14 Mart’ın düşündürdükleri

14 Mart’ın düşündürdükleri

Prof. Dr. Cengiz Kuday / Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirürji) Uzmanı
Cumhuriyet, 14 Mart 2019

Her yıl onlarca yeni üniversite açılıyor. Tıp fakültesi sayısı 80. Bu rakam her gün değişiyor. Bu sayıda artış iyi midir, kötü müdür? Zaman gösterecek. Her şeye karşın 14 Mart hâlâ bayram olarak kabul edilebilir mi, bugün bunu düşünmemiz gerek.

[Haber görseli]

Her yıl 14 Mart Tıp Bayramı gününde bizim kısa modern tıp tarihimizle ilgili bir şeyler yazmaya çalışırım. Kısa tarihimiz diyorum, bizim çağdaş anlamda üniversitelerimiz ve tıp okullarımız gelişmiş ülkelere göre çok sonra kurulmuştur. 1827’de Tıphane adlı askeri okul açıldı. Şehzadebaşı’nda Tulumbacı Konağı’nda açılan okul daha sonra birçok yer değiştirmiş; ilk modern binası bugünkü eski Haydarpaşa Lisesi. Bugün Marmara Üniversite Kampusu olmuştur. 
Daha sonra üniversite hocalarının isteği ile İstanbul tarafına taşınmış ve bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binası ve Çapa-Cerrahpaşa diye 3 ayrı eğitim vermiştir. 1967’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi diye iki ayrı tıp okulu olmuştur. Bugün ise durum daha da karışık olup ayrı bir Cerrahpaşa Üniversitesi kurulmuştur.

Haydarpaşa Lisesi 
İlk tıp bayramı bir zorunluktan doğmuştur. 1919 yılında işgal altındaki İstanbul’da okuldan çıkmaları yasak edilmiş ve elbiseleri üniformaları ellerinden alınmış tıp öğrencileri tarafından 14 Mart’ı işgal kuvvetlerine tıp bayramı olarak bildirilmiş izin istenmiş ve bu etkinlik yapılabilmiştir. Yer, bugünkü eski Haydarpaşa Lisesi’dir.

‘İlim ve Bilim’ 
3 gün evvel aramızdan aniden ayrılan ve pazartesi günü toprağa verdiğimiz arkadaşım, meslektaşım eski Hacettepe Üniversitesi Rektörü Tunçalp Özgen, akademik bir toplantıda bir konuşma yapmıştı. Konuşmanın konusu bilim ve ilimdi.

  • Atatürk, “En hakiki mürşit bilimdir, fendir” demiştir.

Fakat bu B harfi bu metnin başından sanki cımbızla çekilmiş bilim-ilim olmuştur. Her yerde “En hakiki mürşit ilimdir” diye yazar. Bu iki sözcüğün farkını siz sayın okuyuculara bırakıyorum. Biri müspettir, diğeri dogmatiktir fakat tarifler çok eskilere dayanır ve uzundur. 
Sevgili arkadaşımız Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına ait birtakım rakamlar verdi. Bugünü anlamak Cumhuriyeti yargılamak ve değerlendirmek için başlangıçta nerede olduğumuzu görmemiz gerek.

1923 nüfus 13 milyon. 11 milyon kişi köyde yaşıyor. Toplam köy sayısı 40 bin. 38 bin köyde okul yok. 2 milyon kişi sıtma ve verem, 3 milyon kişi trahomlu, bebek ölüm oranı binde 480, yani yarı yarıya oluyor. Tüm Türkiye’de doktor sayısı 337. 60 eczacı (8’i Türk). Diş hekimi yok. Diplomalı hemşire 4 kişi. 40 bin köyde toplam 135 ebe, ortalama ömür 40 yaş, okuma yazma erkeklerde %7, kadınlarda %4. Okur yazarların çoğunluğu subay. Gayrimüslim okul çağına giren 4 çocuktan 3’ü okula gitmiyor. Toplam okul sayısı 4894. İlkokul 72, ortaokul 23, Türkiye’nin tüm liselerinde kız öğrenci sayısı 230, öğretmenlerin 1/3 ünün öğretmenlik eğitimi yok. Tek üniversite var. İstanbul’da bir yılda yazılan kitap sayısı Paris’te bir günde yazılandan azdır. Bugün nüfus 82 milyon. 20-24 arası 6 milyon genç var. Okul çağı (6-18) 19 milyon genç var. Üniversite mezunlarının sayısı nüfus içindeki payı %12.

Her yıl onlarca yeni üniversite açılıyor. Tıp fakültesi sayısı 80. Bu rakam her gün değişiyor. Bu sayıda artış iyi midir, kötü müdür? Zaman gösterecek. Fakat fakülte açmak o denli kolay ve hesapsız olmaz diye düşünüyorum. Bu okullardaki öğretim üyesi ve yardımcıları yeterli mi, değil mi ve bu okullardan mezun olacak doktorların kalitesi ne olacak henüz bilinmiyor.

Şu anda 75 bin tıp öğrencisi var. Her şeye rağmen 14 Mart hâlâ bayram olarak kabul edilebilir mi, bugün bunu düşünmemiz gerek.

  • Bütün yaşananlara karşın 14 Mart önemli bir gün biz hekimler için.

 

Tıbbiyelilerden 14 Mart’ın 100. yılında tarihi fotoğraf

Tıbbiyelilerden 14 Mart’ın 100. yılında tarihi fotoğraf

14 Mart Tıp Bayramı’nın 100. yılında Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşlarının işgal protestosunu anan İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri ve hocaları tarihi binanın önünde fotoğraf çektirerek Tıbbiyeli ruhu 100 yıldır ayakta mesajı verdi.

Tıbbiyelilerden 14 Mart'ın 100. yılında tarihi fotoğraf

14 Mart 1827’de Tıphane-i Âmire ile başlayan, daha sonra Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi adlarını alan, bu kurumların tüm müktesebat ve mirasının sahibi ve devamı olan İstanbul Tıp Fakültesi, ilk Tıp Bayramını 100 yıl önce, 14 Mart 1919’da işgal altındaki İstanbul’da, Darülfünun Konferans Salonu’nda (Vezneciler-Zeynep Hanım Konağı), İngiliz işgal kuvvetlerine karşı bir duruş ve direniş amacıyla yapmıştır.

 

TIBBİYELİ HİKMET KİMDİR?

Hikmet Boran, 1901 yılında Balıkesir’de Çerkes Sürgünü sırasında Trabzon’a göç etmiş bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası Hakkı Bey, Posta-Telgraf görevlileri arasındadır. Oğlu ise ünlü sanatçı ve spiker Orhan Boran’dır. Yükseköğretimini İstanbul Tıbbiye Okulu’nda tamamlamıştır. İstanbul’da işgal güçlerinin bulunduğu dönemde, 1919 yılının 14 Mart’ında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de arkadaşlarıyla bir eylem gerçekleştirmiştir. Okulun, İngilizlerce işgalini de protesto etmek amacıyla, iki büyük kule arasına geniş bir Türk Bayrağı asmışlar ve İngilizlerin müdahaleleri ile karşılaşmışlardır. Bu sırada ise Hikmet Bey yalnızca 3. sınıf Öğrencisi bir gençtir. Arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği eylemi ise İngilizler durduramamıştır. Bu yüzden her yıl 14 Mart Günü, “Sömürgecilere Karşı Bağımsızlık Bayrağı Açan Tıp Görevlilerinin” bayramı olarak kutlanmaktadır.

Bu dönemden sonra ise 3. sınıf Öğrencisiyken Sivas Kongresine gitmek için İstanbul’dan seçilen üç delegeden birisi olmuştur. Ardından gizlice, arkadaşı Dr. Yusuf Balkan ile birlikte Ankara’ya gitti, Büyük Taaruz’da görev aldı, Cebeci Askeri Hastanesinde, İbrahim Tali Bey ile birlikte tifüse karşı aşı üretmek için denemeler yapmışlar ve deneyler sırasında da gönüllü olmuşlardır. Böylece, Kurtuluş Savaşı’nın bilim uğraşlarını da ongulayan bir ad haline gelmişlerdir. Arkadaşı Dr. Yusuf Balkan ise daha sonra Hikmet Boran’ın kız kardeşi ile evlenmiştir. Balıkesir’in Savaştepe bölgesinde doğduğu için savaş sonrası sık sık bu bölgeyi ziyaret etmiştir. İzinlerinde kullanmak üzere bir miktar para biriktirir ve Atatürk’ün yurt gezilerinde gideceğini öğrendiği şehirlere giderek onu en arkadan sakince izlediği bilinmektedir. Pek çok Kurtuluş Savaşı Kahramanı gibi, övgü, şan ya da kibir peşinde olmayıp makama değer vermemiş, hizmete değer vererek kendisini büyütmekten ya da hatırlatmaktan kaçınmıştır. Tarihin hatırlamaktan asla vazgeçmeyeceği Kahramanın ise Mustafa Kemal’in gözünde yeri ayrıdır.

Öyle ki, Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk, kendisini hatırlayarak milletvekili yapmak istemiş ancak kendisine ulaşılamamıştır. Bir türlü ulaşılamaması nedeniyle, öldüğü haberi Mustafa Kemal’e ulaştırılmış, bunun üstüne büyük üzüntüye boğulan Kurucu Önder, bir süre sofralarındaki sohbetlerine ara vermiştir. 10 Kasım 1938 tarihi sonrası ise Albay Rütbesiyle askeri hastanelerde görev yaptığı anlaşılmıştır. Ancak 46 yaşındayken, Sarıkamış’ta donmak üzere olana askerlere ulaşmak için elinden geleni yaptığı için yakalandığı hastalıklar peşini bırakmamış ve verem yüzünden 1945 yılında yaşamını yitirmiştir. (AYDINLIK, 14.3.19)

96 Yıl Önceki İlk Tıp Bayramı


96 Yıl Önceki İlk Tıp Bayramı : 

TEK YOL BİLİM VE FEN!

portresi

Zeki Sarıhan

 

 

 

Sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramını kutlarım. Ağrımızı, sızımızı dindirmek için uğraşmaları nedeniyle onlara şükranlarımı sunarım. Bu vesileyle bütün sağlık hizmetlerinin tamamen parasız ve herkes için kolayca ulaşılabilir olması ortak dileğimizdir.

Tıp mesleğinin mensupları, Türkiye’nin demokratikleşme ve çağdaşlaşma tarihinde oynadıkları büyük rol nedeniyle de saygıyı hak etmişlerdir. Mektebi Tıbbiye,
Tanzimat’tan da önce, İkinci Mahmut tarafından 1827’de, ordunun ihtiyaçları için kurulan Tophanei Amire ve Cerrahhanei Amire adlı iki kurumun geçirdiği evreler sonucu ortaya çıktı. Bu okuldan çıkanlar ve buralarda okuyanlar, aldıkları çağdaş eğitimin gereği olarak Türkiye’de ilk ilerici siyasal örgütleri kurdular. Hükümetler bunlarla baş edemez hale geldi. Tıbbiye, Türk devrim tarihinde onurlu yerini bu şanlı geçmişine borçludur.

Türkiye’de 14 Mart Tıp Bayramı, ilk kez 1919’da, Tıbbiyenin açılışının 92. yılında kutladı. Niçin daha önce değil de 1919’da? Bunun en akla yakın yanıtı, Tıbbiyelilerin Türkiye’yi bekleyen parçalanma ve milletin tutsak olma projelerine karşı adeta genlerine işlemiş olan başkaldırma geleneğidir. 5 ay sonra toplanacak Sivas Kongresi’ne bir Tıbbiye temsilcisinin katılmasının nedeni de budur.

İSTANBUL BİZİMDİR

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile Türkiye’yi bekleyen felaketler kapıya dayanmıştır. İtilaf devletleri orduyu terhis ettirmekte, silahlarını toplamakta, yurdu yer yer askeri denetim altına almaktadır. Paris’te toplanacak barış konferansıyla Türkiye’nin kaderi çizilecektir. İstanbul’un Türklerden alınacağı gibi söylentiler ortalıkta dolaşmaktadır.

İşte bu koşullarda Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti, hocalarıyla işbirliği yaparak
İstanbul Üniversitesinin konferans salonunda büyük bir kutlama töreni düzenlemiştir.
15 Mart 1919 tarihli İstanbul gazetelerinin yazdığına göre, Tıp Fakültesi öğrenci ve öğretmenlerinden başka, eski mezunlar, öbür fakültelerin mensupları, Kız Üniversitesi ve Kız Öğretmen Okulu öğrencileri de salonu hınca hınç dolduranlar arasındadır.
Gazetelerin haberlerinden anlaşıldığına göre kutlamanın ana teması, 92 yıllık Tıbbiye örneği üzerinden Türkiye’nin medeniyet dünyasına katılmada boş bir ülke olmadığı,
kendi kendini yönetebileceğini anlatmaktır. Nitekim Yenigün gazetesi, haberin başlığını “İstanbul Bizimdir” diye koymuştur. Toplantıya İtilaf devletleri ve Amerika temsilcilerinin, özellikle onların İstanbul’da bulunan sağlık elemanlarının davet edilmesi de bu ülkeler üzerinde Türkiye hakkında olumlu bir izlenim bırakmaktır.

KADIN HAKLARININ SAVUNUCUSU BİR TIBBİYE

Bu toplantıda Kız Öğretmen Okulu mezunlarından öğretmen Meliha Hanım, arkadaşları adına kürsüye çıkarak Tıbbiye’nin kadın hakları konusundaki tutumundan ötürü bir tebrik ve teşekkür konuşması yapmış ve kürsüden bir alkış tufanı içinde inmiştir. Onun bu sözleri üzerine kürsüye çıkan Profesör Besim Ömer Paşa, bakın neler söylüyor:

“Bir toplumsal devrim yapabilmek için kadın ve erkeğin el ele çalışması gerekir.
Biri bu tarafta, diğeri öbür tarafta oturursa memleket yaşayamaz.”

O’nun bu sözleri salonu hınca hınç dolduran davetliler, özellikle kadınlar tarafından şiddetle alkışlanmıştır. Besim Ömer Paşa, salonda kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı gruplar halinde oturmasına karşı çıkmaktadır. İzmir’in işgali üzerine gene bu salonda yapılacak büyük toplantıda üniversiteli kadın ve erkeklerin karışık oturmasına daha iki aydan fazla, üniversitede karma eğitime geçilmesine ise iki yıl vardır.

TEK YOL BİLİM

Tıp Fakültesi Dekanı Doktor Âkil Muhtar Bey, “fevkalade samimi duyguları davet eden” konuşmasında bakınız ne diyor:

“Tıp Fakültesi, memleketimizde yaygın olan bedeni ve psikolojik hastalıklara karşı koyacak doktor ve irfan erbabı yetiştirdiğinden dolayı kutlamayı hak etmiştir. Bizi en çok tahrip eden malarya (sıtma), verem ve frengi gibi hastalıklardır. Manevi hastalıklarımız da zihniyet bozukluğundan ileri geliyor. Bunların zihniyetleri yapılan fen öğrenimi ve
ciddi bir surette fenle meşgul olarak gelişecektir. Bunun için talebenin laboratuvarlarında, dershanelerinde, kütüphanelerinde yorulmaz bir şevk ve gayretle daima çalışmaları gerekir. Bu biricik yoldan başka hiçbir surette mükemmel bir zihniyete sahip olmak ihtimali yoktur.”

Yenigün gazetesi, Türkiye’nin büyük bir ilim adamı tarafından yapılan bu konuşmanın, hazır bulunan erkek ve kadın İtilaf tabipleri üzerinde iyi bir etki yaptığını ve müsamerenin ardından bunlarla Türk âlimleri arasında uzun müddet samimi sohbetlere konu olduğunu yazmıştır. Gazete “memleketteki “hareketi milliye”nin, hak uğrundaki uğraşların belirgin bir örneği olan bu gibi tezahüratın tekrarı ne kadar ümit vericidir!” diye yazmaktadır.

14 Mart 1919’da ilk kez kutlanan Tıp Bayramı, 96 yıl önce başta doktorlarımız olmak üzere aydınlarınızın bağımsızlık reflekslerini ortaya koyduğu gibi, kadın-erkek eşitliği ve kadın hakları açısından da bugünün muhafazakârlığına çok şey söylüyor…
(13 Mart 2015)

—————————————
Kaynaklar: Yenigün, Hadisat, Tasviriefkâr, Vakit, Memleket gazetelerinin 15 Mart 1919 tarihli sayılarından derlenmiştir.

İlk resim Besim Ömer Paşa, ikincisi Âkil Muhtar Bey’dir,

Besim Ömer Paşa.jpg

AkilMuhtarOzden.JPG
==================================

Çooook teşekkürler değerli dostumuz Sayın Zeki Sarıhan…

Gecikme için bağış dileyerek…

Sevgi ve saygıyla.
20.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com