Etiket arşivi: Zeki Sarıhan

Yurt Dışına Kaçmak İsteyen Doktorlara:  BİZİ BIRAKIP NEREYE GİDİYORSUNUZ?

Zeki Sarıhan
www.zekisarihan.com
Yurt Dışına Kaçmak İsteyen Doktorlara: BİZİ BIRAKIP NEREYE GİDİYORSUNUZ? – Zeki SARIHAN Blog

Son günlerde ülkeyi terk eden doktorların sayısı artmış. Ankara Tabip Odası’nın verdiği bilgiye göre, yurt dışında çalışmak için “İyi hal kâğıdı” alanlar yıldan yıla artış gösteriyormuş. 2021’de 1.405 olan sayı 2022’de 2.685’e yükselmiş.

Doktorlarımız neden kendi halklarına hizmet etmekten vazgeçip başka ülkelerde çalışmak isterler? Bunun için birkaç neden gösteriyorlarmış. Bunların içinde ağırlıkta (ve esas) olan, daha yüksek bir gelir ve refah (gönenç) düzeyine sahip olmanın başta geldiği açık.

İlkokuldan üniversiteye dek bu halkın yarattığı olanaklarla okumadılar mı? Ders gördüğü binalar milletin vergileriyle yapılmadı mı? Öğretmenlerinin maaşını bu halk ödemedi mi?

Borçlarını ödediler de mi gidiyorlar?

Gerekçe olarak çalışma koşullarının elverişli olmadığını ileri sürenler de var. Milyonlarca çalışanın, halkın yaşadığı koşullar çok mu elverişli? Eve ekmek götürmekte zorlananlar var.

  • Bu ülkenin yurtsever, halk sever, zorluklara karşı direnen doktorlara gereksinimim var.

Öğretmen okulundan mezun olurken çalışmak istediği il olarak en yoksul halkın yaşadığı Doğu illerini yazan öğretmenler gibi, göreve giderken atıyla Zap Suyu’na kapılan İlköğretim Müfettişi Selahattin Şimşek gibi. Ankara’da bile değil, kızamığın kol gezdiği Anadolu kasabalarında görev isteyen Doktor Ceyhun Atuf Kansu gibi… “Kızamık Ağıdı” gibi en güzel şiirlerini halkına doktorluk yaparken yazdı. (AS: Bir örnek de bizden.. 1964’de Hakkari yolunda trafik kazasında daha 47 yaşındayken ölen Cüzzam savaşçısı Doç. Dr. Ethem Utku…..)

Türkiye artık yaşanamaz bir ülke haline geldi. En iyisi gidip bir başka ülkeye yerleşmeli” sözlerini daha önce de duyuyorduk. Üç buçuk yıl önce 23 Haziran 2019’da yayımladığım “Siz Gidin Biz Düzeltiriz” başlıklı yazımda aynı konuya değinmiştim.  Kısaltarak aşağıya alıyorum:

SİZ GİDİN BİZ DÜZELTİRİZ

Bu sözler, daha çok hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı dönemlerde söyleniyor. Ara sıra açıklanan rakamlara göre de Türkiye’den başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Batıya gidip yerleşen insanların sayısı da oldukça fazla.

Her ülkedeki nüfusun büyük bir çoğunluğu kendi doğup büyüdüğü memlekette doğar ve ölür. Türkiye de bunun içindedir.  Gerçi 1960’lardan sonra başta Almanya olmak üzere yurt dışına çıkan emekçiler oldu. Bunların bir kesimi bir süre çalıştıktan sonra veya emekli olunca geri döndüler. Oralarda kalanlar da var. Fakat bu gidişlerin tümü ekmeklerini kazanmak içindi. Türkiye yoksul bir ülkeydi ve tarımda büyük bir işgücü fazlası vardı. Yorganını sırtlayanlar bir zamanlar İstanbul ve Adana gibi sanayileşmiş kentlerin yolunu tutanlar gibi bu kez işgücü gereksinimi olan batı ülkelerine kapağı attılar.

Artık bu ülkede yaşanmaz, en iyisi başka bir ülkeye gidip yerleşmeli” diyenlerin gerekçeleri de, duyguları da farklı. Bunlar tuzu kuru olanlar. Ya paraları var ya akademik unvanları veya şöhretleri.  Türkiye halkı için parmaklarını oynatmaya niyetli görünmüyorlar. ‘Ben kaçayım, diğerleri ne yaparsa yapsın‘ havasındalar.

Nazım Hikmet gibi, can güvenliğini tehlikede gören bazı kişilerin yurt dışına çıkmasında kimse O’nu suçlamadı. 12 Eylül faşist darbesinden sonra öldürülme işkence görme veya uzun süre hapiste kalma ihtimali olanlar da geçici bir süre yurt dışına çıktı. Onlar yurda dönmeleri için gereken koşulların oluşmasını dört gözle beklediler. İktidar ise bir daha dönmesinler diye Nazım Hikmet’e yapıldığı gibi çoğunu vatandaşlıktan çıkardı. Liberal bir hükümetin dönüşlerine izin verdiğinde nasıl da sevinmişlerdi. Ayak bastıkları ilk vatan toprağını öptüler.

Türkiye’de çalışma koşulları olmadığı gerekçesiyle yurt dışına kapağı atmaya can atan akademisyenleri de mazur görmek mümkün değildir. Öğrenimini yurt dışında tamamlayan, oralarda staj yapan pek çok aydın vardır ve bunlar Türkiye’ye hizmet için bunu yapmışlardır. Dönüşlerinde de öğrendiklerini Türkiye’de bilimin, sanatın gelişmesi için kullanmışlardır. Bizim Abdülhamit zulmünden yurt dışına kaçanlar da oralarda Türkiye ile ilgili bir cemiyete girmeyen, gazete, dergi çıkarmayan nerdeyse yoktur? Mezarı Avrupa’da olan Hürriyet kahramanı var mıdır?

Hiç kimse, kendi yurdunda ve kendi halkının arasında olduğu gibi başka bir memlekette rahat edemez. Konuştuğu yabancı dilde anadilindeki tadı bulamaz. Onun zihni daima çocukluğunun geçtiği vatandadır.

Bu ülkede yaşanmaz. Başka bir ülkeye gidip yerleşmeliyim” diyen tuzu kurulara şöyle diyesim geliyor.

  • “Siz gidin beyzadem. Biz burada sizin için de mücadele ederiz.
  • Savcılar ve yargıçlarla cebelleşir, gerekirse demir parmaklıkların arkasında gün sayarız. Miting yaparız.
  • Seçim sandıklarının önünde kuyruğa dizilir, yazar, çizer, koşturur, tivit atar,
    ülkemizi sizin için de yaşanılır bir ülke haline getiririz.”
    (3 Ocak 2023)

ANA BENİ NİYE VERDİN HERİFE?

Zeki SARIHAN

(AS: Tarikatlar rezaleti gündemden düşürülmesin, düşürülmemeli!
Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Bir tarikat şeyhinin 6 yaşındaki kızını, imam nikâhıyla yetişkin bir erkeğe eş olarak vermesi, aklın alamayacağı bir durumdur. Bunu yapan şeyh ailesi yalnız yasaya göre değil, insanlığa karşı da suç işlemiştir. Hiçbir anababa, çocuklarını ateşe atma hakkına sahip değildir.

Köylerimizde “Beşik kertmesi” denilen bir gelenek vardır ama bunun erken evlendirme ile ilgisi yoktur. Yalnızca aileler, çocuklarının yetişkin yaşa geldiklerinde kiminle evleneceğine karar vermiş olurlar.

Yalnız kızlar için değil, erkek çocuklar için de aynı durum söz konusudur. 1950’li yıllarda komşu köylerimizden birine davullu zurnalı bir düğüne gitmiştik. Damat diye ortaya getirilen çocuk henüz yedi yaşındaydı. Köyün ileri gelenlerinden biri olan kayınpeder olacak herif, güya evde iş görecek birine ihtiyacı varmış. Oğluna 18 yaşında bir kız alıyordu. Gelin, artık ev, tarla, bahçe işleriyle uğraşırken çocuğu da koynunda büyütecekti. Jandarma, adliye buna nasıl göz yumdular kim bilir, fakat bir imam görev almadan bu düğün yapılamazdı.

Bu tip olaylara tanıklığım bu düğünle sınırlı değil. İlkokuldan mezun olduğum 1958 yılında, aynı köy okulumuzun 4. sınıfında okuyan bir arkadaşımızın da düğününü yaptılar. 1967 yılında 5. sınıftan mezun ettiğimiz bir öğrenci de o yıl evlendi. Bu son iki örnekte damatların yaşları 14-15 dolayında olmalıdır.

Böyle küçükken evlendirilen erkek çocuklarla ilgili ünlü bir türkü vardır. Gelin şöyle yakınmaktadır:

Kadifeli yastık kadifeli yorgan yer yumuşak
Emmim oğlu yanıma geldi bir uşak
Öpmesi yok sevmesi yok konuşak
Anne beni niye verdin çocuğa
Oynar oynar taş doldurur kucağa

Sabah olur pabucunu giyemez
Akşam olur yemeğini yiyemez
Karanlıkta yatağını bulamaz
Ana beni niye verdin çocuğa

Oynar oynar taş doldurur koynuna
Sabah olur çocuk gider oyuna
Oynar oynar taş doldurur koynuna
Beni verenlerin vebal boynuna
Ana beni niye verdin çocuğa
Oynar oynar taş doldurur kucağa.

Türküdeki yetişkin kız, şimdi bir çocuk gelin olarak konuşuyor. “Ana beni niye verdin herife?” diye feryat ediyor.


PİSLİĞİN FİLİZLENDİĞİ ORTAM

Kızın henüz altı yaşında evlendirilmesi kamuoyunun nefretiyle karşılansa da, çoğu kişi oy kaygısıyla bu pisliğin filizlendiği ortamın adını anmaktan çekiniyor. Oysa

  • Tarikatların bunca yayılıp topluma ve devlete musallat duruma gelmesi
    Türkiye için büyük tehlikedir.

Diyanet işleri Başkanlığının yaptığı açıklamada Medeni Kanun’un anılmaması ilginçtir. Medeni kanun kız ve erkekler için evlenme yaşını en erken 17 olarak hükme bağlamıştır. Çok zorunlu durumlarda bu yaş, yargıç kararıyla 16’ya inebilir. Diyanet İşleri, bu yaşı cinsel olgunluk yaşı olarak açıklama yolunda ısrar ediyor. Nedense kendini yasalarla sınırlamıyor.

Bu durum din kurumunun ve kimi tarikatların ülkeyi şeriat yasalarıyla yönetme arzularından doğuyor. Zaten bir süredir, parlamentodan çıkmış çağdaş yasalar bir yana atılmış, ülke tarikatlara teslim edilmiş durumdadır. Devlet bütçesi onlara ayrılmıştır. Eğitim onlara emanet edilmiştir. Bu marifetleri, yıldan yıla artarak sürüyor.

Merak ediyorum, hırsıza verilecek ceza konusunda Diyanetin düşüncesi sorulsa “Bunun şeriattaki yeri kolunun kesilmesidir” diyebilecek midir?

Bu gidişle galiba buna da sıra gelecek. Mehmet Akif, “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diyordu. Heriflerde idrak yok ki, İslam’ı asrın idrakine söyletsinler. (10 Aralık 2022)
=============================================

Dostlar, 

İslam / islamcılar / siyasal islamcılar (sahi, Allah’ın dini – kitabı konusunda neden bunca parça parçalar??) bunu savunuyorsa, kendi ipini kendi çekiyor.. İslamiyet neden 40 türlü yorumlanamıyor? Tanrı, herkesin rahatlıkla anlayacağı bir metin (Kuran) indir(e)medi mi? Niye? Allah aciz mi? Müslümanlar bu sorunu nasıl çözecek??

Hıristiyanlık ve öbür dinler gibi İslamiyet de mutlaka reform yapacak ve çağa ayak uyduracaktır. İlk adım LAİK – SEKÜLER yaşam ile barışmak..

Mustafa Kemal Paşa reçeteyi verdi gerçekte :

  • “Din, bir vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir, özgürdür. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz, din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, amaca ve eyleme dayanan bağnaz hareketlerden sakınıyoruz ve buna asla meydan vermeyeceğiz.” (Asaf İlbay, Tan gazetesi, 13.7.1949)
  • “Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın yararına uygundur; biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin yararına, İslâmın yararına uygunsa kimseye sormayın; o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”
    1923 (Atatürk’ün S.D.ll, s. 127)

21. yy’da akla – bilime uygun olmayan hiçbir olgu, insanlığa din – Allah emri vs. dayatmalarıyla yutturulamaz.. Dürüst – içten dindarlar bu pislik yuvasına dönüşen iğrenç tarikatları kapatmada ve İslamda reformda öncü rol almalıdır.

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
A​tılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı ​AbD
​Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, ​Mülkiye’li​
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter : @profsaltik

ALTILI MASA’NIN GÜNDEMİNDE EĞİTİMDE BÖLÜCÜLÜK VAR MI?

Zeki SARIHAN
Eğitimci-Yazar
zekisarihan.com

Ülkede sistemin aksayan yönlerine çekidüzen vermek için projeler ilan eden “Altılı Masa” ve CHP’nin gündeminde özel okulculuğun bölücülüğü konusunda bir cümle var mı? Yoksa neden?

Türkiye’yi yönetenlerin yurttaşlara en çok yönelttikleri suçlamalardan biri “bölücülük”tür. Daha çok Kürt sorunu üzerinden yapılan bu suçlama, devletin nerdeyse değişmez bir politikası olmuştur. Bir zamanlar, yalnızca “Kürt” sözcüğünü kullanmak bile bölücülüğün kanıtı sayılıyordu. Giderek Kürtlerin varlığı kabul edilebilir bir olgu durumuna geldi ama Kürtlerin Kürt olmaktan kaynaklanan kimi hakları bulunduğunu söylemek bölücülük suçlamasıyla karşılanıyor. Bu zihniyet yalnız iktidar çevrelerine özgü de değildir. Hatta bu iktidar, onu geçmiş yönetimlerden devralmıştır.

Türk burjuvazisi, kimi orta sınıf kesimlerini de yanına alarak eğitimde büyük bir ayrımcılığın, başka bir ifadeyle bölücülüğün hem mimarı, hem sürdürtücüsüdür. Bu da özel okulculuktur.

Halkın geneli için devlet okulları açılırken zenginler, çocuklarının bu okullarda okumasına razı olmamakta, çocuklarını paralı okullarda okutmaktadır. Bu okullar, Millî Eğitim Bakanlığının denetimine bağlı olmakla ve devlet okullarıyla aynı programı uygulama zorunda olmakla birlikte, devlet imam-hatiplileştiği için artık bunun olumlu bir yanı da kalmamıştır.

Özel okul yöneticileri, öğrencilere sunduğu olanaklarla “seçkin” okullar olduklarını övünerek ileri sürmektedirler. Özel okulların seçkinliği, öğrenci başına yapılan harcamanın, devlet okullarında okuyan öğrencilere yapılan harcamanın çok üstünde olmasından kaynaklanıyor. Özel okul ücretleri, dar ve orta gelirli ailelerin karşılamalarına olanak olmayacak ölçüde yüksektir. Normalde her öğrenci oturduğu semte yakın okullara yönlendirilirken özel okulların öğrencileri için böyle bir koşul yoktur. Özel okullarda sınıflar, devlet okulları gibi kalabalık değildir. Sınıflar, velilerden alınan paralarla pırıl pırıldır ve araç gerek yokluğu çekilmez.

Burjuvazinin okulları

Cehaleti baş düşman ilan eden ve bunun için eğitimi yaygınlaştırmaya çalışan Cumhuriyetçi elitler bile, çocuklarını özel okullara göndererek ya da kendi çocuklarının devam ettiği okulları çeşitli yollarla kayırıp bir çeşit “devletin özel okulu” durumuna getirerek eğitim olanaklarını halkla paylaşmaya yanaşmadılar. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde okumuş birçok seçkinin mezun olduğu (bitirdiği) okullar araştırıldığında bu gerçek ortaya çıkar. Bunların başında, yabancı okulların olduğu görülecektir.

Türkiye’de ilk açılan özel yüksekokullara karşı 1967’de İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencilerinin başını çektiği, İstanbul-Ankara yürüyüşü, devrimcilerin bu konuda ne denli duyarlı olduğunu gösterir. Bu yürüyüşten sonra özel yüksekokullar anayasaya aykırı görülerek kapatılmıştı. Fakat kamuoyunun şiddetle bastırıldığı dönemde özel okul furyası yeniden başladı. Anaokulu, ilk ve ortaokul, lise ve üniversite düzeyinde özel okullar, devlet okullarıyla yarışa girdiler.

Devlet okullarının “saldım çayıra, Mevlam kayıra” kalitesizliğini ve düzensizliğini yaşadığı dönemlerde, özel okulda çocuğunu okutacak ölçüde maddi gücü olanlar, çocuklarının daha iyi bir eğitim alacağı gerekçesiyle bu okullara koştular. Muhafazakâr iktidarların okulları birer İmam-hatip okulu yapma girişimlerine karşı laik burjuvazi bir çeşit çocuklarını kurtarma operasyonu yaparak, laik patronlar ve eğitimciler tarafından işletilen bu okulları güvenli bir ada olarak gördüler. Dincilik de boş durmuyordu. Fetullah çetesi başta olmak üzere, çeşitli tarikatlar da ülkeyi, dershaneler, okullar, yurtlarla teslim alma hevesine düştüler.

Fetullahçılarla AKP Hükümeti arasında iktidara ortaklaşa değil de tek başına egemen olma savaşı kızışınca Hükümet, Fetullahçıların bütün eğitim kurumlarına el koydu. Fakat bu özel okul karşıtlığından kaynaklanıyor değildi. Fetullahçı okulların yerini alacak ve bütün eğitim topluluğunu yönlendirecek projeler zaten hazırdı. Laik burjuvazinin partisi, bu fırsattan yararlanarak özel okullar yerine kamu okullarını savunacak yerde, hükümetin bunlara el koymasına karşı çıktı.

Bu Bölücülüktür

  • Özel okulculukla büyük bir bölücülük yapıldığını iddia ediyorum.

Bu sistemin devlet okullarında okumak zorunda olan öğrenciler üzerinde nasıl psikolojik kırılma yapabileceği hiç düşünülmüyor mu? Bir örnek olarak hep düşünmüşümdür: Tuzluçayır Lisesi öğrencileri, Kızılay’a indikleri zaman Ankara TED Koleji önünden geçerken ne hissedebilir? Onun bahçesinde oynayan veya gezinen öğrencilere bakarak eğitimde birbirine yabancı iki öğrenci topluluğu olduğunu, kendilerinin bunlardan aşağı sınıfı temsil ettiğini düşünmeyecek midir?

1980 ve 1990’larda hükümet eğitimi paralı yapmaya çalışır ve özel okulculuğu teşvik ederken, paralı eğitime ve özel okulculuğa karşı kimi demokratik kitle örgütleri olarak yaygın bir kampanya yürüttük. İmzalar topladık, afişler hazırladık, yazılar yayımladık, Millî Eğitim Şûralarının kürsülerinden Şûra üyelerine ve Bakanlara seslendik. “Ağır bir sorumluluk altında” olduklarını hatırlattık. Aradan geçen bunca yıl sonunda bu konuda alınan sonuç, yalnızca devlet okullarında öğrencilerden kayıt sırasında ve başka vesilelerle para toplanmayacağı yolunda bir genelge oldu. Bu da bir kazanım olmakla birlikte, AKP iktidarları döneminde bütün eğitim giderlerinin veliler tarafından karşılandığı özel okulların sayısı arttı ve her yıl da artış göstermeyi sürdürüyor. Geçen yılın eğitim istatistiklerine göre özel okul sayısı 14.179, buralarda öğrenim gören öğrenci sayısı 1.578.233’tür (bütün öğrencilerin % 8.2’si). 1.139.673 öğretmenimizden de 163.970’i özel okullarda çalışıyor.

Özel okulların sayısı ve buralarda okuyan öğrencilerin oranı, genel okulculuğun içinde gene de oldukça düşük sayılabilir. Ancak sorun oranda değil zihniyettedir (anlayıştadır).

  • Özel okulculuk en büyük bölücülüktür.

Halkın zihninde kabuk bağlamış bir yaradır. Türkiye’nin halkçı kesimleri, özel okulları yaşatanlarla başa çıkamamışlardır. Ülkede sistemin aksayan yönlerine çekidüzen vermek için projeler ilan eden Altılı Masa’da ve CHP’de acaba böyle bir gündem maddesi var mı? Yoksa neden?

GERİCİLİĞİ ALT ETMEDİKÇE

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar
www.zekisarihan.com 

İnsanlığın gericilikten çekmediği kalmadı. Halen de çekiyor.

Gericilik” kavramı, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda kasten eksik tanımlanmış ve böylece dilimize yerleşmiştir. Bu tanıma göre

  • Gericilik, dinsel inançlar veya saplantılar nedeniyle toplumun ilerlemesinin, aydınlanmasın önünde set çekmeye çalışmaktır.

Gerçekten bütün tarih boyunca bu tip gericiler, teknolojik buluşların, yeni felsefi görüşlerin önüne dikilmişler, onların kurdukları barajı yıkıp geçmek kolay olmamıştır. Fakat gericiliğin kapsamı bunlarla sınırlı değildir. Sömürücü sınıfların çıkarlarına aykırı her türlü gelişme ve hareketin önüne geçmeye çalışmak da gericilikten başka bir şey değildir. Günümüzde dincilik ile faşizm, kimi kez farklı yönlerden, kimi kez el ele vermiş olarak varolan sömürü düzenini korumaya, hatta bu sömürüyü artırmaya çalışıyorlar.

GERİCİLİK KILIK DEĞİŞTİRİYOR

İlkçağda köle ayaklanmalarını bastıran, insanların özgürlüğünü isteyen her hareketi yok etmeye çalışan kölecilik sistemi, en büyük gericiliği temsil ediyordu. Ortaçağ’da gericiliği feodaller, köle sahiplerinden devraldılar. Köylüleri ezdiler, sömürdüler, köylü ayaklanmalarını bastırdılar. Bilimsel gelişmelerin önüne dikildiler. Dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü açıklayan filozofu cezalandırmaya kalktılar. Engizisyon mahkemeleriyle, her türlü özgür düşüncenin önünde baraj kurmaya kalktılar. Osmanlı Ortaçağında göklerin teleskopla araştırılmasını yasakladılar. Matbaanın günah olduğunu ileri sürerek onun Türkiye’ye getirilmesini 300 yıl geciktirdiler.

Ortaçağ’dan çıkışta insanlığın önündeki engelleri yıkarak ilerleyen ve toplum üzerinde egemenlik kuran burjuvazi, çok geçmeden ilerlemenin önündeki engel, yani gericiliğin odağı durumuna geldi. Sömürgecilerin ve emperyalistlerin insanlığa çektirdiklerini düşünelim. Onların yaptığı gericilikten başka nedir? Onların egemenliği hâlâ sürüyor. Dünya savaşlarını onlar çıkardı!
Bu savaşlar, milyonlarca insanın ölmesine, milyonlarcasının engelli kalmasına, yerleşim yerlerinin, üretim kurumlarının yıkıntı durumuna gelmesine neden oldu.

Kitleleri zapt-ı rapt altında tutmak (dizginlemek) için parlamenter sistem çaresiz kalınca darbeler yaparak zorbalık uyguluyorlar. Türkiye’de bunu kezlerce yaşadık. 12 Mart, 12 Eylül darbeleri ve halen yaşamakta olduğumuz anayasal darbe ile tek adam sistemi birer gericilik örneğidir.

Sabahattin Ali’yi öldüren, Nazım Hikmet’i şiirlerinden ötürü 28 yıl hapse mahkûm eden anlayış da gericiliktir. Burjuva aydınlar, Türkiye’deki gericiliği başında bir fes veya sarık bulunan, çember sakallı insanlarla tanımlamayı âdet edinmişlerdir. Oysa özgürlük düşmanlığı açısından takım elbiseli, şapkalı veya başı açık insanların klasik gericilerden farkı yoktur.

İnsanlığın içinde çok çelişkiler ve çatışmalar vardır. Bir İslam halifeliği kurmaya, başka inançtan insanları kesip doğramaya çalışan IŞİD’ciler gericidir de, kâh onları besleyen, kâh onlarla savaşan, Vietnam’da milyonlarca insanın katili ABD ilerici midir? Rus oligarklarının ABD emperyalistlerinden bu bakımdan ne ayrımı vardır?

TÜRKİYE’Yİ YÖNETENLER

  • Türkiye’nin bugün başında bulunanlar, gericilik sıfatına hakkıyla layıktırlar.

Eğer gerici olmak övünmeyi gerektiriyorsa, başımızdakiler göğüslerini gere gere gerici olduklarını söyleyebilirler

Taşradan yükselerek merkeze taht kuran bu feodal sınıfın yağmacı kapitalistler durumuna dönüşmüş temsilcileri, Türkiye halkının ilerlemesi, özgürleşmesi önünde en büyük engeldir.

Kamu varlıklarını yağmalayarak eşe dosta dağıtan, kendine bağlı zenginler türeten bu sınıf, iktidardan gitmemek için, her çareye başvuracağını da göstermektedir.

Aleyhine sonuçlanan seçimleri saymayan, muhalefeti ezmek için her türlü bilgi kirliliğini yaratan iktidar, devlet üzerinde söz sahibi olan askerî bürokrat sınıfı da tasfiye ederek kendi bürokrasisini oluşturmuştur.

Meslek örgütlerini bölüp parçalama ve böylece güçlerini yok etme planları yapmaktadır.

Gericilikleri, kullandıkları ikrah ettirici dillerine de yansımış bulunuyor.

Önümüzdeki genel seçimlerde bu iktidarın düşme olasılığı vardır.
Yerine gelme olasılığı olan koalisyonun iktidardan zarar gören sınıflara nefes aldırması bekleniyor.
Halk sınıflarının, işçilerin, gençlerin, kadınların, orta sınıfı temsil eden meslek örgütlerinin de
bu iktidar değişikliği ile bir parça rahatlaması olanaklıdır.

Ama, ancak “bir parça!”

Gericilik ve zorbalıktan kurtuluşa daha çok zaman olduğunu hesaba katmak gerekir.
Bunun için başta işçiler ve devrimci aydınlar olmak üzere, uzun soluklu, planlı bir örgütlenmeye ve mücadeleye (savaşıma) gereksinim vardır.

  • İster dinci, ister faşist veya ikisini de içinde barındıran her türlü gericilik yıkılmadıkça,
    halk için kurtuluş olmadığını bilmeliyiz.

GİDİCİ OLMANIN ŞAŞKINLIĞI: “AHMAK” CEZASI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com

AKP’nin iktidarda kalmak için yapamayacağı şey yoktur” diye yazanlara, kimi okurlar itiraz ediyor. “Böyle derseniz halkın morali bozulur, mücadeleden vazgeçer.” diyorlardı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üç buçuk yıl önce kendisine “Ahmak!” diyen İçişleri Bakanı’na “Asıl ahmak seçimi iptal edenlerdir” sözüne Yüksek Seçim Kurulu üyelerine hakaret ettiği gerekçesiyle iki yıl yedi buçuk ay hapis cezası vermekle kalmayıp İmamoğlu’na siyaset yasağı da getirilmesi, “AKP’nin iktidarda kalmak için yapmayacağı yoktur” kanımızı doğruluyor. Ancak bu son yaptığı muhalefette yılgınlık yaratmak bir yana, onu canlandırmış ve mücadeleyi ateşlemiştir.

Akşener-İmamoğlu.jpg

Önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanı adayları arasında anılan İmamoğlu üzerinden muhalefete yapılan bu haksızlığın hukuksal değil siyasal olduğu gün gibi açık. İmamoğlu’nu çalıştırmamak için seçildiği günden beri birçok engellemeler yapıldı. Bunlar kesin sonuç vermeyince “Daha ne yapabiliriz?” diye sorulmuş, üç buçuk yıl önce söylenmiş bir sözden medet umulmuştur.

İktidar çevrelerinden muhalefete en ağır hakaretlerin yapıldığı, toz ve dumandan ortalığın görülmediği bir ortamda “Ahmak” gibi çok masum kaçan bir ifade nedeniyle başvurulan ceza da kâr etmezse bundan sonra hangi hamlenin geleceği merak konusu.

Bu arada belirtmek gerekir ki; hükümetin isteğiyle İmamoğlu’nun kazandığı seçimi iptal eden Yüksek Seçim Kurulu üyeleri de, dokunulmazlık zırhına bürünüp hesap vermekten kaçınamazlar. Bu ülkede, her yurttaş gibi, siyasetçisi, bürokratı, savcısı ve hâkimi de büyük adalet terazisinde tartılmak zorundadır. Adalet, yalnız mahkemelerin elinde tuttuğu bir teraziden ibaret değildir. Onu asıl elinde bulunduran halkın vicdanıdır.

İmamoğlu’na siyasal yasak getiren mahkeme kararının hükümet tarafından tezgâhlandığı o denli açıktır ki, bu kararı vermeye yanaşmayan yargıç sürülmüş ve yerine bu kararı alması için yeni bir yargıç atanmıştır!

Bu karar verildiğinden beri, kamuoyu şunu tartışıyor? “Bu karar kime yarar?” Hemen herkes, kararın İmamoğlu ve seçimlere hazırlanan muhalefetin işine yaradığında görüş birliği içinde. Peki, öyleyse siyasal iktidar, nasıl olmuştur da kendi aleyhine olacak bir kararı aldırmıştır?

AKP’NİN ÇARESİZLİĞİ

AKP, gidici olduğunun farkındadır.
Bunun telaşı içindedir.
Seçimlerle iktidardan uzaklaştırılırsa, hem adım adım örmeye çalıştığı şeriatçı bir rejim kurma projesi yarım kalacak, hem de Hazineyi yağmalama olanağını yitirecektir. Kendisinden bu ana dek yaptığı yasasız işlerin hesabının sorulma olasılığı da vardır.

İktidarın aklı, iki cami arasında kalmış bi-namazın aklına benziyor.
Yerleşik parlamenter, liberal usullere uyarak mı, yoksa iktidar gücünü kullanarak bir yasaklar ülkesinde rakipsiz mi seçime gitsin? İktidar kadrolarının aklı bu ikisi arasında gidip gelmektedir. Normal koşullarda seçimi kazanamayacağını anladığından yasaklardan medet ummaktadır.

Ancak bu uygulamasının da onu iktidarda tutmaya yetmeyeceği, çığ gibi büyüyen tepkilerden anlamak olanaklıdır. AKP’nin hâlâ elinde tuttuğu bir seçmen kitlesi varsa da, bu kitlenin içinde böyle açık bir haksızlığı vicdanına yediremeyen önemli bir kesim olmalıdır. İstanbul Belediye Başkanlığı için yinelenen seçimlerde bunu örneği görülmüştür.

Durum bu iken Hükümet neden böyle kör kör parmağıma diyerek İmamoğlu’nu mahkûm ettiriyor?

Çaresizliğinden!

Kimi kez insanın fırlattığı ok, döner kendisini vurur. Kaldırdığı taş, kimi kez kendi ayağına düşer. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olanlar çok görülmüştür. Onmayacak hasta, yatağı bırakıp yastığa yaparmış.

Bu olayda komplo kuramları aramak gerekmez. Olay, iktidarı yitirmekte olan bir kadronun şaşkınlığından ve çaresizliğinden ibarettir.

 

DİL EFELİK YAPMAYA GELMEZ

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar
(Independent Türkçe, 23 Kasım 2022)

Eğitim düzeyimiz çok düşüktü. Okuma – yazma bilenimiz çok azdı. Okuma-yazma bilenler acaba o zaman da Türkçeyi bu denli hor mu kullanıyorlardı, bilmiyorum ve sanmıyorum. Şimdi okuryazarlarımız çoğaldı. Cep telefonu da çıktıktan sonra, okumaz-yazmazımız nerdeyse kalmadı. Fakat ne yazma?

Okullarımızda sağlam dil sevgisi ve eğitimi almadığımız acı bir gerçektir. Bununla birlikte anamızdan öğrendiğimiz dil, meramımızı anlatmaya yeter. Hele kadınlarımız, dili çocuklara aktarma görevi genlerinde bulunduğundan bülbül gibi şakırlar. Fakat iş yazmaya gelince… Cep telefonlarına yazılan iletilere bakınız. Bir paragrafta birkaç yazım ve noktalama yanlışı görmek olanaklı.

Mezun olduğum yükseköğrenim kurumu mezunlarının sayfasında arkadaşlara daha dikkatli yazmalarını öğütleyince biri “Öğretmenliğin tutmuş, sana ne? Herkes istediği gibi yazar” notunu düşmüştü de susmak zorunda kalmıştım.

DİL BİR OKYANUS GİBİDİR

Her dil, uçsuz bucaksız bir âlemdir. Onun sırlarını keşfetmeye kimsenin ömrü yetmez. Şunun şurasında meramızı birkaç bin, haydi haydi birkaç on bin sözcükle anlatabilirsek ne mutlu. Bu yüzden yazarken hiç kimse kendisine tam güvenmemeli. Gerek bilgimizin eksikliğinden, gerek dikkatsizliğimizden birçok anlatım ve yazım hatası yapabiliriz. Hele, yazdığımız dil birkaç on yılda yazım kılavuzunu değiştiriyor, bu işten sorumlu kurumlar farklı yazımlar öneriyorsa?

Bu kurumlar şimdi nerdeyse tek bir yazımda birleştiler ama birçoğumuzun aklında eski kurallar kaldı. Bu nedenle uzun kısa ne yazarsak yazalım, elimizin altında bir yazım kılavuzu bulundurmakta yarar var. Ben yazdığım her metni birkaç kez okumadan ve hatalarımı düzeltmeden yayımlamıyorum.

Yayımlandıktan sonra da hatalarım ortaya çıkıyor. Kitaplarımı yayımlamadan önce güvendiğim bazı arkadaşlara okumalarını ve hatalarım konusunda beni uyarmalarını rica ediyorum. Oğlum daha 10 yaşlarındayken kitabımın müsveddesini (taslağını) önüne koyar, bulduğu her hataya karşılık kendisine 1 lira verirdim (Bir lira şimdikinin 10 kuruşu kadar olmalı). Bazı kitaplarımda ortaokul öğrencilerimin bile düzeltme yönünden emeği vardır.

Yayıncı İlhan Erdost, kitaplarında tek bir yazım yanlışının bulunmasına bile tahammül edemez. Basımevinden gelen prova baskıları dikkatle gözden geçirir, tek bir yanlış kalsa, onun da düzeltilip getirilmesini isterdi. Burada gazete ve kitap editörlerinin, düzeltmenlerinin görevi ortaya çıkar. Okuduğumuz yanlışsız metinlere nice göz nuru akmış olduğunu unutmayalım.

Gerçekte herkesin yaşamı bir “roman”dır. Sıradan insan yoktur. Bir çobanın, bir toplum önderinin, bir mahkûmun da dili yetkinlikle kullanıyorsa anlatacağı şeyler ilginç olabilir. Her birimizin yaşamı, alınacak derslerle doludur. Şimdi emekliliklerini yaşayan, ülkemizin siyasi olarak geçtiği badireli günlerden geçmiş arkadaşlara anılarını yazmalarını öneriyorum.

Son yıllarda, yaşadıklarını kendileriyle birlikte mezara götürmek istemeyen arkadaşlar, anılarını kitaplaştırıyor, bazıları kitapları bana da gönderiyor. Anı kitapları, daha kolay okunur. Yazarın yaşamını ve mücadelesini okurken, dönemin koşulları hakkında da bilgi sahibi oluruz. Fakat bunların bazıları, Türkçemizin canına okunmuş olarak yayımlanıyor. Onlara, kitabın metnini yayımlamadan önce başkalarına okutup okutmadıklarını soruyorum.

TÜRKÇENİN CANINA OKUMAK!

Kendilerine çok güvenmiş olmalılar ki, kimileri buna gereksinim duymamış. Sonuçta fotoğrafta gördüğünüz gibi sayfalar ortaya çıkıyor. Bu kitabı yazan arkadaşıma “Elinde kalan bütün  nüshaları imha et. Metni bir bilene okut ve düzeltilmiş nüshayı (örneği) yayımla” önerisinde bulundum. Kitaplarına kıyamadı. İkinci baskı yaparsa düzelttireceğini söyledi ama buna ömrü ne yazık ki yetmedi.

Öğretmen Dünyası‘nı çıkarırken bir meslektaşımızın gönderdiği yazılarda çok fazla yazım hatası bulunuyor, biz bunları düzelterek yayımlıyorduk. Bir kezinde, yazılarını gözden geçirerek göndermesini rica ettik. Teşekkür edecek yerde, burnundan kıl aldırmaya yanaşmadı. Bize köpürdü ve yazılarında hata olmadığını ileri sürdü. Metin üzerinde hatalarını işaretleyerek kendisine faksladık. Buna karşın geri adım atmadı, üstelik bizi mücadele ettiğimiz bir şeyle, Fetullahçılıkla suçlama yoluna gitti! Derginin danışma kurulu üyelerine tek tek telefon ederek bizimle işbirliği yapmamalarını istedi…

1968’lerde gençlik liderliği yapmış bir arkadaşın yazdığı kitapta pek çok hata bulunduğunu kendisine söylediğimde “Aman sorun yaptığın şeye bak!” diye karşılık verdi.

Dil konusu efelik yapmaya gelmez

Dil, koskoca bir milletin en değerli ortak malıdır. Bir kamu malına zarar vermek ne ise dilin başını gözünü yarmak da odur. Düzgün anlatmanın ve kurallara uyarak yazmanın yararı, yazdığımızın daha kolay anlaşılması ve istediğimiz etkiyi yapmasıdır.

 

Dev-Genç İddianamesi :  AMERİKANCI DARBENİN İTİRAFI

Zeki Sarıhan

1967 Ekiminde Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümüne kaydoldum, Temmuz 1970’de bu okuldan mezun oldum. Gazi’de geçen yıllarım, Türkiye’de gençlik hareketinin doruğa çıktığı yıllardı. Gazi Eğitim Enstitüsünde de hareketli bir öğrenci yaşamı vardı.

Yükseköğrenim gençliğinin 1960 başlarından itibaren (bu yana) adım adım gelişen mevcut düzene itirazının iki cephesi vardı. Bunlardan biri Amerikan emperyalizmi idi, ABD o yıllarda Vietnam başta olmak üzere Uzakdoğu ülkelerinde yerli hükümetle işbirliği halinde ülkesinin bağımsızlığı için savaşanlara karşı savaş halindeydi.

Gençlik mücadelesinin ikinci hedefi, işbirlikçi hükümetlerden kurtularak halkın iktidara gelmesi idi.

Bu görüşler dalga dalga yurt yüzeyine yayılmakta, işçilerden, köylülerde de yankı bulmaktaydı.

Türkiye’de Amerikancı Darbe olarak suçlanmış iki askerî hareket vardır. Biri 12 Mart 1971, ikincisi 12 Eylül 1980 darbeleridir. 27 Mayıs da bir askerî darbe sayılabilirse de onda Amerikan parmağı olduğu iddia edilemez. Aksine 27 Mayıs, Amerikancı Demokrat Partiye karşı yapılmıştır. Bununla birlikte 27 Mayıs’ı yapanlar başlangıçta ABD’ye karşı bir tutum almamışlar, radyodan yayımladıkları ilk ihtilal bildirisinde Batılı müttefiklerine güvence vermek için olsa gerek, NATO’ya ve CENTO’ya bağlı olduklarını ilan etmişlerdir. Ancak 27 Mayısçılar, daha sonraki yıllarda Türkiye’deki Amerikan üsleri, petrol ve benzeri konularda bağımsızlıkçı bir tutum almışlardır.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin Amerikancılığına örnek olarak bir ABD yetkilisinin “Bizim oğlanlar başardı” cümlesi verilmektedir.

12 Mart 1971 sonrasında Ankara, İstanbul, İzmir gibi yükseköğrenim gençliğinin yoğun olduğu illerde kurulan sıkıyönetim mahkemeleri, işçi ve aydın önderleri de bunlara katarak yargılamışlardır. Gazi Eğitim Enstitüsünün bazı öğrenci önderleri de 1971’de tutuklanarak Dev-Genç Davası içinde yargılandık.

Gazi Eğitim yıllarını anlatan bir kitap hazırlarken ister istemez mahkeme tutanaklarını, iddianame ve gerekçeli hükme de göz atmak zorunlu olduğumu anladım.

Dev-Genç İddianamesinin, 12 Mart askeri darbesinin Amerikancı olduğu konusunda kuşkuya yer bırakmayacak ifadeler taşıdığını gördüm.

Gençlik de içinde olmak üzere, 1960’larda yükselen antiemperyalist halk hareketini bastırmak için ABD’den Türkiye hükümetine bir talimat verildiği konusunda belgeye ulaşmak bugün için mümkün değildir. Belki de böyle bir belge yoktur, ancak Amerikan hesabına hareket eden hükümetlerin, Amerika’dan bir işaret bile gelmese kendi iktidarlarını korumak için harekete geçecekleri ortadadır.

“KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ”

Bunun kanıtı, Dev-Genç İddianamesidir. Dev-Genç İddianamesinde yargılanmakta olan gençlerin en çok kullandığı sloganların 41’i sıralanmıştır. Bunlar içinde
– “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi”,
“NATO’ya Hayır”
“Ne Amerika ne Rusya tam bağımsız Türkiye”
“Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye”
“Yaşasın Dünya halklarını zaferi”
“Yaşasın ezilen halkımızın emperyalizme karşı vereceği savaş”
“Bağımsız Türkiye’yi kuracağız”
“Kahrolsun petrol sahalarını kapatan yabancı petrol şirketleri”
“Yaşasın Amerikan Emperyalizmine ve yerli ortaklarına karşı savaşan Türkiye halkı”
“Ya bağımsızlık ya ölüm!”
”Kahrolsun katil Amerikan filosu”
“6. Filo defol”
“Yaşasın ikinci kurtuluş savaşımız”

sloganları öne çıkıyor.

Bunların yanında “Millî ordu”, “Millî sanayi”, “Millî iktidar” sloganları da suç kanıtı olarak sayılıyor. Akla “Bağımsızlık istemenin ve millî bir ordu, millî sanayi istemenin neresi suçtur? Yoksa Bu yargılama emrini veren generaller ve onların kurduğu hükümet, Amerikan emperyalizminin yerli işbirlikçileri midir?” sorusunun gelmesi doğaldır.

İddianameyi hazırlayanlar, bunun farkındadırlar ve bu sloganların neden suç olduğunu açıklama ihtiyacını duymuşlardır. Bunlardan yalnız bir sloganın açıklamasından alıntı yapmak bile zihniyetlerini açığa çıkarmaya yetiyor. İddianameden:

“Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri:

(Bu gençlere göre) “Amerika, emperyalizmin baş temsilcisidir. Bugünkü güçlü durumunun nedeni bütün geri kalmış ülkeleri çeşitli şekillerde sömürmesidir. Amerika’nın güçlü oluşu, sömürüye dayanır. Türkiye de bu sömürü alanına giren ülkelerden biridir. Ve Amerika tarafından sömürülmektedir. Bu durum devam ettiği ve Amerikan emperyalizminin sömürüsünü devam ettirebilmek için geri kalmış ülkelerde yerli işbirlikçiler bulur ve sömürüsünü bunlar aracılığı ile yürütür. Bu işbirlikçiler de sömürüden çıkarı olan ülkedeki hâkim sınıflardır. Bu bakımdan gerek dış ve gerek iç sömürücülere karşı mücadele ver(il)melidir. Bu sloganın gerçekte belirtmek istediği husus, sosyalist teoriye göre, sosyalizm, kapitalizmden sonraki üretim biçimidir. Kapitalizm, mahiyeti itibariyle sömürüye dayanır. Bu nedenle yıkılmaya mahkûm olup mutlaka sosyalizmin yerleşeceği inancı vardır. Bu görüşe göre, sosyalizmin gerçekleşmesi ancak kapitalizmin yıkılması ile mümkün olacaktır. Hâlbuki kapitalizm, doğduğu günden bu yana güçlenmekte ve yapısındaki çelişkiler azalmaktadır. Amerika’nın kapitalist sistemin baş temsilcisi olması Amerika’nın Marksistlerce hedef alınmasının yegâne sebebidir. Gerçekte hücumlar ve saldırılar, Amerika’ya değil, kapitalist sisteme karşıdır. Maksat kapitalizmin yıkılması, sosyalizmin kurulmasıdır” (T.C. Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Savcılığı, Ankara, 21/11/1971 tarihli  İDDİANAME, s. 133-137.)

Doğrusunu itiraf etmek gerekirse Yüzbaşı, Binbaşı ve Yarbay rütbesindeki altı askeri savcı, devrimci hareketin ele geçirebildikleri bütün materyalini titizlikle tarayarak gerçeğe uygun bir sonuca varmışlardır. İddianame, 1968 devrimci gençliğinin ne yapmak istediğini isabetle saptamıştır. Kapitalizmi yıkarak yerine sosyalizmi kurmak için, kapitalizmin merkezi ve patronu olan Amerika’yı ülkeden kovmak. Ya da ülkeyi ABD emperyalizminden temizlemeden sosyalizmin kurulamayacağı.

Gençliğin niyetleri hakkında bu gerçekçi saptamayı yapan Askeri Mahkeme savcılarının suç saydığı tam da budur. Ancak bu niyetlerinden ötürü Amerikancı olarak suçlanmaları umurlarında bile değildir. Askerî yönetimin kararı baştan verilmiştir ve kesindir.

Tutuklular bunun farkındaydık. Gene de niyetlerimizi duruşmalarda açıklamaktan geri durmadık. Benim son duruşmadaki son sözlerim şunlar oldu:

“Kahrolsun emperyalizm, kahrolsun faşizm, Yaşasın halkımızın demokratik iktidarı” (15 Ekim 1973)

Aradan yaklaşık 50 yıl geçmiş. Amerikan emperyalizmi gene yerinde duruyor. Dünyanın dört bir yanında marifetlerine devam ediyor. Ona dayanarak ülkemizde iktidar olanlar rahmetle anılmıyorlar. Amerika’nın Ortadoğu Projesi Eş Başkanlığı da hayır getirmemiştir. ABD’den güç alarak iktidar olmak isteyenler de yeni işbirlikçiler damgasını yemeğe mahkûmdur. Aman dikkat!

(Independent Türkçe, 9 Kasım 2022)
www.zekisarihan.com

 

 

 

AKP’NİN ALEVİ AÇILIMI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 8 Ekim 2022

Seçim yaklaştıkça, iktidarını devam ettirmek veya iktidarı ele almak isteyen siyasi güçlerin çeşitli toplum kesimlerine karşı “açılım”ları sürüyor. Son hamle AKP iktidarından Aleviler için yapıldı. Genellikle uzun süredir CHP’ye oy veren Alevi kitlesinin hiç değilse bir kısmının oylarını AKP’ye kazandırmak iktidarda kalmanın güvencesi olabilirdi…

AKP, Kürt açılımını ağzına burnuna bulaştırmış, Kürtleri AKP taraftarı yapamamış, Kürtler Erdoğan’ın başkanlığı için oy vermeyeceklerini açıklayınca masa devrilmiş, yeniden “güvenlik” politikasına dönülerek Kürtlerin kazandığı Belediyelere bile kayyum atanması yoluna gidilmişti. HDP’nin kapatılması için de açılan dava sürüyor.

  • “Ya beni desteklersin ya seni mahvederim” politikası.

SEÇİM YATIRIMI OLDUĞU AÇIKsemah.jpg

Ülkede yaşayan farklı dillerin ve inançların mensuplarını, o ülkenin asıl sahipleri haline getirmek için başta gelen koşul, insanların temel haklarına saygılı olmak, yani demokrat olmaktır. Din ve milliyet konusunda tarihsel saplantıları olanlardan “açılım” sözcüğünü duyduğumuzda bunun mevsimlik bir seçim yatırımı olduğunu anlamalıyız.

Hükümetin Alevilerle ilgili yeni uygulamalarında öne çıkan husus, Aleviliğin bir din veya mezhep olduğunu reddederek, onu “kültürel bir kurum” olarak kabul etmesi ve bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlamasıdır. Bazı Alevi çevreleri bu kararı “Hiç yoktan iyidir” diyerek olumlu karşılasalar da Alevi çoğunluğun bununla tatmin olmayacağı açık.

Herkes için başta gelen soru şudur:

  • Alevilik bir din, bir mezhep veya inanç sistemi midir, değil midir?
  • Cem evleri Alevilerin ibadet makamları mıdır, değil midir?

Türkiye’de toplumun Ortaçağ karanlığı içinde bulunan uç kesimlerindeki Müslümanlarını inançlarını temsil eden ve bunu devletin yapısına şırınga etmek isteyen Hükümet, Aleviliği bir inanç sistemi olarak değil, folklorik bir malzeme olarak görüyor. Türkiye’de nüfusları ne kadar olursa olsun bütün inanç sistemlerinin kurumları, temsilcileri, ibadethaneleri devletçe tanınmıştır ama Aleviler bunun dışındadır. Hükümete göre Sünnî tarikatlar makbuldür ve devletin her kademesinde görev alabilirler, hatta almalıdırlar ama Aleviler, böyle bir şanstan yoksundur.

TÜRK KÖYLÜ DİNİ

Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra baş gösteren iktidar mücadelesinde saf dışı bırakılan Ali taraftarlarının yarattığı bu “Parti”, Irak üzerinden İran’a, oradan Türk topluluklarına yansımış, Selçuklu ve Osmanlı hâkim sınıflarına karşı bir köylü isyanının da simgesi olmuştur.

Burada Aleviliğin oluşumu ve inanç sistemi hakkında daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü Konu dallı budaklıdır ve her inanç tarihçisinin ve Alevinin bu konuda söyleyeceği farklı şeyler olabilir.

Şu kadarı ise herkesin kabul edeceği gerçeklerdendir:

  • Aleviler Allah-Muhammed-Ali çizgisine bağlı olmakla birlikte birçok konuda Sünni inanç sisteminden ayrılırlar.
  • Namaz kılmazlar,
  • Ramazan orucu tutmazlar.
  • Haclarını Kâbe’ye giderek değil, Kerbela’de yaparlar.
  • İbadetlerinin adı Cemdir ve bunu Cemevinde yaparlar.
  • İçki içmeyi günah saymazlar.
  • İbadetlerini Türkçe yaparlar.

İlk kanlı ayrışmadan sonra, Emevi yönetiminden alınan bir inanç mirasıyla Aleviler İslam dışı bir sapıklık olarak anlatılmıştır. Öyle ki bir Alevinin Müslüman olması için önce Hıristiyan olması gerektiğine inanılmaktadır! Alevilerin Cem ayinlerinin bir “mum söndü” rezaleti olduğu anlatılmıştır. Bu inanca göre Alevilerin kestikleri yenmez. Alevi’ye kız verilmez.

Konunun bam teli şuradadır                          :

Türkiye’yi yöneten İslamcılar, yüzyıllardır propaganda edilen bu görüşlere inanmaya devam ediyorlar mı, yoksa bu konuda görüşlerini değiştirmişler midir?

Değiştirmişlerse, okullardaki zorunlu din derslerinde neden Alevilerin inançlarına yer verilmez?

  • Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2014’te Alevilere dinî ayrımcılık yapıldığı * kararının gereğini yapmazlar?

Dahası kör kör parmağım gözüne dercesine, Boğaz köprülerinden birine, Anadolu’da on binlerce Alevi’yi katleden “Yavuz Sultan Selim Köprüsü” adı verilir?

ÇÖZÜM DEMOKRASİDE

Aleviler, yüzyıllardır inançları nedeniyle bu ilkede kendilerini ikinci sınıf yurttaş olarak hissediyorlar. Bu kanıları ve bunları doğuran uygulamaları gidermek için anayasal ve hukuksal düzenlemeler yapmanın zamanı gelmiş de geçmektedir.

Alevilere Diyanet İşleri örgütü içinde yer vermek, Alevi dedelerini maaşa bağlamak, Cem evlerinin elektrik, su giderlerinin devlet tarafından karşılanması soruna çözüm olamaz.

Yapılacak iş;

  • Devletin inanç sistemlerinden elini çekmesi,
  • Devletin dinler arasında ayrım yapmaması,
  • Devasa bir ruhban sınıfını beslemekten vazgeçmesidir.

Bunu ancak demokrasinin ve insan haklarının kefili olan bir halk iktidarı gerçekleştirebilir.

Bırakın herkes istediğine inansın.
Devlet, din, mezhep ve tarikatlara çekidüzen vermekten vaz geçsin.
Zira bunun çıkmaz bir yol olduğunu Aleviler için acı olaylarla dolu tarihimiz gösteriyor.

DİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Zeki Sarıhan
www.zekisarihan.com


Türk Dil Kurumu’nun 1932’de kuruluşunun yıldönümü olan 26 Eylül günü, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 90. Dil Bayramı olarak kutlandı. Dil Bayramı denince Karamanoğlu Mehmet Bey’in, Türkçeyi 13 Mayıs 1277’de resmî dil olarak ilan etmesini de unutmamak gerekir. Bu olay ise nedense yalnızca Karaman’da kutlanıyor.

TÜRKÇE BOZULUYOR

Anadili insanın benliğine ve BİLİNCİNE öyle bir yapışır ki, onun içine sokulan parçalar ve onu yanlış kullanmalardan rahatsızlık duyarsınız. Tadına alışık olduğunuz bir yemeğin içine zehir katmışlar gibi olur. Kusacak kadar değilse de ağzınızı burar.

Aşağıda epey bir süredir yanlış kullanılışları beynimizi tırmalayan kavramlara birkaç örnek vereceğim.

“TAKSİYE BİNMEK” yerine “TAKSİ ALMAK”: 1967’de İstanbul’a ilk gittiğimde Taksim’de Şişli’ye nasıl gideceğimi sorduğum top sakallı biri “Şuradan bir taksi alırsınız” dediği zaman garipsemiştim “Bir taksi satın alırsınız” demiş olamazdı. Çok geçmeden bunun İngilizce dersinde gördüğümüz “take a taxi”nin yanlış bir çevirisi olduğunu, bir taksiye binmem gerektiğini söylemiş olduğunu anladım.

“ÇİMMEK” yerine “BANYO ALMAK”: “Banyo yapma” almaya alışmışken bir de “banyo alma” yaygınlaşmaya başladı. “Duş yapmak” denmesi gerekirken de artık herkes “duş alıyor”. “Çimmek” gibi Anadolu Türkçesinin sevimli sözcüğü dilimizden çoktan düştü.

“AHLAK” yerine “ETİK”: 1990’lerde “Ahlak” tahtından düştü. Yerini “Etik” aldı. “Ahlak” yerine “etik” dersek daha bir Avrupalı oluyormuşuz gibi bir izlenim bırakılıyor.

“GEÇMİŞE ÖZLEM” yerine “NOSTALJİ”: Geçmişe özlem gibi arı duru, anlamı açık bir dururken Nostalji sözünü kullanmaya meraklı çok insan var.

“İÇİN” yerine “ADINA”: Son zamanlarda gitgide kullanım alanı bulan bir sözcük de “için” yerine kullanılan “adına” sözcüğüdür. “Adına”, dilimizi özenle kullanması ve örnek olması gereken televizyon sunucularının bile kullandığı bir sözcük durumuna geldi. Biz eskiden “sebze almak için” pazara giderdik, şimdi bir kısım Türkler “sebze almak adına” pazara gidiyor. Oysa “adına” sözcüğü bambaşka bir bağlamda kullanılır. Örneğin okul veli toplantısına baba adına annenin geldiği biçiminde kullanılırsa sözcük anlamına uygun kullanılmış olur. Hiç “Evi geçindirmek adına çok çalışıyorum” denir mi? “Evi geçindirmek için çok çalışıyorum” denir. Sonuçta “adına” “için” birbirlerinin yerine kullanılabilecek sözcükler değildir.

Elimize bulaşan bir boyayı çıkarmak mümkündür de dilimize yapışan bir sözcüğü atmak kolay değildir. Diller yaşayan varlıklardır. Evrimleşirler. Yeni kavramlara yeni sözcükler türetirler. Kendi kökleri yetersiz kalırsa başka dillerden de sözcük alırlar. Fakat kendisinde bulunan ve hiç de kavram olarak yetersiz olmayan bir sözcüğü bırakıp yabancı bir sözcüğü onun yerine kullanıma sokmak özensizlikten öte kendi anadiline ihanettir.

HİSSETMEK: fiilinin İngilizceden yapıldığı anlaşılan bir çeviri ile yanlış kullanılışı gitgide yaygınlaşıyor ve kulak tırmalıyor. Örneğin “iyi hissediyorum” veya kötü hissediyorum” deniyor. Oysa bu fiilin bir nesnesi olması gerekir. Neyi hissediyorsan, önce onu söylemen gerekir. Havayı hissederiz, kokuyu hissederiz, acıyı hissederiz. “İyi hissediyorum” sözünde eksik kalan “kendimi” sözcüğüdür. “Nasıl hissediyorsun?” sorusunun doğrusu da “Kendini nasıl hissediyorsun?”dur.

“EL KOYMAK” yerine “ÇALMAK”:  Çalmak artık çoğu metinde “gasp etmek”, “el koymak” yerine kullanılır oldu. Bir aslanın başka bir aslanın avını ondan zorla almasına “çalmak” değil, gasp etmek veya “el koymak” denir. Ama artık çoğu doğa belgeselinde bu gibi durumlarda yanlış olarak “çalmak” fiili kullanılıyor. Sokakta biri önümüzü kesse ve cüzdanımızı zorla alsa buna “çalmak” denmez. “Çalmak” başkası görmeden, gizlice almaktır.

SAYGI VE HÜRMETLERİMLE”: Bir duyguyu güçlendirmek için aynı anlama gelen iki sözcüğün kullanılması da oldukça yaygın. “Saygı ve hürmetlerimle”, “mutlu mesut” gibi.

UZUN HECELERİ KISA SÖYLEMEK: Bazı yörelerimizin insanları, uzatılması gereken heceleri uzatmadan söylüyorlar ve bu çok dikkat çekiyor. Şu sözcüklerdeki ilk heceleri uzatmadan söylemeyi denerseniz bunun dil için nasıl bir sorun yarattığını anlayabilirsiniz: Hami, Haşim, Sait, Şair, Talih, Salih, Cahil, Sair, Mahir, Tahir, Nail, Nazım, Halim, Salim, Talim, Yani, Sani, Cani… Bu sözcüklerin ilk hecelerindeki a’nın üstüne uzatma işareti konulmaz ama bunlar uzun hecelerdir.

K’YI YUMUŞATAMAMAK: Bunun gibi üzerine yumuşatma şapkası konulan bazı sözcükleri de yanlış kullananlar var. Kâzım, Kâmil, Kâtip, Kâmuran, Kâşif gibi sözcüklerdeki şapka ilk hecedeki k’yi yumuşattığı gibi hecenin uzun okunması gerektiğine de işaret eder. Kâr, gâh gibi sözcüklerde ise yalnızca k’yi ve g’yi yumuşatır. Kimi kitaplarda bile bu konuda hata yapıldığına rastlanıyor. Kimileri, imla kılavuzunda bütün yumuşatma ve uzatma işaretlerinin kalkmış olduğunu sanıyor. Gerçi 12 Eylül’den sonra devletleştirilen Türk Dil Kurumu, imlamızı bu tip işaretlere boğmuş, Dil Derneği ise farklı ve doğru bir yazımı tercih etmişti ama her iki Kurum da yukarıdaki sözcüklerden yumuşatma işaretini kaldırmamıştı. Son yıllarda her iki Kurumun imlası hemen hemen birleşmiş bulunuyor. Geçmişte yaşanan bu kargaşadan ötürü bugün bile “hâlâ” sözcüğünü hala olarak yazanlar var. Ciddi bazı kitaplardaki yanlış yazmalara bakarak “-de/da” eki ile “de/da” bağlacının nasıl yazılacağını öğrenmeden üniversite bitirenler var.

Dil büyük bir okyanus gibidir

Dilseverlerin ve uzmanların bile onda keşfedecekleri çok şey var. En azından her eve bir yazım kılavuzunun gerektiği de açık.

Dilin doğru ve ahenkli (uyumlu) kullanımı ailede ve okulda öğretilir. Öğretmenlere, yazarlara ve radyo-TV sunucularına büyük iş düşüyor.

  • Dilini koruyamayan bir ulus bağımsızlığını da koruyamaz.

Dilini geliştiremeyen topluluklar, üstün bir uygarlık yaratamaz.

Bu yılki Dil Bayramı ödül töreninde bir konuşma yapan şair Ataol Behramoğlu’nun dilimizi sevip korumamızı anlattıktan sonra “Ülkemizde konuşulan bütün dillere de saygılı olalım” sözünü de anmadan geçemeyeceğim.

Anadili sevgisi, bütün dillerin eşitliğini, bütün dillerin onu konuşanlar için ana sevgisi kadar kutsal olduğunu anlamıyorsa, bu basit bir milliyetçilikten öteye geçemez. (İndependent Türkçe, 28 Eylül 2022)

 

 

 

 

 

EZAN SESİNDEN RAHATSIZ OLMAK!

Zeki Sarıhan

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

EZAN SESİNDEN RAHATSIZ OLMAK!

1991 yılının Ağustos ayında bir gün, yıllarca Almanya’da kalıp ülkeye dönmüş bir yazarımızı, Ankara’da kalmakta olduğu Seyranbağları’ndaki evine ziyaret ettim. Türkiye’ye dönmekten memnun olup olmadığını sorduğumda “Memnunum ama şu Ezan sesleri de olmasa!” diye cevap verdi.

Bu söz garibime gitti. “Hocam, dedim, Almanya’da da çan sesleri duymuyor muydunuz?”

“Çan sesinden rahatsız olmuyorum ama Ezan sesinden rahatsız oluyorum” dedi.

Öğretmen Dünyası’nın yazı kurulunda haftalık çalışmalarımızı birbirimize aktarıyorduk. Bu ziyareti ve yazarımızın sözlerini yadırgadığımı arkadaşlara da anlattım. Onlardan bir itiraz gelmedi. Demek ki her aydın onun gibi düşünmüyordu. İyi ki de düşünmüyordu.

Sözünü ettiğimiz yazarımız bir burjuva aydını değildi. Köyden yetişmiş, Köy Enstitüsü mezunu, TÖS’lü öğretenlerle birlikte Türkiye Öğretmenler Sendikasının kurucu ve yöneticilerindendi. Köy gerçeğini anlatan ve yoksulları kayıran kitaplara da imza atmıştı.

Onun bu özellikleri Ezan’la ilgili rahatsızlığını daha da anlamlı kılıyor. Halkla bağları olmayan, halk gibi yaşamayan ve halk için “Ne halleri varsa görsünler” diyen bir burjuva aydını olsaydı be sözleri üzerinde durulmayabilirdi. Ama halkın önünde yer alarak onun sömürü ve baskıdan kurtulmasını isteyen bir aydının böyle düşünmesi, ülkemizde aydın-halk ilişkileri hakkında da ipuçları veriyor.

Bu konuyu fena halde dert edinmem nedeniyle epey yazı yazdım :

  • “Laikliğe Halkın Penceresinden Bakmak”,
  • “Aydınlar İslam’la Barışmalıdır”,
  • “Aydınlar İslam’la Niçin Barışmalıdır?”,
  • “Aydınların Dinle İmtihanı”,
  • “Deist, Ateist, Sosyalist”, Dinden Çıkmak Derde Çare Değil”

    başlıklı yazılarım bunlardan bazılarıdır.

Bir devrimci aydının “İslam’la barışması”nı, gericilikle barışması olarak anlamak doğru değildir. İslam’la barışmak, kendi halkıyla barışık olmak anlamına gelir. Ne yazık ki, Tanzimat’tan beri yetişen aydınlarımızın en belirgin özelliği, geri kalmışlığımızı İslam’a yüklemeleridir. Her ne kadar bunların bir kısmı, halkın mücadelesinin yükseldiği dönemde sosyalizmi benimsemişlerse de, emekçilerin mensup olduğu dinle aralarına uçurumlar koymaya devam etmişlerdir.

Bu sorun aynı zamanda “devrimciler neden halkı sıkıca kavrayıp onları bir devrime götüremediler?” sorusuna verilecek cevaplarla da ilgilidir.

Kaba bir materyalizm, din karşıtlığına dayanır. Diyalektik ve tarihsel materyalizm ise dinin hangi ihtiyaçlardan doğduğunu, nasıl evrildiğini ve bugün milyarlarca insanın neden bir dinin mensubu olduğunu araştırır. Dinler, millî kimliklerin göz ardı edilemeyecek bir bileşenidir.

Hristiyan dünyasında çan sesi duyan bir sosyalist, nasıl koşa koşa kiliseye ibadete gitmiyorsa ve gitmek zorunda değilse, Müslüman Dünyasına mensup bir sosyalistin de Ezan sesi duyunca camiye gitmesi veya evde namaza durması beklenemez. Ekim Devrimi döneminde “Müslüman komünist” diye bir kavram vardı. Ondaki “Müslüman” da kültürel bir kimliğe vurgu yapıyordu. Bir sosyalistin halkının inanç değerlerine karşı kılıç sallaması onu halktan soyutlar.

Size bir şey söyleyeyim mi? Eğer Türkiye halkının çoğunluğu Müslüman olmasaydı, Kurtuluş Savaşımız başarılamazdı.

Afyon’dan geçtiğim bir tarihte, yüzlerce basamakla çıkılan kaleye tırmanmayı göze aldım. O zaman gücüm buna yetiyordu. Kalenin burcundan aşağıya inerken güneş de batmıştı. Tam o sırada Afyon camilerinden ezan sesi yükselmeye başladı. Bu sesler, buranın bir Türk-İslam ülkesi olduğunu haykırıyordu. “İşte budur” dedim kendi kendime…

Eğitimsiz bir sesle okunan ezanlar veya tek bir camiden okunan bütün köy veya mahallede duyulabilirken sekiz on yerde birden, birbirini boğarcasına hoparlörlerden verilen ezanlara karşı hoşnutsuzluk bu tartışmanın dışındadır. Seyranbağları’nda sözünü ettiğim sohbette şikâyet edilen Ezan’ın okunuşuna değil, Ezan’adır.

Bir kere daha belirtmekte zarar yoktur: İslam, ortak kimliklerimizden biridir. Hiçbir aydınımız, en azından kültürel olarak İslam dairesinde bulunduğunu yadsıyamaz. Onun simgeleri de camidir, minaredir, ezandır, cenaze namazıdır, Hıdırellez’dir, Ramazan davuludur, bayramlaşmadır. Bu kültürel dairenin dışına çıkma çabasına hiç gerek yoktur… (7 Mayıs 2022)

Fotoğraf: Fatsa / Beyceli Köyü Cami avlusunda bir bayramlaşma töreni.

================================
Dostlar,

Diyanetin / İktidarın derhal bu konuya el atması ve hoparlörden “EZAN TERÖRÜ” ne son vermesi gerek..

Bolca ve yüksek yüksek minarelerden, çok sayıda hoparlörden ve güçlü amplifkatör ile olabildiğince yüksek düzeyde ezan okumanın / okutmanın yararı değil  zararı vardır.

120 dbA’ya dek ezan sesi şiddetini artırmanın ve insanları sabahın erken saatlerinde derin uykusunda terörize etmenin İslamla bağdaşır hiçbir yanı yanı yoktur. Özellikle sabah ezanlarının 55 DbA’yı geçmeyecek şiddette okunması gereklidir. Gürültü Kontrol Yönetmeliğinde öngörülen düzey 55 DbA’dır.

Ayrıca makamına uygun, şan eğitimi almış ses sanatçılarınca okunması, kayda alınması ve Türkiye genelinde banttan, eş zamanlı okunması da çok yerinde olacaktır.

İslam bir şiddet ve dayatma – zorbalık dini olmamalıdır, aleyhine olur, insanları iter ve soğutur hatta tepkiselleştirir.

Kovit-19 salgını nedeniyle aylar önce yasaklanan saat 00:00 sonrası gece müziği, yukarıda andığımız Yönetmelik bağlamında sınırlamaya bağlıdır. Böyle olmasına karşın, salgına karşı hemen hemen tüm önlemleri 26 Nisan 2022’den bu yana kaldıran AKP iktidarı, müzik yasağını görmezden gelmeyi inat ve ısrarla sürdürmektedir.

  • Müslüman’a çifte standart yakışır mı? İslamiyet her şeyden önce İYİ AHLAK değil mi??!!

Bir yığın insan geçimini bu yoldan (gece müziği ile) sağlamakta. Bakan Soylu’ya göre 4 Bakanlık bu konuyu çalışmakta imiş! Epey de zaman geçti. Bu 4 Bakanlık neyi çözemedi de müzik yasağı sürmekte? Ayıp oluyor, insanları aptal yerine koymayın, aynaya bakın..

Halkın dinden soğuduğu, camilere namaz katılımının son derece azaldığı, özellikle İHO – İHL hatta ilahiyat bitirenler arasında Deizm – Ateizm eğiliminin arttığından DİB / AKP rahatsız. Buradan, ezandan başlayın, yersiz inat, halka dayatma – çatışma yarar sağlamaz.

  • Güleryüzlü, saygılı İslam olun; zorba ve dayatan, İSLAMİ FAŞİST olmayın…
  • Hele emperyalizmin güdümünde SİYASAL İSLAMI derhal terk edin; böyle bir din yok!
  • Bu Kuran – Muhammet dini değil; orta – uzun erimde İslamı kullanıp yok etme tasarımı!
  • Biraz akıllı olun, kendinize gelin, Kuran’a uyun; “aklınzı kullanın” !
  • Anadolu İslamı – İslamın Alevi / Bektaşi yorumu ile barışın!
  • Laik Cumhuriyet İslamiyet için de temel güvence, artık bu yalın gerçekliği kavrayın..

Ülkeyi daha da çok germeden – kutuplaştırmadan, halkı dinden soğutmadan geç olmadan!!

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik