ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN

ULUSAL EGEMENLİKSİZ 23 NİSAN

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Türkiye yeni bir 23 Nisan tarihini yaşarken, bu tarihin ulusal egemenlik bayramı olduğu gerçekliği giderek geride kalmaktadır. Her yıl 23 Nisan tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk milletiyle kaynaşarak yeni bir ulusal egemenlik bayramını kutluyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı bir karar ile ve bu doğrultuda yapılan yasal düzenlemeler çerçevesinde, Türk ulusu genciyle ve çocuklarıyla kucaklaşarak “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı hem devlet birimleri aracılığı ile yapılan resmi kutlama törenleri ile hem de ulusal demokratik kitle örgütlerinin katılımı ile hazırlanan toplumsal programlar aracılığı ile, Türk ulusunun bu mutlu günü bütün vatan sathında kitlesel katılımlar sağlanarak kutlanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılına doğru gidilirken, her sene aynı günde kutlanan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın, son yıllarda artık eskisi gibi kutlanmadığı görülmekte ve bu tarihte doksan dört yıldır yapılmakta olan resmi törenlerden, son dönemin yönetiminin eğilimleri doğrultusunda vazgeçilmeye başlandığı ortaya çıkmaktadır.

Aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kurtuluş savaşı tarihinden gelen bütün resmi bayramlar için, böylesine bir ilgisizlik ve uzaklaşma eğilimleri son dönemin egemen güçleri tarafından yurt sathında yönlendirilirken, Türk devletini ve Türk ulusunu var eden ulusal tarihin birikimi olarak öne çıkan resmi bayramlardan vazgeçildiği iyice ortaya çıkmaktadır. Benzeri olumsuz tutumlar I9 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı için de, son on yıldır siyasal baskılar aracılığı ile öne çıkarılırken, kız öğrencilerin üşümesi gerekçesiyle halka açık olarak düzenlenen I9 Mayıs spor gösterileri giderek Anadolu kentlerinde yapılmamaya başlanmıştır. Büyük Atatürk, vatanı düşman işgallerinden kurtarmak üzere Samsun’a çıktığı tarih olan ulusal kurtuluş savaşının başlangıç tarihini geleceğe dönük bir doğrultuda “Gençlik ve Spor Bayramı “ olarak ilan ederken, Türkiye Cumhuriyeti devletinin  resmi kuruluş tarihi olan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış tarihini de  Türk ulusunun geleceğini temsil eden çocuklara “Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı “olarak armağan ediyordu. Aynı doğrultuda, cumhuriyet rejiminin resmen ilan edildiği gün olan 29 Ekim tarihi de Cumhuriyet Bayramı olarak, Türk ulusunun onur günü olarak bütün dünyaya açıklanıyordu. Benzeri bir doğrultuda, düşmanın büyük bir taaruz ile yenilgiye uğratıldığı tarih olarak 30 Ağustos günü de Büyük Zafer olarak Türk tarihine altın harfler ile yazılıyordu.

Türk devletinin başlangıç noktası olan TBMM’nin açılış günü, Türk çocuklarına armağan edilirken, ulusal egemenlik kavramı ile birleştirilerek geleceğe dönük bir yapılanmanın öncüsü olarak öne çıkarılıyordu. Tarih sahnesine bir büyük ulusal kurtuluş savaşı vererek çıkmış olan Türk ulusunun gelecekteki nesillerinin, daha hayatın ilk yıllarındayken bir bayram aracılığı ile devletleriyle ve sahip oldukları demokratik rejimleriyle tanışmaları, çeşitli törenler ile örgütlenmek isteniyordu. Nitekim, böylesine bir yaklaşım son derece başarılı bir sonuç vermiş, doksan yılı aşkın bir süre içerisinde 23 Nisan bayramları aracılığı ile cumhuriyet Türk çocuklarına aktarılmıştır. Yeni cumhuriyet kuşakları daha çocuk yaşlarındayken, Türkiye Cumhuriyeti ile tanışmak fırsatını bulmuşlar, yeni nesillerde bu bayramlar aracılığı ile bilinçli bir ulusal bilincin gelişmesi sağlanmıştır. Küreselci enternasyonalist liberal çevreler ulusları hayali cemaatlar olarak suçlamalarına rağmen, ulus devletlerin bilinçli uyguladıkları ulusal kalkınma ve gelişme programları aracılığı ile güçlü uluslar ortaya çıkmıştır. Türk ulusu bu açıdan dünya tarihindeki başlıca örneklerden birisidir. Kurucu önderin son derece bilinçli ve kararlı yaklaşımları ile geliştirilmiş olan uluslaşma programları zaman içinde devreye sokulurken, Türk çocukları ve gençleri geleceğin Türk ulusunun bilinçli ve kararlı vatandaşları olabilmişlerdir. Türk çocukları ile ulusal egemenlik kavramının tek bir milli bayramda birleştirilerek kutlanması sayesinde, Türk toplumundaki uluslaşma olgusu daha etkin bir biçimde geliştirilerek, güçlü bir ulusal yapı yaratılmıştır. Dünün Türk çocukları sonraki dönemin bilinçli Türk vatandaşları olmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti, imparatorlukların yıkıldığı bir sürecin sonucunda dünya haritasında kendisine yer bulabilmiştir. Krallıklardan ulus devletlere doğru bir uluslararası geçiş dönemi yaşanırken, Osmanlı hanedanı tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. İmparatorluklar geniş alanlara yayıldıkları için, birçok ülkeyi sınırları içerisinde barındırmış ve bu yüzden de birden çok etnik kökenli ya da farklı dinden gelen cemaat gruplarını aynı devletin çatısı altında bir araya getirmiştir. Büyük devlet yapıları ile yüzyıllarca geniş alanlarda hegemonya kurmuş olan imparatorlukların zaman içerisinde yıpranarak zayıflamaları ve kontrolü kaybetmeleri üzerine, imparatorluk sınırları içinde yer alan çeşitli bölgelerin halkları ayrılarak, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalmışlar ve bu yüzden de belirli bölgelerde yaşayan halk topluluklarının sahip olduğu sosyal ve kültürel yapılar üzerinden hem uluslar hem de ulus devletler tarih sahnesine çıkabilmişlerdir. Yıllar geçtikçe nüfusun hızlı artış göstermesi   ve yüzyıllar boyunca aynı nüfusun belirli bölgelerde farklı özellikler kazanması üzerine etnik gruplar hızla uluslaşmışlar, büyük etnik gruplar böylece uluslaşarak kendi ulus devletlerini kurma yoluna giderlerken, daha küçük kalan etnik gruplar büyük grupların oluşturduğu ulus devletlerin sınırları içerisinde belirli bölgelerde yaşamlarını sürdürerek, öteki unsurunu oluşturmuşlardır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen bu gibi gelişmeler Osmanlı ülkesinde de gündeme gelince, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden yol kendiliğinden açılmıştır.

On sekizinci yüzyılın sonlarında gerçekleşen Fransız devrimi ile krallık rejimi yıkılarak halk kitlelerinin egemenliği doğrultusunda ulus devlet kurulurken, ulusal toplum ile ulus devlet arasındaki bağlayıcı noktanın ulusal egemenlik kavramı olduğu anlaşılmıştır. Krallık sonrasında yeni bir anayasal düzen kurulurken, devletin çekirdeğinde bulunan otorite kaynağı, ulus egemenliği olarak belirlenerek, hanedan egemenliğine son verilmiştir. Böyle bir aşamaya gelindiğinde, Vestfalya Antlaşması ile 1648 yılından başlayarak kabul edilen krallıkların sınırları içinde kalan bölge ülke olarak kabul edilerek, bu toprak parçası üzerinde yaşayan halkın bütünü o ülkenin ulusu olarak ilan edilmiştir. Krallıklardan ulus devletlere geçilirken, ulusal toplum tabanının kendi içinden örgütlenerek bir ulus devlet ortaya çıkarmasıyla, ulusal egemenlik kavramı devletin temellerinde yer almıştır. Kralın içinden geldiği hanedan yönetimi devre dışı bırakılırken, devlet örgütlenmesinin içi ulusal egemenlik kavramı ile dolduruluyordu. Her devletin temelinde bir varsayım yattığı için, feodal devlet ya da kral devlet bir aile, hanedan ya da güçlü kişi iradesine dayanıyordu. Bu gibi rejimlerde devletin temelinde ya kişisel ya da ailesel irade özel bir egemenlik biçimi olarak sürdürülüyordu. Fransız Devrimi ile bu duruma son verilmesi üzerine, toplumun bir bütün olarak iradesi devletin otoritesinin temeli olarak ulusal egemenlik adı altında örgütleniyordu. Geçmişin devlet yönetimi aile ya da hanedan gibi dar bir çerçevede tutulurken, yeni dönemde ülke sınırları içinde yaşamını sürdürmekte olan bütün bir toplumun bir üst kimlik altında devlet yönetimine sahip çıkması, ulusal egemenlik kavramı ile ifade edilmek isteniyordu. Ulusun bir bütünsel varlık olarak ülke yönetimine sahip çıkması ve devletin merkezi otoritesinin ulus adına yönlendirilmesiyle ulusal egemenlik kavramı kalıcı bir içerik kazanıyordu. Bir kralın aşırı otoritesi ya da bir hanedanın azınlık yönetimi altında ezilen halk kitleleri, yeni dönemde yepyeni bir ulus kimliği altında bir araya gelerek birleşiyor ve örgütlenerek devletin yönetimine geliyordu. Böylece, devlet teorisi doğrultusunda ulusun varlığı ve ağırlığı devleti yeniden yapılandırırken, merkezi güç ve otorite ulusal egemenlik olarak devreye giriyordu. Uluslar çağı başlarken, dünyanın her bölgesindeki ülkelerde ulusal egemenlik kavramından yola çıkan ulusal yönetimler gündeme geliyordu.

19. yüzyılda oluşumunu tamamlayan uluslar, 20. yüzyıla doğru üzerinde yaşadıkları topraklar da emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları vererek uluslaşma sürecini tamamlıyorlardı. Asya ve Afrika ülkelerinde beş yüz yıl boyunca süren sömürge yönetimleri 1. Dünya Savaşı sonrasında, dünya halklarının ayaklanarak isyan etmeleri üzerine sona eriyordu. Ezilen halk kitlelerinin öncülüğünde verilen kurtuluş savaşları ortak kaderi paylaşan bölge halklarının hızla uluslaşmasının önünü açıyor ve geleceğe dönük bir uluslaşma sürecinin devreye girmesi için elverişli bir ortam yaratıyordu. 1. Dünya Savaşı 20. yy’ın kaderini belirlerken, yıkılan merkezi imparatorluğun geride bıraktığı ahali, batı emperyalizminin çizmeleri altında ezilmeye başladığı anda, Mustafa Kemal Samsun’a çıkarak  Türk’lerin makus talihini değiştiriyordu. Dünya tarihinde batı emperyalizmine karşı ilk ciddi ulusal kurtuluş savaşı Anadolu toprakları üzerinde veriliyordu. Sömürgeci güçler Osmanlı devletinin merkezi ülkesi olan Anadolu’yu işgale geldikleri aşamada, eski Osmanlı ahalisi Mustafa Kemal’in önderliğinde savaşarak, bir ulusal kurtuluş savaşı veriyor ve bunu kazanarak da ulusal egemenliğini tam bağımsızlık statüsü altında ilan ediyordu. Hasan İzzettin Dinamo’nun kitabına verdiği isim gibi Anadolu ve Rumeli halkı bir araya gelerek ortak bir var olma mücadelesi vererek, batı emperyalizminin işgal girişimlerine karşı kutsal bir isyan hareketini başlatıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda, Atatürk’ün öncülüğünde ortaya konan milli irade ulusal egemenlik düzeninin temeli olarak, yeni devletin temelini oluşturuyordu. Milli sınırlar içende geleceğe dönük bir bağımsız yaşam düzeni oluşturmak isteyen Anadolu ve Rumeli halkı, sırt sırta vererek oluşturdukları dayanışma düzeni içinde, ulusal egemenliklerini kendi kaderlerini belirleme doğrultusunda tarih sahnesine çıkarıyorlardı.

Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu halkının temsilcileriyle gerçekleştirdiği milli kongrelerden aldığı yetki ile, Heyeti Temsiliye’nin başı olarak yeni başkent Ankara’da 23 Nisan 1920’de Türk milli devletini dünyaya ilan ediyordu. Atatürk ‘ün ana hedefi bir cumhuriyet rejimi kurmak olduğu için, bunun ancak ulus devlet oluşumu ile mümkün olduğu görülüyordu. Bu doğrultuda, 19. yy’daki gelişmeler değerlendiriliyor ve geçmişten gelen siyasal birikimin üzerine, ulusal egemenlik ilkesine dayanan bir ulus devlet ortaya çıkarılıyordu. Uluslaşma süreci imparatorluğun son dönemlerinde başladığı için,  geçmişten gelen potansiyeli Atatürk yerinde değerlendirerek, devleti kurduktan sonra uluslaşma doğrultusunda hızlı adımlar atıyordu. Ankara’nın milli başkent ilan edilmesi ve bu kentte milli devletin kamu kuruluşlarının kısa bir zaman dilimi içinde kurularak tamamlanması ile, Türkiye kısa bir zaman sonra, dünyanın merkezi coğrafyasında çağdaş bir ulus devlet olarak dünya kamuoyunun önüne çıkıyordu. Kurtuluş savaşının zafer ile sonuçlanmasından sonra, imzalanan uluslararası Lozan Antlaşmasında yeni devletin toplumunu uluslaştırma doğrultusunda önemli adımlar atılıyor ve eski imparatorluk ahalisinin uluslaşması doğrultusunda ana ilkeler kabul ediliyordu.  Osmanlı devletinden geride kalan ahalinin otuzdan fazla etnik ögeyi içinde barındırması ve Müslüman çoğunluğun yanı sıra gayrimüslim ve lövanten toplulukların da ülkede yaşamlarını sürdürmeleri gerçeği karşısında, uluslaşma süreci ileri batı ülkelerindeki standartlara göre ayarlanıyordu. Katı bir milliyetçiliğin yerine, çağdaş bir ulusalcılık, Atatürk’ün dikkatli adımları ile yeni devletin kuruluşunda belirleyici oluyordu. Yirmi yıl süre ile Türk toplumunun başında kalan Atatürk döneminde emperyalizme karşı, tam bağımsız bir ulusal egemenlik düzeni kurulması doğrultusunda önemli adımlar atılıyordu. Savaş koşullarında bile parlamento ile birlikte çalışan Kemalist yönetim, toplumun uluslaşması ve devletin tam anlamıyla bir ulus devlet biçimine dönük olarak kurumlaştırması doğrultusunda ulusal egemenliğe dayanarak önemli girişimleri başarıyordu. Atatürk dönemi, her yönü ile uluslaşmanın tamamlandığı bir bağımsızlık dönemi olarak Türk ulusunun geleceğini belirlemiştir.

Atatürk sonrasında ise, uluslaşma süreci dış müdahale ve baskılar ile durdurulmuştur. İkinci adamın Atlantik ülkeleri ile gizli antlaşmalara yönelmesi yüzünden, tam bağımsızlıktan önemli ölçülerde ödün verilmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye içine kapanarak yoluna devam etmiş ama savaşın galibi olan ABD’nin, Orta Doğu bölgesine gelmesi ve daha sonrasında İsrail devletinin kurulması üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslaşma süreci dış müdahaleler ile durdurulmuştur. Savaş sonrası dönemde Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin kapatılmaları ile köylü toplumunu uyandıran modern uluslaşma süreci kesilmiştir. Atlantik emperyalizmi üzerinden  ülkede lövantenlerin ve gayrimüslimlerin etkilerinin artması uluslaşma sürecinin kesilmesinde önemli bir dönemeç olmuştur. Ülkenin doğusunda Büyük Ermenistan, batısında Megaloidea doğrultusunda  İyonya ya da Büyük Yunanistan kurmak isteyen  Hırıstiyanları, ABD’nin gelişi ile birlikte Büyük İsrail projesini yeni bir Orta Doğu yaratma görünümünde  Musevi  lobileri izleyince, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğe dönük uluslaşma  sürecinin önü kesilmiştir. Sovyet tehdidi nedeniyle içine girilen NATO ittifakının, batı emperyalizminin denetim altına alma örgütüne dönüşmesi yüzünden, Türk devleti kendi toplumunun tam olarak uluslaşabilmesi doğrultusunda gereken adımları atamamıştır. Zaman içinde Tevhidi Tedrisat yasasından vazgeçilmeye başlanmış, ülkenin doğu bölgelerinde ciddi bir Türkçe eğitimi yapılmasına izin verilmemiş, yabancı okullar üzerinden farklı kimliklerin beslenmesini sağlayan bir gidiş, ulusal toplumu ve birliği tehdit eden bir biçimde gelişerek öne çıkmıştır. Türk Ocaklarına karşı Kürt Ocakları kurulmak istenmiş, gayrimüslimler yabancı kolejler aracılığı ile, Türk kimliğine karşıt bir çizgide eğitilerek, toplumun yeniden kozmopolitleşmesinin önü açılmıştır. 2. Meşrutiyet döneminde kurulmuş olan gayrimüslim cemiyetler, batı ülkelerinin destekleriyle Türk ulusal kimliğine karşıt bir çizgide çalışmalarını sürdürmüştür.

Soğuk savaşın son yıllarında ülkenin doğu bölgelerinde bölücü bir etnik terör batılı emperyalistler tarafından desteklenince, Türk toplumu yeniden alt kimliklerin hortlatılması macerası ile karşı karşıya kalmıştır. Daha önceleri Araratizm doğrultusunda geliştirilen etnik terör, Türk diplomatlarına karşı sürdürülmüş ve Türkiye’nin önü dış dünyada kesilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, batı ile artan ilişkilerde, batılı ülkeler Türkiye’deki gayrimüsimler ile ortaklıklarını geliştirerek, Türk ulusunu dışlayan ya da ikinci sınıf bir konuma sürükleyen girişimlerde bulunmuşlardır. Türklere Almanya’ya işçi olarak gitmek kalmış, batılılar ise Türkiye’ye gelerek ülkenin en güzel yerlerine el koyarak, geleceğe dönük bir kozmopolitizmi hem Türk ulusuna hem de Türk devletine karşı geliştirmişlerdir. Ayrıca, 20. yy boyunca Türkiye’yi yöneten kadroların batı ülkelerinde yetiştirilmelerine dikkat edilmiş ve batı ülkelerinden gelen batıcı aydınların siyaset sahnesinde öne geçmeleriyle birlikte, Türk toplumunun ve devletinin ulusalcı çizgide gelişmesi önlenmiştir. Bugün Türkiye devletinin ulusallığı yalnızca anayasada kalmış ve bu yüzden şimdilerde yeni anayasa dayatarak, devletin ulusal kimliğine son verilmek istenmektedir. Ayrıca, çeşitli kampanyalar ile ve küresel sermayenin denetimi altındaki medya ve basın yayınlarıyla, Türk vatandaşlarının alt kimliklerini öne çıkaran bir yaklaşım ısrarlı bir doğrultuda sürdürülerek, Türklük ve Türk kimliği devlet ve toplum düzeni içinden silinmek istenmiştir. Bu nedenle Türkiye artık ulusal egemenlikten kopartılarak batı egemenliğinin geçerli olduğu bir merkez üssü ülke konumuna düşürülmüştür. Batı emperyalizmi yerli işbirlikçileri ile geliştirdikleri ekonomik programlar ile, Türkiye’yi yarı sömürge konumuna düşürürlerken, devletin çekirdeğinde yer alan ulusal egemenlik ilkesinin yerini sermaye egemenliği almıştır. Küreselleşme sürecinin bir süper emperyalizme dönüşmesi yüzünden, Türkiye yavaş yavaş  bağımsız ulus devlet statüsünden, tıpkı Osmanlı devletinin son döneminde olduğu gibi, batı hegemonyasına teslim olmuş bir yarı sömürge ülke konumuna düşürülmüştür . Gelinen aşamada Türk ulusu, 23 Nisan ulusal egemenlik bayramını, ulusal egemenliğe sahip olmadan ve eskiden sahip olduğu kendi kendini yönetme gücünü elinden kaçırarak kutlamak durumundadır. Ulusal egemenlik bayramını, ulusal egemenlik düzeni olmadan kutlamak zorunda bırakılan Türk ulusu, ülkeyi bu duruma düşürmeleri nedeniyle, geçmişte işbaşına gelen bütün yönetimlerden gelecekte hesap sormak durumundadır. Türk ulusunun geleceğe yönelik özgürlük yürüyüşü böyle bir tavrı zorunlu kılmaktadır.

21. yy’ın ortalarına doğru Türkiye Cumhuriyeti yol alırken, Türkiye’yi ulusal egemenlikten uzaklaştıran ve batı emperyalizminin yeniden bağımlı sömürgesi konumuna sürükleyen eski yönetimlerin, ülkeye verdiği büyük zararların artık tartışılmasının zamanı gelmiştir. Önümüzdeki dönemde ya bu konular gündeme getirilerek, demokratik rejim içinde hatalı ve kusurlu kadrolardan hesaplar sorulacak ya da böylesine bir hesap sorulmasını istemeyen egemen güçler, gerçek gündem dışı sahte gündemler ile halk kitlelerini oyalayarak ya da ülkeyi daha fazla gerginliğe veya karışıklığa sürükleyerek ülke çapında bir ulusal denetim mekanizmasının oluşturulmasını önleyeceklerdir. Batı ülkelerindeki demokratik rejimlerin en önde gelen ilkesi olan hesap verilebilirlik kavramı, her nedense Türkiye’de gündeme getirilmemekte, batının önde gelen büyük devletlerinin taşeronu konumundaki kadroların siyaset sahnesinde ön planda yer alması sağlanarak, batı emperyalizminin istekleri doğrultusunda Türkiye bir yerlere doğru çekilmeye çalışılmaktadır. Uzunca bir süre medya kanalları aracılığı ile halk kitleleri uyutularak, kamuoyunda ulusal bir bilinçlenmenin oluşması önlenmiştir. Küresel sermayenin, küreselleşme döneminde bütün dünya ülkelerine saldırması gibi, büyük saldırılara hedef olan Türkiye’nin böylesine olumsuz bir durumdan kurtulabilmesi için yeniden bir ulusal kurtuluş mücadelesine olan gereksinme, her geçen gün daha da artmaktadır. Önümüzdeki yıllarda Türk ulusunun 23 Nisan bayramlarını eskisi gibi ulusal egemenlik düzeni içinde kutlayabilmesi için, Türkiye’nin batılı dost ve müttefikleriyle olan ilişkilerini yeniden düzenlemesi gerekmekte ve oluşturulacak yeni bağımsızlık düzeninde ulusal egemenlik hakkını hem Türk ulusu hem de Türkiye Cumhuriyeti, öbür bağımsız güçlü devletler gibi uluslararası hukuka göre özgürce kullanabilmelidir. İttifak ilişkilerinin ulusal egemenlik hakkını ortadan kaldırmasına cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve onu izleyen   Atatürk döneminde olduğu gibi izin verilmemelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk ulusunu, 23 Nisanlar’da ulusal egemenlikten yoksun bir biçimde ulusal egemenlik bayramı kutlamak durumunda bırakanlara karşı, Türk ulusunun daha kararlı bir tutum izlemesi gerekmektedir. Önceki yıllarda kutlanan her 23 Nisan bayramında Türk ulusunun geleceğe olan inancı ve umutları daha da artardı. Bugün gelinen noktada ise, herkes daha kötü bir duruma sürüklenmemek için, bir şeyler yapamaz duruma gelmiştir. Dünyanın en pahalı ülkelerinden birisinden yaşamak zorunda bırakılan Türk ulusu, yanı başında enerji depoları bulunurken, neden en pahalı petrolü ve doğalgazı kullanmak zorunda bırakıldığını artık birilerine sormak durumundadır. Aksi halde yarın daha olumsuz durumlar ile karşılaşmak söz konusu olabilecektir. Avrupa Birliği’ne gireceğiz hayalleri ile Türkiye’yi Gümrük Birliğine sokarak büyük dış borçlara sürükleyen eski yönetimlerden hesap sorulmadığı için, günümüzde bu gibi olumsuz tutumlar ve gelişmeler sürüp gitmektedir. 23 Nisanlarda insanlar artık eskisi gibi neşe dolamamakta, yarın ne olacak endişesi içerisinde ulusal egemenlik bayramları anlamını yitirmektedir Ulusal egemenliğini elinden kaçırmakta olan Türk ulusunun yeniden örgütlenerek geleceğe dönük yepyeni politikalar ile artık kendisine yeni bir yön çizmesi gerekmektedir. Önümüzdeki dönemde  ortaya çıkabilecek yeni ulusal hareketler ya da örgütlenmeler, küresel emperyalizmin örümcek ağından Türkiye’yi kurtarabilecek düzeyde güçlü  yapılanmaları   toplumun önüne getirebilmelidir. Böylece devletin özünde var olan ulusal egemenlik kavramı yeniden içerik kazanarak, Türk ulusunun kendi geleceğine sahip olabilmesini sağlayabilecektir. Türklerin tarih sahnesi önünde ölüm kalım savaşı vererek ele geçirdiği ulusal egemenlik düzeninin gelecekte her türlü baskı ve tehdide rağmen yaşatılabilmesi için gerekirse yeniden böylesine bir savaşı göze almak gerekmektedir.

Küresel emperyalizmin bütün ulus devletleri yok olma tehdidi ile karşı karşıya bıraktığı yeni dönemde, bütün ulus devletlerin bir araya gelerek tarih sahnesine çıkış aşamasında kazanmış oldukları ulusal egemenlik hakkına yeniden sahip çıkmaları gerekmekte ve bu doğrultuda daha gelişmiş bir uluslararası dayanışma düzeni içine girmeleri zorunluk kazanmaktadır. Büyük patronların ve para babalarının oluşturduğu küresel ortaklığa karşı, dünya halklarının ve devletlerinin daha gelişmiş bir dayanışma düzeni çerçevesinde bir araya gelerek, küresel sermayenin yaratmış olduğu süper emperyalizme karşı ortak bir dayanışma girişimine kalkışmaları, daha adil bir yeni dünya düzeni için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Tek başına hiçbir ulus devletin sahip olduğu ulusal egemenlik hakkını, küresel sermayenin ekonomik alan üzerinden yaratmış olduğu emperyalist saldırı ve işgal hareketlerine karşı koruyabilmesi ya da savunabilmesi giderek zorlaşmaktadır. Dev gibi büyüyen ve giderek kendi alanında tekelleşen küresel şirketlerin ulus devletler ile giriştikleri ilişkilerin yeni bir sömürgecilik dönemine yol açması gerçeği karşısında, ulus devletlerin azalan gücü nedeniyle bir şeyler yapılamamakta ve bu nedenle de karşı dengeler giderek daha da bozulmaktadır. Tekelci şirketlerin uluslar arası alanda  küresel devlet gibi hareket etmeye başlamaları yüzünden, şirketler ile devletler arasındaki geçmişten gelen dengeli ilişkiler bozulmuş ve küresel  sermaye devleşen şirketleri aracılığı yeryüzünde var olan bütün devletlere karşı, kendi çıkarları doğrultusunda  baskılar yaparak, her açıdan ağırlıklarını ortaya koyarak ve   bazen da tehdit ederek, bu ülkelerin  hukuk açısından sahip  oldukları ulusal egemenlik haklarını  kullanılmaz  bir hale getirmişlerdir . Türkiye Cumhuriyeti de bir ulus devlet olarak, öbür ulus devletlerin birlikte yaşamak zorunda bırakıldıkları böylesine bir ulusal egemenlikten uzaklaşma sürecinin kurbanlarından biri olmuştur. Yeni bir ulus devletler işbirliğinin, her devletin sahip olduğu ulusal egemenlik hakkını koruyacak bir doğrultuda evrensel alanda geliştirilmesi gerekmektedir.

Geleceğin 23 Nisanlarında, Türk ulusunun yeniden ulusal egemenlik ilkesi doğrultusunda Türk ulus devletinin yazgısına sahip olmasıyla birlikte, gerçek anlamda bir ulusal egemenlik bayramı kutlaması mümkün olabilecektir. Bugün için böyle bir durumdan söz edebilmek ne yazıktır ki, mümkün olamamaktadır. “Ne mutlu Türküm diyene“ sözünün Atatürk heykellerinin duvarlarından silindiği bir aşamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü bir biçimde yoluna devam edebilmesi ve içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulabilmesi için, Türk ulusunun silkelenerek ve uyanarak kendi yazgısına sahip çıkması, atılması gereken ilk adımdır.

Küresel sermayenin

– siyaseti finanse etmesi,
– medya ve basın organlarını satın alarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanması ve
kendi adamlarını ulus devletlerin başına işbirlikçi taşeron bir yönetici olarak getirmesi

gibi olumsuz gelişmelerin önlenmesini sağlayacak yepyeni bir ulusal uyanış, toparlanma ve  bağımsızlıkçı karşı hareketler, bütün ulus devletlerde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de demokratik yollardan gündeme getirilebilmelidir. Eski Osmanlı ahalisi Türk ulusu olarak dünya sahnesine çıkarken kendisini yeniden yaratarak, tam bağımsız çağdaş bir cumhuriyet çatısı altında mutlu olma şansını yakalayabilmiştir. Bu doğrultuda Türk ulusunun mutluluğunun  gelecekte sürdürülebilmesi için, ulusal egemenlik düzeninin yeniden Atatürk döneminde olduğu gibi  tam bağımsız bir biçimde kurulması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ilk adım olarak

  • “Ne mutlu Türküm diyene! “

Bitmeyen senfoni

Bitmeyen senfoni

Suha Umar
Emekli Büyükelçi

Yunan dostlarımız âlem adamlardır. İki yüz yıldır, ikide bir kabaran iştahlarının ve onları kışkırtan Batılı ağabeylerinin etkisinde kalıp Türk topraklarına göz dikerler. Sonra da dımdızlak ortada bırakılıp bir güzel sopa yerler. Bu bitmeyen bir senfonidir. Hal böyle iken bir de dayılanırlar ki sormayın!

Bir şeyler yapmalıydık

1990’lı yılların ilk yarısı idi. Yunanistan, uluslararası antlaşmalara göre askerden ve silahtan arındırılmış olan Ege Adaları’na (12 Adalar) yıllardır silah ve asker yığmaya devam ediyordu. Nedense pek sesimiz çıkmıyordu. O tarihlerde Dışişleri Bakanlığı, Milletlerarası Güvenlik ve Silahsızlanma Genel Müdür Yardımcısı idim ve Yunanistan’ın bu densizliğine fena halde içerliyordum. Benim gibi duruma canı sıkılan Denizcilik, Havacılık Genel Müdür Yardımcısı arkadaşım Ahmet Banguoğlu ile kafa kafaya vermiş ve Yunanistan’ın antlaşmaları açıkça ihlal eden bu tutumunu NATO’ya taşımaya karar vermiştik. Zamanın Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in, “Tamam Süha, ama basına sızmasın” koşullu onayı ile konuyu, üye ülkelerin başkentlerinden gelen özel temsilcilerden oluşan, NATO Üst Düzey Çalışma Grubu’na(1) götürmüştüm.

‘Erkekseniz gelin alın’

İlk toplantıda hazırlıksız yakalanan Yunan temsilci belli ki ikinci toplantıya, toplantı sonunda Atina’ya çekeceği şifreli telgrafını bile önceden hazırlayıp gelmişti.

Görüşmelerin bir aşamasında söz alıp “şimdi söyleyeceklerim Türk meslektaşım için Yunancadır(2) dedikten sonra, “Molon lave”(3) dedi ve afili bir tavırla mikrofonunu kapatıp arkasına yaslandı. Bu sözcükler belli ki onun Atina’ya göndereceği telgrafın şu son paragrafını oluşturuyordu: “Türk şunu, şunu dedi. Ben, ‘erkekseniz gelin alın’ dedim. Yanıt veremedi.”

Paragraf değiştiren yanıt

Diğer temsilciler, “Ne oluyor? Ne dedi?” dercesine birbirlerine bakarlarken söz aldım ve “Yunan meslektaşımın söyledikleri benim anlayamayacağım sözler değildir. Biz bu sözleri en son 1974 yılında Girne Dağları’nın üzerinde görmüştük” dedim ve mikrofonu kapattım. Kimse yine bir şey anlamamıştı ama herhalde Yunan meslektaşım telgrafının son paragrafını değiştirmek zorunda kalacaktı.

Bunlar nereden mi aklıma geldi? İnanmayacaksınız ama Kanal İstanbul’dan. Ne ilgisi var? demeyin.

Birkaç gün önce Yunan basınında üstteki resim yayımlandı.

Tam da Yunan dostlarımızın anlayacağı dilden, “Molon lave” diyeceğim ama son 17 yılda Türkiye Cumhuriyeti’nin, ekonomi, uluslararası politika ve askeri açıdan düşürüldüğü duruma bakarak, doğrusu, geliverirlerse diye endişelenmediğimi de söyleyemeyeceğim.

1- HLTF: High Level Task Foce. NATO’nun Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerinde, NATO tutumlarını belirlemekle görevli idi.
2- It is Greek to him. Bu ifade, İngilizcede, “söylediğimi anlamaz” anlamına gelir.
3- “Molon lave” Yunanca, “erkekseniz gelin alın” anlamındadır.

Uğur Mumcu anılıyor…

Uğur Mumcu anılıyor…

(AS: Bizim önemli notumuz yazının altındadır..)

Ankara’daki evinin önünde 24 Ocak 1993‘te aracına konulan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitiren araştırmacı gazeteci ve yazar Uğur Mumcu’nun katledilişinin 27’nci yılı dolayısıyla pek çok yerde anma ve etkinlik düzenleniyor. Yüzlerce insan, Mumcu’nun Ankara’daki evinin önünde toplandı. Törene CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da katıldı.

Fotoğraflar: Necati Savaş, Kurtuluş Arı

Gazetemiz yazarı, Uğur Mumcu, ölümünün 27’nci yılında bombalı suikaste uğradığı ve adının verildiği sokaktaki evinin önünde anıldı. Anma törenine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Başkanvekili Levent Gök, CHP’li bazı milletvekilleri ve çok sayıda kişi katıldı. Kılıçdaroğlu, tören öncesinde Mumcu’nun evinde eşi Güldal, kızı Özge ve oğlu Özgür Mumcu ile görüştü.

Görüşmenin ardından Mumcu ailesi ve Kemal Kılıçdaroğlu, Faili Meçhuller Anıtı’na ve Mumcu’nun yaşamını yitirdiği  alana karanfiller bıraktı, mum yaktı. Alandakilerle Mumcu’nun hayatını kaybettiği yerde saygı duruşunda bulunuldu, şarkılar seslendirildi.

Faili Meçhuller Anıtı’nın olduğu alanda Mumcu’nun köşe yazılarının bulunduğu gazeteler, daktilo ve bilgisayarın yer aldığı özel bölüm dikkati çekti.

KILIÇDAROĞLU:
MUMCU’NIN YOLU ENGELLENEMEZ

Kılıçdaroğlu, anma etkinliğinin gerçekleştirildiği sokaktan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada, Uğur Mumcu’nun insan olmanın ötesinde unutulmaz bir kişilik olduğunu söyledi. Mumcu’nun bilim insanı, gazeteci, aydın, emekçi ve Kuvayımilliyeci olduğunu dile getiren Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

Hainler onu yok etmeye çalıştılar ama o, düşünceleriyle yaşıyor. Onu her yıl saygı, sevgiyle anıyoruz. Anmaya da devam edeceğiz. Buraya insanlar da zaten aynı düşüncelerle geliyor. Onun bütün düşüncesi yolsuzluklardan arınmış demokratik bir Türkiye’ydi. Aynı amacı aynı çerçevede sürdürüyoruz, mücadelesini yapıyoruz, kavgasını veriyoruz. Hiç kimse Uğur Mumcu’nun açtığı yoldan yürüyüşümüzü engelleyemez. Bu kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz ve edeceğiz. Bütün hedefimiz şu : Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyet’i demokrasiyle taçlandırmak.”

İSTANBUL

Uğur Mumcu’yu anmak için aralarında Cumhuriyet Gazetesi Çalışanları, TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, TGS Genel Sekreteri İlkay Akkaya, TGS İstanbul Şube Başkanı Banu Tuna ile TGS üyeleri ile gazeteciler biraraya geldi.

Anmada konuşan Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş şunları söyledi: “Bundan 27 yıl önce Uğur Mumcu katledildi. Hedef Uğur Mumcu nezlinde gerçeklerin üstünü örtmek, araştırmacı gazeteciliğe gözdağı vermekti. Ocak ayında 3 gazeteciyi andık. 8 Ocak’ta Metin Göktepe, 19 Ocak’ta Hrant Dink, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu katledildi. Gazetecileri öldürürsek gerçeklerin üstünü kapatırız diye düşünenler, gazetecilik mesleğini bitiririz diye düşünenler yanıldıklarını gördüler. Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü yıl doğan çok sayıda meslektaşımız bugün Uğur Mumcu gazeteciliği geleneğini sürdürüyor. Gerçekleri topluma ulaştırmak için yeni gazeteciler çıktı sahneye. Onları tutuklamayı, cezaevlerine tıkmayı, davalar açmayı denediler ama yine de gazetecilik mesleğini bitiremediler. Hala gerçekleri topluma ulaştırmak için çaba sarf eden, mücadele eden binlerce gazeteci var. Uğur Mumcu mezarında rahat uyu senin gibi gazetecilik ilkelerine bağlı, geleneğini sürdüren binlerce gazeteci var.”

“UNUTULMAYACAK”

Durmuş’un ardından konuşan Cumhuriyet çalışanı Ozan Yurtoğlu ise, “Cumhuriyet Gazetesi dün olduğu gibi bugün de gazetecilik yapmaya devam ediyor. Her biri duruşuyla toplumda simge haline gelmiş yazarları katledilen Cumhuriyet Gazetesi’nin bugün durduğu yer, yine aynı yerdir. Uğur Mumcu’nun mirasını devam ettiren muhabirleri, yayın kadrosu, yazarlarıyla Cumhuriyet Gazetesi, Mumcu’nun çizgisini sürdürmeye kararlıdır. Mumcu aradan geçen onca yıla rağmen, Cumhuriyet Gazetesi’ne ve muhabirlerimize bıraktığı gazetecilik anlayışıyla vurulduğu yerde unutulmamıştır ve unutulmayacaktır” ifadelerini kullandı.

Açıklamaların ardından meslektaşları Mumcu’nun anıtına karanfil bıraktı.

=========================
Dostlar,

Dün, 2 Ocak 2020 günü, ADD Çankaya Şubemizin düzenlediği Uğur Mumcu ile Demokrasi ve Laiklik şehitlerini anma amacıyla düzenlenen bir toplantıya katıldık.

Yüksek Ticaretliler Derneği’nin Mithatpaşa Cd. 16 no’daki salonunda, Demokrasi – Laiklik şehitlerinden Uğur Mumcu’nun ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu‘yu dinledik.

Bize çok önemli bilgiler verdi..

Birini kısaca paylaşalım, kendisini dinlerken aldığımız notlardan aktaralım..

  • Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar okkan Uğur’un ölüm yıldönümünde yaptığım bir konuşmayı / basın açıklamasını fakslamamı istedi. Uğur Mumcu’yu Diyarbakır’da anacağız ve sizin o tok sesli metninizi Devlet Tiyatrosu sanatçılarından birine okutacağım.. Gönderdim. Telefonda ayrıca, o gün, Türk Polis tarihine geçecek bir operasyon yapacağınız ve katilleri yakalayacağını söyledi.. Biliyorsunuz o gün, 5 koruması ile birlikte, aracı havaya uçurularak öldürüldü…
    ===============================Yorumsuz aktardık…
    Demek ki bu telefon görüşmesi dinlendi..
    Cinayet hazırlığı yapıldı.. Kime, Diyarbakır Emniyet Müdürüne..
    5 korumasıyla birlikte resmi makam otomobili havaya uçurularak..
    Böylesi hain ve büyük bir cinayet operasyonunu planını neden Devlet haber alamadı ?
    Diyarbakır’da bu çapta bir operasyon Devletten saklanarak nasıl yapılabilir?
    Haydi yapıldı, failler ve azmettirenler ortaya kon(a)maz mı??

    Kontrgerilla dışında olasılık geliyor mu aklınıza??

    NATO eliyle 1952’de Demokrat Parti / Bayar – Menderes ikilisinin yurdun bağrına sapladığı hançer..

Yurttaşlarının, üst düzey kamu görevlilerinin kendi vatan topraklarında emperyalizme kurban edildiği bir ülke.. Bunca eli – kolu bağlı mıyız?? Neden çözemiyor ve engelleyemiyoruz?

Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu, Emniyet Genel Müdürü / İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ile görüşmesinde duvardaki sır tuğlasını çekmesini istemişti cinayetin aydınlanması için. Ağar ise çekemeyeceğini, devletin çökebileceğini… söylemiş ve gerçek durumu ortaya koymuştu..

AKP = RTE 17+ yıldır tek başına iktidar.. Aydınlatmadılar, aydınlatamadılar bu cinayetleri..

Bu ne anlama gelir, geliyor sevgili halkımız ve AKP’liler ?????

Sevgi, saygı ve ACI ile. 24 Ocak 2020, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Güvenilmez ABD’yle güvenli bölge kurulur mu?

Güvenilmez ABD’yle güvenli bölge kurulur mu?

Barış Doster
Cumhuriyet, 17.8.19

Suriye’nin kuzeyinde kurulacak güvenli bölge konusunda ABD’yle pazarlıklar sürse de, Türkiye, en yetkili ağızlardan ABD’ye güvenmediğini dillendiriyor. Ülkemizi yönetenler, ABD’nin Türkiye’yi oyaladığı yönündeki endişelerini saklamıyorlar. Bizzat Dışişleri Bakanı, “Münbiç gibi olmasına, ABD’nin oyalamasına izin vermeyiz” diyor. Deneyimli komutanlar; güvenli bölge tanımı, güvenli bölgeye ilişkin beklentileri, PKK terör örgütü ve uzantılarına yönelik tutumları taban tabana zıt olan iki ülkenin güvenli bölge konusunda uzlaşmasının hayal olduğunu söylüyorlar. 
Bu noktada temel soru şu:

Türkiye, Suriye’nin bütünlüğünü, Suriye’yi bölmek isteyen ABD’yle mi sağlayacak; Suriye’nin bütünlüğünü savunan Suriye devletiyle mi?

PKK terör örgütü ve uzantılarına karşı çok haklı ve meşru bir mücadele yürüten Türkiye, bu terör örgütlerine “kara gücüm” diyen, onları Türkiye’ye karşı koruyan ABD’yle güvenli bölgenin derinliğine ilişkin kilometre hesabında uzlaşsa bile, esas meseleyi görmezden mi gelecek? 
Bu sorulara yanıt ararken, hiç uzağa gitmeden, yakın dönemin yakıcı gündem maddesi olan S-400 konusunda ABD’nin bize neler dediğini anımsayalım. Anımsayalım ki, bugün ve gelecekte karşılaşacağımız soruları yanıtlamak kolay olsun.

S- 400 pazarlıklarından ders alındı mı?
ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemi almasını engelleyemeyince, önce Türkiye’yi F-35 savaş uçaklarının üretim sürecinden çıkardı. Hemen sonra, ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası’nı (CAATSA) gündeme aldı. Ardından da Türkiye’ye, “S-400’leri aldın, bari aktif hale getirme” demeye başladı. Türkiye’yi ikna etmek için de vaatlerini sıraladı. 
S-400’leri aktif hale getirmezsen, serbest ticaret anlaşması yaparım; Obama döneminde satmadığım Patriot füzelerini satarım; seni yeniden F-35 savaş uçaklarının üretim sürecine dahil ederim. 
ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarından olan, ülkenin müesses nizamıyla derin ilişkileri bilinen Atlantik Konseyi’nin üyesi, Rand Corporation uzmanı Hans Binnendijk ise daha ileri gidip dış politika, savunma ve güvenlik çevrelerinin etkili yayın organı Defence News için kaleme aldığı yazıda özetle şunları önerdi:

Türkiye, NATO’nun S-400 sisteminden yararlanmasını sağlayabilir. S- 400 sistemini kullanacak kadro, çokuluslu hale getirilebilir, NATO personelinin kullanımına açılabilir. F-35 savaş uçakları, S-400 radarına girdiğinde, S-400 sisteminin çalıştırılması yasaklanabilir. S-400 savunma sisteminin hem NATO savunma ağı hem F-35 savaş uçaklarının bilgisayarıyla bağı koparılabilir. Böylelikle, S- 400’ler daha etkisiz bir hava savunma sistemine dönüşür, fakat bu, Erdoğan’ın ödemek durumunda kalacağı fiyatın bir parçası olur. (“A last chance for Turkey? There could still be time to fix the S-400 issue”, www.defencenews.com; 29 Temmuz) 
Soru kısa ve acı. Türkiye, şimdiye dek pek çok konuda ABD’den yediği kazıkları unutup güvenli bölge konusunda ABD’ye nasıl güvenecek?

YENİ ASKERLİK YASASI

YENİ ASKERLİK YASASI

Dr. CİHANGİR DUMANLI

E. General, Cumhuriyet, 5.6.2019

  • Yürürlüğe girmesi hedeflenen yeni askerlik yasası TSK’nin gücünü azaltarak ulusal güvenliğimize açık bir tehdit oluşturmaktadır. Söz konusu yasa Türkiye’nin güçlü ve caydırıcı bir askeri güce en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde TSK’nin gücünü ve eğitim düzeyini düşürecek niteliktedir. Ulusal güvenliğimizi tehdit eden bu yasaya karşı başta ilgililer olmak üzere tüm ulusun uyanık ve tepkili olması bir zorunluluktur.

[Haber görseli]

Hızla yasalaşmakta olan ve İstanbul seçiminden önce yürürlüğe girmesi hedeflenen yeni askerlik yasası TSK’nin gücünü azaltarak ulusal güvenliğimize açık bir tehdit oluşturmaktadır. Şöyle ki: 

1) Askerlik süresinin kısaltılması 
Yasa ile askerlik süresi altı aya indiriliyor. Bunun ilk bir ayının eğitim merkezlerinde temel askerlik eğitimi; beş ayının da kıtalarda yapılması eğitim düzeyini düşürür. Bir ayda yeterli temel eğitim verilemez. Geri kalan beş ayda ise birlik mevcutları azalacağından özellikle mürettebatla kullanılan silahların eğitiminde zafiyet yaratır. Askerlik süresi 24 aydan 20 aya; daha sonra 18 aya indirildiği dönemlerde topçu batarya komutanlığı yapmış birisi olarak mevcutların düşmesinin eğitimde yarattığı zafiyeti görmüş birisi olarak yazıyorum. 

2) Altı ayını dolduran yükümlülerin terhis edilmesi 
Halen TSK’de dört tertip erbaş ve er görev yapmaktadır (1998/3, 1998/4, 1999/1 ve 1999/2) bunlarda ilk iki tertip altı ayını doldurduğundan yasanın yürürlüğe girmesi ile terhis edilecek. Bu TSK mevcudunun yarıya düşmesi demektir. İçerde terörün devam ettiği, baharla birlikte her gün şehit haberlerinin geldiği; Suriye kuzeyinde ABD silahları ile donatılmış ve eğitilmiş terör örgütünün toprak bütünlüğümüzü tehdit ettiği, Doğu Akdeniz’de enerji mücadelesinin yoğunlaştığı; Ege’de adalarımızın işgal edildiği, Karadeniz’de NATO – Rusya güç mücadelesinin devam ettiği, ABD’in İran’a yönelik saldırgan tutumunun yoğunlaştığı bir güvenlik ortamında TSK’nin gücünün yarıya indirilmesinin kimin çıkarlarına hizmet edeceğini okurların takdirine bırakıyorum. Balkan Harbinden önce “savaş çıkmaz” rahatlığı ile en eğitimli 75 bin asker terhis edilmiş, yerleri rediflerle doldurulmuştu. Bunun neye mal olduğunu Balkan faciasının acı deneyleri ile yaşadık. Erken terhisin İstanbul seçiminden önce yasalaşması da seçim yatırımı olduğunu düşündürmektedir. 

3) Bedelli askerliğin kalıcı hale getirilmesi 

  • Bedelli askerlik Cumhurbaşkanının daha önce söylediği gibi hukuka, anayasanın eşitlik ilkesine ve kamu vicdanına aykırı ve ulusal birliğimizi bozacak niteliktedir. 

    4) İsteyenlerin ek altı ay maaşlı askerlik yapması 
    Yasaya göre altı ayını dolduranlar isterlerse bir altı ay daha ayda 2000 TL maaşla askerliğe devam edebilecekler. Bu durumda bir birliğin (Ör: piyade bölüğü) bir kısmı parası olmadığı için zorunlu askerlik yaparken, bir kısmı da aynı işi maaşla yapmış olacak. Bu durum kıtalarda ikilik yaratır. Askerliğin temel değerleri olan birlik-beraberlik ve disiplini bozar. Bazılarının can vererek yaptıkları vatan hizmetinin para karşılığı yapılması ulusal değerlerimize aykırıdır. 

    5) Cumhurbaşkanına askerlikten muaf tutma yetkisinin verilmesi 
    Yasanın 2. maddesi şöyle: 
    “Barışta, olağanüstü hal veya seferberlik hallerinde veya savaşta, askerliğini henüz yapmadan, cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllüler, cumhurbaşkanınca belirlenen şartlara uydukları takdirde askerlik hizmetinden muaf tutulur.” 
    Böylesine muğlak ifadelerle cumhurbaşkanına bu yetkinin verilmesi TBMM’nin yetkilerini cumhurbaşkanına devretmesi anlamına gelmektedir. Anayasaya ve kamu vicdanına aykırıdır. Bu yetkinin kötüye kullanılma olasılığına karşı hukuki bir önlem de bulunmamaktadır.

6) Sonuç 
Söz konusu yasa Türkiye’nin güçlü ve caydırıcı bir askeri güce en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde TSK’nin gücünü ve eğitim düzeyini düşürecek niteliktedir. Söz konusu yasa daha önce Balyoz-Ergenekon gibi kurmaca davalarla
– ordunun general/amiral ve subay gücünün zayıflatılması;
– askeri okulların kapatılması;
– askeri adalet ve sağlık sisteminin kaldırılması

gibi darbelerle birlikte düşünüldüğünde emperyalizmin Sevr Anlaşmasında yapamadığının yüz yıl sonra gerekleştirilmesidir. (Hatırlanacağı gibi Sevr Türk ordusunun gücünü sınırlandırmayı ve askeri okulların kapatılmasını öngörüyordu). 

Ulusal güvenliğimizi tehdit eden bu yasaya karşı başta ilgililer olmak üzere tüm ulusun uyanık ve tepkili olması bir zorunluluktur.