Şehir hastanesi sözleşmeleri sil baştan

Şehir hastanesi sözleşmeleri sil baştan

ÇİĞDEM TOKER
SÖZCÜ,
10 Temmuz 2019

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül“TBMM tatile girmeden” diye TV ekranında söz vermişti. Yargı reformunu kastediyordu. İlk “paket”te ifade özgürlüğü davalarına temyiz yolunun açılabileceğini de söylemişti. Tatil yaklaşırken, TBMM’de yargı reformunun ekim ayına kaldığı konuşuluyor. Bakan Gül’ün sözünü tutamaması bir yana; bu gecikme, bomboş suçlamalarla haksız cezalara mahkum olan gazeteci arkadaşlarımızın bedel ödemeyi sürdüreceği anlamına geliyor.
★★★
Bu tercihin iktidarın genel yaklaşımıyla çeliştiği söylenemez. Bir kere yargı reformu paketlerinde iktidara mali kaynak sağlayacak düzenleme yoktu ki! 150 milyon Dolar geliri Sayıştay denetimi olmadan toplayacak, Kamu İhale Kanunu’na bağlı olmadan ihale yapabilecek KTurizm Ajansı kanunu dururken yargı reformuna neden öncelik tanınsın?
Merkez Bankası’nın birikmiş 46 milyar TL ihtiyat akçesini Hazine’ye aktarmak, yurt dışı çıkış harcını 15 liradan 50 liraya çıkaracak maddelerin atıldığı torba kanun dururken, ifade özgürlüğünü ilgilendiren bir düzenleme dört aycık daha bekleyemez mi?
Nasılsa Beştepe’de şaşalı bir sunumu yapıldı. Alkışlar alındı. Daha ne…

KRİZE KRİZ DİYEMEMEK

TBMM’ye getirilen son “torba”, aslında kapsamlı bir incelemeyi hak ediyor. Kanun teklifinin gerekçesine baktığınızda, krize kriz dememek, AKP’nin krizdeki sorumluluğunu hissettirmemek için bürokratların nasıl ter döktüğünü görür gibi oluyorsunuz. Neymiş son “torba”nın amacı, şu dolambaçlı ifadeden anlayabilirseniz buyrun:

“Ulusal ve uluslararası konjonktür kaynaklı makro-ekonomik gelişmeler dolayısıyla reel sektörde ortaya çıkabilecek finansal sorunların çözümlenmesi.”

SAĞLIK BAKANLIĞI’NA DAVET

Torba yasada şehir hastaneleriyle ilgili önemli bir madde var. Bu köşeden sayısız kez duyurduğumuz, birkaç neslin ekonomik refahını rehin alacak Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerindeki ölçüsüzlüklere fren getiriliyor. Sağlık Bakanlığı’nın bir KÖİ metodu olan Yap-Kirala-Devret yöntemiyle yaptırdığı şehir hastaneleriyle ilgili kanun değişikliği yapılıyor “torba” yasa ile. Yeni düzenleme, şehir hastanesi sözleşmelerinin sil baştan ele alınacağını gösteriyor:

Şu yeni düzenlemeye bakıldığında belli ki şehir hastanesi müteahhitleriyle Sağlık Bakanlığı arasında ciddi görüşmeler yapılmış:

“Sözleşme bedelinin artırılmaması kaydıyla kullanım bedeli veya hizmet bedeli artırılmak veya azaltılmak suretiyle değiştirilebilir. Sözleşme bedeli, net bugünkü değer dikkate alınarak belirlenir ve net bugünkü değer hesaplanmasına ilişkin esaslara yönetmelikte yer verilir. İdare tarafından gerekli görülmesi halinde yükleniciye ödenecek kullanım bedeli ödemelerine ilişkin TL veya döviz cinsinden alt ve üst limitler, sözleşme değişikliği düzenlemelerine uygun olarak belirlenebilir.”

En önemlisi de, bu maddenin en baştan başlayarak imzalanan şehir hastaneleri sözleşmelerine de uygulanacağı belirtiliyor. Yani Bilkent, Adana, Mersin, Yozgat hastanelerine.
Belli ki imzalanmış sözleşmelerin büyük yükü alarm zillerini çaldırdı ve şehir hastanesi müteahhitleriyle Sağlık Bakanlığı arasında ciddi görüşmeler yapıldı.
Sağlık Bakanlığı’nın “ticari sır” diye TBMM’den sakladığı şehir hastanesi sözleşmelerinde ne gibi değişiklikler yapılacağını açıklamasının tam zamanıdır.
=======================================

Dostlar,

Daha önceleri de bu hastaneler üzerinden yürütülen muazzam TALAN hakkında bu sitede yazdığımız çok sayıda makalede (lütfen okur musunuz, Erdoğan’ın “Hülya” sının ülkemiz için TALAN olduğunu haykırıyoruz…) sorduğumuz üzere, kısa 2 sorumuz var :

    1. Bu Sözleşmelerin içeriğini kamuoyundan saklanacak nitelikte mi, utanıyor (?) ya da korkuyor musunuz?
    2. Devlet, birtakım yerli – yabancı şirketlerle bu halkın vergisi ile kimi sözleşmeler yapacak ve bunların içeriği halktan saklanacak.. Gerekçesi de “ticari sır” olacak!? Peki halkın “Bilme hakkı” ne olacak? Bu sözleşmelere imza koyanlar kimden yana; kendi ülkelerinin – halkın hükümetleri midirler yoksa sermayeye teslim, hatta ortak olmuş, güdümüne girmiş tuhaf, pos-modern yapılanmalar mıdır..

Dikkat; özellikle 2. soru çoook ciddi ve kritik bir sorudur..

Sevgi ve saygı ile. 11 Temmuz 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

MUSTAFA AYDINLI’dan SİVAS ŞİİRİ : SÖNMEDİ SİVAS’TA KÖZÜMÜZ BİZİM

SİVAS ŞİİRİ..

portresi
Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

 

 

divider_cizgi

SÖNMEDİ SİVAS’ta KÖZÜMÜZ BİZİM

Uygar dünya önünde yakıldı ateş
Sanmayın atarlar tozumuz bizim
Tanık; büyük, küçük düşünen herkes
Sevgi, insanlıktır kozumuz bizim

Sivas’ta yakılan otuz beş can can
Sanmayın zalime kalacak meydan
Ateşe, dumana boğsanız her yan
Sevgi hamurundan özümüz bizim

Özgürlük bayrağı elden ellerde
Akarsu, Nesimi hep gönüllerde
Bak, Pir Sultan Abdal dilde dillerde
Çalacak Sivas’ta sazımız bizim 

Bir yobaz sürüsü kalktı yürüdü
Madımak üstünü duman bürüdü
Elbet bunu koca Devlet görürdü
Görmeyen gözlere sözümüz bizim

Karanlıklar elbet çıkar gündüze
Koca dünya kulak ver sesimize
Bu vahşet insana ve hepimize
Sönmedi Sivas’ta közümüz bizim

Aydınlı gidenle geri gelinmez
Elin kana batırarak gülünmez
Gelecek nelere gebe bilinmez
Bir gün ak olacak yazımız bizim..

Mustafa AYDINLI (02.07.2014)

divider_cizgi

 

Dostlar,

Bu sitede sıklıkla içli şiirlerini yayımladığımız sevgili kardeşimiz Mustafa AYDINLI‘ya, yukarıda aktardığımız güzelim şiiri için teşekkür borçluyuz.

İnsanlığa karş suç niteliğindeki Sivas-Madımak kıyımı
hakkında arşivimizden bir dosyamızı eklemek istiyoruz..
Lütfen tıklayınız..

Sivas_kiyiminda_yasamini_yitirenler

Bir daha asla benzerleri yaşanmasın..
Bunun için “dosya açılıp yeniden yargılama yapılarak” tüm sanıklar ve asıl olarak azmettirenlerle yurt dışına kaçırılanlar getirtilerek hak ettikleri ağır ve caydırıcı cezaları alsınlar.

Toplum hoşgörü, barış ve kardeşlik ikliminde tutulsun..

Sayın Aydınlı’nın güzelim söylemiyle;

“Sevgi hamurundan özümüz bizim
” olsun…

Sevgi ve saygı ile. 02 Temmuz 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İNADINA CUMHURİYET

Suay Karaman ile Söyleşi :

Suay Karaman

İNADINA CUMHURİYET!

Gamze AKDEMİR

– Geniş kapsamı düşünülürse “İnadına Cumhuriyet”in yakın ve çok yakın tarihe ilişkin temel önermelerini, amacını dile getirmenizi rica ederek başlayalım söyleşimize.

– “İnadına Cumhuriyetkitabım, ülkemizin ve dünyanın sorunları ile çözüm önerilerine genel bir bakış açısı yaratmayı amaçlıyor. Okuyucuya unuttuklarını anımsatmak, belirli konularda düşünmelerini sağlamak, ufuk açmak ve sorgulamak gibi önermeler de kitabın amaçları arasında sayılabilir. Yıllardır çeşitli sorunlar hakkında yazdığım yazıları bir kitapta toplamak niyetindeydim ki bu konuda biraz geciktim de sayılır. “İnadına Cumhuriyet” böyle doğdu. Kitabın başlığı, ülkemizde cumhuriyete düşman olanlara karşı bir başkaldırı olarak düşünülebilir.

Kemalist Devrimin sömürge ve yarı sömürge olarak emperyal devletlerce ezilmiş uluslara verdiği örneği, 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ve esinlenişiyle açımlıyorsunuz. Anlatır mısınız?

Kemalist Devrim, muhteşem Altı Ok’un yanında tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı ilkeleri ile günümüzde de geçerlidir. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin egemenliği altında bulunan ezilmiş uluslara, 300 yıldır dünyayı sömüren emperyalizmin yenilebileceğini göstermiştir. Böylelikle kurtuluş savaşı veren uluslara örnek olmuştur. Aydınlanma Devrimi’nin itici ve sürekli gücü Kemalizm ilkelerinin üçünü (cumhuriyetçilik, ulusçuluk, laiklik) Fransız Devrimi’nden, üçünü ise (devletçilik, halkçılık, devrimcilik) Bolşevik Devrimi’nden esinlenerek bir bütün oluşturmuştur. Türkiye’deki devrimin 1789 Fransız Devrimi’nden farkı, emperyalizme karşı savaşla kurulmuş olması, 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ise, Marksizm ideolojisi üzerine kurulmamış olmasıdır. Kemalizm ileriye açık, aydınlanmacı bir ideolojidir. Mazlum ulusların, ulusal demokratik devriminin ideolojisidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir.

– Kumpaslardan Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalara, devlet himayesinde kök salan tarikat yapılanmaların eylemlerine, darbe kalkışmalarına dek hiçbir şeyin güzel olmadığı bir aralığa imza atan, ülkeyi ve toplumu adeta “re-set” leyerek geriye doğru biçimlemeye çalışanlar… Baskıcı söylem, eylem ve yol arkadaşlarıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet… Yaz, sor bitmez! Özetleyecek olursak; kitabınızda açımladığınız laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne siyasi-dini karşıt ideolojilerin kökenleri ve yöntemlerinin geleceğine ilişkin temel yorumunuz nedir?

– Siyasi iktidarın aracılığı ve önderliğinde bugün ülkemizde her türlü baskı söz konusudur. Siyasi iktidar demokratik ve laik cumhuriyetle kavgalıdır, Atatürk ile kavgalıdır ve her fırsatta intikam almaya çalışmaktadır. Ortaçağ karanlığından beslenen bir zihniyet söz konusudur. İçinde laiklik olan her şeyi yıkmak azminde olan bir siyasi iktidar tarafından yönetilmekteyiz. Üstelik bu siyasi iktidar, Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşmiştir. Böyle baktığımız zaman durum iç açıcı değildir. Yaşadığımız günler 1919 yılına benzemektedir. Bugün de ülkemizde yabancıların büyük ağırlığı söz konusudur. Ulusal değerlerimiz, özelleştirme adı altında emperyalist güçlere peş keş çekilmektedir. Laik eğitim yerini imam eğitimine bırakmıştır. Ekonomik kriz toplumu derinden sarsmaktadır. Kısaca bugünlere bakınca toplumun geleceği karanlıktır diyebiliriz. Ancak ne olursa olsun bu topraklarda Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük ateşi vardır, bağımsızlık türküleri söylenir. Bütün bu olumsuzluklar, mutlaka yeni bir aydınlıkla son bulacaktır. Artık yeni bir Mustafa Kemal beklemeye gerek yoktur; Mustafa Kemal’in gençleri, Kemalizm’i özümseyenler bilmelidirler ki hepimiz bir Mustafa Kemal’iz. Güzel günler için örgütlü olarak yapılacak eylemler, mutlaka aydınlıkla sonlanacaktır. Türk gencinin, demokratik ve laik cumhuriyetine sahip çıkacak azim ve kararlılıkta olduğu görülecektir.

– Tehlikenin boyutu ve toplumun farkındalık düzeylerine, aydınların yılgınlığı ve bireylerin epey uzun sürmüş suskunluğuna yorumunuzu da sormak isterim. Yol haritası ve bireyde içselleşen değerleriyle Kemalist Devrimlerin sürekliliğine inancı nasıl dile getiriyorsunuz? Aynı bağlamda çeşitlenen millet, milliyetçilik, Atatürkçülük ve istikrar anlayışlarına ilişkin ne düşünüyorsunuz?

– Günümüzde ülke olarak yaşadığımız tehlikenin farkındayız ama biraz geç kaldık bu farkındalıkta. Bugün ülkemizde demokratik rejim, yerini tek adam diktatörlüğüne bırakmıştır. Siyasi iktidarın insanları susturmak ve rejimi değiştirmek için yaptığı kumpasları hep birlikte yaşadık. Ergenekon, Balyoz gibi davalarla hem orduya olan güven zedelendi, hem ülkede rejimin değiştirilmesi için düğmeye basıldı ve hem de insanlar susturuldu, etkisizleştirildi. Açılımın gölgesinde terör bir yandan, işsizlik, açlık, yoksulluk diğer yandan toplumu vururken, ekonomik ve siyasal kriz her geçen gün daha çok can yakarken toplumun bunlardan etkilenmemesi düşünülemez. Ancak Türkiye, potansiyeli çok büyük olan bir ülkedir. Yer altı ve yer üstü zenginlikleri çok fazladır. Planlı bir kalkınma hamlesiyle, bütün bu olumsuzluklar aşılabilir. Ama önce siyasi bir yeniden yapılanma olması gerekir. Benim sürekli söylediğim bir söz vardır:

  • Krizden çıkmanın yolu, Kemalizm’in Altı Oku’dur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde milliyetçilik akımı, Misak-ı Milli ilkesinden başlayarak, özgürlük, tam bağımsızlık, milli egemenlik uğrunda dış ve iç düşmanlarla çetin savaşlar vermiş, içe dönük ve halkın mutluluğunu amaçlayan bir niteliğe dönüşmüştür. Atatürk milliyetçiliği “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesiyle, şovenizmden sıyrılmış, evrensel bir kavram kazanmıştır. Atatürk’ün elinde milliyetçilik, ulusal kurtuluştan, ulusal devrimlere geçişin gerekçesi olmuştur. İşte burada Atatürk’ün yaptığı millet tanımı da çok önem kazanmaktadır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Atatürk ilke ve devrimlerine, tam bağımsızlığa ve emperyalizm karşıtlığına sıkı sıkıya sarılarak ve özümseyerek bütün olumsuzlukları yeneceğimize inanıyorum.

– Sendikal haklardan yargı bağımsızlığına açtığı yolda, 27 Mayıs devriminin dinamizmini ve özellikle 1961 Anayasası ile topluma siyasal, kültürel, ekonomik, sosyal açılardan başlıca kazandırdıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz? 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdığı çağdaş demokratik ilke ve kurumları kısaca nasıl sıralamak mümkün?

27 Mayıs 1960 Devrimi olarak adlandırılan tarihsel olay, ayrıntılı incelemeleri gerektiren toplumsal bir davranışın ürünüdür. 27 Mayıs 1960 İhtilali, tartışmasız bir devrimdir. İhtilal, toplum yapısında biriken çelişkilerin bir gün patlayışı sonucunda ortaya çıkan ve bir grubun yönetime el koymasıyla, devletin siyasal ve sosyal yapısında oluşan ani ve şiddetli değişikliklerdir. Devrim, özünde toplumsal gelişmenin önünü açan bir güç taşır ve bir toplumdaki siyasal ve ekonomik kazanımların toplumun geniş kesimleri yararına hızla değişmesidir. 1961 Anayasası’yla getirilen yeni ve çağdaş kurumlarla, sosyal hukuk devletiyle, özgür seçimlere gidilmesiyle ve bütün bunların on yedi ay gibi çok kısa bir zaman içinde başarılmasıyla, 27 Mayıs tartışmasız bir devrim niteliğini kazanmıştır.

27 Mayıs 1960 için “demokrasiye darbe” söyleminde bulunan yüzeyseller çoğalmaktadır. Çünkü doğru kaynakları okumadan, araştırmadan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar kolaycılığı seçmektedirler. 27 Mayıs 1960 öncesinde Türkiye’de yalnızca adı Demokrat olan bir parti vardı ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla demokrasiyi yok ediyordu. Yalnızca “Tahkikat Komisyonu” bile demokrasinin olmadığının kanıtıdır.

27 Mayıs Devrimi’nin topluma kazandırdığı en büyük yapıt olan 1961 Anayasası ile laik devlet yapısına sosyal devlet ve hukuk devleti kavramları girmiştir. Bu çağdaş anayasa ile ülkemizde ilk kez Anayasa Mahkemesi kurularak, yasaların anayasaya uygunluğu denetlenerek, anayasa ihlalleri yapılmasının önüne geçilmiştir. Cumhuriyet Senatosu kurularak, çift meclis ile yasama yetkisi daha demokratik hale getirilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı, Yüksek Öğrenim ve Kredi Yurtlar Kurumu, Devlet Personel Dairesi, Türk Standartları Enstitüsü, Basın İlan Kurumu, Ordu Yardımlaşma Kurumu gibi kurulan yeni kurumlar, amaçları doğrultusunda verimli çalışmalarıyla toplumsal düzenlemelere önemli katkılarda bulunmuştur. 1961 Anayasası’yla bağımsız yargı ve yargıç güvencesini sağlayacak kurumlar oluşturulmuş, grev ve toplu sözleşme hakkı kurumlaştırılmış, üniversiteye ve TRT’ye özerklik sağlanmıştır.

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Yasası, Basın-Fikir İşçileri Yasası, İlköğretim ve Eğitim Yasası, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası, Gelir Vergisi Yasası gibi yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1961 Anayasası’nın temelini oluşturan 27 Mayıs Devrimi gücünü, emekçisiyle, köylüsüyle, gençliğiyle, çalışanıyla, aydınıyla, ordusuyla tüm Türk ulusundan almıştı. 16 Eylül 1960 tarihli ve 10605 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Milli Birlik Komitesi Direktifi” ve “Milli Birlik Komitesi’nin Memleket Meseleleri Hakkında Temel Görüşleri”, Milli Birlik Komitesi’nin programı gibidir ve hükümetin neler yapması gerektiğini anlatır. Bu belgelerde, Milli Birlik Komitesi her konuda bir politika saptanmasını öngörmüş ve bunları genel çizgileriyle açıklamıştır. Bu “Direktif” ve “Temel Görüşler” incelendiğinde, Milli Birlik Komitesi’nin toplumcu, sosyal adaletçi, eşitlikçi, devrimci, devletçi yanı ağır basan, özel girişimi teşvik eden ve destekleyen bir karma ekonomi modelini benimsediği görülür. Bunların hayata geçirilmesi, çıkarılan yeni yasalarla ivedilikle gerçekleştirilmiş, bir kısmı da yeni anayasaya konularak, uygulaması gelecek iktidarlara bırakılmıştır. On yedi ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen aydınlanma yolundaki yeni atılımların ve yeni anayasanın hazırlanarak, seçimlere gidilmesi ile Milli Birlik Komitesi ülkeyi sivil yönetime bırakmıştır. Ancak gelen iktidarlar 1961 Anayasası’na karşı çıkmış ve “bize plan değil, pilav lazım” söylemiyle, 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği aydınlanmanın gerisine düşmüşlerdir.

– Babanız Suphi Karaman’ın 27 Mayıs 1960 Devrimi’nde aldığı aktif rolü, devrim savunusunu, yorumunu, ülküsünü burada da anlatır mısınız? Ayrıca, 27 Mayıs Devrimi’nin önderlerinden Haydar Tunçkanat’ı da nasıl anıyorsunuz?

– 27 Mayıs 1960 Devrimini yapanları saygı ile anıyorum. 27 Mayıs’ın devrimci çizgisinden sapmadan yaşamını sürdürenleri de sevgiyle selamlıyorum. 27 Mayıs 1960 İhtilali, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmiştir. Büyük tarihi deneyimi ile ülkemizin yakın geçmişinin önemli tanıklarından olan babam Suphi Karaman, Milli Birlik Komitesi’nin çekirdek kadrosundaydı. 27 Mayıs öncesinde Kurmay Yarbay rütbesiyle KKK Kurmay Şubesi Müdürü idi. Babamın bu kilit göreve atanmasıyla birlikte, ihtilalin önemli noktalarına komiteden arkadaşlarının getirilmesi sağlanmıştır. Babam gözüpek bir devrimciydi; “Harp okulunda okurken, Mustafa Kemal’i ve yaptığı devrimleri kıskanırdım, kırk yıl önce dünyaya gelseydim, Samsun’a ben çıkardım” diyecek kadar cesaretli ve kendine güveni olan biriydi.

Ülkesini, içine düştüğü kardeş kavgasından kurtarmak için, geleceğini ve yaşamını ortaya atmaktan, devrim yoluna baş koymaktan çekinmeyen babam, 27 Mayıs’ın amacını “Atatürk Devrimleri’ni yeniden yaşama geçirmek ve demokrasiyi tekrar sağlamak” olarak özetlemiştir. 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdığı çağdaş demokratik ilke ve kurumlar için babamın Türkiye tarihine özel bir sorusu vardı: “Neden bu demokratik ve sosyal kurumları siviller getirmedi?”

12 Eylül karşı devriminin paşaları ile günümüzdeki yöneticiler lüks içinde ve devlet koruması altında yaşarlarken,  27 Mayıs Devrimcileri gibi babam da korumasız sade hayatını, onurlu ve dürüst bir şekilde sürdürmüştür. “Benim halktan korkacak bir şeyim yok ki, korumam olsun. Bizden sonra yönetime el koyanlar hep korumalarla dolaştı, aramızdaki farkı anlamak isteyen bunu düşünsün” diyerek tarihe not düşmüştü. Kemalizm’in, ulusal egemenliğin ve 27 Mayıs Devrimi’nin savunucusu olan babamın en büyük arzusu, Tam Bağımsız Bir Türkiye idi. Bir gün bu arzunun gerçekleşeceğine tüm kalbimle inanıyorum.

14 Temmuz 2002’de yitirdiğimiz Milli Birlik Komitesi’nin seçkin subaylarından Haydar Tunçkanat, “Türkiye’nin Milli Savunma Stratejisi”, “Albay Dickson Raporu”, “İkili Anlaşmaların İçyüzü”, “Amerika, Emperyalizm ve CIA”, “27 Mayıs 1960 Devrimi” kitaplarını yazmıştır. Özellikle “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı eserinde;

  • Ulusal Kurtuluş Savaşında yenerek, ülkemizden kovduğumuz emperyalizmin ve kapitülasyonların, yıllar sonra yalnız ABD ile yapılan ikili anlaşmalar yoluyla ülkemize nasıl geri geldiği belgelere ve olaylara dayanılarak açık açık anlatılmıştır.

27 Mayıs Devrimcileri, seçkin subaylardı, ülke ve dünya sorunları hakkında engin bilgiye sahiplerdi. Yaşamları boyunca sürekli yeni bilgiler öğrenmek için okuyan, düşünen ve sorgulayan aydın insanlardı. Atatürk ilkelerine bağlı, kendilerini sürekli geliştiren yurtsever ve cesur subaylardı. Anayasa gereği Tabii Senatör olarak Cumhuriyet Senatosunda görev yaptıkları zaman, ülkemizin hemen hemen her sorunuyla yakından ilgilenmişler, görüş ve çözüm önerilerini dile getirmişlerdir.

– Son olarak bugünkü durumuna ilişkin değerlendirmenizi de ekleyerek yanıtlamanızı rica edersem; sol üzerine değerlendirmelerinizde nelere odaklanıyorsunuz, solun sancılarına ilişkin hangi görüşleri dile getiriyorsunuz? Bu bağlamda size göre CHP sol bir partiden beklenenleri ne ölçüde karşılayabilmişti ve bugün ne ölçüde karşılayabilmektedir?

– Önce soldan başlayalım, sonra bugünkü duruma gelelim. Sol kavramı ile toplumun büyük kesiminin yararına olan politikalardan söz edilmelidir. Sol bir parti ulusalcıdır, yabancıların belirleyeceği politikaları değil, kendi ulusunun çıkarlarına göre olan politikaları benimser. Sol görüşlü parti, siyasetin halkı kandırmak için değil, ülkenin ulusal çıkarlarının korunması için yapıldığının bilincindedir. Sol bir parti, sosyal devlet ilkesini benimser; sağlık ve eğitim hizmetlerinin ücretsiz olarak tüm halk kitlelerine sağlanmasına çalışır. Sol görüşlü parti, demokratik ve laik eğitimi savunur. Sol bir parti, planlı ekonomiden yanadır ve özelleştirme politikalarına ilke olarak karşı çıkar.

Türkiye’de sol bir parti, Atatürk düşmanlarını, ikinci cumhuriyetçileri, tarikatçıları, din tüccarlarını, bölücüleri, ırkçıları, mezhepçileri, küreselleşme yanlılarını, ilkesiz ve tutarsız olanları içinde barındıramaz, barındırmamalıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızdan, onun Kuvayı Milliye’sinden, onun Müdafaa-i Hukuk’undan,  Halk Fırkası’ndan ve bütün hepsinin temel felsefesini oluşturan “6 Ok”undan gelen Cumhuriyet Halk Partisi, bugün sol bir partiden beklenenleri karşılayamamaktadır. İşin özü CHP, büyük önderimiz Atatürk’ün ölümünün ardından savrula savrula, bugünkü savruk, hatta proje parti durumuna getirilmiştir. CHP yukarıda saydığımız her konuda tutarlı olsaydı, AKP gibi ortaçağ özlemcisi gerici bir iktidar 17 yıldır siyaset sahnesinde bu büyük çoğunluğa ulaşamazdı.

Eskiden hepimizin kullandığı sağ-sol gibi kavramlar vardı ama bugün yaşadığımız günlerde bu sağ-sol yerine vatansever, vatan haini kavramlarının kullanılması daha doğru olur kanısındayım.

Şimdi bugünkü duruma bakalım. Bugün

17 yıllık AKP iktidarı ile sistemli ve bilinçli bir şekilde sivil darbe uygulanmaktadır.
Sivil darbe, hukuk dışı yasalar çıkartılarak, tüm devlet kurumlarını ele geçirmek için sistemli bir şekilde kadrolaşmak ve kendilerine karşı olanları bir şekilde yargılayıp, susturmaktır. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, kendi ülkesinin ordusuna düşman ise, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, ülkenin parlamentosu yerine kanun hükmünde kararnamelerle yasama görevini yerine getiriyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur. Ülkeyi yöneten siyasi iktidar, bağımsız yargının verdiği kararlara tepkili ise, hangi koşulda olursa olsun her istediğini yapmak için uğraşıyorsa, o ülkede sivil darbe yapılıyordur.

  • Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu kesinleşen AKP iktidarının, bu karara karşın ülkeyi yönetmesi tam anlamıyla bir sivil darbedir.

Ne yazık ki yıllardır ülkemizde uygulanan yöntem budur. Özellikle 17 Nisan 2017 halk oylamasında yapılan büyük hukuksuzluklarla ülkemizde rejim değiştirilmiş ve bugünlere getirilmiştir. Daha önceki 12 Eylül halk oylaması ile sonucun bir saat içinde açıklandığı seçimleri de unutmamak gerekir. İşte 31 Mart yerel seçimlerinde, İstanbul Anakent Belediye Başkanlığı seçiminin iptal gerekçeleri ortadadır. Bugün ülkemizde tek adam diktatörlüğü yaşanmaktadır ve buna “ileri demokrasi” adını vererek, toplumu kandırmaktadırlar. Ama bu kandırmaca da sona ermeye başlamıştır çünkü toplumun, 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle yavaş yavaş uyanmaya başladığı görülmektedir.

Geldiğimiz noktada artık AKP iktidarının iniş sürecine başladığı görülmektedir. Topluma güven verecek muhalefet partileri ve yöneticileri ile bu değiştirilen rejimin, eskiye döndürülmesi gerekmektedir. Ama sanıyorum bunun için biraz daha beklemek durumundayız.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

  • Ülkemizde gerçek demokrasi etkin ve egemen kılınmalı, hukukun üstünlüğü gerçek anlamda sağlanmalıdır.
  • Ülkeyi yöneten iktidarların demokrasiyi benimsedikleri ve hukuk devleti ilkelerine bağlı kaldıkları zaman, kargaşa ya da karışıklık ortamlarının yaşanmadığı herkes tarafından görülecektir.
  • Eşsiz güzel ülkemiz Türkiye’mize, Atatürk’ün aydınlık ve çağdaşlaşma yolundan gitmek yaraşır.

=========================================

Sevgili dostumuz Suay Karaman’ı bu nefis kitabından dolayı kutluyoruz..
Lütfen okuyalım, okutalım, dostlarımıza, kitaplıklara armağan edelim..

Related image


Sevgi ve saygı ile. 29 Haziran 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

İSTANBUL’U, İSTANBUL’A İHANET EDENLERE TESLİM ETMEYELİM!

İSTANBUL’U, İSTANBUL’A İHANET EDENLERE TESLİM ETMEYELİM!

R.T. Erdoğan : İSTANBUL’A İHANET ETTİK… BEN DE SORUMLUYUM

Image result for CELAL TOPKAN

Celal TOPKAN

(AS: Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

Recep Tayyip Erdoğan, Mart 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nden İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçildi. 1994-1999 arasında İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı yaptı.

Fazilet Partisinden istifa eden Milli Görüşçü arkadaşlarıyla birlikte 14 Ağustos 2001’de AKP’yi kurdu. Erdoğan AKP Genel Başkanı oldu. 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerinde AKP tek başına iktidara geldi.  Erdoğan Başbakan oldu. Arkasında Cumhurbaşkanı seçildi. 17 yıldır ülkeyi tek başına aldığı kararlarla yönetiyor.

17 yıldır ülkeyi tek başına aldığı kararlarla yöneten AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 21 Ekim 2017’de Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesine yaptığı konuşmada;

“İstanbul gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.” dedi.

Kendisi başta olmak üzere AKP’nin dünyanın en müstesna ve en güzel şehri olan İstanbul’a ihanet ve kötülük ettiklerini, İstanbul’u yaşanmaz bir kent haline getirdiklerini, bunun sorumlusunun kendisi olduğunu söyledi!

BEN DEĞİL GENEL BAŞKAN YARIŞTI

1994-99 arasında Erdoğan’ın İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı’nda üst düzey yöneticilik yapan, İstanbul’u Erdoğan’la birlikte yöneten Binali Yıldırım, 3 Kasım 2002 seçimlerinde merkez atamasıyla AKP’den milletvekili seçildi. 2002-19 arasında Erdoğan’ın atamasıyla, Ulaştırma Bakanlığı, Başbakanlık ve Meclis Başkanlığı yaptı.

Meclis Başkanı iken 31 Mart 2019 seçimlerinde AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafında İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı yapıldı. Seçimleri CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu kazandı.

28 Nisan 2019’da mezun olduğu Kasımpaşa Lisesi’nin pilav gününde katılan, Binali Yıldırım, seçim sonuçlarına yönelik yaptığı açıklamada; “Ben kaybedilmiş bir seçimi, kazanmak için uğraşacak bir insan değilim. Seçimlerde adaylar yarışmadı bunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla adaylardan biri kaybetti biri kazandı diye değerlendirmek çok sağlıklı olmaz.” dedi.

Herkesin anlayacağı bir şekilde, ben aday gösterildim ancak asıl aday AKP Genel Başkan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı. Ben değil AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan yarıştı. Ben değil Cumhurbaşkanı Erdoğan kaybetti dedi.

Binali Yıldırım’ın söylediklerinden çok net olarak anlaşılacağı gibi, eğer seçimleri Binali Yıldırım kazanmış olsaydı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı koltuğunda Binali Yıldırım oturacaktı. Fakat İstanbul’u, İstanbul’a ihanet eden ve hala ihanet etmeye devam eden AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetecekti. İstanbul’a ihanet etmeye devem edecekti. Ancak İstanbul halkı buna izin vermedi.

BEN TEK BAŞIMA KARAR VEREMEM

23 Nisan 2019’da Habertürk’te canlı yayına katılan Binali Yıldırım, Didem Arslan Yılmaz, “Sizden önce programımıza katılan Ekrem İmamoğlu’na, ‘Binali Yıldırım’la birlikte açık oturuma katılmak ister misiniz?’ diye sorduk. ‘Ben çok isterim. Binali Bey kabul ederse, ben o yayında beraber olmak isterim.’ dedi. Siz bu çağrıya nasıl yanıt veriyorsunuz?” diye sordu.

Binali Yıldırım soruya, “Olabilir, bakarız. Onun için garanti veremem de. Benim tek başıma vereceğim bir karar değil ama… Prensip olarak olabilir, niye olmasın. O benim tek başıma vereceğim bir karar değil. Ben memnuniyetle sizinle program yapmayı arzu ederim. Hele biraz eteklerimizdeki taşları dökelim..” yanıtını verdi.

Aday yapıldığını ancak yapılan işlere kendisinin tek başına karar vermediğini, bir kez daha altını çizerek ve herkesin anlayacağı bir şekilde seçildiği zaman İstanbul’u kendisinin değil, kendisini aday yapan AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yöneteceğini söyledi.

“BİZ YAPTIK YİNE BİZ YAPARIZ”

31 Mart 2019 seçimleri öncesi İstanbul’un caddeleri ve binaları, Binali Yıldırım’ın fotoğrafları, fotoğrafların yanında “biz yaptık yine biz yaparız” pankartları ile donatıldı.

Yenilenecek olan 23 Haziran 2019 seçimi öncesi İstanbul caddeleri ve binaları, yine Yıldırım’ın fotoğrafları, fotoğrafların yanında “biz yaptık yine biz yaparız” pankartları ile donatıldı.

1994-2019 arasında İstanbul’u yöneten AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 21 Ekim 2017’de Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesine yaptığı konuşmada

  • İstanbul gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.” demişti.

Binali Yıldırım, “Biz yaptık yine biz yaparız” sloganı ile

  • 1994’ten beri İstanbul’a ihanet ettik, kötülük yaptık. İstanbul’a ihanet etmeye devam edeceğiz diyor.

Eğer Binali Yıldırım İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçilirse, kendi sözleri ile önce 1994-99 arasında belediye başkanı olarak, 2002-19 arasında başbakan ve cumhurbaşkanı olarak dünyanın müstesna kenti İstanbul’a ihanet eden Recep Tayyip Erdoğan (=AKP), dünyanın müstesna kenti İstanbul’a ihanet etmeye devam edecektir.

Dünyanın müstesna kenti İstanbul’da yaşayan değerli halkımız!

  • 23 Haziran 2019 seçimlerinde İstanbul’a ihanet edenlerin suçlarına ortak olmayalım.
  • İstanbul’u, yeniden İstanbul’a ihanet edenlere teslim etmeyelim.

==============================================

Dostlar,

Sayın Celal Topkan dostumuz (20. dönem CHP Adıyaman MV, Sağlık Fizikçisi) oldukça yerinde ve değerli bir irdeleme yapmış yukarıdaki yazısında.. Bizim de ekleyeceklerimiz var :

AKP’nin Yoksullara – engellilere yardım sömürüsü..

İşte AKP = RTE Türkiye’sinin fotoğrafı budur! Bu hazin olay tek başına bir iktidarın istifa nedenidir uygar ülkelerde. 17 yıldır tek başına yönettiğiniz caaanım Türkiye’mizi ne hallere düşürdüğünüzün tokat gibi yanıtı. Size aynadır bakabilirseniz.. O utanç aynasına bakın ve kaldı ise zerrece, vicdanınızın isyanını dinleyin; kahrolası kibirinizde boğulun, bırakıp gidin, yakamızdan düşün artık! Tarih ve Tanrı sizi lanetleyecek.. (Haziran 2019)

Bu yürek yakan görseli ve yanındaki isyanımızı günlerce sitemizin manşetinde tuttuk.. Tek bir AKP yetkilisinden ya da iktidardan tık çıkmadı.. “Ne söyleyebilirlerdi ki??” denebilir ama o denli kolay geçiştirilemez.. Kamuoyuna hiç olmazsa bir açıklama yapılabilirdi, aileye ziyaret ve destek verilebilirdi.. Biz duymadık..

Gaziantep’ / Şahinbey’de belediye önünde, iş vaadi yerine getirilmediği için kendini yakan işsiz insanımız için de “insancıl” birtakım girişimler görmedik, duymadık..

Bunca katmerlendik ya da kaşağılandık mı? Bunca duyarsızlık olabilir mi??
Hani komşusu aç iken tok yatan “bizden” değildi Müslüman geçinen din sömürgeni AKP ??!!
***

İstanbul’un seçilmiş ve hakkı AKP / YSK tarafından seçmen iradesi hiçe sayılarak açıkça hakkı gaspedilmiş BŞB Başkanı Ekrem İmamoğlu, artık bir parça duygusal tonlamalar yapmalı ve bu kabul edilemez vicdansızlık örneklerini yüksek perdeden sorgulamalı kamuoyu önünde..

34 yaşında, Kartal İHL mezunu bu adamın hangi eğitimi var ki, “40 şirkette birden” kayyım olmaya? 40 harami dedikleri günümüzde bu mu ola??
Hangi fiziksel güçle, enerjiyle 40 şirkette birden kayyımlık yapabiliyor?
Buna 7 gün 24 saat yeter mi?
Ne diploması var bu süpermen (!) AKP’linin?
Başkaca işleri de var mı? Verdiği vergi ne kadardır?
Bunların sorgulanması gerek.. TBMM’ye soru önergesi verilmeli, bu kişi malvarlığını açıklamaya çağrılmalıdır.. Başka örnekleri var mı, araştırılmalıdır.
Bu kişiyi 40 şirkete ayrı ayrı kayyım atayan yetkililer kimlerdir?
SPK mıdır, TMSF midir, kimdir kim??
***
21 yaşında kadın Matematik öğretmeninin işsizlik / atanamama intiharı, Gaziantep’te kendini yakan işsiz, Trabzon’da HES rezaletinizle doğayı katletmekle kalmayıp insanları ölüme sürükleyen akıl ve bilim dışı saçmalıklarınız.. hangi birini, hangi birini…nereye koyacağız 17 yıllık AKP = RTE iktidarının günah çetelesi olarak??
****
Seçime birkaç gün kala AKP’nin yoksullara – engellilere yardım sömürüsü acizliktir..

5393 Belediye yasası md. 14’te ve md. 60/i bendinde sayılan görevlerden biri budur. 5216 sayılı BŞB yasası da bu bağlamdadır : Yerel yönetimler yoksul ve düşkünlere destek verecektir yasa gereği..
Ayrıca Anayasa md. 2, SOSYAL DEVLET, 5. madde Devletin görevleri..
Bu yardımlar AKP’nin lütfü değil..
Şantaj ve tehdit sahibini küçültür, alçaltır, ahlaksızlıktır ve yasal olarak olanaksızdır.
Belediye bütçesinde bu amaçla (Yoksullara – engellilere yardım) kaynak ayrılıyor.

  • Hangi belediye olursa olsun bu yoksullara yardımlar yasa gereği zorunlu yapılacaktır. 

Bu yoksul – çaresiz insanların evlerine yasa dışı biçimde belediye görevlilerini göndererek YARDIMLARINIZ KESİLEBİLİR tehdidini – şantajını yöneltmek suçtur ve bu insanları aşağılamaktır, hakarettir.

Yoksul ve işsiz bırakılan – engelli insanlarımız AKP’nin kulu – kölesi ve OY TUTSAĞI / OY ESİRİ olmayıp, T.C. Devletinin yurttaşlarıdır. 23 Haziran seçimi, AKP’nin sarmaladığı bu alçaltıcı zinciri kırmak için son derece değerli bir fırsattır..

  • 17 yıllık AKP iktidarında işsizlik, yoksulluk azalmamış, gelir dağılımı iyileştirilmemiş, ülkenin borçları düşürülemeyip ödenemeyecek boyutlara, iflas eşiğine varmıştır.

Seçimde böylesi yollarla propaganda yapmak utanç vericidir, ahlak dışıdır, inanç sömürüsüdür.
Ülkemizin ve İstanbul’un kaynakları 25 yıldır yağma ve talan edilmiş, yandaşlara peş keş çekilmiştir. Yoksul ve işsizlerin bu durumdan sürekli – kalıcı kurtulmaları ÖZELLİKLE istenmeyerek bu milyonların umutları sömürülerek “OY” adına her seçimde duygu sömürüsüne, şantaj eve tehditlere açık bırakılmıştır.

  • AKP 17 yıldır (İstanbul’da çeyrek yüzyıldır!) bu insanlık dışı yöntemlerle, siyaset etiğine uymayan davranışları ve seçim hileleriyle ulusal iradeyi gasp ederek tek başına iktidardadır.

Bu yurttaşlarımız rahat olsunlar; DEVLETTE DEVAMLILIK ASILDIR..

AKP gider, CHP’li İmamoğlu gelir ve daha iyisini yapar..
CHP’nin Cumhuriyeti kurup var ettiği gibi..
En azından AKP = RTE‘nin doğrudan itiraf ettiği İHANETE son verir..

23 Haziran 2019 gecesi saat 22 – 23 dolayında bu karabasan bitecek..
Telaş bundandır. Yenileceklerini görmektedirler net olarak ve de heeerr yolu mübah görmektedirler.

Ama çare yok; 23 Haziran yenilgisi kaçınılmaz ve örneğin % 55 / 45 gibi bir AKP aleyhine denge, ülkemizi hızla erken seçim atmosferine sokacaktır. Ekonomi yangın ötesidir. Zaten AKP şu anda TBMM’de salt çoğunluğu olmayan bir topal ördek konumundadır. Azınlıktadır ve MHP stepnesiyle ayaktadır..

AKP = RTE böylesi bir ortamda hiiiiiiiç ön almaya kalkmasın; halkın sandıktaki iradesinin BU KEZ / 2. KEZ önüne geçebilecek hiçbir güç yok bu ülkede..

Böyle biline ve herkes haddini bile..

  • 23 Haziran seçimi bir yerel seçim olmanın çoooook ötesine geçti..
  • AKP’nin iktidar sınavıdır ve artık siyaset bilimi AKP parantezinin kapanacağını öngörüyor tüm verileriyle..

Hepimize kolay gele…

  • HERRRR ŞEYYY ÇOOOOOOOOOOOOKKKKK GÜZEL OLACAKKK!

Sevgi ve saygı ile. 20 Haziran 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı Uzmanı, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimci
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yargıtay : Meslek hastalığı “kaçınılmaz” değil, yeni teknoloji kullanmayan işveren tam sorumlu

Yargıtay : Meslek hastalığı “kaçınılmaz” değil, yeni teknoloji kullanmayan işveren tam sorumlu

Burdur’da kot taşlama işinde çalışan bir işçi, tozun akciğerlerde birikmesi nedeniyle akciğer dokusunda hasar meydana getiren “pnömokonyoz” hastalığına yakalandı.

Burdur 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvuran işçi, “meslek hastalığı” olarak değerlendirilen teşhisin tedavi giderlerini işverenden talep etti. Mahkeme davayı kısmen kabul etti. Davacı işçinin meslek hastalığına yakalanmasında işveren kusurunu %85, işçinin kusurunu %10 olarak belirledi.

Yerel mahkeme bilimsel ve teknik tüm önlemlere karşın zararın meydana geldiği ve önlenemediği durumları ifade eden “kaçınılmazlık” oranını ise yüzde 5 olarak kabul etti.

Kaçınılmazlığın % 3’ünü işverene, %2’sini davacı işçiye yükleyen mahkeme işverenin %88 oran üzerinden sorumlu olduğuna hükmetti.

“Kot taşlama estetik kaygılarla uygulanan bir yöntem”

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi yerel mahkemenin kararını bozdu. Davacı işçinin mesleksel “pnömokonyoz” hastalığına yakalanmasına neden olan kot taşlama işinin ayrıntılarına yer verilerek şöyle dendi:

Davalıya ait tekstil işyerinde kumlama yöntemiyle kot taşlama işçisi olarak çalışan sigortalının mesleki pnömokonyoz hastalığına yakalanarak %24 oranında sürekli işgöremez duruma girmesi şeklinde gelişen zararlandırıcı eylemde, sigortalının mesleksel pnömokonyoz hastalığına yakalanmasına neden olan kot taşlama işi, kotların beyazlatılması ve eskitilmiş görünümü verilmesi için, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemi olup, üretimin zorunlu bir parçası olmayıp tamamen estetik kaygılarla uygulanan bir yöntemdir.

İşverenin iş güvenliği açısından yaşamsal öneme sahip araç ve gereçlerin kullanımı sağlandığında kaza ve hastalık olasılığının tümüyle ortadan kalkacağı vurgulanan kararda, “Aksi yaklaşım, her tür meslek hastalığının oluşumunda belirli oranda kaçınılmazlığın etkili olacağı kabulüne yol açacaktır.” denildi.

“Aynı iş robotlarla yapılabilirdi”

İşverenin, mevzuatın kendisine yüklediği tedbirleri almak zorunda olduğu kaydedilen kararda “Kaçınılmazlıktan, işveren tarafından tüm önlemler alındığı ve kazalı da bu önlemlere uyduğu halde kaza/hastalık meydana gelmişse söz edilebilecektir” denildi, şu tespitler yapıldı: Aynı iş makine kullanılarak, lazer veya robotlar aracılığıyla da yapılmaktadır. İşyerinde alınması gereken önlemlerin hiçbirinin işveren tarafından alınmadığının bilirkişiler tarafından tespit edilmiş olması, aynı işin makine kullanılarak lazer veya robotlar aracılığıyla da yapılması mümkün iken kumlama yöntemiyle üretim yapılmasında ısrar edilmiş olması, Anayasa ile teminat altına alınmış olan yaşama hakkının ihlali niteliğinde olup, bu durumun ‘kaçınılmaz bir sonuç olarak değerlendirilmesi’ isabetli bulunmamaktadır.

“İşveren, işçinin vücut ve ruh sağlığını korumakla yükümlü”

“Çalışma yaşamında süregelen kötü alışkanlık ve geleneklerin varlığı, işverenin önlem alma ödevini etkilemez” vurgusu yapılan kararda dava şu gerekçelerle kabul edildi:

  • İşverenler, çalıştırdığı sigortalıların beden ve ruh bütünlüğünü korumak için yararlı her önlemi, amaca uygun biçimde almak, uygulamak ve uygulatmakla yükümlüdürler.

Yüksek mahkeme meslek hastalığının oluşumunda kaçınılmazlık etmeninin (faktörünün) uygulama yeri ve etkisinin bulunmadığı gözetilerek, iş güvenliği konularında uzman tekstil mühendisi, kimya mühendisi ve göğüs hastalıkları uzmanı bilirkişilerden oluşacak heyetten yeniden rapor alınması gerekirken, yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. (Independent Türkçe / AA, 17.06.2019)
==============================

Dostlar,

Yargıtay’ın iş davalarına bakan uzmanlaşmış Hukuk Dairesinin özetlenen kararı yerinde ve bilimsel temellidir.

Meslek hastalıklarının en temel özelliği, ilgili bilimsel yazında (literatürde) şöyle vurgulanır :

  • Meslek hastalıkları %100 korunulabilir hastalıklardır; çünkü hem nedenleri bilinmektedir hem de o nedenlerin işyerinde olduğu bilinmektedir.

Bir başka anımsatma daha; Yargıtay’ın önerdiği uzman bilirkişi kurulunda yer alacak uzman hekim Göğüs Hastalıkları uzmanı olabileceği gibi, “İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanı” da olabilir. Bu uzmanlık alanı bir üst – ileri uzmanlık (ihtisas) alanıdır ve Göğüs Hastalıkları, İç Hastalıkları ve Halk Sağlığı olmak üzere 3 tıp uzmanlık alanının üzerine “yan dal” olarak kazanılmaktadır.

Tıpta Uzmanlık Yönetmeliği uyarınca bu alanda, her 3 temel alandan gelen İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları eşdeğer düzeyde bilimsel ve tıbbi olarak yetkilidir.

Sevgi ve saygı ile. 17 Haziran 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com