TTB COP23 toplantısına katıldı

TTB, COP23 toplantısına katıldı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 23.Taraflar Konferansı (Conference of Parties, COP23) 6-17 Kasım 2017 tarihlerinde Fiji’nin başkanlığında Almanya’nın ev sahipliğinde Bonn’da gerçekleştirildi.

COP23’e Sağlık ve Çevre Birliği’nin (Health and Environmental Alliance, HEAL) daveti üzerine 10-14 Kasım tarihlerinde Türk Tabipleri Birliği (TTB) temsilcisi olarak Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala katıldı. Pala, hem konuşmacı olduğu ve Türkiye Pavilyonunda gerçekleştirilen panelde, hem de başta Dünya Sağlık Örgütü tarafından düzenlenen etkinlikler olmak üzere katıldığı oturumlarda TTB’nin hava kirliliği ve iklim değişikliğine ilişkin görüş ve önerilerini uluslararası toplumla paylaştı. Pala, toplantılarda TTB’nin önerilerini şöyle sıraladı:

1.      Türkiye’de yeni kömürlü termik santraller yapılmamalı,
2.      Tüm ülkelerde hava kirliliği sınır değeri olarak Dünya Sağlık Örgütü hava kalitesi rehberlerinde yer alan sınır değerlerin kullanılması benimsenmeli,
3.      Endüstriyel tesislerin kurulmasına karar verilemeden önce sağlık etki değerlendirmesi (SED) yapılması zorunlu tutulmalıdır.

Pala’nın HEAL tarafından 11 Kasım günü düzenlenen “Energy Policies and Public Health in Turkey” adlı panelde “Energy policy and public health: An assessment for Turkey” başlığıyla yaptığı sunum için lütfen tıklayınız :

http://www.ttb.org.tr/userfiles/files/Energy%20policy%20and%20public%20health.pdf
=============================
Dostlar,

Küresel ısınma ve ona ikincil iklim değişikliği ile türev sonuçları son derece ağırdır ve insanlığın son zamanlardaki en önemli sorunları arasında belki de başında gelmektedir.

Ve de sorun İVEDİ boyutlara tırmanmış, ALARM verir düzeydedir.

Önceki yıl sitemizde şu yazıya yer vermiştik (üstünde tıklayarak okuyabilirsiniz) :

COP 21;
Küresel İklim Değişikliği için bir umut mu?

Küresel Isınma – İklim Değişikliği.. Aşırı Sıcaklarla Nasıl Başetmeli?” konulu bir söyleşiyi de TRT Kent Radyo-Ankara (Fatih Şahin ile) 09 Ağustos 2017’de yapmıştık.

COP-23 Bonn toplantısı son fırsatlardan biridir. Etkin sonuçlara varılması yaşamsal önemdedir.

Onümüzdeki birkaç on yılda Türkiye’de tahıl üretiminin bu yüzden %20 dolayında düşeceği kestirilmektedir. Türkiye geçen yıl 3,5  milyon yon buğday dışalımı yaptı. Nüfusunun ekmek gereksinimi bile karşılayamayan, dışa son derece bağımlı bir ülke durumuna geldik. Üstelik dev dış açıklar vererek.. Türkiye COP-23 kararlarına uyarken, nüfus artış hızını mutlaka frenlemelidir.

  • HER AİLEYE 1 ÇOCUK! Başka yolu kalmamıştır..
    Son derece tasarruflu yaşayarak enerji tüketimini düşürmek
    Ve yenilenebilir kaynaklardan enerji üretimine ağrılık vermek… başlıca çözüm yolları..

Konunun kritik derecede önemi nedeniyle bu uluslararası toplantıya önem vererek “Küresel Isınma – İklim Değişikliği” konulu toplantıya katılan ve sorunun Halk Sağlığına olumsuz etkilerini sunan meslek örgütümüz Türk Tabipleri Birliği’ne ve saygın meslektaşımız Prof. Dr. Kayıhan Pala’ya teşekkür ediyoruz. Dr. Pala’nın sunumunun yansılarının özenle incelenmesini öneririz..

Sevgi ve saygı ile. 21 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Çiğ süt üreticisi ve satıcılarına uyarı

Süt üreticileri en başta kendileri hayvanlarında hastalık olmadığına dair ikna olmalılar. Bence tarım ilçe müdürlüklerine başvurmadan önce bir veterinerle anlaşarak hayvanlarından örnekler alarak hastalık mikrobu taşıyıp taşımadığını öğrensinler. Eğer bu iki hastalık varsa raporu alamazlar. Ancak konu en başta kendi sağlıklarıdır. Bu iki hastalık çok zor tedavi oluyor.

En önce kendilerini korusunlar. Hatta yapmışken beş önemli hastalık için analiz yapıldığını öğrendim. Eğer hastalık varsa önlem alsınlar. Hastalıklı hayvan kalmadığında tekrar başvurabilirler. Üreticiler hayvancılık işletme numarası da almış olmalılar. Başka bazı konular da var. Örneğin süt doldurulacak kaplar tek bir kez kullanılacak şekilde cam veya plastik olabiliyor.

Aslında ben bu kararın hem yetersiz hem de halkın sağlığını korumaktan çok büyük süt ve süt ürünleri şirketlerinin çıkarlarına yönelik çıkarıldığı düşüncesindeyim. Bu tebliğ tam olarak uygulanırsa çiğ süt satışı hayli düşecektir. Bundan kuşkusuz bu şirketler yararlanacak ve çiğ sütü çiftçilerden daha ucuza alma olanaklarını geliştireceklerdir.

Tabii bu Tebliğe kökten karşı çıkmıyoruz. Ama sağlığın ikinci planda olduğunu düşünüyorum.  Örneğin sütünüzü şirketlere satarsanız hastalıktan arnmış raporu almanıza gerek yok. Bu hastalıklar belki sizin hayvanlarınızda da vardır. Denilecektir ki “fabrikalarda süt pastörize ediliyor”.

İyi ama çiftçiler hayvanlardan hastalıkları kapabilir. Kendi hayvanlarının sütlerini içebilir, peynir yapabilirler. Az da olsa komşularına süt ve peynir satabilirler. Eğer sağlık düşünülüyorsa bu iki hastalık bütün Türkiye’de silinmelidir. Bu konuda Tarım Bakanlığının çok etkili çalışmadığı kanısındayız. Bütün hayvanlar taranarak ve hastalıklı çıkan hayvanların etlerinin, ısıl işlem uygulayarak sucuk vb. yapan işletmelere devrinin sağlanması mümkün olabilirdi. Hastalıklı hayvanları olanlara da ödemeler yapılabilir. Bunlar kâğıt üzerinde yapılıyor, ancak çok yetersiz. Bu işlemleri ısrarla sürdürdüğünüzde hastalıklar silinebilirdi. Tabii bu bir finansman gerektirir.

Brusella çeken bir insana rastlarsanız yapılacak harcamaların ne denli gerekli olduğunu anlayabilirsiniz. Ancak ödenek yetersizlikleri bu gibi işlemlerin yeterince yapılmasını engellemektedir. Çiğ süt üreten ve bunu satan çiftçiler lütfen hem kendiniz için hem de toplum için harekete geçin. Veterinerinizle ve tarım ilçe müdürlüğü ile konuşun. Yoksa kimse daha sonra gözünüzün yaşına bakmayacaktır.
============================================
Dostlar,

Süt hijyeni sağlan(a)madığında insanlara geçebilecek çok sayıda hastalık vardır.
Bunların başında, Tarım Ekonomisi Uzmanı Prof. Sn. Tayfun Özkayanın da değindiği üzere Brusella ve Tüberküloz gelmektedir. Her 2 ciddi hastalıktan korunmak sütün pastörize edilmesi ile olanaklıdır. Günümüzde Louise Pasteur’ ün geliştirdiği klasik Pastörizasyon tekniği çok daha etkin yapılabilmektedir. 140 C derecede 1 mm kalınlığında laminer akımlı süt katmanı (tabakası) ve birkaç atmosfer basınç altında yalnızca bir saniyede etkin olarak Pastörize edilebilmektedir. Böylesi bir ısıl işlemle sütteki değerli vitamin ve mineraller bozunmadan korunabilmektedir. Ayrıca gelişkin süt endüstrisi, üreticilerden satın aldığı sütü öncelikle ön eleme – taramadan geçirerek toksik kimyasallar ve bileşimi bakımından incelemekte, standartlara uygun olanları işleyerek pazarlamaktadır. Geldiğimiz yer oldukça güven vericidir.

Ancak, Halk Sağlığının korunmasına ek, üreticinin emeğinin de korunması sosyal devletin görevidir. Bu amaçla Süt üreticilerinin kooperatifleşmesi, şirketleşmesi teşvik edilmelidir. Böylelikle büyük sermaye karşısında örgütsüz üreticinin emeği korunabilir. Üretici pazarlık hakkı elde edebileceği gibi kooperatif işletmeleri ile ürününü kendisi işleyerek pazarlayabilir; yarattığı katma değer kendi cebinde kalır..

“Sokak sütüne hayır” ama üreticinin emeğinin değerini bulmasını da sağlamak koşuluyla!

Sevgi ve saygı ile. 19 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Deniz Baykal’ın durumuna ilişkin açıklama: Bilinci açık 

Deniz Baykal’ın durumuna ilişkin açıklama: Bilinci açık 

Deniz Baykal'ın durumuna ilişkin açıklama: Bilinci açık17 Kasım 2017, DHA
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbiş, Deniz Baykal’ın sağlık durumuna ilişkin ‘Genel durumu iyi, bilinci açık. Gayet iyi iletişim kuruyor’ dedi.

Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erkan İbiş, 33 gündür İbn-i Sina Hastanesi‘nin yoğun bakım servisinde tedavi gören Deniz Baykal’ın sağlık durumuna yönelik açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. İbiş, Deniz Baykal’ın sağlık durumunun iyiye gittiğini belirterek, şunları söyledi:

  • Deniz beyin hastanemizde kaldığı süre 1 ayı aştı ve yine yoğun bakımda tedavisi sürüyor. Genel durumu iyi, bilinci açık. Gayet iyi iletişim kuruyor. Yazıyor ve kısa cümleler kuruyor. Bazı soruları anlamlandırabiliyor. Örneğin, ‘Neşet Ertaş kimdir?’ dediğimiz zaman onun ‘Bozkırın Tezenesi’ türküsünün ismini de söyleyebiliyor. Doğum tarihi olan 20 Temmuz tarihini sorduğumuz zaman Kıbrıs Barış Harekatı’nın olduğunu da söylüyor. El, kol, boyun hareketleri iyi durumda. Kısa süreli oturmalar başladı. Fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarımız da başladı. Burada tabii ki meslektaşlarımız O’nun tedavisi için çaba gösteriyor. Kendilerine çok teşekkür ediyorum. Ama Deniz beye de çok teşekkür ediyorum çünkü bu sürece uyum sağlıyor. Ve bu sayede de tedavisi iyi yolda ilerliyor. Tedavisi başarı ile devam ediyor. Elbette ki bu tedavisi uzun süreli. Hastane de kalma süreci uzun süreli. O yüzden sabırlı olmamız ve süreci sabırla takip etmemiz gerekiyor.”

Deniz BaykalZİYARET YASAĞI
DEVAM EDİYOR

Ziyaret yasağının sürdüğünü anımsatan Prof. Dr. İbiş,

  • “Tabii sevenleri ziyaret etmek istiyor ama şu aşamada enfeksiyon riskine karşı ziyaret yasağımız devam edecek. 24 Kasım Cuma günü yine Deniz beyin durumuyla ilgili açıklama yapacağız.” dedi.

Prof. Dr. İbiş ayrıca, soru üzerine fizik tedavinin yoğunlaşarak devam edeceğini belirterek, “Çünkü uzun süren yatan hastalarda kasların tekrar gücüne kavuşması için ve oluşabilecek hasarların tedavisi için mutlaka fizik tedavi uygulamalarının yoğunlaşarak devam etmesi gerekiyor.”
=================================================
Dostlar,

İbni Sina Hastanemiz, bizim de öğretim üyesi olduğumuz Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin hastanelerinden biridir. Türkiye’nin teknik donanımı ve insangücü niteliği bakımından en önde gelen dev hastanelerindedir. Büyük tıbbi başarılara imza atmış, öncü ve parlak bir bilimsel sağlık kurumumuzdur. Sayın Deniz Baykal‘ın çok ciddi yaşamsal risk oluşturan akut beyin damar tıkanıklığı ve ardından ağır beyin kanaması nedeniyle ilk götürüldüğü oldukça iyi donanımlı bir özel hastaneden İbni Sina Hastanesine sevk edilmesi rastlantı değildir. Deniz beyin genel cerrahi profesörü olan oğlu Hacettepe Tıp Fakültesinde öğretim üyesidir.

İbni Sina’da tüm tıbbi girişimler uluslararası standartlarda yürütülmüştür. Başta Nöroloji ve Nöroşirürji uzmanı hocalarımız olmak üzere büyük özveri ile 7/24 çabalamaktadırlar. Sağlık hizmetleri ciddi bir takım çalışmasını zorunlu kılar. Sayın Baykal’a Emeği geçen tüm sağlık çalışanları içten ve engin teşekkürü hak etmektedirler.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1945’te, 2. Dünya Paylaşım Savaşı cehennemi sonunda
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü‘nün istemi ve desteği ile açılmıştır. Ertesi yıl Cumhuriyet’in ilk Üniversitesi olan Ankara Üniversitesine temel oldu. Hacettepe Tıp Fakültesi başta olmak üzere çok sayda Tıp Fakültesinin açılmasını sağladı.. Bir Cumhuriyet kurumudur ve asla incitilmeden, engellenmeden…. önü açılmalıdır. Görüldüğü gibi gün olup herkese ivedi olarak elzem olmaktadır NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETLERİ..

Erdoğan ise, akut olmayan hastalığında, yine bir devlet kurumu olan ülkemizin ilk ve en köklü  Tıp Okulu olan ve Ankara Tıp Fakültesini de yaratan, bizim de mezunu olmakla (1977) övündüğümüz İstanbul Tıp Fakültesi’nden bir cerraha kendisini teslim etmişti özel hastane koşullarında.. (Biz, Cumhuriyetimizin fırsat eşitliği sayesinde Hacettepe’de tıp eğitimine başladık, İstanbul Tıp Fakültesinde tamamladık ve halen Ankara Tıp Fakültesinde çalışıyoruz.. Ülkemizin gözbebeği en önde gelen 3 tıp okulunda çalışabilme onurunu taşıyoruz..)

Ülkemizde tıp bilimlerinin, tıp eğitiminin ve üst düzey karmaşık – nitelikli sağlık hizmetlerinin amiral gemileri olan bu sayılı Tıp Fakültelerinin özellikle kollanması ve birer mükemmeliyet merkezi olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlamak siyasal iktidarların temel görevleridir. İstanbul Tıp Fakültesi’nin 1999 depreminde hasar görerek kullanılamaz olan Çocuk Kliniğinin uzun yıllardır yenilenmemesi asla kabul edilemez. Utanç vericidir hatta vatan hainliğidir. Bu köklü kurumların çok değerli arsalarına göz koyarak kent dışında uzaklara taşınmaları akıl dışıdır. Özel hastaneler kent merkezlerinde iken bu kurumları uzaklara taşımak halkın erişebilirliğini engellemek anlamına gelir ve kabul edilemez.

Başta ülkemizin ilk tıp fakültesi olan İstanbul Tıp Fakültesi olmak üzere deniz gören Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bina sorunlarının hızla çözüme kavuşturulması ülkemiz için stratejik bir öncelik olarak kabul edilmelidir.

Bir kez daha Sayın Baykal’a şifa dilerken,
özveri ve ehliyetle O’na bakan tüm yetkin sağlık emekçilerine şükranlarımızı sunuyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 17 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

OHAL DEĞİL DEMOKRASİ İSTİYORUZ!

OHAL DEĞİL DEMOKRASİ İSTİYORUZ!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

15 Temmuz darbe girişimi başarısız olsa da, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL ve KHK Rejimi ile AKP’nin fiili darbesine dönüşerek bir rejim değişikliğine giden yol açılmıştır. Bu on altı aylık sürede Anayasa fiilen ilga edilmiş, yasama-yürütme ve yargı tamamen tek bir kişinin emrine verilmiştir.

  • Türkiye Cumhuriyeti Artık Hiçbir Biçimde Anayasa’da İddia Edildiği Gibi “Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti” Değildir. 

Biçimsel Demokrasi Dahi Rafa Kaldırılmıştır!

TBMM fiilen etkisizleştirilmiş, yasama yetkisi de bütünüyle askıya alınmış durumdadır.

TBMM onayından geçirilmeyen KHK’lar, yargı süreçleri ile de denetlenememekte, tek bir kişinin akşam aklına gelen, sabah kanun olabilmektedir. Yaz saati uygulamasından, kış lastiğine kadar darbe girişimiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan hemen her konu, KHK’lar ile düzenlenmektedir.

Yalnızca TBMM değil, yerel yönetimler de tek adamın atadığı seçilmemiş kişilere devredilmiştir. 83 belediyeye kayyum atanması ve 6 belediye başkanının “görevden alınması” sonucu Türkiye nüfusunun %43’ünü seçilmemiş, atanmış belediye başkanları tarafından yönetmektedir. Milli irade diyenler, TBMM’den yerel yönetimlere halkın iradesini gasp etmeye devam etmektedir.

OHAL toplumsal muhalefeti susturmak için bulunmaz bir fırsat olarak görülmekte ve kullanılmaktadır. AKP, siyasal projesinin önünde engel gördüğü kesimleri OHAL hukuksuzluğu ve keyfiyetinden (AS: keyfiliğinden olacak..) faydalanarak ihraç etmekte, susturmakta ve cezaevine göndermektedir. Basın yayın organları, dernekler kapatılmış, gazeteciler tutuklanmış, OHAL tek sesli bir Türkiye yaratmak için kullanılmıştır. Yine bu hedefe uygun olarak her türlü hak arama mücadelesi keyfi biçimde yasaklanmaktadır.

Devletin “laik” olduğunu söylemek mümkün değildir

Darbe girişiminin merkezinde olan cemaatin devletin her kademesinde yerleşmesini, kadrolaşmasını ve palazlanmasını sağlayan AKP iktidarı, yüzlerce insanın ölümündeki sorumluluğunun hesabını vermek bir yana, aynı “hata”da ısrar etmekte, Gülen cemaatinden boşalan devlet kadrolarını bugün kendine biat eden tarikat ve cemaatlerle doldurmaktadır.

Liyakatin yerine mülakatın getirilmesinin amacı, açıktır ki başka başka cemaatlere ve “sadık kullara” kadro sağlamaktır. Dini cemaatler arasındaki mücadele ekseninde şekillenen bir devlete “laik” demek mümkün değildir.

  • OHAL, gerici-mezhepçi bir toplumsal yapı inşası için kullanılmaktadır.

Eğitim müfredatı bilimsel olmaktan çıkarılmış, tümüyle dinselleştirilerek, sınav sistemleri değiştirilerek tüm okullar imam hatipleştirilmiştir.  Kadınlara yönelik şiddet, taciz, tecavüz artmış, ceza indirimleri ile kadına yönelik şiddet teşvik edilmiş son olarak da müftülere nikah kıyma yetkisi verilerek
– çocuk gelinlerin artması ve
– çok eşlilik meşrulaştırılmış,
– kadın ve çocukların yasalarla korunan haklarının da ortadan kaldırılması söz konusu olmuştur.

  • OHAL döneminde artan iş cinayetleri “fıtrat”a bağlanarak
    sorumlular yargılanamaz hale getirilmiştir.

Sosyal Devletin Son Kırıntıları Yok Edilmiştir!

Sosyal bir devletin en temel özelliği, emeğiyle geçinenlerin iş güvencesidir. Nüfusun dörtte üçünün ücret gelirleriyle geçindiği bir ülkede iş güvencesi OHAL döneminde tümüyle ortadan kaldırılmıştır.

Darbe girişimi ile ilgisi açık-seçik kurulmaksızın, hiçbir somut kanıta dayanmadan, adil yargılama süreçleri işletilmeden

  • 130 binin üzerinde kamu emekçisi işinden, geleceğinden edilmiştir.

Elli’nin üzerinde emekçi bu süreçte intihar etmiştir. Anayasal güvence altında olan çalışma ve yaşam hakkı gasp edilmiş, devlet iş güvencesinin teminatı olmak bir yana, iş güvencesine karşı en büyük “tehdit” halini almıştır.

OHAL iş güvencesinin yanı sıra işçilerin en temel haklarına da bir tehdittir. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, grevleri engellemek için OHAL’i kullandıklarını açıkça söylemiştir. Bu sözlere uygun olarak 2017 yılı boyunca beş grevi engelleyerek yaklaşık 25 (yirmi beş) bin işçinin hakkı gasp edilmiştir.

Yaşamı darbelerle, Gülen Cemaati gibi cemaat ve tarikatlarla mücadele içinde geçmiş olan emek ve meslek örgütlerinden binlerce kişi darbe ile ilişkilendirilerek işlerinden atılmıştır. Bugün

– DİSK üyesi 2000’e yakın işçi,
– KESK üyesi 4099 kamu emekçisi,
– 3315 hekim ve
– TMMOB üyesi 3000’in üzerinde mühendis, mimar ve şehir plancısı ihraç edilmiş durumdadır.

Devletin tüm sosyal yönleri tasfiye edilirken, direnen/direnecek olan herkes etkisizleştirilmek istenmektedir. İşe iade istemiyle açlık grevine başlayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın haklarının iadesi bir yana tutuklanmaları, Nuriye Gülmenin tutukluluk halinin halen devam ettirilmesi, emeği için, işi için mücadeleyi düşünen herkese karşı bir gözdağı olarak gündeme gelmiştir.

Bütün çalışma yaşamı, tümüyle antidemokratik yollarla, Meclisi işlevsiz kılıp halkın iradesini çiğneyerek düzenlenmekte, KHK ile İşsizlik Sigortası Fonundan, işçilerin parasından sermayeye kaynak aktarılmaktadır.

OHAL sürecinde birçok kamu kuruluşu VARLIK FONU’na devredilerek uluslararası sermaye kuruluşlarına ipotek karşılığı borçlanma yoluna gidilmiştir.

 OHAL sürecinde  “Hukuk Devleti”nden Bahsetmenin Olanağı Kalmamıştır!

Türkiye’de tam bir hukuksuzluk ve keyfiyet (AS: keyfilik olacak!) rejimi egemen olmuştur. Yapılmak istenen düzenlemeleri hukuksal denetimden kaçırmak için sıklıkla kullanılan KHK’lar ile hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerinin hiçbir kırıntısı kalmamıştır.

  • Ülkeyi yönetenlerin kararlarını ve uygulamalarını hukuk yolu ile durdurmanın hiçbir olanağı bırakılmamıştır.
  • Mahkemeler açıkça emirle çalışmakta, savcılara talimatla soruşturma açmakta, hakimler “yukarıdan” gelen “telkinlerle” tutuklama kararları almaktadır.
  • Ülkenin cumhurbaşkanı yargıya açıktan kamuoyu önünde talimat vermekte, yargı kararlarını ilan etmekte, hüküm kesmektedir.
  • Kimin niye tutuklandığının, niye serbest bırakıldığının hukuksal gerekçelerle açıklanmadığı, tümüyle bir kişinin politik hedeflerine göre karar veren bir yargı sistemi yaratılmıştır.

OHAL sürecinde muhalif kesimler cezaevlerine doldurulurken cezaevlerindeki baskı ve hak ihlallerinde kaygı verici düzeyde artışlar yaşanmaktadır.

Demokrasi İstiyoruz! OHAL’de direneceğiz!

Demokrasi ve barış için ilk şart OHAL’in kaldırılması, KHK’ların iptal edilmesidir.

Bizler DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olarak; geleceğimizi ipotek altına almaya çalışan, hak-hukuk tanımayan bu adaletsiz düzene karşı, OHAL rejimine karşı, toplumun tüm kesimlerini ortak mücadeleye çağırıyoruz. Siyasi partilerle, demokratik kitle örgütleriyle, gazetecilerle, akademisyenlerle, sanatçılarla, toplumun tüm renkleriyle Hayır’ı kazanan, adalet talebiyle yan yana yürüyen milyonlar olarak bir araya geldiğimizde neler yapabildiğimizin tanığıyız!

OHAL rejimine son vererek demokrasiyi kazanacak olan biziz!

Laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyeti kendi kollarımızla, aklımızla, yüreğimizle inşa edecek olan biziz!

Bu bilinçle, “OHAL DEĞİL DEMOKRASİ İSTİYORUZ” başlığıyla düzenleyeceğimiz kampanyamızı 81 ilde emek ve meslek örgütleri ve yerel demokrasi güçleriyle ortaklaştırarak yaygınlaştıracağız.

Öncelikli amacımız 20 Ocak 2018 tarihinde OHAL’in bir kere daha uzatılmamasıdır. Bu amaçla demokratik birçok etkinliği hep birlikte, omuz omuza yaşama geçireceğiz.

Emekçilerin yüzyıllardır süren mücadele ile kazandığı

  • hakları ve özgürlüklerini OHAL’e, AKP’nin tek adam rejimine terk etmeyecek,
  • demokrasi, barış, eşitlik, özgürlük ve laiklik için mücadeleyi büyüteceğiz!
    (3 Kasım 2017; http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e6cf99ec-c087-11e7-aab5-057330986843)
    ===========================================
    Dostlar, 

Bıçak artık kemiği kesmektedir..
Bıçağın kemiğe dayanma aşaması geride kalmıştır..
Kemiğin kesilmesi demek İSLAMI DİNE ALET EDEN BİR TEK ADAM FAŞİZMİ kurmak demektir.
Dikkat isteriz; “İslami rejim” demedik; “İSLAMI DİNE ALET EDEN” dedik.
Dindar yurttaşlarımızın bilgisine özellikle sunmak isteriz; bu oyuna izin vermek ağır vebaldir!
Dahası, bu karanlık rejim kurulmaya başlanmış, epey de yol alınmıştır.
Halen yapılan, bu rejimi yaşamın tüm alanlarına yaymak pekiştirmektir (konsolide etmektir).
Türkiye böylesine karanlık – çağdışı – insanlık dışı – lanetli bir yönetime boyun eğemez!

Mutlaka bir çare bulunacaktır..
Mutlaka bir çıkış sağlanacaktır.
Bu gidişin / dayatmanın sonu başarılı olamaz.
Bu gidişin / dayatmanın sonu hayırlı olamaz!
Türkiye ve dünya koşulları (konjonktürü) böylesi bir patolojik sevdaya uygun değildir.AKP = RTE bu “hastalıklı sevda” dan bir an önce vazgeçmek zorundadır.
Rejim hızla normalleştirilmeli, Türkiye kuruluş kodlarına döndürülmelidir.
Ülkemiz ve halkımız son derece tehlikeli bölünme, iç savaş karmaşasına (kaosuna) sürüklenmektedir. Artık frene basmanın zamanı gelmiştir ve geçmektedir.
Bu sitede haydi yüzlerce kez demeyelim, onlarca kez uyarı yazıları yazdık, önerilerde bulunduk. Artık teenni ve sağduyu zamanıdır; alarm zilleri çalmaktadır.
Çanlar AKP = RTE için çalmaktadır; bunları duymak herkesten çok sizin yararınızadır. İktidara L. von Beethoven’in 5. senfonisini dinlemelerini ve bestecisinin açıklamasına kulak kabartmalarını salık veriyoruz.

AKP = RTE neredeyse tüm gemileri yakmış, açıkça siyasal intihar eğik düzlemindedirler.
Her geçen an, bu eğik düzlemde dibe vurmadan kurtulma olasılığı kalmamaktadır.

Duyuyor musunuz eyyyyyyyyyyyyyy AKP’liler ve Erdoğan, duyuyor musunuz??!!
*****
DİSK-KESK-TMMOB-TTB’nin açıklaması, çağrısı ve kararlığı virgülüne dek haklı, yerinde ve doğrudur! Biz de ay-nen katılıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 05 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
TTB Ankara Tabip Odası Üyesi – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=======================
Güncelleme              :

Sayın emekli yargıç Ertan Urunga’nın yorumu aşağıda, yorumlar bölümünde..
Kendisine teşekkür ederiz.
Bu vesile ile bu çok önemli çağrıyı – uyarıyı – memorandumu, manifestoyu bir öne çekiyoruz; 5 Kasım’da yayımlamıştık, 8 Kasım 2017 günü bir kez daha bilgi ve ilgiye sunuyoruz..

Sn. Urunga’nın değerlendirmesine dikkat :

  • … HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE HUKUK DEVLETİNİ YOK EDEN, İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİ OHAL DÜZENİ İLE ASKIYA ALAN PARTİLİ TEK ADAMIN, TEOKRATİK VE BASKICI YÖNETİMİNİN MEŞRULUĞUNU YİTİRDİĞİNE KUŞKU YOKTUR.

Sevgi ve saygı ile. 08 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK

 

 

Doktorlarımız neden intihar ediyor?

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

30 Ekim günü Türkiye’nin farklı yerlerinde 3 hekim intihar etti.  Batman’da görev yapan Kalp ve Damar Hastalıkları Cerrahı Op. Dr. Engin Karakuş, Çukurova Tıp Fakültesi’nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Asistanı Dr. Ece Ceyda Güdemek, Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Yağmur Çavuşoğlu aynı gün intihar ederek yaşamlarına son verdiler.

 

BİR DOKTOR NASIL YETİŞİR?

Tıp fakülteleri bu ülkenin girilmesi en zor ve en yüksek puanla öğrenci seçen fakülteleri. Bir öğrenci, 2-3 milyon kişi içinde ilk 5 binlik dilim içinde değilse tıp fakültesine giremez. Tıp fakülteleri öğrencileri bu ülkenin en seçkin öğrencileri. Birkaç yıl süren geceli gündüzlü üniversite sınav maratonundan sonra yüz binlerce öğrencinin arasından çıkması gerekiyor.

Tıp fakülteleri eğitimi bu ülkenin en zorlu eğitimlerinden. 6 yıl sürer. Her gün sabah erken saatte dersler başlar, akşama kadar sürer. Askeri disiplin vardır, devamsızlık hoşgörü alanında değildir; çünkü onlara insan hayatları emanet edilir.

Fakülteyi bitiren her hekimi 2 yıl mecburi hizmet bekler, mecburi hizmete gitmezse bakanlık hekimlik yapma hakkı vermez.

Uzmanlık için genç doktorun önünde Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) vardır. TUS kendi alanında dünyanın en zor sınavlarından birisi olarak gösterilir, aylarca geceli gündüzlü çalışma gerektirir.

Asistanlık eğitimi zordur. Asistanlığın ilk yıllarında 2-3 günde bir nöbet vardır, doktor nöbeti diğer meslek nöbetlerine benzemez, mesai bitimiyle hasta almaya başlar, sabaha kadar aralıksız hasta bakar. Sabah mesai başlayıp da nöbeti devrettiğinde tekrar günlük işine döner, vizitini verir, toplantıya girer, polikliniğe iner, yeniden 60-70 hasta bakar ve 32 saat sonra evine gider.

4 yıl sonra uzman olur ve 2 yıl mecburi hizmete gönderilir.

Genç hekim uzman olduktan sonra bir üst ihtisas alanında eğitim yapmak isterse o doktor yeni bir sınava girmek zorunda, tekrar 3 yıl uzmanlık öğrencisi olarak çalışmak ve 2 yıl daha mecburi hizmet yapmak zorunda.

PERFORMANS SİSTEMİ

Hayatının 20 yılı ders çalışma, sınav, eğitim, mecburi hizmetle geçer. Sonunda kendi yaşamını kendisinin belirleyeceği bir noktaya gelip de iş hayatına başladıktan sonra önüne yoğun bir çalışma programı ve performans sistemi çıkar.

Performans sisteminin özeti; ne kadar çok hasta bakarsan o kadar kazanırsın. 30 hasta bakarsan az prim alırsın, 60 hasta bakarsan daha fazla, 120 hasta bakarsan daha da fazla prim alırsın.

Bir günde 80-100 hastaya bakan bir hekim nasıl bakar; her hastaya 5 dakika ayırsa bile bu aralıksız çalışma süresi 8 saati aşar.

Peki hekim soluksuz çalıştığı günün sonunda günün muhasebesini yaptığında mutlu mu olur; hayır. Her hasta için 5 dakika hasta tedavisinde yeterli midir, hayır.

Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 680 milyon poliklinik yapılmış (AS: 2016 verisi), her birey yılda 9 kez doktora gitmiş. Bu dünya ortalamasının çok üstünde bir rakam.

Hekimlerimiz dünyanın en yoğun çalışan hekimleri arasında. Doktorun önüne konulan tek seçenek; daha fazla çalış, daha fazla hasta bak.

Her gün 8 saat aralıksız çok yoğun bir çalışma sistemi bekler doktoru ve bu programda hata yapma lüksü yoktur, insan hayatlarıyla ilgili her zaman doğru karar vermek zorundadır. 

DOKTOR TOPLUMDAN SAYGI BEKLİYOR

Dünyanın en zor sınavlarından geçip hayatının yaklaşık 20 yılını eğitim ve bu ülkeye hizmete adamış bir hekim toplumdan ne bekler? Biraz sevgi, biraz saygı. Çünkü dünyanın her yerinde ve tüm tarih boyunca hekimler bulundukları toplumda saygı görmüştür. Çünkü hekimlik insan hayatı üzerine karar veren bir meslektir.

Dünyanın hangi ülkesinde bakanı, bürokratı hekimleri azarlar aşağılar, televizyonu hekim dövme programı yapar, hastası kızınca eline beline atıp silahını çeker? Sorarım, hangi toplumda var bu kadar çok fazla doktor cinayetleri? Ne oldu bize, neden sevgisiz bir toplum olduk?

Sizce bu gencecik insanlar neden intihar etti? Yağmur’un, Ece’nin, Engin’in ölümünü gazeteden gördüm. Engin’in uzak akrabam olduğunu öldükten sonra öğrendim. Kucağında 2-3 yaşında kıvırcık saçlı üzüm gözlü kızı, 40’lı yaşlarda kırlaşmış saçları, yorgun ve onurlu bir yüz. Neden yaşamına son verme noktasına gelir bu insanlar?

ARTIK SONA ERSİN

Bu ülkenin en yetenekli ve güzel insanlarına bu kâbus ortamını, bu inanılmaz çalışma koşullarını getirenler, lütfen intihar eden bu gencecik insanları görüp biraz özeleştiri yapınız.

Sayın bakanlık yetkilileri, sayın tabip odaları yöneticileri, sizce bu gencecik insanlar neden intihar ediyor, bu doktorları yaşama bağlamak için ne yapıyorsunuz, bu ülkenin en iyi değerlerinin ölümlerinin son olması için ne tür girişimlerde bulunuyorsunuz? Artık bir an önce harekete geçin.
=====================================
Dostlar,

Değerli meslektaşımız ve sevgili arkadaşımız Temel hoca çoook güzel yazmış..
İçten ve özdeşim (empati) yüklü..
Sağolsun..
Ancak Tabip Odaları ve onların üst birliği olan Türk Tabipleri Birliği (TTB) bu bağlamda çook çok çaba göstermekte.. Bu amaçla belki de sayısız etkinlik yaptı. Kısa süreli Görev bırakma dahil, toplantılar, raporlar, Sağlık Bakanlığı ile kezlerce ve ısrarlı görüşmeler..
Ancak siyaset kurumu ülkemizde özellikle AKP ile olağanüstü yozlaşmış durumda.
Örneği Sağlıkta Şiddeti önlemeye dönük yasal düzenleme söz verilmesine karşın yapılmıyor.

  • Sorunun temelinde kökü dışarıda AB-ABD ve maşaları IMF – DB dayatması
    SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM Programı yatıyor..
  • Sağlık hizmetlerinin piyasaya terki, özelleştirilmesi, KÂR AMAÇLI kılınması ve
    insancıl dayanışma yerine yabanıl (vahşi) rekabeti dayatması temel nedenler.
  • AKP = RTE bu yıkıcı politikaları terk etmedikçe köktenci bir çözüm ancak düş.

Sağlık hizmetleri pek çok bakımdan çöktü bu Sağlıkta Dönüşüm dayatması ile.
Halk ise sağlık hizmeti gereksinimini karşılayamadığında sorunlusu olarak karşısında sağlık çalışanlarını görüyor ve öfkesini bu insanlara boşaltıyor..
Sağlık hizmetlerini kamusal sorumluluk kapsamına yeniden almak ile başlamak gerek bu SAĞLIK CİNAYETLERİ ile savaşım politikalarına.. Artık hiiiiiç  ama hiç sabrımız kalmadı!

Sevgi ve saygı ile. 07 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com