SEVDİM

SEVDİM

Zeki Sarıhan
29 Kasım 2018, www.zekisarihan.com

  • Kasımpatıyı
  • “Yine şafak söktü Sunam uyanmaz” türküsünü
  • Oyalı beyaz yazmayı
  • Kitap fuarlarının yaygınlaşmasını
  • Devlet Tiyatrolarındaki biletlerin ucuzluğunu
  • Hasta bakan ailelere bakım parası ödenmesini
  • Yurttaşların oylarına sahip çıkmak için örgütlenmesini
  • Ramazan akşamlarında komşuların yemek davetlerini
  • Köylerde konuklara gelir gelmez “Aç mısınız?” diye sorulmasını
  • Mevsimlik işçi çocukları için gezici okulları
  • Pazarlarımızdaki meyve sebze bolluğunu
  • Otobüs ve metrolarda yaşlılara yer verilmesini
  • Yüksek öğrenim yapma isteğinin ve olanaklarının artmasını
  • İnternetin yaygınlaşmasını
  • Yeni köy evlerinde ahırların evden ayrılmasını
  • Giyim eşyasının ucuzlamasını
  • Maaşların bankamatikten ödenmesini
  • Sağlıklı beslenme çabalarının yaygınlaşmasını
  • Yurt içi ve yurt dışı gezilerinin artmasını
  • Kadın hareketinin yükselmesini
  • Posta hizmetlerinin hızlanmasını
  • Kapalı mekânlarda sigara içmenin yasaklanmasını
  • Alaturka tuvaletlerin yerini alafranga tuvaletlerinin almakta oluşunu
  • Ülkede nereye kazma vurulsa oradan tarih fışkırmasını
  • Belediyelerin cenazeleri en uzak yere kadar götürüp aileye teslim etmesini

Not : Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

 

BENİ BAĞLAMAZ

BENİ BAĞLAMAZ

Zeki Sarıhan
01.12.18, zekisarihan.com

Yargıçlara emir vermek yargı bağımsızlığına aykırıdır

  • Beni bağlamaz!

Herkes bağımsız ve adil bir mahkemenin (AS: kesinleşen) hükmüne kadar suçsuz sayılır

  • Beni bağlamaz!

Atamalarda liyakate uyulmalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Devlet harcamaları şeffaf olmalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Başka devletlerin içişlerine karışmak doğru değildir.

  • Beni bağlamaz!

Millet fertleri arasında düşmanlık yaratacak konuşmalardan sakınmak gerekir.

  • Beni bağlamaz!

İnsanlar arasında dil, din, mezhep ayrımı gözetmek tehlikelidir.

  • Beni bağlamaz!

Şatafattan kaçınmak gerekir.

  • Beni bağlamaz!

Sık sık dün dediğinin bugün tersini söylemek yakışık almaz.

  • Beni bağlamaz!

Muhaliflere hakaret etmek olgun bir siyasetçinin üslubu değildir.

  • Beni bağlamaz!

Yerel seçimlerde yurttaşların iradesine saygı gösterilmelidir.

  • Beni bağlamaz!

Gün 24 saat televizyon kanallarında görünmek doğru değildir.

  • Beni bağlamaz.

Üniversiteler özerk olmalı, kendi kendini yönetmelidir.

  • Beni bağlamaz!

Dini siyasete alet etmek yasaktır ve doğru değildir.

  • Beni bağlamaz!

Her şeyde tek belirleyici olmak sakıncalıdır.

  • Beni bağlamaz.

İçeride ve dışarıda savaş politikasını terk edip barış politikasına geçmek gerekmez mi?

  • Beni bağlamaz!

Devlet yöneticiliği zenginleşme aracı olmamalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Kırmızı ışıkta durmak şarttır.

  • Beni bağlamaz.

Öyle bir bağlar ki; zaman gelir, bir trafikçi çıkar, arabanızı bağlar, sizin ehliyetinizi de iptal eder…
*****
Dün Bugün Yarın adlı bloğumdaki öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

Konuk yazar : Zeki Sarıhan

Ülkemizdeki bütün devlet bankaları, cumhurbaşkanının elindedir. O AKP Genel başkanı da olduğundan, devlet bankaları aynı zamanda bu partinin tasarrufu altındadır. Hangi iş adamlarına bol keseden kredi verilecek, hangi televizyon ve gazete satın alınacak, nerenin zararı kapatılacaksa bu bankalar hizmete amade tutulur. Böylece yasada “Partiler banka sahibi olamaz” hükmünün gerçekte geçerliliği yoktur.

Şimdiye kadar, milletin varlıklarını özelleştiren, elindeki varlıkları har vurup harman savuran Hükümet, mali krizle baş edebilmek için emri altına alacağı kaynaklar ararken İş Bankasını keşfetmiş ve bu bankada Atatürk’ün hisselerine el koyma hazırlığına başlamıştır. Bu hisseleri, Atatürk’ün vasiyeti üzerine CHP yönetmekte, kâr Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmaktadır.

1980 faşist yönetimin başı hızlı Atatürkçü Kenan Evren de devlet adına bu paraya el koymak istemiş, konu mahkemeye intikal etmiş, dava sonuçlanıncaya kadar iki kurumun bankadan yapılacak ödemeleri bloke edilmişti. Sonunda mahkeme bu vasiyetin geçersiz sayılamayacağına hükmederek paranın birikmiş faizleriyle birlikte bu iki kuruma ödenmesini kararlaştırılmıştı. Gerçi Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, adlarını korumakla birlikte eski kimliklerinden uzaklaştırılarak özerklikleri yok edilmiş ve birer devlet kurumu haline getirilmişti. Bununla ilgili açılan davalar ise olumlu sonuçlanmadı.

BİR DÖNEMİN SİMGESİ

İş Bankası özel bir ticari kuruluştur. Devlet eliyle zengin yaratma döneminin simgesidir. Kurtuluş Savaşı’na yardım için Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar) tarafından birkaç defada gönderilen nakit yardımlar, Atatürk’ün hesabında tutulmuş, savaştan sonra 1925’te İş Bankasının kuruluşuna sermaye yapılmıştır. İlk genel müdürü de tek parti kadroları içinde liberalizmi temsil eden Celal Bayar’dı. Aynı yıl ilan edilen Takriri Sükûn Kanununu nedeniyle kimse buna karşı çıkamamıştır. Şimdiki Takriri Sükûn (OHAL) döneminde partisinden kimsenin Erdoğan’a karşı çıkamaması, buna cesaret edebilen muhaliflerin de kırk katırla kırk satırdan birini beğenmek zorunda kalması gibi…

Kuşkusuz ki bu banka ve Orman Çiftliği Atatürk’ün üzerinde büyük bir yüktü. 1937’de gayrimenkullerini devlete devrederken o gün en mutlu gününü yaşamış, üzerinden Uludağ gibi bir yükün kalktığını söylemiştir. Konu ile ilgili olarak dört yıl önce yayımladığım ve büyük ilgi gören yazı için linki tıklayınız :
https://odatv.com/ataturkun-en-sevindigi-an-neydi-1701141200.html

Erdoğan ise üzerindeki yükü atmaya niyetli görünmüyor… Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yaptığı ve nakit servetini kimlere bıraktığını belirten vasiyetini yazarken de aynı duyguları yaşadığını düşünebiliriz. Falih Rıfkı, Çankaya kitabında İş Bankası’nın Hindistan Müslümanlarından gelen para ile kurulduğunu anlatırken Atatürk için “Bu paraya el sürmemeli idi” diye yazmıştır.

Sonuçta, yakınlarına bıraktığı bazı nakit dışında bu para, Çiftlik gibi millete intikal ettirilmiş bulunuyordu. Şimdi buna AKP’nin el koyma kararı, Bankanın kuruluşunda göze batan hareket kadar usulsüzlük ve mantıksızlıktır. Ekonominin yönetiminde devlet bankalarının da önüne geçmiş olan İş Bankası, 93 yıldır verdiği kredilerle kimlerin zenginleşmesine hizmet etmiştir veya ekonominin gelişmesine ne gibi hizmetlerde bulunmuştur? Bu bilgiler “İş Bankası Tarihi” adlı kitapta bulunabilir. Ancak bunlar geçmişte kalmıştır.

  • Bugünün sorunu ise ekonomi yönetiminin tek bir adamın elinde bulunması ve bunun için özel varlıklara el koyma çabasıdır.

BANKANIN KÜLTÜR HİZMETLERİ

Ülkenin iktisadi yaşamı kuşkusuz herkesi ilgilendirir fakat sanat ve kültür hayatıyla ilgilenenler için İş Bankası’nın başka bir anlamı daha vardır ki o da bankanın yayımlamakta olduğu kitaplardır. Bunların kültür hayatımızda büyük bir yeri olduğu kuşku götürmez. İş Bankası’na el koyacak bir AKP yönetiminin bütün bu yayınları elinin tersiyle iteceği ve yerlerine Mızraklı İlmihal türü kitapları koyacağını kestirmek zor değildir.

Bu nedenle, kuruluş biçimi hakkında itirazlarımıza karşın derim ki,

  • Aman İş Bankasını AKP’ye kaptırmayalım. Onun elinde zaten Karun Hazineleri var.

Ülkenin bankacılık sistemine nasıl bir biçim vereceğimizi de bir halk iktidarı kurduğumuz zaman karar veririz.  (17 Ekim 2018)

Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

HESABI SORULACAK ASIL SUÇ

HESABI SORULACAK ASIL SUÇ

Zeki Sarıhan

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Adnan Oktar ve arkadaşlarının suçları hakkında çeşitli haberler çıkıyor. Yıllarca hükümet tarafından el üstünde tutulan Fetullah Gülen Cemaatinin uğradığı akıbete şimdi de Adnan Oktar ve müritleri uğruyor.

“Düşenin dostu olmaz” demişler. Bu atalar sözü her zaman değilse de işimdi tam da iktidar ve yandaşları açısından doğrudur. Gazete haberlerinden anladığımıza göre, Oktar hakkında geniş bir iddianame yazıldığı ve pek çok eylemle suçlanacağı anlaşılıyor. Doğrusu bu konularda bir şey yazacak değilim. Birçok erkeğin ağzının suyunu akıtan güzel kedicikleriyle geçirdiği hoş zamanların görüntülerini yadırgasam da, bunun suç olup olmadığı konusunda bir bilgim yok. Öteki suçlamaların doğru olup olmadığını da adil bir yargılama ortaya çıkarabilir.

Benim yazacağım konunun şu dönemde Adnan Oktar’a bir zararı yok. Benim tanıklığımı kabul etmeleri de ihtimal dışı. Çünkü yazacağım konuda hükümet çevreleri tarafından suçlandığını duymadık. Aksine O’nun görüşleri bu çevreler tarafından yıllardır ve hararetle savunuluyor.

BEŞ KİLOLUK LÜKS KİTAP

21 Temmuz 2009 günü memlekete gitmişken bir vesile ile köyümüze yakın Kumru ilçesine de uğradım. 1953’te ilkokula burada başlamıştım.  Bir yıl okuduğum ilkokulu ziyaret etmek istedim.  Okul yıkılmış, yerine iki katlı bir bina yapılmıştı. Şimdi Belediye olarak kullanılıyordu. Üst katta Öğretmenevi için birkaç oda ayrılmıştı. Salonun bir köşesinde küçük bit kitaplık dikkatimi çekti.

Camlı dolapta her öğretmenevinde bulunabilecek 20-30 kitaptan başka, dolabın ölçülerine sığmadığı için en üste konulmuş kocaman bir kitap duruyordu. Birinci hamur kaliteli kâğıda basılmış bu resimli kitabın ağırlığı 5 kilodan hafif değildi. Üzerinde “Yaratılış Atlası” yazıyordu. Yazarı ise Harun Yahya. Daha önce basına yansımış bu kitabı Kumru gibi ücra ve yoksul bir ilçenin öğretmenevinde görmek varmış!

Bilindiği gibi kitap, Evrim gerçeğini sözde çürütmek için yazılmıştı. Canlılar evrime uğramamıştı! Onların her biri, milyarlarca tür, şimdi nasılsa o biçimde yaratılmıştı! Bazı balık ve omurgalı hayvanların fosilleriyle bugünküleri karşılaştırıyor ve bunların aynı olduğunu, yani bir evrime uğramadığını anlatıyordu!

Bu kitabı Kumru gibi Karadeniz’in iç kesimlerinde yoksul köylü kitlelerinin yoğun olduğu bir ilçede görmem beni fena halde üzdü. Bu üzüntümü orada öğretmenevi yetkililerine söylemek istedim fakat ortada bunları söyleyeceğim kimse yoktu!

KARANLIĞA MAHKÛM ETMEK

Ankara’ya dönünce internetten öğretmenevinin posta adresini buldum ve duygularımı bir mektupla öğretmenevi yöneticilerine yazdım. Evrim gibi gibi yalnız canlılar bilimini değil, evrenin oluşumunu da reddeden bir görüşle Türkiye nasıl aydınlanacak, nasıl kalkınacaktı? Kumru’da çalışan öğretmenler, çocuklara o kitaptaki görüşleri mi anlatacaklardı? Bu durum, köylü çocuklarının sonsuz bir karanlığa mahkûm etmek değil miydi?

Bu kitabı kütüphaneye koymuş olabilirlerdi ama yanına Evrim Teorisini anlatan bir kitap da koysalar daha iyi değil miydi?

Aradan 5 yıl geçti. 6 Haziran 2014 günü, bir grup arkadaşla Batı Karadeniz’den geçerken İnebolu Öğretmenevinde geceledik. Hayret! Aynı kitap buranın kütüphanesinin de demirbaşlarındandı. TIR’lar dolusu kitap milletvekillerine de dağıtılmıştı, muhtemelen bütün öğretmenevlerine gönderilmişti.  Kaygılarımı Öğretmenevinin bayan müdürüne söyledim. Kitap O’nun dikkatini çekmemiş. Derhal kaldıracağına söz verdi.

SUÇ ORTAĞI

Bence Harun Yahya takma adını kullanan Adnan Oktar’ın hesabını vermesi gereken asıl suçu budur. Karşısında yarı çıplak kedicikleri oynatması, bu suçunun yanında hiç kalır.

Çünkü Adnan Oktar, 16. yüzyılda Takiyüddin Efendi’nin gözlem evini topa tutarak yerle bir etmiş olanlar, matbayı 300 yıl ülkeye sokmayanlar, Osmanlı dönemi gericileri ve bugünkü iktidar gibi bilimin Evrim gibi en temel konularından biriyle savaşmış, bu hareketiyle Türkiye’ye en büyük kötülüklerden birini yapmıştır.

  • Eğitim programlarında Evrimi anlatılmayan bir millet sittin sene iflah olmaz. 
  • Bu eğitim sisteminin içinden bilim adamı yetişmez. Ancak şarlatanlar çıkar.

Bu hükümet ve emrindeki yargı, bunun hesabını Adnan Oktar’a sormuyor! Nasıl sorsun ki, bu konuda O’nun gibi ve O’nun ilham (AS: esin) aldığı Evanjelistlerle aynı görüşleri savunuyor.

  • Krizimiz yalnız ekonomide olsaydı bunu atlatabilirdik ama eğitimdeki bu gitgide derinleşen kriz Türkiye’nin geleceğini tutsak almıştır. Kötü etkileri kuşaklar boyu sürecektir.

Yeni öğretim yılı “hayırlı ve uğurlu” olsun!

(Bloğumdaki diğer yazılar için: zekisarihan.com)
===========================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Zeki Sarıhan‘a bu uyarı dolu bu yazısı için teşekkür ediyoruz.
Keşke tüm yazılarına sitemizde yer verebilsek.. Ancak buna gerek kalmadı, çünkü kendi kişisel sitesinde bütün yazılarına erişilebilir. Sağolsunlar, gene de bize e-ileti ekinde gönderiyorlar..

Biz bu vesile ile bilerek ve isteyerek, kasıtlı olarak ileri sürülen bir yalana dikkat çekeceğiz yalnızca..

  • EVRİM KURAMI insanın maymundan geldiğini ya da insanın atasının maymun olduğunu ileri sürmüyor..

EVRİM KURAMI, insanın ve maymunun ortak atadan evrimleştiğini ileri sürüyor ve sayısız bilimsel kanıtla ortaya koyuyor. En başta, Evrim’in hemen hemen tüm basamaklarını kanıtlayan fosil serileri.. Öyle “kusursuz tasarım” diye birşey de yok ortada.

Yaradışışçılar (Kreatoristler) ise tüm bilimsel kanıtları yok sayıyor ya da çarpıtıyor.

Bir de EVRİM KURAMINI kabul etmeyi din dışına düşmek olarak kasıtlı sunuyorlar.
İkisi de yanlış, ikisi de kötü niyetli..

Kaldı ki, Harun Yahya takma adıyla yazan Adnan Oktar o denli çok değişik konuda öylesine çok kitap yazdı ki, bir insanın  bunca uzmanlığı ve üretimi olması olanak dışı.

Ankamakta çooooooooooook zorlandığımız bir nokta da bu kalın kitapların çok kaliteli – renkli baskılar yapması, görece oldukça ucuz olması ve ücretsiz olarak binlerce dağıtılması idi.. Özellikle eğitim kurumlarına..  Değirmenin suyu ile Devletimiz ilgilenmedi, göz yumdu.

Ne yazık ki geçmiş sağ iktidarlar onlarca yıl bu dezenformasyon ihanetine kayıtsız kaldı hatta desteklediler.. Çok yazık.. Özellikle çocuk yaşta bilim dışı koşullansın diye Türk çocukları..

NOBEL ödüllü tıp doktoru, ulusal övüncümüz Prof. Aziz Sancar‘ın sözleri ibret verici :

  • “Ben Allah’a inanıyorum, Evrim ise  bir inanç konusu değil bir gerçek.
  • Güneşi balçıkla sıvayamazsınız. Kreatoristlerle (AS: Yaradılışçılarla) de bir ilgim yok.”

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

Konuk yazar :
Zeki Sarıhan

Geçen gün Altınova’da bir ziyaretten Ayvalık’a dönerken minibüste müthiş bir ağız kavgasına tanık olduk. Önce elindeki bileti çocuklar için de okutup okutmayacağı konusunda şoförle Suriyeli kadın atışmaya başladı. Yolculardan biri sözü alarak Suriyeli kadını az daha dövüyordu. Kendisinin bu memleketin sahibi olduğunu söyleyerek Suriyelinin def olup memleketine gitmesini istedi. Ona dolmuştakilerden bir haylisi de arka çıktı. Suriyeli kadın da az çaçaron değildi hani!

Suriye’de iç savaşta yüz binlerce insan öldü.  Suriye Ordusu, rejim düşmanlarına karşı savaşını sürdürüyor.  İdlib bölgesine sıkışmış olmakla birlikte muhaliflerin bir kısmı hâlâ teslim olmuş değil.  Bir de ülkenin kuzeyinde Suriye’den koparılmış bazı kısımların geleceği meçhul.

Suriye’de can güvenlikleri kalmayan ve bu savaşa katılmak istemeyen milyonlarca insan, çoluk çocuğunu da alarak Türkiye’ye sığındı.  Bunlar ülkemizin her tarafına dağıldılar ve çoğunluğu elverişsiz koşullarda hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Onların çektikleri, insanlık tarihinin yaşadığı en büyük trajedilerden biridir. Bunun başlıca sorumlusu, herkesin bildiği gibi, Suriye rejimini yıkarak yerine Batı’nın işbirlikçisi bir iktidar getirmek isteyen ABD ve müttefikleridir. Bunlar ülkedeki muhalefeti kışkırtmışlar, ona yardım vaat etmişler, hatta pek çok yardım da yapmışlardır. Türkiye de bu uğursuz ittifakın bir parçasıydı. Dolayısıyla Suriye halkının düşürüldüğü durumdan Türk Hükümeti de sorumludur.

Bu nedenle, hükümet çevreleri bu büyük göç dalgası karşısında rahatsızlık hissetmekle birlikte, kendi payları da bulunduğundan göçmenlere tahammül ettikleri duygusunu yaymakta, onlara ellerinden gelen yardımı yapmakla övünmekte, Batılıları da bu konuda kesenin ağzını biraz daha açmaya davet etmektedir.

Türkiye muhalefetine gelince, aklı başında bazıları bu olayda haklı olarak eleştiri okunun ucunu hükümete yöneltmekte, “Amerika’nın yelkenine binerek başımıza bu işi açtın”  diye yazıp söylemektedir. Çözüm olarak Hükümetin Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyması, savaşçı cihatçılara yardımı kesmesi, göçmenlerin barışa kavuşacak ülkelerine dönmesini önermektedir.

MİLLİYETÇİLİK İKİYE KATLANDI

Gelin görün ki, bu göçmenlik, bir Arap düşmanlığını da tetiklemiştir. Kürt düşmanlığının yanına bir de Suriyeli Arap düşmanlığı eklenmiş, yani milliyetçilik katmerli hale gelmiştir. Söylenen ve yazılanlara göre, Suriyeli göçmenler uygarlıktan nasibini almamıştır. Pistirler. Görgüsüzdürler. Her türlü yasa dışı işi yapmaya eğilimlidirler. Türklerin işlerine göz dikmekte, işsizliğin artmasına sebep olmakta, bir kısmı aldığı yardımlarla Türklerden de daha iyi yaşamaktadır…

Öncelikle şu gerçeği kabul etmek gerekir ki, Suriyeli bu göçmenler, savaşçı değillerdir. Öyle olsalardı, çoluk çocuklarını alarak ülkeden çıkmaz, Esat’a karşı savaşan cihatçı örgütler içinde çarpışırlardı. Büyük çoğunluğunun evleri, köyleri, kasabaları harap olmuş, ailelerinden bir kısmını kaybetmişlerdir. Hele IŞİD’in eline düşme bahtsızlığına uğrayanların yaşadıkları insanlık dışı vahşeti bütün dünya biliyor. Bu durumda onların canlarını en yakın komşu bir ülkeye atmalarından daha doğal ne olabilirdi? Türkiye’de hangi hükümet bulunursa bulunsun böyle bir göç dalgası karşısında kapılarını kapatamazdı.

Suriyelilerin niteliklerine gelince: Bunların Türkiye nüfusuna göre daha yoksul, daha az öğrenimli, daha çok çocuklu oldukları bir gerçektir. Ama onlar birer insandırlar. Bizim kadınlarımız gibi kadın, çocuklarımız gibi çocukturlar.

KARA GÜNDÜR GELİR GEÇER

Suriye halkının ve Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin bu kara günleri de geçecektir. Bu kara günlerinde, büyüklenmeden ve burunlarından getirmeden onlara karşı anlayışlı olunmalıdır.

Bütün insanların temel ihtiyaçları açısından eşit olduğu gibi bir düşünceye erişememiş, kötü durumda olan milletlere yardım etmenin bir enternasyonal dayanışma ve insanlık görevi olduğunu anlamamış kör bir kabilecilik, göçmen Suriyelilerden iğrenmekte, bunu da sözleri ve yazılarıyla açığa vurmaktadır.

Aynı hava, Avrupa’da da ırkçılığa eğilimli olanlar arasında yabancı düşmanlığı olarak hüküm sürüyor. Seni Avrupa’da yadırgıyorlar, sen Türkiye’de Suriyelileri yadırgıyorsun! Kim bilir Suriyelilerin yadırgadıkları topluluklar da vardır…

İşin aslı şu: Bölüşmeyi bilmiyoruz. Geçici olarak yurdumuzda kalmak zorunda kalan Suriyelilerle bu ülkeye sığamayacağımızı sanıyoruz.

Sorunun çözümü, Suriye üzerindeki emperyalist ve hegemonyacı politikalarla mücadele etmekten geçiyor. Suriye Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeniyle, Sünnisi, Alevisi ve Nusayrisiyle Suriyelilerindir. Bu ülkede bulunan bütün yabancı askerler Suriye’yi terk etmeli ve Suriye’de iç barışın kurulmasına engel olacak hareketlerden kaçınmalıdır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlere yapılacak en büyük yardım da budur. (Ayvalık, 27 Ağustos 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com