ANAYURT Gazetesine Demecimiz : Kış gelmeden iki doz aşılama bitmeli


Prof. Saltık, aşıların yeni varyantların ortaya çıkması yüzünden bağışıklık edindirme oranlarının düştüğünü, 12 yaş üstü herkesin en az iki doz aşılanmasının zorunlu olduğunu belirterek, Türkiye’nin kış ayları gelmeden aşılama sürecini tamamlayamaması halinde bütün sürecin başa döneceğini söyledi.

Uğur DUYAN

ANKARA (Anayurt) 

Türkiye’nin önde gelen Halk Sağlığı Uzmanlarından Prof. Dr. Ahmet Saltık, aşıların yeni varyantların ortaya çıkması yüzünden bağışıklık sağlama oranlarının düştüğünü ve 2. doz aşılamadan ancak 14 gün sonra kişilerin bağışıklık kazandığını belirterek, 2 doz ve üzeri aşılananlarla birlikte son altı ay içinde hastalığı atlatanlar dahil toplam nüfusun yalnız %22,5’nin Kovid-19’a karşı direnç gösterebilecek durumda olduğunu söyledi. Saltık, “Dibi delik havuz gibi, aşılama ve hastalık geçirme ile erişilen bağışıklık oranı, bağışıklığın zamanla yitirilmesi vb. nedenlerle gereken orana yetişememektedir. Bu amaçla hızla, seferberlik bilinciyle, en geç 1-2 ay içinde, kış gelmeden eldeki etkin aşılarla yaygın aşılama zorunludur.” görüşünde bulundu.

Türkiye’de haftalık Kovid-19 vaka sayısının 45 ilde artmasına karşın 36 ilde azaldığı görüldü. Prof. Dr. Ahmet Saltık, Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan haftalık verileri Anayurt‘a değerlendirdi. Sağlık Bakanlığının aşılma hedef kitlesini 18 yaş üstünü oluşturan 61 milyon kişi üzerinden tanımladığını ve bu hedef kitle üzerinde yapılacak olan hesabın yanıltıcı oluğunu söyleyen Saltık, Türkiye’nin resmi nüfusunun 85 milyon olmasına karşın göçmenler ve kaçaklar ile nüfusun 90 milyonu aştığını, bu nedenle de 12 yaş üstü tüm nüfusun aşılanması gerektiğini ifade etti.

‘BİR HAFTALIK VERİLER YANILTICI OLABİLİR’

Saltık, salt bir haftalık verilere dayalı olarak  irdeleme yapmanın yanıltıcı olabileceğini ve sağlıklı sonuç almak için en az iki haftalık hatta ve daha uzun zaman dilimlerini içeren çözümlemeler yapmanın daha güvenilir çıkarımlar sağlayacağını söyledi. Saltık şöyle devam etti:

“Hastalığın kuluçka süresi genel olarak 14 gün olarak biliniyor. Bu yüzden, bulaşı alan bir insan 14 gün boyunca bulaştırıcı, bulaştırıcılığın sonlanması 2 haftayı buluyor. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığının haftalık verileri kimi illerde artışı, kimilerinde azalışı açıklamaya elverişli değil. Aşılama oranlarını da bilmek gerek bu illerde ve haftalık insidens (yeni vaka oranı) hızları ile ilişkilendirmek gerek. Son aşı uygulamasından iki hafta sonra erişilebilecek en üst bağışıklığa ulaşıldığı da akılda tutulmalı. Epidemiyolojik değerlendirmelerde bu devingen (dinamik) zamansal özellikler dikkate alınmalı.

Ayrıca Sağlık Bakanlığı takvim haftasını kullanarak güncel olmayan veri paylaşıyor. En son yayınladığı veri 4-10 Eylül 2021 takvim haftasının ve bu da 10 Eylül’de değil, bir hafta gecikmeyle paylaşıldı. Bu haritada 81 ilde 4-10 Eylül 2021 dönemi haftalık insidens hızı veriliyor. Bunun anlamı, o zaman diliminde -örneğimizde haftada- her 100 bin kişi başına yeni tanı konan Kovid-19 (hasta) sayısıdır. Örneğin Ankara’da, anılan zaman diliminde, her yüz bin kişide 283 kişiye ‘yeni’ Kovid-19 tanısı konmuştur.

Ankara nüfusu 6 milyon alınırsa, 60 x 283 = 16.980 kişi. Buradan hareketle 4-10 Eylül 2021 haftası içinde 7 günde bu kadar yeni Kovid-19 tanısı konduğu anlaşılır. Bu hafta içinde Türkiye genelinde yeni olgu (vaka) sayısı 155.346 olup, bu da % 10,9 oranına karşılık gelmektedir. Türkiye’nin ‘resmi’ nüfusu 85 milyondur. Bu 85 milyon içinde Ankara, yaklaşık 6 milyonluk nüfusu ile %7,1 pay sahibidir ve nüfusuna oranla daha yüksek bir yeni olgu (vaka) sayısına / oranına sahiptir. Nitekim Türkiye geneli için haftalık insidens hızının da yüz binde 182,8 olduğu görülmektedir. Ankara’nın değeri olan yüz binde 283’ten yüz puan daha eksiktir. Ya da Ankara, Türkiye ortalaması olan 4-10 Eylül 2021 haftası Kovid-19 insidens hızı yüz binde 183’ten çok daha yüksek bir il insidens hızına sahiptir.”

Bu tür sorulara net bir yanıt verebilmek için elde yeterli verinin olmadığını kaydeden Saltık, oysa Sağlık Bakanlığının veri tabanında tüm verilerin ayrıntılı olarak bulunduğunu belirterek, “Üstelik bu veri tabanında Epidemiyolojik çözümlemelere hızla erişebilecek yazılımlar da yüklüdür. Bu çözümlemeleri yapabilecek Halk Sağlığı Uzmanlarına olanak verilmeli ve sonuçlar kamuoyu ile dürüstçe, saydamlıkla ve güncel olarak paylaşılmalıdır” diye konuştu.

TÜİK VERİLERİ AÇIKLAYACAK: MIZRAK ÇUVALA SIĞMADI

Saltık, 19 Eylül için açıklanan can kaybının 213 kişi olduğunu ve bu sayının ürkütücü olmasına karşın gerçek verinin bu rakamın yaklaşık 3 katı olduğunu vurgulayarak, bu rakama Dünya Sağlık Örgütü kestirimlerine göre ulaşılabileceğini söyledi. Saltık şöyle konuştu:

“640’a varan günlük Kovid-19 kaynaklı “gerçek” ölüm sayısının açıklanması, halkı önlemlere daha çok uymaya, aşıya daha çok sahip çıkmaya yönlendirebilir. Kaldı ki gerçek ölüm sayısını sonsuza dek saklama olanağı yoktur. 2020 ölüm istatistikleri TÜİK tarafından hala açıklanmamıştır. Oysa her yıl Mayıs başında yayınlanırdı. 2020 içinde olağan koşullarda beklenen 440 bin dolayında ölümün 200 binden çok fazlası söz konusudur ve AKP iktidarı bu fiyaskoyu, acı gerçeği saklamaktadır.

2021 ölüm istatistikleri de açıklanmayacak mıdır? Mızrak çuvala sığar mı? TÜİK’in kendisine ilgili kurumlardan veri gelmediği gerekçesi inandırıcı değildir. Sağlık Bakanlığının bilgi aktarmaması söz konusu değil. Her ölüm, 10 gün içinde kayda alınmak zorundadır yasal olarak. Doldurulan ölüm belgeleri, gömme izinleri otomatik olarak sisteme girilmekte, Sağlık Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü veri tabanına yüklenmektedir. TÜİK, kuruluş yasası gereği bu veri tabanlarına intranet üzerinden eşzamanlı erişebilmektedir.

Güncel olmayan haftalık verilerin açıklandığından söz etmiştik. Katıldığımız TV programlarında kezlerce dile getirdik; geriden gelen ve güncel olmayan takvim haftası yerine Epidemiyolojik hafta kullanılması zorunludur. Yani, diyelim 20 Eylül akşamı açıklanan haftalık tablo, 20 Eylül’den geriye 7 güne ilişkin olmalıdır; 14-20 Eylül 2021 haftası olarak. Bu çok temel bir Epidemiyolojik ilkedir.”

DELTA VE DELTA + VARYANTLARIN BULAŞICILIĞI

Delta ve Delta + varyantlarının önceki mutant tiplere göre daha kolay bulaştığını ve bulaş oranının %60-65 daha fazla olduğunu söyleyen Saltık, “Bu mutant tipleri sıklıkla da hafif klinik bulgularla, örneğin bir yaz soğuk algınlığı gibi seyretmektedir. Burun akıntısı, hafif soğuk algınlığı–nezle bulguları, tat ve koku duyusunun yitirilmemesi, şiddetli öksürük ve nefes darlığı olmayışı insanları aldatabilmektedir. Bu süre içinde de başkalarına bulaştırma daha çok ve daha kolay olabilmektedir. Tam aşılı olanlar daha hafif belirtilerle, belli belirsiz geçirebilmekte ve aşısızlar ölçüsünde olmasa da bulaştırabilmektedirler. Bu 2 varyant aşıdan da kaçabilmekte, tam aşılı insanlara da bulaşabilmekte ve hafif de olsa hastalık yapabilmektedir. Ancak ağır hastalık, hastaneye yatma, yoğun bakım gereksinimi ve ölüm riski kezlerce kat daha düşük olmaktadır aşısızlara ya da eksik aşılılara göre” açıklamasında bulundu.

Saltık, “Güncel verilerin üzerinden konuşarak gidersek: 20 Eylül saat 01:34’teki Sağlık Bakanlığı aşılama tablosundaki veriler şöyle:

Toplam yapılan aşı sayısı 105 milyon 152 bin 920, 1. doz uygulanan kişi sayısı, 52 milyon 686 bin 951 ve 2. doz uygulanan kişi sayısı 42 milyon 48 bin 514, 3. doz uygulanan kişi sayısı 10 milyon 417 bin 455. İlk yani tek doz aşının koruyuculuğu yok gibidir. 2. ve 3. çok sınırlı da olsa 4. doz alanları hesaba katmak gerek. Bu sayı 42 milyon 48 bin 514’e dahildir ve Bakanlık, 18+ yaş dilimi yani 61 milyon nüfusu hedef kitle almakta, bu hesapla (42 milyon / 61 milyon) %69’a varan bir tam aşılılık kabul etmektedir” ifadelerini kullandı.

HEDEF KİTLE HESABINDAKİ 6 YANLIŞ

Sağlık Bakanlığının temel aldığı hesabın 6 nedenle çok yanlış olduğunun altını çizen Saltık şöyle konuştu:

1. neden: Türkiye’nin resmi nüfusu 85 milyon, eylemli (de facto) nüfusu 90 milyon üstüdür. Geçici koruma konumunda (statüsünde) olanlar, kaçaklar, düzensiz göçmenler… Üstelik bu son sayılan vatandaş olmayanlara aşı için erişim pek çok nedenle oldukça güçtür (başta Türkçe bilmemeleri yüzünden). 90 milyon yerine 61 milyonu hedef kitle almak tam aşılı oranının yaklaşık 1/3 oranında yüksek kabul etmektir. %69’un 1/3’ü olan 23 puan düşülürse, tam aşılılık %46’ya iner.

2. neden: 16-18 yaş arasına aşılama yeni başlamıştır. 12-16 yaş arası aşılama görmezden gelinecek orandadır. 18 + yaş diliminde ve yurttaş olmayanları görmezden gelerek abartılı aşılama oranı halkı ve salgın yönetimini aldatıcı devekuşu tutumudur. 12 yaş altı çocukların halen aşılmaya dahil olmayışı salgın yönetiminde ciddi bir eksikliktir ancak çocuklarda Kovid-19 giderek artmaktadır. ABD’de %26’yı geçmiştir, o yaş dilimlerinde kurallı tarama testleri ile yakalanan PCR pozitifliği oranı. Üstelik 6 Eylül’de 12 yıllık temel örgün eğitim açılmıştır Ülkemizde.

  • Son haftada olgu sayısında artış bakımından Türkiye dünyada 4. sıraya tırmanmıştır!

3. neden: İrdelediğimiz aşı oranları “an“a ilişkindir. Oysa bağışık yanıt, 14 gün sonra o aşı için erişilebilecek en üst düzeye varmaktadır. Toplum bağışıklığı için 14 gün önceki tam aşılılık oranına bakılmalıdır. Bu da yaklaşık 10 puan geride verilerdir ve yukarıda hesapladığımız %46 olan oran %36’lara gerilemektedir.

4. neden: Ülkemizde yaygın yoksulluk ve beslenme bozukluğu, yetersizliği nedeniyle aşılara ideal bağışık yanıt beklenmesi olanaksızdır. Bu gerekçeyle kabaca %10 dolayında bir fire, yetersiz bağışıklama varsayılabilir. Böylelikle, 3. nedende belirttiğimiz beklenebilecek toplum bağışıklığı oranı %26’lara düşmektedir.

5. neden: Son olarak, yaygınlaşan ve çeşitlenen varyantlar nedeniyle aşıya direnç, aşıdan kaçabilme oranı yükselmiş, aşı etkililiği ülkemizde uygulanan BioNTech&Pfizer aşısı için %70’lere dek eksilmiştir. Dolayısıyla, 4. nedende belirttiğimiz %26 oranının %70’ini almak gerekebilir ki, bu da %18,2 etmektedir.

6. neden: Bu orana hastalığı geçirerek doğal bağışık olanları katmak gerekir. Salgının başından beri toplam resmi olgu sayısı 6,8 milyondur. Ancak son 6 ayda hastalanan sayısı dikkate alınmalıdır çünkü bağışık direnç zamanla sönümlenmektedir. 6 milyon 820 bin 861 kişiden 2 milyon 950 bin 603 kişiyi düştüğümüzde, bu rakam 3 milyon 870 bin 258 kişidir ve son 6 ayda hastalananlardır. 90 milyon nüfusta %4,3’e karşılık gelmektedir. 5. nedende elde edilen %18,2 oranına eklendiğinde %22,5 bulunur ki, ülkemizdeki gerçek biyolojik toplum bağışıklığı bu orandır.

Açıkça söylemek gerekirse, ülkemizin 90+ milyon nüfusunun yalnızca %22,5’i gerçek anlamda Kovid-19’a karşı
şu anda bağışıklık kazanmıştır, dirençlidir!”

“HAYDİ TÜRKİYE, UZAT KOLUNU, KOŞA KOŞA AŞIYA”

Bu denli bir düşük toplum bağışıklığının olduğu Türkiye’de turizmin açılmasının, ülkenin transit bir coğrafyada yer almasının ve nüfusun dörtte birini bulan aşı karşıtlığı yüzünden, gereken gerçek biyolojik toplum bağışıklığına erişilemediğini söyleyen Saltık, sözlerini şöyle bitirdi:

“Dibi delik havuz gibi.. aşılama ve / veya hastalığı geçirme ile erişilen toplum bağışıklığı oranı, zamanla bağışıklığın yitirilmesi vb. nedenlerle gereken orana yetişememektedir. Bu amaçla

Hızla, seferberlik bilinciyle, en geç 1-2 ay içinde, kış gelmeden eldeki etkin aşılarla yaygın aşılama zorunludur. Tersi kısır döngüdür, yeni varyantlardır, daha çok hastalık, daha çok ölüm, salgının uzaması ve sosyal-ekonomik ağır bedellerdir.

  • İktidar, aşı karşıtlığını hoş göremez!

Bu davranış kişiler açısından da hak değil, insanlığa karşı suçtur. Umumi Hıfzıssıhha Yasasının 57., 64., 72. ve 94. maddeleri çok net olarak zorunlu aşıya olanak vermektedir. Anayasa’da boşluk yoktur; 2., 5., 12., 17., 56., 65. ve 90. maddeler aşıyı devlete yüküm, yurttaşa ödev vermektedir. AİHM ve AYM kararları da bu yönde.

Temel eğitim ve üniversitelerde gerekli tüm yapısal önlemler hızla ve eksiksiz tamamlanmalıdır. Halk sürekli ve etkin eğitilmeli, aşı karşıtlığı yaptırımları kararlılıkla uygulanmalıdır.
ABD Bakanı J. Biden geçtiğimiz hafta, ABD halkının %25’inin (1/4’ünün) aşılı olmaması yüzünden salgınla baş edemeyeceklerini açıkladı. Fransa, aşıyı reddeden üç bin sağlık çalışanını işten çıkardı. Benzer kararlı adımları atan ülke sayısı artıyor.

  • Haydi Türkiye, uzat kolunu, koşa koşa aşıya!
    =============================

HALK TV Programımız – 18 Eylül 2021

Dostlar,

18 Eylül 2021 Cumartesi akşamı saat 20:00’de, 48 dakika boyunca HALK TV‘de idik.
Sn. Fatih ERTÜRK‘ün “Türkiye Nereye?” programına konuk olduk. Bu Program 4-5 saat sürüyor ve hemen hemen her hafta izlenme (rating) birincisi oluyor genellikle açık ara ile.

Bizi haftalardır sürekli konuk alan HALK TV’ye ve başarılı programcı Sn. Fatih Ertürk’e teşekkür ederiz..

Konuşmamızın başlangıç bölümleri için lütfen tıklayınız :

(415) Ahmet Saltık: Koronavirüs sayısındaki artışın tek nedeni okulların açılması değil, önlem alınmıyor – YouTube

(415) Dr. Ahmet Saltık: Her gün 300 insanın ölmesini kanıksayalım istiyorlar – YouTube

(415) Aşı karşıtlığının nedeni ne? Komplo teorilerini kimler üretiyor? Ahmet Saltık anlattı – YouTube

Bu hafta da salgını değerlendirdik. Temel eğitim okulları (yükseköğrenim öncesi) 6 Eylül’de açıldı ve günlük olgu sayılar tırmanmaya başladı. Oysa aşılama da artıyor yavaş da olsa. PCR test sayısı arttı, 6-18 Eylül arasında 279 binden 335 bine. 6 Eylül sonrası işçilere haftada 1, öğretmenlere haftada 2 kez PCR yükümü getirildi. 4 milyon dolayında işçi, 300 bin öğretmen.. aşı olmadı. Zorunlu PCR testi işleseydi test sayısında çok daha fazla artış olmalıydı. Olgu sayısındaki artışın bir bölümü test sayısı artışına bağlı. Ancak aşı olmayanlara PCR testi zorlamasının işlemediği anlaşıldı..

Okulların açılması mutlaka olgu – vaka sayısında artışa yol açacaktır, açmıştır. 20Eylül akşamı verisi önemlidir, 6 Eylül sonrası 14 günlük kuluçka süresi dolmaktadır. Ancak artıştan salt “okulların açılması” değil, gerekli hazırlıkların çok yetersiz yapılması, Epidemiyolojik veriler elvermemesine karşın okulların açılması olmuştur. 12 yaş altında hiç aşı yapılmamıştır. 12-16 yaş arası aşılama görmezden gelinecek düzeydedir. 16-18 yaş arası salt liselerde geçerli ve Bakanlık bu kesimlerde aaşıla(n)ma oranlarını açıklamalı.

Fransa üç bin sağlık çalışanının işine son verdi Kovit-19 aşısını reddettikleri için.

Aşı reddini de konuştuk..
Fatih Erbakan’ın red gerekçelerinin ne denli bilim dışı olduğunu..
11 Eylül 2021 günü İstanbul / Maltepe’de yapılan aşı reddcilerinin mitingindeki saçma sapan sözleri de.. Örneğin Kovit-19 sağaltımının “smokin fırtınasına” yol açtığını da! Bilindiği gibi doğrusu “sitokin fırtınası”..
DİB Ali Erbaş‘ın yaşamın her alanını fetvaya bağlama pervasızlığını da..

Prof. Erbaş devlet memuru, 657 sayılı yasa kapsamında; açıkça anayasayı çiğniyor. 2, 24 ve 174. maddeler başta olmak üzere. TCY (Türk Ceza Yasası) md. 309’da tanımlı Anayasayı ihlal suçu işliyor (Anayasa suçu diye bir suç yasalarımızda yok!) C. Savcıları TCY md. 309 ve md. 115 çiğnemi (ihlali), 657 sayılı Devlet Memurları Yasası bağlamında görevi kötüye kullanma (md. 257) gerekçeli soruşturma başlatmalıdırlar. Bu amaçla Cumhurbaşkanı’ndan izin almak gerekecektir, istenmelidir. Red durumunda bu idari işlem Danıştay’a götürülmelidir.

  • DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) bir fetva makamı değildir.

Aşılar dahil, yaşamın herhangi bir alanını din kurallarına doğrudan – dolaylı yaslayıcı hiçbir eylem ve işlem yapamaz. Aşılarla ilgili, yüz bin dolayında camide Cuma hutbelerinde okunmak üzere bilimsel olarak hazırlanmış eğitim metinlerini okutabilir, okutmalıdır.

Bunun dışında DİB Erbaş susmalıdır, haddini bilmelidir, haddi bildirilmelidir (RTE tarafından ve hukuksal yolla), yasal sınırlarına çekilmeli, RTE/AKP adına şeriat çığlıkları atmayı derhal sonlandırmalıdır.

Dünyadan, Türkiye’den sayısal vererek salgının ülkemizde yönetilemediğini açıkladık.
Örneğin “kritik durumda” olan Kovit-19’lu hasta sayısının neden ve nasıl günlerdir 633 olarak sabitlenebildiğini (!!!) sorduk..

  • Son hafta içinde Türkiye’de 180.724 olgu tanı aldı ve bu rakamla Ülkemiz dünyada 4. sırada.

Türkiye’nin sayısal verilerinin açıkça tutarsız, çelişkili, yanıltıcı, oynanmış olduğunu açıkladık. Örneğin ölümler resmen 61 bini geçti ama gerçekte 3 katı dolayında DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) uyarılarıyla.
Son haftada 180 bini aşkın olgu artışıyla Dünyada 4. sırada Türkiye. Tam aşılı oranında 19.!
Aktif hasta sayısı “resmen” 450 bin dolayında.. Gerçekte 3-5 katından az değil..
Bulaş zinciri kırılamıyor..
Son verilerle toplum bağışıklığı HALA 1/3’ten çok değil!
Bu oranın hızla etkin aşılama ile %85-90’a erişmesi zorunlu.. 12 yaş altında hala çocuk aşısı yok.
Dolayısıyla geri kalan nüfusta tek 1 kişi bile aşısız kalmamalı.
İktidar daha net ve kararlı tutum almalı aşı karşıtlığı konusunda..
Yasal boşluk yok, Anayasada. 1593 s. yasanın 57, 64 ve 72. maddeleri de zorunlu aşı için yeterli. Ek olarak, bu yasanın 94. maddesi çok daha net :

  • Madde 94 – Kanuni mühlet zarfında mükerreren aşılandığını vesikalarla ispat edemiyenlerin Devlet, belediye hizmetlerinde veya hususi ve umumi ticaret ve sanayi müesseselerinde, büyük çiftliklerde istihdamı veya mekteplere kabulü memnudur.

Günümüz Türkçesi ile:

  • Yasal süre içinde yinelenen aşılanmasını belgelerle kanıtlayamayanların Devlet, belediye hizmetlerinde veya özel ve genel ticaret ve sanayi kurumlarında, büyük çiftliklerde çalıştırılması ve okullara kabulü yasaktır!

ABD Başkanı J. Biden, nüfusumuzun %25’i aşısız, biz salgınla böyle başedemeyiz.. 

AKP / RTE iktidarı her gün 300’e yakın “resmi” ölüm sayısını kanıksamamızı bekliyor, istiyor! Hayır, buna alışmayacağız, kabullenmeyeceğiz.. gerçek ölümler açıklananın 3 katı! Böyle salgın yönetimi olmaz!

  • Halkın da artık uyanması gerek; çünkü AKP ÖLDÜRÜYOR..

Bilgi ve ilginize sunarız

Sevgi ve saygı ile. 18 Eylül 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

Umumi Hıfzıssıhha Kanununu okuyan var mı?

Dr. Ceyhun Balcı yazdı…

Umumi Hıfzıssıhha Kanununu okuyan var mı?


Umumi Hıfzıssıhha Kanununu okuyan var mı? – Son Dakika Özel Haberler Köşe Yazıları (veryansintv.com)

Sonda söyleneceği baştan söylemekte sakınca yok!

Milli Mücadele’yi yapanları, Cumhuriyet’i kanları, canları pahasına kuranları ve devrimleri yaşama geçirenleri saygıyla anma görevi hiç ama hiç göz ardı edilmemeli. Anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

Her geçen gün öğrendiğim ve varlığının farkına vardığım gerçekler başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kurtarıcılara, Cumhuriyetçilere ve Devrimcilere olan hayranlığım ve saygım katlanarak artırıyor.

Tarihimiz kuru kuruya ve bir olaylar zincirinin zamandizinsel (kronolojik) anlatımına indirgendiği için pek çok şeyin farkına varmakta zorlandığımız ve dolayısı ile değerbilirlik duygularımızın her geçen gün köreldiği açıktır.

23 Nisan 1920’de Milli Mücadele’yi yürütsün ve yönetsin, egemenliği gökten yere indirsin diye açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk aldığı kararlardan birinin salgın hastalıkları denetim almaya yönelik olduğu neredeyse bilinmez.

Milli Mücadele’yle birlikte İstanbul’dan Anadolu’ya yoğun bir insan ve silah akımı oluştuğu biraz olsun öğrenilmiştir. Ancak, bu akımın içinde mikropların da bulunduğu bir başka bilinmeyen olarak öğrenilmeyi beklemektedir.

Tıbbiyeli Hikmetler “Ya İstiklâl Ya Ölüm” diye haykırmakla kalmamış, İstanbul’dan zor koşullarda, bin bir güçlükle kaçırdıkları mikroplarla Ankara Cebeci’de aşı üretimine girişmişlerdir. Milli Mücadele’de yer alanlar askerlerimizin ve Anadolu halkının yalnızca tüfek ve çelikle ölüme gitmediğinin fazlasıyla farkındadır. O dönemde Anadolu’da kol gezen sayısız bulaşıcı hastalık da hem savaşın temel öğesi askerlerimizi hem de Anadolu’nun yoksul ve yoksun halkını yaşamdan kopartmaktadır.

  • İşte o Tıbbiyeli Hikmetler Cebeci’de kısıtlı olanaklarla ürettikleri aşıları cephede kullanıma göndermezden önce kalite denetimini de kendilerine uygulayarak tamamladılar.

Öncülleri binlerce yıl öncesine dayansa da modern aşının 200 yıllık geçmişi olduğu unutulmamalı. Bu geçmişte biz Türklerin etkisi ve kullanımı da gözden kaçmayacak denli belirgindir.

Cumhuriyet kurulur kurulmaz toplum sağlığı ve koruyucu hekimliği her şeyin önüne koyan kurucu kadronun ilk işlerinden birisi de Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmak oldu. Bundan 10 yıl önce varlığına son verilen bu kurum, günümüzde varlığını sürdürmüş olsaydı Covid-19 aşısı geliştirmede birkaç adım önde olmaz mıydık diye hayıflanmamak elde değil.

Salgının aşı evresinde iki ileri bir geri yapan ülkemizde olan bitene kafa yorarken kimilerinin aşağıladığı, itip kakmaya çalıştığı 1930’lar Türkiye’sinde çıkartılmış bir yasayı üşenmedim okudum. Yazıya başlarken sıraladığım övgü sözlerini yazmamda bu yasanın önemli etkisi olduğunu unutmadan eklemeliyim.

Yasa 1930’da çıkartılmış. 300’ü aşkın maddeden oluşmakta. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte yapılan uyum değişiklikleri dışında günümüze gelene dek neredeyse hiç değişmemiş. Bu durumu yasanın geliştirilmemesine bağlamak da olası olmakla birlikte, yasanın bugünün gereksinimlerine karşılık verecek denli kapsamlı ve öngörülü olmasına bağlamak çok daha doğru olur.

Yasa toplum sağlığını korumak, bulaşıcı hastalıklarla baş edebilmek için pek çok düzenlemeyi kapsarken, bildirimi zorunlu hastalıklar, karantina, aşılama, hastalığa neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması gibi kavramlara da yer vermiş.

Aşılamanın en önemli koruyucu sağlık aracı olduğu yasanın iliklerine işlemiş dense yeridir. Aşılamanın ücretsiz olması, devletin görevi olduğunun altına çizilmesi ve kurumlara da çalışanlarını aşılatma görevinin verilmesi önde gelen başlıklar olarak dikkatimi çekti.

Okurdan yasanın tümünü okumasını beklemek yerine güncel salgınla bağlantısından yola çıkarak oluşturduğum seçkinin kısa ve kolay okunur olduğunun altını çizmeliyim.

Küresel ölçekte özellikle yoksul ülkelerde aşıya erişimin sorun olmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Buna karşılık kişi başına 10 doza varan aşı edinmiş varsıl ülkeler olduğunu da. Türkiye ölçeğinde zaman zaman aşı kısıtı yaşansa da son aylarda böyle bir sorunun olmadığını söyleyebiliriz.

Sağlık Bakanı’nın hemen her gün ya kameralara karşı sözlü olarak ya da sosyal medya iletileriyle halkı aşılanmaya çağırdığını ve bu çağrıyı yaparken kimi zaman yalvar yakar olduğunu bilmeyenimiz olmasa gerektir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nu okuduktan sonra kafamda bir soru belirdi. 1930 tarihli 91 yaşındaki bu yasayı az önce değindiğim gibi sokaktaki vatandaşın okumasını beklemek gerçekçi olmazdı. Ama, Sağlık Bakanı, bürokratları ve başka ilgililer de mi bu yasayı okuma zahmetine katlanmamışlardı?

Deyim yerindeyse bugünün gereksinimlerini de bire bir öngörmüş olduğu hemen her satırına sinmiş olan bu yasa varlığını sürdürürken sayın bakan başta olmak üzere yetkililerin umarsızlık sergileyen söylemleri anlaşılır gibi değildir.

Bir deneyimle sürdüreyim. Geçenlerde hastam olan genç bir hemşirenin ocak ayındaki ilk doz Covid-19 aşısı sonrasında aşılanmadığını fark ettim. Sorguladığımda gerekçesinin geçersiz olduğu açıktı. Zaman yitirmeden aşılanmasını öğütledim. Bir şeyi daha sorgulamak gerektiğini düşündüm. Bu kişi bir üniversite hastanesinin yoğun bakımında çalışmaktaydı. Kurumu böylesi bir eksikliği bu zamana gelmeden fark edip gereğini yapmalıydı. 1930’da yazılan ve yapılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu kurumlara da sorumluluk verip aşılanmayanları pek çok ortamda bulunmaktan yasaklarken günümüzde bu önemli eksikliğin gözden kaçırılmış olması akıl alır gibi gelmedi bana.

Yine geçenlerde haber olmuştu. Bir devlet hastanesinde aynı zamanda yönetici de olan bir hekimin aşılanmadığı ve Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğiydi haberin konusu. Hekim, aşı karşıtı ve hastane yöneticisi. Bu üçünün bir araya gelmesine nasıl seyirci kalınabilir? En verimli çağında bir hekimin yaşamdan kopması kabul edilebilir mi?

Bir yanda salgını bitirecek anahtar gereç olan aşı konusunda karşıtlık/kararsızlık sergileyen yurttaş, öbür yanda yasalar açık seçik gereğini yapma görevini vermişken oralı olmayan yöneticiler.

Salgın böyle sorumsuz ve duyarsız davranarak bitirilebilir mi?

Umudumuz virüste. Bugüne dek ortaya koyduğu kendisi açısından yararlı mutasyonlar yerine bir kez olsun insan yararına evrimleşmesinde.

Başta yazdıklarımı yineleyerek bitireyim.

Cumhuriyet’i kuranlara ve onu sağlam temeller üzerinde yükseltenlere bir kez daha şükranlarımı sunarım.

Not: 1930’da çıkartılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ndan yaptığım seçkiye göz atılabilir. Önemli bulduğum alıntılar yapmaya çalıştım. Cumhuriyet kadrolarının değişmez rehberi olan akıl ve bilimin günümüzde o denli önemsenmemiş olması ilk bakışta şaşırtıcı görünse de post modern çılgınlık ve ona ülkemizde (ve elbette tüm dünyada) eşlik eden bilgi kirliliği anımsandığında olağan bir durumdur.

Korona günlerinde besin güvenliği

Cagatay_Guler_portresiProf. Dr. Çağatay GÜLER
HALK SAĞLIĞI UZMANI
Cumhuriyet, 16 Eylül 2021

Toplumumuz işlevsel uygulamalardan çok işlevsellikle ilişkisi olmayan kuramsal ayrıntılar üzerinde durmayı seviyor. Konuyla ilgili teknik eğitimimiz olmadığı halde akademik ayrıntılarla ilgili fikir yürütmekte, yanlış hatta geleceğimizi karartabilecek çıkarımlar yapmakta hiç duraksamıyoruz. Korona salgınında da böyle yaptık. Aylarca mikrobiyolojik, biyokimyasal ve moleküler ayrıntılar üzerinde aklımıza geleni söyledikten sonra korona aşısına yönelik olumsuz görüşler ileri sürenler bile çıktı.

Şimdi inanmayacaksınız ama zamanında rahim içi araç uygulanmaya başladığında da bunların “anten olduğu, herkesin özel yaşamının kayda alınacağı” iddiası yayılmıştı.

Biz gereksiz ayrıntıları gündemimizin başköşesine oturturken birçok yaşamsal tehlikenin farkına bile varmadık. Çoğu kişi birkaç gün sürüp geçen ishalleri umursamadı bile. Bu ishaller ve bağlantılı sindirim sistemi sorunları hastalıktan sayılmadığı için, gruplar halinde ortaya çıkan zehirlenmeler dışında nedenleri araştırılmadı.

AB MEVZUATI NE DİYOR?

Ekonomik kriz, yoksulluk ve kötü yönettiğimiz salgın ve diğer afetler; Halk Sağlığı açısından besin sahtekârlıklarının artması, toplumun her kesiminin “yenilmemesi gerekeni” yemesi ve besin zehirlenmesi riski altında olması demektir. Besin üreten işletmelerin ya da bireylerin haksız kazanç ve buna yönelik avantaj elde etmek amacıyla besinlerin olmaları gereken niteliklere uygunluğu konusunda başkalarını aldatmaya yönelik her türlü kasıtlı eylemi besin sahtekârlığıdır. Temelde besinin kökeni ya da kaynağı (menşei), bileşimi ve nasıl elde edildiği ya da hazırlandığı ile ilgili açıklamanın doğru olmaması anlamına gelir. Bu “yanlış açıklamalar” daha fazla kazanç sağlamak amacıyla yapılırsa, çıkar amaçlı sahtekârlık ya da dolandırıcılıktır.

Gelişmiş ülkelerin mevzuatlarına göre özellikle besinin doğası, kimliği, özellikleri, bileşimi, miktarı, dayanıklılığı, kaynak ülke ya da yer, imalat ya da üretim yöntemi konusunda tüketicilerin yanlış yönlendirilme olasılığı yaratan her durum besin sahtekârlığıdır. Besinlerin içine daha düşük ekonomik değerde hiçbir şey katılmamalı, içinden ekonomik değerinin daha yüksek olması nedeniyle hiçbir şey çıkarılmamalıdır.

Yine AB mevzuatı, besin sahtekârlığını tanımlayan 4 özelliği şöyle sıralar: Yasal kuralların ihlali, kasıtlı yapılması, daha fazla kazanç sağlama amacı, tüketiciyi aldatmaya yönelik olması.

DENETİM ARTMALI

Başlıca besin sahtekârlıkları katıştırma (tağşiş), yerine yalancısını koyma (ikame), seyreltme (dilüsyon), aslını bozma (tahrifat), benzetim (simülasyon), sahtecilik, yanlış tanıtma (yanlış beyan), gizleme, aldatıcı etiketleme, yararı kanıtlanmamış ya da onaylanmamış iyileştirme savı, saptırma, aldatıcı belge, kaçak üretim, merdivenaltı üretim ya da kaçak kesim (et için), kötüyü yeniden kullanma olarak sıralanabilir.

Seyreltme, pahalı bir sıvı bileşenin daha ucuz bir sıvı bileşenle karıştırılarak çoğaltılmasıdır. Yerine yalancısını koyma, yüksek değerli bir bileşenin ya da ürünün bir bölümünün başka bir bileşen ya da ürünün daha düşük değerli bir bölümü ile değiştirilmesidir.

Gizleme, düşük nitelikli besin bileşenlerinin ya da ürünün gizlenmesidir. Yararı kanıtlanmamış ya da onaylanmamış iyileştirme savı, kalite özelliklerini iyileştirmek savıyla besin ürünlerine bilinmeyen ve bildirilmemiş malzemelerin eklenmesidir. Sahtecilik, daha fazla kazanç sağlamak amacıyla besin ürünlerinin marka adının, ambalaj özelliklerinin, tertip ya da tarifinin, işleme yönteminin vb. tüm yönleriyle kopyalanmasıdır. Katıştırma, maliyetleri düşürmek ya da yanlış bir kalite duygusu yaratmak için etikette olmayan bir besin ürününe sahte bir şey eklemektir.

Benzetim, yasal ürüne benzeyecek ancak tam kopyası olmayacak biçimde tasarlanmış üründür. Aslını bozma, yasal ürünün ve ambalajının hileli biçimde kullanılmasıdır. Saptırma, yasal ürünlerin amaçlanan pazarların dışında satışı veya dağıtımıdır. Yanlış tanıtım, bir ürünün niteliği, güvenliği, kaynağı, tazeliği hakkında yanlış bilgi verilerek pazarlanmasıdır. Aldatıcı etiketleme, bir ürünün niteliği, güvenliği, kaynağı, tazeliği hakkında yanlış bilgi verecek biçimde etiketlenmesidir. Sahte belgeleme, hileli ürünlerin satışı ve pazarlanması amacıyla sahte belge ve işaretlerle sunulmasıdır. Kaçak üretim, onaylanmamış yer ve uygun olmayan yöntemlerle üretimdir (et için kaçak kesim).

Kötüyü yeniden kullanma, atılması ya da giderimi gereken yiyecek, içecek ya da yemin yasadışı olarak üretim ya da tedarik zincirine geri döndürülmesidir.

Siz salgın, yangın, sel ve su baskınlarının gündeminde yukarıda sayılan besin sahtekârlıklarının etkin biçimde denetlendiğine inanıyor musunuz?

  • Yetmişini aşmış bir Halk Sağlığı hocası olarak sizi temin ederim ki hiçbir aşı kısırlık yapmaz. Ancak yukarıda sıraladığım sahtekârlıkların hepsi kısırlık yapabilir.

ANKA HABER AJANSI’NA DEMECİMİZ..

HALK SAĞLIĞI UZMANI SALTIK:

“GRİP AŞISI UYGULAMADA GEÇ KALIRSAK COVİD’LE BİRLİKTE GRİP TABLOSUNU DÜŞÜNMEK BİLE İSTEMİYORUM”

CEM HAYAT
Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, yaklaşan grip mevsimi öncesinde, grip aşılamalarında geçen yıl olduğu gibi bu yıl da gecikme yaşanması durumunda büyük sorunlarla karşılaşılabileceği uyarısında bulundu. Saltık,
  • “Eğer yaygın grip aşısı uygulamada geç kalırsak Covid’le birlikte grip tablosunu düşünmek bile istemiyorum” dedi.
Ahmet Saltık, ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, geçen sene 70 TL dolayında olan grip aşısı fiyatlarının bu sene 120 liraya yükseldiğini, aşı fiyatında yaklaşık %70 oranında bir artış meydana geldiğini belirtti. Saltık, “Burada da ister istemez aracı firmaların kârları, komisyonları, rantlar, rüşvetler araya giriyor. Sağlık Bakanlığı’na, ‘Kimlerle ne anlaşma yaptın, bunları aracı şirketler eliyle mi ithal edeceksin yoksa Devlet Malzeme Ofisi eliyle mi ithal edeceksin, görebilir miyiz sözleşme metinlerini??’ desek, ‘Ticaret sırrı’ diyecekler ve açıklamayacaklar. Yani bulaşıcı hastalıklarda da AKP iktidarı affetmiyor.” dedi.

Saltık’ın açıklaması şöyle:

“ZAMANINDA SİPARİŞ BAĞLANTILARI YAPILMAZSA GEÇEN YIL OLDUĞU GİBİ SIKINTI YAŞAYABİLİRİZ”

“Yeni grip mevsimi başlamak üzere. Ekim ortalarında genellikle grip mevsimi başlıyor. Sağlık Bakanlığı, bu yıl grip aşılarının ne ölçüde sipariş verildiğini, kaç doz getirildiğini, getirileceğini henüz açıklamadı. 65 yaş üstündeki insanlara kural olarak grip aşısını öneriyoruz. Türkiye’de 65 yaş nüfus, aşağı yukarı Türkiye nüfusunun %9’u. Bu da 7,5 milyon dolayında nüfusa karşılık geliyor. Geçtiğimiz yıl 2 ya da 2,5 milyon dozu aşamadı, Sağlık Bakanlığı’nın aşı sağlaması. Bu yıl da uyarmayı sürdürüyoruz; ‘Grip mevsimi yaklaşıyor, grip ve zatürre aşılarını sağlamak gerekiyor’ diye. Sağlık Bakanlığı’ndan bu yönde bir açıklama ben henüz duymadım. Belki erken olduğunu düşünüyorlar ama zamanında sipariş bağlantıları yapılmazsa geçen yıl olduğu gibi sıkıntı yaşayabiliriz.

“TÜRKİYE’NİN 10 MİLYON DOZ GRİP AŞISINA GEREKSİNİMİ VAR”

Ayrıca bu yıl, geçen yılki bu dönemlere göre salgını çok daha ağır yaşıyoruz. Bir yıl önceki verilerden daha beter verilerimiz var. Toplum bağışıklığı yetersiz ve Covid-19 salgınını baskılayamadık, sönümlendiremedik, denetim altına bile alamadık. Bir ay kadar sonra mevsimsel grip olguları (vakaları) başlayacak. Grip, her yıl DSÖ’nün kestirimlerine göre 290 bin ile 650 bin arasında cana alıyor. Dünyadaki toplam yıllık ölümler de yaklaşık 58 milyon dolayında. Dolayısıyla her 100 (yüz) ölümden 1’i grip kaynaklı. Bu, üst sınırdan oran. 290 bini ölçü alacak olursak her 200 ölümden 1’i grip kaynaklı. Dünya genelinde böyle, Türkiye verileri de buna yakın. Covid-19, gribe göre 10 kat dolayında daha çok öldürücü gidiyor. Ancak ikisi birlikte olursa ölüm oranları daha da artacak, hastalık komplikasyonları daha da artacak. O yüzden bu yıl grip aşılarının ve zatürre aşılarının Ekimin ortasına kalmadan, Ekim başına çekilmesinde yarar var. Türkiye’nin demek ki 65 yaş üstü insanları alırsak en az 7,5 milyon doz, geçen yıl sağlananın 3 katı grip aşısına gereksinimi var. 65 yaş altı olanlardan da belli sağlık sorunları olanların grip aşısı olma gerekliliği var. Demek ki Türkiye’nin yaklaşık 10 (on) milyon doz dolayında grip aşısına gereksinimi var.

“GRİP AŞISI UYGULAMADA GEÇ KALIRSAK COVİD’LE BİRLİKTE GRİP TABLOSUNU DÜŞÜNMEK BİLE İSTEMİYORUM”

Eğer yaygın grip aşısı uygulamada geç kalırsak Covid’le birlikte grip tablosunu düşünmek bile istemiyorum. Grip olguları artacaktır, bulgular da Covid’i andırıyor. Dolayısıyla klinik muayenede ‘bu griptir, bu Covid’tir’ diye ayırma şansımız yok. Çok büyük olasılıkla bu tür olgularda teste başvuracağız. Yeni geliştirilen bir test var. Kombine, birleşik test diyelim. Bu testte hem grip virüsleri aranıyor hem de Covid-19 virüsleri aranıyor. Dolayısıyla bu çifte testi yaparak ancak ayırt edebiliriz. Bu da sağlık hizmetleri açısından ek bir yük.

“KANAL İSTANBUL’UN PARASININ 20’DE BİRİNE GRİP AŞILARI YURTTAŞLARA ÜCRETSİZ YAPILABİLİR”

Bu yılki fiyatlara göre bir grip aşısı 15 dolara geliyor. 10 milyon doz dersek, bu da 1,5 milyar dolara yakın bir rakam yapar. Gerçekte az değil. Türkiye bir talan ekonomisi altında kıvrandığından bunlara yeterli kaynaklar bulunamıyor! Grip aşılarının bu Covid salgınının ortasında devlet desteğiyle yaygın olarak yapılmasında ben de bir Halk Sağlıkçı olarak ciddi yarar görmekteyim. İstenirse bu karşılanabilir. İstanbul Kanalı için 20-25 milyar dolardan söz edilirken bu paranın belki de 20’de biri gibi bir tutarla ülkemizde grip aşıları yurttaşlara ücretsiz sağlanabilir. Dolayısıyla Bakanlığı ben de davet ederim. Grip aşılarının bu yıl, hekimlerin gereksinim gösterdiği herkese ücretsiz yapılması son derece yerinde olur.”

Saltık, grip aşısı fiyatındaki yükselişe ilişkin de şunları söyledi:

“AKP İKTİDARI BULAŞICI HASTALIKLARDA DA AFFETMİYOR”

“Türkiye, ne yazık ki aşıda kendi özyeterliğine sahip bir ülke değil. Özellikle 2011’den sonra, Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün AKP iktidarınca kapatılmasından sonra, tümüyle dışarıdan almakta. Özellikle bir uluslararası tekel piyasası oluşmuş durumda. Paramız pula düşmüş durumda. Yabancı dövizler karşısında sürekli değer yitiriyor, bu nedenle böyle katlanılmaz bir pahalılık var. Bir de aracı firmaların kârları, komisyonları söz konusu. DMO (Devlet Malzeme Ofisi) eliyle dışalım yapılsa (ithal edilse) dürüstçe, saydamca her aşamada bunları görebilsek, bu denli fiyat şişirmesi (spekülasyonu) olmayacak. Geçen yıldan bu yana 70 TL’den yaklaşık 120 liraya yükseldi. Aşağı yukarı %70 zamma karşılık geliyor. Dolarda ya da Euro’da %70 düzeyinde enflasyon yaşamadık. Yaşanan enflasyonun çok üzerinde bir artış. Burada da ister istemez aracı firmaların kârları, komisyonları, rantlar, rüşvetler araya giriyor. Sağlık Bakanlığı’na, ‘Kimlerle ne anlaşma yaptın, bunları aracı şirketler eliyle mi ithale edeceksin, yoksa Devlet Malzeme Ofisi eliyle mi ithal edeceksin, görebilir miyiz sözleşme metinlerini?’ desek, ‘Ticaret sırrı’ diyecekler ve açıklamayacaklar. Yani bulaşıcı hastalıklarda da AKP iktidarı affetmiyor.” (15.09.2021)

https://ankahaber.net/haber/detay/halk_sagligi_uzmani_saltik_grip_asisi_uygulamada_gec_kalirsak_covidle_birlikte_grip_tablosunu_dusunmek_bile_istemiyorum_54162

https://mobile.twitter.com/ankahabera/status/1438107955946299392