Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

Bayrak_dalgalananATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı,
ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   
facebook.com/profsaltik,
twitter: @profsaltik 
CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_22._yil
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır.
Sitemizden, kaynak gösterilmesi koşulu ile alıntı yapılabilir.

Darbelere karşı tam demokrasi

Türkiye iki yıl önce bugün, dış destekli FETÖ’nün kanlı darbe girişimi ile sarsıldı. FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’da başlattığı ve 249 kişinin yaşamını yitirdiği darbe girişimi, yurttaşların sokakta direnişi ve cuntacıların TSK’den umdukları desteği bulamamaları sayesinde bastırılabildi. Cunta girişimi en büyük zararı ise Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine verdi. Darbe girişiminin üzerinden iki yıl geçmesine karşın FETÖ’nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı. Siyasi ayak ortada kaldığı gibi, darbe gerekçesiyle ilan edilen OHAL’de, darbe karşıtlığı bilinen on binlerce muhalif işlerinden edildi, gazeteler, dergiler, TV-radyolar kapatıldı. Darbecilerin hedefindeki TBMM ise OHAL koşullarında yapılan düzenlemelerle yetkisizleştirildi, göstermelik oldu.
  • 20 Temmuz 2016 AKP Darbesi, OHAL altında 2 yıl yoğun sürdürüldü.
  • 15 Temmuz Darbe girişimi haber alındı; önlemi alındı ve kontrollü olarak oyun oynandı..
    Allahın lütfu” olarak tanımlanıp, 20 Temmuz darbesi ile Devlete tümüyle el kondu.
  • Yetmedi, 24 Haziran 2018 seçimi sonrası AKP’nin yeni bir Cumhuriyet karşıtı darbesi ile yüzyüzeyiz. Ülke, önceden hazırlanmış, yağmur gibi gelen CB Kararnameleriyle = Zamane fetvalarıyla, demir yumrukla adeta yerle bir ediliyor. Hukuk devleti bitti! Mutlak Saltanat!
    *****
    HUKUKSUZ CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİ ÜZERİNDEN YAPILMAK İSTENEN NEDİR??
Hedef 2023.. Ancak başaramayacaklar; Türkiye demokrasisi direnecek!
Dolar 4,80 TL.. Adım adım IMF ile yeniden “stand by”a mı sürükleniyoruz?
Hani Türkiye 23,5 milyar $ borcu IMF’ye ödemiş hatta borç vermişti Erdoğan’a göre?!
Mr. Mehmet Simsek‘i Kabine’den dışlamanın faturası da mı eklendi sırtımıza??
Devletin tüm hazine ve maliyesini damada bırakmak küresel sermaye için de risk değil mi?

  • Devletin Hazinesi ve Maliyesini “birlikte” damada teslim eden anlayış, ancak kokuşma ve yıkım doğurabilir. Siyaset etiği mi dediniz? Hadi canım! Batı riski gördü ve döviz uçuyor.
  • Yandaş basın ve ilgililer “Doların ateşi düşmüyor..” diye utanmadan yalan söylüyor..
  • – Türkiye’de Siyasal İslam, Batı desteğinde, içerideki işbirlikçiler ve seçim oyunlarıyla,
    cebren ve hile ile iktidar olmuştur.
    – Erdoğan, kendince post-modern imparatorluğa yönlendirilmiştir..
    – Çıplak söyleyelim : Bu proje, Batı’nın Erdoğan’dan kurtulma planının HIZLANDIRILMASIDIR! Kimse duyduk – duymadık demesin..
    Özellikle Erdoğan ve müritleri! Ama bedeli Türkiye ödeycek.
    – Bu tasarım, Türkiye gibi ağır hastalıklı ekonomisiyle, orta boy bir ülkede yürümez!
    Ayrıca Dünya imparatorluğu da çatırdıyor ve dünya çok kutuplu küresel yönetime geçiyor..
  • Bu bir küresel politik kara deliktir ve oyuncularını, başta Erdoğan = AKP’yi yutacaktır.
    devamı…
    Küresel sistem, Türkiye’yi “tek elden” yönetmek istemektedir ve gereği yapılmıştır.
    Bakanlar Kurulu = Türkiye Anonim Şirketi Yönetim Kurulu; CEO : İmparator Başkan R.T. Erdoğan..
    *****
    Görülmeli ki; Türkiye, 1876 gerisine savrulmuştur. Erdoğan’ın yetkileri 2. Abdülhamit’te bile yoktu ve günümüz dünyasında da birkaç çağdışı rejim dışında yoktur.. Sorun budur ve bu çarpıcı gerçekle yüzleşmek zorunludur. Ne var ki bu deli gömleği Türkiye’ye 1-2 değil birkaç numara dar gelir.. Yürütemezsiniz efendiler, dayatamazsınız.. Yaşamın doğasını zorluyorsunuz.
    – Her ne denli küresel dinamikler “şimdilik” bu tasarımı yaşama geçirebilmişlerse de, mizansen zamanın ruhuna uygun değildir. Anadolu insanı artık tebaa – kul ve “padişahım çok yaşa” deme aşamalarını çooook gerilerde bırakmıştır.
    – Bu topraklarda demokratik – laik – özgürlükçü – bilimsel akılcı – adil…. bir düzenin yaşam kültürü mayası kökleşmiştir, insanımız artık “sürü” değil, başı dik özgür, Cumhuriyet yurttaşıdır.
    Yaşananlar politik – tarihsel, özgün bir anomalidir, dolayısıyla konjonktüreldir ve aşılacaktır. Dünya, temsili demokrasiyi bile geride bırakıp teknolojinin de katkısıyla doğrudan demokrasiye koşarken, Anadolu’da tam da tersini sahnelemenin nasıl bir rasyoneli ve kaldıracı olabilir ki??
    – Göreceksiniz, göreceğiz, görecekler.. Toplumun yarıdan çoğu gerçekte bu yıkıma karşı!
    Gerçekte bunca şaşaa, tantana, mide bulandıran görgüsüzlük, israf.. yıkıma şal örtmek için!
    – Uğruna savaşıma (mücadeleye) devam; son sözü elbette her zaman direnenler söyler.
    – Taa 12.12.2016’da yazmıştık, okumak için üstünde tıklayınız :

Erdoğan’ın 3. Abdülhamitleşmesine “ne yazık ki” (!) zamanın ruhu elvermiyor..

Aydin’in_acul_saati_ile_Homo_Sapiens’in_politik_matürasyon_saati

Erdoğan gerçekte “topal ördek” tir..

SEÇİM MATEMATİĞİ A-NORMALDİR; AKIL DIŞI BİR KURGU – SONUÇ MUDUR? 

BU BİR DARBEDİR. DİRENİLMEZ İSE BAŞARIYA ULAŞACAKTIR.
Haksızlığa, Hukuksuzluğa Direnmek İnsanlıktır, Onurdur.
(Erol Güçlü, Avusturya ADD onursal bşk.)
  • Türkiye bu “lanetli parantezi” de kıracak. Tarihin tekerleği asla geri döndürülemeyecek!
    Mart 2019’da yerel seçim var öne çekilmezse. Bu anormal – anomalili rejim 21. yy’da yürütülemez!
  • CHP bu geçici süreçte öncü – motor olmak zorunda.. Hızla toparlanmalı ve silkinmeli,
    iç çekişmeleri bırakıp, Kılıçdaroğlu’na vefa ile, Truva atlarını tasfiye ederek.. 
  • 6 Ok” un büyülü rotasına girin, orada toplanalım yeniden! TAMAM mı!?
  • Her şey Türkiye için, insanımız için – insanlık için ve yolumuz AYDINLIK! 
  • KURTULUŞ KATIKSIZ “6 OK” !

    Sevgi ve saygı ile. 15 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com   www.ahmetsaltik.net

Önceki yazılarımızdan   :
2017 yılı çalışmaları dosyamızı ve yıl içinde sitemizde yayınlanan 58 makalenin listesine ve erişkelerine ulaşmak için: http://ahmetsaltik.net/2017/12/31/2017-yili-calismalarimiz/

20 yıl önce ADD Edirne Şb. Bşk. iken FETÖ için yaptığımız uyarı: 
Bir devlet, maskeli düşmanlarını kendi eliyle böylesine onurlandırırsa, 
acı sonuçlarına da günü geldiğinde katlanmaktan kaçınamaz.

Sitemizde yayınlanan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi
Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim

“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” Nazım HİKMET

7 Temmuz 1980.. 38 Yıl Sonra; Şehit Edilen Babamızı Anıyoruz…

7 Temmuz 1980.. 38 Yıl Sonra;
Şehit Edilen Babamızı Anıyoruz…

 

Dostlar,

Bu gün 7 Temmuz 2017..
(Önceki yıldönümlerinde yazdıklarımızın güncellenmesidir.)

Ailemizin başına gelen bir yıkımın (felaketin) 38. yılı..
Hoşgörünüzle bu konuyu biraz yazmak istiyoruz.
Kendi özelimizle sizleri meşgul etmek aklımızdan geçmiyor. Ancak insanların belli yaşantı deneyimlerini paylaşmasında yarar olmalı. Üstelik ortak toplumsal kökenleri olan bir acı süreç ve aradan 38 koca yıl geçtiğine göre, duygusal tonlamaları da sanırız -büyük ölçüde- dizginleyebiliriz.
****
7 Temmuz 1980.. Sıcak bir yaz günü ve Türkiye doludizgin 12 Eylül darbesine sürüklenmekte. Adeta eğik düzlemde, ülke tanımlı – kurgulanmış bir hedefe kayıyor. Ülkenin birçok yerinde sıkıyönetim var ama her gün “ortalama” (bu sözcüğü böylesi bir bağlamda kullanmak zorunda kalmak ne acı değil mi!?) 20 (yirmi!) dolayında insanımız ölüyor, öldürülüyor!

TRT’nin siyah-beyaz ekranları ve gazeteler, dergiler.. kan – revan dolu..
Sunum çerçevesi ise tek tip (klişe) : ….. yerde çıkan sağ – sol çatışması”nda
şu sayıda insan öldü, bu sayıda insan yaralandı..
Ne mal güvenliği var ülkede ne de can!
Toplum şaşkın, ağır gerilim altında, neredeyse “öğrenilmiş çaresizlik / pes” sendromu (learned helplesness syndrome) içinde “pes” eşiğinde.. Kendince savunma önlemleri almaya bakıyor.. Kentler – kasabalar – kırsal.. bölünmüş ve “kurtarılmış bölgeler” ilan edilmiş. İnsanlar savunma amaçlı silahlanıyor..
*****
Biz o tarihlerde Hacettepe Tıp Fakültesi’nde Toplum Hekimliği (sonra YÖK düzeninde Halk Sağlığı oldu) Bölümü’nde Tıpta Uzmanlık Eğitimi alıyoruz.. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdiğimiz 15 Haziran 1977 sonrası Elazığ / Keban’da 1 yılı aşkın süre SSK hekimliği yapmış ve uzmanlaşma kararı vererek adını andığımız Bölümün asistanlık sınavlarını kazanmış, 11 Kasım 1978’de ihtisasa başlamıştık.

Bölümümüzü ve Dalımızı aşkla seviyorduk. Daha 1971’lerde Hacettepe Tıp’ta 1. sınıf öğrencisi iken Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK’i tanımış ve O’ndan Toplum Hekimliği dersleri almaya başlamıştık. Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Fişek, bize sağlık ile sosyo-ekonomik etmenler arasındaki köklü, kapsamlı ve çarpıcı ilişkilerden söz ediyordu ustalıkla.. Üstelik bu ilişkiler neden-sonuç ilişkileriydi ve geleceğin çağdaş hekimleri ve tıbbı salt fiziksel – biyolojik – kimyasal nedenlerle uğraşmakla kalmayıp; sağlık sorunlarının asıl – altta yatan sosyal – kültürel – ekonomik nedenleriyle uğraşmalıydı, uğraşacaktı.

Bu Fakültede (Hacettepe) Tıbbiyenin ilk 2 yılını okumuş (İngilizce hazırlık sınıfından sınavla bağışık olmuştuk) ve İstanbul’daki ailemizin yanında olmak için İstanbul Tıp Fakültesi’ne 3. sınıfta yatay geçiş yapmıştık. Yeniden ayrılmak zorunda kaldığımız Fakülte’ye, Nusret hocaya, Bölüme.. üstelik asistan hekim olarak dönmüştük. İşimizi çok seviyor ve gelecekte ülkemiz halkının sağlığına kapsamlı katkılar verebilmeyi umuyorduk. Uzmanlık eğitimimizin 1 yılını örnek Eğitim ve Araştırma Sağlık Ocaklarında geçirecektik. Bu bağlamda Çubuk ve Etimesgut’ta Sağlık Bakanlığı ile Hacettepe Üniversitesi protokol yapmıştı ve bunlardan biri de Eskişehir yolu 28. km’deki Yapracık Köyü Sağlık Ocağı idi. (Bu köy, günümüzde artık Bütünşehir Belediye Yasası bağlamında Ankara’nın bir mahallesi!)

Bu Sağlık Ocağı’nda, 38 yıl öncenin “tam anlamıyla köy koşullarında” yaşıyorduk. Lojmanımız köyde idi, kömür sobalı idi ve hastane acil nöbetlerimiz ile Cuma öğleden sonra eğitim amaçlı Ankara toplantıları dışında hep (7/24!) köyde kalmak zorunda idik.

Günümüzde Ankara’nın en gözde mahallelerine dönüşen Ümitköy, Dodurga, Çayyolu, Aşağı Yurtçu, Yukarı Yurtçu, Türkobası, Alacaatlı, Ballıkuyumcu… bizim toprak damlı köylerimizdi!

Oralara kapsamlı 1. Basamak (hastaneye yatmadan) sağlık hizmeti sunuyorduk .. Gece – gündüz şevkle çalışıyorduk. Bölgede Brusella hastalığı yaygındı. Pendik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü‘nden kendi olanaklarımızla anti-serum getirtmiştik; köylerde hastalardan kan alıyor, “el santrifüjü” ile çevirerek serumunu ayırıyor ve oracıkta lam üzerinde mikroskopla aglütinasyon bakarak Brusella’nın laboratuvara dayalı yarı-kantitatif tanısını (titrasyon yapmadan) koyuyorduk. Günümüz sağlık çalışanları bu yaşantıya, deneyime inanmakta zorluk çekecekler eminiz ama, gerçek bu!
*****
Böylesine çoook yoğun bir koşuşturma gününün (7 Temmuz 1980, Pazartesi) ardından birkaç saat da okuduktan ve Uzmanlık tezimiz üzerinde çalıştıktan sonra (Köylerimizde 30+ Yaşta Koroner Kalp Hastalığı Araştırması İzleme Araştırması-3) gece yarısı sonrası yorgunlukla yatmıştık.. Önce kapı, hemen ardından pencere camı şiddetle vurulmaya başladı, kalktık. Alışkındık, acil hastamız olmalıydı. Evimizde sabit telefon (elbette cep telefonu da!) yoktu! Ancak bu kez öyle değildi.. Karşımızda kayınbiraderimiz duruyordu ve yüz ifadesi çok hüzünlüydü. Ne olduğunu ağzından zorlukla aldık..

Babamız.. İstanbul’daki Emniyet Başkomiseri babamız Halis bey vurulmuştu!
Kayınbirader, sonuca ilişkin ipucu vermiyordu.. “Herhalde ölmüş??..” diyordu.

Doğallıkla biz de vurulduk! Karahaber ertesi güne kalmamış, yedivermişti. birkaç saatte. Hemen yola koyulmamız gerekiyordu. Ülkede akaryakıt kıtlığı vardı. 10 yaşındaki arabamızın bagajına 20 Lt benzin bidonunu da koyarak (ne büyük risk!) İstanbul yoluna koyulduk. Otoyol yoktu elbette.. 2-3 şerit karşılıklı trafik, bölünmemiş yolda akıyordu. Sağlık Ocağımızın usta şoförü Ömer, sağ olsun direksiyonu bize bırakmadı. Sabahın köründe Bahçelievler’deki evimizin kapısına vardık.. Cenaze evi idi hanemiz.. Işıklar yanıyor ve bir kalabalık deviniyor, insanlar vekarla acılarını yaşıyordu. Annemiz, 19 yaşında İstanbul Hukuk 1 öğrencisi kız kardeşimiz ve 23 yaşında Cerrahpaşa’dan 1 aylık mezun Hekim erkek kardeşimiz ve 27 yaşında 3 yıllık hekim, biz…

47 yaşındaki (1933 Hozat doğumlu) canımız babamızı, “anarşi” dedikleri canavar bizden vahşice koparıp almıştı. Şimdilerde “anarşi”ye terör, “anarşit”lere (!) de halkımız “terörist” diyor. Ölçüsüz bir acı içimizi kavuruyordu.. Bir yandan da zorunlu formaliteler vardı yürütülecek.
Evin abisi bizdik ve yük, tüm ağırlığıyla boynumuzda idi.

Babamız Emniyet Başkomiseri Halis Zeki Saltık, Sirkeci’de bir işyerinden haraç almak için gelen “örgüt” elemanlarıyla çıkan çatışmada tuzağa düşürülerek 7-8 kurşun yemiş, oracıkta kanamadan yitirilmişti. Otopsiden cenazesini aldığımızda teni kireç rengiydi.. Abondan (yaygın, şiddetli) iç – dış kanamadan gitmişti. Polis şehitliğine değil, Topkapı – Çamlık mezarlığına gömdük O’nu..

İl Emniyet Müdürü (Şükrü Balcı), Siyasi Şb. Müdürlerinden Elazığ’lı Mehmet Ağar, savcı, Vali (Nevzat Ayaz), Garnizon komutanı tümgeneral.. görüştüğümüz yetkililerdi. Katiller kaçmıştı, ellerinden geleni yapıyorlardı yakalamak için.. Sonra bu örgütün Dev-Sol olduğu bize söylendi. Yıllar sonra birileri de yakalanmıştı. Davaya karışmacı (müdahil) olduk. Ancak ilerleyen zaman, bizde bu sanıkların katil olup-olmadıkları hakkında ciddi kuşku uyandırdı ve davadan çekildik. Suç birilerine yıkılacak mıydı? Biz de suçlular cezasını buldu diye bir parça teselli mi bulacaktık? Bu da olmadı.. Kamu davası sürdü…
*****
Bir kez daha Hacettepe’den ayrıldık ve yine İstanbul Tıp Fakültesine yatay geçiş yaptık. Annemizin – kardeşimizin evine yakın bir ev kiralayarak kendimizce aileye göz – kulak olmaya çabaladık. Annemiz yıkılmıştı ve çok derin bir yas yaşıyordu. Bu koyu yası, hemen hemen ölene dek 13 yıl sürdürdü, çıkamadı… Biz uzmanlık eğitimimizi tamamladık ve Toplum / Halk Sağlığı dalında uzman hekim olduk. Yeniden Üniversiteye akademik kariyere zorlukla (yargı kararıyla!) dönene dek 6,5 yıl Elazığ’da çalıştık. Oysa Hacettepe’de kalabilseydik, Uzman olduktan sonra hemen akademik kariyere devam olanağımız olabilirdi.. İlerleyen yıllarda kız kardeşimiz hukuk eğitimini tamamladı ve avukat oldu.. Ortanca erkek kardeşimiz de İç Hastalıkları dalında uzman hekim oldu.
*****

 Halis Zeki SALTIK ( Başkomiser )

17.06.1933 AFYON KARACA doğumlu 15738 sicilli Başkomiser Halis Zeki SALTIK 07.07.1980 tarihinde İSTANBUL’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Bakırköy Emniyet Amirliği kadrosunda görevli iken, bir konunun takibi için Eminönü İlçesi Sirkeci’de bulunan otomotiv firmasında bulundukları sırada bu firmadan haraç isteyen şahısların yaptıkları silahlı baskın sonucu vurularak şehit olmuştur. Naaşı AFYON  ÇAY ÇAMLIK SALTIK AİLE MEZARLIĞIN’ dadır.

Yukarıdaki fotoğraf ve bilgiler İstanbul Emniyet Müdürlüğü web sitesinde yer alıyor..
(https://www.iem.gov.tr/iem/index.php?menu_id=26&detay_id=39, 07.07.2014).
Yanlışları var… Doğum tarihi 17 değil 16 Haziran 1933.. Doğum yeri Afyon değil Tunceli – Hozat Karaca köyü ve naaşı Afyon’da değil İstanbul Topkapı – Çamlık mezarlığında..

Babamız Halis bey, 1938 Tunceli olaylarında 5 yaşında iken annesini yitirmiş (öldürülmüş!); kendisi, babası ve 2 abisi ölümden kurtularak Afyon’da zorunlu oturmaya (ikamete, sürgüne) yollanmıştı. Oysa bizim Saltık ailesi hiçbir olaya / suça bulaşmamıştı 1937 ve 38 Dersim karmaşasında.. Babamız sürgünde, olağanüstü güçlükler içinde ancak ilkokulu bitirebilmiş, bir meslek ve iş edinememişti. “Sürgün” yılları bitince (İnönü affıyla) Elazığ’a dönmüş, sürgünde tanıştığı kendisi gibi sürgün annemiz ile 19 yaşında (1952’de) evlenmişti. Biz ilk çocuk olarak 14.11.1953’te dünyaya gelmiştik. Kahvelerde çaycılık yaptığını anımsıyoruz 6-7’li yaşlarımızda. Elazığ’da bir kerpiç evde kirada, çok yoksul yaşıyorduk. Şeker fabrikasında 10 (on) TL gündelik ile mevsimlik işçilik yaptığı da belleğimizde. Derken İzmir’e Polis Okulu’na eğitime gitti 1960 gibi.. 6 ay okudu, aksilikler (?!) oldu başarılı ol(a)madı.. Bu arada ailemizin geliri de yoktu… Çok zor günlerdi. 2. kez bu kursa gitti ve 1961’de Polis Memuru oldu! Biz de Elazığ’da İlkokula başlamıştık..

Gaziantep’e tayin edildik. Trenle bu kente geldik 1960 kış başlarında. Tüm ev eşyamız bir taksiye, bagajına sığdı! 1-2 “denk” ve birkaç tahta bavul.. Bir de ortanca kardeşimiz vardı 1957 doğumlu Ali Haydar.. Çok mütevazi bir ev kiraladık ve biz ilkokula, Kayacık İlkokulunda devam ettik (sonraları Fatih Sultan Mehmet İlkokulu adını aldı, sanırız şimdi yok??..) 1961 sonlarında kız kardeşimiz Hülya doğdu.
*****
Bu kentte 9 yıl kaldık. Van’a, “Şark hizmeti” ne tayin olunduk. 2 yıl da orada kaldık, biz Van Atatürk Lisesini bitirdik ve Hacettepe Tıp Fakültesini kazandık. Bu 2 yılda babamız, dışarıdan Ortaokul bitirme sınavlarına devam etti ve diploma aldı. O’na, A4 daktilo kağıdını 4’e bölerek daktilo ile ders notları çıkarıyorduk, cebine koyuyor ve okuyordu her fırsatta.. 2 küçük kardeşimizin eğitimine destek oluyor ve hiçbir dersane desteği olmaksızın, Van Atatürk Lisesi’nin onca yetersizliği içinde, zorlu Üniversite sınavına hazırlanıyorduk. Yazları da aile bütçesine katkı için çalışıyorduk (gezgin satıcılık vs.).

Babamız, epey emekle edindiği Ortaokul diploması sayesinde Komiser Yardımcısı olabilmek için eğitim alma olanağı sağladı. İstanbul’da 6 ay eğitime alındı ve tamamlayarak Komiser Yardımcılığına terfi etti! Bu kez, 2 yıl Şark hizmetini tamamlamak üzere Artvin’e tayin edildi. O arada biz de Ankara Tuzluçayır’da bir gecekonduda yaşamaya başlamıştık ve Hacettepe Tıpta 1. yıl eğitimimiz sürüyordu. Artvin sonrası İstanbul’a atandı babamız ve evi de oraya taşıdı. Biz Ankara’da yurtlarda kaldık tıbbiyenin 2. sınıfında. Birçok nedenle zorlanıyorduk; 2. sınıfı bitirince İstanbul Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yaptık.. (Merhum Dekan, sonra Rektör Prof. Dr. Haluk Alp ve Doç. Dr. Uğur Hacıhanefioğlu empatik destekleri için sağolsunlar..)
*****
15 Haziran 1977 günü İstanbul Tıp Fakültesi’ni tam zamanında bitirdik ve mezuniyet belgesini alıp bir zarfa koyarak, 44. doğum günü olan ertesi gün, 16 Haziran 1977’de kendisine “armağan” olarak sunduk. Yaşamında bu denli sevindiğini görmemiştik. Dünyalar O’nun olmuştu. O, tüm çabasına karşın okuyamamıştı.. Her fırsatta bize “Ceketimi satar sizi okuturum, yeter ki okuyun..” derdi adeta ricacı bir tonla.

Yaşamla boğuşa boğuşa Başkomiserliğe dek gelmişti babamız Halis Zeki Saltık. Mesleğinde çok başarılı idi ve çevresinde çok seviliyordu, saygındı. Yaşam ve neşe doluydu, sağlıklıydı. 2 oğlunun tıp doktoru olduğunu görmüştü. Kızı da Hukuk öğrencisi idi. Övünç doluydu göğsü.
5 Ekim 1979’da 2 oğlunu da aynı gün evlendirmişti! 50 yaşına doğru emekli olmayı ve ticaret yapmayı kuruyordu. Çevresinde herkese çok yardımcı oluyordu..
*****
12 Mart’ın (1971…) sancılı günlerinde ”anarşit” (!) Ulaş Bardakçı’yı yakalamışlardı bir operasyonda. Kimi polis arkadaşları, “Bu …..’yi salalım, kaçıyordu diyerek arkadan vuralım..” derler. Babamız tüm gücüyle karşı koymuştu. Polis olarak onların görevi yargısız infaz değil, yakalayarak adalete teslim idi.. Hep anlatırdı bunu.. ve daha nicelerini..

Hiç torun göremedi.. 2 oğluna aynı gün çifte nikah yapmıştı ama 9 ay sonra
bir 7 Temmuz (1980) günü akşam saatlerinde görevi başında şehit edilmişti..
*****
Dostlar..

İşte ailemizin acılı – tatlı serüveni ya da öyküsü özetle böyle.. Ders ve ibretlerle dolu bize göre.. Eminiz ki, emperyalizmin pençesinde kıvrandırılan bir ülke olarak Türkiye’mizde nice daha acı yaşam öyküsü vardır.. Keşke onlar da yazılsa ve okusak, paylaşsak. Belki bu çoook acılı öyküler bizi biraz daha insanlaştırır ve asıl büyük fotoğrafı görerek birbirimizle uğraşmak yerine, hep birlikte emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini ülkemizden kovmak için kol kola, omuz omuza ve yürek yüreğe, akılla, bir kurtuluş savaşı vermeye koyulurduk..

1920’lerde Yüce ATATÜRK‘ün dava ve silah arkadaşlarının öncülüğünde tüm ulus (topyekun), 7 düvele karşı yaptığımız gibi..
****
Bize elveren herkese şükranla..

Tüm şehit – gazi – ölmüşlerimizi özlemle, saygıyla anıyoruz.

Bu tür acıların olmadığı – en az olduğu bir toplumsal düzenin olanaklı olduğunu çok iyi biliyor ve onu da çok özlüyor; uğrunda çoook çaba harcıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 08 Temmuz 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Not    : Yazının ilk pdf biçim için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayınız..

7_Temmuz_1980-7_Temuz_2014

ŞEHİT HALİS ZEKİ SALTIK CADDESİ
Edirne Tabip Odası’nın önündeki cadde..
Biz Edirne’de yaşarken, Şehidin büyük çocuğu olduğumuz için bu kentte adını yaşatmak üzere bir Caddeye adı verildi babamızın.. Teşekkür ederiz ilgililere.

SEHIT_HALIS_ZEKI_SALTIK_CADDESI

 

Sayıştay raporu Şehir Hastanelerinde büyük soygunu ortaya koydu

Sayıştay raporu Şehir Hastanelerinde büyük soygunu ortaya koydu

http://haber.sol.org.tr/emek-sermaye/sayistay-raporu-sehir-hastanelerinde-buyuk-soygunu-ortaya-koydu-240428 01.07.2018
Heyet başkanının görevden alınmasına yol açan Sayıştay raporu Şehir Hastaneleriyle nasıl bir ‘soygun mekanizması’nın çalışmaya başladığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. soL raporun tamamına ulaştı. Yüklenici firmalar tüm kur riskini kamuya yansıtmakla kalmıyor, kur riskine konu olmayan yatırım tutarları için de devletten fark alabiliyor. En büyük gelir kalemini oluşturan ‘kira ödemeleri’nde sözleşme tadilatlarıyla her dönem bir önceki dönemin üzerinde döviz gelirinin garanti altına alındığı görülüyor.
soL, inceleme yapan heyet başkanının görevden alınmasına yol açan Sayıştay raporuna ulaştı. “Türkiye Kamu Hastaneleri Denetim Raporu”ndaki en çarpıcı bulgular Şehir Hastaneleri hakkında. Varlık ve yükümlülüklerin hatalı muhasebeleştirilmesi, ödemelere ilişkin detayları barındıran sözleşme eklerinin bulunmaması, heyete iletilen sözleşmelerle birebir hastanelerde uygulanan sözleşmeler arasında önemli farklılıklar olması, yüklenici firmalarla kamu idaresi arasındaki uyuşmazlıklarda hukuki işlemler için Londra’nın tarif edilmesi gibi bir dizi önemli bulgu içinde en kritik görünen “kira bedeli” ve “hizmet ödemeleri” hesaplamalarına ilişkin yapılan değişiklikler. Bugün bu başlıklardaki bulgulara yer vereceğiz.

ŞEHİR HASTANELERİNE İLİŞKİN BAŞLICA BULGULAR

  • Hizmete giren Şehir Hastanelerine ait varlık ve yükümlülüklerin kayıt edilmemesi, kira ödemelerinin hatalı muhasebeleştirilmesi.
  • Hizmete giren Şehir Hastanelerine ait sözleşmelerde atıf hataları ve mahiyeti belirsiz hükümlerin bulunması: Özellikle ödemelere ilişkin detayların yer aldığı ek maddelerin bulunmaması ya da heyete verilen sözleşme eklerinde yer almaması vurgulanıyor. Burada en önemli konu olarak “öğrenme dönemi” olarak adlandırılan ilk 6 ayda, yüklenici firma hatalarından kaynaklanacak olumsuzluklardan kamuyu korumak için getirilen maddelerin uygulanmamasına yönelik “revizyonlar”a atıf yapıldığı, ancak bunların mahiyetinin belirsiz olduğuna dikkat çekiliyor.
  • Şehir Hastanelerine ilişkin ihaleler bitip sözleşmeler imzalandıktan sonra sözleşmede, sözleşme eklerinde ve sözleşme bedelini oluşturan unsurlarda yapılan değişikliklerin yetkili makamlar tarafından yapıldığının ve usule uygunluğunun tespit edilememesi: İdare tarafından, denetim ekibine teslim edilen şehir hastanesi sözleşmeleri ile uygulamadaki sözleşmelerin birbirinden farklı olduğu, mahallinde yapılan denetimlerde tespit ediliyor.
  • Döviz kuru sepetindeki artışın Şehir Hastanelerine ilişkin kullanım bedeli hesabına yansıtılmasında belirsizlik olması: Kamu-özel işbirliği projelerine yönelik düzenlemeler ve ilk sözleşmelerde yer alandan farklı biçimde kur artışının tamamen ve tüm yatırım tutarı üzerinden kamu idaresine yüklendiği saptanıyor.
  • Sözleşmelerde idare aleyhine hüküm doğuracak şekilde değişiklikler yapılması: Hizmet ödemelerinde asgari ücret artışı, enflasyondan yüksekse sadece işçilik giderleri için değil, tüm hizmet bedeli için bu oranda artış yapılması, yüklenici firmanın yatırımdaki özkaynak tutarının da kur artışı düzeltmesine konu edilmesi gibi uygulamalara yönelik “tadilat” tesbit ediliyor.
  • Kamu idaresi ile yüklenici firma arasında uyuşmazlık durumunda tahkim yeri olarak Londra’nın belirlenmesi.
  • Şehir Hastaneleri sözleşmelerinin eklerinde yer alan hükümlerden, bu hastaneleri işleten şirketlerin, yine bu projeler nedeniyle finansman sağlayıcılarına ödemekle yükümlü oldukları anapara, faiz ve benzeri giderlerin, idare tarafından, yetkisi olmadığı halde, üstlenim taahhüdünde bulunulması ve bu işlemin mali tablolara yansıtılmaması.
  • Yüklenici firmanın sözleşme hükümlerini Iihlali veya sözleşmeyi haksız feshi halinde İdare’nin, sözleşmenin erken feshiyle maruz kalınan her türlü ceza ve masrafı şirkete tazminat olarak ödemesi ve mevzuat ile getirilen özkaynak kuralının manasız hale gelmesi.
  • Fiilen şantiye halindeki alanlar için yer ve bahçe bakım “hizmet ödemesi” yapılması

HER DÖNEMİN DÖVİZ BAZINDAKİ GELİRİ BİR ÖNCEKİ DÖNEMİN ÜZERİNDE OLMALI

Sayıştay raporunda açıkça saptandığı üzere Kamu İhale Kanunu ya da kamu-özel işbirliği projelerine ilişkin diğer düzenlemelerdeki döviz artışlarında kamu idaresiyle yüklenici firma arasında riski eşit paylaşma ilkesini ihlal eden ek düzenlemeler yapıldığı, kur riskinin tamamen kamu idaresine yıkıldığı saptanıyor. Özellikle son iki yıldaki kur artışı sırasında yüklenici firmaların bu konuda baskı uyguladığı biliniyordu. Sayıştay raporuyla hem kur artışının kamunun ilgili düzenlemelerinde öngörülenden daha fazla yansıtıldığı hem de sadece borçlanma tutarını kapsamadığı, yüklenici firmaların özkaynak tutarına da yansıtıldığı büyük bir açıklıkla saptanmış.

Kamu-özel işbirliği projelerinde yüklenici firmaların dövizle borçlanacağı esas alınarak dönemsel kira bedeli hesaplamasında iki kriterin karşılaştırılması esas alınıyor. Tüketici fiyatları artışıyla üretici fiyatları artışının ortalaması, kur artışının üzerindeyse artış enflasyon kadar oluyor. Eğer kur artışı daha yüksekse, enflasyon artışının üzerine bir düzeltme çarpanı ekleniyor. “Düzeltme çarpanı” dönemler arası farkı, kamuyla yüklenici firma arasında kur riskini bölüşmeyi hedefliyor. Sayıştay raporunda başlangıç sözleşmelerinde bu şekilde yer alan hesaplamaya sonradan “…her halükarda KBD/DKRD ≥ KB(D-1)/DKR(D-1) olmalıdır” ekinin yapıldığı saptanıyor. İlgili dönemdeki kira bedelinin, döviz kuru bazında hesaplanan değere oranının, bir önceki dönemdeki kira bedelinin döviz kuru değerine oranından yüksek olmasını ifade eden bu formülasyon, döviz bazında bir önceki dönemden hep daha yüksek gelirin garantilenmesi anlamına geliyor. Raporda bunun nasıl uygulanacağının belirsiz olması ve kamu idaresinin tüm kur riskini üstlenmenin de ötesine geçen bir yük üstlendiğine vurgu yapılıyor. Çok özetle yüklenici firmalar lehine, kur riskinin ötesine geçen bir hesaplama araya sıkıştırılmış, döviz bazında gelir artışı garantilenmiş oluyor.

KUR-ENFLASYON FARKI NE OLURSA OLSUN DEVLET ÜSTLENİYOR

Aynı zamanda daha önce yönetmeliklerle belirlenmiş, döviz kuruyla enflasyon arasındaki farkın 0,25 ya da daha küçük olması durumunda kur riskinin taraflar arasında paylaşılması, 0,25’i geçmesi durumunda 0,25’in üzerindeki kısmın kamu idaresi tarafından üstlenilmesi maddesi de açıkça ihlal ediliyor.

YÜKLENİCİNİN FİRMANIN ÖZKAYNAĞININ OLMAYAN KUR RİSKİNİ DE DEVLET ÖDÜYOR

“…her halükarda KBD/DKRD ≥ KB(D-1)/DKR(D-1) olmalıdır” ifadesi aynı zamanda döviz-enflasyon farkı hesaplamasının yani kur riskinin yüklenici firmaların kullandıkları krediler oranında uygulanması gerekirken yatırım tutarının tümü için uygulanmasına ilişkin bir muğlaklık da barındırması. Sözleşmelere göre yüklenici firmalar yatırım tutarının %80’ine kadar banka kredisi kullanabiliyor, %20’lik bölümü kendi özkaynaklarıyla karşılamak zorundalar. Bu bölüm de “kur riski” hesaplarına dahil edilmiş oluyor.

Hazine garantisiyle kullanılan kredilerin kur riskine kamunun ortak olması bile başlı başına tartışılması gereken bir konuyken tamamen kamu tarafından üstlenilmesini “sözleşme tadilatları”yla sağlamak özellikle son iki yılda, devreye alınan hastanelerde nasıl büyük bir soygun mekanizmasının işlediğine işaret ediyor.

AVRO KREDİ KULLANANLARA AYRICA ZENGİN OLUYOR

Raporda sözleşmelerin uzun dönemli olması gözetilerek dolar/avro paritesindeki avro lehine değişim dikkate alınmadan, döviz sepeti bazında kur artışı hesaplaması yapılırken borcu avro olan yüklenicilerin cebine ekstradan nasıl para girdiği değerlendirmesi yapılmamış.

Devletin hem finansmanı yapan bankaların hem de yüklenici firmaların tüm yükünü üstlendiği, hatta yüklenici firmanın ekstradan para kazanmasını sağladığı Sayıştay raporunda açıkça ortaya konuyor.

HİZMET ÖDEMELERİNDE KIYAK

Raporda bir diğer konu da “hizmet ödemeleri”nde yine bir sözleşme değişikliğiyle sağlanan fayda. Yüklenici firmalar, işçilik giderleri verdikleri hizmetlerin sadece bir bölümünü oluştururken asgari ücret artışı enflasyonun üstünde olursa tüm hizmet ödemelerinde bu artıştan yararlanabiliyorlar. Örneğin temizlik hizmetlerinde giderlerde temizlik malzemeleri vb unsurlar da yer alırken asgari ücret enflasyondan yüksekse tüm hizmet ödemesinin asgari ücret artışı oranında yapıldığı saptanıyor. Özellikle 2016 yılındaki yüzde 30’luk asgari ücret artışının hizmet ödemelerinde gider artışının çok üzerinde bir artışa yol açtığı vurgulanıyor.

AÇILAN HASTANELER İÇİN YOĞUN LOBİ FAALİYETİ

Sayıştay raporundaki saptamalar, esas sözleşmeyle uygulama sözleşmeleri arasındaki farklılıklar, usulsüzlükler, sözleşme tadilatları, özellikle son iki yılda yüklenici firmalar ve bankaların en tepeden başlayarak kamuya, Sağlık Bakanlığı’na ve Kamu Hastaneleri yönetimine uyguladığı baskıların sonuçları. Hastanelerin işletmeye alınması, “modelin başarısı”na ilişkin ısrar ve karmaşık sisteme duyulan güven toplam etkisi hesaplandığında yıllık bazda milyar liralar mertebesinde kamu zararına yol açmış durumda.

İLGİLİ HABER
=============================================
Dostlar,Bu konu belki de sizleri usandırdı, yordu..
Ama ŞEHİR HASTANELERİ üzerinden halkın ve ülkenin soyulması – TALANI sürüyor..
Bunu yapan ve yaptıranlar soygun – talan yorgunu gibi hiç durmuyorlar..
Tersine; tam gaz yola devam..
Ne buyurulur bu muazzam çıkar çatışması savaşına??

İktidar sahipleri, soygunu ortaya döken Anayasal kurum Sayıştay Başkanını, gözünü kırpmadan ve gecikmeden “altar” lara (sunaklara) kurban verdi..

İktidar sahipleri, soygunu ortaya döken Anayasal kurum Sayıştay Başkanını, gözünü kırpmadan ve gecikmeden “altar” lara (sunaklara) kurban verdi..

“Holokost” un gerçek kurbanları ise tüm Türkiye emekçileri..

Cellatlarımız yerli ve yabancı sermaye + iktidar ortaklığı!

Uyan eyyyy halkım uyan derin hatta ölümcül gaflet uykusundan..

Sevgi ve saygı ile. 01 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Aşı Karşıtlığı

SAĞLIK YAZILARI / DR. CAVİT IŞIK YAVUZ

Aşı Karşıtlığı

Ülkemizde de aşı yaptırmama konusunda dikkat çekici bir artış var. 2016’da çocuklarına aşı yaptırmayan aile sayısı 11 bin iken, 2017 yılında bu rakam 23 bine çıkmış durumda.

Aşı tartışması giderek alevleniyor. Aşı yaptırma konusunda yayılan kaygılar, korkular ve karşıt tutumlar bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye zarar verecek noktaya gelmiş gibi görünüyor. Aşıyla korunulabilir bulaşıcı hastalıklar için endişeler ve bu hastalıkların sayıları artıyor. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Direktör Yardımcısı Nedret Emiroğlu’nun ifade ettiklerinden anlaşılan, Avrupa’da bir kızamık salgınının kol gezdiği:

Avrupa ülkelerinin üçte ikisinde kızamık ortadan kalkmış olsa da bölgedeki bazı ülkelerde geçen yıl büyük kızamık salgınları gözlemledik. Bu yılın ilk iki ayında Avrupa Bölgesi ülkeleri toplam 11 bin kızamık vakası bildirdi. Hastalığın daha çok yayılmasını önlemek ve aşılanma oranlarını artırmak amacıyla bu hastalıklardan etkilenen ülkelerle sıkı bir işbirliği içinde çalışıyoruz”.

Ülkemizde de aşı yaptırmama konusunda dikkat çekici bir artış var. Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap’ın yaptığı açıklamaya göre, 2016’da çocuklarına aşı yaptırmayan aile sayısı 11 bin iken, 2017 yılında bu rakam 23 bine çıkmış durumda.

Konuyla ilgili uluslararası tartışmalar da yoğunlaşıyor. Öyle ki bilim insanları “halk sağlığının en büyük kazanımlarından birisi olan aşılar, nasıl oldu da anne ve babaları korkutan tıbbi bir işleme dönüştü?” diye soruyorlar.  Aşıya ilişkin bu tartışmalarda üç başlığın öne çıktığını görüyoruz: Aşı konusunda tereddüt edenler, aşıyı reddedenler ve aşıya karşıt olanlar. (Ayrıntılar için bakınız; Aşı Reddinin Bağlamı ve Sonuçları. Feride Aksu Tanık, Toplum ve Hekim 2018/2.sayı).

Konuyu ilk olarak “Dinin Siyasallaştırılması ve Sağlık” başlıklı dosyada Prof. Dr. Feride Aksu Tanık’ın “Aşı Reddinin Bağlamı ve Sonuçları” başlıklı yazısıyla  gündeme getiren Toplum ve Hekim Dergisi 2018 yılının üçüncü sayısını da bu konuya ayırdı ve bir aşı karşıtlığı dosyası hazırladı .

Dosyada yer alan sekiz yazıda aşı karşıtlığı çeşitli yönleriyle inceleniyor. Dosyanın sunuş yazısında konunun piyasa ve piyasalaşma faktörünü göz ardı etmeksizin ele alındığı belirtiliyor. Bu perspektifle ilk yazı da bu konuda: “Bağışıklamayı Kim Tehdit Ediyor: Aşı Karşıtları? Aşı Piyasası? (Şafak Taner). Yazıda aşı karşıtlığının bilimsel temellere dayanmadığı ancak aşının piyasalaşması ve piyasa dinamiklerine bırakılmasının güvensizlik ve endişe ortamı yarattığı vurgulanarak piyasalaşma üzerinden bu ortamın oluşumu inceleniyor.

Aşı Karşıtlığı (Alp Aker) başlıklı yazıda aşı karşıtı fikirlerin medyada ve internette özellikle sosyal medya aracılığıyla hızla yaygınlaştığı buna karşı mücadelenin bilimsel temelli argümanlar yanında farklı stratejiler de gerektirdiği belirtiliyor.

Aşı Karşıtlığının Tarihçesi (Melike Yavuz) başlıklı yazıda aşı tarihçesi ele alınırken karşıtlığı oluşturan gelişmeler ve süreç de inceleniyor. Bu karşıtlığın gerek tarihsel gerek sınıfsal farklılıkları vurgulanıyor. Sık Rastlanan Aşı Karşıtı İddialara Yanıtlar (Işıl Arıcan) yazısında, özellikle sosyal medyada sıklıkla rastlanılan aşı karşıtı savları ayrıntılı olarak irdelenerek bu savların aslını ortaya koymak ve özellikle “aşı karşıtı” aileleri ikna etmek isteyen hekimlere bir kaynak oluşturmak amaçlanıyor.

Ebeveynlerin (AS: anababanın) Aşı Kararı (Hatice İkiışık) başlıklı yazıda anne babaların aşı konusunda yaşadığı çekinceleri aşmanın önemli yollarından birinin “Aşıları tavsiye eden ve yöneten sağlık çalışanlarına, aşılarını sağlayan sisteme, aşı programlarına karar veren politika belirleyicilerine güven ve medyada yer alan aşılarla ilgili farklı türdeki bilgiler” olduğunun altı çiziliyor.

Otizm ve Aşılar Arasında Bir İlişki Var mı? (Işık Karakaya) aşıyla ilgili en çok dillendirilen endişe kaynağı olan aşı-otizm ilişkisine ilişkin araştırmaları ve yayınları özetlerken Aşı Karşıtlığının Toplumsal Sonuçları (Alpay Azap) başlıklı yazıda aşı karşıtlığına bağlı düşen aşılama oranları nedeniyle oluşan salgınlara dikkat çekiliyor.

Dosyanın son yazısı ise Aşılanmama, Aşılatmama ve Türkiye’de “Aşı Reddi” Tartışmasına Kısa Bir Katkı (Muzaffer Eskiocak) başlığında. Yazıda “Bilimin ve modern tıbbın toplum sağlığına en önemli katkılarından bağışıklama hizmetleri, neoliberal hegemonyanın bilime, kurumlara ve yaşama yönelik saldırısından etkilenmekte” olduğuna dikkat çekiliyor ve aşı oranlarının düşmesiyle salgın endişelerinin dile getirilmeye başlandığı bir ortamda Türkiye’de 2010 yılından bu yana kızamık hastalığının bir şekilde gündemde olduğunu rakamlarla ve aşılama oranlarıyla ortaya koyuyor.

Kırk yaşındaki dergi Toplum ve Hekim’in bu özel dosyası için yazıların özetlerine, eski sayıların içeriğine ve abonelik bilgilerine derginin web sayfasından ulaşabilirsiniz. (CIY/HK)

Yazar : Cavit Işık Yavuz
Tıp doktoru, Halk Sağlığı ve Çevre Sağlığı Uzmanı. 1993’te Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı Uzmanlığı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Çevre Sağlığı uzmanlığı eğitimleri aldı. Türk Tabipleri Birliği’nin çeşitli Kol ve yayın organlarında çalışıyor.
==============================================
Dostlar,

Ne yazık ki sorun sür – dü – rü – lü – yor..
Anayasa Mahkemesi’nin 2 davada bireysel başvuruculara zorla aşı yapılamayacağı / tersinin hak ihlali olacağı kararından sonra “aşı reddi” her yıl birkaç yüz bile olmazken 23 binleri aştı 2017’de. Sağlık Bakanlığından “tık” yok.. Bu sitede çok yazdık sorunu. Tek maddelik bir yasal düzenleme sorunu çözmeye yeterli..

Ama AKP iktidarı bunu yap – mı -yor! Çocuklarımız aşısız kalıyor.  Yalnız aşılanmayan çocuklar değil tüm toplumun sağlığı tehlikeye atılıyor.

Böylesi ağır bir sorumluluğun gereğini yapmamak için herhalde istisna bir iktidar, AKP iktidarı olmak gerek..

Yazıklar olsun..

TOPLUM ve HEKİM Dergimizin 40. yılında bu önemli tırmanan AŞI KARŞITLIĞI sorunu özel konu – özel sayı yapan meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’ne ve dosyaya emek veren meslektaşlarımıza, sevgili Cavit’e teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Şehir hastaneleri : Şirketin kasası usulsüz doldu

Şehir hastaneleri : :
Şirketin kasası usulsüz doldu

Şehir hastanelerinin kredi borcu da vergisi de cezası da devletin kasasından…
Cumhuriyet internet 17 Haziran 2018

[Haber görseli]

Sayıştay Başkanlığı, şehir hastanelerine ilişkin yaptığı denetim sonucunda inşaatı ve işletmeyi yapan şirketin milyonlarca dolarlık dış kaynaklı kredi borcunun Sağlık Bakanlığı tarafından yetkisiz şekilde üstlenildiğini tespit etti. Üstelik bu durumun muhasebe kayıtlarında gösterilmeyerek kayıt dışı bırakıldığını anlatan Sayıştay ekibi, şirketin ödemesi gereken damga vergilerini dahi idarenin ödediğini belirledi. Sayıştay’ın raporuna göre şehir hastanesini işleten şirket, ihaleyi haksız yere feshederse bile idare, her türlü ceza ve masrafı tazminat olarak yine şirkete ödeyecek. Tarafların sorumluluk hallerinde eşitliğin idare aleyhinde bozulduğuna dikkat çekilen raporda, bu durum için “adaletsiz” ifadesi kullanıldı.

[Haber görseli]

Raporda, fiilen şantiye halindeki alanlar için şirkete yer ve bahçe bakım hizmet ödemesi yapıldığı da tespit edildi. Cumhuriyet’in dün ilk bölümünü verdiği Sayıştay Başkanlığı’nın 58 sayfalık Şehir Hastaneleri raporunun ikinci bölümünde, bu projenin yükünün nasıl halkın sırtına yüklendiği gözler önüne serildi. Resmi olarak şehir hastanelerinin yatırım maliyetinin ne olduğu bu zamana kadar açıklanmadı. Ancak çeşitli kaynaklar, 18 hastanenin toplam yatırım maliyetinin 10.5 milyar dolar, işleten şirkete ödenecek kira miktarının ise 30.2 milyar dolar olacağını kaydetmişti. Sayıştay, bu hastanelerin milyarlarca dolarlık borcunun “idarece yetkisiz üstlenimi taahhüdünde bulunulduğunu” belirledi. Bu durumu ayrıntılarıyla anlatan Sayıştay, “Şehir hastaneleri sözleşmelerinin eklerinde yer alan hükümlerden, bu hastaneleri işleten şirketlerin, yine bu projeler nedeniyle finansman sağlayıcılarına ödemekle yükümlü oldukları anapara, faiz ve benzeri giderlerin, idare tarafından, yetkisi olmadığı halde, üstlenim taahhüdünde bulunulduğu ve bu işlemin mali tablolara yansıtılmadığı görülmüştür” dedi. 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un “yetki” ve “Borç üstelimi” başlıklı maddelerine dikkat çeken Sayıştay , şu eleştiride bulundu:

Borç üstlenimi kayıt dışı

“Sözleşme ve ekinde yer alan bu hükümler dikkate alındığında, yapılan işlemin fiilen, 4749 sayılı Kanun’un borç üstelinimi başlıklı 8/A madesinde tarif edilen borç üstlenimi taahhüdü işlemi olduğu için buna ilişkin yetki; ancak, Hazine Müsteşarlığı’nın bağlı bulunduğu bakanın teklfi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından kullanılabilir. Kurum tarafından, başkanlığımızca talep edilen bilgi ve belgeler sunul(a)madığından, 4749 sayılı Kanun’da tarif edilen yetkiye ilişkin sürecin takip edildiğine dair herhangi bir kanıta ulaşılamamıştır. Ancak, sözleşme ve eklerinde yer alan imzalardan önce idareden borç üstlenimi taahhüdünde bulunulduğu anlaşılmaktadır.” Bu borç üstleniminin muhasebe kayıtlarına alınması gerektiği vurgulanan raporda, “Ancak bu işlemin de yapılmayarak kayıt dışı yapıldığı tespit edilmiştir” denildi. Raporda, şu sonuca varıldı: “Yukarıda açıklanan nedenlerle, şehir hastaneleri sözleşmelerinde yer alan hükümlerden, idarenin, yetkisi olmadığı halde fiilen borç üstlenimi taahhüdünde bulunduğu, bu taahhüde ilişkin hükümlerin yetkili olmayan makamlarca imza altına alındığı değerlendirilmektedir. Ayrıca, söz konusu taahhüt işlemlerine ait muhasebe kayıtları da bulunmaktadır.”

Cezayı devlet ödeyecek

Raporda, şehir hastanesini işleten şirketin sözleşme hükümlerini ihlali veya sözleşmeyi haksız feshi halinde idarenin, sözleşmenin erken feshine maruz kalınan her türlü ceza ve masrafı şirkete tazminat olarak ödeyeceği açıklandı. Bu durumun, mevzuat ile getirilen özkaynak kuralını manasız hale getirdiği ifade edilen raporda, “Buna göre erken fesih sonucunda maruz kalınan her türlü ceza ve masrafın geri ödenmesini karşılayacak tutar, tazminat olarak şirkete ödenecektir. İdarenin, neden bu giderleri ödemek zorunda olduğu anlaşılamamıştır” sorusu soruldu. Sözleşmelerde; özkaynaktan, özkaynağın finanmanı için yapılan giderlerin de bu durumda şirkete ödenmesini yasaya aykırı bulanSayıştay denetim heyeti, şu değerlendirmede bulundu: “Bu durumda, özkaynağın temini için herhangi bir finansman gideri yapmayan yüklenicilere ödeme yapılmazken, kredi ve benzeri yollarla özkaynak getiren yüklenicilere finansman gideri adı altında ödeme yapılması gibi bir sonuç doğabilecektir. Kredi ve benzeri yollarla özkaynak getiren yüklenicilere, finansman gideri adı altında ödeme yapılacak olmasının, eşitlik ilkesini zedeleyeceği ve yüklenicilere özkaynak temininde yabancı kaynak kullanmaya teşvik edeceği düşünülmektedir. Öte yandan bu şekilde özkaynağın finansman riskinin idare tarafından üstlenilmesi, mevzuattan kaynaklanan yüklenicinin yüzde 20 özkaynak getirme yükümlülüğünü de ortadan kaldırmaktadır. Bu yönüyle de mevzuata aykırılık teşkil ettiği değerlendirilmektedir. Özkaynağın temin edilme usulünden kaynaklanan risklerin idare tarafından üstlenilmemesi gerektiği mütaala edilmektedir.”

Sigorta geliri finans sağlayıcıya

Rapordaki bir başka skandal da şehir hastanesinin zarar görmesi halinde devreye girecek sigorta gelirlerinin finansman sağlayan sermaye gruplarına aktarılması oldu. “Şehir hastanelerine ilişkin sözleşmelere ekli ‘Finansman Sağlayanların Doğrudan Anlaşması’ başlıklı maddesinin, sağlık tesisinin büyük bir hasar görmesi ve şirketin mali gücünün tesisi yeniden inşa etmeye ve kalan kredi ödemelerini yapmaya yetmemesi halinde, hasar nedeniyle sigorta sözleşmeleri dolayısıyla elde edilecek gelirin, kredi sağlayanlara aktarılmasını öngörmektedir” denilen raporda, bu konuda yaşanacak ihtilaflarla ilgili sözleşme ve eklerinde düzenleme bulunmadığı kaydedildi.

Eşitlik idare aleyhinde bozuldu

Denetim raporunda, “Tarafların sorumluluk halleri ile ilgili hükümde, taraflar arasındaki eşitliğin idare aleyhinde bozulması” başlıklı bir tespit de yer aldı. Sözleşmenin, tarafların sorumluluk hallerini düzenleyen, tazminat yükümlülüğü maddesinde, birbirine benzer iki durumda şirketin sorumluluğuna gidilmesi için kesinleşmiş mahkeme kararı aranırken, idarenin sorumluluğuna gidilmesi için böyle bir şartın aranmadığı, doğrudan idarenin sorumluluğuna gidilmesine imkân tanındığı anlatılan raporda, “Bu şekildeki bir düzenleme, sözleşmenin tarafları arasındaki sorumluluğun adaletsiz şekilde dağıtılması anlamına gelmektedir. Bu durum, sözleşmelerde hakkaniyet ve eşitlik ilkesine aykırıdır” denildi.

Geç giren tesise yaptırım uygulanmadı

Raporda, 2017 yılında faaliyette bulunan Adana, Mersin ve Isparta şehir hastaneleri için doğalgazdan elektrik enerjisi üreten trijenerasyon tesisi planladığı anımsatıldı. Bu tesislerde üretilen elektrik enerjisi sayesinde, sağlık tesislerinin elektrik giderlerinde tasarruf sağlanması amaçlandığı savunulan raporda, şu bilgiler verildi: “Bu üç şehir hastanesinde trijenerasyon tesisi, hastane ile birlikte idareye teslim edilememiştir. Bu tesislerin ihale şartnamesinde mi yer aldığı, yoksa projeye sonradan mı dahil edildiğine dair idareden sözlü ve yazılı olarak bilgi istenmesine rağmen cevap alınamamıştır. Bu tesislerin fiilen hizmete girmemiş olmasından dolayı, idarenin geç teslim nedeniyle yaptırım uygulama, trijenerasyon tesisi sayesinde elde edilecek elektrik gideri tasarrufunun şirketçe tanzimini ve tesisin kullanım bedeli hesaplanırken bu tesisle ilgili kısmın hesaplamaya dahil edilmemesi uygulamalarını yapması gerekmektedir. Ancak gecikmeye ilişkin bir yaptırım uygulandığını kanıtlayan herhangi bir belgeye ulaşılamamıştır.”

Olmayan bahçeye bakım hizmeti ödenmiş

Sayıştay, fiilen şantiye halindeki alanlar için yer ve bahçe bakım hizmet ödemesi yapıldığını tespit etti. Adana ve Mersin şehir hastanelerinin yer aldığı yerleşkelerin bir bölümünün şantiye halinde olması nedeniyle, idare tarafından kullanılamadığı anlatılan raporda, bu alanlarda işçi barakaları ile iş makineleri bulunduğu, bu alanlarda inşaat faaliyetleri dolayısıyla yer ve bahçe bakım hizmetlerinin sunulamadığı ifade edildi. Raporda, “Yerleşkenin, şirket şantiyesi olarak kullanılan bölümünde yer ve bahçe hizmetlerini sunması mümkün olmadığından, hizmet sunulamayan alan oranında kesinti yapılması gerektiği değerlendirilmektedir” denildi.

Şirketin vergilerini devlet ödemiş

Şehir hastaneleri için şirkete verilen “kullanım bedeli” ve “hizmet ödemeleri”ne ilişkin olarak şirketin ödemesi gereken damga vergisinin de idare tarafından yüklenildiği denetim sonucunda tespit edildi. Bu ödemelerin şirket tarafından yapılması gerektiğini belirten Sayıştay , şu tespiti yaptı: “Damga Vergisi Kanunu’nun açık hükmüne rağmen damga vergisi tutarının şirkete yapılacak ödemelere eklenmesi suretiyle idare tarafından ödenmesinin kanuna aykırı olduğu ve bu aşamada eklenen damga vergisinin tutarının, ‘hizmet ödemeleri’ne ilişkin hesaplamalarda, katma değer vergisi matrahına da dahil edilmesi suretiyle fazladan katma değer vergisi ödenmesinin idare tarafından fazladan ödeme yapılmasına neden olduğu değerlendirilmektir.

Özkaynağa bile kur güncellemesi

Raporda, kullanım bedeli hesaplanırken, şirket tarafından döviz cinsinden sağlanan kredilerin yanı sıra, sözleşme gereği şirketin sağlamak zorunda olduğu özkaynak tutarı için de döviz kuru fiyat güncellemesi yapıldığı ve bu uygulamanın yürürlükteki kanuna uygun hale getirilmediği aktarılırken, “Kanunda şirketin sağlamak zorunda olduğu özkaynak tutarı için fiyat farkı ödenmesi öngörülmemiştir. Mevcut uygulamanın söz konusu kanuna aykırı olmasının yanı sıra, Türk parası ile konulan sermaye tutarının döviz kuru artışına karşı da korunmasının genel kamu uygulamalarına aykırı olduğu düşünülmektedir” denildi.

Hesaplama formüle yönetmeliğe aykırı

Bir başka usulsüzlük tespiti ise “kullanım bedelinin hesaplanmasına ilişkin formülün yönetmeliğe aykırı olması ve sözleşmeden sözleşmeye farklılıklar arz etmesi” oldu. Tesislerin kullanımı karşılığında idare tarafından şirkete ödenen kullanım bedellerinin hesaplanmasına ilişkin formülün, yönetmelikle düzenlenmiş olmasına rağmen, sözleşmeden sözleşmeye farklılıklar içerdiği görüldüğü anlatılan raporda, bu konuda Isparta Şehir Hastanesi’nin sözleşmesindeki hesaplama formülü ile Mersin’dekinin farklı olduğuna dikkat çekildi. Bakan onayıyla kullanım bedelinin hesaplanmasında değişiklik yapılabileceğine işaret edilen raporda, “Eğer tarafların yönetmeliğin 2’nci maddesinde formülün tatbiki için başvuruları olmuş ve bakan onayıyla bu formül değişikliğine gidilmişse sözleşmelerdeki formülün, yönetmeliğin ikinci ekinde yer alan formül olması gerekmektedir” değerlendirmesine yer verildi.

Sayıştay, faaliyette olan 4 şehir hastanesiyle ilgili denetiminde, yüklenici şirketin kasasının nasıl usulsüz şekilde doldurulduğunu madde madde örnekleriyle anlattı:

1 İdare, şirketin tüm borçlarını yetkisiz şekilde üstlendi

2 Şirket, sözleşmeyi feshederse dahi devlet cezasını şirkete tazminat olarak ödeyecek

3 Tarafların sorumluluk hallerinde eşitlik idare aleyhine bozuldu

4 Şantiye halindeki bahçe için idare hizmet bedeli ödedi

5 Faaliyete zamanında girmeyen tesis için şirkete yaptırım uygulanmadı

6 Şirketin ödemesi gereken damga vergisini idare üstlendi

7 Kredi yoluyla özkaynak getiren şirkete, finansman gideri adı altında ödeme yapılacak.

YARIN: Şirkete yüzde 70 hasta garantisi verildi mi ?
=========================================

Dün ilk bölümü yayımlamıştık web sitemizde..

Yazık ülkeye yazık vicdansızlar…