gereklidir.

Bu görev de başta eğitim sistemi ve siyasiler olmak üzere, kamu yöneticilerine, aydınlara ve medyaya düşer. Bir ipin iki ucundan tutup ip çekişerek siyasete ve toplumsal gelişmelere yön ve güç verilemez. İdeolojik ip çekişmeler, ayrışmalara, geriye düşmelere ve toplumsal enerjiyi ziyan etmeye neden olur.

Biri ‘reform’ mu dedi?

Biri ‘reform’ mu dedi?

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli
05 Mart 2021, Cumhuriyet

Basın-yayın âleminin, hem şekil hem de içerik açısından yaptığı ve bir türlü düzeltemediği yüzlerce temel hatadan biri de “reform” sözcüğünü olur olmaz yerde ve uluorta kullanmasıdır. Bakın, özellikle “basın-yayın âlemi” diyorum. Siyasetçilerden söz etmiyorum. Siyasetçiler istedikleri şeye istedikleri etiketi yapıştırmakta serbesttir (!) zaten. Hani şu “doktorun, artık ne yerse yesin demesi” hesabı. Onlara hiçbir konuda yasak yok.

“Reform”un hemen her dilde sözlük anlamı, aşağı yukarı şudur:

“Yanlış, yozlaşmış, tatmin edici olmayan vb. şeylerin iyileştirilmesi veya köklü değiştirilmesi” ve “Zararlı bir durumun veya koşulların onarılarak iyiye dönüştürülmesi.”

Özetle, “iyi, pozitif ve ileri yönde bir değişim”den söz edilir, “reform” diyorsak.

Bir başka deyişle, “her türlü değişim”e reform demek yanlıştır. Hele ki bir şeyleri mevcut durumun ötesine yani daha ilerisine taşımıyorsanız, daha çağdaş, zamana uyumlu ve daha nitelikli hale getirmiyorsanız “reform” demek abestir.

Ama gel gör ki kurumları ya da ülkeleri yönetenlerin, her yaptıkları veya “yapıyormuş gibi yaptıkları” değişikliğe “reform” etiketini yapıştırmaları âdettendir. Yukarıda da belirttiğim gibi “siyasetçi-yönetici” tayfası bunu bilerek ya da cehaletinden yapabilir. Arkasında bir amaç vardır mutlaka. Ancak medyanın, her önüne gelen değişimden “reform” diye söz etmesi, eğer “yandaşlık ya da başka bir niyet taşımıyorsa” yanlıştır. Hatadır.

AKP iktidarının, “gider ayak” önümüze getirip “yememizi” istediği son sözde insan hakları (!) adımları da bunun en somut örneklerinden biridir. Daha önce de yani geçen 19 yıl boyunca ülkeyi neredeyse 100 yıl öncesine götürecek bir yığın değişikliği de “reform” diye adeta bu topluma “kakalamaya” çalışmadılar mı? Bunların ve yardakçılarının (ve tabii her tuzluk gördüğünde eline hıyarı alıp koşturan yetmez ama evetçi işbirlikçi liboş tayfasının) en sevdikleri şeydir bu. 2010 Anayasa Referandumu, hani şu Pennsylvanialı alçak Ağlak Vaiz’in “Ölüleri bile mezardan çıkarıp oy kullandırın” diye fetva verdiği değişiklikleri bile “reform” diye satmadılar mı?

“Başkanlık Sistemi Pazarlamacısı” rahmetli Burhan Kuzu Hoca’ya (AS: hocaya) sorduklarında “reform”un da ötesinde, adeta “devrim” değil miydi bugünkü ucube antidemokratik rejim?

Bugün de mesela Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Metin Feyzioğlu da “devrim” demiyor mu, “reform”la uzaktan yakından ilgisi olmayan son pakete?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın; sanki yargı bağımsızlığını yerin yedi kat dibine gömen, hâkimlere talimat veren, önüne geleni “terörist ve hain” diye yaftalamaya bayılan, AİHM kararlarını ve AYM kararlarını tanımamanın kitabını yazan kendisi değilmiş gibi neredeyse dakika başı ihlal ettiği tüm temel ilkeleri ısıtıp “reform” diye önümüze getirmesi, son yıllarda yaşanan en büyük garabet değil mi?

Tam da bu yüzden, bu ülkenin aklı başında tüm insanlarının “reform”u bu zevatın ağzından duyduklarında bir yandan müstehzi bir eda ile gülümsemesini, bir yandan da sırtını dönmesini yadırgamamak gerekmiyor mu?

Magna Carta’yı (1215) ve Fransız İhtilali’ni (1789), Islahat Fermanı (1856) ve hatta Tanzimat Fermanı’nı (1839) bile açsak, bugünkü “pratik uygulamanın ötesine geçecek” özgürlükler içerdiğini bilenler için bizim “muhteremlerin” satmaya çalıştığı ucube paketi konuşmaya bile zaman harcamak abestir.

FEZLEKE FETİŞİZMİ

“Ben sevmiyorum. O halde vurun, öldürün” zihniyetinin TBMM çatısı altında vücut bulmuş, oraya uyarlanmış halidir, fezlekeler. Bugün paketler halinde TBMM’ye getirilip, halkın seçtiği milletvekillerini kafileler halinde hapishaneye yollamanın acınası bir pratiğidir. DEP’li bir grup milletvekilinin o utanç verici sahneler eşliğinde 1994’te Meclis’ten “Başları eğilerek polis aracına bindirilmesi” pratiğine, Türkiye’yi geri götürmektir. Bakın, 1994 diyorum. Bu utanç size yeter…

Sandıkta yenemediğini, kayyım yoluyla, fezleke yoluyla alt etmeye çalışmak, demokrasiye inanmamaktır.

Demokrasi, muhalefete tahammüllü olmanın, itirazlara kulak verebilmenin ve en önemlisi de hesap verebilmenin, kendinizden hesap soranları kolluk ve yargı yolu ile bastırmaya çalışmamanın adıdır. Bunların hepsini ayaklar altına aldığınız bir rejime demokrasi diyemezsiniz. Hele ki “reform” ve “demokrasi” sözcüklerini her ağzınıza aldığınızda millet size gülmez bile. Hazin hazin seyreder.

Ve sandıkta ağır bir ders verir.

İsterseniz devam edin.

23 Haziran 2019’u unutmayın.

Zaten hiç aklınızdan çıkmıyor ki.

Ve zaten, hırçınlığınız ve saldırganlığınız da bundan.