Etiket arşivi: İbrahim Kaboğlu

Anayasanın 40. Yılı : Seçim fırsatçılığı mı, totalitarizm tasarımı mı?

Anayasanın 40. Yılı : Seçim fırsatçılığı mı, totalitarizm tasarımı mı?
Kasım 7, 2022 Anayasanın 40.yılı: Seçim fırsatçılığı mı, totalitarizm tasarımı mı? | PolitikYol Haber Sitesi

 

İbrahim Kaboğlu
CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa profesörü İbrahim Özden Kaboğlu, 1986-2017 yılları arasında yurt dışındaki çok sayıda üniversitede öğretim üyesi olarak görev yaptı. 70’in üzerinde bilimsel makalesi ve Anayasa hukuku alanında 25’in üzerinde kitabı bulunan Kaboğlu 27. dönemde milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (ANAYASA-DER) Başkanı ve Anayasa Hukuku Dergisi yayın yönetmeni olarak da görev yapan Kaboğlu, aynı zamanda TBMM Anayasa Komisyonu üyesidir.

Anayasada son yıllarda yapılan değişiklikler demokratik bir gelenekten uzaklaşma anlamına geliyor. Peki bu değişiklikler siyasi ve hukuki olarak iktidarı nasıl perçinliyor? Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu bunu “istismarcı değişiklik” olarak adlandırıyor.

7 Kasım 1982’de kabul edilen Anayasa (Kanun no: 2709), yargı ve yasama yerine yürütme öncelikli yetkiler, özgürlük sınırlama ve yasakları nedeniyle güvenlikçi ve otoriter olmakla eleştiriliyordu.
Anayasa’da 19 kez yapılan değişiklik, birbiri ile tümüyle çelişen iki ana yelpazeye yöneldi:

– 1987-2004 çizgisi, TBMM’de siyasal uzlaşma yoluyla İktidarı sınırlandırma ve özgürlükleri pekiştirme amaçlı değişiklikler (özellikle 1995 ve 2001) yoluyla, demokratik siyaset ve Demokratik toplum yönünde anayasacılık gereklerine dönüş arayışıdır.

– 2007-2017 çizgisi ise, halkoylaması araçsallaştırılarak iki başlı güçlendirilmiş yürütme yerine tekil yürütmenin; kurul halinde siyasal karar düzenekleri yerine, devlet ve hükûmet yetkilerinin tek bir kişide toplandığı kişiselleşmiş bir iktidarın kurulması, anayasacılıktan uzaklaşma iradesini yansıtır.

2017 Anayasa kurgusu, Cumhuriyet Anayasalarının parlamenter rejime ilişkin şu üçlü ortak paydasını kaldırdı:

– Hükûmetin genel siyaseti Bakanlar Kurulu’nca belirlenir.
– Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorumludur.
– Devleti temsil eden Cumhurbaşkanı ve hükûmet birbirinden ayrıdır.

2017 Değişikliğinin kurumsal anayasa hukuku bakımından neden olduğu kopma ve  askeri darbelerin neden olduğu kırılmalar arasında nitelik farkı vardır. Şöyle ki; darbe sonrası Anayasalar veya değişiklikleri asker güdümünde yapıldığı halde 2017 Anayasa değişikliği, 2015’te seçimle belirlenmiş olan ve darbe girişiminin bastırılmasında belirleyici olan siyasal aktörler öncülüğünde gerçekleştirildi.

6771 sayılı Kanun ile 21 Ocak 2017’de gerçekleştirilen ve 16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği, kurumlar, kurallar ve değerler bütünü bakımından, Osmanlı Devleti-Türkiye Cumhuriyeti anayasacılık çizgisinden kopuş sürecini yansıtmakta:

– Hükûmet lağvedilerek Osmanlı Devleti – Türkiye Cumhuriyeti mirası reddedildi.

– Parlamenter rejim sonlandırıldı. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (CBHS) adı verilen anayasal kurgu, Meclis’in yürütme üzerindeki güvenoyu ve gensoru önergesi gibi sorumluluk ve denetim düzeneklerini büyük ölçüde tasfiye etti. Ne var ki, parlamenter rejim yerine başkanlık rejimi getirilmedi. Zira, başkanlık rejiminin gerekli kıldığı denge ve denetim düzeneklerinin asgari unsurları öngörülmedi.

– Yasama yetkisini devir yasağı ihlal edildi: Cumhurbaşkanı’na, geniş bir alanda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) ile norm koyma yetkisi tanındı.

– Yargı bağımsızlığının kurumsal güvencesi kaldırıldı: Özellikle, yargı teşkilatının en üst düzenleme ve denetleme organı Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapılandırılma tarzı ile yargı, yürütmenin güdümüne konuldu.

– Kişiselleştirilen iktidar, hesap vermekten bağışık tutuldu: Yürütme, tek kişi ile özdeş kılındı; yasama ise parti başkanlığı yoluyla yürütmenin güdümüne sokuldu. Buna karşılık, görev-yetki-sorumluluk ilkesi öngörülmedi. Siyasal karar mercileri olarak kurgulanmayan bakanlık teşkilatlarının hiyerarşik amiri konumundaki bakanlar, sadece Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olup, kendi aralarında eşgüdüm veya dayanışma sağlamaya yönelik bir bağ bulunmamaktadır.

Dahası, 2017 değişikliği, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” (m. 101/son) kaydını kaldırarak, Cumhurbaşkanı statüsü ve parti üyeliğini bağdaşır kıldı. Düzenleme, böylece, partili bir adayın Cumhurbaşkanı seçildiği zaman parti üyeliğinin devam etmesi veya partili olmayan bir kişinin üye olma yolunu açmış olsa da, CB’nin parti genel başkanlığı, yürürlükteki Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümleri ile bağdaşmaz.  Üstelik sakıncalıdır da.  Yalnızca ikisine değinmekle yetinelim:

16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği, kurumlar, kurallar ve değerler bütünü bakımından, Osmanlı Devleti – Türkiye Cumhuriyeti anayasacılık çizgisinden kopuş sürecini yansıtmakta.

-Cumhurbaşkanlığı ve parti genel başkanlığı statülerinin birleşmesi, Anayasa’ya saygıyı sağlamakla yükümlü makamın kendisini, Anayasa ihlalinin baş aktörü haline getirdi.

-Demokratik siyasal yarışmanın serbest ve eşit işleyişini engellemekte olan parti-devlet başkanlığı birleşmesi, iktidarın el değiştirme (siyasal münavebe) ortam ve koşullarını da zedeledi.

Özet olarak; zorlayıcı toplumsal ihtiyaçlar gerekli kılmadığı halde, OHAL ortam ve koşullarında, istismarcı Anayasa değişikliği, yüzyılı aşkın zaman diliminde oluşan anayasal kurumlar ve kurallar yürürlükten kaldırıldı; Türkiye Cumhuriyeti’nin “demokratik hukuk devleti” niteliğini zedeleyen üç yokluk hali ortaya çıktı:

– Kurul halinde (ortak/kolektif) siyasal karar süreci,
– Siyasal sorumluluk ve hesap verebilir yönetim,
– Denge ve denetim düzenekleri.

Sonuç olarak; yürütme ve devlet yönetiminin anayasal olarak tek kişide toplanması, aynı kişinin Anayasa’nın bağlayıcı kuralları ile bağdaşmadığı halde parti genel başkanı olması, devleti ve yürütmeyi, lideri aracılığıyla siyasal parti hâkimiyeti altına soktu.

  • İktidarı kişiselleştirme ve Devleti partileştirme, kişi-parti-devlet birleşmesi tehlikesini yarattı.

Şu hâlde, 1982 Anayasası, 40. Yılında nasıl okunmalı?

Kuşkusuz 1980’ler anlamında “darbe Anayasası” söylemi artık geçerli değil; “anayasacılık yörüngesi” de, 2017 Anayasa kurgusu ile gölgelendi. Bu nedenle, 1982 metnini 40. Yılında değişiklikler bütününde okuma gereği kadar, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler, Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları ışığında yorumlama gereği vardır.

Bu süreçte özgürlükler, anayasa hukuku kazanımları, kurumsal anayasa hukukunu demokratik devlet ereğinde değişikliğin itici güçleri olarak kullanılmalı. “OHAL Anayasası” ve “Anayasal OHAL” düzenine son vermek amacıyla Anayasa değişikliği, gelecek seçimleri değil gelecek 40 yılı tasarlayarak kurgulanmalı.

Türkiye’nin anayasal sorunlara çözüm arayışı, klasik anayasacılığın ortak paydaları veya asgari standartları ışığında olacaktır.  Haysiyeti temel alan bir insan hakları anlayışına dayanması gereken çağdaş bir Anayasa’da, başta siyasal aygıtlar gelmek üzere, bütün resmi kuruluşlar, bu hedefte düzenlenmeli ve yapılandırılmalı. Bu amaçla, Anayasa değişikliği sürecinde denge ve denetim düzenekleri.. de çok yönlü tasarlanmalı.

Anayasa kuralları, insan toplumlarının karşı karşıya geldikleri yeni sorunlara sürekli çözümleri de içerir. Anayasa değişiklikleri ve yenilenmeleri bu arayışa yanıt vermeyi amaçlar. 21. yüzyıla Anayasa arayışları ile giren devletler, küresel ölçekte ortaya çıkan sorunlar karşısında sınıraşan (trans-national) anayasacılık olgusu ile bugün daha çok yüzleşmektedirler.

Demokratik hukuk devleti için CHP öncülüğünde kurulan Millet Masası, ikincil sorunları gündeme çıkardıkça, Anayasa’yı toplumsal barış belgesi değil iktidar için savaş aracı olarak gören totaliter rejim heveslilerinin iştahları kabarıyor.

Toplumsal ve siyasal yapıların gelişmesi, uluslararası ilişkilerde sürekli değişimler de etkili olmakla birlikte, anayasal kurumlar yoluyla fikri çalışmaların çeşitliliği ve içtihadi etkileşimler de gelişmenin itici güçleridir. Öte yandan, anayasa hukuku, teknolojik ilerlemelerin de sürekli etkisi altında olup, kurum ve kavramlarını bunlara uyarlamak durumundadır.

Bunun için anayasal bilgilenme hakkı, her zamankinden daha yaşamsal; zira, 35. Yılında “istismarcı değişiklik” sonucu anayasacılık geleneğinden koparılan yürürlükteki Anayasa, 40. yılında “fırsatçı değişiklik” riski ile karşı karşıya.

  • Başörtüsünü anayasal güvenceye kavuşturma bahanesi ile aile tanımını değiştirmeye yönelik AKP girişimi, anayasacılık anlayışı ve özü ile bağdaşmazlığı bir yana,
  • toplum mühendisliği yoluyla totaliter rejim hevesinin dışavurumudur.

Oysa Türkiye’nin siyasal gündemi, TBMM önünde sorumlu bir yürütme için demokratik hukuk devletinin asgari gereklerini içerecek bir Anayasa değişikliğidir.

Şu çelişkiye bakın: 1982 Anayasası, yeterince güvenceli olmayan özgürlük anlayışı ve sınırlı olmayan iktidar anlayışı ile eleştiriliyordu.

-İlk 20 yılında bu denge büyük ölçüde sağlandı: Güvenceli özgürlükler ve sınırlı iktidar.
-İkinci 20 yılında ise, siyasal iktidarı sınırlayıcı denge ve denetim düzenekleri kaldırıldığı için, özgürlükler de kâğıt üstünde kaldı.

Cumhuriyet, 2. Yüzyılında tam bir yol ayrımında:
demokrasi mi, yoksa monokrasi mi?

Demokratik hukuk devleti için CHP öncülüğünde kurulan Millet Masası, ikincil sorunları gündeme çıkardıkça, Anayasa’yı toplumsal barış belgesi değil iktidar için savaş aracı olarak gören totaliter rejim heveslilerinin iştahları kabarıyor.

Sözün özü; Türkiye demokratları, zaman ötesi bir sınavla karşı karşıya: Aman dikkat! Anayasa, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su ve soluduğumuz hava kadar önemli; ama, günlük siyasal çatışmalara alet edilmemesi gereken kuşaklar ötesi ortak ve üstün bir normdur.

Anayasal ve siyasal açıdan Gezi

  • AKP iktidarının kara propagandasına karşılık Gezi hareketi sadece toplumsal bir hakkın kullanımına değil Anayasal gerekçelere de dayanıyor.

TBMM Üyesi, Anayasa Komisyonu CHP Grup Sözcüsü, hukukçu Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu yazdı.

Gezi, zaman ve mekân, anayasal düzen ve yönetim tarzı ışığında elden geldiğince bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirilebildiği ölçüde, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti yolculuğuna katkı sağlayabilir.

ANAYASAL DÜZEN SACAYAĞI: ÜLKE/İNSAN/DEVLET

ÜLKE:  Kentsel-kırsal ve kültürel çevre, tarihsel-kültürel ve doğal değerler, ülkesel ve/ya çevresel anayasal haklar olarak korunur.

İNSAN: Özgürlük ve haklar, ödev ve sorumluluklar, Anayasa ile özdeştir.

DEVLET: Ülkeyi ve çevreyi, özgürlükleri ve hakları koruma ‘görev, yetki ve sorumluluk’  üçlüsünde; kuralı koyan (yasama) , kuralı uygulayan (yürütme)  ve uyuşmazlıkları çözen (yargı)  olmak üzere erkler ayrılığında somutlaşır.

Ülke/insan ve devlet sıralaması bakımından Devlet, yaşam kaynağı yeryüzü parçası üzerinde hak özneleri olarak insanların gerçekleştirdiği örgütlenmedir.

  • Devletin varlık nedeni, ‘ ülkeyi ve toplumu korumak’.

Anayasa, bu amaçla;

Ülke ve çevre için, önlemek/korumak/geliştirmek,

İnsan hakları için, saygı göstermek/korumak/geliştirmek,

Yükümlülüklerini öngörüyor.

Bu yükümlülükler dizisi, ‘Anayasa neden ekmek, su ve hava kadar önemli?’ sorusunun da yanıtı.

ANAYASASIZLAŞTIRMA VE GEZİ

Görev, yetki ve sorumluluk sahiplerinin yükümlülüklerine ilişkin kuralları ihlâl süreci olarak anayasasızlaştırma, 2013’te görünür hale geldi.

Gezi olayları ile örtüşen anayasasızlaştırma, Gezi’den sonra ivme kazandı:
– 17-25 Aralık 2013 süreci;
– 15 Temmuz (2016) başarısız darbe girişimi ve
– 16 Nisan (2017) Anayasa halkoylaması, (iktidar içi kavga, silahlı kalkışma ve OHAL koşullarında Anayasa değişikliği dayatması)

anayasal düzeni ihlâl ve ilga girişimleridir.

“Gezi’de AVM yapılacak” diyen Başbakan’ın, özellikle 2011 seçimleri ardından hemen her istediğini yaptırdığı dönemdi. Öznel tasarrufları, ikili ihlâller zincirinde şekilleniyordu:

-Ülke, çevre, tarihsel ve kültürel değerler;

-İnsan hakları; yaşam tarzına müdahaleden demokratik hak ve özgürlüklere kadar.

İşte, Gezi Parkı’nda Topçu Kışlası kamuflajı ile bir AVM inşasının ilk adımı olan ağaçların sökülmesine gösterilen ve çığ gibi büyüyen tepki, siyasal krizleri varlığını sürdürme aracı olarak gören AKP’nin Anayasa dışı yönetimine karşı demokrasinin post-modern mantığı ile verilen toplumsal yanıttır. Gezi açısından Anayasa düzeni neyi ifade eder?

ANAYASAL DÜZEN VE KORUNMASI

Ülke ile ilgili kurallar, ilkeler ve değerler bütünü, Anayasa güvencesi altında.

Türkiye: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” (md.3) kuralı ile vurgulanan, yalnızca ülkesel bütünlük olmayıp, “bütün ülke” ve “ülkenin bölünmezliği” (md.5) vurgusu ile nitelikli bütün ülkedir.

-“Kamu yararı” gerekleri: kıyılardan yararlanma (md.43), toprak mülkiyeti (md.44) ve tarım, hayvancılık (md.45) gibi alanlar, kamu yararındandır.

Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması: Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korur; bu amaçla düzenleyici ve özendirici tedbirleri alır (md.63).

-Doğal kaynaklar: Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır (md.168).

Ormanlar: Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli yasaları koyar ve tedbirleri alır (md.169).

Planlama: Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayi ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli biçimde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin görevidir (md.166).

Kentsel kamu düzeni, “sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak” ve “şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten planlama” yükümlülüklerinde somutlaşır (md.23 ve 57).

Anayasa, aktarılan farklı hükümleriyle bir yandan, kentsel, kültürel ve kırsal çevre üçlüsünde, öte yandan doğal, kültürel ve tarihsel çevre üçlüsünde bütünleşik çevresel bakış lehine yorum için gerekli ögeleri içermektedir.

ÖNLEMEK/KORUMAK/GELİŞTİRMEK

Devletin çevre kirliliğini önleme, çevreyi koruma ve geliştirme ödevi, genel olarak insan hakları karşısındaki üçlü yükümlülüğü ile örtüşür: saygı göstermek, korumak ve geliştirmek.

  • Anayasa madde 56, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı güvencesi olarak üçlü yükümlülüğü öngörür.

Çevre kirlenmesini önlemek: Çevreyi bozan veya çevre üzerinde olumsuz etkilere yol açma riski yaratan faaliyetler (planlama, ilgili kararlar ve uygulamaya koyma) için çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) önkoşuldur.  ÇED uygulaması ve etkililik derecesi, Devletin önleme yükümlülüğünü yerine getirme aracıdır.

Bu anayasal dayanak, yurttaşlara ve sivil toplum örgütlerine, doğayı bozucu etkinliklere doğrudan müdahale hakkını verir; bu eylemlere karşı kolluk güçleri,
kamu düzeni” adına zor kullanamaz.

Çevre sağlığını korumak: Devletin koruma yükümlülüğü, uyumlu ve dengeli bir çevre korumasını da kapsamına almaktadır. Bu yükümlülük, çevre hukukunun farklı alanlarını da kapsar: tarihsel, kültürel ve doğal miras, kıyılar, doğal servetler ve kaynaklar; ormanlar…

Çevreyi geliştirmek: Devletin bu yükümlülüğü, genel dayanağını madde 5’te bulur: “… kişinin hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak”.

  • Önlemek,
  • Korumak ve
  • Geliştirmek

biçimindeki üç aşamalı yükümlülük, Devlet adına karar alan kamu makamları için olduğu kadar, onların denetimi altında faaliyette bulunan özel sektör kuruluşları ve yurttaşlar açısından da geçerli. Kuşkusuz ödev-hak ikilemi, çevre kirliliğinin önlenmesi, ülkenin doğal dokusunun korunması ve çevrenin geliştirilmesi konusunda bireyin konumunu pekiştirdiği gibi, sivil toplum örgütlerinin girişimleri için de anayasal temel sağlamaktadır.

  • Bu anayasal dayanak, yurttaşlara ve sivil toplum örgütlerine, doğayı bozucu etkinliklere doğrudan müdahale hakkını verir; bu eylemlere karşı kolluk güçleri, “kamu düzeni” adına zor kullanamaz.

Zira yurttaşların, kentsel kamu düzeni ve çevresel kamu düzeni adına bekçiliğini yaptığı, nitelikli bir ülkenin bütünlüğüdür. Bu çerçevede kamu yararı, toplum yararının ötesine geçen ve -gelecek kuşaklar dahil- ülkesel yararı da kapsamına alan üst bir kavramdır.

Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu çerçevede öne çıkmaları, “mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak” anayasal amacı ile örtüşmektedir (md.135).

 ÖZGÜRLÜK ÖLÇÜTLERİ EKOSİSTEM İÇİN DE GEÇERLİ

Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” (md.13)

Bu genel hüküm ışığında; çevre üzerinde bozucu etki yaratan faaliyetler, çevresel denge ve uyum bakımından ölçülü olup olmadığı ve hakkın özüne dokunup dokunmadığı yönünden irdelenmeli; yaşam hakkının, “sağlıklı ve dengeli çevre” bağlamında çiğnenip çiğnenmediği de araştırılmalıdır.

Denge ve sağlık” kavramları, beşerî varlığı aşan türler olarak hayvan (fauna) ve bitkileri (flora) de kapsamına alır.

Daha genel olarak; Devletin önleme, koruma ve geliştirme ödevini etkili kılmada, “demokratik sosyal hukuk devleti” ilkesi, çevresel düzenlemelerin de genel ölçütü olarak uygulanmalı. Zira katılımcılık, demokratik sosyal devlet ilkesinin gerekleri arasında, çevre korumasında büyük önem taşır.

Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmü de ülke bütünlüğünün niteliksel olarak da korunması gereğini içerir şekilde yorumlanmalıdır.

Yine Devlet, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlama yükümlülüğünü, ancak bütünlüğünü güvence altına aldığı nitelikli bir ülkede yerine getirebilir.

Ülkenin doğal, kültürel ve tarihsel mirasını bozan ve yağmalayan düzenleme ve uygulamalara yöneltilen eleştiriler, en geniş fikir ve ifade özgürlüğünden yararlanır (md.25-26, 28 vd.).

Yaşama hakkı (md. 17), özel ve ailevi hayata saygı hakkı (md. 20), mülkiyet hakkı (md. 35), çevre hakkını korumak için dayanılabilecek hükümlerdir.

Hak arama özgürlüğü (md.36) ve yargı bağımsızlığı (md.138), “çevresel adalet” (ekolojik adalet) hizmetindeki anayasal güvencelerdir.

Hak ve özgürlüklere ilişkin Anayasa maddeleri, fikir-hareket ve toplu eylem zincirinde çevre hakkı hizmetine konulmaya elverişlidir. Ülkenin doğal, kültürel ve tarihsel mirasını bozan ve yağmalayan düzenleme ve uygulamalara yöneltilen eleştiriler, en geniş fikir ve ifade özgürlüğünden yararlanır (md.25-26, 28 vd.). Toplanma ve gösteri özgürlükleri ile dernekleşme hakları (md.33 ve 34), üstün kamu yararı ereğinde çevresel değerlerin korunmasına yönlendirilir.

GERİYE GÖTÜRÜLMEZLİK NE DEMEKTİR?

Geriye götürülmezlik ilkesi, çevre hukukunun genel ilkesi olup, var olan durumun gerisine götürecek düzenleme ve faaliyetlere olanak tanınmaması anlamına gelir. Çevresel hukuk, yalnızca Anayasa’da ve uluslararası belgelerde yazılı olan kurallardan ibaret olmayıp, onların yorumu ve uygulanması ile birlikte bir bütün oluşturur. Çevresel kazanımları zedeleyici düzenlemeler, geriye götürülmezlik ilkesi ile bağdaşmayacağından, bütüncül yorum, önemli ve gereklidir.

Yükümlülüklerini yerine getirmeyen kamu görevlilerine karşı, bütünleşik çevre koruması ereğinde barışçıl yurttaş eylemleri, -aynı zamanda gelecek kuşaklara karşı– hak ve ödev birlikteliğinde güçlü bir korumadan yararlanır ve yaptırıma tabi tutulamaz.

ANAYASAL DÜZENİ, POST MODERN DEMOKRASİ MANTIĞI İLE KORUMAK

Anayasal hak ve özgürlüklerin kullanılmasıyla yine anayasaca güvence altına alınan değer ve varlıkların korunması, esasen, yürütme-yasama-yargının, “önlemek/saygı göstermek, korumak ve geliştirmek” yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle yurttaşların, yurttaş girişimlerinin ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının anayasal hak ve ödevlerini yerine getirmeleridir. Bu bakımdan

  • Gezi sahiplenmesi, anayasal düzenin korunmasıdır.

Kente karşı işlenmekte olan suçları önlemek için kitlelerin siyasal ayrışmalar ötesi müdahalesi, Anayasa dışı siyasete karşı, ülkesel anayasal düzeni toplumsal sahiplenmedir. Daha somut deyişle;

  • Siyasal aktörlerin anayasa dışı söylem-işlem ve eylemlerine karşı toplumun anayasa yoluyla tarihsel-kültürel-doğal ortak yaşam alanlarını sivil itaatsizlik ve direnişle koruması ve yaşam tarzına müdahalesini reddetmesidir.

Belli siyasal akımlara, toplumsal grup ve katmanlara indirgenemeyecek çok geniş yelpazeli ülke genelinde toplu hareket, lideri olmayan eylemler zinciridir. Sosyolojik ve siyaset bilimi açısından, eğer lideri olsaydı, böyle spontane (AS: kendiliğinden) ve çok yönlü çoğulcu bir toplumsal eylem gerçekleşemezdi.

Bu nedenle 25 Nisan (2022) günü verilen Gezi davası kararlarını, adil yargılanma hakkının zincirleme ihlâlleri olarak nitelemek, pek hafif kalır. Demokratik hukuk devleti (md.2) ve yargı bağımsızlığı (md.138) kurallarını hiçe sayan ve hukuk skandalları ile bezeli dosyalar aracılığıyla, bütün başkanlık unvanlarını uhdesinde toplayan kişinin 2023 seçimlerine yönelik beklentileri doğrultusunda verilen kararlar, “anayasasızlaştırma süreci”nin, AKP iktidarının 2. On yılında ve Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY)’nin, 4 yılda Türkiye’yi getirdiği eşiği göstermesi bakımından ibret vericidir.

Kente karşı işlenmekte olan suçları önlemek için kitlelerin siyasal ayrışmalar ötesi müdahalesi, Anayasa dışı siyasete karşı, ülkesel anayasal düzeni toplumsal sahiplenmedir.

Sonuç olarak : Anayasal düzeni ülke genelinde korumayı amaçlayan eylemler dizisinin kalbi olan Gezi, demokrasinin post-modern mantığı olarak, PBYDBY tarafından yeniden başlatılan bilgi kirliliği ile örtülemez ve kaçak Saray güdümündeki yargıçlarla yaptırıma tabi tutulamaz.

O. Kavala, C. Atalay, M. Yapıcı, T. Kahraman, Ç. Mater, H. Altınay, M. Özerdem ve Y. Ekmekçi’nin bir an önce özgürlüklerine kavuşması dileğiyle Türkiye’ye gelecek olsun!

Kısa özgeçmiş              :

CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa profesörü İbrahim Özden Kaboğlu, 1986-2017 yılları arasında yurt dışındaki çok sayıda üniversitede öğretim üyesi olarak görev yaptı. 70’in üzerinde bilimsel makalesi ve Anayasa hukuku alanında 25’in üzerinde kitabı bulunan Kaboğlu 27.dönemde milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (ANAYASA-DER) Başkanı ve Anayasa Hukuku Dergisi yayın yönetmeni olarak da görev yapan Kaboğlu aynı zamanda TBMM Anayasa Komisyonu üyesidir.

 

AKP-MHP ittifakı Türkiye’nin siyasal belleğini silmek istiyor

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Söyleşi

Odatv.com 15.08.2021
Nurzen AMURAN

Nurzen Amuran – Yangınların ağır bilançosunu yaşarken Karadeniz’de bir sel felaketi daha yaşadık. Pandemi, sığınmacılar orman yangınları ve seller. Son olarak hafta içinde Kastamonu’nun Bozkurt ilçesindeki yoğun yağış sonrasında Ezine Çayı’nın taşması ile ortaya çıkan sel,  bölgede can ve mal  kayıplarına yol açtı. Binalar yıkıldı. Yüzlerce vatandaşımız evsiz kaldı. Artık özeleştiri zamanı, artık çözüm zamanı. Küresel iklim değişikliğiyle birlikte bu risklerle her zaman karşılaşılacak, önemli olan alınacak önlemlerle risklerin aza indirilmesi. Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşadık. Dünya, çevre haklarını doğanın sahip olduğu hakları insan haklarıyla birlikte savunurken biz ne yapıyoruz? Bugün bir yasayı ele alacağız. Çok tartışılan bir yasa. Konuğumuz değerli Anayasa hukukçumuz ve İstanbul Milletvekili Sayın İbrahim Kaboğlu. 

Sayın Kaboğlu, TBMM tatile girmeden önce ormanların insan elinden kurtarılması için mücadele verdiniz. Turizmi Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin yasalaşmaması için sabahlara kadar bu yasanın doğamıza vereceği olası zararları ve getirilen teklifin Anayasa’ya aykırı olduğunu anlattınız. Ama yasa çıktı. Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğinizi açıkladınız. Kamuoyu ayrıntılı olarak bu yasanın ne anlama geldiğini bilemedi yeterince öğrenemedi. Önce yaşadığımız afetleri konuşalım daha sonra ilgili yasanın hangi düzenlemelerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu sizden öğrenelim. Özellikle orman yangınları için neler diyeceksiniz?

İbrahim Kaboğlu – Öncelikle belirtilmesi gereken, yangınların da sel felaketleri gibi, iklim değişikliği (veya krizi) dizisinde yer alan doğal veya insan faaliyetlerinden doğrudan veya dolaylı kaynaklı felaketler olarak algılanması. Tıpkı deprem gibi. Kurumsal yapıları ve kuralsal düzenlemeleri buna göre oluşturma gereği var. Bu çerçevede, doğal afet öncesi, esnası ve sonrası olmak üzere üç aşamalı önlemler dizisini oluşturma gereği, yangınlar için de geçerli.

İlk saptama, bunun yapılmamış olduğu, bu büyük ülkesel felaket sırasında teyit edilmiş oldu. Paris İklim Sözleşmesi’ni onaylamak bir yana, tartışmaya bile açabilmiş değiliz.

İkinci saptama, tek kişi yönetimini meşrulaştırıcı öge olarak kullanılan, “hızlı karar” gerekçesi. Eğer tek kişi yönetiminin böyle bir özelliği olsa idi, büyük yangın, kendini kanıtlama vesilesi olabilirdi. Ne var ki tam tersi oldu.

Üçüncü saptama ise, “yıkılan” üzerine: 2017 Anayasa değişikliği, hükümeti ilga ettiği gibi hesap verebilir yönetim ilkesini de ortadan kaldırdı ve kurul halinde bütün siyasal karar düzeneklerini dağıttı.

Tarım ve Orman Bakanlığı, (md.169’un ana muhatabı olarak) ormanların en üst ve genel kamusal örgütlenmesidir. Türkiye’nin siyasal ve yönetsel yapısında gelenekselleşmiş olan Bakanlık teşkilatı, Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY) döneminde, Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanlığı olarak birçok bakanlığı birleştiren bir örgüt haline getirildi. Dahası, Orman Bakanlığı makamı, geleneksel olarak orman mühendisliği formasyonu ile özdeşleştiği halde, bu kez bu ilkeye de saygı gösterilmedi. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) de, kamu yönetiminde liyakat ilkesinden genel olarak uzaklaşma eğiliminden nasibini aldı.

İklim değişikliğinin beraberinde getirdiği “ekolojik terör” çağında, yangınların giderek sıklaştığı olgusu karşısında bile Türk Hava Kurumu (THK), işlevsiz hale getirildi. Yangın felaketi siyaset üstü bir işbirliği ve dayanışmayı gerekli kılsa da, Cumhurbaşkanlığı, siyaset üstü bir kurum olmaktan çıkarıldı. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti Kamu Tüzel kişiliğini temsil eden günlük siyasal olaylar ve çekişmeler dışında kalan ve üstünde yer alan bir Devlet başkanı bulunmuyor.

Eğer hükümet ilga edilmemiş olsa idi, başbakanın eşgüdüm, bakanlar kurulunun ise karar alma işlevi öne çıkacaktı. Bu nedenle, ‘TSK, neden hemen göreve çağrılmadı?’ vb. sorular, ortak karar düzeneğinin bulunmadığı bir devlet yapısında hep boşlukta kalacaktır.

Özetle tablo şu                    :

  • Kereste ticareti, maden ruhsatları ve turistik tesisler başta gelmek üzere, siyasal ve yönetsel makamların sürekli orman suçları yoluyla ülke yağmalandı ve de YAKILDI.

Amuran – Orman yangınlarında CHP Büyükşehir Belediyeleri olağanüstü çalışarak, halkın arasına katılarak “yangın bölgesindeyiz” deyip duvarların arkasına saklanmadan mücadele verdiler. Ama sizin de değindiğiniz gibi, geciken kararlar yüzünden devletin aldığı önlemler zararın büyümesine yol açtı. CHP’nin planları nedir şu anda?

Kaboğlu – CHP’nin planları, öncelikle yerel yönetimlerin anayasal yetkilerini kullanabilmesidir. Bu vesile ile CHP’li Belediyeler ve Büyükşehir Belediyeleri arasındaki eşgüdüm ve işbirliği öne çıkıyor. Türk Hava Kurumu’nun ihyası bu çerçevede yer alan bir hedef olarak kayda değer. CHP’li belediyelerin yardımlaşma ve demokrasi konusundaki başarısı, CHP’nin demokratik hukuk devleti anayasası inşasında kaldıraç işlevi görecektir.

Amuran – Uzmanlar artık orman-insan ilişkisine daha büyük mesafeler koymalıyız diye uyarıyor. Biz ne yapıyoruz. Ormanın içine rant uğruna turizmi sokmaya çalışıyoruz. Turizm Teşvik Yasasının bu çerçevede çıkmaması için TBMM’de, CHP olarak büyük mücadele verdiğinizi biliyoruz. Hangi gerekçelerle karşı çıkmıştınız? 

Kaboğlu – Öncelikle, çevrebilim ve sağlık bağlamında, Turizmi Teşvik torba yasa önerisine, karşı çıkış gerekçelerimden bir cümleyi paylaşmak isterim: “Bilim insanlarının acı bir şekilde tanık olduğumuz pandemilerde insan-doğa ve insan-çevre ilişkisinin başlıca nedeni olduğunu söyledikleri bir dönemde, Türkiye’de bu doğal değerlerimiz üzerinde bu kadar hovardaca, bu kadar sadece paraya ve ranta endeksli bir yaklaşım, yeni virüs alanlarına ve talana yol açacaktır”.

Öncelikle, 4 aylık zaman dilimine yayılan teklifin yapım tarzı üzerine birkaç hatırlatma yapmakta yarar var. Nisan ayı başında komisyonda kabul aşamasında başlıca dört sorun öne çıkmıştı.

Komisyon aşamasındaki ön ve genel itirazlarımız, şöyle özetlenebilir:

1-Alt komisyon kurulması: Çevre ve Orman Bakanlıklarının dışlanmış olması nedeniyle, uzmanlık bakımından yetkili komisyona ilişkin itirazlarımızı öne sürdük. Bunlar kabul edilmeyince, teklif metninin yeniden yazılması için bir alt komisyon kurulmasını önerdik.
2-Anayasa’ya uygunluk incelemesi: İçtüzük madde 38 gereği, Teklifin, Anayasanın sözüne özüne aykırı olup olmadığına ilişkin  Komisyon’un inceleme yapma yükümlülüğünü hatırlatarak, aykırılık gerekçelerimizi sıraladık.
3-Yasa etki analizi: Öneri, Türkiye’nin doğal alanlarının turizme açılmasını öngörmesi itibariyle, bir “yasa etki analizi”nin yapılması gereğini öne sürdük.
4-Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED): Öneri, Türkiye çevresinin hemen hemen bütün bileşenlerini ilgilendirdiğinden bu yasa önerisinin ancak ÇED eşliğinde gündeme getirilebileceğini belirttik.

Bütün önerilerimiz, AKP-MHP’li komisyon üyelerince reddedilerek madde görüşmelerine geçildi. Maddelere ilişkin değişiklik önerilerimiz de reddedildi. Yasa önerisi, kıyılar, ormanlar, meralar, kışlak ve yaylalar başta gelmek üzere doğal ortamları ilgilendirdiği halde, ne etki analizi ne de  çevre etki değerlendirmesi yapıldı. Yasa önerisi, bir yandan, kentsel, kırsal ve kültürel çevre üzerine, öte yandan, tarih, kültür ve tabiat varlıkları üzerine  birçok hüküm öngördüğü halde bütüncül olarak kamu yararı açısından değerlendirilmemişti.

Oysa, ‘kamu yararı’, anayasal ölçüt olarak Teklifin turistik tesislere açmayı öngördüğü değer ve varlıkları düzenleyen Anayasa maddelerinin üst ve çerçeve kavramı idi: kıyılardan yararlanmadan tarım arazileri ile mera ve çayırların kullanımına kadar ülkesel ve doğal değerler   kamu yararında olup, bu alanların korunması turistik tesislere göre öncelik taşımakta idi (md.43 vd.)

13 Temmuz günü Genel Kurul gündemine alındığı sırada, yasa etki analizi ve ÇED gibi herhangi bir ilerlemenin kaydedilmemiş olması, yasamadaki özensizliğin yanı sıra etik sorununu da ortaya çıkarıyordu. Yasa, ormanlık alanların turistik tesislere açılmasına olanak tanıdığı için, ormanların korunması ve geliştirilmesini düzenleyen madde 169’a açıkça ve çok yönlü olarak aykırı idi.

Amuran – Anayasa’nın 169. maddesi çok önemli. Biraz sonra ayrıntılı olarak ele alalım. Ama önce bu torba kanunda dikkati çeken bir başka düzenleme var. Bu düzenleme üzerinde duralım: “Yerel yönetimlerin bazı yetkilerinin merkezi hükümet tarafından el konulması.” Sizce yerel yönetimlerde elde edilen siyasi kazanımların tepkisi midir, buradaki amaç nedir ve bu yetkileri ele geçirerek ne gibi avantajlar sağlanacak?

Kaboğlu – Öncelikle, doğal değerlerin korunması ile yerel yönetimlerin yetkileri arasında doğrudan bağlantıdan hareketle,  Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hatırlanmalı: yurttaşların kendi beldelerine, yörelerine sahip çıkmaları, demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Anayasa madde 127 de, bu bağlamda yer almakta. Milyonlarca seçmenin seçtiği belediye başkanlarının yetkisini ellerinden alıp, siyasal sorumluluğu olmayan atanmış bürokratlara verilmesinin, demokratik hukuk devletine vurulan başka bir darbe ve tek kişi yönetiminin yansıması şeklinde karşımıza çıkmakta.

Ülkenin doğal, tarihsel ve kültürel değerleri ile birlikte âdeta Türkiye’nin parsel parsel torbaya konularak ranta açan teklif ile, bugüne kadar yerel yönetimlerin yetkisinde olan görev+yetki+sorumlulukları merkeze geçiren ve belediyelerin mülkiyetlerinin Bakanlık tarafından tahsis edilebilmesi yetkisinin öngörülmesi, Anayasa’nın merkezî yönetim-yerel yönetimler ilişkisini düzenleyen 127. ve “kamu yararı” ana başlığı altında düzenlenen  maddelerine aykırıdır. Meclis’te yaptığım açıklamalarda, “Meraları, yaylaları köylünün elinden alınmasının önünü açan ve ranta kurban eden teklif, ormanları, kıyıları da ranta ve yapılaşmaya kurban edecektir” saptamasıyla, Cumhurbaşkanı’na Kültür ve Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgeleri’ni tek kişinin yatırımına verebilmesi yetkisini “derebeylik” kurma yetkisi olarak nitelemiştim.

Anayasa’nın 104. maddesinde sayılan Cumhurbaşkanı yetkilerinin ülke alanında yapılacak ihalelerin kime verileceğini belirleme yetkisine doğru genişletilmesi, yerel yönetimlerin, Bakanlıkların, özerk kuruluşların, koruma heyetlerinin görev ve yetkilerine saldırıdır. Doğal ve kültürel alanların tek kişinin iradesiyle –keyfi biçimde- seçeceği kişiye tahsis edilmesi yoluyla, turizm ve turizmin getirisinin, Anayasa madde 63’ün koruduğu kültürel, doğal ve tarihsel değerlerin önüne geçirilmesi anlamına gelmektedir.

Amuran – Okurlarımıza somut bir örnek verelim: Sizin de açıkladığınız gibi Turizm Teşvik Yasasında yer alan ilk düzenleme, çoğunluğun ortak kullandığı yetkiyi tek bir karar  merciine devretmesi. Bu birinci maddeyi biraz daha detaylandırır mısınız ayrıca bu yasal düzenleme, var olduğu iddia edilen demokrasiyle nasıl bağdaşır? Neden Anayasaya aykırılık taşımaktadır?

Kaboğlu – Yasanın 1. Maddesine göre; “Kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri turist hareketleri ve faaliyetleri yönünden önem taşıyan veya doğal, tarihî ve kültürel değerlerin yoğun olarak yer aldığı, korunması ve geliştirilmesinde kamu yararı bulunan yerlerde, koruma, kullanma dengesi gözetilerek sektörel kalkınmanın sağlanması ve turizm sektörünün planlı ve kontrollü gelişiminin sağlanması amacıyla yeri, mevkisi ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit edilen, tespit ve ilan edilen alanlar.”  ‘Turizm Merkezleri’ de aynı şekilde ilan edilmektedir.

“Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez” şeklindeki ayrıksız Anayasa hükmü karşısında, doğal ve ormanlık alanlar, Cumhurbaşkanının gerekçesiz kararıyla, turizme, tesislere ve yatırımlara açılamaz. Bunun anlamı, kamu ihalesine ve ÇED sürecine tabi olmadan bütün Türkiye’yi, kamu yararından olan tarıma elverişli arazileri, kıyıları, ormanları, çayırları, yaylaları ve meraları,  parasal beklenti ölçütüyle yatırımlara açmak anlamına gelir.

Öte yandan, böyle bir yetki, Anayasa madde 56’nın öngördüğü ve devlet için öngördüğü doğal alanların merkezinde yer aldığı çevresel dengenin bozulmasını önlemek, bunu korumak ve geliştirmek şeklindeki üçlü yükümlülüğü de ihlal edilmektedir. Özellikle ormanlık alanda ve doğal alanda geçerli olan ekolojik dengenin bozulması, Anayasa madde 13’ün güvence altına aldığı “ölçülülük” ilkesine aykırıdır ve yine aynı maddede öngörülen hakkın özüne dokunma yasağına da aykırıdır. Daha genel olarak, insan merkezli, insan hakları anlayışından çevre merkezli insan hakları anlayışına geçiş çağında, doğal alanlar turistik tesislere açılamaz.

Amuran – Turizmi Teşvik Yasasının Anayasa’nın “Ormanların korunmasına ve geliştirilmesine” ilişkin güvenceleri düzenleyen 169’a maddesine aykırı olduğunu söylediniz. 169. maddenin en önemli özelliği nedir? 

Kaboğlu – ‘Ormanların korunması ve geliştirilmesi’ maddesi (md. 169), ormanların anayasal statüsünü emredici ve yasaklayıcı kurallarla belirliyor ve düzenliyor. Bu maddeye göre;

  • Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez.
  • Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz.
  • Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Bu yasakları şöyle somutlaştırabilirim:

1-“Hiçbir faaliyet ve eylem”:  Hiç kimse,  hiç kimseye ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme, sözle veya yazı ile  izin veremez. Hiç kimse, böyle bir faaliyete girişemez.
2-“Siyasi propaganda yasağı”: Ormanların tahrip edilmesine yönelik  görüş açıklanamaz. Milletvekilleri bu konuda, yasama sorumsuzluğundan yararlanamaz. Hiçbir yurttaş, bu amaçla siyasal propaganda için ifade özgürlüğünü kullanamaz.
3-“Af yasağı”: TBMM, orman suçları için genel ve özel af çıkaramaz.
4-“Anayasal suç”: Ormanları yakmak, yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçları TBMM, özel veya genel af kapsamına alamaz.

Madde 169’da sıralanan ilkeler ve yasaklar ile orman köylüsünün korunması (md.170),  kıyıların korunması (md.43), toprak mülkiyeti (md.44), tarım ve hayvancılık (md.45) üzerine koruyucu hükümler  bütünü, “orman ekosistemi” veya   “orman kamu düzeni”  güvencelerini oluşturur.

“Orman kamu düzeni” kuralları, “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri” bağlar (md.11). Bu nedenle, örneğin, ormanlık alanlarda “tabii servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi” (md.168), md. 169 yasaklarına aykırı olarak yapılamaz. Orman kamu düzeninin anayasal sacayağı şöyle belirtilebilir:

-md.169 ve 170; md.43 vd.
-md.63: doğal/kültürel ve tarihsel varlıklar
-md.56: Türkiye ekosistemi.

Bunlar ve başka kurallarla güvencelenen, “çevresel kamu düzeni” ve “orman kamu düzeni” eksenindeki ekolojik dengenin bozulmasında ana etken, ülkeye ilişkin Anayasa kurallarının (ve madde 11’in) sürekli ihlali ve Anayasa suçu işlenmesidir. Bu özellikleriyle madde 169, yasama yetkisini en çok sınırlandıran Anayasa maddesidir. Öyle ki, ormanlar, TBMM’nin asli ve genel yasama yetkisini, sınırlı ve kayıtlı bir yetkiye dönüştürür: Korumak ve geliştirmek. Yasamanın, karar alma yetkisi ve yasama sorumsuzluğu vb. anayasal ayrıcalıklar yasaklanıyor.

Özetle; TBMM’de CHP ve HDP muhalefetine karşın AKP-MHP dayatması 7334 sayılı Turizmi Teşvik torba yasası, md.169’un açık ihlali ötesinde bir anayasal orman suçu işlemidir.

Amuran – 169. madde doğanın korunmasını sağlayan en güçlü düzenleme. Yasada  Anayasa’nın 43. 45. ve 63.maddeleriyle uyuşmayan düzenlemelerin  yer aldığını vurguladınız. Anayasa’nın özel ve istisnai olarak koruduğu ülkesel değerler ve varlıkların turizme ve turistik tesislere açılmasını, biraz daha detaylandırır mısınız?

Kaboğlu – “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünün, kıyıların korunması, toprak mülkiyeti, tarım ve hayvancılık (md.43-45), belirttiğim üzere, “kamu yararı” genel başlığı altında düzenleniyor. Bunun anlamı, kıyılar, tarım arazileri, çayır, mera ve yaylalar, kamu yararı niteliği taşıyan alanlar olup, asıl olan bu alanların korunması ve bunun bozulmasının önlenmesidir. 7334 sayılı yasanın düzenlediği konular, Anayasa madde 169’un  ve  madde 63’ün koruduğu alanlar, tıpkı madde 43 ve devamının koruduğu ile  56’ncı madde çerçevesinde korunan değerler ve varlıkları  zedeleyici işlem ve eylemlere açacaktır.  Bunda, belirtildiği üzere, 1. Madde çerçeve nitelik taşımakta. Madde 16 da, diğerleri arasında bir örnek olarak belirtilebilir: “…kültür ve turizm  koruma ve gelişim bölgeleri ile turizm merkezleri içinde ve bu bölge ile merkezlerin dışında olmakla birlikte denize kıyısı olan ilçelerde, içerisinde her tür ve kapasitede konaklama tesisi bulunan mesire yerlerini tahsis etmeye,… Bakanlık yetkilidir.” Görüldüğü üzere, genelleştirilen bu bakanlık yetki alanı,  sadece biraz önce değinilen maddelere değil, hukuki güvenlik ilkesini de zedeleyici nitelik taşıdığından, hukuk devletine aykırıdır (md.2).

  • Özetle, doğaya bağlı haklar yoluyla bir tür hukuk devrimine tanık olduğumuz çağımızda, konuyla ilgili koruyucu Anayasa hükümlerine bile yasa yoluyla meydan okunabilmektedir.

Amuran – Yasayı, açıkladığınız bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi’ne götüreceksiniz. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararına kadar yapılan uygulamalar geçerlik kazanacaktır. Bu kadar yangından selden sonra kamuoyunun yaşadığı bu acı travmalardan sonra, yasanın uygulanması kolay mı sizce? Siyaseten nasıl bir önlem alınması gerekir? Telafisi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkabilir mi?

Kaboğlu – Yürütme, bu büyük felaketten sonra yasanın özellikle Anayasa’ya aykırı ve kamu yararı için sakıncalı olan maddelerini uygulamaktan kaçınma yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. AYM başvurusuna gelince; başvuruya konu olacak yasalar arasında 7334 sayılı yasaya öncelik tanıyarak, AYM’den ivedi olarak yürürlüğün durdurulması isteminde bulunulacak. Her ne olursa olsun, AYM’nin bu yasa hakkında öncelikle karar vereceğini umuyorum. Bu arada, gerekçeli bir biçimde Anayasa’ya aykırılığını öne sürdüğümüz kuralları uygulamaktan kaçınmak, hukuk devleti (md.2) gereği herkesin yükümlülüğü olup, “telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkma riski” sorumluluğunu da beraberinde getirmektedir.

Amuran – Bu konuda da ilgilenenleri uyarmak gerekir. TBMM’de yaptığınız konuşmada, “Bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur.” demiştiniz. Şeffaflıktan neden kaçılıyor? Halkın benimsemeyeceği ikna olmayacağı bir yasa demokratik teamüllere uygun mudur?

Kaboğlu – Bilindiği üzere TBMM Genel Kurul görüşmeleri TRT tarafından canlı olarak yayımlanır (Salı: s.15.00-21.00; Çarşamba ve Perşembe: s.14.00-21.00). Komisyon’da, 1 ve 5 Nisan günleri görüşülen ve kabul edilen teklifin bekletildiği aylarda, Genel Kurul, toplam beş kez  Perşembe günleri çalıştırılmadı. TV canlı yayını, seçmenlerin temsilcilerinin yasama faaliyeti üzerine doğrudan bilgi edinme olanağını sunar. 7334 sayılı Yasa gibi Türkiye’nin sadece bugününü değil, gelecek kuşakları da doğrudan ilgilendiren bir yasa üzerindeki görüşmelerden doğrudan bilgilenme hakkının yaşamsal niteliği, ülkeyi kasıp kavuran yangınlarla doğrulandı. Ne var ki, 7334 sayılı yasa görüşmeleri, 13 ve 14 Temmuz günleri genellikle saat 21.00 sonrasına kaydığı ve hafta sonu TV yayını yapılmadığı için TV yayını, birkaç saatle sınırlı kaldı. İzninizle, bu sorunun yanıtını 25 saatlik oturumda yaptığım son konuşmadan alıntı ile noktalamak isterim:

Şimdi, bu yasa önerisi, bir tür, Türkiye’yi örtme yasa önerisidir. Bu, yapılış tarzından da belli oluyor çünkü saydam olmayan bir biçimde bunu görüştük, tatile sıkıştırıldı. Sıkıştırılmış bir sandviç yasa söz konusudur, halkın yasama faaliyetinden bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur, halkın çevresel bilgilenme hakkının engellenmesi söz konusudur ve gelecek kuşaklara yönelik nasıl bir Türkiye bırakacağımıza dair, olup bitenin halktan saklanması anlamına gelmektedir. Gerçekten bu sıkıştırılmış ve saklanmış sandviç ikizi… Birincisi, sabahleyin oyladığımız, toplumu ilgilendiren, iktidarı sürekli kılmak amacıyla… Bu ise çevreyi ilgilendirmek, ülke ile para karşılaştırılmasında paraya öncelik vermek amacıyla… Ama tabii ki gelecek kuşakları şu bakımdan düşünmemiz gerekir: Hukuk azaldıkça, iktidar tek kişide toplandıkça nitelikli turist de ülkeye gelmez. Nitelikli ülkemiz olursa nitelikli turist gelir, hukuk güvenliği olursa Türkiye’ye daha çok turist gelir, Türkiye’nin çevresi ve doğası daha çok korunur.

Evet, bu vesileyle, bütün bunları belirttikten sonra, tabii, bu yasa da Anayasa Mahkemesine götürülmesi gereken ve götürülecek olan bir yasadır. “Flora, fauna ve homo sapiens” birlikteliğinin hiçbir zaman göz ardı edilmediği, Anadolu ve Rumeli bütünlüğünün muhafaza edildiği ve kanallarla parçalanmadığı ve Türkiye’nin çölleşmediği nice bayramlar diliyorum.” 

Amuran – Evet bu konuşmanız gerçekten önemliydi. Şeffaflıktan söz edince yangınla mücadelede akılda kalan bir konu daha var: RTÜK’le ilgili. Üst Kurul Üyesi İlhan Taşcı, RTÜK Başkanı’nın kapalı devre hat üzerinden yayıncıları aradığını ve “Yangın görüntülerini ekranlara taşımaya devam ederseniz, cezalandırılacaksınız” dediğini açıkladı. Daha sonra ihsası reyde bulunduğu öne sürülerek, gündemi yangınlar olan  son toplantıya alınmadı. İlhan Taşçı da zamanında iyi bir araştırmacı gazeteci olduğu için şunu anımsattı: “Gazetecilerin görevi, gerçeği kamuoyuna aktarmak, kamu yararı doğrultusunda gerçeğin izini sürmektir.” Yangın sel gibi olağanüstü zamanlarda ekip çalışmasında medyanın da önlemlere katkısı olacağı unutulmamalı. Bazı yangın yerlerindeki gelişmeleri yangını yönetenler de medyadan öğrendi. RTÜK bir sansür merkezi gibi algılanıyor. Ne dersiniz?

Kaboğlu – Halkın, bütün toplumu ve toplumun varlık nedeni olan ülkenin karşı karşıya bulunduğu büyük felaketten haberdar olma hakkı yaşamsaldır. RTÜK’ün varlık nedeni, görsel-işitsel iletişim özgürlüğünün kullanılabilmesine yönelik düzenlemeler yapmak ve önlemler almaktır. Uygulamada ise, tam tersini yaparak sansür ve yaptırım kurumuna dönüştü. Böyle bir uygulamanın Anayasa ve yasalarla ilgisi yok. Bunun nedeni, TRT gibi resmi TV kanallarını değil sadece,  bütün TV kanallarını “iktidarın beka kaldıracı” haline getirme çabasıdır. Nitekim çok geçmeden, Halk TV yayınına saldırıda bulunuldu. Bu saldırı, aslında sadece Halk TV yayınına değil RTÜK’e ve kamu makamlarına saldırı anlamına geliyor. Cuma namazı çıkışı Cumhurbaşkanı, ayaküstü bir demeçle yangın alanına görevli dışında kimse girmeyecek dedi…

11 Ağustos günü RTÜK, bu kez, yaptıkları haberleri nedeniyle Halk TV, Haber Türk, Fox TV, Tele 1 ve KRT TV’ye yaptırım uyguladı. Bu uygulama, sadece Anayasa’ya aykırı değil, yangın söndürme faaliyetini gevşetme ve geciktirme sonucunu doğuran, haliyle kayıpların ağırlaşması riskini beraberinde getiren bir uygulamadır. Bunun anlamı şudur: Yangın söndürme kaybedilecek her dakika  “flora+fauna+insan” kaybının artması demektir. Bu vesile ile, uluslararası yardım tartışmalarına da değinmek uygun düşer.

Çevresel felaketlerde, uluslararası insancıl hukuk, devletin egemenlik hakkını göreceli hale getirdiğinden, haklı ve geçerli bir neden yoksa eğer, felakete uğrayan devletin yardımı ret yetkisini sınırlar.

Amuran – Geçen hafta Yeniçağ Gazetesinde bir manşet vardı: “Önce yetki değişti, sonra yangın çıktı, şimdi ilanlar patladı! Yangınların söndürülmesini bile beklemediler. Fırsatçılar zaman kaybetmeden denize sıfır bölgelerde inşaat yapılabilir notunu düşerek ilan paylaştı” haberi yer aldı. Tepkiler üzerine ilan sonra kaldırılmış. Marmaris de yanan bölgelerde maden ruhsatları verilmiş. Doğa nasıl özgür bırakılacak? Bu rant tutkusuna karşı CHP’nin ormanları toprağımızı koruyacak bir programı var mı?

Kaboğlu – İşte, tam da 7334 sayılı yasaya karşı çıkma nedenlerimiz. Yasayı nitelemek için en çok kullanılan üç eleştirel sözcük: “Para, rant, talan”. Hatta, birçok düzenlemesi için, “adrese teslim madde” adlandırması yapıldı. Bu yasanın arkasında Turizm Bakanı’nın olduğu söylendi. Yangın sırasında yanan yerler ile yasanın uygulama alanı arasında bağlantılar kuruldu. Aslında bu yasanın uygulanması, sadece  sürdürülebilir gelişme ilkesini değil, sürdürülebilir turizm ilkesini de zedeleyici sonuçlar doğuracaktır. CHP olarak, hem 2. Yüzyıl Beyannamesinde hem de Anayasa raporunda ekosistem hakkını temel alarak çözüm önerilerini sıraladık. Bu arada, Paris İklim Sözleşmesi’ne Türkiye’nin taraf olması, Parti politikasıdır.

Ama daha önemlisi, yürürlükteki Anayasa hükümlerini bir bütün olarak ülkesel değerlerin korunması ereğinde yorumlamaktır. Bunu yaparken, sosyal devlet gereklerini uygulamaya koymak, bir sosyal demokrat parti olarak CHP’nin öncelikli görevidir. Devletin “sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözetme” yükümlülüğü (md.65) gereğince, yatırım tercihlerini “ülke ekosistemini” koruma ereğinde belirlemesi öne çıkmaktadır. Maden ruhsatlarının ve kereste ticaretinin “siyasal kliantelist” ilişki aracı olarak kullanılmasına son vermek, Anayasa madde 169’un asgari gereğidir.

Amuran –Yeni sistemin işlemediğini AKP de fark etti ve yeni bir Anayasa taslağı hazırlattı. Bu yasa taslağında Cumhurbaşkanlığı sisteminden vazgeçilmedi ancak Meclis’e bazı konularda daha geniş yetkiler tanınması önerildi. Denetim yetkisinin genişletilmesi ve atanacak bakanları Meclisin onaylaması gibi. Sistem değişmedikçe yapılacak düzenlemeler, demokratik düzeni geri getirir mi? Yaşanılan bu süreçte en büyük siyasi çıkmaz ne oldu?

Kaboğlu – Önce, neler götürüldü bakalım: Hükümet ve bakanlar kurulu ilga edildi; kurul halinde bütün karar düzenekleri ortadan kaldırıldı. Siyasal sorumluluk ve hesap verebilir yönetim kuralları tasfiye edildi. Kısacası, Türkiye’nin anayasal-siyasal belleği silinmek istendi. Sonra, ne getirildi? Devlet başkanlığı ve yürütme yetkisi, tek kişide birleştirildi; o kişi, sonradan parti başkanı oldu. Böylece, ‘Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme’ (PBYDBY) şeklinde adlandırılabilecek, demokratik olmayan bir tek kişi yönetimi (parti başkanı monokrasisi) ortaya çıktı.

İşleyiş tarzı bakımından, keyfilik ötesinde kapalı ve saydam olmayan bir yönetim karşısındayız. Güncel bir sorundan örnek vereyim: Türkiye’nin ulusal savunmasından sorumlu olan MSB, Mehmetçik yaşındaki Afgan gençlerin haftalardır   Anadolu’ya akın akın gelişi üzerine söz etmiyor; ama tam tersine, “Afganistan’a Mehmetçik göndermeye talibiz” diyebiliyor. Bu ne yaman çelişki! Kim düzeltebilir? Türkiye’nin anayasal ve siyasal belleğini silmek isteyen AKP-MHP ittifakı, 3 yıllık “parti başkanlığı monokrasisi”nin yarattığı çöküşten çıkış için yine Anayasa yoluyla çözüm iradesini ortaya koydu. Oysa Einstein şöyle diyor: “Bir sorun, onu ortaya çıkaran düşünce tarzları ile çözülemez.”

Amuran – CHP’nin Anayasa önerisinde en önemli özelliğin sistem değişikliği olduğunu biliyoruz. “Güçlendirilmiş Parlamenter” sistem diyorsunuz. Parlamenter sistemi yeterli bulmuyorsunuz. Güçlendirilen hangi kurumlar olacak?

Kaboğlu – Burada kastedilen, TBMM’nin içinden çıkan ve TBMM önünde sorumlu olan bir yürütmenin var olduğu, anayasal kurumların işleyişinde yine TBMM’nin eksen alındığı bir siyasal rejim veya sistem. Buna, Anayasa’nın 2. Maddesinin tanımladığı biçimde “demokratik hukuk devleti” veya daha geniş biçimde, “insan haklarına dayanan laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” denebilir. Bunun için şu üç kavram öne çıkıyor:

-Hesap verebilir bir hükümet,
-Görev+yetki+sorumluluk,
-Anayasal denge ve denetim düzenekleri.

Bunların her biri, erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ekseninde anayasal kurumlar, kurallar ve değerler bütününde anlam kazanıyor. Ancak önemli olan, anayasal kavramları doğru kullanmak. Bu nedenle, anayasal bilgilenme hakkı ve anayasal kamuoyu önemsenmeli. Örneğin, ‘istikrar’ kavramı, parlamenter rejimi yıkma gerekçesi olarak sıkça kullanıldı ve kullanılmakta. Ama hangi istikrar? Eğer bu ‘siyasal istikrar’ ise, AKP yönetiminde hiç siyasal istikrar sağlanmadı; varlığını sürdürmesi için belki de buna gereksinmesi var.

Ya hükümet istikrarı? Hükümet istikrarı adına, parlamenter rejim  yıkıldı; hükümet kaldırıldı, ama kaç bakan gitti, çekilme hakları  bile bulunmadığı tek kişi maiyetinde? Bakan, affını istiyor; monokrat ise, Resmi Gazetede af iradesini yayınlıyor. İşte sorunun özü burada: ‘af’ hukuki bir kavram ve suçlular için kullanılır. Ne var ki, Anayasa ve hukukun üstünde konumlanan tek kişi, her konuda ilk ve son sözü söyleme hak ve yetkisini kendisinde görmekte. İşte, “parti başkanlığı monokrasisi” budur ve bu durum, Cumhuriyet ve Osmanlı tarihine yabancıdır. Tarihine ihanet üzerine inşa edilen hiçbir siyasal ve anayasal kurgu, sürdürülebilir değildir.

Amuran – Bize  doyurucu bilgiler verdiniz. Anayasa’nın insan ve çevre haklarıyla ilgili koruyucu düzenlemelerinin önemine değindiniz. Dileğimiz yakın bir dönemde yeni bir anayasa ile sistem eski konumuna kavuşturulur. Çok teşekkür ederiz.

Kaboğlu – Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com

Yağmalanan Ülke

Işık KansuIşık Kansu
kansu@cumhuriyet.com.tr
19 Haziran 2021, Cumhuriyet

 

CHP’li İbrahim Kaboğlu, TBMM’nin son üç yıllık çalışmalarını değerlendirirken çarpıcı veriler ortaya koydu:

Meclis’te 600 milletvekili 2275 maddeden oluşan 183 öneriyi görüşmüş. Bunların 108’i uluslararası sözleşme. Saray ise tek başına, kararname yoluyla 2370 maddeyi gerekçesiz yürürlüğe koymuş!

İbrahim Kaboğlu’na göre, bu durum,

  • aslında parti başkanlığı yoluyla devlet yönetimi, mutlakiyetten Tanzimat’a ve Meşrutiyet’ten Cumhuriyete uzun bir evrim sürecinde oluşan kurallar ve kurumlar ile geleneklere, OHAL ortam ve koşullarında birkaç ay içinde adeta tarihi geri çevirme iradesiyle son verilmesinin sonucu…

Aslında ortada bir cumhurbaşkanı yok, Parti başkanı var ve devleti yönetiyor. Kaboğlu,

– yağmalanan bir ülke,
– yoksullaştırılan bir toplum ile

karşı karşıya olduğumuz kanısında:

“Kişisel iktidar ereğinde, merkezleşme yoluyla anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararları ihlal edilerek doğal, tarihsel ve kültürel miras yağması hız kazandı. Kamu İhale Kanunu delik deşik edildi ve bir iç deniz, ölü denize dönüştürüldü. Sosyal devlet gerekleri yerine devletin paraları inatlaşma projelerine yönlendirildi. Özetle, parti başkanlığı yoluyla devlet yönetimi sonucu devlet partileştirildi ve parti devletleştirildi; her ikisi kişiselleştirildi.”

CUMHURİYET’İN SESİ

Halk yönetimi olan Cumhuriyeti meşruti monarşi bulamacına dönüştüren Saray düzeninin kurulması ve sürdürülmesi sürecine ortak olanlara göre “Cumhuriyet gazetesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerin sesi, nefesi ve yuvası”ymış…

Bu savı dile getirenlerin titreyip kendilerine dönmeleri için birkaç anımsatma:

Cumhuriyet gazetesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün adını verdiği gazetedir.

Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, Cumhuriyetin ilan edilmesini öneren TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı’dır.

  • Cumhuriyet gazetesi, laik, demokratik Cumhuriyetin ilkelerini yaşatmak için vardır ve bu çabasını basın şehitleri de verme uğruna 97 yıldır sürdürmektedir.

Bugünkü ortamda Atatürk’e “kâfir” diyenlerin, Cumhuriyet’i “reklam arası” diyerek yadsımaya kalkanların, devlet yapısını organize suç örgüterine, çetelere, çıkarcılara teslim etmiş ses, nefes, yuvalar ile onların ortakçılarının eylem ve uygulamalarını; tüm hak, hukuk dinlemeyen baskılara karşın yüreklilikle kamuoyunun gündemine taşıyan da Cumhuriyet gazetesidir.

  • Kara çalıcılar bilmelidir ki Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyeti savunanların bağımsızlık bayrağını dalgalandırdığı çetin bir kaledir.

TARİHSEL GÖRÜŞME

ErdoğanBiden’ın 1915 olaylarını “soykırım” olarak kabul etmesini gündeme getirmeden geçmenin doğru olmadığını söylemiş, ama ABD Başkanı ile görüşmesinde gündeme getirmeden geçivermiş. Biden ise Erdoğan ile pozitif ve üretken bir görüşme gerçekleştirdiklerini kaydetmiş.

Hamdolsun, atam, ninem soykırımcı olsun.

Erdoğan, Kâbil Havalimanı’nın güvenliğinin sağlanmasına hazır olduğunu söylemiş. Biden ise Türkiye’yi korumayı kutsal sorumluluktan saymış.

Hamdolsun, Mehmetçik yaban ellerde toprak olsun. Erdoğan, YPG/PKK’ye verilen desteğin sonlandırılması gerektiğini dile getirmiş.

Biden ise müttefik Türkiye’ye milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yaptığı için takdirlerini yinelemiş. Hamdolsun, aç koynunu kuşlar dolsun.

Meclis’e bütüncül önlem için ‘harekete geç’ çağrısı

CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu, Covid-19 salgını karşısında iktidarın anayasada olmasına karşın sosyal devlet yükümlülüklerini uygulamadığına dikkat çekerek, “bütüncül önlem alınması” amacıyla TBMM Başkanlığı’na araştırma önergesi verdi.

Meclis’e bütüncül önlem için ‘harekete geç’ çağrısı

cumhuriyet.com.tr
11 Nisan 2021
Kaboğlu, “Kısıtlayıcı tedbirler uygulayıp, sosyal devletin gereklerini yerine getirmeyen iktidar, yaptığı kongreler ile insanların yaşamını tehlikeye attı” değerlendirmesinde bulundu.

‘POLİTİK ÖNCELİKLERİ VAR’

CHP’li Kaboğlu, önergesinde, Covid-19 salgını ile sosyal devletin anlam ve öneminin bütün dünyada fark edildiğini, devlet yöneticilerinin politik önceliklerini, halklarının sağlık ve ekonomi alanlarında korunmalarına yönlendirme çabasında olduklarını belirtti.

Kaboğlu, “Türkiye’de ise tek kişi yönetimi, sadece kısıtlayıcı tedbirler aldı ancak işsiz ya da dar gelirliye yeterli ekonomik desteği sunmadı.

  • Cılız sosyal yardımlar, toplumun önemli bir kesimini açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm etti.

Dar gelirli yurttaşların virüsten korunmasında zaaflar doğurdu” ifadelerini kullandı.

Anayasanın 56. maddesinde yer alan

  • “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek”

şeklindeki üçlü yükümlülüğü anımsatan Kaboğlu, “Kaynakların çılgın projelere yönlendirilmesi, çok yönlü sosyal, ekonomik ve ekolojik kıyımları beraberinde getirdi.

Kanal İstanbul gibi projelerle ortaya çıkacak çevresel felaketler, başka hastalık ve salgınlara da neden olabilir” dedi.

Kaboğlu, eğitim alanında ise anayasanın,

  • Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

fıkrasıyla başlayan 42. maddesinin asgari gereklerinin bile karşılanamadığına dikkat çekti.

‘İNSAN YAŞAMI TEHLİKEYE ATILDI’

Kaboğlu, toplum ve sağlık çalışanlarının salgın sürecinin belirsizliği ile uğraşırken Cumhur İttifakı’nın sosyal mesafesiz kalabalık kongreler yaptığını anımsatarak,

Türkiye genelinde yüksek risk tablosunun oluşmasına sebep oldular. Sosyal devletin gereklerini yerine getirmeyen iktidar, hukuk devleti ilkesini çiğnediği gibi insanların yaşamını da tehlikeye attı” değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Kaboğlu: Ekrem İmamoğlu, hukuken İstanbul Büyükşehir için seçilmiş yeni başkandır

Prof. Kaboğlu:

Ekrem İmamoğlu, hukuken İstanbul Büyükşehir için seçilmiş yeni başkandır

(Cumhuriyet gazetesi ve TELE1 internet sayfaları, 07.4.19)
CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukuku Profesörü İbrahim Kaboğlu, İBB Başkanlığı için yaşanan ‘mazbata’ tartışmasına Melih Gökçek örneğini verdi.

CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukuku Profesörü İbrahim Kaboğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yaşanan ‘mazbata’ tartışmasına dair seçim koordinasyon merkezinde açıklamalarda bulundu. Kaboğlu, İstanbul’daki Büyükşehir Başkanlığı seçiminden sonra yeniden sayılan oylar hakkında

  • “Ekrem İmamoğlu, hukuken İstanbul Büyükşehir için seçilmiş yeni başkanıdır.” dedi.

Anayasa hukukçusundan mazbata açıklaması! “İmamoğlu İstanbul’un seçilmiş belediye başkanıdır; kanunen, mazbata için kesin sonuçların beklenmesine gerek yok”

Kaboğlu, tartışmalara ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“İstanbul İl Seçim Kurulu, Büyükşehir Belediye Başkanı Seçim İl Birleştirme Tutanak Özeti’ni 01/04/2019 tarihinde açıklamıştır. Söz konusu tutanakta 2972 sayılı Kanunun madde 22’ye atıf yapılmıştır. Söz konusu madde uyarınca Ekrem İmamoğlu başkan seçilmiştir. Dolayısıyla mazbata verilmesi önünde hiçbir engel yoktur.”

Kaboğlu, açıklamasında 2014’deki Ankara’daki seçimleri hatırlatarak; 30 Mart 2014 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Seçiminde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçimleri neticesinde Melih Gökçek, itiraz süreci devam etmesine karşın 5 Nisan tarihinde mazbatasını aldığını ve Yüksek Seçim Kurulu, Mansur Yavaş itirazına ilişkin kararını 9 Nisan 2014’te vererek kesin sonuçları 6 Mayıs’ta ilan edildiğini söyledi.

2972 sayılı Kanunun 22. maddesi şöyle:

“2972 sayılı Kanun Belediye başkanlıklarına seçilenlerin tespiti:

Madde 22 – Sandık kurullarınca gönderilen belediye başkanı seçimlerine ilişkin tutanaklar ilçe seçim kurulu tarafından birleştirilerek en çok oy alan aday, başkanlığa seçilmiş olur.

“Büyükşehir belediye başkanı seçimlerine ilişkin ilçe birleştirme tutanakları ilçelerden il seçim kuruluna gönderilir. İl seçim kurulu tarafından bu tutanaklar birleştirilerek en çok oy alan aday, büyük şehir belediye başkanlığına seçilmiş olur.”
******

Ekrem İmamoğlu son veriyi açıkladı!

Resmi olmayan sonuçlara göre İstanbul’un yeni belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu açıklamada bulundu. Ekrem İmamoğlu “Geçersiz oyların % 78’i sayılmış durumda. Aramızdaki fark 16 bin 380.

* Bütün oyların sayılması 238 gün sürecek!

Ekrem İmamoğlu sözlerinden satırbaşları:

Bu memlekete bedel ödetmesinler. Bu sürecin en güçlü ve inananılan kurumu YSK’ya sesleniyorum. Tarihi bir sorumluluğunuz var. Bu sorumluluğu yerine getirdiğinizde Türkiye rahatlayacak. Türkiye’de çifte standart yaratmayacak 82 milyon insanı rahatlatacak bir karar bekliyoruz.

Bu kadar önemli sürecin en sağlıklı biçimde vatandaşa ulaşması her kurumun sorumluluğu altında. AA‘yı tenzih ediyorum, uyarma gereğini bile duymuyorum. Geçersiz oyların %78’i sayılmış durumda. Aramızdaki fark 16 380. Bütün oyların sayılması 238 gün sürecek. Bu süreci talep eden kişilerin mağbuliyetlerini anlıyorum, bedel ödeyeceklerini de biliyorum ama ben halka bedel ödetmem.

Hepimizin gözü kulağı YSK‘da. Siz de kararı alırken çifte standart yaratmadan doğru bir karar verme hususunda sizden rahatlatacak bir karar bekliyoruz.

Kolay değil kaybettiniz ama demokrasi böyle bir şey. Kaybetmek de kazanmak da var. Kimse makamları öbür dünyaya götürmüyor.

Lütfen yeter artık!
Tekrar söylüyorum üzüntünüzü anlıyorum ama demokrasi tek yönlü bir yol değildir. Akıl mantık ortada. Bu süreçte kaybeden AK Parti’nin İstanbul adaylarını anlıyorum. Bedel ödeyecekler ama yapmayın. Memlekete zarar veriyorlar. Bu ülkenin güzel insanlarına sesleniyorum. Bu kadar zamandır sayıyorlar bir sorun bulamadılar. Başınızı öne eğmeyin toplumun vicdanında bu süreç bitmiştir.

Sayılarla aldatmaya çalışıyorlar.

AK Partililerin benim kazandığmın farkında olduklarını biliyorum. İnsanları kutuplaştırmanın amacı nedir. Hakkımda ağıza alınmayacak yazılar. Ben hırsızmışım. Ben iyi gönül çalarım. Oy nedir Allahın aşkına. Bugün küçük evladıma sarıldığımda dünyanın en güzel duygusunu yaşadım. Sizler de çockularınıza torunlarınıza sarılın. Normalleşin. İhtiraslarınızdan kurtulursunuz. Kimseyi nefrete itmeyin. Bu yazılar ayıptır, günahtır.

Dünyanın en güvenilir seçimi ilan ettikleri seçim bir gecede nasıl şaibeli seçime dönüştü. Bunu toplum kabul etmez.

Türikye’ye ihanete fırsat vermedik. Seçimin kaybedenleri belli. Partileri içinde bedel ödeyecekler onları anlıyorum. YSK dünyanın önünde yaşanan bu süreçte en doğru kararı vererek Türkiye’nin geleceğine dair umutları yeşerteceğinden emin olmalıyız.

7 gün 168 saattir oylar sayılıyor. Herkes sandıkların, çuvalların başında

31 Mart pazar günü saydılar, öndeyiz. 1 Nisan saydılar gene öndeyiz. 2 Nisan saydılar yine öndeyiz. 3 Nisan çarşamba şaşıracaksınız ama yine saydılar yine öndeyiz. 4 Nisan, 5 Nisan, 6 Nisan sayıldı yine öndeyiz. Bugün saydılar yine öndeyiz.

Sağdan saydılar, soldan saydılar yine öndeyiz. Üzülüyorum, bu süreçte kaybeden AK Parti’nin il teşkilatını anlıyorum, bedel ödeyecekler. Genel merkezdeki arkadaşları da anlıyorum, bedel ödeyecekler. Ama yapmayın ülkeye, memlekete zarar veriyorsunuz.

Eğemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Artık vicdanların titrediğini,

  • kaldırımlarda insanların ağladığını duyuyorum

Girdiğiniz yol doğru bir yol değildir. Akıl, vicdan ve sağ duyularına sesleniyorum yanlış yapıyorsunuz. Devleti yöneten herkese sesleniyorum. Lütfen sürece katkı sunun. Ben İstanbul’u çok iyi yöneteceğim. Sayın Cumhurbaşkanı ile çok iyi anlaşacağım, göreceksiniz. Ben bu şehri barıştırmaya geliyorum.

Ben 40 haneli köyde büyüdüm. Bizim bu ülkeye borcumuz var. Sayın Cumhurbaşkanına çağrımı tekrarlıyorum. Sayın Cumhurbaşkanını da bu kaybeden zümre meşgul etmesin. Bu ülkenin başka sorunları var ekonomi gibi bunlara yoğunlaşsın.

Yormayın bu memleketin 16 milyon insanını. Sevgi kazanacak arkadaşlar. Gündemi kararlı şekilde takip edeceğim.

Kaboğlu, Anayasa’ya aykırılıklar zinciri yaşandığını belirtti…

24 Haziran hakkında bir rapor hazırlayan CHP’li Kaboğlu, Anayasa’ya aykırılıklar zinciri yaşandığını belirtti…

Cumhuriyet’ten Mahmut Lıcalı’nın haberine göre Kaboğlu, daha önce CHP’li milletvekillerine anayasa değişikliği hakkında yaptığı sunumu gelen sorular ve yapılan katkılar eşliğinde gözden geçirerek 22 sayfadan oluşan bir rapor haline getirdi. CHP’li milletvekillerine dağıtılan rapor toplam 5 bölümden oluşurken, yaşama geçen yeni anayasa kapsamında TBMM’nin yetkileri, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri gibi konularda bilgilendirmeler yapıldı.

Raporda, yeni anayasayla kural koyma yetkisinin TBMM’ye aidiyeti ilkesinin devam etmesine karşın yasa ve Cumhurbaşkanı kararnameleri (CBK) arasında belirsiz ve gri alanlar bulunduğu ifade edilerek, CBK ile yapılacak düzenlemeler ile TBMM’de yapılacak yasalar arasındaki ilişki konusunda şu değerlendirme yer aldı:

CBK yoluyla yapılabilecek düzenleme alanı çok geniş ve yürütmenin yetki alanını aşıyor olmakla birlikte, CBK karşısında TBMM’nin belirleyici konumunu gözardı etmemek gerekir. TBMM, bir yandan CBK ile yapılan düzenlemeleri hukuken çerçeveleyebilir, öte yandan Anayasa Mahkemesi’ne başvuru ile yargısal denetim yolunu işletebilir.”

CBK’nin konu bakımından sınırlı bir yetki olduğu belirtilen raporda, Cumhurbaşkanı’na doğrudan seçimle verilen görev ve yetkinin kural koymak değil, kuralları uygulamak olduğu belirtildi.

Kaboğlu raporunda, CBK’nin yasa ile yarışan bir düzenleme olmadığına, tüzük yerine geçen düzenleyici bir işlem kategorisinde olduğuna işaret ederek, “Özetle CBK yasaya aykırı olamaz. Bu yoruma göre “anayasa, yasa, CBK’ biçimindeki normlar hiyerarşisi bozulmamış oluyor” dedi.

Raporda Osmanlı döneminden başlayarak Türkiye’deki anayasa değişiklikleri hakkında tarihsel süreçlere değinilerek, her bir anayasa değişikliğinin önceki anayasa hükümlerine bir tepki olarak ortaya çıktığı ancak 16 Nisan referandumuna konu olan anayasa değişikliğinin tepki özelliğini de aşarak uzun erimli anayasal kazanımları inkâr anlamına geldiği değerlendirmesi yapıldı. 16 Nisan’da kabul edilen düzenlemenin ‘Türkiye Anayasa Tarihi’ne yabancı olmakla birlikte kanun kavramını da parçaladığına dikkat çeken Kaboğlu, bir

  • anayasaya aykırılıklar zincirinin ortaya çıktığını

belirterek, “Bu nedenle son dört ay, son dört yıldır tanık olduğumuz anayasal bilgi kirliliği ile anayasasızlaştırma sürecinin çok daha belirgin bir hale geldiğinden söz edilebilir” görüşünü dile getirdi.

İÇ TÜZÜK ÖNEMLİ

Raporda, CHP’nin bundan sonra izlemesi gereken politikalara ilişkin değerlendirmeler de yapıldı. Anayasasızlaştırma sürecine karşı TBMM’de bilinçli bir mücadele verilmesi gerektiği belirtilen raporda, iç tüzük çalışmalarının bu doğrultuda çok önemli olduğu kaydedildi. Kaboğlu, raporunda şu görüşleri ifade etti:

“CHP olarak anayasa ve iç tüzük tarafından tanınan bütün olanakları zorlayarak, bilgi temelinde yasama işlevini sürekli öne çıkarmak gerekir. (…) Hedef kuşkusuz anayasal mirası yeniden kazanmak olmalı, bunun için güçlü bir anayasa siyasetine ihtiyacımız var. Anayasanın araçsallaştırılarak istismar edildiği, ihlal edildiği ve anayasa suçu işlemenin alışkanlık haline getirildiği, adeta anayasanın unutturulduğu bir ortamda anayasa gündemi oluşturmak kolay değil ama gerekli. Bunun için muhalefet partileri mümkünse birlikte anayasa siyaseti oluşturmak durumundadır.”

2007-17 ekseninde anayasal düzenin nasıl ortadan kaldırıldığının belleklerde canlı tutulması gerektiği ifade edilen raporda,

  • “Yıkım anayasa yoluyla gerçekleşti. Kurtuluş ve kuruluş diyalektiği ancak anayasa yolu ile sağlanabilir. CHP için anayasa gündemi gelecek kuşaklara karşı tarihsel bir sorumluluktur”

denildi. (Yeniçağ: ‘Anayasa’ya aykırılıklar zinciri yaşanıyor!’)