102 Yıl Sonra Amasya Genelgesi

102 Yıl Sonra Amasya Genelgesi

Mustafa Kemal Paşa Samsun’da bir aya yakın kaldı. 12 Haziran’da Havza yoluyla Amasya’ya geçti. Orada eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa ve 3. Kolordu Kumandanı Refet Bey ile buluşup toplantılar yaptı. Görüşmeler sonunda, Mustafa Kemal Paşa’nın önceden hazırladığı ilkeleri kapsayan bir metin üzerinde anlaşma sağlandı.
12. Kolordu Kumandanı Mersinli Cemal ve 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşaların da görüşleri alındıktan sonra kimi düzeltmelere uğrayan metin, 21/22 Haziran gecesindeki
son toplantıda kesin biçimini aldı. Bu “Amasya Kararları” ertesi gün, yani 22 Haziran 1919’da asker ve sivil ilgililere telgrafla bildirildi. Amasya Tamimi olarak tanınan altı maddelik metnin 1. maddesi şöyledir:

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükûmeti merkeziyetimiz
İtilâf Devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhde ettiği mes’uliyetin icabatını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi madum (yok) tanıttırıyor. Milletin istiklâlini gene milletin azmü kararı kurtaracaktır. Milletin halü vaz’ını
derpiş etmek (göz önüne almak) ve sadayı hukukunu cihana işittirmek için her türlü tesir
ve murakabeden azade bir heyeti milliyenin vücudu elzemdir.

Anadolu’nun bil-vücuh en emin mahalli olan Sivas’ta millî bir kongrenin serian in’ikadı takarrür etmiştir. Bunun için tekmil vilâyatı osmaniyenin her livasından ve fırka ihtilâfatı nazarı dikkate alınmaksızın muktedir ve milletin itimadına mazhar üç kadar zatın
sürati mümkine ile yetişmek üzere hemen yola çıkarılması icap etmektedir.”
(Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, C. III, Vesikalar, İstanbul 1934, s. 47)

Amasya Kararları‘na genelde bakılınca, bunların Türk Millî Mücadelesi’nin ana programını oluşturduğu, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehası ve yüksek askeri yeteneği sayesinde
adım adım gerçekleştirildiği gözlenir.

Mustafa Kemal Paşa Amasya’dan sonra, Rauf Bey ile birlikte, Sivas ve Erzincan üzerinden Erzurum’a gitti. İngilizlerin baskısı sonucunda 8 Temmuz 1919 gecesi askerlikten ayrılmak zorunda kalan Kemal Paşa, 23 Temmuz 1919’da Erzurum’da toplanan Doğu vilâyetleri temsilcilerinin kongresine sivil olarak “Sine-i millette bir ferd-i mücahit” olarak katıldı ve kongreye başkan oldu. Onun ustaca yönetimi sayesinde, Erzurum Kongresi’nin
7 Ağustos 1919’da yayınlanan bildirisi, Amasya Kararlarına uygun olarak hazırlandı.

On maddelik Bildirgede Millî Mücadele’nin hedeflerini daha ayrıntılı olarak belirliyor ve
bu hedeflere varmak için yapılacak işleri belirliyordu. 2. maddede “Osmanlı vatanının tamamiyeti ve istiklali millimizin temini ve makamı saltanat ve hilafetin masuniyeti için
Kuvây-ı Milliye’yi âmil ve iradei milliyeyi hâkim kılmak esastır” hükmü açıklanıyordu.
4. maddede, merkezi hükümetin yabancı bir devletin baskısı altında kalması halinde
“Hukuku milliyeyi kâfil tedabir ve mukarrerat ittihaz olunmuştur” ibaresi bulunuyordu.
6. maddede “30 Teşrinievvel sene 1334 (AS: 30 Ekim 1918, Mondros Silah Bırakışması) tarihindeki hududumuz dahilinde kalan… ezici çoğunluğu İslamlar teşkil eden… ve yekdiğerinden gayrikabili infikâk (ayrılamaz) özkardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskûn memâlikimiz” cümlesi, vatan sınırlarını Mondros Mütarekesi imzalandığı gün ordularımızın hakimiyeti altında bulunan toprakları çeviren hatla çiziyordu. 8. maddede “Milletin içinde bulunduğu hâli zücret ve endişeden kurtulmak çarelerine bizzat tevessülüne hacet kalmadan hükümeti merkeziyetimizin Meclisi Milli’yi hemen ve bilâ ifâtei zaman (zaman kaybetmeden) toplaması” isteniyordu. (Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul, 1960, s. 106-107)

Kaynak : http://www.tarihtarih.com/?pnum=8&pt=Cumhuriyet+D%C3%B6nemi
*****
Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere,
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın bu kritik dönemecinde emeği geçen tüm vatanseverlere şükranla..

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir.
Milletin istiklâlini gene milletin azmü kararı kurtaracaktır.

Sevgi ve saygı ile. 22 Haziran 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

Tarihten silinmek istenen bir milletin öcü

Tarihten silinmek istenen bir milletin öcü

Atatürk’te Cumhuriyet ve devrim fikri bir gecede oluşmadı kuşkusuz. Emperyalist Batı’nın dayattığı Sevr’i reddederek, onlara Lozan’ı kabul ettirdi ve ulusal ve çağdaş bir devlet kurdu. Adına “Cumhuriyet” dedi.

Tarihten silinmek istenen bir milletin öcü

Bu tarihi dönemeci ve başardığı bu devrimi, 9 Mart 1935’te şöyle özetledi:
  • “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimler. İşte Türk genel devriminin en kısa tarifi.”
Bu sözlerinden yıllar önce, henüz 26 yaşında genç bir kurmay yüzbaşı iken 1907 yılında Selanik’te Bulgar Türkoloğu Manolof’a da ifade etmişti:
  • “Düşündüklerim demagoji ürünü değildir. Saltanat yıkılmalıdır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı, kadın ve erkek arasındaki ayrımlar silinerek Batı uygarlığına aktarılmalıyız. Latin kökenli bir alfabe seçilmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizle Batılılara uymalıyız. Yeni bir sosyal düzen kurmalıyız. Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır…”
ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETE İNANCI
Atatürk, Samsun’a çıkmadan çok önce bir karar almıştı:
  • “Milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!”
İşte, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başlanan karar bu karar olmuştur. Karizması, sabır ve zekâ ile ikna gücünden beslenen Atatürk, Cumhuriyet’e olan inancını yurdun çeşitli yörelerinde halkla olan konuşmalarında hep dile getirdi.
Gerçekleştirdiği devrimi,
  • “Az zamanda çok ve büyük isler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.”
sözleriyle vurguluyordu. Cumhuriyet rejiminin temelini oluşturan laikliğe verdiği önemi de 20 Aralık 1930’da Kırklareli’nde
  • “…Cumhuriyetin temelinin laik bir dünya görüşüne dayalı olduğu hiçbir zaman unutulmamalı ve bu gerçek gözden kaçmamalıdır. Zira Türk halkı teokratik yönetimden çok ıstırap çekmiştir. Geri kalışının nedenleri arasında bunun önemli bir yeri vardır.”
sözleriyle vurguluyordu. Çok partili döneme geçişle başlayan, giderek artan ve son zamanlarda ivme kazanan ve rejimin temeli olan laiklik, başta eğitim olmak üzere diğer alanlarda da ayaklar altına alınarak çiğnendi.
CUMHURİYETİN TARİHİNİ SEÇERKEN BİLE…
Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de imzalanmış, Vatan istilaya uğramıştı. 30 Ekim 1918’ den, İzmir’e girdiğimiz 9 Eylül 1922’ye dek dört yıl geçti. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Beş yıla sığdırılan bu büyük devrim, Türk milletinin yaşadığı koşullara duçar olmuş hiçbir milletin tarihinde yoktur.
Mütareke koşullarına şiddetli itirazını ve o günkü ıstırabını ve çektiği azabını çok iyi bilen Fahrettin Altay’ın, Ekim 1925’te Çankaya’da Cumhuriyetin niçin 29 Ekim günü ilan edildiğini sorması üzerine, şunları söyler:
  • “Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.”
Bir an elini masanın üzerine vurarak:
  • “Deyiniz ki bu, tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…”
Atatürk, Cumhuriyetin tarihini seçerken bile, dünyaya ve Türk ulusuna bir deha örneği daha göstermiş oluyordu.
30 Ağustos 1925 günü Kastamonu Türk Ocağı’nda bir konuşma yapar ve
  • “Ey millet, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” der.
Cumhuriyeti gençliğe emanet eden Atatürk, Dumlupınar’da 30 Ağustos 1924 günü
“Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.” diyordu.
Türk milleti ve Türk gençliği onun kıymetli emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün olumsuzluklara karşın daima koruyacak ve eserlerini sonsuza kadar yaşatacaktır.

100. yılı… Laneti Sevr’e okuyun!

Mustafa Balbay
mustafabalbay35@gmail.com
11 Ağustos 2020, Cumhuriyet
Bu köşenin eski-meyen okurları, Silivri günleri de dahil olmak üzere 2010’lu yılların başından beri sıklıkla şu vurgumuzu anımsayacaktır:

100. yıllar! Nelerin 100. yılı? Türkiye Cumhuriyeti tarihine ilişkin onlarca, yüzlerce olayın, olgunun 100. yılı…10 yıldır altını çizdiğimiz şu:

Geçmişimizi ne kadar derin ve gerçekçi bilirsek geleceğimizi de o kadar sağlam ve akılcı kurarız. Cumhuriyetin temellerini oluşturan her şeyin 100. yılını büyük bir bilinçlenme fırsatı olarak değerlendirmeliyiz…

Devamında da şu vurguyu yaptık: 2023’ten başlayarak Cumhuriyetimiz 1. yüzyılı tamamlamış, 2. yüzyıl başlamış olacak. 2. yüzyılı biçimlendirme sorumluluğunu şimdiden üstlenmeli, bu alanda hedefler üretmeliyiz!

Bu çağrımızın CHP’nin 25-26 Temmuz’da yapılan 37. olağan kurultayında belgeye dönüşmesi, Cumhuriyetin İkinci Yüzyılına Çağrı metni olarak kayda geçmesi çok önemli bir adım. Şimdi sıra bunun içini doldurmakta ve çağrıyı topluma mal etmekte… Peşrevi kısa tutalım; güncel 100. yıl konusunu sütuna yatıralım.
***
10 Ağustos 2020, Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet olarak bitişini ilan eden, Atatürk’ün deyimiyle Türklere yönelik en büyük suikast planı olan Sevr’in 100. yılı.

1. Dünya Savaşı’nın kazanan tarafı olan, başını İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın çektiği, aralarında Yunanistan, Polonya’nın da olduğu İtilaf Devletleri tarafından hazırlanan Sevr’e göre padişahın saltanatı simgesel olarak kalacak, Osmanlı İmparatorluğu fiilen bitecekti. 433 maddelik antlaşmanın ana hatları şöyleydi:

– İstanbul ve Boğazlar Uluslarası yönetimde olacak.
– Antep-Hatay bölgesi Fransızlarda kalacak.
– İtalyanlar, Antalya ve çevresini alacak.
– İzmir ve Ege’nin bir bölümü Yunanistan’da kalacak.
– Türklere bırakılan Orta Anadolu’nun vergi, güvenlik ve benzer egemenlik hakları özel bir komisyon tarafından koordine edilecek. Bu bölgedeki yeraltı kaynaklarının işletimi de bu komisyonda olacak.

İnsan yazarken bile ürperiyor! Emperyalistler emellerini 1.  Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de Osmanlı’ya dayattıkları Mondros Mütarekesi ile ortaya koymuşlardı. Sonrasında kendi aralarında paylaşım mücadelesi verdiler. Aslan payını kim alacaktı? Aralarındaki tek “sorun” buydu! Antlaşma metni Osmanlı heyetleriyle müzakere edilmedi. Yalnızca “tebliğ” edildi ve hemen uygulanmaya başladı. Antlaşma öncesi Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmesinin nedeni de buydu; daha metinler ortaya çıkmadan niyetleri ortaya koymak.

Buna karşılık İstanbul yönetimi de “bu antlaşmanın geri dönme olasılığı yok” görüşünden hareketle Sevr’de elden çıkan topraklardaki memurlara maaşlarını göndermemeye başladı. İşte bu koşullarda Mustafa Kemal’in yönetimindeki Ankara, Sevr’in imzalanmasından 9 gün sonra İstanbul’a şu mesajı gönderdi:

  • “Bu antlaşmanın altında imzası olanları vatan haini ilan ediyoruz.”

Emperyalizmin başkentlerine de şunu iletti:

Sevr’i tanımıyoruz. Muhatabınız artık Ankara’dır!”

Batı ise maddeleri uygulamaya başlamıştı bile! Yunanistan İzmir’de biraz yerleşince, “Sevr’i tanımam, daha fazlasını istiyorum” diyordu.
***
Mustafa Kemal
işte bu döngüyü tam tersine çevirdi. Sevr’i önce savaş meydanında paçavraya çevirdi, sonra diplomasi masasında parçalarını toplayıp çöpe attı.  Ansiklopedilerde Sevr’in yürürlükten kaldırılış tarihi şudur: 24 Temmuz 1923!

Yani Lozan’ın imzalandığı gün.

Bir asır sonra, “Sevr zaten imzalanmamıştı, Lozan da başarı değildi” demek, gaflet, dalalet ve hatta ihanet demektir! Tarihteki kötü olayların 100. yılını anımsamak, unutmamak, unutturmamak en az iyi olaylar kadar önemlidir. Gerçeği yeni kuşaklara anlatmazsak yerini emperyalistlerin dahi cesaret edemeyeceği yalanlarla dolduracaklar.

En şiddetli tartışmaların, vazgeçmek istemedikleri “kapitülasyonlar” bölümünde yaşandığı Lozan’ı unutmamalıyız… Türklere verilen Orta Anadolu’daki topraklarda bile bağımsızlığı kısıtlayan Sevr’i hiç ama hiç unutmamalıyız. Emperyalizm, hiçbir zaman amaç değiştirmez, sadece araç değiştirir. Bu sözü de kulağımıza küpe yapmalıyız.

Eğer bir lanet okunacaksa o, Sevr’in 100. yılıdır!

LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

AZİZ VATANIMIZ İÇİN TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR; TARİH, AYNI OSMANLILARIN SON YÜZYILLARI GİBİ TEKRAR EDİYOR!


Güzide Filiz Tuzcu
Tarih Bilimci

TÜRK MİLLETİNİN KURTULUŞ ZAFER TACI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMEL KURULUŞ BELGESİ LOZAN DELİNMEKTEDİR! KİMMİŞ EKÜMENİK ???

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nde bunca yüksek okullar ve üniversiteler varken, ve bunların “Tarih Bölümleri ve Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüleri” varken ve de bu bilim kurumlarında binlerce öğretim üyesi görev almışken, “Türklerin güvenliği ve vatanlarının toprak bütünlüğünü yakından ilgilendiren LOZAN Andlaşmsı maddelerinin gizlenmesi, hatta “ekümenik” gibi Hıristiyan azınlık lehine yalan ve yanlış haberlerin gündeme getirilerek göz göre göre LOZAN’ın delinmesi karşısında bunların tümünün ölüm sessizliğine bürünmüş olmaları kesinlikle kabul edilemez ve affedilemez bir suçtur! Tarihten günümüze bu vahim durumun bir örneğini, başka bir millette görmek kesinlikle mümkün değildir! Aziz Türk Milleti, söz konusu bu kurumların ve buralarda görev alanların, görev suistimallerini, “bilime ve tarihe olan söz konusu bu ihanetlerini hiçbir zaman unutmayacak ve affetmeyecektir.

Ayrıca ülkeyi yönetmeye istekli olan siyasilerin ve devlette en yüksek makamlara dek gelen devlet adamlarının, tarih bilincinden, vatanın hak ve hukukunu korumaktan yoksun oluşlarını” ve böylece Türk düşmanlarının ekmeğine, halk deyimiyle “yağ, bal ve kaymak sürmelerini” de affetmeyecektir. Ki Osmanlı devrinde de İslâm Hukuku ve Türk Yasaları sürekli delinerek, ruhban sınıfına (AS: Ulema’ya) ve gayrimüslim azınlıklara olağanüstü özgürlükler, imtiyazlar ve ayrıcalıklar verilmiş; azınlıkların kendi dil ve dinlerini yaymalarına, dış güçlerle devlet aleyhine işbirliği yapmalarına, Türkler aleyhine yıkıcı ve bölücü faaliyetlerde bulunmalarına ve Türk topraklarını gasp etmelerine hep göz yumulmuştur. Böylece koskoca Osmanlı İmparatorluğunun temelleri çökertilerek, parçalanmış ve kaçınılmaz bir son – bir yok oluş gerçekleşmiştir.

Büyük Atatürk devrinde (1923 – 38) hiç sesi soluğu çıkmayan, söz verdiği  üzere tümüyle Türk Yasalarına harfiyen uyarak, uslu uslu oturan ve yalnızca Hıristiyan azınlıklara din hizmeti vererek, görev sınırını oldukça iyi bilen İstanbul Grek (Rum) Patrikhanesi ve başındaki zat, günümüzde –aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi– yine meydanı boş ve elverişli bularak, keyfince konuşup, davranmaya başlamıştır! Bir başka deyişle İstanbul (Fener) Grek Patriği Barthelomos, Osmanlı devrinde yaşamış olan meslektaşlarının izinden giderek, Batılı emperyalist devlet liderlerinden ve ülke içinde kimi siyasilerden aldığı destekle fırsatları, Türkler aleyhine oldukça iyi değerlendirmektedir! Şöyle ki; adı geçen Patrik, istediği gibi demeçler vermekte, törenler düzenlemekte ve hiçbir hukuksal – yasal hakkı olmadığı halde kendisini “Ekümenik” ilân etmektedir! Öyle ki; Barthelomos, CBS Kanalının, 17 Aralık 2009 tarihli “60 Minutues” TV programında, ünlü TV habercisi Bob Simon’a özetle şunları söylemiştir:

  • Türkiye’de biz Ortodoks Hıristiyanlar kendimizi 2. sınıf vatandaşlar olarak, ben de kendimi haça çivilerle gerilmiş (crucified) gibi hissetmekteyim. İstediğimiz gibi yaşama zevkinden yoksun bırakılmaktayız..” vs…

Gerçeklerle asla bağdaşmayan, bu inanılmaz sözleri söyleyen zat, aynı bir kral gibi lüks ve saltanat içinde, özgürce yaşayan, ülkemizde dilediklerini yapabilen bir kişidir. Ancak anlaşılıyor ki bu saltanat ve özgürlük O’na yetmemektedir! O, aynı Osmanlıdaki meslektaşları gibi, “Büyük Grek İdeali (Megali İdea) misyonuyla, “Vatikan papalık modeli” İstanbul topraklarında kendine ait bağımsız bir Grek Hıristiyan Ortodoks Din Devleti kurmayı planlamaktadır!

  • Dikkat çekmek isteriz ki; 1938 sonrasından günümüze, planlı ve sistematik olarak Devletimizin temelleri, hem dıştan, hem de içten olmak üzere –çeşitli cephelerden– bir kez daha saldırılar altındadır…

Hatta Patrik Barthelomos, Patrikhanenin resmi internet sitesinin İngilizce sayfasına “Constantinople Ecumenical Patriacrhate yazdırmaya bile cüret edebilmiştir!

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir millette, ülkesinde kalmasına lütfen izin verdiği Hıristiyan bir din kurumu liderinin “yaşadığı ülke aleyhine bu denli rahat, başına buyruk ve pervasız konuşup, hareket edebildiği” bir başka ülke örneği yoktur. (Çünkü bu sözde din kurumu, yüzyıllarca Türklerin aleyhine çalışmıştır ve her zaman Türk düşmanlarıyla işbirliği içinde olmuştur; Kurtuluş Savaşı sürecinde de Türklere yapmadığı düşmanlık ve zulüm kalmamıştır! Grek din adamları, İstanbul ve Anadolu’da bulunan kiliseleri Grek askerlerinin ve çetelerinin buluşma merkezleri ve onlara silah ve cephane sağlayan depolara çevirerek, tüm Türk düşmanlarını maddi ve manevi olarak, azami ölçüde desteklemiştir… Büyük Atatürk Nutuk’ta bu kurumu “fesat yuvası” diye tanımlamış ve bunu kanıtlayan resmi belgeleri sunmuştur.) Ancak Patrik efendiye hemen anımsatalım ki; burası artık Osmanlı Devleti değildir, Grek azınlıkların diledikleri gibi at koşturdukları, o peri masalı gibi tatlı ve saltanat dolu yıllar bitmiştir; Osmanlı Devleti ve padişahları tarihin çok derinliklerine gömülmüştür.

Bu aziz ve kutsal Anadolu toprakları, yani Türklerin binlerce yıllık Kadim Ana Vatanları, 1923’den başlayarak Büyük Atatürk’ün olağanüstü emeklerle, kanla ve canla kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştur. Bunun için Aziz Türk Milleti, LOZAN ANDLAŞMASI maddelerinin, ANAYASA’MIZIN ve TÜRK YASALARIMIZIN delinmesine asla izin vermeyecektir.

BÜYÜK ATATÜRK’ün  BİLİNÇLİ ULUSAL SİYASETİ ve KARARLI DİREKTİFLERİ SAYESİNDE İMZALANAN ULUSLARARASI LOZAN ANDLAŞMAMIZA ve TÜRK ANAYASIMIZA tümüyle aykırı olarak, İstanbul Grek Patrikhanesi’nin İngilizce resmi internet sitesinde: İstanbul’umuza “Konstantinople” diyebilmek ve yalnızca din hizmetleriyle ilgilenmesi gereken sade bir Türk Kurumu olan, azınlık Hıristiyan vatandaşlarımıza din hizmetleri vermesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin verilen Patrikhaneye  “Ekümenik” diyebilmek, hiç kimsenin ama hiç kimsenin haddi değildir!

AŞAĞIDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ PATRİKHANENİN İNGİLİZCE İNTERNET SİTESİNDE “KONSTANTİNOPOLİS EKÜMENİK PATRİKHANESİ” YAZMAKTADIR!!!  BU ASLA KABUL EDİLEMEZ; TÜRK MİLLETİNE HİZMETLE GÖREVLİ – TAM BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ T.C. DEVLETİ SAVCILARI, KANIMIZCA DERHAL HAREKETE GEÇMELİDİR.

(Önemli Not: Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarının İngilizce ve Fransızca özgün metinlerinde “Greek Ecumenical Patriarchate” yazmakla birlikte, raporların Türkçe tercümelerinde nedense “Ekümenik” yazmamaktadır!!! Greklerin ve dış güçlerin planı – Osmanlıda olduğu gibi- Türk Milletini uyandırmadan, gerçeklerden haberdar etmeden, derinden  ve gizli gitme taktiğidir… İşin daha da vahim noktası şudur ki; Doktora Tezimde bu raporların orijinalinden bahsetmem yasaklanmıştı!)
****

İSTANBUL (FENER) GREK PATRİKHANESİ’nin KISA TARİHÇESİ

1453’te Osmanlıların, “Ortodoks Grek Kilisesini” baskı altına alacakları beklenirken, Sırp Kralı Bronkoviç’in kızı Mara Despina’dan doğma oğlu 2. Mehmet (Fatih) Hıristiyanları desteklemeyi tercih etmiştir. (Yabancı tarih kaynakları, Orhan’ın üç Grek eşinden biri olan Teodora gibi fanatik bir Hıristiyan olan bu kadının da, adının değiştirilmesine bile izin vermediğini ve hem kocası 2. Murat devrinde ve özellikle de oğlu 2.Mehmet’in saltanat devrinde devlet yönetiminde ve dış ilişkilerde – diplomaside son derece etkili, sözü geçen, her dediğini oğlu 2. Mehmet’e mutlaka yaptırtan, patrikleri bile bizzat seçen ve destekleyen, hatta tıpkı bir kraliçe gibi hüküm süren, güçlü bir Hıristiyan kadın olduğunu vurgulamışlardır… Hatta 2. Mehmet, anasına geniş topraklar ve gelirlerini bağışlamak üzere, kendi el yazısıyla yazmış olduğu bir fermanında anasını, “Hıristiyan kadınların en yücesi benim anam Mara Despina diye onu övmüştür. Konuyla ilgili bilgi almak isteyenler için çeşitli yansız kaynaklar vardır: İlk akla gelen, Alman tarihçi Franz Babinger’in kapsamlı 2. Mehmed araştırmasının ürünü “Mehmed the Conqueror and His Time” adlı tarihi kaynaktır, Princeton Univ. Press, 1992) Gennadius’u Patrik olarak seçen 2. Mehmet, O’na hem dostluğunu, hem de bütün imtiyazları kapsayan geniş bir yetki alanı sunmuştur! Sultanın bahşettiği geniş yetkilerle Patriklik makamı zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Böylece Bizans’ta küçük bir alanda sıkışmış kalmış olan Patriklik makamının etkisi, muazzam bir alana yayılarak, öbür Doğu kiliselerinden üstün bir konuma yükselmiştir! Tüm bu ihsanlara ek olarak Sultan 2. Mehmet, Grek Ortodoks Patriğine tüm Hıristiyanlar üzerinde sivil ve yargısal otoriteye sahip olma yetkisi de vermiştir.” [Kaynak; John Binns, An Introduction to Christian Orthodox Churches, Univ. of Cambridge, 2002, s. 173]

  • Mehmet (Fatih), İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesini ihya etmesiyle patrikhane, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patrikhaneleriyle teokratik olarak eşit düzeydeyken, padişah 2. Mehmet’ ten aldığı güçle Osmanlı yönetiminin ortağı konumuna sahip olmuş ve bu ayrıcalık onu, öbür patrikhanelerden üstün bir konuma getirmiştir. Grek İstanbul Patrikhanesinin yükselişi ve öbür patrikhanelerden üstün konuma gelmesi, doğrudan doğruya 2. Mehmet’in inisiyatifi ve Greklere bahşettiği olanaklarla gerçekleşmiştir.” [Kaynak: Kemal H. Karpat, Studies on Ottoman Social and Poltical History (Selected Articles and Essays), Koninklijke Brill, Leiden, 2002, 587-9]
  • Mehmet, Grek patrik Gennadius’a “benim onayım ve desteğim seninledir, arzu ettiğin tüm yetkiler ve imtiyazlar senindir.” demiştir. Balkanlardaki kiliselerin kontrolü ellerine geçer geçmez İstanbul Grek patrikhanesi ve Grek din adamları, kendilerinden olmayan milletleri “Helenleştirme” yoluna gitmişlerdir. Böylece Grekler, Balkanlarda bulunan tüm kilise okullarında ortak dil olarak “Grekçeyi” hızla yaygınlaştırmışlardır. İstanbul’da yer alan Grek patrikhanesi, yalnızca Greklerin lideri olmaktan çıkmış, tüm Doğu Hıristiyanlarının lideri konumuna yükseltilmiştir. Oysaki Hıristiyanlığın başlangıcından 1453’e dek, hiçbir Grek patrik bu denli kapsamlı ve geniş yetkilere sahip olamamıştır! Böylece büyük ve geniş topraklara da sahip olan Grek Patrikhanesi, kiliseler ve manastırlar, bu toprakları diledikleri gibi kullanmıştır. Ayrıca Osmanlıda Grek din adamları vergiden de bağışık tutulmuştur. 1453’ten – 1464’e (kesintisiz tam on bir yıl) dek patriklik makamında kalan Gennadius, Fenerli zengin Grek Beyleri “Prens – Voyvoda – Beylerbeyi vs..” gibi unvanlarla, Osmanlının Doğu Avrupa ve Balkan topraklarına yönetici olarak tayin etmiştir.” [Kaynak: Charles A. Frazee, The Orthodox Church and Independent Greece 1821-52, Cambridge Univ. Press, Cambridge, 1969, s. 2-7]
  • Grek Patrikhanesi, Osmanlı yönetiminden aldığı özel imtiyazlar sayesinde, her zaman Doğu’nun egemen kilisesi konumunda olmuş ve bu gücünü, hüküm sürdüğü bölgelerdeki insanlar üzerinde eziyet ve baskı aracı olarak kullanmıştır. Türk yönetimi ise (aslında “Türklükten” çıkmış, yabancıların eline geçmiş Osmanlı yönetimi demek daha doğru olur..) bu duruma müdahale etmemiş, bu gidişatı önlemek ve Grek baskısını bertaraf etmek için bir Türk politikası geliştirmemiştir! Grekler, yalnızca Hıristiyanlara değil, Müslümanlara da terör uygulayarak, kendilerine o gücü ve yetkiyi sağlayan Türklere karşı en ağır düzeyde ihanet suçu işlemiştir.” [Kaynak: The Times Newspaper/ October (Ekim) 20, 1821, pg. 2]
  • Osmanlı padişahlarının Grek Ortodoks tebaya tanımış oldukları haklar ve ayrıcalıklar, Grekler tarafından en şiddetli bir biçimde istismar edilmiştir.” [Kaynak: Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern Histoıry, I.B. Tauris and Comp. Ltd., London, 2007, s. 19]
  • Grek patrikhanesinin tümüyle Osmanlılar sayesinde yükselişini ve güçlenmesini gözler önüne seren daha pek çok tarihsel kaynak ve belge vardır, ancak verdiğim örneklerin yeterli olacağı kanısındayım. Burada konumuzu ilgilendiren can alıcı nokta özetle şudur: Gayrimüslim yabancı azınlıkların tümüyle ele geçirdikleri Osmanlı yönetimi, 1. Dünya Savaşı sonrası işgalci ve saldırgan düşman güçlere boyun eğmiş, teslim olmuş ve tümden onların buyruğu altına girmiştir; gerçekte birer idam fermanı niteliğinde olan Mondros Mütarekesi‘nin (30 Ekim 1918) ve Sevres Andlaşmasının (10 Ağustos 1920) imzalanmasıyla Osmanlı İmparatorluğu fiilen son bulmuştur. Ankara TBMM’de Osmanlı padişahlık sistemini ve saltanatını 1 Kasım 1922’de resmen sonlandırmıştır. Böylece Osmanlılar toptan tarihe gömülmüştür.
  • TÜRKLERİN BÜYÜK GURURU ve ŞEREFİ OLAN LOZAN’ı (24 Temmuz 1923) gerçekleştiren Büyük Atatürk, Türk Milleti için yepyeni – tam bağımsız  – parlak ve onurlu bir beyaz sayfa açmıştır; böylece Osmanlıların, kendi keyiflerince yabancılara ve gayrimüslimlere bahşettikleri imtiyazlar, ayrıcalıklar, kapitülasyonlar vs…, ve de tüm asılsız Ermeni ve Grek savları ve ayrıcalıkları bütünüyle sonlandırılmıştır.
  • “LOZAN’da ANKARA, İSTANBUL (FENER) PATRİKHANESİNİN “EKÜMENİK SIFATINI KULLANMAMASI ve ULUSAL NİTELİKTE BİR KURUM OLARAK YALNIZCA HIRİSTİYAN CEMAATİN DİNSEL SORUNLARIYLA İLGİLENMESİ KOŞULUYLA” TÜRKİYE’de KALMASINA İZİN VERMİŞTİR.” [Kaynak: The Times Newspaper/January (Ocak) 11, 1923, “Future Of the Patriarch – Agreement Reached at Lausanne”, pg. 10”]
  • Ünlü İngiliz tarihçi A. J. Toynbee de Grek patriğin “ekümenik” lik savını eleştirerek, İngiliz gazetelerine şu önemli demeci vermiştir; “Ekümenik statüsü (yani tüm kiliseleri içine alan evrensellik iddiası), papalık gibi hem dini, hem de siyasi bir otoriteyi temsil etmektedir. Grek patriğin iddiası olan “ekümeniklik, yani evrensellik niteliği” doğru değildir: İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesi hiç bir zaman evrensel olmamıştır. Başlangıçta patriğin “Ortodoksların başkanı olma statüsü” bile yoktu. Eski tarihlerle kıyaslandığında, “İstanbul Kraliyet Başkenti ve İstanbul Patrikhanesi” gibi olgular, geç dönemlerde ortaya çıkmış, tarihsel derinliği olmayan yapay olgulardır.” [Kaynak: The Guardian Newspaper/January (Ocak) 13, 1923, “The Ecunemical Patriarchate – A Historical Sketch by A. J. Arnold Toynbee”, pg. 10.”]
  • Değerli hocamız Halil İnalcık’ın sözleriyle yazımızı bitiriyoruz; “İstanbul (Fener) Grek Patrikhanesinin hukuki temeli, Osmanlı Devleti’nin onun otoritesini tanıması ve tasdik etmesinden gelir. Grek patriğin otoritesi Türk Devletinin verdiği beraat üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde patriğin “ekümenik olma iddiası” onun İstanbul’u, Ortodoks dünyasının merkezi olma statüsüne götürmek hedefidir! (Yani Barthelomos, her zaman olduğu gibi dış güçlere güvenerek, çeşitli siyasal baskılarla kendisine İstanbul’dan toprak gasp etmek ve İtalya’daki “Vatikan Modeli” bağımsız bir Grek Ortodoks Devleti kurmayı hedeflemektedir! Bu ekümeniklik hedefi, Osmanlı devrinde Fener patriğinin ve papazların da üye oldukları – gizli Grek terör örgütü Filik-i Eterya’nın (kuruluşu; 1814) 19. yy. başında belirlediği hedeflerden yalnızca biridir: Büyük Atatürk’ten dolayı ele geçiremedikleri öbür hedefleri şunlardır; Batı Anadolu bölgesi, Kuzey Karadeniz (sözde Pontus bölgesi), Kıbrıs’ın tümü ve İstanbul. Büyük devletlerin İstanbul’un tümünü kendilerine vermeyeceklerini oldukça iyi bilen Grekler, hiç değilse İstanbul’un bir bölümünü “ekümenik (evrensel) patrikhane” adı altında gasp etmek istemektedir) Kimi aydınlarımız sorunları bilmeden, insan hakları kahramanı kesiliyor ve Türkiye karşıtlarına destek veriyor Bunların “patrik, neden ekümenik olmasın, bunda ne var?“ sözleri tümüyle bilgisizliktir ve kayıtsızlıktır. HER ŞEYDEN ÖNCE BU LOZAN ANTLAŞMASINA AYKIRIDIR. LOZAN ANTLAŞMASI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ULUSLARARASI STATÜSÜNÜ BELİRLEYEN TEMEL BELGEDİR. PATRİĞE “EKÜMENİK” DEMEK, BU TEMEL BELGEDE BİR DELİK AÇAR, GREK DEVLETİ VE AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKA İDDİALARDA DA BULUNABİLİRLER…” [Kaynak: Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu – Halil İnalcık Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2005, s. 196]

Görüldüğü üzere Fener Grek patrikhanesinin tarihsel varlığı ve gücü tümüyle Osmanlı padişahları ve padişahların yabancı kökenli Hıristiyan Grek, Sırp, Rus vs… cariyeleri, eşleri, anaları, akrabaları, nedimleri ve devşirme yöneticilerinden gelmiştir. Osmanlı Devleti büyük bir gaflet ve israf içinde yönetilerek, Türklükten ve Kuran’ın tebliğ etmiş olduğu İslâm’dan uzaklaşmış, tümüyle yozlaşarak, sürekli içten içe çürümüş ve elbette kaçınılamaz bir biçimde yok oluşa gitmiştir.

Bugün bu kutsal vatan topraklarımızda kurulan devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Cumhuriyeti kuran Büyük Devlet adamı – dahi Atatürk, aynı zamanda büyük bir bilim insanı ve tarihçidir de: O patrikhanenin geçmişini, Türkler aleyhine uyguladığı politikaları ve verdiği ölümcül zararları çok iyi bilmekteydi. Onun için kendi deyimiyle bu “fesat yuvasını” Türk topraklarından atmak istiyordu, ancak yine de büyüklük göstererek, yalnızca dinsel konularla ilgilenmesi ve haddini bilmesi koşuluyla İstanbul’da kalmasına izin vermiştir. O halde patrik, bir Türk Kurumu olan patrikhanenin sade bir din görevlisinden başka bir şey değildir. (Bu noktada Atatürk zamanında kurulan, ancak Grek ruhban sınıfının bir türlü kabul etmediği Türk Hıristiyan Ortodoks Patrikhanesi’nden ve onun başı olan ve her zaman Türklüğünü ön plana çıkaran, hatta Büyük Atatürk’ün bile övgüyle sözettiği Papa Eftim’e değinmeden geçemeyiz. 1938 sonrası bu değerli kurum ve yöneticileri de çeşitli saldırılara sunuk (maruz) kalarak, maalesef etkisiz duruma getirilmiştir! Hatta yakın geçmişte Papa Eftim’in torunu Sayın Sevgi Erenerol da tutuklanıp, cezaevine atılmıştır!)

Tarih, bir ulusun BELLEĞİDİR, onun için tarihten mutlaka ders alınması gerekir: Türk Milleti, Osmanlı devrinde olduğu gibi,  yeniden gaflet ve aymazlık içine düşerse, binlerce yıllık Türk Anayurdunu bir kez daha parçalatma ve yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kutsal vatan topraklarımızda özgürce yaşayan, bu toprağın ekmeğini yiyen – suyunu içen hiçbir Türk, hiçbir Müslüman, hiçbir gerçek bilim insanı, hiçbir vicdanlı – namuslu vatandaş, böylesine ölümcül bir tehlike karşısında duyarsız ve sessiz kalamaz.

Işık KANSU : Atatürk yerine bardak!

Atatürk yerine bardak!

portresi

IŞIK KANSU
Cumhuriyet, 01.10.2016

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Rize’de “Atatürk ve Gençlik” anıtı kaldırılmıştı. Sıra, Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk yontusuna gelmiş. Yerine, bir çay bardağı dikeceklermiş. Oldu olacak yanına bir de apteshane ibriği ile takunya kondurun. Simgeniz olsun, şanınız yürüsün.

Yoğun istek
Genelkurmay Başkanlığı, Anıtkabir’deki çocuk parkını meğer “yoğun talep” üzerine kurmuş. Resmi açıklamasından öyle anlaşılıyor.
Tarihimizde, yoğun istek üzerine Mondros Mütarekesi’ni imzalayanlar olmuştu. Ordu dağıtılsın, silahları elinden alınsın diye.
Yoğun istek üzerine Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar çıkmıştı. Yurt işgal edilsin, emperyalistlerin çizmeleri ile kirletilsin diye.
Şimdi de yoğun istek üzerine ABD’den “liyakat madalyası” alanlar var. Lozan’ı reddedenler var.
Kafa, aynı kafa…

Mağara adamının gömütlüğü
Bilim ve Ütopya dergisinin Eylül sayısında Prof. Dr. Metin Özbek’in neandertallerin, yani alışıldık tanımlamayla mağara adamlarını irdeleyen bir makalesi yayımlandı. Makaleye göre neandertaller, dünya tarihinde ilk kez ölüsüne sahip çıkanlarmış. Kabile içinde saygınlığı olanları, özel olarak ayrı bir yere gömerler, üzerine de çeşitli türden çiçekler serperlermiş. Başının altına, kimi kez yassı bir taş, kimi kez de kullandığı çakmaktaşlarından bir demet yapıp koyarak ölüyü özenle yatırırlarmış. Yine onların üstüne, günlük yaşamlarında yaraları iyileştirmek için kullandıkları kırmızı aşı boyasından dökerlermiş. Çünkü inançlarına göre, ölen kişi yok olmuyormuş, uzun bir yolculuğa çıkıyormuş. Ölü, er ya da geç bu yolculuktan, yani uykudan uyanıp dirilecekmiş. Kısacası, mağara adamları bile gömütlüklerine salıncak, kaydırak filan yapmıyorlarmış. Ölülerine saygı gösteriyorlarmış.

CHP’nin KHK’leri iptal istemi gerekçeleri

CHP Grup Başkanvekili Levent Gök’e, cadı kazanı gibi kaynatılan KHK’ler için
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurunun gerekçeleri
ni sorduk. Özetle şu yanıtları aldık:

1- Olağanüstü hal dönemlerinde anayasanın öngördüğü şartlara aykırı olan KHK’ler
olağan KHK’ler niteliğindeydi.

2- Anayasanın KHK’lerin konu öğesini olağanüstü halin “gerekli kıldığı konularla”sınırlandıran hükmü “ölçülülük ilkesi”ne karşılık gelmekteydi. Ölçülülük ilkesi de, Anayasa Mahkemesi’nin çok sayıda kararında ifade ettiği gibi, sınırlama amacı ile bu amaca ulaşmak için seçilen araç arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunmasını; önlemin sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olmasını; amaç ve aracın ölçülü bir oranı kapsamasını ve sınırlayıcı önlemin demokratik toplum düzeni bakımından zorunluluk taşımasını gerektirmekteydi.

3- KHK’ler, “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler”e de aykırı olmamalıydı. Çünkü, AB ve BM’nin sözleşmeleri, olağanüstü hallerde de ihlal edilemeyecek çekirdek bir
hak ve özgürlükler alanı öngörmekteydi.

Sonuç olarak; bir KHK’nin, anayasada belirtilen “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkarılmış gerçek bir olağanüstü hal KHK’si olup olmadığını araştırmak ve bu nitelikte olmayan KHK’lere anayasaya uygunluk denetimi yapmak Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi ve göreviydi.

==========================

Teşekkürler sevgili Işık Kansu..

Anayasa Mahkemesi 10 Ocak 1991 tarih ve 1991/1 sayılı kararı ile OHAL kararnamesini incelemiş ve iptal etmişti.. Bekleyip göreceğiz.. Ancak CHP çoook gecikti bu bağlamda..
Daha erken davranmalı ve OHAL Kararnamelerinden yalnız 1’ini değil (68 sayılı OHAL Kararnamesi) belki de hepsini Anayasal yargı denetimine götürmeliydi..

Anayasa Mahkememiz bir kez daha hukuk ve demokrasi sınavında..
Başarılar dileyelim 17 sayın üyeye..
424 ve 425 sayılı OHAL Kararnamelerinin iptalindenoy dengesi 6/5 idi.. Şimdiyse 17 üye var. 14’ünü Cumhurbaşkanı, 3’ünü TBMM seçiyor..

“Hukuk Devleti” olmanın belki de 1 numaralı koşulu şu :

  • Anayasa madde 125 – İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”

OHAL Kararnameleri TBMM tarafından onanmadığı sürece bir “Düzenleyici bir İdari işlem”.. Bir yasama işlemi değil.. Geçelim Anayasa Mahkemesi’nin anayasal denetimini,
Danıştay’da “düzenleyici idari işlem” olarak bile yargısal denetime açık olmalı..

Sevgi ve saygı ile.
03 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com