Etiket arşivi: Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK

Rusya – Ukrayna savaşı

Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
04 Mart 2022 Cumhuriyet

24 Şubat 2022 günü Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in emriyle Rus askeri birliklerinin Ukrayna topraklarına girmesiyle başlayan saldırı, Ukrayna’nın NATO üyeliğini engellemek ve Rusya’nın etki alanında kalmasını sağlamak amacıyla 2014’te Kırım’ın işgalinden sonra yaptığı en büyük harekâttır. Bu harekât, Rusya’nın Ukrayna ile aralarındaki sorunları –Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda öngörüldüğü gibi– “barışçı yollarla, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak” çözmek ilkesine (m. 1/1),

  • tüm üyelerin uluslararası ilişkilerinde… başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına karşı… kuvvet kullanma tehdidine veya kuvvet kullanmaya başvurmaktan” kaçınmak yükümlülüğüne (m. 2/4)

aykırı olarak yürüttüğü bir savaş niteliğindedir.

İLİŞKİLER

Aslında Ukrayna ve Rusya’nın geçmişlerinde ortak, uzun bir tarih vardır. 1917 Sovyet Devrimi ile çarlık rejiminin yıkılmasından sonra 30 Aralık 1922’de Rusya ve Transkafkasya Sovyet Federe Sosyalist Cumhuriyetleri ile Ukrayna ve Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri tarafından “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” (SSCB) adıyla yeni bir devlet kuruldu. Kısaca “Sovyetler Birliği” olarak da anılan ve 1991 yılına kadar devam eden bu devlet, son yıllarında aralarında Ukrayna da bulunan 15 sovyet sosyalist cumhuriyeti ile 20 özerk sovyet sosyalist cumhuriyetinden oluşuyordu. Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve/veya devlet yönetiminde Andrey Vişinsky, Nikita Kruşçev ve Nikolay Podgorni gibi önemli görevlere gelmiş Ukrayna kökenli insanlar da vardır.

Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 24 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Aynı süreçte bağımsız bir devlet olan Rusya Federasyonu ile Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın öncülüğünde 21 Aralık 1991’de kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu’na  11 devlet daha katıldı.

ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki siyasi bölünmenin yansıması olarak 14 Mayıs 1955’te SSCB’nin öncülüğünde 8 devletin katılımıyla bir savunma örgütü antlaşması olarak imzalanan Varşova Paktı, Doğu Avrupa’da SSCB’nin dağılmasını izleyen rejim değişikliklerine paralel olarak 1 Temmuz 1991’de sona erdi. SSCB’nin yerini alan Rusya Federasyonu dışındaki Varşova Paktı üyeleri, 1999-2009 yılları arasında NATO’ya alındılar. Geçen yıl Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenski, ülkesinin NATO’ya üye olmak istediğini söyledi. Ancak Rusya Federasyonu Başkanı Putin, NATO’nun Ukrayna’yı da içine alacak şekilde genişlemesini ülkesi için yeni bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu açıdan Rus askeri harekâtı, böyle bir durumun ortaya çıkmasını önlemeye yönelik bir erken müdahale niteliğindedir.

UKRAYNA’YA DESTEK

Rusya Federasyonu’nun Ukrayna topraklarında ilerlemeye devam eden askeri harekâtı, Ukrayna’nın kahramanlık örnekleri verilen cesur direnişiyle karşılaşmıştır. Henüz herhangi bir ittifak içinde yer almayan Ukrayna, toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını tek başına savunmak durumundadır. Savaş, Rusya ve Ukrayna arasındadır. Gerçi harekât emrini veren Putin başta olmak üzere, Rusya, bu saldırı dolayısıyla dünyanın hemen her tarafında kınanmakta, Ukrayna’yı desteklemek için Rusya’ya karşı bazı yaptırımlar uygulanmaktadır. Ancak bu yaptırımlar, daha çok, sonuçları uzun vadede ortaya çıkacak, dolayısıyla kısa vadede caydırıcı etkisi olmayan ekonomik yaptırımlar niteliğindedir. Son olarak Almanya Ukrayna’ya silah (1.000 tanksavar ve 500 Stinger füze) göndereceğini; ABD Ukrayna’ya hafif silah ve tanksavar yardımı yapacağını açıklamıştır. ABD, Ukrayna işgalinin NATO ülkelerine de sıçrayacak bir genişleme göstermesi olasılığına karşı Avrupa’ya takviye birlikleri göndermeye başlamıştır.

TEMELDEKİ SORUNUN ÇÖZÜMÜ

Buna karşılık 26 Şubat 2022 günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınayan ve Ukrayna’ya karşı güç kullanmayı “derhal durdurmasını” öngören karar tasarısı, Rusya’nın vetosuyla önlendi. Bu durum, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 15 üyeli Güvenlik Konseyi’nin usule ilişkin olmayan konularda dokuz üyenin olumlu oyu ile alınan kararlarında beş sürekli üye Çin, Fransa, SSCB, Birleşik Krallık ve ABD’nin olumlu oyunu arayan, dolayısıyla onlara veto hakkı tanıyan 27. maddesinin 3. fıkrası, barışın tehdidi, bozulması ve saldırı eyleminin bir sürekli üye tarafından gerçekleştirilmesi durumunda sistemin işlemediğini, işlemeyeceğini gösteren en yeni örnektir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan bu düzenlemenin değişen koşullara göre gözden geçirilmesi gerekir.

Uzun bir sınırla komşu olan iki ülke konumundaki Rusya ve Ukrayna arasındaki uyuşmazlığın temelinde Ukrayna topraklarının ileride NATO üyesi olarak, hatta NATO üyesi olmadan Rusya’ya güneybatıdan yapılacak bir saldırıda kullanılması olasılığı konusundaki kaygıların bulunduğu anlaşılıyor. Bu kaygıların giderilmesi için Ukrayna’nın NATO üyeliğini ertelemek, hatta Ukrayna için İsviçre benzeri bir tarafsızlık statüsü üzerinde durmak gerekir. Her iki tarafın da soruna çözüm bulmak için görüşmeye hazır oldukları konusundaki açıklamaları umut vericidir.

TÜRKİYE’NİN TUTUMU

Gerek Rusya gerek Ukrayna ile siyasi planda genelde iyi ilişkileri yanında güçlü ekonomik ve ticari ilişkileri olan Türkiye, bir yandan Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını uluslararası hukukun ihlali olarak nitelerken öbür yandan iki ülke arasındaki uyuşmazlığın barışçı yollardan çözümü için aralarında yapılacak görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıklamıştır. Savaşın açtığı yaraların sarılması için her türlü insani yardımda bulunmaya da hazırdır.

Bu arada Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin, özellikle “Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaş gemileri 10-18. maddelerde belirtilen koşullar içinde, Boğazlardan tam bir geçiş ve gidiş geliş serbestliğinden yararlanacaktır.

Bununla birlikte, savaşan herhangi bir devletin savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi yasak olacaktır” cümleleriyle başlayan 19. maddesinin her ikisi de Karadeniz’de kıyısı olan iki devlet arasındaki savaş koşullarında Türkiye tarafından uygulanması kritik önemdedir.

KARARIN NEDENİ

Son olarak yine 26 Şubat 2022 günü Avrupa Konseyi’nin, Ukrayna saldırısı nedeniyle siyasi yaptırım olarak Rusya Federasyonu’nun üyeliğini askıya alan kararına ilişkin oylamada Türkiye’nin çekimser kalması, her iki ülke ile ilişkilerinde dengeyi gözeten bir politikanın uygulaması olarak görünmektedir. Ancak bu kararın alınmasına neden olayın, bağımsız bir devletin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına yapılan bir saldırı olarak devam ettiğini unutmamak gerekir. Avrupa Konseyi’nin kararı, Rusya’yı durdurmaya, Ukrayna’yı işgalden vazgeçirmeye yöneliktir.

Meclis’te onaylanmayan anayasa halkoyuna sunulamaz

Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK;
Cumhuriyet, 30 Eylül 2021

27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinden sonra oluşturulan iki kurucu meclis tarafından yapılan ve halkoylamasıyla kabul edilen 1961 ve 1982 anayasalarını “darbe anayasası” olarak niteleyen, o nedenle yeni bir “sivil anayasa” yapmak gerektiğini çeşitli vesilelerle söyleyen Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1 Eylül 2021 günü yeni adli yılın açılış töreninde yaptığı konuşmada yeni anayasa çalışmalarına değinerek şöyle dedi:

“İttifak ortağımızla birlikte kendi hazırlığımızı şekillendiriyoruz. Diğer partilerin de metinlerini açıklamalarını bekliyoruz. Şayet müzakere etme ve ortak bir metin çıkarma imkânı ortaya çıkarsa Türkiye için büyük bir kazanç olacaktır. Ancak geçmişteki tecrübelerimiz ve halihazırda sergilenen üslup fazla ümit vermiyor. Her ne şekilde olursa olsun önümüzdeki yılın ilk aylarında kendi hazırlığımızı milletimizin takdirine sunmakta kararlıyız.”(1)

Erdoğan’ın bu açıklaması, üç ay önce 27 Mayıs 2021 günü AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada yeni anayasa konusunda söylediklerinin hemen hemen aynı sözcüklerle tekrarı gibidir. O konuşmada Cumhur İttifakı’ndaki ortakları MHP ve BBP’nin bu çalışmayı sürdürdüklerini, diğer partilerin de bu yönde hazırlıkları olduğunu bildiklerini söyleyen Erdoğan, şu açıklamayı yapmıştı:

“Amacımız Meclis’teki tüm partilerin yeni ve sivil anayasa çalışmalarına yapıcı, etkin, samimi destek vermeleridir. Şayet böyle geniş bir uzlaşmayla yeni anayasayı Meclis’te kabul ettirip milletimizin takdirine sunabilirsek çok güzel olacaktır. Arzu ettiğimiz şekilde bir uzlaşma zemini oluşmazsa Cumhur İttifakı olarak bizi destekleyen diğer partilerle birlikte kendi hazırlığımızı milletin takdirine sunmakta kararlıyız.”(2)

FARKLI YAKLAŞIMLAR

24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimlerinde birlikte hareket eden Cumhur ve Millet ittifakları partilerinin yeni anayasa ile düzenlenecek siyasi rejim bakımından da temel ilkelerde iki farklı yaklaşım içinde oldukları, bu konuda yaptıkları açıklamalardan anlaşılıyor. Bunlardan birincisi, 16 Nisan 2017 tarih ve 6771 sayılı kanunla bir alaturka başkanlık sistemi olarak getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle- “tahkim” edilmesi yani güçlendirilmesidir. Cumhur İttifakı’nın bu yaklaşımına karşılık Millet İttifakı partileri, güçlendirmeyi parlamenter sistemde aramaktadır. Bu iki zıt yaklaşım arasında ortalama bir çözüm yolu olarak Fransa’daki gibi bir yarı başkanlık sistemi üzerinde ise hiç durulmamıştır.

PARLAMENTO ARİTMETİĞİ

Yeni bir anayasanın yapılabilirliğini, yürürlükteki “anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halkoylamasına katılma” kenar başlıklı 175. maddesi çerçevesinde, üye tamsayısı 600, bugünkü üye sayısı 584 olan TBMM’nin iktidar ve muhalefet partileri ile bağımsız milletvekillerinin toplam sayılarıyla oluşan parlamento aritmetiğine göre değerlendirmek gerekir.

Anayasanın 175. maddesi uyarınca “Anayasanın değiştirilmesi TBMM üye tam sayısının üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir”. O nedenle yeni anayasa teklifi, en az 200 milletvekilinin imzasıyla verilebilir. Dolayısıyla tek başına anayasa değişikliği teklif edebilecek tek parti, halen 288 milletvekili olan AKP’dir. Fakat Cumhur İttifakı olarak AKP 288 + MHP 48 + BBP 1 = 337 imzalı ortak bir teklif verilmesi, güçlü bir olasılıktır. Millet İttifakı ise ancak HDP’nin desteğiyle CHP 135 + İYİ Parti 36 + DP 2 + SP 1 + HDP 56 = 230 imzalı ortak bir teklif verebilir. Bu iki gruba diğer partilerin az sayıdaki milletvekilleri ile bağımsız milletvekillerinden katılmalar olabilir.

ORTAK ZEMİN

175. maddeye göre “Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler, Genel Kurul’da iki defa (AS: kez) görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü Meclis’in üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür”. Bu hüküm uyarınca yeni anayasa teklifinin Meclis’te bütün maddeleriyle iki kez görüşülüp kabul edilmesinden sonra tümünün de beşte üç çoğunluk olarak en az 360 oyla kabul edilmesi gerekir. Böyle bir anayasa değişikliği zorunlu olarak halkoyuna sunulur; üçte iki çoğunlukla yani en az 400 oyla kabulü durumunda halkoyuna sunulması ise cumhurbaşkanının takdirine bağlıdır (m. 175/III-IV).

Halen Meclis’te hiçbir partinin, hiçbir ittifakın bu sayılara ulaşan bir çoğunluğu yoktur. Cumhur İttifakı da Millet İttifakı da anayasa değişikliği yapabilecek bir çoğunluğa sahip değildir. Dolayısıyla -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle- “geniş bir uzlaşma” olmadıkça, Cumhur İttifakı, 16 Nisan 2017 tarih ve 6771 sayılı kanunla bir tek adam yönetimi olarak getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni “tahkim etme” düşüncesinden vazgeçmedikçe 27. yasama döneminde yeni bir anayasa yapma olanağı bulunmamaktadır. Ortak zemin, muhalefet partilerinden de destek alabilecek, son zamanlarda Türkiye’de önüne “güçlendirilmiş” sıfatı da konulan parlamenter sistemde bulunabilir. Ama bu, AKP’nin yeni anayasa konusundaki beklentisini karşılamayacaktır. O nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan, anayasa teklifini “milletimizin takdirine sunmak” şeklinde bir formül geliştirmiştir.

ANAYASA DARBESİ OLUR

Eğer bu formülle halkoylaması kastediliyorsa hemen söyleyelim ki Meclis’te kabul edilmemiş, başka bir deyişle reddedilmiş bir anayasa teklifinin halkoyuna sunulması gibi bir usul yoktur. Halkoylamasının önkoşulu, Meclis’te kabul edilmiş bir anayasanın varlığıdır. Böyle bir anayasa ortaya çıkmadıkça Cumhur İttifakı’nın hazırlayacağı bir metin, hiçbir şekilde halkoyuna sunulamaz. Anayasa’nın 79. maddesine göre YSK ancak Meclis’çe anayasa değişikliği olarak kabul edilmiş bir kanunu halkoyuna sunabilir. Anayasa’nın 6. maddesine göre “Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz”. TBMM’nin kabul etmediği bir anayasa teklifini bir dayatma olarak halkoyuna sunma girişimiyle sivil bir anayasa değil, bir anayasa darbesi yapılmış olur.(3)

(1) Cumhuriyet, 2 Eylül 2021, s.10.
(2) Cumhuriyet, 28 Mayıs 2021, s.5.
(3) Hikmet Sami Türk, “Yeni Anayasa Aritmetiği”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2021, s.2.

Kavimler göçüne dönüşen sığınmacı akınları

hikmet sami türk ile ilgili görsel sonucuProf. Dr. Hikmet Sami TÜRK

20 Ağustos 2021, Cumhuriyet

 

10 Aralık 1948 günü BM Genel Kurulu’nca kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 14. maddesi şöyledir:

  • “Herkes, zulümden kurtulmak için başka ülkelere sığınmak ve bundan yararlanmak hakkına sahiptir. Bu hak, gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan kaynaklanan ya da BM’nin amaçlarına ve ilkelerine aykırı eylemlerden kaynaklanan kovuşturmalar durumunda öne sürülemez.”

Böylece adi suçlardan kaynaklanan kovuşturmalar dolayısıyla sığınma (iltica) isteminde bulunulamaz. Bir devletin yabancı uyruklu bir kimseye sığınma hakkı tanıması, sığınmacı (mülteci) olarak kendisine geldiği devletin baskısından uzak, süreli veya süresiz bir özgürlük desteği vermesi niteliğindedir. Ancak bu durum, sığınmacının konuk olduğu ülkenin güvenliği, kamu düzeni ve ekonomisi bakımından bir tehlike oluşturmamasına bağlıdır.

SIĞINMACI AKINLARI 

Bireysel bir insan hakkı olan sığınma hakkı, belirli bir ülkeden gelen çok sayıda insan tarafından kullanıldığı zaman kütlesel (AS: kitlesel) bir harekete, kalıcı olduğu zaman göçe dönüşür. Suriye ile en uzun kara sınırını paylaşan, aslında bölgede bölücü PKK uzantısı YPG, PYD, SGD vb. terör örgütleriyle mücadele eden Türkiye’ye son on yıl içinde bu ülkeden sığınan insanların yarattığı kütlesel (AS: kitlesel) hareket bu niteliktedir.

23 Temmuz 2021 itibarıyla Türkiye’deki Suriyeli sayısı en düşük
3.690.896 kişi olarak tahmin edilmektedir. Suriye’nin 2021 yılındaki nüfusunun 17.752.388 olduğu dikkate alınırsa bu, Suriye halkının yaklaşık %21’inin Türkiye’de yaşaması demektir. Başka ülkelerden doğrudan Türkiye’ye gelen ya da Türkiye’yi transit güzergâh olarak kullanıp Avrupa ülkelerine geçmek isteyen ama geçemeyip burada kalan insanlar bir yana bırakılsa bile sadece Suriye’den gelip kalanların toplam sayısı, ortaçağda doğudan gelen istilacı kavimlerin baskıları karşısında tutunamayıp Batı Avrupa, Kuzey Afrika ve Anadolu’ya göç eden kavimlerle karşılaştırılabilecek boyuttadır. Bu boyuttaki bir kütle (AS: kitle) hareketi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 14. maddesinin sınırlarını aşar. Tek başına hiçbir ülke, işgal olarak da nitelenebilecek bu çapta bir toplu sığınma hareketine çare bulamaz. Bu tür kütle (AS: kitle) hareketleri, bir insanlık sorunu olarak ancak birçok devletin işbirliği ve sorumluluk üstlenmesiyle çözüm yoluna konabilir.

Farklı rejim değişikliklerine sahne olan Afganistan’da özellikle son altı yıl içinde kadına hiçbir hak tanımayan bağnaz bir din anlayışını temsil eden Taliban hareketinin giderek güç kazanması da İran üzerinden Türkiye’yi bir transit güzergâh olarak kullanıp Avrupa’ya geçmek isteyen, başaramayıp Türkiye’de kalan Afganların sayısında artış nedeni olmuştur. Taliban’ın Kâbil’i ele geçirerek ülkenin tamamında denetimi sağlaması, bir karşı önlem alınmazsa bu göçü hızlandıracaktır.

SIĞINMACILARLA GELEN SORUNLAR 

Sığınmacıların kendileri, aile bireyleri ve çocuklarının dil, eğitim, gelenek ve görenek, kılık ve kıyafet farkları dolayısıyla Türk toplumuna uyum sağlamaları bakımından bazı sorunların, bir kültür çatışmasının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu sorunların aşılması, sığınmacıların geldikleri ülkeye uyum sağlama yönünde gösterecekleri çabalara bağlıdır.

Kalıcı olarak gelen, fakat dini bayramlarda ülkelerine gidip dönmeyi ihmal etmeyen Suriyeli sığınmacıların asıl amacı, Türkiye’de veya gidebilirlerse Almanya gibi bir Avrupa ülkesinde daha iyi koşullarda bir iş bulup veya bir iş kurup çalışmaktır. Yabancıların Türkiye’de çalışmaları ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan izin almalarına bağlıdır. 27.2.2003 tarih ve 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun uyarınca yabancılar, kural olarak “Türkiye’de bağımlı veya bağımsız çalışmaya başlamadan önce izin” almak zorundadırlar.

HAKSIZ REKABET

Çalışma izni veya uzatılması istemi, kanunda gösterilen çeşitli nedenlerle,

“a) İş piyasasındaki durum ve çalışma hayatındaki gelişmeler ve istihdama ilişkin sektörel ve ekonomik konjonktür değişikliklerinin çalışma izni verilmesine elverişli olamaması,

d) Yabancı çalışmasının milli güvenlik, kamu düzeni, genel asayiş, kamu yararı, genel ahlak ve genel sağlık için tehdit oluşturması hallerinde reddedilir.” (m. 14).

Bu hükümler, anayasamıza göre “herkesin hakkı ve ödevi” olan çalışma bakımından sınırlama niteliğindedir (m. 49/I). Ancak yine anayasamıza göre “Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir.” (m. 16).

Kaldı ki özellikle yükseköğrenim görmüş gençleriyle ciddi bir işsizlik sorunu yaşayan Türkiye’de devletin öncelikle kendi yurttaşlarına istihdam olanakları açması gerekir. Nisan 2021 sonu itibarıyla 15 ve daha yukarı yaşlardaki işsiz sayısı, 4 milyon 511 bin kişi, işsizlik oranı %13.9 olarak tahmin edilmiştir. Anayasamıza göre devlet, “çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak … için gerekli tedbirleri alır.” (m. 49/II).

Bu sayı 23 Temmuz 2021 itibarıyla Türkiye’de bulunan toplam Suriyeli sığınmacı sayısı olan 3.690.896’nın üzerindedir. Afganistan ve diğer ülkelerden gelenlerle birlikte yabancı işgücü arzı, Türkiye’deki işsizler sayısının üzerine çıkabilir. Bunlardan bir bölümü, izinli veya izinsiz olarak çalışıyor. Her iki durumda bir rekabet, izinsiz çalışma durumunda işverenin de birlikte sorumlu olduğu bir haksız rekabet söz konusudur.

NE YAPMALI?

Bu koşullarda

  • Türkiye, sakıncaları ortada olan bir açık kapı politikasını daha fazla sürdüremez.

AB ülkelerinin “Türkiye’ye bir miktar para verelim, sığınmacılar orada kalsın” yaklaşımı, bu durumun yaratacağı sorunlar bakımından Türkiye’nin kabul edebileceği bir çözüm olamaz. Bu insanlık sorununun çözümünde sığınmacıların asıl ulaşmak istedikleri hedef konumundaki AB ülkelerinin de sorumluluk üstlenmesi gerekir.

  • Halen Türkiye’de çalışan yabancılar, gönüllü olarak ülkelerine dönüş için ikna edilmelidir.

Böyle bir politika değişikliği kararının bugün Türkiye’de uygulanan tek adam yönetimi sistemi içinde alınması gerektiği açıktır. Dünyada küresel aktör olmak için -Anayasanın 73. maddesindeki tanımla- “kamu giderlerini karşılamak üzere” ödenen vergilerden Somali’ye 30 milyon dolar bağışlayabilen bir yönetimin böyle bir politika değişikliğine ne ölçüde hazır olduğu ise ayrı bir konudur.

Milli İrade Engellenemez

hikmet sami türk ile ilgili görsel sonucuProf. Dr. Hikmet Sami TÜRK
Eski Adalet Bakanı
Cumhuriyet
, 19 Temmuz 2021

İktidar değişikliğine karar verecek olan halkın verdiği oylarda ifadesini bulan milli iradedir. Dolayısıyla iktidarı yeni bir partiye veya partilere “teslim” edecek olan halktır. O zaman geldiğinde hiç kimse, hiçbir güç, milli iradenin gerçekleşmesini engelleyemez.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta (8 Temmuz 2021) AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidara geldiklerinde Cumhurbaşkanlığına ait 13 uçağı ve lüks arabaları satacaklarına ilişkin sözlerine cevap verirken siyasi nezaketle bağdaşmayan küçümseyici bir ifadeyle “İstikametini kaybetmiş avara kasnak gibi dolaşanlara bu memleketi teslim edemeyiz” dedi.(1) Bu sözler, AKP örgütüne 2023 TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmak için şimdiden çalışmaya başlama talimatının gerekçesi olmak dışında bir anlam taşıyabilir mi?

FETRET DÖNEMİ

Türkiye devleti, 98 yıllık bir cumhuriyettir. Üç kez askeri darbe veya müdahalelerle kesintiye uğrasa da 76 yıldan beri çok partili demokratik rejimi yürütmeye çalışıyor.

Halk yönetimi demek olan cumhuriyet ve halk iktidarı demek olan demokrasi, halkın belirli aralarla yaptığı seçimlerle ortaya çıkan milli iradenin yaptığı tercihlerle işlerlik kazanır. Bu seçimlerle halk, hangi parti veya partilerin iktidar, hangilerinin muhalefet olarak görev yapacağını, bu görevlerin yasama ve yürütme organlarında kimler tarafından yerine getirileceğini belirler.

Halen 2017 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle yürürlüğe konulan ve başka hiçbir demokratik ülkede benzeri bulunmayan, erkler arası denge ve denetim mekanizmalarından yoksun bir alaturka başkanlık sisteminin uygulandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu bir fetret dönemidir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak adlandırdıkları bu sistemin kaldırılması ve yeniden parlamenter sisteme dönüş için gerekli anayasa değişikliğini yapacak bir parlamento aritmetiğinin ortaya çıkması, önümüzdeki seçimlerden beklenen en önemli sonuçtur.

DEMOKRASİYE İNANÇSIZLIK

Çok şükür, henüz seçimlerle gelecek yeni iktidarın önceki iktidar tarafından belirlendiği, bu anlamda memleketin yeni iktidara “teslim” edildiği bir döneme gelmedik. Aslında iktidar değişikliğine karar verecek olan, halkın verdiği oylarda ifadesini bulan milli iradedir. Dolayısıyla iktidarı yeni bir partiye veya partilere “teslim” edecek olan halktır. O zaman geldiğinde hiç kimse, hiçbir güç, milli iradenin gerçekleşmesini engelleyemez. Serbest seçimlerde ifadesini bulan demokratik yarış, kazanmak kadar kaybetmesini de bilmeyi gerektirir. Ülkeyi yalnız kendilerinin yönetebileceğini düşünmek, demokratik rejime inançsızlık ifadesidir.

Soyadını 1921’de Batı Cephesi komutanı olarak kazandığı I ve II. İnönü zaferlerinden alan, Cumhuriyet döneminde başvekil / başbakan olarak 10 hükümet kuran, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra en uzun süre cumhurbaşkanlığı yapan İsmet İnönü’nün, genel başkanı olduğu CHP’nin kaybettiği, Atatürk’ün 2. başvekili Celâl Bayar ve arkadaşlarının kurduğu DP’nin “ak devrim” niteliğinde bir seçimle iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 seçimi için “En büyük yenilgim, en büyük zaferimdir” dediğini hatırlamakta yarar var.(2)

Çünkü o gün, kendisinin cumhurbaşkanı olarak beş yıl önce 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı töreninde yaptığı konuşma(3) ile Türkiye’de geçiş işaretini verdiği çok partili demokratik rejim kazanmıştı. Örnek alınacak davranış budur.
__________________________
(1) “Erdoğan ‘uçak saltanatı’na sahip çıktı”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 2021, s.5.
(2) Şerafettin Turan, İsmet İnönü: Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, s.305.
(3) Haz. İlhan Turan, İsmet İnönü: Konuşma, Demeç, Makale ve Söyleşiler 1944-1950, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara, 2003, s. 30-32.

Kadına Şiddeti Onaylayan Karar

Kadına Şiddeti Onaylayan Karar

hikmet sami türk ile ilgili görsel sonucu

Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
Cumhuriyet, 23 Mart 2021

Resmi Gazetede yayımlanan 19.3.2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2826 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3 üncü maddesi gereğince karar verilmiştir.”

Bu cümlede eksik bırakılan, sözleşmenin onaylanmasının TBMM tarafından  24.11.2011 tarihli ve 6251 sayılı kanunla uygun bulunduğu ve bu kanunun 29.11.2011 tarih ve 28127 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdiğidir. Onaylanmakla (AS: onaylamanın yasayla uygun bulunmasıyla), anayasanın 90. maddesinin son fıkrasına göre “kanun hükmünde” bir metin haline gelmiştir.

BÖYLE BİR YETKİSİ YOK

Hemen söyleyelim ki anayasanın 104. maddesinin XI. fıkrasında uluslararası antlaşmalar bakımından cumhurbaşkanının görev ve yetkisi, bunları onaylamak ve yayımlamaktır. Fesih yetkisi tanınmamıştır.

Dolayısıyla gerek hukuki dayanak olarak gösterilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin 3. maddesinde, gerek  3718 sayılı Cumhurbaşkanı kararında sözü geçen “fesih”, uluslararası antlaşmalar bakımından cumhurbaşkanına verilmeyen bir yetkidir. Anayasa böyle bir yetki öngörmemiş, Meclis böyle bir yetki vermemiştir.

MADDE AYRINTISI

Kaldı ki 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 46 ülke tarafından imzalanmış ve şimdiye değin 34 ülke tarafından onanmıştır. Türkiye, imzalayan ve onaylayan ilk ülke konumundadır.

Çok taraflı bir uluslararası sözleşmenin imzacı devletlerden biri tarafından tek yanlı feshi söz konusu olamaz. Ancak çekilme söz konusu olabilir. Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nin 80. maddesinde çekilme öngörülmüştür.

SADECE “ÇEKİLME” DEĞİL

Erdoğan’ın bu sözleşmenin “feshedilmesine” karar vermesi, çekilme anlamında yorumlansa bile doğru değildir. Çünkü İstanbul Sözleşmesi, -adında da belirtildiği gibi- kadınlara yönelik şiddeti, aile içi şiddeti, cinsel tacizleri önlemeye yönelik bir uluslararası sözleşmedir.

Birtakım gerici çevrelerin baskısıyla Erdoğan’ın kendi başbakanlığı zamanında imzalanmış ve Meclis’te bütün partilerce onaylanması yasayla uygun bulunmuş, başında bulunduğu bakanlar kurulunca onaylanmış bir sözleşmenin feshine karar vermesi dramatik bir gelişmedir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, Türkiye’yi kadınlara karşı şiddeti, aile içi şiddeti, cinsel tacizleri onaylayan bir ülke durumuna düşürecek; Avrupa Konseyi ülkeleri arasında yalnızlaştıracak Avrupa Birliği kapılarının tümüyle kapanmasına yol açacaktır.

Ayrıca 3718 sayılı Karar, kadınlara karşı doğuracağı sonuçlarla anayasamızın 2. maddesindeki “insan haklarına saygılı  … hukuk devleti” ilkesine, 10. maddesindeki cinsiyet eşitliğine aykırı olduğu gibi; devletin kadın-erkek eşitliğinin “yaşama geçmesini sağlamak” yükümlülüğüne de ters düşmektedir.

Verilen karara karşı bütün kadın kuruluşlarının Anayasaya aykırı idari bir işlem olarak Danıştay’a başvurma hakkı vardır. Ayrıca bütün kadınlarımızın kendilerini her türlü şiddetin önüne atan bu karara karşı gerekli demokratik tepkiyi göstereceklerine kuşku yoktur. Bu direnişte erkeklerimizin de onların yanında yer alması gerekir.