Korku iklimi

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli

Haftalardır, mafya-siyaset-iktidar-medya dörtgeninde yazılıp-çizilen, konuşulan sözler arasında en çok üzerinde durulması gereken ve hatta konuyu en iyi tanımlayan cümlelerden birini, olayların baş kahramanlarından biri olan mafyacı Sedat Peker kurdu:

“Kanla ilgili (Barış Akademisyenleri’nin kanları ile banyo yapacağız – z.a.) söylemiş olduğum olayların hepsi, söylendiği dönemde hükümetin lehinedir. Çünkü o zaman korku iklimi oluşturmak lazımdı…”

Doğru söze ne denir? Faşizmin iktidarını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir gerekliliktir bu.

“Korku iklimi” Mümkün olduğu kadar korku salacaksın memlekete.

Peker’in kendisi de konuşmalarından birinde “kişisel tarihi” üzerinden bu korkuyu gayet güzel tanımlıyordu ya:

“Ulan onu korkut, onu korkut, onu korkut… Ulan beni mi korkutuyorsun? Doğduk anadan babadan kork. Okula gittik öğretmenden kork. Ulan biraz büyüdük, mahalledeki kabadayıdan kork. Komutandan kork, polisten kork. Ulan işyerine gidersin amirden kork, müdürden kork. Ulan yaşlanacağız öleceğiz, Allah’tan kork. Nedir ulan bu korku? Kork, kork…. İnsanların hayallerini donduruyorsunuz. Korku ile bastırıyorsunuz….”

Daha güzel nasıl anlatılır? Yıllardır kendisini, bu memleketin “En korkulan şahıslardan biri” olarak konumlandıran bir mafya lideri, “korku”nun ve memlekete hâkim olmuş “Korku iklimi”nin tanımını olağanüstü veciz(!) biçimde, işte böyle yapıyordu malum video kayıtlarından birinde.

Ama ironik biçimde, kendisi de “Rejim”in bir enstrümanı olarak, ortalığa “Korku iklimi” salmak için gayet acımasız biçimde kullanılmıştı. Silahlı suç örgütü kullanılarak bugün akademisyenlere, öteki gün öğrencilere, gazetecilere, beriki gün belki bir fabrikanın işçilerine, başka bir gün bir siyasi partideki güç kavgası içinde yer alan muhalif kanada, sonra solda ya da sağda konumlanmış muhalefet partilerine, rakip çetelere, başka topraklarda yok edilmek istenen (Kutlu Adalı gibi) “hedeflere” korku salmanın bir enstrümanından söz ediyoruz.

İşte yıllardır, on yıllardır yanıtı aranan ve aslında pekâlâ bilinen sorunun özü budur. Devlet, mafya ile niye “iş tutar?” Tam da bundan. Kendi yasal, meşru, hukuki aygıtının yetişemediği bir korku salma işlevini, bunlar aracılığı ile hayata geçirebilmek için. Ve sonunda da “hukuki bir sorumluluk üstlenmemek” gerektiğinden, bu “Korkutucuları-Susturucuları-Sindiricileri” tanımazdan gelerek, zaten hiç kirlenmemiş(!) ellerini yıkayıp çıkıp gidebilmek için.

İşin özeti budur. Hani, Mehmet Ağar’ın, efsane Cumhuriyet yazarı, yiğit devrimci rahmetli Uğur Mumcu’nun eşi Sayın Güldal Mumcu’ya söylediği o tarihi söz var ya:

“Bir tuğlayı sökersek, bütün duvar çöker…” sözü. Bugün o “duvar” olayında yeni ve beklenmedik bir şey yaşıyoruz. Artık, o duvardan (devletin kirli-karanlık-zehirli-ölümcül işler yapma enstrümanlarını kastediyorum) bir tuğla sökmeye gerek kalmıyor.

Bizatihi, duvarın tuğlaları birbirlerini sökmeye, yıkmaya, deşifre etmeye, fâş etmeye, açığa düşürmeye başladılar. Baksanıza (mealen) ne diyor mafya lideri?

“Geldiler bana (Korkut Eken’i kastediyor) ‘Kıbrıs’ı Rumlara satmak isteyen bir adam var’ dediler (Gazeteci Kutlu Adalı). Onun öldürülmesi gerektiğini söylediler. Kardeşimi görevlendirdim. Ama sonra o adamın kanını dökmek bize nasip olmadı (gururla anlatıyor)” diye gayet açık söylüyor..

Bugüne kadar hiç bu kadar açık bir itiraf duymamıştık bu “düzeyde”. Tam da şunu diyor: “Devlet kendi göremeyeceği pis bir işi bize ihale etti. Bir nevi taşeronluk üstlendik.”

Kim bilir bu tür “taşeronluk” faaliyeti neticesinde ne Adalı’lar, ne Mumcu’lar, ne Kışlalı’lar, ne Üçok’lar, ne Hablemitoğlu’lar, ne Tütengil’ler, ne İpekçi’ler, ne Karafakioğlu’lar, ne Cemil Kırbayır’lar, ne Savaş Buldan’lar katledildi? Yüzlerce binlerce “Cumartesi Anası, Cumartesi Babası, bacısı, kardeşi, evladı, eşi” yaratıldı…

Bu büyük vicdan suçunun, insanlık suçunun ve demokrasi ayıbının temizlenmesi, katledilen o insanlar üzerinden toplumda yaratılmaya çalışılan o “Korku İklimi” için kullanılan enstrümanlar konuştukça bunları daha iyi öğreneceğiz. Ama siyasetin, en korkuncu da yönetenlerin, bu korku ikliminden medet ummaya devam ettiklerini dehşet içinde izlemekteyiz. Daha dün, Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü kişisi ne diyordu?

“Yine dua et ki Gelin Hanım’a çok ileri gitmeden bir ders verdiler. Bu daha ilk. Daha dur bakalım bunlar iyi günler. Daha neler olacak…”

Al sana korku iklimi…  Yazıktır. Günahtır. Ayıptır. Daha da ötesi, açıkça ağır bir siyasi suçtur bu.

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 19 Mayıs 2021

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun!

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

Türk gençliği Ata’sının emanetini hazineyi koruyacak, kollayacak ve çağdaş uygarlığın ilerisine taşıyacaktır.

DARBECİ

ABD’de 124 emekli general ve amiralden oluşan bir grup tarafından kaleme alınan mektupta, Başkanlık seçimlerinde Joe Biden’ın lehine hile yapıldığı ve Anayasal haklara yönelik saldırı olduğu gerekçesiyle Amerikan halkının derin bir tehlike içinde olduğuna ilişkin endişeleri bulunduğu kaydedildi. Vatandaşlar, ABD’yi, Anayasal düzeni kurtarmak için harekete geçecek ve şu anda görevde olanları sorumlu tutacak siyasi temsilcileri seçmek için yerel, eyalet veya ulusal düzeyde dahil olmaya çağırıldı

ABD gemisine binmiş vesayetçi, darbeciler…

MAFYA

Bir dönem şimdiki devlet üst kademesinin en yakın destekçisi olan Sedat Peker, Eski Bakan Mehmet Ağar’ı Yalıkavak Marina’yı mafyavari yöntemle ele geçirmekle suçladı.

Ağar, “Bugün eğer mafya buraya giremiyorsa bizim burada olmamızdandır” dedi. İçişleri Bakanı’nın tepkisi üzerine özür dileyip İçişleri Bakanı’nı çok takdir ettiğini açıkladı.

Giren kim?..

KEYİF

Turizm Bakanlığı, turistlere hizmet verecekler için “Aşılıyım, keyfine bak” yazan maskeler hazırlattı.

Aşağılık…

DOKUNMA

Yalıkavak Marina’yı ele geçirdiği söylenen M. Ağar, dokunulmazlığı olmadığı için soruşturulabileceğini söyledi.

Soruşturma kararını verecekler işin içinde olunca…

FETÖ

Ağar, Feto’ya devletin bilgisi ile gittiğini söyledi.

Devlet mi, devletteki FETÖ uzantıları mı?..

AĞAÇ

Validebağ Korusu’nu ağaç keserek “Millet Bahçesi” ne çevireceklermiş.

Ağaç dikip bahçe yapmak fıtratlarına (doğalarına) ters…

HELALLİK

RTE, “Sıkıntıya düşen insanlarımız, esnafımız, çalışanlarımız olduysa hepsinden helallik istiyoruz” dedi.

FETÖ darbesinden sonra da Allah’tan ve halktan af dilemişti.

Vay be, devlet yönetmek ne kolaymış!…

ATLAMA

Dünyada en çok yazar hapseden üçüncü ülkeyiz.
Dünya mutluluk endeksinde 2013’te 77. iken 2021’de 104. sıraya geriledik.
Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM)’a göre açlık sınırı 18 yılda altı kat arttı.

Her alanda çağ atlamaktayız.
İyi ki Reis var. İyi ki cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi var!..

KIYAK

Rize Valiliği, ormanlık alan tahrip edilerek taş ocağı yapılmak istenen İşkencedere Vadisi’nin bulunduğu İkizdere ilçesinde, parti, sendika, dernek vb. sivil toplum kuruluşlarının açık alanda eylem ve basın açıklaması yapmasını yasakladı.

Müteahhit beye devlet kıyağı…

İNCELEME

İçişleri Bakanlığı, İBŞB Bşk. İmamoğlu hakkında dezenfektan alımında devleti zarara uğrattığı gerekçesi ile inceleme başlattı.

Yasaya göre İmamoğlu’nun maddi sorumluluğu yok.

Ruhsar Hanım’ın soruşturması böyle telafi edilmez ki!..

SAVUN-MA

Sedat Peker’in 1.6 milyonluk araca biniyor dediği İçişleri Bakanı Danışmanı Ali Faik Hacıoğlu, aracı 877 bin TL’ye borçlanarak aldığını, 10 gün önce de borçlarını ödemek için satışa çıkardığını açıkladı.

Ben adamın dürüstlüğüne inandım.10 bin TL maaşla böyle bir araç rahat alınır!…

GİDİCİ

Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, twitter hesabından,

  • “Bu Kovid bu gidişle esnafın ardından AK Parti’yi ve Cumhur İttifakı’nı vuracak!”

Dost acı söyler…

DANS-ÖZ

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen,. Türkiye ve Suriye’nin salt komşu değil kardeş iki ülke olduğunu vurguladı ve Suriye ile ilişkilerin de mutlaka düzeleceğini savundu.

Kardeşim ESAD’tan Katil Esed’e oradan tekrar Kardeşim ESAD’a…

SORUYORUM

  • 128 milyar Dolar nerede?
  • Sarıklı amiral soruşturması kaç yıl sürecek?
  • Ruhsar Pekcan hakkında ne zaman soruşturma açılacak?

BİR KEZ DAHA “UĞUR’LAR OLSUN” YİĞİT YOLDAŞ!

BİR KEZ DAHA “UĞUR’LAR OLSUN” YİĞİT YOLDAŞ!


UĞURLAR OLSUN” ağıtını çalıp söyleyerek yüreklerimizi yakan – sızlatan ama bir o denli de güç ve savaşım kararlılığı (azmi) aşılayan saygın ve çooook yetkin ses ve saz (gitar!) sanatçısı Selda Bağcan‘a şükran ile…
***
Toplumsal ağır – çok derin örselenmemizi (travmamızı) sıcacık ve akıllıca hatta bilgece sözleriyle sarıp sarmalamaya çaba gösteren bilinçli – önder kişilikli… çook yönlü bilim – sanat – yazın (edebiyat) insanımız Prof. Dr. Ataol Behramoğlu‘na….
***
Yiğit ve tarihe mal olan vatan evladımız Uğur Mumcu‘nun hem anısını (hatırasını) hem de değer (paha) biçilemez yapıtlarını yaşatarak geleceğe taşıma ve kuşaklara mal etme bağlamında ölçüsüz bir özveri – sebat ve başarı sergileyen, Mumcu’nun saygın ve de sevgin (aziz) eşi Güldal Mumcu‘ya, çok değerli 2 evlatlarına, UM:AG‘ı kuran, destekleyen, bugüne taşıyan ve kurumsallaştıran… kişi ve kurum – kuruluşlara, Cumhuriyet Gazetemize… kendi adımıza engin şükranlarımızı sunuyoruz.
***
28 uzun yıl sonra, bu Halk seni unutmadı yiğit Uğur Mumcu.. unutmayacak da!

Sen vuruldun yiğidim ama çağrına uyduk biz de, Cumhuriyet’e kol kanat germeyi sürdürüyoruz.. Türkiye Cumhuriyetimiz sonsuza dek onurlu, başı dik yaşayacak! Büyük ATATÜRK tam da böyle buyurup şaşmaz hedef koymadı mı!?

Bu da bizden sana yanıt ve kadim – dönülmez bir vaat olsun..

Birkaç gün sonra, 30 Ocak 2021 Cumartesi günü akşam 20:30 – 22:00 arasında youtube kanalımızdan bunları anlatacağız Tüm Türkiye halkına ve dünyaya..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye bu ayracı (parantezi) de aşacak ve son karşıdevrimci saldırıyı da defetmeyi bilecektir. Gelecek, tüm dünyada, asla kuşku duymaya yer yok ki, BİLİMSEL AKILCILIĞA DAYALI AYDINLANMA olacaktır..

Üstelik, bu kaçınılmaz (deterministik) tarihsel ilerlemecilik, belki de en çok, karşıtlarına yarar sağlayacak, onları da insanlaştırarak mutluluk ve gönence eriştirecektir.

Yiğit Emniyet Müdürü A. Gaffar Okkan‘ı da şükranla anıyoruz. Mumcu cinayetini çözmüştü, tam da öldürüldüğü gün, 24 Ocak 2001’de açıklayacaktı kamuoyuna.. Yarasalar öylesine korkuya kapılmışlardı ki, Okkan’ı 5 korumasıyla arabasını havaya uçurarak katlettiler..

Koskoca Devlet, nasıl böylesine çok ciddi, ağır bir olayı haber alamaz ve önleyemez?

Bu sorunun çengeli 20 yıldır zihinlerdedir ve aydınlatılmadıkça da öyle kalacaktır.

AKP 19. yılında tek başına iktidarının ve bu alçakça cinayetleri çöz(e)medi!!? Niçin??!

Umut Davasında itirafçı olacak sanıkları hukuk dışı bilirkişi raporlarıyla aklayanlar Türk Tabipleri Birliğinin başına getirildiler, Av. Ceyhan Mumcu‘nun feryatlarına göre.. Emniyet Genel Müdürü / İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Güldal Mumcu’nun tuğlayı çekmesi istemine “çekemem, devlet yıkılır..” dedi ve Mumcu cinayeti siyasal tercihle karanlıkta bırakıldı.

  • Devleti en temel görevi olan YURTTAŞININ CAN GÜVENLİĞİNİ SAĞLAYAMADI..
  • Üstelik kökü dışarıda örgütlerin kanlı ellerini kıramadı! Niye? Asıl soru ve sorun budur!

Sevgi, saygı, ACI VE KAYGI ile.. ama UMUTLA! 24 Ocak 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter  @profsaltik 

7 Temmuz 1980.. 38 Yıl Sonra; Şehit Edilen Babamızı Anıyoruz…

7 Temmuz 1980.. 38 Yıl Sonra;
Şehit Edilen Babamızı Anıyoruz…

 

Dostlar,

Bu gün 7 Temmuz 2017..
(Önceki yıldönümlerinde yazdıklarımızın güncellenmesidir.)

Ailemizin başına gelen bir yıkımın (felaketin) 38. yılı..
Hoşgörünüzle bu konuyu biraz yazmak istiyoruz.
Kendi özelimizle sizleri meşgul etmek aklımızdan geçmiyor. Ancak insanların belli yaşantı deneyimlerini paylaşmasında yarar olmalı. Üstelik ortak toplumsal kökenleri olan bir acı süreç ve aradan 38 koca yıl geçtiğine göre, duygusal tonlamaları da sanırız -büyük ölçüde- dizginleyebiliriz.
****
7 Temmuz 1980.. Sıcak bir yaz günü ve Türkiye doludizgin 12 Eylül darbesine sürüklenmekte. Adeta eğik düzlemde, ülke tanımlı – kurgulanmış bir hedefe kayıyor. Ülkenin birçok yerinde sıkıyönetim var ama her gün “ortalama” (bu sözcüğü böylesi bir bağlamda kullanmak zorunda kalmak ne acı değil mi!?) 20 (yirmi!) dolayında insanımız ölüyor, öldürülüyor!

TRT’nin siyah-beyaz ekranları ve gazeteler, dergiler.. kan – revan dolu..
Sunum çerçevesi ise tek tip (klişe) : ….. yerde çıkan sağ – sol çatışması”nda
şu sayıda insan öldü, bu sayıda insan yaralandı..
Ne mal güvenliği var ülkede ne de can!
Toplum şaşkın, ağır gerilim altında, neredeyse “öğrenilmiş çaresizlik / pes” sendromu (learned helplesness syndrome) içinde “pes” eşiğinde.. Kendince savunma önlemleri almaya bakıyor.. Kentler – kasabalar – kırsal.. bölünmüş ve “kurtarılmış bölgeler” ilan edilmiş. İnsanlar savunma amaçlı silahlanıyor..
*****
Biz o tarihlerde Hacettepe Tıp Fakültesi’nde Toplum Hekimliği (sonra YÖK düzeninde Halk Sağlığı oldu) Bölümü’nde Tıpta Uzmanlık Eğitimi alıyoruz.. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdiğimiz 15 Haziran 1977 sonrası Elazığ / Keban’da 1 yılı aşkın süre SSK hekimliği yapmış ve uzmanlaşma kararı vererek adını andığımız Bölümün asistanlık sınavlarını kazanmış, 11 Kasım 1978’de ihtisasa başlamıştık.

Bölümümüzü ve Dalımızı aşkla seviyorduk. Daha 1971’lerde Hacettepe Tıp’ta 1. sınıf öğrencisi iken Prof. Dr. H. Nusret FİŞEK’i tanımış ve O’ndan Toplum Hekimliği dersleri almaya başlamıştık. Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Prof. Fişek, bize sağlık ile sosyo-ekonomik etmenler arasındaki köklü, kapsamlı ve çarpıcı ilişkilerden söz ediyordu ustalıkla.. Üstelik bu ilişkiler neden-sonuç ilişkileriydi ve geleceğin çağdaş hekimleri ve tıbbı salt fiziksel – biyolojik – kimyasal nedenlerle uğraşmakla kalmayıp; sağlık sorunlarının asıl – altta yatan sosyal – kültürel – ekonomik nedenleriyle uğraşmalıydı, uğraşacaktı.

Bu Fakültede (Hacettepe) Tıbbiyenin ilk 2 yılını okumuş (İngilizce hazırlık sınıfından sınavla bağışık olmuştuk) ve İstanbul’daki ailemizin yanında olmak için İstanbul Tıp Fakültesi’ne 3. sınıfta yatay geçiş yapmıştık. Yeniden ayrılmak zorunda kaldığımız Fakülte’ye, Nusret hocaya, Bölüme.. üstelik asistan hekim olarak dönmüştük. İşimizi çok seviyor ve gelecekte ülkemiz halkının sağlığına kapsamlı katkılar verebilmeyi umuyorduk. Uzmanlık eğitimimizin 1 yılını örnek Eğitim ve Araştırma Sağlık Ocaklarında geçirecektik. Bu bağlamda Çubuk ve Etimesgut’ta Sağlık Bakanlığı ile Hacettepe Üniversitesi protokol yapmıştı ve bunlardan biri de Eskişehir yolu 28. km’deki Yapracık Köyü Sağlık Ocağı idi. (Bu köy, günümüzde artık Bütünşehir Belediye Yasası bağlamında Ankara’nın bir mahallesi!)

Bu Sağlık Ocağı’nda, 38 yıl öncenin “tam anlamıyla köy koşullarında” yaşıyorduk. Lojmanımız köyde idi, kömür sobalı idi ve hastane acil nöbetlerimiz ile Cuma öğleden sonra eğitim amaçlı Ankara toplantıları dışında hep (7/24!) köyde kalmak zorunda idik.

Günümüzde Ankara’nın en gözde mahallelerine dönüşen Ümitköy, Dodurga, Çayyolu, Aşağı Yurtçu, Yukarı Yurtçu, Türkobası, Alacaatlı, Ballıkuyumcu… bizim toprak damlı köylerimizdi!

Oralara kapsamlı 1. Basamak (hastaneye yatmadan) sağlık hizmeti sunuyorduk .. Gece – gündüz şevkle çalışıyorduk. Bölgede Brusella hastalığı yaygındı. Pendik Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü‘nden kendi olanaklarımızla anti-serum getirtmiştik; köylerde hastalardan kan alıyor, “el santrifüjü” ile çevirerek serumunu ayırıyor ve oracıkta lam üzerinde mikroskopla aglütinasyon bakarak Brusella’nın laboratuvara dayalı yarı-kantitatif tanısını (titrasyon yapmadan) koyuyorduk. Günümüz sağlık çalışanları bu yaşantıya, deneyime inanmakta zorluk çekecekler eminiz ama, gerçek bu!
*****
Böylesine çoook yoğun bir koşuşturma gününün (7 Temmuz 1980, Pazartesi) ardından birkaç saat da okuduktan ve Uzmanlık tezimiz üzerinde çalıştıktan sonra (Köylerimizde 30+ Yaşta Koroner Kalp Hastalığı Araştırması İzleme Araştırması-3) gece yarısı sonrası yorgunlukla yatmıştık.. Önce kapı, hemen ardından pencere camı şiddetle vurulmaya başladı, kalktık. Alışkındık, acil hastamız olmalıydı. Evimizde sabit telefon (elbette cep telefonu da!) yoktu! Ancak bu kez öyle değildi.. Karşımızda kayınbiraderimiz duruyordu ve yüz ifadesi çok hüzünlüydü. Ne olduğunu ağzından zorlukla aldık..

Babamız.. İstanbul’daki Emniyet Başkomiseri babamız Halis bey vurulmuştu!
Kayınbirader, sonuca ilişkin ipucu vermiyordu.. “Herhalde ölmüş??..” diyordu.

Doğallıkla biz de vurulduk! Karahaber ertesi güne kalmamış, yedivermişti. birkaç saatte. Hemen yola koyulmamız gerekiyordu. Ülkede akaryakıt kıtlığı vardı. 10 yaşındaki arabamızın bagajına 20 Lt benzin bidonunu da koyarak (ne büyük risk!) İstanbul yoluna koyulduk. Otoyol yoktu elbette.. 2-3 şerit karşılıklı trafik, bölünmemiş yolda akıyordu. Sağlık Ocağımızın usta şoförü Ömer, sağ olsun direksiyonu bize bırakmadı. Sabahın köründe Bahçelievler’deki evimizin kapısına vardık.. Cenaze evi idi hanemiz.. Işıklar yanıyor ve bir kalabalık deviniyor, insanlar vekarla acılarını yaşıyordu. Annemiz, 19 yaşında İstanbul Hukuk 1 öğrencisi kız kardeşimiz ve 23 yaşında Cerrahpaşa’dan 1 aylık mezun Hekim erkek kardeşimiz ve 27 yaşında 3 yıllık hekim, biz…

47 yaşındaki (1933 Hozat doğumlu) canımız babamızı, “anarşi” dedikleri canavar bizden vahşice koparıp almıştı. Şimdilerde “anarşi”ye terör, “anarşit”lere (!) de halkımız “terörist” diyor. Ölçüsüz bir acı içimizi kavuruyordu.. Bir yandan da zorunlu formaliteler vardı yürütülecek.
Evin abisi bizdik ve yük, tüm ağırlığıyla boynumuzda idi.

Babamız Emniyet Başkomiseri Halis Zeki Saltık, Sirkeci’de bir işyerinden haraç almak için gelen “örgüt” elemanlarıyla çıkan çatışmada tuzağa düşürülerek 7-8 kurşun yemiş, oracıkta kanamadan yitirilmişti. Otopsiden cenazesini aldığımızda teni kireç rengiydi.. Abondan (yaygın, şiddetli) iç – dış kanamadan gitmişti. Polis şehitliğine değil, Topkapı – Çamlık mezarlığına gömdük O’nu..

İl Emniyet Müdürü (Şükrü Balcı), Siyasi Şb. Müdürlerinden Elazığ’lı Mehmet Ağar, savcı, Vali (Nevzat Ayaz), Garnizon komutanı tümgeneral.. görüştüğümüz yetkililerdi. Katiller kaçmıştı, ellerinden geleni yapıyorlardı yakalamak için.. Sonra bu örgütün Dev-Sol olduğu bize söylendi. Yıllar sonra birileri de yakalanmıştı. Davaya karışmacı (müdahil) olduk. Ancak ilerleyen zaman, bizde bu sanıkların katil olup-olmadıkları hakkında ciddi kuşku uyandırdı ve davadan çekildik. Suç birilerine yıkılacak mıydı? Biz de suçlular cezasını buldu diye bir parça teselli mi bulacaktık? Bu da olmadı.. Kamu davası sürdü…
*****
Bir kez daha Hacettepe’den ayrıldık ve yine İstanbul Tıp Fakültesine yatay geçiş yaptık. Annemizin – kardeşimizin evine yakın bir ev kiralayarak kendimizce aileye göz – kulak olmaya çabaladık. Annemiz yıkılmıştı ve çok derin bir yas yaşıyordu. Bu koyu yası, hemen hemen ölene dek 13 yıl sürdürdü, çıkamadı… Biz uzmanlık eğitimimizi tamamladık ve Toplum / Halk Sağlığı dalında uzman hekim olduk. Yeniden Üniversiteye akademik kariyere zorlukla (yargı kararıyla!) dönene dek 6,5 yıl Elazığ’da çalıştık. Oysa Hacettepe’de kalabilseydik, Uzman olduktan sonra hemen akademik kariyere devam olanağımız olabilirdi.. İlerleyen yıllarda kız kardeşimiz hukuk eğitimini tamamladı ve avukat oldu.. Ortanca erkek kardeşimiz de İç Hastalıkları dalında uzman hekim oldu.
*****

 Halis Zeki SALTIK ( Başkomiser )

17.06.1933 AFYON KARACA doğumlu 15738 sicilli Başkomiser Halis Zeki SALTIK 07.07.1980 tarihinde İSTANBUL’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Bakırköy Emniyet Amirliği kadrosunda görevli iken, bir konunun takibi için Eminönü İlçesi Sirkeci’de bulunan otomotiv firmasında bulundukları sırada bu firmadan haraç isteyen şahısların yaptıkları silahlı baskın sonucu vurularak şehit olmuştur. Naaşı AFYON  ÇAY ÇAMLIK SALTIK AİLE MEZARLIĞIN’ dadır.

Yukarıdaki fotoğraf ve bilgiler İstanbul Emniyet Müdürlüğü web sitesinde yer alıyor..
(https://www.iem.gov.tr/iem/index.php?menu_id=26&detay_id=39, 07.07.2014).
Yanlışları var… Doğum tarihi 17 değil 16 Haziran 1933.. Doğum yeri Afyon değil Tunceli – Hozat Karaca köyü ve naaşı Afyon’da değil İstanbul Topkapı – Çamlık mezarlığında..

Babamız Halis bey, 1938 Tunceli olaylarında 5 yaşında iken annesini yitirmiş (öldürülmüş!); kendisi, babası ve 2 abisi ölümden kurtularak Afyon’da zorunlu oturmaya (ikamete, sürgüne) yollanmıştı. Oysa bizim Saltık ailesi hiçbir olaya / suça bulaşmamıştı 1937 ve 38 Dersim karmaşasında.. Babamız sürgünde, olağanüstü güçlükler içinde ancak ilkokulu bitirebilmiş, bir meslek ve iş edinememişti. “Sürgün” yılları bitince (İnönü affıyla) Elazığ’a dönmüş, sürgünde tanıştığı kendisi gibi sürgün annemiz ile 19 yaşında (1952’de) evlenmişti. Biz ilk çocuk olarak 14.11.1953’te dünyaya gelmiştik. Kahvelerde çaycılık yaptığını anımsıyoruz 6-7’li yaşlarımızda. Elazığ’da bir kerpiç evde kirada, çok yoksul yaşıyorduk. Şeker fabrikasında 10 (on) TL gündelik ile mevsimlik işçilik yaptığı da belleğimizde. Derken İzmir’e Polis Okulu’na eğitime gitti 1960 gibi.. 6 ay okudu, aksilikler (?!) oldu başarılı ol(a)madı.. Bu arada ailemizin geliri de yoktu… Çok zor günlerdi. 2. kez bu kursa gitti ve 1961’de Polis Memuru oldu! Biz de Elazığ’da İlkokula başlamıştık..

Gaziantep’e tayin edildik. Trenle bu kente geldik 1960 kış başlarında. Tüm ev eşyamız bir taksiye, bagajına sığdı! 1-2 “denk” ve birkaç tahta bavul.. Bir de ortanca kardeşimiz vardı 1957 doğumlu Ali Haydar.. Çok mütevazi bir ev kiraladık ve biz ilkokula, Kayacık İlkokulunda devam ettik (sonraları Fatih Sultan Mehmet İlkokulu adını aldı, sanırız şimdi yok??..) 1961 sonlarında kız kardeşimiz Hülya doğdu.
*****
Bu kentte 9 yıl kaldık. Van’a, “Şark hizmeti” ne tayin olunduk. 2 yıl da orada kaldık, biz Van Atatürk Lisesini bitirdik ve Hacettepe Tıp Fakültesini kazandık. Bu 2 yılda babamız, dışarıdan Ortaokul bitirme sınavlarına devam etti ve diploma aldı. O’na, A4 daktilo kağıdını 4’e bölerek daktilo ile ders notları çıkarıyorduk, cebine koyuyor ve okuyordu her fırsatta.. 2 küçük kardeşimizin eğitimine destek oluyor ve hiçbir dersane desteği olmaksızın, Van Atatürk Lisesi’nin onca yetersizliği içinde, zorlu Üniversite sınavına hazırlanıyorduk. Yazları da aile bütçesine katkı için çalışıyorduk (gezgin satıcılık vs.).

Babamız, epey emekle edindiği Ortaokul diploması sayesinde Komiser Yardımcısı olabilmek için eğitim alma olanağı sağladı. İstanbul’da 6 ay eğitime alındı ve tamamlayarak Komiser Yardımcılığına terfi etti! Bu kez, 2 yıl Şark hizmetini tamamlamak üzere Artvin’e tayin edildi. O arada biz de Ankara Tuzluçayır’da bir gecekonduda yaşamaya başlamıştık ve Hacettepe Tıpta 1. yıl eğitimimiz sürüyordu. Artvin sonrası İstanbul’a atandı babamız ve evi de oraya taşıdı. Biz Ankara’da yurtlarda kaldık tıbbiyenin 2. sınıfında. Birçok nedenle zorlanıyorduk; 2. sınıfı bitirince İstanbul Tıp Fakültesi’ne yatay geçiş yaptık.. (Merhum Dekan, sonra Rektör Prof. Dr. Haluk Alp ve Doç. Dr. Uğur Hacıhanefioğlu empatik destekleri için sağolsunlar..)
*****
15 Haziran 1977 günü İstanbul Tıp Fakültesi’ni tam zamanında bitirdik ve mezuniyet belgesini alıp bir zarfa koyarak, 44. doğum günü olan ertesi gün, 16 Haziran 1977’de kendisine “armağan” olarak sunduk. Yaşamında bu denli sevindiğini görmemiştik. Dünyalar O’nun olmuştu. O, tüm çabasına karşın okuyamamıştı.. Her fırsatta bize “Ceketimi satar sizi okuturum, yeter ki okuyun..” derdi adeta ricacı bir tonla.

Yaşamla boğuşa boğuşa Başkomiserliğe dek gelmişti babamız Halis Zeki Saltık. Mesleğinde çok başarılı idi ve çevresinde çok seviliyordu, saygındı. Yaşam ve neşe doluydu, sağlıklıydı. 2 oğlunun tıp doktoru olduğunu görmüştü. Kızı da Hukuk öğrencisi idi. Övünç doluydu göğsü.
5 Ekim 1979’da 2 oğlunu da aynı gün evlendirmişti! 50 yaşına doğru emekli olmayı ve ticaret yapmayı kuruyordu. Çevresinde herkese çok yardımcı oluyordu..
*****
12 Mart’ın (1971…) sancılı günlerinde ”anarşit” (!) Ulaş Bardakçı’yı yakalamışlardı bir operasyonda. Kimi polis arkadaşları, “Bu …..’yi salalım, kaçıyordu diyerek arkadan vuralım..” derler. Babamız tüm gücüyle karşı koymuştu. Polis olarak onların görevi yargısız infaz değil, yakalayarak adalete teslim idi.. Hep anlatırdı bunu.. ve daha nicelerini..

Hiç torun göremedi.. 2 oğluna aynı gün çifte nikah yapmıştı ama 9 ay sonra
bir 7 Temmuz (1980) günü akşam saatlerinde görevi başında şehit edilmişti..
*****
Dostlar..

İşte ailemizin acılı – tatlı serüveni ya da öyküsü özetle böyle.. Ders ve ibretlerle dolu bize göre.. Eminiz ki, emperyalizmin pençesinde kıvrandırılan bir ülke olarak Türkiye’mizde nice daha acı yaşam öyküsü vardır.. Keşke onlar da yazılsa ve okusak, paylaşsak. Belki bu çoook acılı öyküler bizi biraz daha insanlaştırır ve asıl büyük fotoğrafı görerek birbirimizle uğraşmak yerine, hep birlikte emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini ülkemizden kovmak için kol kola, omuz omuza ve yürek yüreğe, akılla, bir kurtuluş savaşı vermeye koyulurduk..

1920’lerde Yüce ATATÜRK‘ün dava ve silah arkadaşlarının öncülüğünde tüm ulus (topyekun), 7 düvele karşı yaptığımız gibi..
****
Bize elveren herkese şükranla..

Tüm şehit – gazi – ölmüşlerimizi özlemle, saygıyla anıyoruz.

Bu tür acıların olmadığı – en az olduğu bir toplumsal düzenin olanaklı olduğunu çok iyi biliyor ve onu da çok özlüyor; uğrunda çoook çaba harcıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 08 Temmuz 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Not    : Yazının ilk pdf biçim için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayınız..

7_Temmuz_1980-7_Temuz_2014

ŞEHİT HALİS ZEKİ SALTIK CADDESİ
Edirne Tabip Odası’nın önündeki cadde..
Biz Edirne’de yaşarken, Şehidin büyük çocuğu olduğumuz için bu kentte adını yaşatmak üzere bir Caddeye adı verildi babamızın.. Teşekkür ederiz ilgililere.

SEHIT_HALIS_ZEKI_SALTIK_CADDESI

 

EL ELE TUTUŞTULAR VE

EL ELE TUTUŞTULAR VE…

Rifat Serdaroglu

İşlevsiz Doçent, istemeden de olsa hayatında ilk defa işe yaradı!
Erdoğan’ı “Baskın seçime” ikna etti.
Gerekçelerini, başbaşa görüşmede şöyle sıraladı;
Reis, ekonomi bomb.k lastiklerin dördü de patlak. Bu halde yola çıkamayız.
Zamlar ve pahalılık milletin anasını belledi. Herkes bize küfrediyor.
Türk Milleti, Afrin palavrasını da yemedi. O da elimizde patladı!
-Baskın seçim yaparsak, Meral de seçimlere giremez, sokmayız yani.
Meral seçime girerse, Kart Kurtlar bende ama, yavrukurtların alayı kaçar oraya!
-İttifakı biz kurarız, diğerleri nasılsa anlaşamazlar!
-Para bizde, devlet bizde, YSK bizde, trafo kedileri bizde, havuz medyası bizde.
-Bundan iyisi, Şam’da kayısı! Hadi ver elini beraberce atlayalım…

Reis düşündü, taşındı, kaşındı ve içinden “Vallahi bu adam ilk defa doğru söylüyor” dedi ve “Eyy İşlevsiz Doçent, sana hem elimi hem de gönlümü verdim. Hadi beraberce atlayalım” dedi. El ele tutuştular ve beraberce seçim havuzuna atladılar!
İşte o anda İşlevsiz Doçentin sesi duyuldu; “Eyvah, havuzun suyunu doldurmayı unutmuşum!
Ardından, “Allah belanı verecek” bağırtısı ve güüüm…

Yine El Ele Tutuştular ve;
İşlevsiz Doçent ve Malta Binali el ele tutuştular ve Başbakanın makam otosuna bindiler.
Beraberce YSK’ya gidip Reis’in adaylık dilekçesini vermek üzere yola çıktılar!
YSK’nın önünde “Mühürsüz Başkan” onları karşılayacaktı.
Makam otosundan indiler ve merdivenlere doğru yürümeye başladılar.
İşlevsiz Doçent, arkasında kalan Malta Binali’ye, “Hadi geç kalma, Binali” dedi!
Malta Binali, “Bin” komutunu duyunca, tak diye İşlevsiz Doçentin sırtına atladı!
Ağırlığa dayanamayan İşlevsiz Doçent, sırtındakiyle birlikte yere kapaklandı!
Korumalar tarafından kucaklanıp kaldırılan İşlevsiz Doçent, Malta Binali’ye bağırdı;
Ne yapıyorsun kardeşim, ben bu kadar ağırlığı taşıyamam, başlarım senin Cumhur İttifakından da, beka sorunundan da!
Malta Binali; “Kusura bakmayın. Siz “Bin” deyince, ben yanlış anlamışım…”

El Ele Tutuştular ve;
CHP+ İYİ Parti+ Saadet Partisi+ Demokrat Parti el ele tutuştular ve siyaset cambazlarının kurdukları tuzağı, kuranların kafasına geçirdiler.
El ele tutuştular ve Türk Milletinin gönlüne atladılar.
Emeği geçen herkesi kutlarım.
Bu dakikadan sonra milletvekili sayısı, milletvekili sıralaması gibi saçmalıklara takılıp, “Millet ve Demokrasi İttifakına” zarar vermeye kimsenin hakkı yoktur.
Bu noktaya gelinceye kadar Sayın Kılıçdaroğlu ile çok olumlu görüşmelerimiz, önerilerimiz, konuşmalarımız oldu. Sayın Temel Karamollaoğlu ile hiç tanışmadım, konuşmadım.
Bu iki fedakâr devlet adamına gösterdikleri olgunluk ve anlayış için tekrar teşekkür ederim.

Meral Akşener ve Gültekin Uysal’ı yakından tanırım. İkisinin üzerinde de çok emeğim vardır.
Bu iki kardeşimiz, Türkiye’nin önünü açacak ittifak için çok gayret gösterdiler.
Akşener ve Uysal’a nasihatim şudur :
Yaptığınız bu çalışma ile Türk Milletinin gönlüne girdiniz. Lütfen bu güzelliğin bozulmasına izin vermeyin!

Bundan böyle ya devamlı olarak Türk Milletinin gönlünde olacaksınız ya da Mehmet Ağar gibi AKP’ye “Aman benim oğlumu AKP’den milletvekili yapın” diyecek kadar düşeceksiniz. Tercih sizlerin ama unutmayın; Bu fani dünyada en güzel köşk “Türk Milletinin Gönlüdür!”
Sakın bizleri utandırmayın. Hadi kolay gelsin…
Sağlık ve başarı dileklerimle 04 Mayıs 2018