Prof. Dr. Korkut Boratav; HAYAL DÜNYASINDALAR

Prof. Dr. Korkut Boratav, AKP iktidarının ekonomi ve döviz kuru hedeflerini yorumladı: HAYAL DÜNYASINDALAR

YEP’in 2023’te doları 8.02 TL’de tutma öngörüsünün bugünden çöktüğünü belirten Boratav, “hem büyüyelim hem cari fazla verelim” hedefinin de desteksiz olduğunu belirtti.

31 Ekim 2020 Cumhuriyet

Prof. Dr. Korkut Boratav, AKP iktidarının ekonomi ve döviz kuru hedeflerini yorumladıİktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav, 2021-2023 dönemini kapsayan Yeni Ekonomi Programı (YEP) hedeflerini değerlendirerek “desteksiz atışları” kimsenin ciddiye almadığını ifade etti. Boratav, şu vurguları yaptı:

– Bugün ekonomiyi yöneten belge haline gelen YEP’in en kritik noktası büyümedir. Bu hedef tutmazsa bütün sistem çöker. Çünkü genellikle bütün değişkenler milli gelire oranla verilir.

– Ortalama Dolar kuru hedefi tutmazsa, daha hızlı artarsa Dolarlı milli gelir dramatik şekilde düşecek. Hele bir de sabit fiyatlı TL küçülmesi ile birleşirse tam dramatik bir tablo olur.

– YEP’e göre bu yıl için ortalama Dolar kuru 6.91 TL ama Cumhuriyetin 97. yılını kutlarken oldu 8.30 TL. Önümüzde 2 ay var. 6.91’i tutturmak mümkün değil. Dolarlı milli gelirdeki bütün öngörü de çökecek.

Talimat mı var?

– 2023 için ortalama Dolar tahmini ise 8.02 TL. Daha bu yılın kurunu tutturamayan YEP, 2023’te kuru 8.02 TL’ye nasıl indirecek? Böyle bir hayalperest öngörü olsa olsa olağandışı sermaye girişleri ile olabilir.

– Uluslararası kurumların ortalamasına göre, Türkiye bu yıl %4.7 küçülecek. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Türkiye’ye bunu yakıştıramıyor. %0.3 büyüme diyor.

– Peki, TÜİK güvenilir mi? 2. çeyrekte %9.9 küçülme hesaplamışlarsa şöyle bir şüphe doğuyor: Sayın bakan “aman iki haneli olmasın” diye talimat mı vermiş? Çünkü tek haneye indirmenin yolu 9.9’dur.

– Sonraki yılların milli gelir hesaplarına bakarken şöyle bir tahminim var: Bakan %5’i çok seviyor. Üç tane YEP yapıldı her birinde sonraki iki yıl değişmez şekilde %5 büyüme oldu.

– Bu sevgi nereden geliyor? İstihdam ve milli gelir bağlantılarını hesaplayan çok sayıda araştırma şu tespiti yapıyor ki ekonomi %5 büyümenin altına inerse işsizlik artar.

– Ayrıca Albayrak’ın örtülü bir tutkusu var: Ekonomi hem büyüsün hem cari açık yok olsun.

HADİ KOLAY GELE!

– Ayrıca bunu birleştirecek temel makro değişkenler nedir? Hiçbir açıklama yok. Sadece boş ifadeler var. Yerli ve milli üretim artırılacak. Nasıl artırılacak?

– Türkiye AB ile imzaladığı gümrük anlaşmasından yani ortak gümrük tarifesinden vazgeçerek ithal ikamesine mi dönecek? Doları ucuzlatıyorsun o zaman ihracat nasıl artacak? Bunların yanıtı yok.

– Bizim YEP’ler adeta şunu diyor: Ali Babacan’ın yaptığı işi yapacağım. 2015’e kadar ekonomiyi yöneten anlayış yüksek sermaye girişleridir. Ucuzlayan dolar, değerlenen TL. Dolar cinsinden milli gelir artıyor ancak cari işlem açığı da artıyor. “Ben bir mucize yapacağım” özlemi içinde Bakan. “Bu değişkenleri gerçekleştireceğim ama cari açığı da yok edeceğim.”

– 2023 hedefi şudur: Dolar ortalama 8 liraya düşmüş, milli gelir %5 büyüyor, cari işlemler dengesi de yavaş yavaş azalarak artıya dönüyor. Türkiye’nin Dolarlı milli geliri de 875 milyar Dolara ulaşıyor. Hadi kolay gele. YEP şu anda kadüktür. Zaten kimsenin de umurunda değil. Desteksiz atışlar, Türkiye ekonomisini temsil eden, iş dünyasını temsil eden söylemler, kimsenin ciddiye almadığı ifadeler olarak geçip gidiyor.

Ekonomik tablo ve beklentiler ağırlaşıyor

Ekonomik tablo ve beklentiler ağırlaşıyor

Erdal Sağlam
Cumhuriyet, 16 Mayıs 2020

Mart ve nisan aylarına ilişkin veriler geldikçe, ekonomik tablonun giderek ağırlaştığı da somut olarak görülmeye başladı. Bununla birlikte beklentilerin de hızla bozulduğu, salgın nedeniyle 2020’nin tümüne ilişkin umutların azalmaya başladığı da gözleniyor.

Ekonomi çevreleri, diğer ülkelere kıyasla salgından etkilenenlere Türkiye’de daha az maddi yardım verildiğini hatırlatarak gelen bütçe verilerinin buna rağmen ciddi bozulmaya işaret ettiği görüşündeler. Salgından çıkış programlarının devreye sokulduğunu ama hazirandan itibaren hemen toparlanmaya geçişin zor gözüktüğünü kaydeden aynı çevreler, yılın ikinci yarısında da salgın için ek yardımların gündeme gelebileceğinin altını çiziyorlar. Salgında ikinci bir dalga gelmese bile krizin faturasının ortaya çıkmasıyla birlikte, birkaç ay sonra yeni yardımlara olan ihtiyacın daha somut gözükeceği görüşündeler.

Bu arada özellikle işsizlik oranlarında henüz salgın etkisinin görülmediği, kısa çalışma ödeneği gibi ara çözümler nedeniyle, ilk 6 ayda işsizlik oranlarının fazla artmayacağı görüşü hâkim. Bununla birlikte hazirandan sonra bu imkânların ortadan kalkmasıyla, canlanmanın derecesine bağlı olarak, resmi işsizlik sayılarının ikinci yarıda artması bekleniyor. Bu unsurun, talebin canlanması ve toparlanmanın başlamasına da olumsuz etki yapacağını kaydeden ekonomi çevreleri, “hem salgın nedeniyle talepte çekimserlik, talep ertelemesine devam gibi eğilimler görülebilir hem de gelirlerin azalmasına bağlı talebin artması zorlaşabilir” diyorlar. Bunun da toparlanmanın gecikmesine yol açması kaçınılmaz olacak.

İç talepte salgından çıkışta ancak kademeli bir artış olabileceği, bunun da 2020 yılının sonuna kadar sürebileceği tahminlerini yapanlar çoğunlukta. Hatta bazı sektörlerde ancak 2022 yılında normale dönüş olabileceğini söyleyenler var.

İç talepteki bu beklentilere karşılık dış talebin çabuk toparlanması da pek beklenmiyor. Örneğin tekstil gibi sektörlerde Avrupa’da normalleşme başladığında ellerindeki stokların önce eritileceği, yeni siparişlerin daha sonra verilebileceği belirtiliyor. Bu arada dün açıklanan AB’nin resmi tahminlerine göre bölgenin, yılın ilk çeyreğinde %3.8 oranında küçüldüğü açıklandı. Dolayısıyla Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan AB’ye satışların açılmasının da zaman alacağı, zorunlu mallar dışında bekleme eğiliminin hâkim olmasından korkulduğu görülüyor.

Üretimde büyük düşüş

Geçen hafta yayımlanan mart ayı sanayi üretim endeksine göre, üretim %7.2 oranında düştü. İş çevreleri, mart ayının büyük bölümünde üretimin devam ettiğini, dolayısıyla asıl olarak nisan ayı verisinin daha büyük bir daralmaya işaret edeceği görüşündeler. Bununla birlikte sanayi üretiminin yanında hizmetler sektöründe çok daha büyük daralmalar yaşanacağı tahmin ediliyor. Yani mart ayının dahil olduğu ilk çeyrek büyümesinin, ocak ve şubat ayı artışlarına rağmen, sıfıra yakın bir oranda gelmesi bekleniyor. Asıl düşüşün ise ikinci çeyrekte görüleceği, daha sonraki toparlanma eğiliminin tüm yılın büyüme rakamında etkili olacağı gözüküyor.

Merkez Bankası’nın dün açıklanan mayıs ayı beklenti anketine göre, bu yılın tümünde beklenen ekonomik daralma %1.3 düzeyine çıktı. Bir önceki ankette bu oran %0.6 daralma idi. Önümüzdeki dönem ekonomide küçülme tahminlerinin daha da artabileceği belirtiliyor.

Merkez Bankası beklenti anketine göre, yıl sonu enflasyon tahmini %9.38’e indi. Yine $ kuru olarak da 7.01 TL’lik bir ortalama tahmin yer aldı. Özellikle kurla ilgili tahminlerin önümüzdeki aylarda artması beklenirken, ikinci yarıda kurların fiyatlara etkisinin görülmesi halinde, enflasyon tahminlerinin yükselmesi de kaçınılmaz olabilir.

Beklenti anketi bize bozulma beklentilerinin arttığını ama salgından çıkışın etkisinin henüz beklentilere tam olarak yansımadığını gösteriyor.

Bununla birlikte aylık cari açık rakamının 4.9 milyar $’a çıktığı, önümüzdeki dönem bunun azabileceği ama dış borç geri ödemelerine ek, cari açık finansmanı için de ek döviz talebinin ortaya çıkmasının sürpriz olmayacağı söylenebilir. Sadece son bir haftada yabancıların 1 milyar doların üzerinde tahvil ve hisse senedi satarak çıktıkları, zaten net rezervlerin eksiye döndüğü, swapla ilgili umutların giderek kaybolduğu göz önüne alındığında, dış kaynak ihtiyacının ne kadar acil hale geldiği de bir kez daha ortaya çıkıyor.

Salgının etkisiyle ilgili gelen ilk veriler bariz kötüleşmeyi gösteriyor ama bu tablonun daha da ağırlaşması bence kaçınılmaz olacak. Hep söylediğimiz gibi, çok daha kapsamlı çözümlere, yönetim anlayışının değişmesine ihtiyaç var.

CANAL ISTANBUL için ben de birkaç kelime yazdım

CANAL ISTANBUL için ben de birkaç kelime yazdım

Oraj POYRAZ
0raj.p0yraz@neomailbox.net  oraj.poyraz@openmail.cc 

1) Boğazlardaki trafiği ücretli bir kanala yönlendirmek mümkün değildir. Sivil ulaşım açısından Boğazlar uluslar arası su yoludur ve serbestisinin korunması için başta ABD olmak üzere bütün dünya ülkeleri karşımızda dikilir. Sivil gemi trafiği Montrö‘nün kısıtlamaları dahilinde değildir. Askeri gemi trafiği söz konusu olunca Montrö anlaşması (AS: Sözleşmesi) buna engeldir. Bu anlaşma bütün taraf savaş gemilerini sınırlar ama yalnızca Türkiye’yi kısıtlamaz bu yönüyle bizim için bir köstek değil destektir.

ABD ve batılı donanmaların ülkemizi öbür bütün denizlere ek olarak Karadeniz’den de kuşatmasını sınırlar ve engeller. Benzer biçimde Rusların Karadeniz donanmalarını boğazlardan geçecek ölçüler kapsamında küçük tonajlı tutmaya zorlar ve bizi ek olarak Akdeniz’den kuşatmalarının önüne hayli zorluk getirir.

Montrö Sözleşmesi’nin bize yarattığı bir engel yoktur tam tersine bütün taraflara engel yaratır. Aklı başında milli menfaatleri önceleyen bir vatanseverin bu yönüyle Montrö Sözleşmesi’ne karşı olmasını anlamak mümkün değildir. Kaldı ki bize bir köstek olarak öne sürülen Montrö Sözleşmesi büyük oranda askeri gemi trafiği ile ilgilidir ve boğazlardan geçen askeri gemi trafiği toplamın çok azıdır. Yani askeri gemi trafiği öyle anlamlı bir hacimde değildir. Doğrusu askeri gemileri yapılacak kanala yönlendirmek de hayli zorlu bir iştir. Amaç boğazları ULUSAL bir su yolu durumuna sokmak ve deniz trafiğini dilediğimiz şekilde yönetmek durdurmak kimilerine engel koymak ise, oldukça zorlu bir iştir.

Tarihte Osmanlı döneminde bile Boğazlar pek çok düşman ülkeye açık olmuştur. Osmanlı’nın denizlerde can düşmanı olan Cenevizlilerin bile Kırım’da ticaret kolonileri olmuştur. Açıkçası Ceneviz ticaret gemileri İstanbul Boğazından sultanlara bakarak İstanbul silüetini izleyerek yüzyıllarca geçmiştir. Boğazları tam olarak kapatmak ya da belirli ülkelere yasaklamak ancak dünya savaşlarında olmuştur. Bu gün Boğazların ulusal su yolu statüsüne sokulması ancak büyük savaşların sonunda ve yine de geçici olarak olabilecek bir iştir. Çünkü sahildar (AS: kıyıdaş) ülkelerin hiçbiri kalıcı bir deniz blokajına razı olmaz.

2) Boğazlardan geçen gemi trafiği ise yıldan yıla azalmaktadır. Evet bu azalmaya karşılık olarak gemi tonajları artmaktadır. Boğazlardan geçen malın büyük bölümü petro-kimya ürünleridir. Bu ürünlerin boğazlardan emniyetle geçmesi için alınabilecek ek önlemler vardır. Ve bu ürünlerin boğazlardan gemiyle değil ama doğalgaz petrol boru hatlarıyla taşınması için yapılan devasa yatırımlar sürmektedir. Umuyor ve kestiriyorum ki önümüzdeki yıllarda bu boru hatları tam kapasitelerine ulaştığında boğazlardaki petro-kimya yükü taşımacılığı azalacaktır.  Boru hatları yatırımları akılcıdır ve gerçek çözüm de budur, sürüdülmelidir. Ayrıca boru hatlarından ücret alma olanağı yasal ve ahlaksal olarak vardır.

3) İstanbul sürekli olarak büyümektedir. Ve tarihinin en başından bu yana sürekli olarak su sıkıntısı yaşamış bir metropoldür. Halen hem dünya küresel olarak hem Türkiye hem özelde İstanbul bir susuzluk sorunu ile karşı karşıyadır. Her şey ideal biçimde yapılsa bile İstanbul’un ek MEGA su sağlanması projelerine gereksinimi zaten vardır. Kanal İstanbul için önerilen güzergah İstanbul’un tatlı su kaynaklarının bulunduğu alandır. Bu alanda İstanbul’a içme suyu temin etmek üzere tarih boyunca yapılmış pek çok baraj ve tesis vardır. Bunlara zaman içinde yine astronomik miktarda paralar harcanmıştır. Kanal İstanbul yapıldığında bu havzaların tuzlu su ile kirlenmesi beklenen ve uyarılan bir konudur. Ve bu su havzalarının seçeneği de yoktur. Korkarım bu su havzaları yok olduğunda bu kez de İstanbul’a içme suyu sağlanması için Karadeniz suyunu ters ozmoz yöntemiyle arıtacak daha başka mega projeler için kaynak arayışları ve kamuoyu kampanyaları başlatılacaktır.

4) Karadeniz’in ilk 70-80 m altında bulunan ve biyolojik yaşamı olanaksız kılan hidrojen sülfür dolu zehirli tabaka bu güne kadar hiçbir şekilde ortaya çıkmamış Karadeniz’de ani gaz çıkışları görülmemiş kitlesel zehirlenmeler yaşanmamıştır. Çünkü kimse bugüne dek Karadeniz’i bu denli kurcalamamıştır. Ancak dünyada kitlesel ölümlere neden olan böylesi göller vardır. Bunların kimileri CO2 bazıları Metan biriktiren volkanik göllerdir. Organik atıkların dipte anaerob (AS: oksijensiz) koşullarda dekompozisyonu (AS: parçalanma, yıkım) yoluyla oluşan hidrojen sülfür vb. zehirli gazları biriktiren ender göller de vardır. Hidrojen sülfür gazı, küresel iklim değişiklikleri nedeniyle ile jeolojik çağlarda kitlesel yok oluşları tetiklediği öne sürülen son derece zehirli bir gazdır.

Hazar denizi de benzer yapıya sahiptir. Böylesi göl ve denizlerin ortak özelliği termohalin dolaşımı(AS: sıcak – soğuk su akıntıları) olmayan kapalı havzalar olmasıdır. Bugüne dek böylesi bir durumun görülmemiş olması bundan sonra olmayacağının güvencesi değildir. Özellikle yüzey ve dip akıntılarının ayrışmasına neden olacak ikinci ve sığ bir su yolunun Karadeniz dibinde bulunan bu zehirli katmanın Marmara’ya akmasına neden olması beklenmektedir. Bu yalnızca çürük yumurta kokusu ile rahatsız edici bir durum yaratmanın ötesinde kitlesel zehirlenmelere de yol açması beklenen bir afet durumudur.

5) Bir amatör denizci olarak bugüne dek sayısız profesyonel denizcinin açıklamalarını okudum. Hepsi de ortada var olan geniş ve beleş Boğazı kullanmak varken dar bir kanalı kullanmanın akıl dışılığından söz ediyor. Hepsi de Boğazlarda sanıldığı ölçüde çok bekleme süresi olmadığını beklemelerin makul ve kabul edilir olduğunu belirtiyor. Hepsi de Samatya, Kumkapı açıklarında bekleyen gemileri Boğazlardan geçiş için değil yük, bakım, mürettabat değişimi, ikmal gibi öbür nedenlerden olduğunu söylüyor.

Hepsi de Bernoili ilkesi nedeniyle daralan bir kanalda su akıntılarının şiddetleneceğinden söz ederek büyük gemilerin bu kanalda yürütülmesinin zorluklarından bahsediyor. Hepsi de kanal derinliğinin az oluşundan söz ederek özellikle büyük gemilerin kendi motorlarının tahriki (AS: itkisi) ile gidemeyeceğini bunun Kanal duvarlarına zarar vereceğini, yine gemilerin bu Kanalda duraklamak için bile demir atamayacağını bu Kanalda gemi geçişlerinin büyük oranda römork (AS: çekici) hizmetlerine bağlı kalacağını söylüyor.

Profesyonel denizcilerin hepsi de Boğazlarda yaşanması olası kazaya kıyasla bu dar su yolunda oluşabilecek kazalarda çok daha ölümcül sonuçların beklenmesi gerektiğini belirtiyor. Hepsi de bu kanalda arızalanan sorun yaşayan gemilere römorklar (çekiciler) yardımıyla yön vermenin çekmenin darlık yüzünden çok zorlu ve sorunlu olacağını söylüyor.

Kimileri, Panama Kanalı gibi su terfi (AS: yükseltme) sistemi ve kapıların kullanımını öneriyor. O halde Panama Kanalı gibi bu kanal boyunca tipik Panama Kanalında olduğu gibi kanala paralel döşenmiş demiryolları üzerinde yer alan çekici lokomotifler de düşünülüyor mu? Kimse bundan söz etmedi. Doğrusu Kanal çevresinden güzel su manzarası için arsa toplayanların böylesi bir endüstriyel manzarayı kabul etmesi oldukça zor olacaktır.

6) Projeyi anlatanların en çok ortaya çıkardıkları öge ise kanal boyunca 2,5 milyonluk yeni bir kentin ortaya çıkarılacağıdır. Peki böylesi kalabalık ve sıkışık bir kenti baştan bile bile içinden tehlikeli maddeler de taşıması beklenen dar bir kanalın dibine kurmanın akılcı gerekçesi nedir?

Halen ülkemizde yaşanmakta olan stagflasyon(AS: durgunluk içinde enflasyon) döneminde elinde kalmış olan 2,5 milyon çoğu lüks konutlar nedeniyle batmakta olan ya da kurtarılmakta olan dost(!) müteahhitlerin (AS: yüklenicilerin) haberlerini okuyoruz. Peki elde patlamış ve ancak uluslar arası zenginlerin satın alabileceği bu konutlar dururken ek 2,5 milyon konutu kimler alacak? Unutmayın ki sosyal medya başta Katar için olamak üzere 250 bin TL (AS: Dolar?) üzerinde konut alanlara promosyon vatandaşlık reklamlarının görüntüleri ile kaynıyor. Elde kalan konutların satışı için Çince reklam spotları bile çekilmiş. Elde kalan konutlar sorunu bu derece trajiktir. Bu durumda dünyanın çeşitli milletlerinden 3-5 milyon zengine vatandaşlık vermek gerekecektir. Kabul etmek gerekir ki, ülkenin demografik yapısı daha şimdiden değişmiştir. (AS: alt üst edilmiştir!)

Ülke post modern bilim kurgu filmlerdeki Metropolis kenti gibidir. 

Özellikle İstanbul’da ve başka pek çok yerde içinde yapay göl kanal olan pek çok site vardır. Bizim bu projeden anladığımız, gerçekte yapılmak istenenin bu kez de içinde mega göl, kanal manzarası olan yüksek korumalı, lüks konutlardan oluşan bir siteler kenti yapılmasıdır. İşin gerçeğinin, belli ki deniz taşımacılığı ve denizcilikten çok bu Kanal çevresine yapılacak su manzaralı konutlar olduğu anlaşılıyor. Daha şimdiden varsayılan kanal çevresinde arsa toplayan Katarlılara ilişkin haberler görüyoruz. Yine meşhur(!) pek çok iş adamının bu bölgede arsa topladıklarının haberleri var. Üstelik eskiden halka açık olan tapu sorgulamalarının artık engellendiğinin de haberleri var. Peki bütün bunlardan ne anlamalıyız?

CANAL ISTANBUL içinde yapay kanal manzarası olan mega bir toplu konut projesidir.

Dikkat edin C/Kanal I/İstanbul Projesinin Türkçeye uygun olmayan Amerikan  tarzı tamlama (AS: Fransızca tamlama) yapısı bile projenin aslında bir Amerikan projesi olduğunu bize düşündürmektedir.

7) Türlü türlü mega projeler ile bütün Türkiye nüfusunun İstanbul’a tıkıştırılması da bence kuşku ile karşılanması gereken bir iştir. Doğu ve Güney Doğu’nun boşaltılmasına yarayan bu işin başka beklenmeyen sonuçları olabilir.

8) Devletin harcadığı her para aynı zamanda bir ekonomik büyüme anlamı taşır.  Ama her yatırımın geri dönüşü aynı değildir. Bu evinize yeni TV, cep telefonu almaktan çok farklı değildir. Devlet yalnızca ihaleler ile devasa çukurlar kazdırsa ve sonra da başka ihaleler ile bu çukurları doldursa yalnızca ihale alan firmalara aktardığı kaynakların bütün tedarikçiler çalışanlar eliyle ekonomiye dönmesi bile bir büyüme değeri taşır. Altyapı yatırımları da bu şekilde, proje devam edene ve bitene dek ekonomik büyüme değeri taşır. Ancak tek amacı ekonomiye taze para enjekte (AS: şırınga) etmek olan atıl projeler ya da altyapı projelerinin ihaleler sonlandıktan sonra bir üretim değeri yoktur. 

Böylesi projeler tek atımlık barut gibidir bitince üretim değeri taşımaz. Ve devletin bu yollar ekonomiye para enjekte etmesi (AS: akıtması) sürekli bir gereksinim olur. Kaldı ki devletin bu yolla atıl projelere mega ölçeklerde kaynak aktarması özel sektöre kredi alanı da bırakmamaktadır. Ekonomi karar vericilerinin Türk halkının tasarruf kapasitesini üretken yatırımlar için kullanmaya karar vermesi gerekir. Ülkenin gerçek, kalıcı ve sürdürülebilir istihdam sağlayan üretim tesislerine (AS: kuruluşlarına) gereksinimi vardır.

9) Dövize dayalı, hatta uçuş, geçiş, müşteri güvenceli, uluslararası tahkim güvencesi ile yapılan ihalelerin zararları çok büyüktür. Bugüne dek bu yolla yapılmış projelerden çok azı verilen güvencelerin üzerinde ciro yapmıştır. Ve pek çoğunun uzun yıllar Dolara bağlı olarak verilen güvenceler nedeniyle kamu maliyesinde kara delikler oluşturması beklenmektedir. Ve bu ihale biçimi, söylendiği gibi halkın cebinden para çıkmadan hizmet kazanmasına yaramamıştır.

Kuvvetle olası, ülkemizde dövizin kurların ve faizlerin hükumetçe denetim altında tutulmasının en büyük amacı da işte bu dövize bağlı olarak güvence verilen projelerin kurda beklenen büyük artışlar ile bütçeye dayanılamaz boyutlarda ek külfet getirmesi endişesidir. Türkiye kur – döviz – faiz üzerinde narh uygulamaları yapması nedeniyle artık eylemli olarak denetimli kur rejimine geçmiştir. Bu nedenle ortaya çıkan bütçe açıkları ve cari açık için gereken kaynakları serbest piyasa eliyle bulması olanaksız olmuştur. (AS: Libor + %7-8 gibi tefeci faizi ile borçlanıyor AKP!) Bundan sonra ancak devlet eliyle sendikasyon kredisi bulmak olanağı kalmıştır. Ayrıca ülkenin ekonomik koşulları nedeniyle kredi risk puanı oldukça yükselen ülkenin, uygun koşullarda kredi bulması da çok zora girmiştir.

10) Ülkemizde halkın ve devletin borçlanma olanaklarının tümü kullanılmıştır.

  • Satılabilir bütün kamu varlıkları satılmıştır. 

Yabancıların arzu ettikleri koşullarla pek çok imtiyaz şirketi kurulmuş ve bunlar da satılmıştır. 

  • Bugünlerde kitlesel ölçekte vatandaşlık satışları başlamıştır.

Borsacıların deyimiyle şimdiki para karşılığında, gelecekte elimizde olması  beklenen her şey satılmıştır. Özetle Türk halkı ve devleti bütün varlıklarıyla “Long Pozisyon” almıştır. Ve daha şimdiden bu konumdayken hem yerel hem küresel risklerle karşılaşmıştır. Borsalarda margin trade yapanların bir gecede iflas etmesine benzer biçimde bu konum çok tehlikelidir. Piyasa koşulları beklentilerin aleyhinde gelişirse, -ki bizde olan da tam olarak budur- elde olan varlıklar da tasfiye edilerek, değişen kur, faiz oranları nedeniyle devleşmiş borcun bir bölümü tasfiye edilir.

Bu nedenle bir gecede saçlarına ak düşmüş arkadaşlarım vardır. 

Biz işte sürekli ve giderek tırmanan artık logaritmik ölçeklerle ifade edilebilen grafikler ile gösterilebilecek borçlanma eğrileri ile tam da buradayız. Pazarlarda ürünlere narh, yani azami fiyat kısıtlaması uygulamasını yaşı küçük olanlar bilmez. Ama Türkiye böylesi günlerden, serbest piyasa ekonomisine dönüştü. Narh uygulandığında o mal piyasadan çekilir, karaborsası oluşur. Çünkü üretici ve tacir pahalıya alıp ucuza satmak istemez.

Faizler ise paranın fiyatıdır. Bir parayı kullanmak için ödediğiniz kira bedelidir.  Eğer devlet faizlere NARH uygularsa ne olur? Öbür ürünlerde olduğu gibi o ürün piyasadan çekilir ya da karaborsası oluşur. Ancak devletin ekonomik yaşamda bütün bankacılık sisteminin yakasına yapıştığını düşündüğümüzde, ortaya başka iki sonuç çıkacak : Kamu bankaları görev zararı üretecek ve bu zararı merkezi bütçeye devredecek, sonuçta ortaya çıkan borç ulusal bütçeden karşılanacak. Özel bankalar ise bankacılık etkinliklerini sınırlayacak, pazar payını küçültecek, belki de ülkeden çekilecek. Kısacası ülkemiz en azından bir yıldır PARANIN FİYATINA / FAİZE NARH uygulanan bir ülkedir. Bunun ülkemiz için hayırlı olmasını kimse beklemesin.

Ben kişisel olarak beni dinleyen bütün dostlarıma, akraba ve ahbaplarıma 1984 ve 2002 krizlerinden çok daha ağır bir kriz için hazırlanmalarını öneriyorum.

Sevgiler saygılar. 10 Ocak 2020

2018 YILI MİLLİ GELİR, Paranın Değeri ve Enflasyon üzerine

2018 YILI MİLLİ GELİR,
Paranın Değeri ve Enflasyon üzerine

Konuk yazar : Prof. Dr. D. Ali ERCAN
Nükleer Fizik Uzmanı, Savunma Sanayisi Eski Müsteşarı 

Değerli arkadaşlar,

Yıllardır ekonomik yaşamımızın ayrılmaz parçası olan “Enflasyon” ve “Paranın Değer Yitimi” üzerine facebook’ta paylaştığım kısa Bilgi notlarını bu kez genişlemesine ele almak istedim; yıl sonuna iki Ay kala (24 Ekim) yaptığımız bu Değerlendirme ve Çıkarımlar ne denli isabetli / tutarlı olacak, 2019 başında resmi genel durum tablolarında göreceğiz.

Ekonomik Metanın, yani yaşam için “gerekli” görülen bir “Şey” in Değeri, bu Şeye yönelik genel İstem ile düz orantılı artıyor. Bir şey ne denli az bulunuyorsa ve buna karşın kullanım alanı varsa ve onu elde etmek ne denli zor ise, o şey o denli Değerlidir; yani Değer “göreceli bir kavram” dır. Tüm Canlılarda olduğu gibi, İnsanlar için de öncelikle (Hava, Su ve Besin) yaşamsal önemde olan (en değerli) şeylerdir. O nedenle de Besini ve Suyu Para ödeyerek satın alıyoruz.

Eskiden Su herkese bol bol yettiği için değeri bilinmezdi, ama şimdilerde Dünya Nüfusu muazzam bir sayıya (7,7 milyar!) ulaştı, herkese yeterli temiz su kaynaklarına ulaşmak zorlaştı ve Su da Besin gibi tüm Gezegende çok kritik ve değerli bir meta oldu; mesela 1 m3 içme suyuna Türkiye’de yaklaşık 125 (yüz yirmi beş) $ ödüyoruz (20 L damacana suyu en az 13 TL.. 13 x 50 = 650 TL/ton.. 650 TL / 5,20 TL= 125 $ /1 m3 içme suyu!). Hava ise beleş ! Ama biliyoruz ki insan yemeksiz 30 gün, susuz 3 gün yaşayabilir ama Havasız 1-2 dakikadan çok yaşayamaz; yani bizler için en değerli yaşamsal meta aslında, “şimdilik” Para ödemediğimiz Havadır. (Ay’da veya Mars’ta kurulacak bir Kolonide elbette en pahalı şey HAVA olacaktır..)

Değer “göreceli” ve “değişken” bir soyut kavramdır dedik; işte bu nedenle de çok kez Fiyat ve Değer, sosyal-evrimsel gelişimini henüz tamamlayamamış insan toplumlarında maalesef tepetaklak olmuş kavramlardır. En değersiz şeylere büyük Paralar ödeyebiliyoruz.😕

Ekonomik yaşamda “temsili değişim aracı” olarak kullanılan Paranın 2600 yıl önce işaretlenmiş değerli Metal Parçası halinde Çin, Hindistan ve Anadolu’da (Lidya) kullanıldığını biliyoruz. Uzun süre standart metal “Altın” zamanla yerini kağıda bıraktı; Altına eşdeğerliği “Fiziksel anlamda Güçlü, ve Saygın bir otorite =Devlet” tarafından garanti edilen, Kağıt Paralara dönüştü.

“Somutlaştırılmış Değer” şeklindeki “Para” çağımızda artık “Güven” üzerine oturtulmuş bir “değişim aracı” ama aynı zamanda değiştirilebilen, satın alınabilen bir “meta” haline dönüşmüştür… Bugünkü Dünyada tüm Ülkelerin Gelirlerinin toplamı 80 trilyon Dolar kadardır (AS: yıllık!); ancak Dolanımdaki (Tedavüldeki) tüm milli Paraların Toplamı bunun dörtte biri kadar, yaklaşık 20 trilyon $ dır. Peki, bu kadar kağıt Paranın Altın karşılığı var mı?
Yanıt ” Hayır! ”

Dünya Devletleri Merkez Bankalarındaki toplam Altın Stoku 30 bin ton dolayındadır, yani topu topu 1,2 trilyon dolar değerinde “simgesel” miktarda Altın var. Dünya Paralarının yaklaşık %94’ü Altın karşılığı olmayan, yalnızca Devlet(ler)e olan “Güven” üzerine basılmış kağıt parçalarıdır! Bu nedenle, Ekonomik ve Askeri bakımdan Güçlü büyük Devletlerin Paraları da ister-istemez Küresel ekonominin “Değer” ayarını belirliyor.

Dünya Finans sistemini “patlatmadan” denetim altında tutan Dünya Bankası, IMF ve  FED (ABD Merkez Bankası) gibi kuruluşların başındaki patronlar (çoğu Jekyll Adası sakinleri) özellikle Dolar ve Euro’nun öbür Ulusal Paralar, Özellikle Japon Yen’i ve Çin Yuan’ı karşısında Küresel Güvenilirliğini gözetiyorlar. Şimdilik “4 büyük Para” (Dolar, €, Yen, Yuan) arasında bir Denge sağlanmış gibidir…

(Bu gidişle, 21. yüzyılın son çeyreğinde, Ulusal Paraların ortadan kalkacağını ve Dünya genelinde en çok 10 dolayında -bölgesel dijital Para- kullanılacağını söyleyebiliriz.)

Öbür Ulusal Paraların, bu Devlere ayak uydurabilmesi, ancak ve ancak çok güçlü, nitelikli, üretken Ekonomilerine, R&D ile (AS: Research & Development; Araştırma – Geliştirme, AR-GE) Teknolojik üretim boşlukları yakalayabilmelerine bağlıdır. Özetle, Bilim ve Teknolojide hızlı koşanların Paraları da o denli “Güçlü”, dolayısıyla o denli “Güvenilir” ve “Değerli” oluyor.
***

Ne yazık ki TL’nin arkasında böylesine özgün AR-GE’ye dayalı Sanayi ve Tarımsal Üretim yok denecek ölçüde zayıftır. Ülkenin mal varlıklarını “satarak” sağlanan Finansal Destek, Parayı bir yere dek ayakta tutuyor, sonra –tulumbada can suyu kalmayınca– düşüş başlıyor; bir yandan da hızla artan nüfusa oransal azalan kaynaklar nedeniyle darboğazlara giriliyor.

Enerji bakımından %75 oranında, tüm ekonomik yaşamı ortalama %30 oranında dış kaynaklara, dış alıma (ithalata) bağımlı olan Türkiye’nin 2018 Finans Krizi bu darboğaza bir örnektir.

İthalatta kullanılan ana Döviz olan ABD Doları yılbaşında 3,75 TL iken 4 ay sonra 1 Mayısta 4,00 TL oldu; bu yavaş yükseliş trendi (AS: eğilimi) ile seyretseydi yıl sonunda en çok 4,20 TL olması beklenirdi. Oysa Dolar Fiyatı 1 Ağustosta 5,00 TL ye, 1 ay içinde %25 artışla 1 Eylülde 6,25 TL’ye çıktı.. bu “anormal” durum karşısında Piyasa panikledi. Neyse ki, son bir Ayda 6,40′ lardan 5,60’a doğru bir iniş gözleniyor; olasılıkla yıl sonunda ırmak yatağına çekilecek ve çok büyük olasılıkla Dolar 5,00 – 5,50 TL aralığında kalacaktır. Grafik analizinden 2018 yılı $/TL ortalamasını (AS: ağırlıklı) 4,80 TL olarak hesaplıyorum.

2017 yılı ortalama Dolar fiyatı 3,65 TL dolayısıyla 3,107 trilyon TL olan GSYH 3,107/3,65 ≈ 0,85 trilyon $ (850 milyar $) karşılığı idi.

2018 yılı GSYH en iyimser %5 artışla, 3,26 trilyon TL olacaktır; (TÜİK artışı %15-20 gösterirse şaşırmam) ortalama Dolar fiyatı 4,80 TL olduğuna göre, Türkiye’nin 2018 GSYH’sı 680 milyar Dolardır; yani ulusal gelir bu varsayımla, geçen yıla göre, kabaca 170 milyar $ azalmış oluyor.

Bu durumda, 2018 yılı için 82 milyonluk Türkiye G20’den düşerse veya Uluslararası yayınlarda, kişi başına gelir ~8300 $ ile (74. sırada) gösterilirse şaşırmayalım.

Peki ya Enflasyon…..

Değerli arkadaşlar,

Enflasyon, piyasada arzın talebi (AS: sununun istemi) karşılama oranının (Paranın satın alım gücünün) düşüşü, yani “Pahalılık” denen durumdur. Pratikte çeşitli mal ve hizmetlerin değişik kullanım paketleri olarak “Sepet” değerlerinin bir önceki yıl fiyatlarıyla kıyaslanarak hesap edilen bir orandır. Enflasyon hesabındaki “Sepet” içeriklerinin ağırlıklı miktar ve değerlerinin belirlenme yöntemi hep tartışılır olmuştur.

2017’de toplam (Tarım, Sanayi ve Hizmet sektörleri) ulusal geliri 850 milyar $ olan Türkiye’nin yıllık dışalımı 240 milyar $ dolayındadır; bu nedenle, Dövizdeki fiyat değişimi tüm sektörlere yaklaşık %30 oranında yansıyacak demektir. Örneğin 2018’de Dolar değerinin 2017’ye kıyasla %32 artışı 2018 yılı (dövize bağlı enflasyonun) kabaca %10 dolayında olduğunu gösterir.. (ancak Ağustos, Eylül, Ekim ayları için enflasyon -aylık ölçekte- bunun 2 katını geçmiştir.)

Sonuçta şunu söyleyebiliriz; “Enerji” gibi doğrudan yurtdışından alınan malzeme ve mamul mallar dışındaki tüm yurt içi mal ve hizmet ürünlerinde %10’luk bir fiyat artışı, Dolar paritesine ilişkindir; bunun üzerindeki bölüm Dövizle ilgili olamaz. (kaynak yetersizliği ve öbür nedenlerle nüfus artışını karşılamayan üretim zayıflığı veya başkaca nedenler..)

Bu durumda 2019 yılbaşında tüm maaşlı-ücretli kesime TL’nin hiç değilse 2018 yılındaki değer yitiği ölçüsünde %32 zam yapılması gerekiyor.

Daha geriye gider, 2008 yılıyla kıyaslarsak, TL son 10 yıl içinde %77 değer yitirmiştir; yani paranın satın alım gücü 100 birimden 23 birime düşmüştür. Ücretlere yapılan yıllık zamlara karşın ücret ve maaşlar halen 2008 satın alım gücünün %40 altındadır.

2018’de kişi başına yitiğimiz 2200 $ oldu. Daha kötü sıkıntılarla karşılaşmamak ve 2019’da ülkemizin her alanda daha iyi bir düzeye gelmesi umuduyla.

Sevgilerimle. æ

Otomatik alternatif metin yok.
https://www.facebook.com/ali.ercan.77312/posts/10157162633883866, 26.12.18
===========================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamızın sitemize yolladığı kapsamlı irdelemesini paylaştık. Teknik terimler için yer yer ayraç içinde açıklamalar yapmak gerekti.. Epey de dilini güncelleştirmek.. (anlama dokunmadan..)

Sn Ercan’a teşekkür ederiz.

Bize göre 4 temel gereksinimimiz var :

1. Nüfus artışını durdurmak ve azaltmaya geçip niteliğini artırmak
2. Üretim yapıp dışsatımı büyütüp dışalımı azaltmak, dış ticaret açığı ve cari açığı düşürmek
3. Yaşamın her alanında çoook tasarruflu olup israfı yok etmek
4. İyi yönetilmek (Demokratik, bilimsel, hukuka saygılı)

Herkese mutlu yıllar…

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Dolar kaç lira olmalı?

Dolar kaç lira olmalı?

EGE CANSEN
SÖZCÜ, 25 Ekim 2018

Dünyanın hemen her yerinde geçen ve hemen her ülkenin döviz rezervlerinde en çok bulunan “para birimi”(currency) ABD Doları’dır. Para birimlerinin fiyatlandırılmasında dolar adeta bir “mihenk taşıdır”. Öbür ülkelerin para birimlerinin “fiyatı” dolarla söylenir. Fiyatta bir değişiklik olunca, dolara karşı değerlendi veya dolara karşı değer kaybetti denir. Bu tarz değerleme, sadece TL gibi yumuşak (soft currency) para birimleri için değil, kendisi bizatihi döviz (hard currency) olan Euro veya Japon Yeni için de geçerlidir.  Doların, Türk Lirası cinsinden fiyatı, Türk ekonomisinin gidişatını belirleyen en önemli faktördür.  “Dolar ucuzladı”  veya “TL değer kaybetti” spotları ekonomi haberleri içinde mutlaka yer alır. Acaba dolar ucuzdu da pahalandı mı, yoksa pahalıydı da ucuzladı mı sorusuna “denge kuru” denilen “sanal” bir dolar fiyatına göre karar verilir.

DÖVİZ FİYATLARI NASIL OLUŞUR?

Ekonomi bilimi “Arz-Talep kanunu” üzerine inşa edilmiştir. Bu kanun insanlara şunu söyler: Bırakın, fiyatlar piyasada serbestçe oluşsun. Böylece hiçbir malın sıkıntısı çekilmez. Ucuz veya pahalı ama çarşıda her şey bulunur. Çünkü “piyasa fiyatı” denen fiyat, tüm mal ve hizmetlerin arzını, talebine eşitler. Döviz de son tahlilde bir maldır. Döviz kazandıran faaliyet (ihracat, turizm vs.) ülkenin döviz arzını sağlar. Döviz harcayan faaliyet (ithalat vs.) de döviz talebini oluşturur. Teorik olarak, eğer döviz fiyatlarına müdahale edilmezse, ülkede hiçbir zaman döviz sıkıntısı olmaz.

“DENGE KURU”, DENGE KURU DEĞİLDİR

Döviz fiyatları da ülkelerin enflasyon (TÜFE) farklarına göre iner veya çıkar. Bu suretle “dövizin arz-talep dengesi” hiçbir zaman bozulmaz.

Ancak kazın ayağı öyle değildir. Galat olarak bizde “denge kuru” tabir edilen doların fiyatı, Merkez Bankası’nın hesapladığı (enflasyon farklarına göre düzeltilmiş 2003 yılı tabanlı) “Reel Efektif Döviz Kuru” endeksinin 100 noktasındaki değerdir. Endeks, 100’ün üstünde ise TL değerlendi, 100’ün altındaysa TL değersizleşti denmektedir. Ne var ki; bu denge kuru “piyasa fiyatı” değildir. Dolayısıyla ülkenin döviz dengesini sağlamaz. Kaldı ki döviz fiyatları, mal ve hizmet ihracat ve ithalatından ziyade, “sermaye/para hareketlerinden” etkilenir. Bir ülkeye yabancı para (sıcak veya soğuk) girdikçe o ülkenin parası değerlenir ve ithalat artar. Bu yüzden cari açık oluşur. Cari açığı kapamak için dış borç alınır. Alınan borç dövizler, döviz arzını artırır ve kuru baskılar. Bu yüzden fiyat mekanizması işini yapamaz. Döviz arzı, talebini karşılayamaz; cari açık büyür. Durumu açıklamak için  “tüketim malı ithalatı arttı deneceğine, tasarruf açığı var; hızlı kalkınmak için dış borç almaya mecburuz” yalanı söylenir. Ucuz ithal malına bayılan halk ve muhakeme yeteneği kısıtlı iktisatçılar bu yalana abone olur.

DENGELEYEN DENGE KURU

“Denge kuru” nedir sorusunun cevabı yalındır. Türkiye’nin normal büyüme hızı olan %5’in sağlandığı bir yılda, cari açık sıfırsa, o yılın ortalama döviz fiyatı “denge kuru”dur. Dengesiz 2003 yılının döviz fiyatlarını esas alan “Reel Efektif Döviz Kuru” endeksi, kendine yalan söylemektir.

Son söz: Aritmetik hata olmaması, hesabı doğru yapmaz.