2018 YILI MİLLİ GELİR, Paranın Değeri ve Enflasyon üzerine

2018 YILI MİLLİ GELİR,
Paranın Değeri ve Enflasyon üzerine

Konuk yazar : Prof. Dr. D. Ali ERCAN
Nükleer Fizik Uzmanı, Savunma Sanayisi Eski Müsteşarı 

Değerli arkadaşlar,

Yıllardır ekonomik yaşamımızın ayrılmaz parçası olan “Enflasyon” ve “Paranın Değer Yitimi” üzerine facebook’ta paylaştığım kısa Bilgi notlarını bu kez genişlemesine ele almak istedim; yıl sonuna iki Ay kala (24 Ekim) yaptığımız bu Değerlendirme ve Çıkarımlar ne denli isabetli / tutarlı olacak, 2019 başında resmi genel durum tablolarında göreceğiz.

Ekonomik Metanın, yani yaşam için “gerekli” görülen bir “Şey” in Değeri, bu Şeye yönelik genel İstem ile düz orantılı artıyor. Bir şey ne denli az bulunuyorsa ve buna karşın kullanım alanı varsa ve onu elde etmek ne denli zor ise, o şey o denli Değerlidir; yani Değer “göreceli bir kavram” dır. Tüm Canlılarda olduğu gibi, İnsanlar için de öncelikle (Hava, Su ve Besin) yaşamsal önemde olan (en değerli) şeylerdir. O nedenle de Besini ve Suyu Para ödeyerek satın alıyoruz.

Eskiden Su herkese bol bol yettiği için değeri bilinmezdi, ama şimdilerde Dünya Nüfusu muazzam bir sayıya (7,7 milyar!) ulaştı, herkese yeterli temiz su kaynaklarına ulaşmak zorlaştı ve Su da Besin gibi tüm Gezegende çok kritik ve değerli bir meta oldu; mesela 1 m3 içme suyuna Türkiye’de yaklaşık 125 (yüz yirmi beş) $ ödüyoruz (20 L damacana suyu en az 13 TL.. 13 x 50 = 650 TL/ton.. 650 TL / 5,20 TL= 125 $ /1 m3 içme suyu!). Hava ise beleş ! Ama biliyoruz ki insan yemeksiz 30 gün, susuz 3 gün yaşayabilir ama Havasız 1-2 dakikadan çok yaşayamaz; yani bizler için en değerli yaşamsal meta aslında, “şimdilik” Para ödemediğimiz Havadır. (Ay’da veya Mars’ta kurulacak bir Kolonide elbette en pahalı şey HAVA olacaktır..)

Değer “göreceli” ve “değişken” bir soyut kavramdır dedik; işte bu nedenle de çok kez Fiyat ve Değer, sosyal-evrimsel gelişimini henüz tamamlayamamış insan toplumlarında maalesef tepetaklak olmuş kavramlardır. En değersiz şeylere büyük Paralar ödeyebiliyoruz.😕

Ekonomik yaşamda “temsili değişim aracı” olarak kullanılan Paranın 2600 yıl önce işaretlenmiş değerli Metal Parçası halinde Çin, Hindistan ve Anadolu’da (Lidya) kullanıldığını biliyoruz. Uzun süre standart metal “Altın” zamanla yerini kağıda bıraktı; Altına eşdeğerliği “Fiziksel anlamda Güçlü, ve Saygın bir otorite =Devlet” tarafından garanti edilen, Kağıt Paralara dönüştü.

“Somutlaştırılmış Değer” şeklindeki “Para” çağımızda artık “Güven” üzerine oturtulmuş bir “değişim aracı” ama aynı zamanda değiştirilebilen, satın alınabilen bir “meta” haline dönüşmüştür… Bugünkü Dünyada tüm Ülkelerin Gelirlerinin toplamı 80 trilyon Dolar kadardır (AS: yıllık!); ancak Dolanımdaki (Tedavüldeki) tüm milli Paraların Toplamı bunun dörtte biri kadar, yaklaşık 20 trilyon $ dır. Peki, bu kadar kağıt Paranın Altın karşılığı var mı?
Yanıt ” Hayır! ”

Dünya Devletleri Merkez Bankalarındaki toplam Altın Stoku 30 bin ton dolayındadır, yani topu topu 1,2 trilyon dolar değerinde “simgesel” miktarda Altın var. Dünya Paralarının yaklaşık %94’ü Altın karşılığı olmayan, yalnızca Devlet(ler)e olan “Güven” üzerine basılmış kağıt parçalarıdır! Bu nedenle, Ekonomik ve Askeri bakımdan Güçlü büyük Devletlerin Paraları da ister-istemez Küresel ekonominin “Değer” ayarını belirliyor.

Dünya Finans sistemini “patlatmadan” denetim altında tutan Dünya Bankası, IMF ve  FED (ABD Merkez Bankası) gibi kuruluşların başındaki patronlar (çoğu Jekyll Adası sakinleri) özellikle Dolar ve Euro’nun öbür Ulusal Paralar, Özellikle Japon Yen’i ve Çin Yuan’ı karşısında Küresel Güvenilirliğini gözetiyorlar. Şimdilik “4 büyük Para” (Dolar, €, Yen, Yuan) arasında bir Denge sağlanmış gibidir…

(Bu gidişle, 21. yüzyılın son çeyreğinde, Ulusal Paraların ortadan kalkacağını ve Dünya genelinde en çok 10 dolayında -bölgesel dijital Para- kullanılacağını söyleyebiliriz.)

Öbür Ulusal Paraların, bu Devlere ayak uydurabilmesi, ancak ve ancak çok güçlü, nitelikli, üretken Ekonomilerine, R&D ile (AS: Research & Development; Araştırma – Geliştirme, AR-GE) Teknolojik üretim boşlukları yakalayabilmelerine bağlıdır. Özetle, Bilim ve Teknolojide hızlı koşanların Paraları da o denli “Güçlü”, dolayısıyla o denli “Güvenilir” ve “Değerli” oluyor.
***

Ne yazık ki TL’nin arkasında böylesine özgün AR-GE’ye dayalı Sanayi ve Tarımsal Üretim yok denecek ölçüde zayıftır. Ülkenin mal varlıklarını “satarak” sağlanan Finansal Destek, Parayı bir yere dek ayakta tutuyor, sonra –tulumbada can suyu kalmayınca– düşüş başlıyor; bir yandan da hızla artan nüfusa oransal azalan kaynaklar nedeniyle darboğazlara giriliyor.

Enerji bakımından %75 oranında, tüm ekonomik yaşamı ortalama %30 oranında dış kaynaklara, dış alıma (ithalata) bağımlı olan Türkiye’nin 2018 Finans Krizi bu darboğaza bir örnektir.

İthalatta kullanılan ana Döviz olan ABD Doları yılbaşında 3,75 TL iken 4 ay sonra 1 Mayısta 4,00 TL oldu; bu yavaş yükseliş trendi (AS: eğilimi) ile seyretseydi yıl sonunda en çok 4,20 TL olması beklenirdi. Oysa Dolar Fiyatı 1 Ağustosta 5,00 TL ye, 1 ay içinde %25 artışla 1 Eylülde 6,25 TL’ye çıktı.. bu “anormal” durum karşısında Piyasa panikledi. Neyse ki, son bir Ayda 6,40′ lardan 5,60’a doğru bir iniş gözleniyor; olasılıkla yıl sonunda ırmak yatağına çekilecek ve çok büyük olasılıkla Dolar 5,00 – 5,50 TL aralığında kalacaktır. Grafik analizinden 2018 yılı $/TL ortalamasını (AS: ağırlıklı) 4,80 TL olarak hesaplıyorum.

2017 yılı ortalama Dolar fiyatı 3,65 TL dolayısıyla 3,107 trilyon TL olan GSYH 3,107/3,65 ≈ 0,85 trilyon $ (850 milyar $) karşılığı idi.

2018 yılı GSYH en iyimser %5 artışla, 3,26 trilyon TL olacaktır; (TÜİK artışı %15-20 gösterirse şaşırmam) ortalama Dolar fiyatı 4,80 TL olduğuna göre, Türkiye’nin 2018 GSYH’sı 680 milyar Dolardır; yani ulusal gelir bu varsayımla, geçen yıla göre, kabaca 170 milyar $ azalmış oluyor.

Bu durumda, 2018 yılı için 82 milyonluk Türkiye G20’den düşerse veya Uluslararası yayınlarda, kişi başına gelir ~8300 $ ile (74. sırada) gösterilirse şaşırmayalım.

Peki ya Enflasyon…..

Değerli arkadaşlar,

Enflasyon, piyasada arzın talebi (AS: sununun istemi) karşılama oranının (Paranın satın alım gücünün) düşüşü, yani “Pahalılık” denen durumdur. Pratikte çeşitli mal ve hizmetlerin değişik kullanım paketleri olarak “Sepet” değerlerinin bir önceki yıl fiyatlarıyla kıyaslanarak hesap edilen bir orandır. Enflasyon hesabındaki “Sepet” içeriklerinin ağırlıklı miktar ve değerlerinin belirlenme yöntemi hep tartışılır olmuştur.

2017’de toplam (Tarım, Sanayi ve Hizmet sektörleri) ulusal geliri 850 milyar $ olan Türkiye’nin yıllık dışalımı 240 milyar $ dolayındadır; bu nedenle, Dövizdeki fiyat değişimi tüm sektörlere yaklaşık %30 oranında yansıyacak demektir. Örneğin 2018’de Dolar değerinin 2017’ye kıyasla %32 artışı 2018 yılı (dövize bağlı enflasyonun) kabaca %10 dolayında olduğunu gösterir.. (ancak Ağustos, Eylül, Ekim ayları için enflasyon -aylık ölçekte- bunun 2 katını geçmiştir.)

Sonuçta şunu söyleyebiliriz; “Enerji” gibi doğrudan yurtdışından alınan malzeme ve mamul mallar dışındaki tüm yurt içi mal ve hizmet ürünlerinde %10’luk bir fiyat artışı, Dolar paritesine ilişkindir; bunun üzerindeki bölüm Dövizle ilgili olamaz. (kaynak yetersizliği ve öbür nedenlerle nüfus artışını karşılamayan üretim zayıflığı veya başkaca nedenler..)

Bu durumda 2019 yılbaşında tüm maaşlı-ücretli kesime TL’nin hiç değilse 2018 yılındaki değer yitiği ölçüsünde %32 zam yapılması gerekiyor.

Daha geriye gider, 2008 yılıyla kıyaslarsak, TL son 10 yıl içinde %77 değer yitirmiştir; yani paranın satın alım gücü 100 birimden 23 birime düşmüştür. Ücretlere yapılan yıllık zamlara karşın ücret ve maaşlar halen 2008 satın alım gücünün %40 altındadır.

2018’de kişi başına yitiğimiz 2200 $ oldu. Daha kötü sıkıntılarla karşılaşmamak ve 2019’da ülkemizin her alanda daha iyi bir düzeye gelmesi umuduyla.

Sevgilerimle. æ

Otomatik alternatif metin yok.
https://www.facebook.com/ali.ercan.77312/posts/10157162633883866, 26.12.18
===========================
Dostlar,

Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan hocamızın sitemize yolladığı kapsamlı irdelemesini paylaştık. Teknik terimler için yer yer ayraç içinde açıklamalar yapmak gerekti.. Epey de dilini güncelleştirmek.. (anlama dokunmadan..)

Sn Ercan’a teşekkür ederiz.

Bize göre 4 temel gereksinimimiz var :

1. Nüfus artışını durdurmak ve azaltmaya geçip niteliğini artırmak
2. Üretim yapıp dışsatımı büyütüp dışalımı azaltmak, dış ticaret açığı ve cari açığı düşürmek
3. Yaşamın her alanında çoook tasarruflu olup israfı yok etmek
4. İyi yönetilmek (Demokratik, bilimsel, hukuka saygılı)

Herkese mutlu yıllar…

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Dolar kaç lira olmalı?

Dolar kaç lira olmalı?

EGE CANSEN
SÖZCÜ, 25 Ekim 2018

Dünyanın hemen her yerinde geçen ve hemen her ülkenin döviz rezervlerinde en çok bulunan “para birimi”(currency) ABD Doları’dır. Para birimlerinin fiyatlandırılmasında dolar adeta bir “mihenk taşıdır”. Öbür ülkelerin para birimlerinin “fiyatı” dolarla söylenir. Fiyatta bir değişiklik olunca, dolara karşı değerlendi veya dolara karşı değer kaybetti denir. Bu tarz değerleme, sadece TL gibi yumuşak (soft currency) para birimleri için değil, kendisi bizatihi döviz (hard currency) olan Euro veya Japon Yeni için de geçerlidir.  Doların, Türk Lirası cinsinden fiyatı, Türk ekonomisinin gidişatını belirleyen en önemli faktördür.  “Dolar ucuzladı”  veya “TL değer kaybetti” spotları ekonomi haberleri içinde mutlaka yer alır. Acaba dolar ucuzdu da pahalandı mı, yoksa pahalıydı da ucuzladı mı sorusuna “denge kuru” denilen “sanal” bir dolar fiyatına göre karar verilir.

DÖVİZ FİYATLARI NASIL OLUŞUR?

Ekonomi bilimi “Arz-Talep kanunu” üzerine inşa edilmiştir. Bu kanun insanlara şunu söyler: Bırakın, fiyatlar piyasada serbestçe oluşsun. Böylece hiçbir malın sıkıntısı çekilmez. Ucuz veya pahalı ama çarşıda her şey bulunur. Çünkü “piyasa fiyatı” denen fiyat, tüm mal ve hizmetlerin arzını, talebine eşitler. Döviz de son tahlilde bir maldır. Döviz kazandıran faaliyet (ihracat, turizm vs.) ülkenin döviz arzını sağlar. Döviz harcayan faaliyet (ithalat vs.) de döviz talebini oluşturur. Teorik olarak, eğer döviz fiyatlarına müdahale edilmezse, ülkede hiçbir zaman döviz sıkıntısı olmaz.

“DENGE KURU”, DENGE KURU DEĞİLDİR

Döviz fiyatları da ülkelerin enflasyon (TÜFE) farklarına göre iner veya çıkar. Bu suretle “dövizin arz-talep dengesi” hiçbir zaman bozulmaz.

Ancak kazın ayağı öyle değildir. Galat olarak bizde “denge kuru” tabir edilen doların fiyatı, Merkez Bankası’nın hesapladığı (enflasyon farklarına göre düzeltilmiş 2003 yılı tabanlı) “Reel Efektif Döviz Kuru” endeksinin 100 noktasındaki değerdir. Endeks, 100’ün üstünde ise TL değerlendi, 100’ün altındaysa TL değersizleşti denmektedir. Ne var ki; bu denge kuru “piyasa fiyatı” değildir. Dolayısıyla ülkenin döviz dengesini sağlamaz. Kaldı ki döviz fiyatları, mal ve hizmet ihracat ve ithalatından ziyade, “sermaye/para hareketlerinden” etkilenir. Bir ülkeye yabancı para (sıcak veya soğuk) girdikçe o ülkenin parası değerlenir ve ithalat artar. Bu yüzden cari açık oluşur. Cari açığı kapamak için dış borç alınır. Alınan borç dövizler, döviz arzını artırır ve kuru baskılar. Bu yüzden fiyat mekanizması işini yapamaz. Döviz arzı, talebini karşılayamaz; cari açık büyür. Durumu açıklamak için  “tüketim malı ithalatı arttı deneceğine, tasarruf açığı var; hızlı kalkınmak için dış borç almaya mecburuz” yalanı söylenir. Ucuz ithal malına bayılan halk ve muhakeme yeteneği kısıtlı iktisatçılar bu yalana abone olur.

DENGELEYEN DENGE KURU

“Denge kuru” nedir sorusunun cevabı yalındır. Türkiye’nin normal büyüme hızı olan %5’in sağlandığı bir yılda, cari açık sıfırsa, o yılın ortalama döviz fiyatı “denge kuru”dur. Dengesiz 2003 yılının döviz fiyatlarını esas alan “Reel Efektif Döviz Kuru” endeksi, kendine yalan söylemektir.

Son söz: Aritmetik hata olmaması, hesabı doğru yapmaz.

Gecikmek maliyeti artırıyor

Gecikmek maliyeti artırıyor

Ege CANSEN
SÖZCÜ
, 29.07.2018

(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır..) 

Bu yazıya başladığımda “Rahip Krizi” patlamamıştı. Şimdi işler daha da karıştı. Ekonominin çarklarını dış borçla çevirmeyi“ doğru ve vazgeçilemez” bir iktisat politikası kabul eden bir ülke, dövize sıkışınca IMF’ye gitmezse yanlış yapar. Londra bankerlerinin ayağına gidip borç istemek kimsenin onuruna dokunmuyor. Ama Washington’a gidip “Böyle günler için sermaye koyup üye olduğumuz” IMF’ye başvurmak, ne gariptir, ağrımıza gidiyor. Bu gayri iktisadi tutum, Türk milletine çok pahalıya patlıyor. (AS: Bizim de ciddi çekincemiz var burda)

Devlet bugün “dövizli tahvil” ihraç edecek olsa, dolara en az %7 faiz verecektir.  Özel sektör bunun 2 puan üstünü göze almalıdır. Zaten filli durum budur. IMF ile bir düzenleme yapmadığımız her gün bu maliyet daha da artmaktadır.

  • Türk mali sistemi yaralıdır. Kan kaybetmektedir. Çakallar kan kokusu almıştır.

2009 krizinden sonra bırakın Yunan tahvillerinin düştüğü feci durumu, gayet sağlam sanayi ve turizm altyapıları olan İtalya ve İspanya’nın devlet tahvilleri bile yerlerde sürünmüştü.

AKP OSMANLI İSE SONU DA OSMANLI GİBİ OLUR

Bu başlık çok hatalı bir algıya sebep olabilir. Sanki “Neo-Osmanlı” AKP’nin sonunun Osmanlı gibi olması, sadece AKP’lileri ilgilendiriyormuş gibi anlayanlar çıkabilir. Hangi siyasi partiye oy vermiş olursak olalım, Allah korusun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Osmanlı Devleti’nin Ekim 1875’de mali iflasını ilan ettiği “Ramazan Kararnamesi” benzeri bir KHK yayınlayacak noktaya gelmesi hepimizi çok üzer. Pek tabii bu ihtimal şimdilik yoktur. İnşallah da böyle bir şey olmayacaktır.

TÜRKİYE EKONOMİSİNİ YÖNETMEK ZORDUR

Türkiye gibi “gelişmekte olan” ekonomileri gemiye benzetirsek, bunları kayalara çarpmadan, kuma oturtmadan, akıntıya kapılmadan hedefe doğru yürütmek, gelişmiş ekonomileri yönetmekten daha zordur. Çünkü gelişmiş ekonomiler, küçük de olsalar, zaman zaman krize de düşseler “dış-borç-kolik” değildir.

  • Bizim gibi ülkelerin kaderine ise, para kaynaklarını elinde tutan zengin devletler hâkimdir.

Su (yani döviz) yollarlarsa bizim değirmenin çarkları döner. Suyu (dövizi) kısar veya keserlerse bizim çarklar dönmez olur. Para gelirken aslanlar gibi kükreyen iktidardaki siyasilerimiz, para akışı kesilince içe karşı kükremeye devam etseler de “suyun başını tutanlar” karşısında süt dökmüş kediye döner.

TÜRK EKONOMİSİ DIŞ BORÇ ALMADAN DA BÜYÜYEBİLİR Mİ?

AKP (Cumhurbaşkanı Erdoğan diye okuyun) yandaşı veya karşıtı iktisat profesörü, doçenti, doktoru veya uzmanı 1000 kişi ile yüz yüze görüşme yapılsın. Kendilerine ekonomimiz “Cari açık vermeden, yani net dış borç almadan, arzuladığı hızda büyüyebilir mi?” diye tek bir soru sorulsun. İddia ediyorum %99’u “Mümkün değildir” diyecektir.

İşte içinden bir türlü çıkamadığımız “faiz-devalüasyon-enflasyon” sarmalının kök sebebi bu “öğrenilmiş çaresizliğimiz” dir. Gerçekte bunun tam tersi doğrudur. Yani

  • Türkiye “cari fazla vererek” Çin kadar hızlı büyür.

Lakin Türkiye bugün “dış-borç-kolik”tir. Profesörler haklıdır(?). Döviz ve TL faizleri artmalıdır ki “taze döviz” gelsin. Dış-borç-kolik, döviz krizine girince, kendisine alkol (yeni dış borç) verilince hemen rahatlar. Ama borç-koliklikten kurtulamaz.

Son söz: Doları seven, Trump’a katlanır
========================================
Dostlar,

AKP = ERDOĞAN TÜRKİYE’yi MORATORYUMA MI SÜRÜKLÜYOR?

Sorunlar ciddi ve ağırdır ve de artık kapıya vurmaktadır.
Taze – sıcak döviz girdisi olmaksızın çarkları çevirmek neredeyse olanaksız aşamaya gelmiştir.  Önümüz kıştır ve ciddi doğal gaz dışalımı yapılacaktır.
Hükümetin (bu söz doğru mu?) / TEK ADAMIN ne yaptığını bilmiyoruz.
Erdoğan ezberini bozmuyor ve hala, tüm dünyada geçerli temel iktisat kuramının tersini savunuyor :

  • Faiz enflasyonun nedenidir.. buyuruyor.

Oysa İktisat 1’de bunun tersi öğretilir. Faiz bir bağımlı değişkendir, enflasyon nedeniyle yükselir. Durum böyle net iken Erdoğan’ın dünyada alay konusu edilen “ezberi” nasıl açıklanabilir? Örneğin tek başına bu olgu / inat bile, Erdoğan’ın, “ben ekonomistim” dese de, İktisat eğitiminin olmadığına güçlü bir karine oluşturmaz mı?

Dahası : Erdoğan’ın çok övündüğü –ama gerçeği yansıtmayan– MB rezervleri 100 milyar Dolara yakın eridi… Erdoğan, faizle ilgili Dünyaya kafa tutan aykırı ve bilim dışı savını seslendirdikçe döviz yükseliyor.. Ülke zenginleri yurt dışına kaçıyor ve servetini de götürüyor.. Çarşı – pazarda özellikle gıda enflasyonu yakıp – kavuruyor. Tüketicide “takat” kalmadığından, iç piyasada  tüm satışlar bıçak sırtında. Şirketler akla – hayale gelmeyen satış promosyon yöntemleri deniyor.. Olmuyor, olmuyor..

Yeterli gıda üretimi yokken, dışalım da yapılamazsa
AÇLIKLA mı yüzleşeceğiz??

ÜFE % 25’lerde ve TÜFE’ye dalga dalga yansıyor.. Bu da enflasyonu yükseltecek ve yıl sonunda devalüasyon %30’ların üstünde, enflasyon ise sanırız %20’nin altında olanaksız. Kaçınılmaz olarak faiz de yükselecek; Erdoğan istese de istemese de.. Hani İstanbul’da AKM’yi yıkarken tam karşısında cami inşaatını yükseltirken “çatlasanız da patlasanız da yıktık – yıkıyoruz..
meydan okuması gibi! Erdoğan, kısık sesle, “döviz düşecek, bana inanın” diyebiliyor çaresizce. Küresel piyasalar ve akıl ve bilim dışı  ekonomi yönetimi, 16 yıllık hovardalıktan sonra, şimdilerde AKP = Erdoğan‘ı -gerçekte Türkiye’yi- çok fena kıstırmıştır.

Akaryakıtta ÖTV indirimi üzerinden zam yapmama sürdürülüyor son zam dışında. Bütçe açığı 66 milyar TL öngörülmüş, 697 + 66 milyar TL = 763 milyar TL’ye bağlanmıştı ancak salt Haziran’da 25 milyar TL açık verildi ve yılın ilk yarısı 46 milyar TL açıkla kapandı. Kalan 6 ay, öngörülen 20 milyar açıkla idare edilebilecek midir? Haydi iç açığı, birkaç puan daha enflasyonu artırmayı = gariban halkı daha da yoksullaştırmayı göze alarak bu arada zengini daha da zengin edip iyice din dışına çıkarak, bağımsız (!) Merkez Bankasına baskı yapıp, karşılıksız para basarak finanse ettiniz diyelim..

Cari açık 55 milyar Doları aşkın.. Bu yıl ödenecek 187 milyar $ dış borç + cari açık.. şimdiden 242 milyar $! Bu parayı nereden, kimlerden, % kaç faizle, hangi ek ve kritik politik ödünlerle bulacaksınız?

Müslümanlığı kimseciklere bırakmayan AKP iktidarı, ülkede yoksulluğu gideremiyor, gelir dağılımındaki olağanüstü adaletsizliği azaltamıyor, tersine büyütüyor.. Oysa İslami doktrin bu 2 edimi temel kabul ediyor. AKP iktidarı İslami referanslarıyla açıktan ters düşüyor. Bu sorun fitre – zekat ile, Ramazanda yardım kolileriyle.. kendini ve kitleleri kandırarak kalıcı olarak çözülebilir mi?

3 Kasım 2002 seçimleri öncesi halka vaad edilen ve meyvesi toplanan 3Y sözü neydi?

1. Yoksullukla savaş
2. Yolsuzlukla savaş
3. Yasaklarla savaş..

Çok hazindir, ama bu 3’lü, adeta AKP’nin idam sehpasına dönüşmüştür
****

Erdoğan dış gezilerini sürdürüyor ancak somut ürün yok ortada. ABD bastırıyor bir yandan.

BRICS gerçeğine – fırsatına yıllar önce epey değinmiştik, hatta Türkiye de bu oluşuma katılsın ve “BRICS-T” olsun diye espri katmaya çalışmıştık. Yıllar önce yapılsa idi, bu dev ülkeler kendi aralarında kendi paralarıyla ticaret yapacakları için (Kliring), Dolar ve Avro’yu büyük ölçüde dışlamış, bu 2 emperyalist silaha bağımlılıklarını epey azaltmış olacaklardı. Çoook geç değil mi AKP = Erdoğan?
*****
Şimdi ne yapmalı??

Ekonomik ve Sosyal Konsey’i toplayınız..
Kapalı kapılar ardında dar kadro ile çözüm üretilemiyor, Zaten Erdoğan’ın baskın kişiliği,
aykırı görüşlere sanırız hiç fırsat bırakmıyor. Konseyde saydamlıkla – yüreklilikle tartışınız.. Üniversitelerden yardım alınız. TBMM’de genel görüşme açınız.. Muhalefetle de işbirliği yapınız; ortak Ulusal çözümler üretiniz TBMM’de, ondan güç alınız.

  • Artık burnunuzun dikine dikine, o muazzam kibirinizi derhal bir yana bırakınız..
  • Ülke moratoryuma doğru koşar adım sürükleniyor, herkes altında kalır, görün artık!
  • Dilerseniz eski DP’nin ağababalarına da danışınız; Menderes hükümetinin 1958 Temmuz’unda ülkemizi nasıl iflasa sürüklediğini, moratoryum ilan edişini, giderek hukuk dışına çıkışlarını ve 2 yıla kalmadan da iktidardan olup darağacına yollanmalarını anlatsınlar size..

İçeride dev şirketler (Zorlu, Telekom..) ödeme güçlüğü (örtük iflas!) içinde ve milyarlarca Dolar borçları yapılandırılıyor..

Türkiye de uluslararası bankerlerden (kreditörlerinden) benzer istekte bulunabilir :

Birkaç yılı ödemesiz, faizi dondurarak, ödeme planını zamana yayarak borç yapılandırması.

Dünyada örneği çok. Arjantin ve Rusya 2 çarpıcı örneği.

Ve de ne yapacaksanız bir an önce yapınız.. Ege beyin de vurguladığı üzere zaman aleyhimize işliyor.

Bu arada ABD bastırmayı sürdürüyor : Yaptırımlara hazırız..
Haydi bakalım, “ustalık” döneminde olduğunu savlayan AKP = RTE .. görelim hünerinizi!?

Sevgi ve saygı ile. 30 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

HALKLARIN PATATES TARİHİ

HALKLARIN PATATES TARİHİ

Erinç YELDAN

Arkeolojik buluntular patatesin günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce, Peru’da kullanılmakta olduğunu gösteriyor. Patatesin Avrupa kıtasına taşınışı ise İspanyol askerlerinin 1532 yılında Peru’ya ulaşmaları sayesinde. İspanyol akıncılar bölgede altın istilasını sürdürürken, İnkalı madencilerin chuñu adını verdikleri patates meyvesini yediklerini görmüşler.

Tarihçilerin yorumlarına göre İspanyollar patates ile tanıştıklarında aslında “altından daha değerli” bir ürün ile karşı karşıya olduklarının ayırdında değillerdi. Nitekim, patates ucuz ve protein bakımından zengin bir besin maddesi olarak Avrupa kıtasına hızla yayılacak, nüfus artışını hızlandıracak ve ucuz bir ücret malı olarak emekçilerin hızla yeni kapitalist birikim rejiminin “yedek işsizler ordusu” saflarına katılmalarına öncülük edecekti.

Ancak, patates İspanya’ya 1570’lerde ulaştığında ilk önceleri bir gıda maddesi olarak değil, daha çok hayvan besini ve ısınma malzemesi olarak kullanıldı. Gene tarihçilerden öğrendiğimiz bilgilere göre, patatesin insan besini olarak ilk kullanımı 1573’te, Sevilya’daki bir hastanede gerçekleştirilmiş. Bu arada İspanya kralı II. Philip, Peru’dan elde edilen patates yumrularını Vatikan’a, dönemin Papa’sına göndermiş. Papa da yumruları, o sıralarda doğrudan doğruya sağlık sorunları ile boğuşan Norveç elçisine iletmiş. Elçi Clusius, patatesi Viyana, Frankfurt ve Leyden’de ekilmesine öncülük ederek, bu değerli besinin Avrupa’da yayılmasına olanak sağlamış.

Her yeni fikir gibi, insanoğlunun patatese de “kuşkuyla” yaklaşmış olduğunu görüyoruz. Dönemin Avrupalıları patatesin “yeraltından çıkan bir meyve” olduğunu görünce uzun süre “zehirli” bir çiçek olduğuna inanmışlar; üstelik bir de “şeytan elması” olarak adlandırarak bahçelerine sokmamışlar. Ancak 1750’den sonradır ki Fransa ve Almanya’da önce soyluların, sonra da askerlerin mutfaklarına giren patates, nihayet halkın ucuz besin kaynağına dönüştürülebilmiş. Dönemin verileri, Fransa’da patates üretiminin 1815’te 2 milyar litreye ulaştığını, 1840’ta ise 11.7 milyar litreyi aştığını belirtiyor. İktisat tarihçileri, böylelikle patatesin Avrupa’da Malthus sınırlarını aşmak için çok önemli bir rol oynadığını yazıyorlar. Sanayi devrimi kuşkusuz yalnızca bir “mühendislik” meselesi değildi.

Sanayi üretiminin katlanarak büyümesi için giderek yoğunlaşan ve “iyi beslenen” bir işçi sınıfına gereksinim duyulmaktaydı. Patates hızla Kuzey İngiltere’nin kömür madenlerinde çalışan işçilerin bahçelerine değin ulaşacak ve ucuz işgücünün besin kaynağı haline gelecekti. Nitekim, bu gözlemlere dayanan Friedrich Engels de patatesin bu denli yaygınlaşmasını “tarihte demirin icadına eşdeğer” bir olgu olarak değerlendirmekteydi. İtalyan düşünür ve yazar Umberto Eco’ya göre de “patates, insanlığın ortaçağdan kurtuluşunu sağlayan en önemli buluşlarından” birisiydi.

Patatesin iktisadi yaşamdaki bu anahtar rolüne ilişkin en derin olaylar zinciri ise İrlanda’da 1845 – 1849 arasında patlak veren Büyük Açlık (Gorta Mór) felaketiydi. Patates yumrularında 1840’larda baş gösteren salgın hastalık sonucu bütün Avrupa’da üretimi neredeyse durma noktasına gelmişti. Ancak, patates üretimindeki daralma birçok tarihsel nedenden dolayı en şiddetli İrlanda’yı etkilemiş ve yaklaşık 1 milyon insanın ölümüne neden olmuş; yüz binlerce İrlandalının da göçe zorlanmasına yol açmıştı. Tarihçiler arasında patatese dayalı kıtlığın niye en şiddetli olarak İrlanda’yı etkilemiş olduğu bugüne değin süren bir tartışma konusu. Bu nedenler arasında İrlanda’nın o dönemde çoğunlukla patates tüketimine dayalı bir ekonomi olması; serbest ticareti özendiren Hububat Yasaları aracılığıyla kuralsızlaştırılan piyasa sisteminin denetimsiz ve spekülasyona açık kâr hırsıyla birleşmesi sonucu yaşanan aşırı dalgalı üretim yapısı; büyük toprak sahiplerinin işlevsiz bıraktığı verimsizleştirilmiş devasa tarımsal araziler, vb. sayılmaktadır.
***

TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 2017 yılında 4.8 milyon ton patates üretildi. Bu miktarın yaklaşık %5’i ihraç edilmektedir. Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) Ekonomik Araştırmalar Müdürlüğü yayın organı Yeni Ay’ın temmuz sayısında Burcu Ünüvar’ın bizlere ilettiği bilgilere göre Türkiye’de kişi başı patates tüketimimiz yıllık 47.9 kg. Türkiye tahıl sektöründe kendine yeterlik oranında ise patates %108’lik payla başı çekiyor. Medyada geçen haberlere göre, Gürcistan’ın ‘patates hastalığı’ nedeniyle mart ayından başlayarak geçici olarak Türkiye’den patates ithalatını askıya alması, depolarda ürün birikmesine ve bu ürünlerin bir kısmının da ekonomik değerinin zamanla yok olmasına yol açtı.

Gördüğümüz üzere, halkların patates tarihi dikkate alınmaya değer, son derece ilginç bir öykü. Türkiye’de de derinleşmekte olan ekonomik durgunluğun ve yaklaşan krizin enflasyon, cari açık, dış borç yükü, işsizlik, vb. gibi bir dizi göstergesinin yanında, patates fiyatlarının da halkın gündelik yaşamını en yakından etkileyen bir olgu olarak medyanın ve siyasetin merkezinde yer alması çok doğal. (Cumhuriyet, 04.07.2018)

Yüksek Büyüme Açıklaması Sonrası İki Ekonomistten Uyarı

Yüksek Büyüme Açıklaması Sonrası
İki Ekonomistten Uyarı

Mahfi Eğilmez ve Uğur Gürses, 2018 1. çeyrek için yüksek büyüme açıklaması sonrasında yaptıkları analizlerde uyarıda bulunarak dört noktanın altını çizdi:
1. Cari açık,
2. kredi riski,
3. faizler ve
4. döviz kurlarındaki artış.

İki ekonomist, Mahfi Eğilmez ve Uğur Gürses, son analizlerinde dün açıklanan %7.4’lük 1. çeyrek büyüme verisiyle cari açık artışı arasındaki ilişkinin altını çizdi.

Hazine eski müsteşarı Mahfi Eğilmez, cari açıktaki artışın “giderek kırılgan hale gelen Türkiye ekonomisi açısından çok ciddi bir sorun” olduğunu vurgularken, Hürriyet yazarı Gürses, “kendi kapasitesinin çok üzerinde borçlanarak harcayan ve büyüyen bir ülke” ifadesini kullandı.

Risk primi, faizler ve döviz kurlarındaki olağanüstü artış

Eğilmez ve Gürses, risk sigortalama düzeyini ifade eden “risk primi” ya da “kredi riski”ndeki, faizlerdeki ve döviz kurlarındaki artışa da dikkat çekti. Eğilmez risk priminin son iki ayda 187’den 278’e çıktığını belirtirken, Gürses “kredi riskinin zıplaması”na işaret etti.

Eğilmez, aynı dönemde gösterge faizin %10.97’den 18.86’ya yükseldiğini belirtirken, Gürses, “Merkez Bankası’nın piyasaya verdiği paranın maliyeti %17.75’e gelirken, 2 yıllık devlet tahvili faizleri %19’a dayandı” dedi.

İki iktisatçı yazılarında, döviz kurlarındaki artışı da vurguladı.

“Bu işte bir yanlışlık var demektir”

Eğilmez, yazısında şöyle dedi:

  • “Türkiye, son 12 aylık sürede %8’e yakın büyürken ekonominin risk primi (CDS primi) 187’den 278’e, gösterge faiz %10,97’den 18,86’ya, USD/TL kuru 3,51’den 4,51’e çıkıyorsa bu işte bir yanlışlık var demektir.”

“Durgunluğun içine düştüğümüzün kilometre taşları”

Gürses ise yazısında şunların altını çizdi:

Ekonominin 2. çeyreğinde; Nisan ve Mayıs ayındaki döviz kuru artışı ve bunun seyredilmesi piyasa faizlerini yukarı itti. Geç kalmanın bedeli, Merkez Bankasının 23 Mayıs ve 7 Haziran’da iki kez toplamda 4.25 puanlık faiz artışı sonrasında da uzun vadeli faizlerin artması oldu. Merkez Bankasının piyasaya verdiği paranın maliyeti %17.75’e gelirken, 2 yıllık devlet tahvili faizleri %19’a dayandı. Geriye %20-30’luk bir üretim maliyet artışı, finansman maliyeti artışı ve kredi riskinin zıplaması oldu.

Gürses yazısını şu cümleyle bitirdi: “Büyüme kutlaması yapılan ülkede durgunluğun içine düştüğümüzün kilometre taşları bunlar.” (İstanbul – BİA Haber Merk. 12 Haziran 2018)