Bayrağımız sonsuza dek özgürce dalgalansın..

ATATURK_Gercek_Insan

Ahmet_Saltik_portresi

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Yasal Bilirkişi

ADD 2004-6 Genel Başkan Yrd. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com     
facebook.com/profsaltik,
twitter: @profsaltik  CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_23._yil
Vatanı ve milleti için çalışanlar 1. sınıf insanlardır.
Sitemizden, kaynak gösterilmesi koşulu ile alıntı yapılabilir.

Sehit
Hekimlerin 100. Yıl Bildirgesi : YÜZ YILLIK BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM!
Türk Tabipleri Birliği’nin Bildirisini okumak içi tıklayınız..
*****

  • İçişleri Bakanı Soylu bu sabah (19.3.19) İran ile PKK’ya ortak operasyon yapıldığını söyledi; İran yalanladı! Reis, Soylu’suna ne buyurur acaba? “Terörist İran, ne günlere kaldık!” mı der?

AKP’nin hikâyesi bitti: YOKSULLUK-YOLSUZLUK-YASAKLAR ile savaşacaklardı; tam tersi oldu.. sonuç derin bir hüsran ve yeni bir hikâye yazma olanağı siyaseten yok, yok, yok! RTE meydanlarda hiç ekonomik yangın ve çöküntüyü konuşmuyor; hep hamaset ve sataşma!

  • Oy kullanan seçmenin parmağının boyanmasını AKP neden kaldırdı?
    Bu sistem DER – HAL geri getirilmeli ve 31 Mart’ta uygulanmalıdır.
  • Ahlaksızlık ile dinsizliği karıştırmamak gerekir. Din olmadan ahlaklılık olabilir ve ahlaksızlıkla din bir arada bulunabilir ve çoğunlukla da böyledir. Denis DİDEROT
    ****
  • AKP = ERDOĞAN’ın KENDİNDEN BAŞKA DÜŞMANA GEREKSİNİMİ YOK! tıklayın
    AKP’ye “nafile” öneriler.tıklayın
  • TÜİK’e göre Türkiye ekonomisi 2018’de %2.6 büyüdü!? Yoksullaştıran AKP büyümesi!? 
  • JP Morgan Türkiye’nin 2019 büyüme kestirimini %0,2’den -%0,9’a düşürdü; Damat rüyada!
  • Resmi işsizlik %13’ü geçti; Damat Bakan hülyalarda; nüfus artışı öncelikle frenlenmeli!
  • Türkiye 2019’da G-20 ülkeleri arasında yok! 17. büyük ekonomi değil! Epey yazmıştık sitemizde; 2023’te ilk 10 ekonomi arasına girme masalları anlatılırken, ilk 20’den düştük. 2017’de 856 milyar $ olan ulusal gelir 2018’de 631 milyar Dolara düştü. Kişi başına yılık gelir 3 bin $ azalarak 10700 dolardan 7700 dolara geriledi, son 6 yıldır sürekli azalıyor ama nüfus sürekli ve booooolca artı(rılı)yor! Geçen yıl doğan 1,2 milyon kişi daha çoğaldık, herkes 3000 Dolar / yıl daha yoksullaştı.. Dünyada yıllık kişisel gelir ortalama 11300 $. Türkiye yoksullaş-tırılıyor ama yandaş dolar milyarderleri çoğalıyor.. Nasıl? Uyanalım.. Yaşasın AKP=RTE!
    *****
    Bunları biliyor muydunuz??
    Kurumlar (şirketler) vergisi 1999’da %46 idi. AKP iktidar olunca 2002’de önce %30’a 2006’da ise %20’ye indirdi, 2017’de %22’ye çıkardı. Buna karşılık, %10 olan KDV’yi %18’e yükseltti! Asgari ücretli de, holding patronu da 1 şişe suya aynı KDV’yi ödüyor. Pırlantaya KDV yok, ekmeğe var. Türkiye’yi tarihinin en derin ve çok yönlü bunalımına sokan AKP kimden yana??
    ****
    AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi sesleri ve görüntüleri ile izleyin. https://youtu.be/KKxkccTS1DI
  • 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde yumuşak karın, sandık seçmen listeleri..
  • Parmak boyamak da çözüm değil.. Listeler şişirilmiş… 31 Mart yerel seçimine giderken sandık seçmen listelerinde saptanan akıl almaz hileler utanç vericidir. Bu tablodan doğrudan AKP iktidarı ve başındaki TEK ADAM ile YSK sorumludur. Bu bir meşruluk sorunudur!. Muhalefet öncelikle buna odaklanmalı! Din sömürüsünü ve şiddet dilini bilerek ve utanmazca temel politik araç yapan AKP-MHP, azıcık dürüst – ahlaklı olmalı!

Çare, SANDIK SEÇMEN LİSTELERİNİN MUTLAKA DÜZELTİLMESİDİR..

(Zafer Temoçin, 18.03.2019, Cumhuriyet)

  • Muhalefet tüm  enerjisiyle bu yaşamsal soruna odaklanmalı. Mitingler yapmalı, yer yerinden oyna-tıl-malıdır.. Dünya alem, bunca utanmaz açık hile ve arsızca dayatmayı, gaspı görmeli, duymalı.. Bu hukuksuzluk asla kabul edilemez ve bu koşullarda 31 Mart 2019 yerel (genel!) seçimlerinin sonuçları bellidir! AKP – MHP gerekli tüm …….. kurguları yap – mış – tır! Anlaşıldı mı acaba ?? Seçimleri boykot etmek de dahil!
  • Erdoğan, İYİ Parti Gn. Bşk. Meral AKŞENER’i de açık açık hapis ile tehdit etti! İleri demokrasi bu mu?

19 Mart 2019 / Günün Karikatürü / Emre ULAŞ 1(Emre Ulaş, YENİÇAĞ, 19.03.2019)

Sevgi ve saygı ile. 18 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
profsaltik@gmail.com  www.ahmetsaltik.net
CV_Ahmet_SALTIK_profesorlukte_23._yil
*****

Sitemizde yayınlanan AYDINLANMA makalelerimizin bir bölümüne ulaşma erişkesi

Prof.Dr.Ahmet_SALTIK’in_Secilmis_TV_programlari_konferans_makale…_kayitlarina_erisim 
“Hiçbir korkuya benzemez, halkını satanların korkusu!” / Nazım HİKMET

Hekimlerin 100. Yıl Bildirgesi : YÜZ YILLIK BAŞLANGIÇ MÜCADELEYE DEVAM!

Hekimlerin 100. Yıl Bildirgesi
YÜZ YILLIK BAŞLANGIÇ
MÜCADELEYE DEVAM!

Bundan yüz yıl önce, 14 Mart 1919’da İstanbul’da tıbbiyeliler Osmanlı’da modern tıp eğitiminin başlangıcını, Tıphane-i Amire’nin 92. kuruluş yıldönümünü kutlamak için  bir toplantı düzenleyerek emperyalist işgale karşı tepkilerini dile getirmişlerdi.

Tıbbiyelilerin bu mücadelenin meşalesini ilk yakanlardan olmaları tesadüf değildi. İstibdat Rejimine karşı mücadelenin ilk tohumları da Tıbbiyede atılmış, nitekim bu nedenle II. Abdülhamit tarafından Sirkeci’deki Demirkapı Kışlası’ndan Asya yakasına “taşınmış”tı. Buna rağmen “Hürriyet, Müsavat, Adalet, Uhuvvet!” (Özgürlük, Eşitlik, Adalet, Kardeşlik!) sloganlarıyla ilan edilen II. Meşrutiyet’in de en ön saflarında tıbbiyeliler yer almışlardı.

O günlerden bu yana bu ülkede hekimler her zaman ülke sorunlarına duyarlı; her zaman bilimden, aydınlanmadan, laiklikten; her zaman bağımsızlıktan, barıştan ve özgürlükten yana oldular.

Hiçbir şeye sessiz kalmadılar. Bulaşıcı hastalıklara karşı nefer, deprem mağdurlarına şifa oldular. Doğanın talanına, nükleer belasına karşı durdular. Her zaman iyi hekimlik ve insan haklarından yana oldular. Savaşların halk sağlığı sorunu olduğunu söylemekten, etik ve deontolojik değerleri korumaktan vazgeçmediler. Sağlıkta yaşanan sorun ve yetersizliklerin ülkedeki yönetim anlayışından, önceliklerinden, tercihlerinden ayrı düşünülemeyeceğini savundular.

Köklerimiz ise çok daha derindedir.

Tıbbın kurucuları İstanköy’lü Hipokrates’ten, Bergama’lı Galenos’dan bu yana burada, bu topraklardayız.

Hayata ve topluma adanmış bir mesleğin onurlu üyeleri olarak emeğimizle, bilgimizle, uzun yıllar süren eğitim ve mesleki deneyimlerimize dayalı birikimimizle insanlara hizmet veriyoruz.

Senenin 365 günü icap nöbetçisi bir uzman hekim, sabaha kadar ameliyat yapan bir cerrah, yılda binlerce hasta muayene eden bir dahiliyeci, hayata anne karnından itibaren eşlik eden bir nisaiyeci, yitirdiği hastasının ardından “Kızamık ağıdı” yakan bir çocuk doktoru, ömrü narkoz koklamakla geçen bir anestezist, her ambulans sesinde yerinden fırlayan bir acilci, petri kutuları arasında bir mikrobiyolog, formaldehit kokuları arasında bir patolog, her türlü hastalıkla tek başına başa çıkmaya çalışan bir kasaba doktoru, kimselerin

gitmek istemediği bir köy sağlık ocağında yalnız başına bir genel pratisyen, yirmi dört saat uykusuz geçen nöbet ertesinde vizite hazırlanan bir asistan, aile sağlığı birimine hapsedilmiş bir aile hekimi,   meslek hayatının başlangıcında güvenlik soruşturmasına takılan bir genç hekim, KHK’yla anabilim dalından ve öğrencilerinden koparılmış bir akademisyen, işte ve evde çifte mesai yükünü taşıyan bir kadın hekim.

Her şeyden ve herkesten çok; doğumdan ölüme insanın en çıplak hallerine şahitlik ediyor, en çaresiz anlarında yardımına koşuyor, güçsüzlerin gücü, çaresizlerin çaresi olmak, ölümle ve hastalıklarla mücadele etmek, sağlık ve şifa dağıtmak için çalışıyoruz.

Yılda 720 milyon muayene, 14 milyon yatan hasta, 5 milyon ameliyat, 1,3 milyon doğum gerçekleştiriyoruz.

Saatlerdir sancılar içinde kıvranan bir hastanın rahatlaması, dünyaya gözlerini yeni açan bir bebeğin ağlaması, günlerdir ateşler içinde yanan bir çocuğun gülümsemesi,  yirmi dört saattir komadaki bir hastanın gözlerini açması, yaşlı bir teyzenin, amcanın avucumuza bıraktığı şükran dokunuşu, kaza mahallinden hastaneye yetiştirdiğimiz acil vakanın yaşama tutunması,  en yorgun anımızda bile ayakta kalmamıza, her şeye yeniden başlamamıza yetiyor.

Bizi asıl yoranlar; mesleğimizin itibarsızlaştırılması, emeğimizin ucuzlatılması, kötü çalışma ortamları, ağır çalışma koşulları, parça başı işleme dayalı ücretlendirme, piyasanın vahşi koşullarına terk edilen, ticarileşmiş sağlık hizmetleri, kışkırtılmış talep, kışkırtılmış şiddet ve sevgisiz, hürmetsiz, değer bilmez sağlık yöneticileri.

Yüz yıl önceki tıbbiyeliler, kökleri 19. Yüzyılın ortalarına dayanan örgütlenme bilincine sahiptiler ve işgale karşı tepkilerini Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin öncülüğünde gerçekleştirmişlerdi.

Bizler de kökleri 1929’da Etıbba Odaları ile atılan 90 yıllık tabip odalarımız ve Türk Tabipleri Birliği’nin öncülüğünde, yüz yıl önce olduğu gibi bugün de ülkemize, mesleğimize ve geleceğimize sahip çıkıyoruz.

Mesleki itibarımızı korumanın, haklarımızı savunmanın, sorunlarımızın çözümünün ancak ve ancak meslek örgütümüzle ve örgütlü mücadelemizle olacağını biliyoruz.

  • Asla ve kat’a yılmıyoruz, bıkmıyoruz, korkmuyoruz!

Geçmişimizden aldığımız güçle ve geleceğe olan inancımızla mücadeleye devam!

17 Mart 2019
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ

14 MART TIP HAFTASI’NDA SAĞLIK ÇALIŞANLARININ DURUMU

13.3.2019
BASIN AÇIKLAMASI

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ (TTB)
SAĞLIK VE SOSYAL HİZMET EMEKÇİLERİ SENDİKASI (SES)
DEVRİMCİ SAĞLIK İŞ SENDİKASI (Dev-Sağlık İş)
TÜM RADYOLOJİ TEKNİSYENLER VE TEKNİKERLERİ DERNEĞİ (TÜM-RAD DER)
SOSYAL HİZMET UZMANLARI DERNEĞİ (SHUDER)
TÜRKİYE PSİKOLOGLAR DERNEĞİ (TPD)

14 MART TIP HAFTASI’NDA SAĞLIK ÇALIŞANLARININ DURUMU

İnsanın yarasını saran acısını dindiren, yaşama, sevdiklerine kavuşturan sağlık alanındaki tüm çalışanların Tıp Bayramını kutlarız. Sağlık çalışanlarının mücadele günü 14 Mart Tıp Haftasında sağlık alanının giderek derinleşen yoğun sorunlarıyla birlikte karşınızdayız.

Sağlıkta dönüşüm programıyla birlikte katmerlenen sorunlarımız,
cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte çözüm mekanizmalarını kaybettiğimiz bir sürece girdi.

Şehir hastanelerinin açılmaya başlaması yeni sorunları beraberinde getirdi; her birimiz nerede çalışacağımızı, nasıl çalışacağımızı bilmeden, geleceğimizin ne olacağını bilemeden çalışmaktayız. Bu belirsizlik ne yazık ki, müdahale edemediğimiz etmekte geciktiğimiz bir süreç yaratıyor. Sonuç ise ne yazık ki yıllarca emek verdiği sağlık kuruluşundan ayrılma, işsiz kalan sağlık çalışanları, gittikleri şehir hastanelerinde işlerini yapamayan laboratuvar teknisyenleri, fizyoterapistler, röntgen teknisyenleri olmakta. Şehir hastanesinin devasa büyüklüğü içinde sürekli göz altında tutulduğumuz  alanları, bitmeyen koridorları çalışırken her birimizi birbirinden uzaklaştırıyor, yalnızlaştırıyor.  Çıkmaz gibi görünen bu süreci değiştirmek hepimiz için çalışılır hale getirmek  meslek örgütlerimiz, birlikler, sendikalar, derneklerle mümkün olacak.  Bu dönem çalışandan yana, haklarımızdan yana olan örgütlerimizin güçlenmesi ve güçlü bir biçimde taleplerimizi dile getirmesi ve mücadelemizi birleştirmemizle aşılacak.

Olağanüstü hal döneminde yüz binden fazla kamu emekçisinin ihraç edilmesine neden olan düzenlemeler, üç yıl daha yürürlükte kalarak iş güvencemizi ortadan kaldırmaktadır. Sağlık alanında yönetim kadrosu dışında gerekmeyen güvenlik soruşturmaları ise kurum değiştirirken iş güvencesini ortadan kaldırırken işsiz pek çok meslektaşımızın kamuda istihdamını engellemektedir. Üzülerek nitelikli pek çok meslektaşımızın Türkiye dışına göçüne tanık olmaktayız. Türkiye dışına beyin göçünü engellemek üzere getirilmiş mecburi hizmet uygulamalarının şimdi kendilerinin beyin göçüne neden olması kabul edilemez. Bu düzenlemeler derhal kaldırılmalı,

  • haklarında yargılanma ile kesinleşmiş suç bulunmamış kamudan ihraç edilen sağlık çalışanları işlerine dönmelidir.

Çalışanların talepleri dikkate alınmadan tek taraflı belirlenen ücret politikaları maaşlarımızın giderek erimesine yol açmıştır. Ekonomik krizin etkisiyle giderek artan enflasyonun çok altında yapılan zamlar maaşlarımızı küçültmüştür. Maaşlarımızın daha büyük bir bölümünü oluşturan performansa dayalı ek ödemeler ise krizden ve şehir hastaneleri sürecinden etkilenen en düzensiz ödeme kalemini oluşturmaktadır. Sağlık hizmetini metalaştırarak alınıp satılan bir mala dönüştüren döner sermaye uygulamaları ve tamamlayıcısı olan performansa dayalı ödeme sistemi, sağlık hizmetinin bir ekip tarafından üretildiğini görmemektedir. Performans ödemesinin aylık gelirin önemli bir kısmını oluşturması ve ancak tam ay çalışıldığında ödenmesi, kesintilerin anlamsız biçimde çalışılmayan günler üzerinden değil üç günün üzerindeki izin ve istirahat kullanımlarında tamamen kesilmesi  hakkımız olan izinleri kullanmamızı ve hasta olduğumuzda gerekli şekilde istirahat etmemizi engellemektedir. Bunlar ve daha birçok nedenle sağlık alanında döner sermaye ve performans sistemi kaldırılmalıdır. Eğer döner sermaye olacaksa performansa dayalı ek ödeme toplam ücretin %20’sinden fazla olmamalıdır. Göstergeler yeniden üniversite mezunu çalışanların hepsi için 3600’den başlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.

  • Emekliliğe yansıyacak, güvenceli, görev tanımına, liyakat ve kariyere uygun bir ücretlendirme politikası izlenmelidir.

Sağlık çalışanları ve sağlık çalışanı emeklilerinin ücretleri, şu anda aldıklarının iki katından az olmayacak şekilde düzenlenmelidir.

Aynı işyerinde aynı mesleği farklı statülerde yapmaya bağlı olarak farklı haklar bize dayatılmaktadır. İzin gün sayısından iş güvencesine, ücretlere uzanan bu eşitsizlikler en iyi, haklarda eşitlenme sağlanarak düzeltilmelidir.

Nitelik değil nicelik hedefleyen döner sermaye/ performans uygulamaları sağlık hizmetinin ve sağlık kuruluşunun amacından sapmasına yol açarak iyileşmeyi değil döner sermaye gelirlerinin artmasını sağlayacak biçimde yönetilmesine yol açmaktadır. Bilimsel tıbbın temel hastalık yok hasta vardır yaklaşımı teşhis tedavi paketleriyle ortadan kaldırılmıştır. Meslek bağımsızlığımızı ortadan kaldıran bu yaklaşım ne yazık ki hastalarımızın sorunlarının tam çözülememesine yol açarak hastaların fiziksel, ruhsal, sosyal iyilik haline ulaşmalarını engellemektedir. Bu durumun yarattığı en önemli sorun şiddettir.

Her yıl on binden fazla sağlık çalışanı sözel ya da fiziksel şiddete uğramaktadır. Şiddet öldürücü boyutlara ulaşmış; pek çok sağlık çalışanı öldürülmüş ve yaralanmıştır. Çoğumuzun hasta ve yakını ile yüz yüze çalıştığı iş yerlerimizin bu kadar güvensiz olmasını kabul etmiyoruz. Bu nedenle TTB tarafından meclise sunulan sağlıkta şiddeti önleme yasası gecikmeksizin çıkarılmalıdır.[1]

Yıllardır sağlık emek ve meslek örgütlerinin gerekçelerini de sunarak, yapılan işin yıpratıcılığa göre düzenlenmiş fiili hizmet tazminatı kanun teklifi görmezden gelinerek 3 Ağustos tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 7146 sayılı kanunla  31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 40 ıncı maddesinin ikinci fıkrasında yer alan tabloya yapılan eklemeyle “insan sağlığıyla ilgili işlerde çalışanlara yıllık 60 gün olmak üzere yıpranma payı” düzenlemesi yapılmıştır. Çok yetersiz olan bu düzenleme sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin tümünü kapsamamaktadır, geçmiş çalışma yıllarımızı kapsamamaktadır, özelde çalışanları kapsamamaktadır. Fiili çalışma koşuluna bağlanmıştır, yıllık izinlerimiz, hafta sonu tatillerimiz, dinlenme hakkımız gasp edilmektedir. Topladığımız imzalarla da belirttiğimiz gibi sağlık ve sosyal hizmet işkolunda çalışan tüm emekçilerin dahil edildiği, geçmiş çalışma yıllarını kapsayan, fiili çalışma süresi koşulunu kaldıran, yeni bir fiili hizmet yasası yapılmalıdır.

[1] Yasa tasarısı: Sağlık çalışanlarına yönelik olarak gerçekleştirilen şiddet suçlarının mutlak cezalandırılacağı düşüncesinin yerleştirilmesi ve önleyicilik açısından, Türk Ceza Kanunu’na; “1) Sağlık kuruluşlarında çalışan sağlık personeline karşı, sağlık hizmeti sunumu esnasında veya verilen sağlık hizmetinden kaynaklanan nedenlerle cebir, şiddet veya tehdit kullanan kişi,
iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Bu fiiller sonucu sağlık hizmeti kesintiye uğramış ise yukarıdaki fıkraya göre belirlenen ceza yarı oranında artırılır.” hükmünün eklenmesini içerir.

14 Mart’ın düşündürdükleri

14 Mart’ın düşündürdükleri

Prof. Dr. Cengiz Kuday / Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) Uzmanı
Cumhuriyet, 14 Mart 2019

Her yıl onlarca yeni üniversite açılıyor. Tıp fakültesi sayısı 80. Bu rakam her gün değişiyor. Bu sayıda artış iyi midir, kötü müdür? Zaman gösterecek. Her şeye karşın 14 Mart hâlâ bayram olarak kabul edilebilir mi, bugün bunu düşünmemiz gerek.

[Haber görseli]

Her yıl 14 Mart Tıp Bayramı gününde bizim kısa modern tıp tarihimizle ilgili bir şeyler yazmaya çalışırım. Kısa tarihimiz diyorum, bizim çağdaş anlamda üniversitelerimiz ve tıp okullarımız gelişmiş ülkelere göre çok sonra kurulmuştur. 1827’de Tıphane adlı askeri okul açıldı. Şehzadebaşı’nda Tulumbacı Konağı’nda açılan okul daha sonra birçok yer değiştirmiş; ilk modern binası bugünkü eski Haydarpaşa Lisesi. Bugün Marmara Üniversite Kampusu olmuştur. 
Daha sonra üniversite hocalarının isteği ile İstanbul tarafına taşınmış ve bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binası ve Çapa-Cerrahpaşa diye 3 ayrı eğitim vermiştir. 1967’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi diye iki ayrı tıp okulu olmuştur. Bugün ise durum daha da karışık olup ayrı bir Cerrahpaşa Üniversitesi kurulmuştur.

Haydarpaşa Lisesi 
İlk tıp bayramı bir zorunluktan doğmuştur. 1919 yılında işgal altındaki İstanbul’da okuldan çıkmaları yasak edilmiş ve elbiseleri üniformaları ellerinden alınmış tıp öğrencileri tarafından 14 Mart’ı işgal kuvvetlerine tıp bayramı olarak bildirilmiş izin istenmiş ve bu etkinlik yapılabilmiştir. Yer, bugünkü eski Haydarpaşa Lisesi’dir.

‘İlim ve Bilim’ 
3 gün evvel aramızdan aniden ayrılan ve pazartesi günü toprağa verdiğimiz arkadaşım, meslektaşım eski Hacettepe Üniversitesi Rektörü Tunçalp Özgen, akademik bir toplantıda bir konuşma yapmıştı. Konuşmanın konusu bilim ve ilimdi.

  • Atatürk, “En hakiki mürşit bilimdir, fendir” demiştir.

Fakat bu B harfi bu metnin başından sanki cımbızla çekilmiş bilim-ilim olmuştur. Her yerde “En hakiki mürşit ilimdir” diye yazar. Bu iki sözcüğün farkını siz sayın okuyuculara bırakıyorum. Biri müspettir, diğeri dogmatiktir fakat tarifler çok eskilere dayanır ve uzundur. 
Sevgili arkadaşımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına ait birtakım rakamlar verdi. Bugünü anlamak Cumhuriyeti yargılamak ve değerlendirmek için başlangıçta nerede olduğumuzu görmemiz gerek.

1923 nüfus 13 milyon. 11 milyon kişi köyde yaşıyor. Toplam köy sayısı 40 bin. 38 bin köyde okul yok. 2 milyon kişi sıtma ve verem, 3 milyon kişi trahomlu, bebek ölüm oranı binde 480, yani yarı yarıya oluyor. Tüm Türkiye’de doktor sayısı 337. 60 eczacı (8’i Türk). Diş hekimi yok. Diplomalı hemşire 4 kişi. 40 bin köyde toplam 135 ebe, ortalama ömür 40 yaş, okuma yazma erkeklerde %7, kadınlarda %4. Okur yazarların çoğunluğu subay. Gayrimüslim okul çağına giren 4 çocuktan 3’ü okula gitmiyor. Toplam okul sayısı 4894. İlkokul 72, ortaokul 23, Türkiye’nin tüm liselerinde kız öğrenci sayısı 230, öğretmenlerin 1/3 ünün öğretmenlik eğitimi yok. Tek üniversite var. İstanbul’da bir yılda yazılan kitap sayısı Paris’te bir günde yazılandan azdır. Bugün nüfus 82 milyon. 20-24 arası 6 milyon genç var. Okul çağı (6-18) 19 milyon genç var. Üniversite mezunlarının sayısı nüfus içindeki payı %12.

Her yıl onlarca yeni üniversite açılıyor. Tıp fakültesi sayısı 80. Bu rakam her gün değişiyor. Bu sayıda artış iyi midir, kötü müdür? Zaman gösterecek. Fakat fakülte açmak o denli kolay ve hesapsız olmaz diye düşünüyorum. Bu okullardaki öğretim üyesi ve yardımcıları yeterli mi, değil mi ve bu okullardan mezun olacak doktorların kalitesi ne olacak henüz bilinmiyor.

Şu anda 75 bin tıp öğrencisi var. Her şeye rağmen 14 Mart hâlâ bayram olarak kabul edilebilir mi, bugün bunu düşünmemiz gerek.

  • Bütün yaşananlara karşın 14 Mart önemli bir gün biz hekimler için.

 

Tıbbiyelilerden 14 Mart’ın 100. yılında tarihi fotoğraf

Tıbbiyelilerden 14 Mart’ın 100. yılında tarihi fotoğraf

14 Mart Tıp Bayramı’nın 100. yılında Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşlarının işgal protestosunu anan İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri ve hocaları tarihi binanın önünde fotoğraf çektirerek Tıbbiyeli ruhu 100 yıldır ayakta mesajı verdi.

Tıbbiyelilerden 14 Mart'ın 100. yılında tarihi fotoğraf

14 Mart 1827’de Tıphane-i Âmire ile başlayan, daha sonra Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi adlarını alan, bu kurumların tüm müktesebat ve mirasının sahibi ve devamı olan İstanbul Tıp Fakültesi, ilk Tıp Bayramını 100 yıl önce, 14 Mart 1919’da işgal altındaki İstanbul’da, Darülfünun Konferans Salonu’nda (Vezneciler-Zeynep Hanım Konağı), İngiliz işgal kuvvetlerine karşı bir duruş ve direniş amacıyla yapmıştır.

 

TIBBİYELİ HİKMET KİMDİR?

Hikmet Boran, 1901 yılında Balıkesir’de Çerkes Sürgünü sırasında Trabzon’a göç etmiş bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası Hakkı Bey, Posta-Telgraf görevlileri arasındadır. Oğlu ise ünlü sanatçı ve spiker Orhan Boran’dır. Yükseköğretimini İstanbul Tıbbiye Okulu’nda tamamlamıştır. İstanbul’da işgal güçlerinin bulunduğu dönemde, 1919 yılının 14 Mart’ında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de arkadaşlarıyla bir eylem gerçekleştirmiştir. Okulun, İngilizlerce işgalini de protesto etmek amacıyla, iki büyük kule arasına geniş bir Türk Bayrağı asmışlar ve İngilizlerin müdahaleleri ile karşılaşmışlardır. Bu sırada ise Hikmet Bey yalnızca 3. sınıf Öğrencisi bir gençtir. Arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği eylemi ise İngilizler durduramamıştır. Bu yüzden her yıl 14 Mart Günü, “Sömürgecilere Karşı Bağımsızlık Bayrağı Açan Tıp Görevlilerinin” bayramı olarak kutlanmaktadır.

Bu dönemden sonra ise 3. sınıf Öğrencisiyken Sivas Kongresine gitmek için İstanbul’dan seçilen üç delegeden birisi olmuştur. Ardından gizlice, arkadaşı Dr. Yusuf Balkan ile birlikte Ankara’ya gitti, Büyük Taaruz’da görev aldı, Cebeci Askeri Hastanesinde, İbrahim Tali Bey ile birlikte tifüse karşı aşı üretmek için denemeler yapmışlar ve deneyler sırasında da gönüllü olmuşlardır. Böylece, Kurtuluş Savaşı’nın bilim uğraşlarını da ongulayan bir ad haline gelmişlerdir. Arkadaşı Dr. Yusuf Balkan ise daha sonra Hikmet Boran’ın kız kardeşi ile evlenmiştir. Balıkesir’in Savaştepe bölgesinde doğduğu için savaş sonrası sık sık bu bölgeyi ziyaret etmiştir. İzinlerinde kullanmak üzere bir miktar para biriktirir ve Atatürk’ün yurt gezilerinde gideceğini öğrendiği şehirlere giderek onu en arkadan sakince izlediği bilinmektedir. Pek çok Kurtuluş Savaşı Kahramanı gibi, övgü, şan ya da kibir peşinde olmayıp makama değer vermemiş, hizmete değer vererek kendisini büyütmekten ya da hatırlatmaktan kaçınmıştır. Tarihin hatırlamaktan asla vazgeçmeyeceği Kahramanın ise Mustafa Kemal’in gözünde yeri ayrıdır.

Öyle ki, Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk, kendisini hatırlayarak milletvekili yapmak istemiş ancak kendisine ulaşılamamıştır. Bir türlü ulaşılamaması nedeniyle, öldüğü haberi Mustafa Kemal’e ulaştırılmış, bunun üstüne büyük üzüntüye boğulan Kurucu Önder, bir süre sofralarındaki sohbetlerine ara vermiştir. 10 Kasım 1938 tarihi sonrası ise Albay Rütbesiyle askeri hastanelerde görev yaptığı anlaşılmıştır. Ancak 46 yaşındayken, Sarıkamış’ta donmak üzere olana askerlere ulaşmak için elinden geleni yaptığı için yakalandığı hastalıklar peşini bırakmamış ve verem yüzünden 1945 yılında yaşamını yitirmiştir. (AYDINLIK, 14.3.19)