Etiket arşivi: Ege CANSEN

BÖLÜCÜLÜĞE ÖVGÜ

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

Genellikle CHP çizgisine yakın muhalefetin sesi görüntüsündeki SÖZCÜ Gazetesi’nde 8 Ocak günü çıkan Ege Cansen’in, “Bölücülük gericilik” başlıklı yazısı çok dikkat çekiciydi.

Cumhuriyet tarihinin aşamalarını, laikliğe geçişte yaşanan zorlukları bilmezmiş gibi, “kemale erince laik olmuştur” girişi ile devrimleri küçümser bir tavır koymuş Cansen. Muhalefetin başkanlığa karşı güçlendirilmiş meclis sistemi istemini gereksiz bulmuş. “Yönetim erki her zaman bir kişinin şahsında ete kemiğe bürünür.” diyor.

Demokrasi tam işlesin diyenlere “Olmaz, boşuna çabalamayın, denemeyin, eskisi gibi devam edin” diyor, siyasi otorite Cansen.

Tek adam sisteminden yakınması yok herhalde.

Ecevit demokratlığını, koalisyon dönemlerini görmemiş olsa gerek. (AS: Yaşı uygun.. 80+)

Muhalefet cephesinin “Altılı Masa” olarak ünlendiğini söylüyor. O ünlenmenin RTE cephesinin algı çalışması sonucu olduğunun ayırdında da değil anlaşılan.

YANLIŞ ANLADI İSEM

Babacan’ın, Cumhuriyetin nitelikleri ile ilgili çıkışları ilgisini çekmiş Cansen’in.

Yanlış anladı isem Babacan, iki şey teklif ediyor” diye başlamış son bölüme.

Kaç yıllık yazardır, eğitimi nedir bilmiyorum (AS: ABD’de Ekonomi) ama bu ifade (anlatım) ile Türkçemize ve okuruna saygısızlık etmiştir (Basım hatası ise sözüm yok).

“Yanlış anlamadı isem” denir Sayın Cansen. Lütfen özen…

MERDİVEN ALTINDAN ÇIKIŞ

Sayın Cansen yanlış anla/ma/dı ise Babacan iki şey teklif ediyor:

  1. T.C. vatandaşlarına “Türk” demekten vazgeçilsin ve
  2. Dinsel örgütlenme özgürlüğü tesis edilsin.

Sayın Cansen iki konudaki Babacan önerisini halka anlatılmaya değer bulduğunu ifade ederek bitirmiş yazısını. Gerekçeleri çok da mantıklı. Çok da masum:

 Yasaklanınca merdiven altına iniyormuş. Toplum yaşamı yasal zemine oturtulmalıymış.

Vakıf, Dernek adıyla faaliyet gösteren, Cumhuriyet ve Ulus düşmanlığı pompalayan, toplumu geriye götürmek için çabalayan, çocukların beynini yıkamakla kalmayıp taciz ve tecavüz objesi durumuna getiren, dini her türlü amaca alet eden tarikat ve cemaatler yasallaşsın isteniyor.

Merdiven altında yemedikleri halt kalmamışken, yasallaşınca neler yapacaklarını hiç düşünmez mi bu adamlar?

Toplum yaşamının yasal zemine oturtulması denince, bu çağ dışı oluşumlar mı geliyor akla?

Hangi tarikat veya cemaatten bir kez olsun çağdaş uygarlığa örnek bir davranış, yaklaşım veya öneri görmüş bu arkadaşlar?

Mafyatik örgütler için de aynı şeyi yapalım o zaman.

Uyuşturucu tacirlerini de çıkaralım merdiven altından.

Kadına eziyet, kadın cinayetleri de toplum gerçeği, yasallaşsın.

Çok mu fark var aralarında topluma verdikleri zarar yönüyle?

TARİHTEN DERS ALMAK YA DA AYNI YANLIŞI YİNELEYEREK DOĞRU SONUÇ BEKLEMEK

Sayın Cansen’in değerli bulduğu önerinin ikinci bölümü RTE/AKP’nin 2009’da adım attığı 2014’te resmi statü kazandırdığı “AÇILIM”ın yeniden başlatılması.

20 yıldır devleti yöneten, pek çok konuda sınama-yanılma yöntemi uygulayan RTE bunu denedi. Bahçeli’nin telkini ile değil oy yitirme ve iktidardan düşüş korkusu ile vazgeçti.

O Açılıma başlayınca PKK ve bölücü yandaşları da duvarlar, hendekler, yeraltı geçitleri ile yeni devletin savunma hatlarını oluşturmaya başladılar.

Asker kışlasına çekildi.

Yollar, meydanlar teröristlere kaldı.

Başka bir devletin otoritesi uygulanmaya başlandı.

Millet sandıkta tepkisini gösterince Açılım bitti.

Reis vazgeçti de millete neye mal oldu?

Yüzlerce şehit.

Yıkılan kentler.

Harcanan milyarlarca para.

Şimdi yeni Açılımı önerilir buluyor Sayın Cansen.

Tarihten ders alınırsa kötü olaylar yinelemiyor.

Aynı yanlışı yineleyerek de doğruya varılmıyor.

Ben de Sayın Cansen’e kendi sözleri ile sesleniyorum, “Gör, duy ve konuş
***

MİLLET İTTİFAKI’NA SESLENİŞ

Deva Partisi’nin bu söylemleri hiç olmamış gibi Millet İttifakı’ndan tek ses çıkmadı.

Masa dağılmasın, tamam.

Birlik bozulmasın, tamam.

İlk kez böyle güzel bir birliktelik sağlandı, tamam.

Şu AKP’yi yıkalım, tamam.

Soygun, talan, tek adam düzenini bitirelim, tamam.

Tam demokrasiyi getirelim, tamam.

Tamam da, Devrim Yasalarını kaldıralım mı?

Devleti din devleti, T.C. ‘yi İslam Cumhuriyeti mi yapalım?

Çağdaşlıktan vaz mı geçelim? Afganistan’dan, İran’dan haberiniz yok mu?

Ulus devleti yok mu edelim?

Federal yapıya mı geçelim?

Parçalanmayacağımızın güvencesini kim veriyor?

Babacan’ın bu önerilerine karşı çıkılmazsa, sizi canı gönülden destekleyen biri olarak tıpış tıpış sandığa gitmeyeceğimden emin olunuz.

On yıldır yazılarımın altına “TÜRK VATANDAŞI NACİ BEŞTEPE” diye imza koymamın nedeni, Açılım sürecinde “Türk” ifadesi ile oynanması idi.

Bir kez daha denenirse yeni imzam hazır…

Ufuk Söylemez’den Ege Cansen’e açık mektup..

Günün polemiği… Konu: Babacan’ın “Türk” çıkışı

Günün polemiği… Konu: Babacan’ın “Türk” çıkışı

08 Ocak 2023, ODA TV, https://www.odatv4.com/

Milli Merkez Ankara Temsilcisi Devlet eski Bakanı Ufuk Söylemez, SÖZCÜ gazetesi yazarı Ege Cansen’in bugünkü “Bölücülük gericilik” başlıklı köşe yazısını eleştirdi.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın

  • “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına illâ “Türk” demekten vazgeçilmelidir.”
  • “Dini örgütlenme özgürlüğü tesis edilsin.
  • Yani tarikatlar, tekkeler ve zaviyeler yasal olarak faaliyet gösterebilmelidir”

açıklamasını bugünkü “Bölücülük gericilik” başlıklı köşe yazısıyla destekleyen Ege Cansen’e Milli Merkez Ankara Temsilcisi Devlet eski Bakanı Ufuk Söylemez’den itiraz geldi.

Ufuk Söylemez’in Ege Cansen’in yazısına verdiği yanıt şöyle:
***
Sayın Cansen,

Öncelikle iyi günler dilerim. SÖZCÜ gazetesindeki köşe yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Bugünkü köşe yazınızı okuduğumda, doğrusu biraz şaşırdım ve üzüldüm. Ali Babacan’ın, AKP’nin tam teşebbüs etmesine rağmen yapamadığı daha doğrusu Milletçe yaptırmadığımız sözde çözüm, özde ise çözülme sürecini, yeniden açılım adı altında vizyona sokma niyetinin, sizin tarafınızdan da benimsendiğini görmekten dolayı hayal kırıklığına uğradım maalesef. Hoşgörünüze sığınarak birkaç hususu paylaşmak istiyorum sizinle:

1- Ali Babacan’ın, Türk kimliğine, tarikat ve cemaatlere yönelik laflarının müellifi ilk olarak Graham Fuller’dir. Hani şu CIA Eski Türkiye masası şefi ve RAND Cooperation yöneticisi olan şahıs. 17 yıl önce yayınlanan kitabında, özetle;

  • “Türkiye batıya değil Ortadoğu’ya aittir.
  • Siyasal islamcılıkla bölge aktörü olmalıdır.
  • Kemalizm’i terk ederek, ulus devlet-üniter yapıdan uzaklaşmalıdır.
  • Etnik köken, mezhep, tarikat ve cemaat bazında örgütlenmelerin önü açılmalıdır”

mealindeki zehirli görüşleri herkesin malumudur.

2- Bu görüşleri esas alan açılım ya da çözüm süreci adı verilen süreç, AKP+HDP ve FETÖ tarafından en azgın oldukları dönemde başlatılmıştır. Habur rezaletinden, Diyarbakır’daki Megri-megri höykürmelerine kadar organize bir şekilde Millete dayatılmak istenilmiştir.

  • Ama Türk Milleti, sağ-sol demeden “Atatürk’te Birleşerek”
  • bu kumpası ve sözde açılım masasını bu şer ittifakının başına geçirmiştir.

3- ABD hiçbir zaman vazgeçmediği bu niyetini, şimdi de Babacan gibi bu günlere gelmemizin asli faillerinden olan birtakım kullanışlı kifayetsizler eliyle tezgahlamaya çalışmaktadır.
6’lı Masa’da olan ve fakat anketlerde %1-2 oy dahi alması mümkün görülmeyen bu operasyon elemanlarının bölücü ve gericilerin değirmenine su taşıyan görüşlerini destekler mahiyetteki yazınızı o nedenle üzüntü ve hayretle karşıladığımı ifade etmek isterim.

4- SÖZCÜ Gazetesi, laik demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Atatürk Cumhuriyetinin kurucu değerlerine gönülden bağlı, bölücülüğe ve gericiliğe asla geçit vermeyen, bilinçli, yurtsever, demokrat ve Cumhuriyetçi büyük bir okur kitlesine sahiptir.

Onlardan birisi olarak, yazınıza karşı olan görüşlerimi size iletmeyi bir ödev bildim.

Kuşkusuz ki siz de bu görüşlerin savunucusu değilsiniz.

Ama bu görüşlerin seçim öncesi tartışılarak, millete anlatılmasını istemeniz doğrusu üzücüdür.

Kıymetli vakitlerinizi aldığım için kusura bakmayın lütfen.

Saygılarımla, 08.01.2022

Ufuk Söylemez
Devlet E. Bakanı / Ankara

https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/ege-cansen/boluculuk-gericilik-7549119/

Bir aç tavuk rüyası

Ege Cansen
cansen@sozcum.com

SÖZCÜ, 09 Ocak 2022

Türkiye ekonomisi, “faizi indirerek, enflasyonu düşürme” gibi yanlış bir tutum yüzünden hak etmediği kadar yükselen bir enflasyonla karşı karşıya kaldı. Endişem, bunun bir iktisadi krize dönüşmesidir. Ekonomik krizlerin standart tanımı, milli gelirin (GSYH) azalması ve işsizliğin artmasıdır. Bu tanıma göre Türkiye’de şu an bir ekonomik kriz yoktur. (AS: ULUSAL GELİR DÜŞÜYOR, İŞSİZLİK ARTIYOR!!))) Ama Türkiye’de, “Türk’ün, Türk Lirası’ndan kaçması”ndan doğan finansal bir kriz vardır. Bu kaçış “kur korumalı TL mevduat”a rağmen durmayabilir. Çünkü kriz, güven krizine dönüşmüştür. Yaşanan süreç bir enflasyon-devalüasyon sarmalıdır. Yani enflasyon devalüasyonu, devalüasyon da enflasyonu beslemektedir. Devalüasyon kelimesinden rahatsız olanlar, buna TL’nin değer kaybetmesi diyebilir. Tek para birimli ülkelerde, enflasyonla mücadelenin bilinen yöntemi, merkez bankalarının faiz artırması ve para miktarını daraltmasıdır. Faiz yükselmesi, sermayenin fırsat maliyetini artırır. Sermayenin fırsat maliyeti artınca, düşük getirili yatırımlardan vazgeçilir. Düşen yatırım hacmi, ekonomik faaliyeti daraltır. Daralan ekonomik faaliyet sebebiyle, istihdam ve gelirler azalır. Azalan gelirler dolayısıyla, mal ve hizmet talebi düşer. Talep düştüğünden, firmalar daha da fazla satış kaybetmemek için fiyat artırmaz, iş arayan çoğaldığından, ücretler düşer. Böylece aslında bir “fiyat-ücret” sarmalı olan enflasyon yavaşlar ve durur.

ÇİFT PARALI TÜRKİYE’DE ENFLASYONLA MÜCADELE

Türkiye ekonomisi bize benzer pek çok ülke gibi “çift paralı”dır. Bu paralardan ulusal olanı alışverişte ve kısa vadeli ödemelerde kullanılır. Diğeri ise “ölçü birimi”, “servet saklama aracı” ve “uzun vadeli borçlanma parası” olan dövizdir. Ulusal para dövizin işlevlerini yerine getiremez. Döviz kıtlığı başlayınca ülke parasız kalır ve kriz çıkar. Türkiye dış borçkoliktir.  Nasıl alkolikler, alkol bulamayınca krize girerse, Türkiye de dış borç bulamayınca krize girmektedir. Geçmişte yaşanan krizler, bizi “alkole/dış borca” alıştıran meyhanecinin (Londra bankerleri ve IMF diye okuyun) yeni dış borç (alkol) vermesiyle sonlanmıştır. AKP, tam anlamıyla bir “dış borçkolik” bir ekonomi yaratmıştır. Çünkü, gayri-iktisadi gösteriş yatırımlarıyla halkı büyülemek ve itibardan tasarruf etmemek istiyordu. Devletin müstakbel TL gelirlerini temlik ederek (yap-işlet-devret) ileriye dönük dövizli yükümlülükler yarattı. AKP’nin, AB ve ABD ile arası bozulduğundan, onlar da borç parayı (alkolü) kısmıştır. Katar’ın gücü bu boşluğu doldurmaya yetmemektedir.

TÜRKİYE’NİN SORUNU CİDDİ AMA DURUMU VAHİM DEĞİLDİR

  • Türkiye’nin reel ekonomisi, çökmüş veya güçsüz kalmış değildir.

Üstelik müzmin “cari açık” sorunu operasyonel olarak çözülmüştür. Ama halkın birikimini döviz veya altına bağlama ve hatta yurt dışında tutma tercihi yüzünden “döviz açığı” devam etmektedir. Dış borç stoku ve bu stokun döviz cinsinden yüksek faizle çevrilmesi yüzünden, döviz sıkıntısı artarak sürmektedir. Canım sıkılırken aklıma şöyle bir çıkış yolu geldi: Belki de bizi  yakından izleyen AB ve ABD’nin “derin devletleri” Türkiye’nin ekonomik olarak çökmesi bize de zarar verir noktasına gelmiştir. Bir de bakarsınız, AKP istemeden IMF’nin uyarısıyla, AB ve ABD’nin merkez bankaları, nihayetinde kendilerine de yararı olacağı için Türkiye kağıtlarını “tahvil alım” sepetine dâhil eder. Bu suretle kriz pat diye biter.

Son söz: Mesela dedik.
========================================
Dostlar,

Yazının başlığına dönelim mi : “Bir aç tavuk rüyası“..

Mustafa Kemal’imin TAM BAĞIMSIZ Türkiye’si ne durumlara düşürüldü!

Özellikle 2002’de bu yana 19+ yıldır tek başına iktidar olan ve TBMM’de hep çoğunluğa sahip, etkili bir muhalefet ile karşılaşmamasına karşın AKP = RTE yönetiminde..

Hızla bu iktidardan kurtulmak gerekiyor..

Ulusal Birlik ile..

Sevgi ve saygı ile. 09 Ocak 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

Devlet fedakârlık yapamaz

Devlet fedakârlık yapamaz

Ege CANSEN
SÖZCÜ18 Kasım 2018

Medyada “devlet fedakârlık yaptı veya yapmalı” gibi ifadeleri okuyunca veya dinleyince “cinim tepeme çıkıyor”. Fedakârlık, insana mahsus bir davranıştır. Yediğinden içtiğinden keserek yapılır. Devlet bir şahıs değil, tüzel kişiliktir. Soyut bir kavramdır.
Devlet fedakârlık yapsın diye konuşan siyasiler, bürokratlar, Oda başkanları, meslek temsilcileri veya gazeteciler ya bilgisizdir ya da bilerek yalan söylemektedir. Yetkililerin “fedakârlık yaptık” derken, sanki kendileri şahsen bir fedakârlık yapmış edası takınmaları ise tam bir sahtekârlıktır. Devlet adına icraat yapan kişilerin halktan alınmasından vazgeçtiği para, yine halktan çıkacaktır. Ortada halkın bir kazancı yoktur. Mesela bayramlarda köprü geçişlerinin bedelsiz olması yüzünden oluşan gelir açığı” vergiyle kapanır.
Döviz ve ham petrol fiyatının artması yüzünden pompaya yansıması gereken akaryakıt fiyat zamlarının kısmen ÖTV’den düşülmesi, fiyat istikrarını korumak açısından doğru bir karardır. Ama “fedakârlıkla” bir ilgisi yoktur.

DEVLET BİR EMME BASMA TULUMBADIR

Devlet demirden imal edilmiş bir “emme-basma”tulumbadır. Demir tulumbanın bünyesinde zerre kadar su bulunmaz. Bu demir tulumba su emmeden, su basamaz. Devletin dağıttığı “parayı” alan da, veren de ülkede yaşayan yerli ve yabancı insanlardır.
Devlet, kimi kesimlerden para almadan, bazı kesimlere para aktaramaz. Sosyal transferlerde dikkat edilmesi gereken husus, veren kesimin alan kesimden daha yüksek gelirli olmasıdır.

  • Devlet üç amaçla vergi toplar, borç alır ve para harcar:
  1. Ulusal güvenlik ve adalet sağlayan devlet mekanizmasını işletmek,
    2. Yatırım ve üretim faaliyetini, sosyal ve ekonomik dengeleri sağlayıcı yönde teşvik etmek ve özellikle tarımı desteklemek,
    3. Serbest piyasa düzeninde, milli gelirden yeterli pay almayan insanlara “sosyal transferle” milli gelirden ek pay vermek, yani milli geliri “yeniden dağıtıma”(National Income Redistribution) tâbi tutmak maksatlarıyla harcama yapar.

DEVLETİN ALDIĞINA DEĞİL HARCADIĞINA BAK

Hükümet, devlet sisteminin icraat / harcama yetkisi olan uzvudur. Meclis ise hükümetin, kimden ne denli vergi alacağına ve kime, neye ne denli gelir aktaracağına karar veren organdır. Bu yüzden “bütçe” bir kanundur. Bu kanunu da, kanun yapma yetkisine haiz olan “milletvekilleri heyeti” yani TBMM yapar. Hükümetin hazırladığı, Meclisin yasalaştırdığı “bütçe”esas olarak bir harcamalar tablosudur.
Gelirler, arkadan gelir. Bütçede devletin yapacağı “fedakârlıklar” diye bir harcama kalemi yoktur. Vatandaş adına hükümeti ve hatta muhalefeti denetlemesi gereken basının bir hafiye gibi izlemesi gereken şey, “icraat adı altında” siyasilerin ve bürokratların yaptığı harcamalardır.

  • Muhalifleri susturmak amacıyla yapılan “maksatlı vergi denetimleri” (engizisyon fiskal) hariç, melanetlerin çoğu, vergi toplarken değil, toplanmış vergiler harcanırken icra edilir.

Eğer ortalıkta devlet fedakârlık yapmalı sözleri duyulmaya başlanmışsa bilin ki; halkın parasını israf etmek veya halkı soymak için tezgâh kurmaktadır.

Son söz: Almadan vermek, devlete mahsus değildir.

 

Dolar kaç lira olmalı?

Dolar kaç lira olmalı?

EGE CANSEN
SÖZCÜ, 25 Ekim 2018

Dünyanın hemen her yerinde geçen ve hemen her ülkenin döviz rezervlerinde en çok bulunan “para birimi”(currency) ABD Doları’dır. Para birimlerinin fiyatlandırılmasında dolar adeta bir “mihenk taşıdır”. Öbür ülkelerin para birimlerinin “fiyatı” dolarla söylenir. Fiyatta bir değişiklik olunca, dolara karşı değerlendi veya dolara karşı değer kaybetti denir. Bu tarz değerleme, sadece TL gibi yumuşak (soft currency) para birimleri için değil, kendisi bizatihi döviz (hard currency) olan Euro veya Japon Yeni için de geçerlidir.  Doların, Türk Lirası cinsinden fiyatı, Türk ekonomisinin gidişatını belirleyen en önemli faktördür.  “Dolar ucuzladı”  veya “TL değer kaybetti” spotları ekonomi haberleri içinde mutlaka yer alır. Acaba dolar ucuzdu da pahalandı mı, yoksa pahalıydı da ucuzladı mı sorusuna “denge kuru” denilen “sanal” bir dolar fiyatına göre karar verilir.

DÖVİZ FİYATLARI NASIL OLUŞUR?

Ekonomi bilimi “Arz-Talep kanunu” üzerine inşa edilmiştir. Bu kanun insanlara şunu söyler: Bırakın, fiyatlar piyasada serbestçe oluşsun. Böylece hiçbir malın sıkıntısı çekilmez. Ucuz veya pahalı ama çarşıda her şey bulunur. Çünkü “piyasa fiyatı” denen fiyat, tüm mal ve hizmetlerin arzını, talebine eşitler. Döviz de son tahlilde bir maldır. Döviz kazandıran faaliyet (ihracat, turizm vs.) ülkenin döviz arzını sağlar. Döviz harcayan faaliyet (ithalat vs.) de döviz talebini oluşturur. Teorik olarak, eğer döviz fiyatlarına müdahale edilmezse, ülkede hiçbir zaman döviz sıkıntısı olmaz.

“DENGE KURU”, DENGE KURU DEĞİLDİR

Döviz fiyatları da ülkelerin enflasyon (TÜFE) farklarına göre iner veya çıkar. Bu suretle “dövizin arz-talep dengesi” hiçbir zaman bozulmaz.

Ancak kazın ayağı öyle değildir. Galat olarak bizde “denge kuru” tabir edilen doların fiyatı, Merkez Bankası’nın hesapladığı (enflasyon farklarına göre düzeltilmiş 2003 yılı tabanlı) “Reel Efektif Döviz Kuru” endeksinin 100 noktasındaki değerdir. Endeks, 100’ün üstünde ise TL değerlendi, 100’ün altındaysa TL değersizleşti denmektedir. Ne var ki; bu denge kuru “piyasa fiyatı” değildir. Dolayısıyla ülkenin döviz dengesini sağlamaz. Kaldı ki döviz fiyatları, mal ve hizmet ihracat ve ithalatından ziyade, “sermaye/para hareketlerinden” etkilenir. Bir ülkeye yabancı para (sıcak veya soğuk) girdikçe o ülkenin parası değerlenir ve ithalat artar. Bu yüzden cari açık oluşur. Cari açığı kapamak için dış borç alınır. Alınan borç dövizler, döviz arzını artırır ve kuru baskılar. Bu yüzden fiyat mekanizması işini yapamaz. Döviz arzı, talebini karşılayamaz; cari açık büyür. Durumu açıklamak için  “tüketim malı ithalatı arttı deneceğine, tasarruf açığı var; hızlı kalkınmak için dış borç almaya mecburuz” yalanı söylenir. Ucuz ithal malına bayılan halk ve muhakeme yeteneği kısıtlı iktisatçılar bu yalana abone olur.

DENGELEYEN DENGE KURU

“Denge kuru” nedir sorusunun cevabı yalındır. Türkiye’nin normal büyüme hızı olan %5’in sağlandığı bir yılda, cari açık sıfırsa, o yılın ortalama döviz fiyatı “denge kuru”dur. Dengesiz 2003 yılının döviz fiyatlarını esas alan “Reel Efektif Döviz Kuru” endeksi, kendine yalan söylemektir.

Son söz: Aritmetik hata olmaması, hesabı doğru yapmaz.

Filmin sonu

Filmin sonu

Ege CANSEN
SÖZCÜ, 12 Ağustos 2018

Bilimsel düşünme “sebep-sonuç” bağlantısı kurmak demektir. Fransız filozof matematikçi René Thom da, bilimin pratik amacı “Bugün olanlara bakarak, yarın olacakları kestirmektir.” der. Pek tabii yalnızca “geleceği kestirmek” yetmez. Eğer gelecekte olacaklar içinde, bizim için tehlikeler varsa onlardan sakınmanın önlemi de geç kalınmadan alınmalıdır. Aynı mantıkla, eğer gelecek, içinde bizim için fırsatlar barındırıyorsa, fırsatı yakalayabilmek için bugünden pozisyon almak lazımdır. “Sebep-sonuç ilgileştirme” yöntemin en sık kullanıldığı alan, hava tahminciliğidir. Sırası gelmişken “tahmin” (estimate) yerine, eskiden “istidlal” (forecast) sözcüğünün kullanıldığı hatırlatayım. Bugünlerde Türk iktisatçıları bekleyen görev, döviz fiyatlarının anormal yükselişi gibi bir “sebebin” günün sonunda ne gibi “sonuçlar” doğuracağını kestirmektir. Devletimiz her şeyi bildiği için onlara bir şey anlatmaya gerek yok. Ama iş adamlarımızın ve halkın, iktisatçıların öngörülerini duymaya çok ihtiyacı var.

İKTİSATTA KESTİRİM NASIL YAPILIR

İktisatta kestirim, bir matematik model kurup, gidişatı zaman çizgisinde ileriye uzatarak yapılır. Bu yöntem, meseleyi bütünsel irdelemeye yarasa da hassas sonuç vermez.  Çünkü ustamız Hayek’in dediği gibi “Ekonomi insan yapması değildir, ama içinde insan vardır”. Ekonominin içindeki insanın (siyasetçi, iş adamı, bankacı ve halk) en büyük özelliği, başkasının “külfeti onun sırtına yüklemek için aldığı kararı” sürekli sabote etmesidir. Bu belirsizliğe rağmen, ekonomide de sonuçlar, sebepten bağımsız oluşamaz. Unutmayın, Hayek’in sözünün yarısı “ekonomi insan yapması değildir” idi. Yani her sonucun mutlaka bir veya birkaç sebebi vardır. Mesela; sürekli “cari açık” veren bir ülkenin parası (TL diye okuyun) sıcak döviz girişiyle gereksiz “değerlenirse” sırf bu sebeple öninde sonunda mutlaka “değersizleşir”. Yaşıyor ve görüyoruz. Daha ne kanıt olsun ki?

ENFLASYON ARTACAK, YATIRIMLAR AKSAYACAK, GELİRLER DÜŞECEKTİR

Döviz kurlarının vahşice yükseldiği, petrol fiyatlarının arttığı, üstelik döviz kredisi faizlerinin bu kadar yükseldiği bu ortamda Türkiye’de enflasyonun ciddi oranda artacağı kesindir.  Ekonominin doğal kanunlarının emri budur. Mucize beklemeyin. Çünkü Tanrı, mucizeye izin vermez. Para sıkıntısı yüzünden sadece çılgın değil, akıllı yatırımlar da aksayacaktır. TL’nin faizini artırarak “ekonomiyi soğutmayı” öneren iktisatçılara selam olsun. Merkez, TL faizlerini önerdiğiniz kadar artırmadı diye üzülmeyin. Kur artışı ve dış finansman zorluğundan dolayı ekonomi istediğinizden de fazla soğuyacaktır. Enflasyon kadar bile artamayacak gelirler reel olarak düşecek, soğuma daha da derinleşecektir.

Gecikmek maliyeti artırıyor

Gecikmek maliyeti artırıyor

Ege CANSEN
SÖZCÜ
, 29.07.2018

(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır..) 

Bu yazıya başladığımda “Rahip Krizi” patlamamıştı. Şimdi işler daha da karıştı. Ekonominin çarklarını dış borçla çevirmeyi“ doğru ve vazgeçilemez” bir iktisat politikası kabul eden bir ülke, dövize sıkışınca IMF’ye gitmezse yanlış yapar. Londra bankerlerinin ayağına gidip borç istemek kimsenin onuruna dokunmuyor. Ama Washington’a gidip “Böyle günler için sermaye koyup üye olduğumuz” IMF’ye başvurmak, ne gariptir, ağrımıza gidiyor. Bu gayri iktisadi tutum, Türk milletine çok pahalıya patlıyor. (AS: Bizim de ciddi çekincemiz var burda)

Devlet bugün “dövizli tahvil” ihraç edecek olsa, dolara en az %7 faiz verecektir.  Özel sektör bunun 2 puan üstünü göze almalıdır. Zaten filli durum budur. IMF ile bir düzenleme yapmadığımız her gün bu maliyet daha da artmaktadır.

  • Türk mali sistemi yaralıdır. Kan kaybetmektedir. Çakallar kan kokusu almıştır.

2009 krizinden sonra bırakın Yunan tahvillerinin düştüğü feci durumu, gayet sağlam sanayi ve turizm altyapıları olan İtalya ve İspanya’nın devlet tahvilleri bile yerlerde sürünmüştü.

AKP OSMANLI İSE SONU DA OSMANLI GİBİ OLUR

Bu başlık çok hatalı bir algıya sebep olabilir. Sanki “Neo-Osmanlı” AKP’nin sonunun Osmanlı gibi olması, sadece AKP’lileri ilgilendiriyormuş gibi anlayanlar çıkabilir. Hangi siyasi partiye oy vermiş olursak olalım, Allah korusun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Osmanlı Devleti’nin Ekim 1875’de mali iflasını ilan ettiği “Ramazan Kararnamesi” benzeri bir KHK yayınlayacak noktaya gelmesi hepimizi çok üzer. Pek tabii bu ihtimal şimdilik yoktur. İnşallah da böyle bir şey olmayacaktır.

TÜRKİYE EKONOMİSİNİ YÖNETMEK ZORDUR

Türkiye gibi “gelişmekte olan” ekonomileri gemiye benzetirsek, bunları kayalara çarpmadan, kuma oturtmadan, akıntıya kapılmadan hedefe doğru yürütmek, gelişmiş ekonomileri yönetmekten daha zordur. Çünkü gelişmiş ekonomiler, küçük de olsalar, zaman zaman krize de düşseler “dış-borç-kolik” değildir.

  • Bizim gibi ülkelerin kaderine ise, para kaynaklarını elinde tutan zengin devletler hâkimdir.

Su (yani döviz) yollarlarsa bizim değirmenin çarkları döner. Suyu (dövizi) kısar veya keserlerse bizim çarklar dönmez olur. Para gelirken aslanlar gibi kükreyen iktidardaki siyasilerimiz, para akışı kesilince içe karşı kükremeye devam etseler de “suyun başını tutanlar” karşısında süt dökmüş kediye döner.

TÜRK EKONOMİSİ DIŞ BORÇ ALMADAN DA BÜYÜYEBİLİR Mİ?

AKP (Cumhurbaşkanı Erdoğan diye okuyun) yandaşı veya karşıtı iktisat profesörü, doçenti, doktoru veya uzmanı 1000 kişi ile yüz yüze görüşme yapılsın. Kendilerine ekonomimiz “Cari açık vermeden, yani net dış borç almadan, arzuladığı hızda büyüyebilir mi?” diye tek bir soru sorulsun. İddia ediyorum %99’u “Mümkün değildir” diyecektir.

İşte içinden bir türlü çıkamadığımız “faiz-devalüasyon-enflasyon” sarmalının kök sebebi bu “öğrenilmiş çaresizliğimiz” dir. Gerçekte bunun tam tersi doğrudur. Yani

  • Türkiye “cari fazla vererek” Çin kadar hızlı büyür.

Lakin Türkiye bugün “dış-borç-kolik”tir. Profesörler haklıdır(?). Döviz ve TL faizleri artmalıdır ki “taze döviz” gelsin. Dış-borç-kolik, döviz krizine girince, kendisine alkol (yeni dış borç) verilince hemen rahatlar. Ama borç-koliklikten kurtulamaz.

Son söz: Doları seven, Trump’a katlanır
========================================
Dostlar,

AKP = ERDOĞAN TÜRKİYE’yi MORATORYUMA MI SÜRÜKLÜYOR?

Sorunlar ciddi ve ağırdır ve de artık kapıya vurmaktadır.
Taze – sıcak döviz girdisi olmaksızın çarkları çevirmek neredeyse olanaksız aşamaya gelmiştir.  Önümüz kıştır ve ciddi doğal gaz dışalımı yapılacaktır.
Hükümetin (bu söz doğru mu?) / TEK ADAMIN ne yaptığını bilmiyoruz.
Erdoğan ezberini bozmuyor ve hala, tüm dünyada geçerli temel iktisat kuramının tersini savunuyor :

  • Faiz enflasyonun nedenidir.. buyuruyor.

Oysa İktisat 1’de bunun tersi öğretilir. Faiz bir bağımlı değişkendir, enflasyon nedeniyle yükselir. Durum böyle net iken Erdoğan’ın dünyada alay konusu edilen “ezberi” nasıl açıklanabilir? Örneğin tek başına bu olgu / inat bile, Erdoğan’ın, “ben ekonomistim” dese de, İktisat eğitiminin olmadığına güçlü bir karine oluşturmaz mı?

Dahası : Erdoğan’ın çok övündüğü –ama gerçeği yansıtmayan– MB rezervleri 100 milyar Dolara yakın eridi… Erdoğan, faizle ilgili Dünyaya kafa tutan aykırı ve bilim dışı savını seslendirdikçe döviz yükseliyor.. Ülke zenginleri yurt dışına kaçıyor ve servetini de götürüyor.. Çarşı – pazarda özellikle gıda enflasyonu yakıp – kavuruyor. Tüketicide “takat” kalmadığından, iç piyasada  tüm satışlar bıçak sırtında. Şirketler akla – hayale gelmeyen satış promosyon yöntemleri deniyor.. Olmuyor, olmuyor..

Yeterli gıda üretimi yokken, dışalım da yapılamazsa
AÇLIKLA mı yüzleşeceğiz??

ÜFE % 25’lerde ve TÜFE’ye dalga dalga yansıyor.. Bu da enflasyonu yükseltecek ve yıl sonunda devalüasyon %30’ların üstünde, enflasyon ise sanırız %20’nin altında olanaksız. Kaçınılmaz olarak faiz de yükselecek; Erdoğan istese de istemese de.. Hani İstanbul’da AKM’yi yıkarken tam karşısında cami inşaatını yükseltirken “çatlasanız da patlasanız da yıktık – yıkıyoruz..
meydan okuması gibi! Erdoğan, kısık sesle, “döviz düşecek, bana inanın” diyebiliyor çaresizce. Küresel piyasalar ve akıl ve bilim dışı  ekonomi yönetimi, 16 yıllık hovardalıktan sonra, şimdilerde AKP = Erdoğan‘ı -gerçekte Türkiye’yi- çok fena kıstırmıştır.

Akaryakıtta ÖTV indirimi üzerinden zam yapmama sürdürülüyor son zam dışında. Bütçe açığı 66 milyar TL öngörülmüş, 697 + 66 milyar TL = 763 milyar TL’ye bağlanmıştı ancak salt Haziran’da 25 milyar TL açık verildi ve yılın ilk yarısı 46 milyar TL açıkla kapandı. Kalan 6 ay, öngörülen 20 milyar açıkla idare edilebilecek midir? Haydi iç açığı, birkaç puan daha enflasyonu artırmayı = gariban halkı daha da yoksullaştırmayı göze alarak bu arada zengini daha da zengin edip iyice din dışına çıkarak, bağımsız (!) Merkez Bankasına baskı yapıp, karşılıksız para basarak finanse ettiniz diyelim..

Cari açık 55 milyar Doları aşkın.. Bu yıl ödenecek 187 milyar $ dış borç + cari açık.. şimdiden 242 milyar $! Bu parayı nereden, kimlerden, % kaç faizle, hangi ek ve kritik politik ödünlerle bulacaksınız?

Müslümanlığı kimseciklere bırakmayan AKP iktidarı, ülkede yoksulluğu gideremiyor, gelir dağılımındaki olağanüstü adaletsizliği azaltamıyor, tersine büyütüyor.. Oysa İslami doktrin bu 2 edimi temel kabul ediyor. AKP iktidarı İslami referanslarıyla açıktan ters düşüyor. Bu sorun fitre – zekat ile, Ramazanda yardım kolileriyle.. kendini ve kitleleri kandırarak kalıcı olarak çözülebilir mi?

3 Kasım 2002 seçimleri öncesi halka vaad edilen ve meyvesi toplanan 3Y sözü neydi?

1. Yoksullukla savaş
2. Yolsuzlukla savaş
3. Yasaklarla savaş..

Çok hazindir, ama bu 3’lü, adeta AKP’nin idam sehpasına dönüşmüştür
****

Erdoğan dış gezilerini sürdürüyor ancak somut ürün yok ortada. ABD bastırıyor bir yandan.

BRICS gerçeğine – fırsatına yıllar önce epey değinmiştik, hatta Türkiye de bu oluşuma katılsın ve “BRICS-T” olsun diye espri katmaya çalışmıştık. Yıllar önce yapılsa idi, bu dev ülkeler kendi aralarında kendi paralarıyla ticaret yapacakları için (Kliring), Dolar ve Avro’yu büyük ölçüde dışlamış, bu 2 emperyalist silaha bağımlılıklarını epey azaltmış olacaklardı. Çoook geç değil mi AKP = Erdoğan?
*****
Şimdi ne yapmalı??

Ekonomik ve Sosyal Konsey’i toplayınız..
Kapalı kapılar ardında dar kadro ile çözüm üretilemiyor, Zaten Erdoğan’ın baskın kişiliği,
aykırı görüşlere sanırız hiç fırsat bırakmıyor. Konseyde saydamlıkla – yüreklilikle tartışınız.. Üniversitelerden yardım alınız. TBMM’de genel görüşme açınız.. Muhalefetle de işbirliği yapınız; ortak Ulusal çözümler üretiniz TBMM’de, ondan güç alınız.

  • Artık burnunuzun dikine dikine, o muazzam kibirinizi derhal bir yana bırakınız..
  • Ülke moratoryuma doğru koşar adım sürükleniyor, herkes altında kalır, görün artık!
  • Dilerseniz eski DP’nin ağababalarına da danışınız; Menderes hükümetinin 1958 Temmuz’unda ülkemizi nasıl iflasa sürüklediğini, moratoryum ilan edişini, giderek hukuk dışına çıkışlarını ve 2 yıla kalmadan da iktidardan olup darağacına yollanmalarını anlatsınlar size..

İçeride dev şirketler (Zorlu, Telekom..) ödeme güçlüğü (örtük iflas!) içinde ve milyarlarca Dolar borçları yapılandırılıyor..

Türkiye de uluslararası bankerlerden (kreditörlerinden) benzer istekte bulunabilir :

Birkaç yılı ödemesiz, faizi dondurarak, ödeme planını zamana yayarak borç yapılandırması.

Dünyada örneği çok. Arjantin ve Rusya 2 çarpıcı örneği.

Ve de ne yapacaksanız bir an önce yapınız.. Ege beyin de vurguladığı üzere zaman aleyhimize işliyor.

Bu arada ABD bastırmayı sürdürüyor : Yaptırımlara hazırız..
Haydi bakalım, “ustalık” döneminde olduğunu savlayan AKP = RTE .. görelim hünerinizi!?

Sevgi ve saygı ile. 30 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Devalüasyon % 29 enflasyon %1 5

Devalüasyon % 29 enflasyon %1 5

Ege CANSEN
SÖZCÜ, 5.7.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Haziran ayı sonunda enflasyon oranları TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından hesaplanıp yayımlandı. Geçen yılın haziran ayı sonuna göre, TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi) % 15,4, ÜFE (Üretici Fiyat Endeksi) % 23,7 artmış.

Bütün dünyada, bir ülkede enflasyon kaç diye sorulunca cevap olarak, yıllık TÜFE oranı verilir. Buna İngilizcede “Year to Year” CPI (Consumer Price Index) denir. Eskiden buna “Cost of Living Index” yani “Geçim Maliyeti Endeksi” denirdi. Bu endeksin hesaplanmasının amacı da ücretlere yapılacak yıllık zamları belirlemekti.

Halk “Geçim Maliyeti”ne “Hayat Pahalılığı” der.

Bu yüzden enflasyon açıklanınca, kişi kendine “geçim maliyetini karşılayacak kadar gelirim artı mı?” diye sormalıdır. Ancak kişiler böyle düşünmez. Geçen yıl kendi gelirlerindeki (ücret, kâr, kira ve faiz) artışlarıyla, servetlerin (döviz, altın, gayrimenkul) değer artışlarını hesaba katmadan “hayat pahalandı” diye şikâyete başlar.

Hâlbuki gelir ve servet artış oranı, enflasyondan yüksek olanlar için hayat pahalanmamıştır. Mesela döviz geliri veya bankalarda (toplamı 100 milyar dolar) döviz mevduatı olanlar için Türkiye’de “hayat ucuzlamıştır” bile.

ENFLASYON HER ZAMAN VE HER YERDE BİR SARMALDIR

Büyük üstadımız Nobel iktisat ödüllü Chicago’lu profesör Milton Friedman “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir oluşumdur (fenomen)” demiş ve onun bu sözü parasal iktisatçılar arasında “nas” (tartışılmaz doğru) kabul edilmiştir. Kadıköylü Nobelsiz iktisat yorumcusu Ege Cansen de “Enflasyon, her zaman ve her yerde bir sarmaldır” demiş ve kimsenin haberi bile olmamıştır. Enflasyon “fiyatlar genel düzeyinin”sürekli artmasıdır. Enflasyon ne bir günde ortaya çıkar ne de bir günde ortadan kaybolur.

Belli ürünlerin (özellikle günümüzde petrolün) fiyatının kısa sürede çok artması, birçok ürünün ve özellikle öbür hammaddelerin fiyatlarında zincirleme bir artışa neden olur.

Fiyatların arttığını gören tüketiciler, bunun altında kalmamak için “ücretlerine” daha genel bir deyişle kendi gelir kalemlerine zam yaparlar. İşte bu davranış tarzı “fiyat-ücret” spirali doğurur ki, bunun için “enflasyon denen fenomen her zaman ve her yerde bir sarmaldır”. 

ENFLASYON DEVALÜASYONU KEMİRİR

Reel devalüasyon, ihracatı artırıp, ithalatı azaltan “yegâne” iktisadi tedbirdir. Ancak devalüasyon, neden olduğu enflasyon tarafından kemirilir. Nitekim yıllığı (YARIM DOLAR  -YARIM EURO) hesabıyla % 29’a varan devalüasyon, %15’lik enflasyon yüzünden şimdiden reel olarak %12’ye düşmüştür. Bu reel devalüasyon daha çok düşmemelidir. Yoksa bu sarmal hız yitireceğine hız kazanır.

Son söz: Milli gelir dolarla düşerse, kişisel gelir de düşer.
======================================

Dostlar,

Yetkin ve kıdemli iktisatçı ABD Wharton Koleji bitirenidir (mezunudur).
O’nun SÖZCÜ’deki yazılarından çok şeyler öğreniyoruz..

Espri, ironi yüklü ve aşırı alçakgönüllü bir niteleme ile kendisi için

  • Kadıköylü Nobelsiz iktisat yorumcusu Ege Cansen..

demiş.. “İktisatçı” bile çok gelmiş! Oysa Reis, hiç beis görmeden “Ben Ekonomistim” buyurmakta.. Dümende Ekonomist olunca ülke batıyor. Çiller de ekonomistti.. Hem de çifte kavrulmuşu.. Ağdalısı.. Hem Boğaziçi Üniversitesinde hem de profesör dereceli..

Başbakanlığı döneminde ülkeyi 5 Nisan (1994) kararları denen batağa sürüklemiş; enflasyon o yıl %154 olmuştu’

Biz ekonomistin Kadıköylüsünü, Nobelsizini..tercih ediyoruz “Chicago boys / girls” yerine..

Ege Cansen’in adı örn. “Agean Johnson” olsaydı (!), kendisinin tanımı

  • enflasyon denen fenomen her zaman ve her yerde bir sarmaldır

söylemi de herhalde küresel sarmalın önde gelen akademi sözcülerinden Milton Friedman’ın

  • Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir oluşumdur (fenomen)

fetvası ölçüsünde ünlenir ve uluslararası iktisat yazınında (literatüründe) yer bulurdu.

Ege Cansen üstadımız bizleri aydınlatmayı sürdürsün lütfen..

Ya da adını 70’inden sonra Agean Johnson yapıp devam etsin..

Yeter ki Anadolu’da yeni M. Friedman’lara yer olmasın!..

Sevgi ve saygı ile. 07 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Merkez para basıyor!

Merkez para basıyor!

Ege CANSEN
SÖZCÜ 16.05.2018

Merkez Bankası dört ayda 10 milyar TL para bastı. Ocak ayından 124 milyar olan tedavüldeki para miktarı 134 milyar TL’ye ulaştı. İktisatçı Ege Cansen, “Buna karşılıksız para basma denir.”

Emeklilere iki bayram ikramiyesi ve destek paketleri ile birlikte kamunun ihtiyacı olan para için Merkez Bankası para basıyor. On yılda 100 milyar TL’ye yakın para basan Merkez Bankası tedavüldeki (dolaşımdaki) paranı miktarını hızla artırıyor. Gözlerden kaçan bu detayın sonuçları ise Türkiye ekonomisi için yıkıcı olabilir. Basit bir dille para basmak enflasyonu hızla tırmandırır.
Öte yandan dolardaki hızlı yükseliş ve seçim ekonomisinin Türkiye’de yaratacağı sıkıntıları değerlendiren SÖZCÜ yazarı iktisatçı Ege Cansen; Ocak 2009’da 38 milyar 340 milyon 278 bin 128 TL 30 krş olan tedavüldeki para miktarının geçtiğimiz ay 134 milyar 780 milyon 312 bin 630 TL 50 krş.a ulaşmasını yorumladı. Cansen,

  • Devletlerin para basmasının iki farklı yolu olduğunu ancak
    Türkiye’nin tercih ettiği yöntemin ‘ahlaksız‘ olduğunu belirtti.

ENFLASYONU TETİKLER

Vergi borçlarının yeniden yapılandırılması ve emeklileri verilecek olan bayram ikramiyesi gibi
seçim ekonomisi paketleri olduğunu aktaran Ege Cansen, “Hükümetlerin seçim havasına girdiklerinde açıklanan paketler bunu gösteriyor. Bu tür ortamlarda maliye bütçe açığı verir.” dedi. “Normal olarak ya vergi artışına gidilir ya da borçlanma yöntemi seçilerek kamu borcu artırılır” diye konuşan Cansen para üretmek için iki farklı yöntem olduğunu anlattı. Cansen şöyle devam etti:

Devletin aslında parası yoktur devleti yönetenler para yerler. Para üretimi için iki farklı yöntem vardır bir tanesi işin ahlaksız yoludur. Bu da Merkez Bankası’na para bastırmaktır. Buna bütçe avansı denir. Maliye der ki; ‘vergi topluyorum ama yetmiyor, borçlandım olmuyor’ o zaman ahlaksız olarak nitelendirdiğimiz yöntem olan para basmaya yönelir. Buna karşılıksız para basmak denir. Basılan parayı Hazine ileride vergi toplayarak ödeyeceğini söyleyerek avans alır. En son Merkez Bankası’ndan avans çekmek için bir tavan konuldu kanunla. Çekilen avansın bütçenin %15’ini geçmemesi gerekiyor.” Cansen bu adımların enflasyon yaratacağını ifade etti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Enflasyonun kelime anlamı ‘şişme’dir. Burada şişen para miktarıdır. Açıklanan enflasyon rakamları da işte bu para şişmesidir.”

Kişi başına gelir 2002’de 5900 dolardı

Kişi başına gelir 2002’de 5900 dolardı

Ege CANSEN
SÖZCÜ, 17 Mayıs 2018 

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İktisadi konularda yazan veya televizyonlarda yorum yapan “ölçme bilmez” mümtaz kişileri ikaz ediyorum. Hem 2017’de GSMH %7.3 büyüdü hem de AKP iktidarının ilk 6 yılında kişi başına milli gelir 3 katına çıktı diye konuşmayın veya yazmayın. Birinci cümlede geçen %7.3 büyüme “sabit TL” ile yapılan hacimsel ölçmedir. İkinci cümlede geçen 3 katına çıkma “cari dolar kuru” ile yapılan bir hesaplamadır.  Ya birini ya da diğerini kullanın. Daha doğrusu büyüme oranlarını “cari dolar kuru” ile hesaplamayın. Bu yanlıştır. Bilerek böyle konuşmak ise yalancılıktır.

DOLAR ORADAYSA HESAP BURADA

Resmi rakamlara göre 2017 yılı itibarıyla, Türkiye’de kişi başına milli gelir cari dolar kuruyla, kabaca 10 600 Amerikan Doları’dır. Yurdumuzda sürekli ikamet eden ve iktisadi faaliyete, dolayısıyla milli gelir yaratılmasına katkıda bulunan mülteci sayısı da 3.5 milyon dolayındadır. Bildiğim kadarıyla kişi başına milli gelir hesabında bu mülteciler nüfusa dahil edilmiyor. Halbuki mülteci veya vatandaş herkes milli gelirden pay aldığına göre, doğru sayıyı bulmak için “kişi başına milli gelir” hesabında, paydaya 3.5 milyon mülteci eklenmeli ve nüfusumuz 84.3 milyon kabul edilmelidir.

Şimdi 2002 hesabını birlikte yapalım: Türkiye’nin toplam milli geliri 15 yılda (2002 hariç 2017 dahil) “yeni seri” denilen resmi hesaplara göre %129 artmıştır. Aynı dönemde mülteciler dahil nüfusumuz %27 çoğalmıştır. Dolayısıyla kişi başına milli gelir 1.8 katına çıkmış veya %80 artmıştır (2.29 bölü 1.27 eşittir 1.8). Muhasebe ilkelerine göre (değişim doğru algılansın diye) geçmiş yıllara ait rakamlar son yılın fiyatına getirilir. Yani 2002 yılının kişi başına milli geliri de 2017 yılının doları ile ifade edilmelidir. Türkiye’nin 2017’de 10 600 $ olan kişi başına milli geliri, 15 yıllık artış kat sayısı olan 1.8’e bölünürse, 2002’nin kişi başına milli geliri bulunur. Bu da 5 888 dolardır.

ORTA GELİR TUZAĞI

“Türk ekonomisi, orta gelire hızlı geldi ama oradan ileri gidemiyor” şeklinde konuşmak moda oldu. Bu ifade de yanlıştır. Türkiye zaten orta gelir düzeyinde bir ülkeydi, halen de aynı yerdedir. Yukarıda sunulan hesaba bir ek yapayım. 2000’li yılların başında kişi başına milli geliri 4-5 bin Dolar (2017 fiyatlarıyla 6000 $) dolayında olan ülkelere “orta gelirli” denirdi. Bugün bu rakam 10 bin Dolardır. Bizimle kıyaslanabilecek Latin Amerika veya Doğu Avrupa ülkelerinde de bizdekine benzer gelişmeler olmuştur. Mal ve para hareketlerinin serbestleştiği yıllarda orta gelişmiş ülkelere sıcak para girişi artmıştır. Bunun sonucunda o ülkelerde devalüasyon oranı, enflasyonun altında kalmıştır. Bu durum cebirsel olarak “cari kurdan” yapılan milli gelir tercümelerinde, reel milli gelir artışından yüksek büyüme rakamları çıkmasına neden olmuştur. Burada mucize falan yoktur. Ayrıca bilinsin ki, önümüzdeki yıllarda da gelişmekte olan ülkeler, milli gelirlerini hem reel hem de nominal olarak gelişmiş ülkelerden daha yüksek oranda artıracaktır. Bu bebeklerin çocuklardan, çocukların da gençlerden hızlı boy atması gibi tümüyle normal bir durumdur.

Son söz: Dolarla büyüdüğüne inanıyorsan, küçüldüğüne de inan.
===========================================

Dostlar,

Erdoğan hep kişi başına ulusal geliri 3500 Dolardan aldıklarını ve 3 katına  eriştirdiklerini söyleyip duruyor. İşin iktisat matematiği açısından çözümlemesi yukarıda. Yetkin Ekonomist Sn. Cansen çok net olarak bu artışın 15 yılda salt 1,8 kat olduğunu, yani Erdoğan’ın şişirdiğinin yarısı olduğunu ortaya koyuyor.

Bir boyut daha var dikkate alınması gereken : O da ülke borçlarının nereden nereye geldiğidir. Erdoğan’ın AKP’si Kasım 2002’de iktidar olduğunda Türkiye’nin toplam dış borcu (kamu + özel) 230 milyar $ idi. Günümüzde ise 250 milyarı özel sektörün, 450 milyarı da kamunun olmak üzere toplam 700 milyar $ ülke borcu vardır. Bu rakam, 2018 sonunda erişebileceğimiz toplam ulusal gelire çok yakın olabilir. 2017 sonunda 850 milyar $ dolayında GSYİH sağlanmıştı. Dolar’daki muazzam değerlenme, daha doğrusu TL’deki dayanılmaz erime sonucunda 2018 sonunda 2017 sonu ulusal gelir rakamını bile yakalayamayabiliriz yüksek olasılıkla. Ulusal gelir, artan gelir dağılımı adaletsizliğine karşın 15 yıllık tek başına AKP iktidarında salt 1.8 kat büyümüş, ancak Türkiye’nin toplam borcu 700/230 = 3+ kat büyümüştür.

TÜİK verileriyle 26 milyonu aşkın insan yoksulluk sınırının altındadır (Mayıs 2018).

Yine TÜİK verileriyle gençlerde işsizlik Türkiye ortalamasının 2 katıdır; % 20,8!

2018 içinde 185-190 milyar $ ödenmesi gereken kamu + özel sektör borcu, yaklaşık 55 milyar dolar da (artmazsa!?) cari açığın finanse edilmesi gerekmektedir. 240 milyar Dolardan az olmamak üzere sıcak – nakit döviz gereksinimi söz konusudur. Erdoğan geçtiğimiz hafta apar topar, uluslararası finans baronlarının üssü Londra‘ya neden gitmiştir? Küresel patronlarla ne konuşulmuş, neyin pazarlığı yapılmıştır, bilmiyoruz.. Ekonomideki ağır yangının hiç olmazsa seçime dek 1 ay hafifletilmesi / ertelenmesi AKP = Erdoğan için yaşamsal önemdedir. Üstelik uğruna katlanılmayacak ödün olmaksızın!.. Ne var ki bu ödünler ülkemiz için “beka sorunu” doğurabilecek nitelikte olabilir. “Millete beka” diye lütfedercesine saçma sloganlarla açılıp – saçılan MHP – Bahçeli ne buyururlar acaba Cumhur ittifaklarının ortak CB adayı Erdoğan’ın bu girişimleri hakkında??

  • Erdoğan, 2002 ayarlarına mı dönmekte / döndürülmektedir??Bu arada bir gündem sakızı daha yakalanmış görünüyor.. Filistin’deki kırım ve Kudüs sorunu.. Öylesine acımasız sömürülüyor ve kamuoyunda algı yönetimi yapılıyor ki tarifi olanaksız! Yenikapı’da yarım milyonluk (?!) zorlama miting, hemen her cümlede kullanılan “asla” sözcükleri.. ağır duygusal tonlar, Ramazan iklimi, bol Arapça dualar.. ABD-İsrail’e çatmalar..

    Sevgi ve saygı ile. 18 Mayıs 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com