Birleşmiş Milletler çevre kararında Türkiye’nin karşıt tavrı

Birleşmiş Milletler çevre kararında Türkiye’nin karşıt tavrı

Ersin Dedekoca

Ersin Dedekoca
aydinlik.com.tr
, 18.5.2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

BM Genel Kurulu’nda 10 Mayıs günü yapılan oylamada, Küresel Çevre Anlaşması’nın hazırlanmasının önünü açan bir karar tasarısını onayladı. Tasarıyla ilgili oylamada yalnızca Türkiye, ABD, Rusya, Suriye ve Filipinler karşı çıktı. Oturumda 143 üye tasarı lehinde oy kullandı. Kimi üyelerin katılmadığı oylamada, İran dahil yedi ülke ise çekimser kaldı. Dünyanın ABD ile birlikte “çevreyi en çok kirleten” iki ülkesinden biri olan Çin ise tasarının lehinde oy kullandı. 193 ülkenin temsil edildiği Genel Kurul’da geçen hafta yapılan söz konusu oylamada, uluslararası çevre hukukundaki ve ilgili yasal belgelerdeki olası boşlukların belirlenip giderilmesini amaçlayan bir “çerçeve anlaşmasının” hazırlanmasını öngören bir karar tasarısı kabul edilmiş oldu.

Ülkemizin, çevrenin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması yolunda önemli bir karar tasarısına “ret oyu” kullanmasından hareketle, bu haftaki yazımızın konusunu, “uluslararası çevre hukuku” ve bu konudaki gelişmelere ayırdık.

ULUSLARARASI ÇEVRE HUKUKUNUN TEMEL KAYNAKLARI

Daha önce çevreyle ilgili yazılan bazı önlemlerin varlığını bilsek de, bu konudaki ilk önemli adım olarak, BM düzeyinde ve 1972 yılında Stockholm’de düzenlenen “BM İnsan Çevresi Konferansı” ve bu konferans sonucu yayınlanan “Deklarasyonu” (AS: Bildirgeyi) gösterebiliriz.

Bu konferansta alınan kararların ve Stokholm Bildirisi olarak yayınlanan kuralların devamındaki bölgesel ve küresel “uluslararası çevre hukukunu” temel kaynakları olarak; Dünya Doğa Şartı (1982), Brundtland Raporu (1987), Rio Konferansı ve Gündem 21 Plânı (1992), Kyoto Protokolü (1997) ve Paris İklim Anlaşması (2015) sayılabilir.

Bilindiği gibi antlaşmalar, uluslararası hukukun olduğu kadar, uluslararası çevre hukukunun da en önemli kaynağını oluşturmaktadır. Antlaşmaların yapılış ve yürürlüğü, önceleri “teamül hukukuna” göre gerçekleşmekte iken, 1969 yılında imzalanan “Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi” ile antlaşmaların tabi olacağı kurallar kodifiye edilmiştir. Yukarıda özetlemeye çalışılan süreç ile oluşturulmaya çalışılan “çevre hukuku çerçevesi” ile ilgili düzenlemeler, insanın yaşadığı çevresine vermesi olası zararları önlemeyi amacındadır. Söz konusu düzenlemelerdeki temel özellikleri aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

* İnsana sağlığının ve insan onurunun gereksinim duyduğu ekolojik bir ortamı kurmak,
* Toprak, hava, su, bitki ve hayvanları, insan müdahalesi sonucu doğabilecek zararlardan korumak,
* Doğadaki, insandan kaynaklı zarar ya da dezavantajlı durumları ortadan kaldırmaktır.

Çevreye ilişkin hukuk kuralları, ağırlıklı olarak insan merkezli bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnsanın varlığı dikkate alınarak, mevcut doğal kaynakların korunması ve kirlenenlerin de iyileştirilmesi ilkesi, çevre konusunda oluşturulmaya çalışılan hukuksal düzenlemelerin başat amaçları olmaktadır.

Uluslararası çevre hukukunun gelişiminin, devletlerin egemenlik sınırları ile büyük ölçüde ilişkisi vardır. Uluslararası sözleşmelerin ne derece tanınacağı ve sınırlarının ne olacağı, devletlerin iradesine bırakılmıştır. Bu iradenin sınırları ne kadar daraltılırsa, uluslararası çevre hukukunun etkinlik alanının da o oranda genişleyeceği, izaha gerek olmayan bir gerçektir.

TÜRKİYE’NİN YAKLAŞIMI

Ülkemizin, çevre ile ilgili uluslararası düzenlemelere yaklaşımı, yakın zamana kadar genellikle olumlu ve yapıcı olmuştur. Bu bağlamda Türkiye’nin anlaşmalar karşısındaki tutumunu aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

 

Yukarıdaki tabloda da görüleceği gibi Türkiye, küresel ve bölgesel çevre anlaşmalarına genellikle taraf olmuştur. Bu gerçeğin, Paris İklim Anlaşması dışındaki ilk istisnası, bilhassa karasularının genişliği ve deniz hukuku uyuşmazlıklarında zorunlu yargı yetkisine ilişkin düzenlemelerinden dolayı, 1982 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi olmuştur.

PARİS ANLAŞMASI KONUSUNDA ANKARA’NIN TUTUMU

Aralık 2015’te Paris’te 200’e yakın ülkenin katılımıyla yapılan iklim konferansında, küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna dek 2 C derecenin altında tutulmasını konusunda anlaşmaya varılmıştı. 2015’te imzaya açılan ve BM’in 197 üyesinden, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 196 ülke iklim değişikliğiyle mücadele için Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesine onay vermiştir. Küresel karbon salınımının %40’ndan sorumlu olan Çin ve ABD ikilisinden Pekin’in onayı sonrası, tek onay vermeyen başkent Washington kalmıştı.(*) Söz konusu anlaşmayı imzalamayan ve imzalama vaadi vermeyen tek ülke ABD idi. Zaten Trump da, 2018 yılında bu anlaşmadan çekildiklerini açıkladı.

BM üyesi 196 ülkeden yalnızca 28’i, Paris Anlaşması’nı kendi ulusal yasalarına dahil etmek için henüz bir taahhüt (yüklenim) vermedi. Türkiye, bu taahhüdü vermeyen ülkelerden biri.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararı alması sonrası, anlaşmayı TBMM’den geçirmek aşamasında olan Türkiye, iklim değişikliği çalışmalarına maddi katkı sağlayacak olan ABD’nin çekilmesinin, anlaşmanın varlığını riske attığı görüşünde olduğunu açıkladı. Ankara’nın anlaşmaya taraf olmak için en önemli koşulu ise, oluşturulacak Yeşil İklim Fonu’ndan pay almayı güvencelemek olduğu izlenmektedir.

2020’de yürürlüğe girmesi plânlanan Paris İklim Anlaşması, ABD’nin ayrılmasına karşın iptal edilmezse, Türkiye’nin bu kez de anlaşma kapsamında oluşturulacak Yeşil İklim Fonu’ndan pay alma koşulunu öne sürüleceği anlaşılmaktadır. Türkiye, gelişmiş ülkeler sınıfında görüldüğü için ülkelerin karbon salınımlarını (emisyonu) önlemek için oluşturulacak 100 milyar dolarlık fondan pay alamamaktadır. Ankara, gelişmekte olan ülke sınıfına sokularak (Ek:2’deki listeden çıkarılarak), fon tarafından desteklenmeyi beklemektedir.

TÜRKİYE’NİN KARŞI ÇIKTIĞI SON BM ÇEVRE KARARI

İklim değişikliğiyle mücadele konusundaki Paris Anlaşması’nın devamı niteliğindeki Küresel Çevre Anlaşması’nın hazırlanması yönündeki plâna Türkiye’nin, ABD, Rusya, Suriye ve Filipinler ile birlikte karşı çıkması, çok beklenen bir tavır değildi. Söz konusu plân, geçen Eylül ayındaki BM Genel Kurulu oturumunda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından dile getirilmişti.

Karara karşı Washington’un duruşu beklenen biçimde gerçekleşti. Anılan BM Genel Kurulu kararı ile yürürlüğe giren Küresel Çevre Anlaşması yaşama geçirildiği takdirde, tüm çevre haklarını tek bir belgede toplayan ve yasal bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası mutabakat  (uzlaşma) olacaktır.

Kanımızca Ankara’nın bu tavrı, iç politikada aksi söylemlerde de bulunulsa, Washington’un açtığı kulvarda yer almanın bir başka boyutudur ve ülke imajı için hiç de yerinde bir duruş olmamıştır.

Özün özü: Dış politika ve ekonomi politik her zaman tutarlılık ister; aksi halde ülke algısı “yalancı çoban”a döner..

(*): Küresel ısınmanın baş sorumlusu görülen “sera gazı” emisyonundaki ilk sekiz ülke ve aldıkları paylar: Çin (20,1), ABD (17,9), AB (12,1), Rusya (7,5), Hindistan (4,1), Japonya (3,8), Brezilya (2,5) ve Kanada (1,9).
===============================================
Dostlar,

Sayın Ersin Dedekoca‘ya teşekkür ederiz bu çok kapsamlı düzenleme için. Çevre sorunlarını bu sitede biz de sıklıkla işlemekteyiz. Unutulmaması gereken en temel kuralların başında, Doğa’nın biz insanlara gereksinimi olmadığıdır.

  • Bizler Doğaya yük olduğumuz gibi, onu bir “fahişe” gibi kullanmaya da kalkıyoruz!

Oysa Doğa yasalarını bilimsel yöntemlerle aydınlatmak ona hükmetmek için değil, birlikte barış içinde yaşamak (peacefull co-existence, co-existence pacifique) için olmalıdır.

– Doğa’nın sonsuz olmadığı, tersine “sonlu” olduğu,
– geri tepeceği ve
– hesap soracağı da….

akıldan çıkarılmamalıdır. İnsanoğlunun gidebileceği bir başka gezegen bulunmuş değildir. Oysa merhum Fizikbilimci Stephan Hawkings, en geç 1000 (bin) yıl içinde bir başka gezegende daha yaşamaya başlamamızın zorunlu olduğunu ısrarla vurgulamaktaydı.

Yapılacak işlerden ilki yaşam biçimimiz gözden geçirerek çok daha tasarruflu, en az enerji tüketen – doğaya en az yük, yani karbon ayak izi en küçük kılacak yaşam biçimi sürdürmektir. Buna ek olarak yersiz ve çok hızlı – akıl dışı nüfus artışını frenlemek,

  • HER AİLEYE ÇOCUK ilkesini hızla yaşama geçirmek olmalıdır.

Enerji kaynakları olarak fosil yakıtları ve nükleer enerjiyi bir yana koyup; YENİLENEBİLİR enerji kaynaklarına yönelme zorunluğu da özellikle vurgulanmalıdır.. Güneş ve rüzgâr enerjisi giderek öne çıkarılmalıdır.

Son olarak; kalıcı küresel barış için etkin ve adil bir ULUSLARARASI HUKUK DÜZENİ
zorunludur.

Küresel Egemenler, gelişmekte olan ülkelerin haklarına ve Doğa’ya içtenlikli saygılı ve denkser (hakkaniyetli) olmalıdır

Sevgi ve saygı ile. 20 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Uzmanlardan tuz uyarısı

Uzmanlardan tuz uyarısı

Uzmanlar 17 Mayıs Hipertansiyon Farkındalık Günü‘nde tuz tüketimine dikkat çekerek, “Sofralardan tuzluğu kaldırın” dedi.

EGE Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Yağdı, 17 Mayıs Hipertansiyon Farkındalık Günü‘nde tuz tüketimine dikkat çekerek, “Sofralardan tuzluğu kaldırın” dedi.

17 Mayıs Hipertansiyon Farkındalık Günü’nde açıklamalarda bulunan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Yağdı, tansiyonun 14’ün üzerinde olmasına hipertansiyon dendiğini, halk arasında ise bunun ‘yüksek tansiyon‘ olarak dillendirildiğini belirtti.  Prof. Dr. Tahir Yağdı tuz tüketimine dikkat çekerek şunları söyledi:

  • “Çoğu insan yemeğin tadına bakmadan bile önce tuz ekliyor. 17 Mayıs’ta yapacağımız ilk şey sofralardan tuzlukları kaldırmak olsun. ‘Kontrolsüz hipertansiyon‘ dediğimiz bir tanım var. Hiç belirti göstermeden gizli bir şekilde de ortaya çıkabiliyor. Hipertansiyon fiziki ölçümlerde tespit edilebilir. Hasta baş ağrısı, göğüs ağrısı, kalp çarpıntısı, göğüste sıkışma yaşıyorsa hipertansiyon olabilir. Kalp hastalığı, kronik böbrek hastalığı, yaşa bağlı tansiyon, hormonsal etkiler, yaşam tarzı, aşırı tuzlu ve yağlı beslenme, sürekli stres ve ağır efor sarf etmek tansiyonu yükseltir. Tuzu kısıtlamak, obeziteden kaçınmak ve ağır egzersizler yerine yüzme, bisiklet, koşma gibi yavaş tempoda egzersizlerle vücuttaki kan basıncını belli düzeyde tutmak mümkün. Tedaviye başlamak için en büyük adım, beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi ve yaşam tarzını değiştirmek. Benim için en önemlisi stresten uzak ve sakin yaşayabilmek. Bir şeylerin peşinden koşturmak insanı strese sokar.”
    =========================================
    Dostlar,

    Sorun ciddidir..
    DSÖ (Dünya Sağlık örgütü) sıklıkla bu sorunu gündemine taşımaktadır.
    2013’te Dünya Sağlık Günü (7 Nisan) teması Yüksek Tansiyon (Hipertansiyon) seçilmişti.
    Aşağıdaki erişkeden daha çok bilgi edinilebilir.

World Health Day message on blood pressure

10 Aralık 2017 Dünya İnsan hakları Günü yapılan DSÖ açıklamasında Hipertansiyon gene öne çıkan sorunlardandı :

  • 1 milyar insan denetimsiz hipertansiyonla yaşıyor!

Doğallıkla tıbbi sonuçlar çok ağır.. 4 önemli organ ciddi düzeyde zedeleniyor (hasar görüyor) :
– Gözler (körlük!)
– Kalp (yetmezlik)
– Böbrekler (yetmezlik)
– Beyin.. (inme, felç).

NaCl içermeyen tuz ile ilgili görsel sonucuKorunmak zor değil. Yukarıda özetlenmiş.. yinelemeyelim.. Belli aralıklarla (yılda 3-4 kez) kan basıncımızı ölçelim – ölçtürelim; ilk olarak da günlük tuz tüketimini azaltalım (<5 gm / gün) .. Tuz tadı ciddi bağımlılık yapmış ise “NaCl içermeyen tuz” kullanalım.. Yapay tatlandırıcılar gibi..

Bebeklerin – çocukların damak tadı yanlış kodlanmasın diye tuz – yağ – şeker bakımından sınırlanmış diyet uygulayalım. İlk 6 ay salt anne sütü vermek için çabalayalım..

İngiltere’de yaklaşık 23 yıl önce sofradan tuzluk kaldırıldı. Toplumsal kampanya yapıldı ve Kraliçe, Başbakan, TV’ler.. katıldı. Çok başarılı oldu. Gençlerde de obesite ve yüksek kan basıncı artmaya başlamıştı. Şimdilerde 23 yaşlarına gelen bu kuşakta (kohort) hipertansiyon oranı çok düştü. Biz de o günlerde doğrudan tuz ve şeker kullanımını kıstık; soframıza tuzluk gelmiyor.. Yaşımız 60’ı geçti ve kan basıncı sorunumuz yok. Geleneksel alışkanlıkları sürdürseydik obes ve hipertansif… olabilirdik.

  • Korunma çoğu sağlık sorununda olanaklıdır ve sağaltımdan (tedaviden) üstündür elimizdedir. Ekonomiktir, etiktir..

Sevgi ve saygı ile. 17 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TTB Başkanlarından çağrı: Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na özgürlük

TTB Başkanlarından çağrı:
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na özgürlük

http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=6e343440-3d80-11e8-ac9d-277aed3645ba

1984 yılından bu yana Türk Tabipleri Birliği’nin başkanlığını yürütmüş olan Dr. Erdal Atabek,
Dr. Selim Ölçer, Doç. Dr. Özen Aşut, Prof. Dr. Gençay Gürsoy, Dr. Eriş Bilaloğlu, Prof. Dr. Özdemir Aktan, Dr. Bayazıt İlhan ve Prof. Dr. Raşit Tükel
’in imzasıyla; 54 gündür tutuklu olan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun bir an önce serbest bırakılması için kamuoyuna ve yetkililere çağrı yapıldı.(11.04.2018)

İstanbul Tabip Odası’nda (İTO) 11 Nisan 2018 tarihinde basın toplantısı düzenleyen TTB Başkanları, “İmzası olan TTB başkanları olarak Hamzaoğlu’nun toplumun sağlığı ve hekimlerin yararına özverili, gönüllü, disiplinli çabalarının tanığıyız. Ancak Prof. Dr. Hamzaoğlu aynı zamanda TTB’nin eşitlikçi, laik, özgürlükçü, demokratikleşme ve barıştan yana, insan hakları temelinde toplumcu bir hekim meslek örgütü kimliğinin korunması ve sürdürülmesinde de kararlılıkla tutum alan ve destek veren bir emekçisi olmuştur. Diyoruz ki;

  • Bu ülkenin değerlerini tüketmeyin. Halkın sağlığının Onur’u en kısa sürede serbest bırakılsın.” açıklamasını yaptılar.

Basın toplantısına, TTB Başkanları Prof. Dr. Raşit Tükel, Prof. Dr. Özdemir Aktan, Dr. Eriş Bilaloğlu, Prof. Dr. Gençay Gürsoy ve Dr. Erdal Atabek katıldılar.

‘TTB bir okuldur

TTB Başkanlarının açıklamasını TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel okudu.

“Türk Tabipleri Birliği bir okuldur” diyen Tükel “TTB’nin 1960’ların 2. Yarısı / 1970’li yıllarla birlikte şekillenen çizgisinde toplumcu bakışın ve halk sağlıkçıların özel bir katkısı vardır. Bu okulun 1989 yılından bugüne hem öğrencisi hem eğiticisi olan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu bir basın açıklaması nedeniyle 54 gündür tutukludur.” dedi. Hamzaoğlu’nun  TTB içinde toplum sağlığını ilgilendiren başlıklarda Türkiye Sağlık İstatistikleri Yıllığı hazırlamaktan, yaşanan halk sağlığı sorunlarına özel raporlar yazılmasına, sağlık çalışanlarının sağlığı çalışmalarından, halen sürdürmekte olduğu
40. yılına giren Toplum ve Hekim Dergisi’nin editörlüğüne, her yıl sağlık bütçesi değerlendirmesinden dönemsel sağlık politika notları hazırlamaya, halk sağlığı asistanlarına yönelik gezici halk sağlığı okullarında eğiticilik yapmaya dek geniş bir yelpazede katkı sunduğunu anımsatan Tükel, şöyle devam etti:

“Biz aşağıda imzası olan TTB başkanları olarak O’nun toplumun sağlığı ve hekimlerin yararına özverili, gönüllü, disiplinli çabalarının tanığıyız. Ancak Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu aynı zamanda TTB’nin eşitlikçi, laik, özgürlükçü, demokratikleşme ve barıştan yana, insan hakları temelinde toplumcu bir hekim meslek örgütü kimliğinin korunması ve sürdürülmesinde de kararlılıkla tutum alan ve destek veren bir emekçisi olmuştur. Biz de diyoruz ki; “Bu ülkenin değerlerini tüketmeyin ‘Halkın sağlığının Onur’u en kısa sürede serbest bırakılsın! Onur Hamzaoğlu’na özgürlük.”

‘Bilim kültürü tehdit altındadır’

Açıklamanın ardından söz alan ve  1966-1984 dönemi TTB Başkanı Dr. Erdal Atabek, şunları söyledi:

“Bir halk sağlığı savunucusu tutuklanmıştır. Bu şu demek: Halk sağlığına yönelik bir tehdidin ifadesidir. Bugün değerli meslektaşımız Hamzaoğlu’nun tutuklanması halk sağlığının, halk sağlığını savunmanın tutuklanmasıdır. Bunu böyle değerlendirmek gerekir. Eğer halk sağlığını savunmayacaksak biz niçin hekim olduk? Bunun anlamı ve değeri nedir? Biz yalnızca ve yalnızca halkın sağlığı için bu eğitimi yaptık ve bu mesleğe girdik. Bu bakımdan bu tutuklanma bir kişinin değil, büyük bir anlayışın, büyük bir hizmetin tutuklanmasıdır. Akademik yaşam üzerinde çok büyük baskı var. Burada Osmanlı tarihindeki alaylılar ve mektepliler çatışmasının izdüşümünü görüyorum  ya da devamını… Bugün akademik yaşama, akademisyenlere, öğrencilere yönelik baskıyı ben bu izdüşümünde görüyorum. Sanki örgütlü cehalet, bilime karşı harekete geçmiş görünüyor. Bunu siyasetin dışında kültürel bir tehdit olarak görüyorum. Bilim kültürü tehdit altındadır ve cehalet kültürü, bilim kültürü ile savaşmaktadır.”

‘Onur’un suçun işlemeye devam edeceğiz’

2006-2010 yılları arasında TTB başkanlığı yapan Prof. Dr. Gençay Gürsoy ise ”Hamzaoğlu yıllardır halk sağlığı uzmanı ve hocasıdır. Dilovası’ndaki çevre sağlığı sorunlarıyla ilgili çok önemli bir araştırmaya imza atan ve bundan dolayı cezalandırılmak istenen bir meslektaşımızdır. Yerel belediye, İzmit  Belediyesi bu nedenle hakkında soruşturma açmış, karşılığında Onur dava açarak kazanmıştır. Daha sonra halen benim de içinde bulunduğum Barış Akademisyenleri davasında sanık olarak yargılanmış ve o günlerde üniversitede aynı bildiriye imza atan arkadaşlarıyla birlikte bir gece yarısı evleri basılarak apar topar gözaltına alınmış ve uzun bir süre gözaltında kalmış, serbest bırakılmıştır. Bu üçüncü olaydır.” dedi. Gürsoy, Hamzaoğlu’nun savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğunu,  barış istemini dile getirdiği için tutuklandığını kaydeden Gürsoy, “Bu ülkenin geleceğini karartan iklimin böyle sürmeyeceğini umut ediyorum. Savaş bir halk sağlığı sorunudur. Onur’un işlediği suçları bizler hepimiz işlemeye devam edeceğiz.” diye konuştu.

‘Hamzaoğlu ve onun nezdinde herkes için özgürlük istiyoruz’

2010-2012 arasında TTB başkanı olan Dr. Eriş Bilaloğlu da bugün Türkiye’de çok sayıda haksız ve hukuksuz yere insanların gözaltına alındığını belirterek “Hepimizin en yüksek sesle haykırması gereken gerçekleri dile getiren çok sayıda insan gözaltına alınıyor ve tutuklu. Hamzaoğlu, 1990’ların başından bu yana hem arkadaşımız hem TTB çatısı altında beraber çaba harcadığımız birisi. Hamzaoğlu için özgürlük ve O’nun nezdinde herkes için özgürlüğü istiyoruz, haksız-hukuksuz uygulamalar kalkmalı.” dedi.  TTB avukatlarının önceki gün Ankara’da cezaevinde Hamzaoğlu ile görüştüğünü ve sağlığı ile moralinin yerinde olduğunu kaydederek “Canını sıkan şeyler var, hepimiz gibi. Herkese çok selamı var..”  ifadelerini kullandı.

‘Hamzaoğlu, timsahın yuttuğu İvan’dı’

2012-2014 arası TTB başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan şunları kaydetti:

“İstanbul Tabip Odası, Dostoyevski’nin bir öyküsünden Haldun Taner ve Selçuk Erez’in oluşturduğu bir tiyatro oyununu KHK ile ihraç edilen akademisyenlere dikkat çekmek üzere sahneye koymuştu. İstanbul ve birçok yerde sahneledik. Öyküde bir şehre gelen timsahın yuttuğu kişilikten ve bunun üzerine gelişen olaylardan söz ediyordu. Oyunda Hamzaoğlu, timsahın yuttuğu İvan’ı oynuyordu. Ama bu kez timsah İvan’ı gerçekten yuttu. Maalesef timsah tarafından yutulan İvan’lar Türkiye’de hiç de az değil. Biz hep birlikte timsahın karnında olan İvan’ların bir an önce özgürlüğe kavuşmasını istiyoruz. Bu timsah illetinden kurtulmak istiyoruz.”

TTB Başkanlarının açıklaması aşağıdadır:

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ BAŞKANLARINDAN KAMUOYUNA/YETKİLİLERE ÇAĞRI: Onur HAMZAOĞLU’na ÖZGÜRLÜK!

Türk Tabipleri Birliği bir okuldur. TTB’nin 1960’ların ikinci yarısı/1970’li yıllarla birlikte şekillenen çizgisinde toplumcu bakışın ve halk sağlıkçıların özel bir katkısı vardır. Bu okulun 1989 yılından bugüne hem öğrencisi hem eğiticisi olan Prof. Dr. Onur HAMZAOĞLU bir basın açıklaması nedeniyle 54 gündür tutukludur.

Prof. Dr. Onur HAMZAOĞLU TTB içerisinde toplum sağlığını ilgilendiren başlıklarda Türkiye Sağlık İstatistikleri Yıllığı hazırlamaktan yaşanan halk sağlığı sorunlarına özel raporlar yazılmasına, sağlık çalışanlarının sağlığı çalışmalarından halen sürdürmekte olduğu, 40. yılına giren Toplum ve Hekim Dergisi’nin editörlüğüne, her yıl sağlık bütçesi değerlendirmesinden dönemsel sağlık politika notları hazırlamaya, halk sağlığı asistanlarına yönelik gezici halk sağlığı okullarında eğiticilik yapmaya kadar geniş bir yelpazede katkı sunmuştur.

Biz aşağıda imzası olan TTB başkanları olarak O’nun toplumun sağlığı ve hekimlerin yararına özverili, gönüllü, disiplinli çabalarının tanığıyız. Ancak Prof. Dr. Onur HAMZAOĞLU aynı zamanda TTB’nin eşitlikçi, laik, özgürlükçü, demokratikleşme ve barıştan yana, insan hakları temelinde toplumcu bir hekim meslek örgütü kimliğinin korunması ve sürdürülmesinde de kararlılıkla tutum alan ve destek veren bir emekçisi olmuştur.

Biz de diyoruz ki “BU ÜLKENİN DEĞERLERİNİ TÜKETMEYİN”
Halkın sağlığının Onur’u, en kısa sürede serbest bırakılsın!

Onur HAMZAOĞLU’na ÖZGÜRLÜK!

Erdal ATABEK; Dr.                 (1966-1984)
Selim ÖLÇER; Dr.                   (1990-1995)
Özen AŞUT; Doç. Dr.              (1995-1996)
Gençay GÜRSOY; Prof. Dr.     (2006-2010)
Eriş BİLALOĞLU; Dr.            (2010-2012)
Özdemir AKTAN; Prof. Dr.     (2012-2014)
Bayazıt İLHAN; Dr.                (2014-2016)
Raşit TÜKEL; Prof. Dr.           (2016-2018)
================================================

Dostlar,

Yukarıdaki çağrıya biz de katılarak yayınlanan metni paylaşıyoruz..
Sitemizde daha önce yer verdiğimiz aşağıdaki yazılara da bakılmasını dileriz :

Prof. Onur Hamzaoğlu’ndan dik duruş : Aynaya bakamazdım!

Onur Hoca ile timsah

Sevgi ve saygı ile. 01 Mayıs 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
TTB Yüksek Onur Kurulu Üyesi (1992-1996)
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ILO niçin önemli neden önemsiz?

ILO niçin önemli neden önemsiz?

Yıldırım Koç
Aydınlık
, 05.05.2018

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Uluslararası Çalışma Konferansı’nın 107. toplantısı
28 Mayıs – 8 Haziran 2018 günleri Cenevre’de gerçekleşiyor.

ILO, Birleşmiş Milletler ailesi içinde yer alan hem çok önemli, hem çok önemsiz bir örgüt.

ÖNEMSİZ BİR ÖRGÜT

187 devletin üye olduğu ILO, “Sözleşme” adı verilen uluslararası standartlar koyuyor.
Bu uluslararası standartlar, bunları onaylayan ülkeler için bağlayıcı. Ancak onayladığı sözleşmeleri uygulamayan ülkelere karşı herhangi ciddi bir yaptırım yok. Bu açıdan bakıldığında, ILO etkisiz ve yetkisiz bir örgütlenme. Ayrıca, son yıllarda emperyalist ülkelerin hükümetlerinin ve bir bütün olarak ILO’daki işverenlerin politikası, ILO’yu sendikal hak ve özgürlükler ve temel işçi hakları konusunda daha da etkisiz kılmak.

Ancak, diğer taraftan ILO bizim açımızdan son derece önemli bir yapı.

ÖNEMLİ BİR ÖRGÜT

7 Mayıs 2004 gün ve 5170 sayılı Yasayla Anayasamızın 90. maddesine “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesinin eklenmesiyle birlikte ILO sözleşmeleri büyük önem kazandı.

ILO sözleşmelerini ihlal etmenin ILO açısından bir yaptırımı yok; ancak Türkiye’de Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi, Türkiye’nin onayladığı ILO sözleşmeleri ile Anayasa dahil
kendi kanunlarımızın çelişmesi durumunda, ILO sözleşmesini doğrudan uyguluyor;
bu sözleşmeyle çelişen iç mevzuat hükümlerini yok (“zımnen mülga”) sayıyor.

Ne yazık ki Türkiye’deki sendikal örgütler ILO sözleşmelerini ve bu sözleşmeleri tamamlayan
birinci derecede içtihat niteliğindeki yetkili ILO organlarının kararlarını yeterince bilmiyor ve
bunları yargıda gerektiği gibi kullanmıyor.

Ayrıca ILO’yu bir işçi örgütü sanma veya ILO’ya büyük övgüler düzme alışkanlığı da çok yaygın.

SAĞLADIĞI HAKLARIN EN ÖNEMLİLERİ

87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri, çok geniş sendikal hak ve özgürlükler tanıyor.
İşçiler için uygulanan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile kamu çalışanları için uygulanan 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu, birçok açıdan bu iki ILO sözleşmesi ile çelişiyor.

Örneğin, ILO sözleşmelerine göre işçi ve memur statülerinde çalışanların aynı sendikal yapı içinde örgütlenebilmeleri mümkün olmalı. Sendikaların hangi alanda faaliyet göstereceğini sendikalar kendi yetkili organ kararlarıyla kendileri belirlemeli. İşkolu veya hizmet kolu ayrımı olmamalı.
Bir işyerinde aynı anda birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılabilmeli. Toplu iş sözleşmesi yapmak için herhangi bir kamu kuruluşundan yetki alınması zorunluluğu olmamalı. İşçi sendikalarının toplusözleşme yapabilmek için işkolundaki işçi sayısının %1’ini geçmesi ve işyerinde çalışan işçilerden en az yarısını üye yapması zorunluluğu kaldırılmalı. Barışçıl olmak, salt siyasi amaçlar gütmemek ve temel hizmetlerde olmamak koşuluyla işçiler ve memurlar için her türlü eylem
yasal olmalı. Her türlü eylem dendiğinde sayılanlar arasında genel grev, dayanışma grevi, iş yavaşlatma, işyeri işgali de bulunmaktadır. İşçiler, sendika kararı olmadan da greve çıkabilmeli.

94 sayılı ILO sözleşmesine göre, bir merkezi kamu kurumu tarafından yapılan ihalelerde iş alan şirketler, çalıştırdıkları işçilere, sendika üyesi olup olmadıklarına bakılmaksızın, işkolunda geçerli olan toplu iş sözleşmesinin hükümlerini uygulamak zorundadır.

158 sayılı ILO sözleşmesi ise işçilere uygulanan iş güvencesinin alanını ve kapsamını genişletecek hükümler içermektedir.
==========================

Teşekkürler değerli dostumuz Yıldırım Koç..
Bu bağlamda 2 yazısına daha yer vereceğiz Sayın Koç’un..

Dr. Ahmet Saltık

 

ANKETLER ve PSİKOLOJİK ETKİLERİ

ANKETLER ve PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Konuk yazar : Prof. Dr. D. Ali Ercan
(AS: Bizim kapsamlı bilimsel katkımız yazının altındadır..)
Değerli arkadaşlar,
Bildiğiniz gibi her seçim öncesi Anket şirketleri % 1-2 hata payı ile Seçim sonucunu kestirdiklerini iddia ederler ama bu kestirimleri istenen güvenlik aralığında çıkmaz genelde. Bunun 2 nedeni vardır:

1. neden; Anket şirketleri ana kümeyi birebir yansıtacak bir alt küme (Örneklem) seçmekte çok zorlanırlar. Denek sayısını artırmakla, biraz olsun bu sorunun üstesinden gelmeye çalışsalar da yanılgı kaçınılmazdır (AS: örneklem yanılgısı – sampling error). Elbette bir Küme ne denli büyükse Ana Küme gerçeğine, Doğruya erişim şansı da “matematik olarak” o denli büyüktür. Normal dağılımda, %5 hata ile sonucu kestirmek için bile yaklaşık 10 bin denekli bir alt küme gereklidir, ama uygulamada Anket Şirketleri %10’dan küçük hata verecek Denek Kümeleriyle yetinir. Ancak, Ülke genelindeki seçmenlerin siyasal eğiliminin normal dağılım göstermeye-ceğini de biliyoruz.

Belki Anketçiler için en pratik olanı “Bir önceki genel seçim sonucuna en yakın sonucu almış olan 4-5 küçük (Niş) alana odaklanmaları” daha mantıklı olurdu; ama nedense bunu pek uygula-mıyor ve eski usul “Raslantısal Telefon bağlantıları”nı veya “birebir sokak karşılaşmaları”nı te-mel aldıkları 2-3 bin kişilik Denek Kümelerine güveniyorlar.

2. neden, yayınlanan anket sonuçlarının seçmenler üzerindeki psikolojik etkisidir. Seçmenler yandaşı oldukları partinin umdukları oranda desteklenmediğini görünce seçime katılmamak veya siyasal tercihine en yakın bir başka partiye oy verme eğilimine girerler. Bu etki daha çok küçük Parti yandaşlarında görülür. Sosyal canlılar içgüdüsel “çoğunluk grup” üyesi olmayı güvence olarak görür. Sonuçta anketler toplum davranışını, bilerek-bilmeyerek ileri sürdükleri yanılgı payı oranından daha çok etkilemiş olurlar. Bu nedenle de Anket Firmalarının yansızlığı çok önemlidir ve haklı olarak bu sorgulanır.

2015 seçiminde 11 Anket Şirketinin ortalama hata payı %16 oldu; en isabetli diyebileceğimiz A&G’nin bile kestirimlerinde ortalama %10 hata payı vardı (AS: standard error) … HDP’yi %20, MHP’yi %19, CHP’yi %7 ve AKP’yi %14 yanılgı ile kestirdikleri ortaya çıktı.

Özetle şunu belirtmek istiyorum; bu seçimde de benzer tablolar olabilir. Anket sonuçlarına özen ve serinkanlılıkla yanaşın ve “en azından +/- %10 yanılgı payı” ile okuyun verdikleri rakamları. Örneğin anketin verdiği 18 rakamını “19,8 – 16,2 arasında bir rakam” olarak okuyun.

Sevgilerimle. æ
===========================================
Dostlar,

YUNUS’un MİSTİK MATEMATİĞİ…

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan Nükleer Fizik uzmanıdır ve kaçınılmaz biçimde ileri düzey mate-matik bilgisi sahibidir. Kamuoyu yoklamaları güncel ve belki de büyük ölçüde gereklidir. Siya-sal parti programlarının kamuoyunda onaylanma düzeyini sürekli izlemek yerindedir. Örnekleme dayalı anketlerde kullanılan olasılık hesapları, temel matematik bilgisi kapsamındadır (yukarı-daki metinde yer yer ayraç içinde katkı verdik.. Biz Hacettepe Tıp 1. sınıfta 2 yarıyıl Yüksek Matematik okuduk; tıpta uzmanlık eğitimimizde yoğun Biyoistatistik eğitimi aldık ve ayrıca Biyoistatistik yüksek lisans derslerini tamamladık.. Ankara Üniv. SBF’de de lisans eğitimimizde Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi diploması sahibiyiz..).

Kural şudur :

  • Örneklem çekilen her kestirimde kaçınılmaz olarak -matematiksel- hata payı vardır,
    bu hatanın adı “örneklem hatasıdır” ve büyüklüğünün hesaplanması olanaklıdır.

Yapılacak kestirimin %90, 95, 99 ve 99.9.. güven düzeyi önceden öngörülmektedir. Bir de, +/- sapma büyüklüğü önceden öngörülmelidir. Evrenin –konumuzda seçmenlerin- herhangi bir olayda gerçek eğilimleri (örn. bir siyasal partinin alabileceği oy oranı) noktasal olarak kesti-rilemez; ancak bir aralık (interval) verilebilir. Doğallıkla; anketi yaptıranlar da, yapanlar da, bilinmeyen ve merak edilen evren (seçmen) parametresini (oy oranını) olanaklı en yüksek güven düzeyi ve en dar aralıkta kestirmek ister (confidence interval). Dolayısıyla, bu tür kestirim raporlarının yöntemlerini – varsayımlarını özenle okumak gerekir. Tartışılmaz biçimde “bilim namusu” (araştırma etiği!) en başta geliyor.. Ne var ki; tam da tersine, kamuoyunu yönlen-dirmek için bu veriler Makyavelistçe, en ahlak dışı biçimde algı yönetiminde kullanılabiliyor..

Seçim sonuçları belirlendiğinde artık “örneklem” değil “sensus” (tam sayım) söz konusudur. Ancak hala seçime katılmayan kitle dikkate alınmalıdır. Evrenin bilinmeyen parametresi ne ise (konumuzda partilerin oy oranları!) artık kestirilme aşaması geride kalmış, takke düşerek kel görünmüştür. Şirketler, hata hesaplarını yaparak yanılgı kaynaklarını bulmaya çabalamalıdır.

Son olarak; örneklem büyüklüğünü artırarak sonsuza dek artan bir kestirim güvenliği sağlamak olanaklı değildir; çünkü bu 2 değişken arasındaki bağ doğrusal (lineer) değildir. Örn. bir bardak çayın şekerinin tadına bakmak için (şekersiz içilmesi daha iyi!) bir çay kaşığı (küçük örneklem) ya da bir çorba kaşığı kadar örnek (büyük örneklem) almak arasında hemen hemen hiçbir fark yoktur; şekeri iyi karıştırmak ve türdeş (homojen) bir dağılım sağlamak koşuluyla.. Bir tencere çorba için de yemek kaşığının ucu ya da koca bir kepçe dolusu çorba alarak tadına bakma örneği de verilebilir. Dolayısıyla örneklemin büyüklüğü ve bileşimi (kompozisyonu), maliyet-zaman-insangücü vb. giderler de dikkate alınarak birlikte ve optimal düzeyde sağlanmalıdır. Bileşimi uygun “küçük” bir örneklem, uygun bileşimde olmayan daha “büyük” bir örneklemden daha çok temsil edici olabilir, daha güvenilir kestirim sağlayabilir. Örnekleme dayalı kestirimlerde hem örneklem kuramı – matematiği hem de incelenen konuya ilişkin yetkin alan bilgisi gerekir; dolayısıyla takım (ekip) çalışması zorunludur.
***
Ancak Derviş Yunus‘un ormandan kestiği odunlar hep çok düzgün ve eşit uzunluktadır! Bu “örneklem“de standart sapma “sıfır” idi. Öğretmeni Taptuk Emre işin hikmetini sordukta;

Bre Yunus, ormanda hiç eğri odun yok mudur, hepsi bir uzunlukta mıdır??

sorusunun yanıtı, Yunus’un mistik Matematiği ile

Şeyhimin dergâhının kapısından odunun bile eğrisi giremez.. olur.
***
Siyasal partilerin kapılarından giren “odunlarzamanede ne ölçüde doğru acaba?

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com