AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

Konuk yazar : Zeki Sarıhan

Ülkemizdeki bütün devlet bankaları, cumhurbaşkanının elindedir. O AKP Genel başkanı da olduğundan, devlet bankaları aynı zamanda bu partinin tasarrufu altındadır. Hangi iş adamlarına bol keseden kredi verilecek, hangi televizyon ve gazete satın alınacak, nerenin zararı kapatılacaksa bu bankalar hizmete amade tutulur. Böylece yasada “Partiler banka sahibi olamaz” hükmünün gerçekte geçerliliği yoktur.

Şimdiye kadar, milletin varlıklarını özelleştiren, elindeki varlıkları har vurup harman savuran Hükümet, mali krizle baş edebilmek için emri altına alacağı kaynaklar ararken İş Bankasını keşfetmiş ve bu bankada Atatürk’ün hisselerine el koyma hazırlığına başlamıştır. Bu hisseleri, Atatürk’ün vasiyeti üzerine CHP yönetmekte, kâr Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmaktadır.

1980 faşist yönetimin başı hızlı Atatürkçü Kenan Evren de devlet adına bu paraya el koymak istemiş, konu mahkemeye intikal etmiş, dava sonuçlanıncaya kadar iki kurumun bankadan yapılacak ödemeleri bloke edilmişti. Sonunda mahkeme bu vasiyetin geçersiz sayılamayacağına hükmederek paranın birikmiş faizleriyle birlikte bu iki kuruma ödenmesini kararlaştırılmıştı. Gerçi Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, adlarını korumakla birlikte eski kimliklerinden uzaklaştırılarak özerklikleri yok edilmiş ve birer devlet kurumu haline getirilmişti. Bununla ilgili açılan davalar ise olumlu sonuçlanmadı.

BİR DÖNEMİN SİMGESİ

İş Bankası özel bir ticari kuruluştur. Devlet eliyle zengin yaratma döneminin simgesidir. Kurtuluş Savaşı’na yardım için Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar) tarafından birkaç defada gönderilen nakit yardımlar, Atatürk’ün hesabında tutulmuş, savaştan sonra 1925’te İş Bankasının kuruluşuna sermaye yapılmıştır. İlk genel müdürü de tek parti kadroları içinde liberalizmi temsil eden Celal Bayar’dı. Aynı yıl ilan edilen Takriri Sükûn Kanununu nedeniyle kimse buna karşı çıkamamıştır. Şimdiki Takriri Sükûn (OHAL) döneminde partisinden kimsenin Erdoğan’a karşı çıkamaması, buna cesaret edebilen muhaliflerin de kırk katırla kırk satırdan birini beğenmek zorunda kalması gibi…

Kuşkusuz ki bu banka ve Orman Çiftliği Atatürk’ün üzerinde büyük bir yüktü. 1937’de gayrimenkullerini devlete devrederken o gün en mutlu gününü yaşamış, üzerinden Uludağ gibi bir yükün kalktığını söylemiştir. Konu ile ilgili olarak dört yıl önce yayımladığım ve büyük ilgi gören yazı için linki tıklayınız :
https://odatv.com/ataturkun-en-sevindigi-an-neydi-1701141200.html

Erdoğan ise üzerindeki yükü atmaya niyetli görünmüyor… Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yaptığı ve nakit servetini kimlere bıraktığını belirten vasiyetini yazarken de aynı duyguları yaşadığını düşünebiliriz. Falih Rıfkı, Çankaya kitabında İş Bankası’nın Hindistan Müslümanlarından gelen para ile kurulduğunu anlatırken Atatürk için “Bu paraya el sürmemeli idi” diye yazmıştır.

Sonuçta, yakınlarına bıraktığı bazı nakit dışında bu para, Çiftlik gibi millete intikal ettirilmiş bulunuyordu. Şimdi buna AKP’nin el koyma kararı, Bankanın kuruluşunda göze batan hareket kadar usulsüzlük ve mantıksızlıktır. Ekonominin yönetiminde devlet bankalarının da önüne geçmiş olan İş Bankası, 93 yıldır verdiği kredilerle kimlerin zenginleşmesine hizmet etmiştir veya ekonominin gelişmesine ne gibi hizmetlerde bulunmuştur? Bu bilgiler “İş Bankası Tarihi” adlı kitapta bulunabilir. Ancak bunlar geçmişte kalmıştır.

  • Bugünün sorunu ise ekonomi yönetiminin tek bir adamın elinde bulunması ve bunun için özel varlıklara el koyma çabasıdır.

BANKANIN KÜLTÜR HİZMETLERİ

Ülkenin iktisadi yaşamı kuşkusuz herkesi ilgilendirir fakat sanat ve kültür hayatıyla ilgilenenler için İş Bankası’nın başka bir anlamı daha vardır ki o da bankanın yayımlamakta olduğu kitaplardır. Bunların kültür hayatımızda büyük bir yeri olduğu kuşku götürmez. İş Bankası’na el koyacak bir AKP yönetiminin bütün bu yayınları elinin tersiyle iteceği ve yerlerine Mızraklı İlmihal türü kitapları koyacağını kestirmek zor değildir.

Bu nedenle, kuruluş biçimi hakkında itirazlarımıza karşın derim ki,

  • Aman İş Bankasını AKP’ye kaptırmayalım. Onun elinde zaten Karun Hazineleri var.

Ülkenin bankacılık sistemine nasıl bir biçim vereceğimizi de bir halk iktidarı kurduğumuz zaman karar veririz.  (17 Ekim 2018)

Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

HESABI SORULACAK ASIL SUÇ

HESABI SORULACAK ASIL SUÇ

Zeki Sarıhan

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Adnan Oktar ve arkadaşlarının suçları hakkında çeşitli haberler çıkıyor. Yıllarca hükümet tarafından el üstünde tutulan Fetullah Gülen Cemaatinin uğradığı akıbete şimdi de Adnan Oktar ve müritleri uğruyor.

“Düşenin dostu olmaz” demişler. Bu atalar sözü her zaman değilse de işimdi tam da iktidar ve yandaşları açısından doğrudur. Gazete haberlerinden anladığımıza göre, Oktar hakkında geniş bir iddianame yazıldığı ve pek çok eylemle suçlanacağı anlaşılıyor. Doğrusu bu konularda bir şey yazacak değilim. Birçok erkeğin ağzının suyunu akıtan güzel kedicikleriyle geçirdiği hoş zamanların görüntülerini yadırgasam da, bunun suç olup olmadığı konusunda bir bilgim yok. Öteki suçlamaların doğru olup olmadığını da adil bir yargılama ortaya çıkarabilir.

Benim yazacağım konunun şu dönemde Adnan Oktar’a bir zararı yok. Benim tanıklığımı kabul etmeleri de ihtimal dışı. Çünkü yazacağım konuda hükümet çevreleri tarafından suçlandığını duymadık. Aksine O’nun görüşleri bu çevreler tarafından yıllardır ve hararetle savunuluyor.

BEŞ KİLOLUK LÜKS KİTAP

21 Temmuz 2009 günü memlekete gitmişken bir vesile ile köyümüze yakın Kumru ilçesine de uğradım. 1953’te ilkokula burada başlamıştım.  Bir yıl okuduğum ilkokulu ziyaret etmek istedim.  Okul yıkılmış, yerine iki katlı bir bina yapılmıştı. Şimdi Belediye olarak kullanılıyordu. Üst katta Öğretmenevi için birkaç oda ayrılmıştı. Salonun bir köşesinde küçük bit kitaplık dikkatimi çekti.

Camlı dolapta her öğretmenevinde bulunabilecek 20-30 kitaptan başka, dolabın ölçülerine sığmadığı için en üste konulmuş kocaman bir kitap duruyordu. Birinci hamur kaliteli kâğıda basılmış bu resimli kitabın ağırlığı 5 kilodan hafif değildi. Üzerinde “Yaratılış Atlası” yazıyordu. Yazarı ise Harun Yahya. Daha önce basına yansımış bu kitabı Kumru gibi ücra ve yoksul bir ilçenin öğretmenevinde görmek varmış!

Bilindiği gibi kitap, Evrim gerçeğini sözde çürütmek için yazılmıştı. Canlılar evrime uğramamıştı! Onların her biri, milyarlarca tür, şimdi nasılsa o biçimde yaratılmıştı! Bazı balık ve omurgalı hayvanların fosilleriyle bugünküleri karşılaştırıyor ve bunların aynı olduğunu, yani bir evrime uğramadığını anlatıyordu!

Bu kitabı Kumru gibi Karadeniz’in iç kesimlerinde yoksul köylü kitlelerinin yoğun olduğu bir ilçede görmem beni fena halde üzdü. Bu üzüntümü orada öğretmenevi yetkililerine söylemek istedim fakat ortada bunları söyleyeceğim kimse yoktu!

KARANLIĞA MAHKÛM ETMEK

Ankara’ya dönünce internetten öğretmenevinin posta adresini buldum ve duygularımı bir mektupla öğretmenevi yöneticilerine yazdım. Evrim gibi gibi yalnız canlılar bilimini değil, evrenin oluşumunu da reddeden bir görüşle Türkiye nasıl aydınlanacak, nasıl kalkınacaktı? Kumru’da çalışan öğretmenler, çocuklara o kitaptaki görüşleri mi anlatacaklardı? Bu durum, köylü çocuklarının sonsuz bir karanlığa mahkûm etmek değil miydi?

Bu kitabı kütüphaneye koymuş olabilirlerdi ama yanına Evrim Teorisini anlatan bir kitap da koysalar daha iyi değil miydi?

Aradan 5 yıl geçti. 6 Haziran 2014 günü, bir grup arkadaşla Batı Karadeniz’den geçerken İnebolu Öğretmenevinde geceledik. Hayret! Aynı kitap buranın kütüphanesinin de demirbaşlarındandı. TIR’lar dolusu kitap milletvekillerine de dağıtılmıştı, muhtemelen bütün öğretmenevlerine gönderilmişti.  Kaygılarımı Öğretmenevinin bayan müdürüne söyledim. Kitap O’nun dikkatini çekmemiş. Derhal kaldıracağına söz verdi.

SUÇ ORTAĞI

Bence Harun Yahya takma adını kullanan Adnan Oktar’ın hesabını vermesi gereken asıl suçu budur. Karşısında yarı çıplak kedicikleri oynatması, bu suçunun yanında hiç kalır.

Çünkü Adnan Oktar, 16. yüzyılda Takiyüddin Efendi’nin gözlem evini topa tutarak yerle bir etmiş olanlar, matbayı 300 yıl ülkeye sokmayanlar, Osmanlı dönemi gericileri ve bugünkü iktidar gibi bilimin Evrim gibi en temel konularından biriyle savaşmış, bu hareketiyle Türkiye’ye en büyük kötülüklerden birini yapmıştır.

  • Eğitim programlarında Evrimi anlatılmayan bir millet sittin sene iflah olmaz. 
  • Bu eğitim sisteminin içinden bilim adamı yetişmez. Ancak şarlatanlar çıkar.

Bu hükümet ve emrindeki yargı, bunun hesabını Adnan Oktar’a sormuyor! Nasıl sorsun ki, bu konuda O’nun gibi ve O’nun ilham (AS: esin) aldığı Evanjelistlerle aynı görüşleri savunuyor.

  • Krizimiz yalnız ekonomide olsaydı bunu atlatabilirdik ama eğitimdeki bu gitgide derinleşen kriz Türkiye’nin geleceğini tutsak almıştır. Kötü etkileri kuşaklar boyu sürecektir.

Yeni öğretim yılı “hayırlı ve uğurlu” olsun!

(Bloğumdaki diğer yazılar için: zekisarihan.com)
===========================================
Dostlar,

Değerli dostumuz Sn. Zeki Sarıhan‘a bu uyarı dolu bu yazısı için teşekkür ediyoruz.
Keşke tüm yazılarına sitemizde yer verebilsek.. Ancak buna gerek kalmadı, çünkü kendi kişisel sitesinde bütün yazılarına erişilebilir. Sağolsunlar, gene de bize e-ileti ekinde gönderiyorlar..

Biz bu vesile ile bilerek ve isteyerek, kasıtlı olarak ileri sürülen bir yalana dikkat çekeceğiz yalnızca..

  • EVRİM KURAMI insanın maymundan geldiğini ya da insanın atasının maymun olduğunu ileri sürmüyor..

EVRİM KURAMI, insanın ve maymunun ortak atadan evrimleştiğini ileri sürüyor ve sayısız bilimsel kanıtla ortaya koyuyor. En başta, Evrim’in hemen hemen tüm basamaklarını kanıtlayan fosil serileri.. Öyle “kusursuz tasarım” diye birşey de yok ortada.

Yaradışışçılar (Kreatoristler) ise tüm bilimsel kanıtları yok sayıyor ya da çarpıtıyor.

Bir de EVRİM KURAMINI kabul etmeyi din dışına düşmek olarak kasıtlı sunuyorlar.
İkisi de yanlış, ikisi de kötü niyetli..

Kaldı ki, Harun Yahya takma adıyla yazan Adnan Oktar o denli çok değişik konuda öylesine çok kitap yazdı ki, bir insanın  bunca uzmanlığı ve üretimi olması olanak dışı.

Ankamakta çooooooooooook zorlandığımız bir nokta da bu kalın kitapların çok kaliteli – renkli baskılar yapması, görece oldukça ucuz olması ve ücretsiz olarak binlerce dağıtılması idi.. Özellikle eğitim kurumlarına..  Değirmenin suyu ile Devletimiz ilgilenmedi, göz yumdu.

Ne yazık ki geçmiş sağ iktidarlar onlarca yıl bu dezenformasyon ihanetine kayıtsız kaldı hatta desteklediler.. Çok yazık.. Özellikle çocuk yaşta bilim dışı koşullansın diye Türk çocukları..

NOBEL ödüllü tıp doktoru, ulusal övüncümüz Prof. Aziz Sancar‘ın sözleri ibret verici :

  • “Ben Allah’a inanıyorum, Evrim ise  bir inanç konusu değil bir gerçek.
  • Güneşi balçıkla sıvayamazsınız. Kreatoristlerle (AS: Yaradılışçılarla) de bir ilgim yok.”

Sevgi ve saygı ile. 23 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

Konuk yazar :
Zeki Sarıhan

Geçen gün Altınova’da bir ziyaretten Ayvalık’a dönerken minibüste müthiş bir ağız kavgasına tanık olduk. Önce elindeki bileti çocuklar için de okutup okutmayacağı konusunda şoförle Suriyeli kadın atışmaya başladı. Yolculardan biri sözü alarak Suriyeli kadını az daha dövüyordu. Kendisinin bu memleketin sahibi olduğunu söyleyerek Suriyelinin def olup memleketine gitmesini istedi. Ona dolmuştakilerden bir haylisi de arka çıktı. Suriyeli kadın da az çaçaron değildi hani!

Suriye’de iç savaşta yüz binlerce insan öldü.  Suriye Ordusu, rejim düşmanlarına karşı savaşını sürdürüyor.  İdlib bölgesine sıkışmış olmakla birlikte muhaliflerin bir kısmı hâlâ teslim olmuş değil.  Bir de ülkenin kuzeyinde Suriye’den koparılmış bazı kısımların geleceği meçhul.

Suriye’de can güvenlikleri kalmayan ve bu savaşa katılmak istemeyen milyonlarca insan, çoluk çocuğunu da alarak Türkiye’ye sığındı.  Bunlar ülkemizin her tarafına dağıldılar ve çoğunluğu elverişsiz koşullarda hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Onların çektikleri, insanlık tarihinin yaşadığı en büyük trajedilerden biridir. Bunun başlıca sorumlusu, herkesin bildiği gibi, Suriye rejimini yıkarak yerine Batı’nın işbirlikçisi bir iktidar getirmek isteyen ABD ve müttefikleridir. Bunlar ülkedeki muhalefeti kışkırtmışlar, ona yardım vaat etmişler, hatta pek çok yardım da yapmışlardır. Türkiye de bu uğursuz ittifakın bir parçasıydı. Dolayısıyla Suriye halkının düşürüldüğü durumdan Türk Hükümeti de sorumludur.

Bu nedenle, hükümet çevreleri bu büyük göç dalgası karşısında rahatsızlık hissetmekle birlikte, kendi payları da bulunduğundan göçmenlere tahammül ettikleri duygusunu yaymakta, onlara ellerinden gelen yardımı yapmakla övünmekte, Batılıları da bu konuda kesenin ağzını biraz daha açmaya davet etmektedir.

Türkiye muhalefetine gelince, aklı başında bazıları bu olayda haklı olarak eleştiri okunun ucunu hükümete yöneltmekte, “Amerika’nın yelkenine binerek başımıza bu işi açtın”  diye yazıp söylemektedir. Çözüm olarak Hükümetin Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyması, savaşçı cihatçılara yardımı kesmesi, göçmenlerin barışa kavuşacak ülkelerine dönmesini önermektedir.

MİLLİYETÇİLİK İKİYE KATLANDI

Gelin görün ki, bu göçmenlik, bir Arap düşmanlığını da tetiklemiştir. Kürt düşmanlığının yanına bir de Suriyeli Arap düşmanlığı eklenmiş, yani milliyetçilik katmerli hale gelmiştir. Söylenen ve yazılanlara göre, Suriyeli göçmenler uygarlıktan nasibini almamıştır. Pistirler. Görgüsüzdürler. Her türlü yasa dışı işi yapmaya eğilimlidirler. Türklerin işlerine göz dikmekte, işsizliğin artmasına sebep olmakta, bir kısmı aldığı yardımlarla Türklerden de daha iyi yaşamaktadır…

Öncelikle şu gerçeği kabul etmek gerekir ki, Suriyeli bu göçmenler, savaşçı değillerdir. Öyle olsalardı, çoluk çocuklarını alarak ülkeden çıkmaz, Esat’a karşı savaşan cihatçı örgütler içinde çarpışırlardı. Büyük çoğunluğunun evleri, köyleri, kasabaları harap olmuş, ailelerinden bir kısmını kaybetmişlerdir. Hele IŞİD’in eline düşme bahtsızlığına uğrayanların yaşadıkları insanlık dışı vahşeti bütün dünya biliyor. Bu durumda onların canlarını en yakın komşu bir ülkeye atmalarından daha doğal ne olabilirdi? Türkiye’de hangi hükümet bulunursa bulunsun böyle bir göç dalgası karşısında kapılarını kapatamazdı.

Suriyelilerin niteliklerine gelince: Bunların Türkiye nüfusuna göre daha yoksul, daha az öğrenimli, daha çok çocuklu oldukları bir gerçektir. Ama onlar birer insandırlar. Bizim kadınlarımız gibi kadın, çocuklarımız gibi çocukturlar.

KARA GÜNDÜR GELİR GEÇER

Suriye halkının ve Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin bu kara günleri de geçecektir. Bu kara günlerinde, büyüklenmeden ve burunlarından getirmeden onlara karşı anlayışlı olunmalıdır.

Bütün insanların temel ihtiyaçları açısından eşit olduğu gibi bir düşünceye erişememiş, kötü durumda olan milletlere yardım etmenin bir enternasyonal dayanışma ve insanlık görevi olduğunu anlamamış kör bir kabilecilik, göçmen Suriyelilerden iğrenmekte, bunu da sözleri ve yazılarıyla açığa vurmaktadır.

Aynı hava, Avrupa’da da ırkçılığa eğilimli olanlar arasında yabancı düşmanlığı olarak hüküm sürüyor. Seni Avrupa’da yadırgıyorlar, sen Türkiye’de Suriyelileri yadırgıyorsun! Kim bilir Suriyelilerin yadırgadıkları topluluklar da vardır…

İşin aslı şu: Bölüşmeyi bilmiyoruz. Geçici olarak yurdumuzda kalmak zorunda kalan Suriyelilerle bu ülkeye sığamayacağımızı sanıyoruz.

Sorunun çözümü, Suriye üzerindeki emperyalist ve hegemonyacı politikalarla mücadele etmekten geçiyor. Suriye Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeniyle, Sünnisi, Alevisi ve Nusayrisiyle Suriyelilerindir. Bu ülkede bulunan bütün yabancı askerler Suriye’yi terk etmeli ve Suriye’de iç barışın kurulmasına engel olacak hareketlerden kaçınmalıdır. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlere yapılacak en büyük yardım da budur. (Ayvalık, 27 Ağustos 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

​ZİYA SELÇUK BAKAN OLUNCA… EVDE BİR BAYRAM HAVASI! 

ZİYA SELÇUK BAKAN OLUNCA…
EVDE BİR BAYRAM HAVASI!
 

Konuk yazar : Nazım Mutlu
Ulusal Eğitim Derneği – Öğretmen Dünyası Dergisi adına
Ankara, 12.07.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

8 Temmuz günü “yeni” dönemin “yeni” bakanları açıklanıp Prof. Dr. Ziya Selçuk’un Milli Eğitim Bakanı yapıldığı öğrenilince nedenini biraz anlayabileceğimiz ılık rüzgârlar esmeye başladı ortalıkta, eğitimin dincileştirilmesinden, sistemin keşmekeşe dönmesinden canı yananlar için. 16 yıldır adım adım ders programlarının din odaklı bir çizgiye gelişi, yandaş kadrolaşma, özellikle 2012’deki 4+4+4 darbesiyle şahlanan imamhatipçilik furyasıyla gelen “dindar-kindar” amaçlı insan yetiştirme programı, eğitim iklimine epeyce kara bulutlar indirdi. İktidar kadrolarının pervasız söz ve eylemleriyle canı burnuna gelen laik ve bilimsel eğitim yanlısı Cumhuriyetçi-Atatürkçü-ilerici-liberal-sağ çizgideki yurttaşların içlerine bir ferahlık gelmesini belki bir an için anlamak gerekir. Çünkü cidden çok bunaltıcı bir ortam yaratıldı.

Ama böyle bir atamayla rehavete kapılmak için vakit çok erken. Çünkü…

Gemi azıya almış bir dinci-Osmanlıcı rüzgârın dört bir yanı kuşattığı ortamda, Hüseyin Çelik, Ömer Dinçer gibi AKP ideolojisinin prototipi sayılabilecek kişiliklerle, öyle olmasalar da “otomatiğe bağlanan” “dindar-kindar” fırtınası içinde fazla ses çıkarmadan suyun akışına uyan, bir sürü velvele koparken evrak imzacısı olma işlevlerini layıkıyla tamamlayan Nimet Çubukçu, Nabi Avcı, İsmet Yılmaz gibi “evet efendimci” figürlerin üstüne “din”le ilgili bakışında ılımlı tutumlarından örnekler verilen Ziya Selçuk’un Milli Eğitim Bakanı yapılması, ev sahibinin baskısı ya da hatırına yenmek zorunda kalınan tatsız tuzsuz yemeklerin üstüne nasıl olduysa en lezzetlisi sunulan kaymaklı kadayıf etkisi yarattı, beri tarafta.  Selçuk’un, göz önünde değilken çok az kimsenin dikkatini çeken, ama bakan olunca şimdi piyasaya sürülen Cumhuriyet-Atatürk çizgisine olumlu bakışı, Gezi sürecine ilişkin yaklaşımı, siyasal İslam’a karşı demokrasi vurgusu gibi öne çıkarılan kimi tutumları üstünden adeta bir bahar havası esmeye başladı.

Böyle olunca 24 Haziran seçimleri sonrası doğan “Külliye” odaklı “yeni”liğin içinde adeta bir kurtarıcı beklentisiyle karşılanan Prof. Selçuk’un kim olduğundan biraz söz etme gereği doğdu ister istemez. Çünkü bizdeki “balık hafızalı”lık da arada bir ve pek yüksünmeden başvurduğumuz biricik özeleştirimizdir.

Toplumu yakından ilgilendiren görevlerin başındaki kişileri, çoğu kez dünya görüşlerinden ayrı tutularak ille de mesleğin içinden gelip gelmediğine göre terazinin “iyi-kötü” kefelerine koyma, ona göre sonuca gitme davranışı çok olur, nedense. Örneğin eğitimin başındaki bir bakan öğretmen kökenliyse sorun yoktur, iyidir! Eğitimci değilse, yani en yakın örneklerden Nabi Avcı gibi iletişimci ya da İsmet Yılmaz gibi denizci, hukukçu filansa, yandık! Oysa bu inanışa uymayan sayısız örnek var eğitim tarihimizde. Cumhuriyetin öncü üç büyük eğitim bakanlarından biri, Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasasının çıkmasında büyük emekleri olan, Millet Mekteplerini yaşama geçiren Mustafa Necati, hukukçudur. Görevde bulunduğu kısa süre içinde açtığı okullar yanında 1933’teki Üniversite Reformunda imzası bulunan Reşit Galip, hekimdir. Millet Mekteplerinin, Eğitmen Kurslarının mimarı, kız ve erkek teknik öğretmen okullarının kurucusu Saffet Arıkan ise subaydır.

Meslekten geliyor olmak, ülke geleceğini aydınlatmaya yarayacak bir dünya görüşüyle kaynaşmamışsa, mesleğin içinden gelmiş olması neyi değiştirir!

Bugünlerde Prof. Dr. Ziya Selçuk’la estirilen bahar havasının gerekçelerinden biri olarak bu söyleniyor: Öğretim görevlisi, öğretmen yetiştiren bir üniversitede akademisyen olması.

Selçuk Kimdir?

Öğretmenliğiyle, akademisyenliğiyle ilgili bir araştırma ya da gözlemimiz yok. Alanının iyi hocalarından olabilir elbette. Konulara yaklaşımı, onları ele alışı, anlatım biçimi… çok iyi olabilir. Bunlar, eğitim sorunlarına/konularına bütüncül yaklaşım, çözümler geliştirmek için avantajdır elbette, iyi değerlendirilirse.

Ancak bizler Ziya Selçuk’u yeni tanıyor, onun eğitimle ilgili neleri yapıp neleri yapmadığını tümden bilmiyor değiliz ki… Bilenler bilir, Sayın Selçuk, mevcut iktidarın ilk Talim Terbiye Kurulu Başkanıdır. Mustafa Necati’nin Bakanlığı sırasında kurulan (1926) ve “eğitimin beyni” olarak bilinen bu birimde 2003-2006 arasında Başkanlık görevini yürüten Selçuk, anımsanacağı gibi o yıllarda “eğitimde devrim”(!) olarak sunulan “müfredat reformu”nun başındaki kişidir. 2005’te ilköğretim, 2006’da da ortaöğretim ders programlarını “ezbercilik bitiyor, yapılandırmacı eğitim geliyor, çoklu zekâ kuramına göre hazırlanıp uygulamaya konacak yeni ders programlarıyla artık araştıran, merak eden, sorgulayan, irdeleyen insan yetiştireceğiz” gibi bir dolu propagandayla piyasaya süren… Bunu da “küreselleşmenin ihtiyaçları” doğrultusunda yapmakla övünen, o süreçte Cumhuriyetin eğitim devrimleri için “Küreselleşmeye demode arabayla gidemeyiz” (Yeni Şafak, 26.09.2018) diyen kişidir.

Gerek Öğretmen Dünyası dergisinin 2005, 2006 ve 2007 yıllarına ait çeşitli sayılarında, gerekse Ulusal Eğitim Derneği yayını olarak çıkan Zeki Sarıhan imzalı Emperyalizm Ulusal Eğitime Meydan Okuyor (Mayıs 2005) ve Hüseyin Canerik imzalı Küreselleşmenin Eğitim Programı (Haziran 2005) adlı kitapçıklarda ayrıntılarıyla belgelendiği gibi, Selçuk, emperyalizmin “küreselleşme” ambalajlı, yeryüzünde Soros eliyle sürdürülen ulus-devlet yıkıcılığının Türkiye ayağını oluşturan türlü “sivil toplum kuruluşları”yla (ya da ünlü NGO’larıyla) el ele, kol kola, AB’den alınan hibeleri yabancı uzmanlara maaş olarak ödeyip “eğitimde devrim”(!) yapan bürokratımızdır!

Selçuk’un başını çektiği ve hatta onun eğitim ayağındaki büyük çabalarıyla 2007 sonbaharında “Avrupa Birliğine girişimizi” Ankara-Kızılay’da 101 pare havai fişek atışıyla kutladığımız günleri de anarak bir küçük ayrıntıya daha değinelim:

2006’da hazırlanan ortaöğretim ders programlarından biri olan; ne amaçla bölündüğü hâlâ bilinmeyen, geçen yıl ve bu kez yeniden neden birleştirildiği de bilinmeyen Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin Türk Edebiyatı ve Türk Dili programlarını hazırlayan ekibin, gündüzleri programlar için, geceleri de aynı derslerin kitaplarını yeni döneme yetiştirmek için nasıl yoğun mesai harcadıklarını, okullar açıldığında da yasal gereklilikleri tamamlanmadan, ayrıca başka yayınevlerinin hazırlamasına fırsat verilmeden piyasaya sürülen bu kitaplarla kaldırılan hasadın hesabı o günden bugüne verilmeden, en azından bir özeleştiri bile yapılmadan, Selçuk’la ilgili olumlu değerlendirmeler gerçekçi olmaz.

Verilmek İstenen Mesaj Ne Olabilir?

Elbette o yıllardan bu yana köprünün altından çok sular aktı. Okullardan Atatürk köşelerinin kaldırılmasını, “sınıfların duvarlarından o resimlerin indirilmesini” üyelik koşullarına ekleyen Avrupa Birliği fırtınası dindi. Küreselleşmenin uygarlaşmak için tek seçenek olduğunu ekranlardan, gazete köşelerinden toplumun beynine boca eden iç’li – dış’lı koronun sesi kesildi; o dalganın kuramcılarıyla avukatları bile yalanlarını itirafa durdular bir süredir. Yani takke düştü, kel göründü ve halkımızın AB ile ABD’ye bakışında ibrenin yönü değişti.

Durum böyleyken, var olan toplumsal iklimde, liberal eğilimleri ağır basan yeni Bakan üzerinden içeriye-dışarıya verilmek istenen mesaj ne olabilir?

Bir daha vurgulayalım      Kabul, Selçuk, iktidarın yarattığı İslâmcı imajla birebir örtüşen bir kişilik değildir. Ama en az bir o kadar göz ardı edilmemesi gereken bir olgu daha var ki, o da iktidarın özelleştirmeci yanıdır. 2002’lerde genel eğitim içindeki payı %2-3 dolaylarında olan özel okulların payı bugün %15’leri bulmuştur. Özellikle 4+4+4 yasasıyla “kolej” ambalajlı özel okullar hızlı bir artışa geçti ve bu artış, hızını kesmiş değil. Sayın Selçuk’un, sıkı kadrolaşmayla konumlanışını tamamlamış din odaklı içerik yapılanmasına yeni ayarlar vermek için değil, neredeyse başıboş yürüyen ve bir anda şişen özelleştirmeye daha planlı programlı bir düzen vermek için tercih edildiği kanısındayız. Buna, 16 yıldır liyakat yoksunu kadrolar elinde yerlerde sürünen eğitimi, bundan böyle, dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen, öncekiler gibi İslamcı kimlik taşımayan, üstelik mesleğin içinden gelen bir bakan eliyle yürütüleceği izlenimi yaratma amacını ekleyebiliriz. Çünkü seçmenleri de içinde olmak üzere iktidara yönelen eleştirilerin başında eğitimdeki çöküş vardır.

Dileriz yanılırız, ama unutulmasın ki uzun süredir zaten evrak imzalamaktan öte yetkileri olmayan, bir gün sonra bile yukarıdan gelen hangi kararla karşı karşıya kalacaklarını kendileri de bilmeyen bakan örneklerini gördükten sonra, üstelik bütün yetkilerin tek kişide toplandığı bir sistem kurgusu içinde, bütün alanlarda olduğu gibi, eğitimde de bugüne kadar izlenen politikalardan farklı bir uygulama beklemek, boş bir avunma olur.

Bu metinle Sayın Selçuk’un geçmişteki uygulamalarından örnekler vererek bellekleri tazeleme gereği duyduk. Daha fazla bilgi için yazının başında sözü edilen kaynakların da içinde bulunduğu yayınlara bakılabilir. Sayın Selçuk, her şeye karşın, yine de bizleri şaşırtacak işler yapar mı?…  Bekleyip göreceğiz.
===================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneğinin genel başkanı ama bu sanını (unvanını) Derneği adına yazdığı makalesinde bile kullanmayan alçakgönüllü bir insan Sayın Nazım Mutlu’dan bu önemli yazıyı paylaşıyoruz… Sayın Mutlu, bizim de sürdürümcüsü (abonesi) olduğumuz 36 yıllık dergi (kurucusu Sn. Zeki Sarıhan dostumuz..) Öğretmen Dünyasının da yükünü omuzluyor son yıllarda..

Eğitim politikalarında gericileştirme – dincileştirme ve sonunda baklayı ağzından çıkaran Erdoğan’ın itirafıyla “DİNDAR ve KİNDAR”, “dinini ve kinini eksik etmeyen” kuşaklar yetiştirmek, AKP’nin en temel stratejilerinden bir olagelmiştir 16 yıldır.

  • Denebilir ki, ekonomi ile atbaşı giden, belki daha da ağır yıkım ulusal eğitimde yaşanmaktadır.

Zorla imamhatipleştirme, “4+4+4” denen dünyada örneği olmayan ucube sistemin dayatılması, tüm üniversite öncesi okullarda yetişek (müfredat) ile oynanarak ağır dinci içerik yükleme..
Liselere ve üniversiteye geçişte sınavlarda yaygın hileler ve sistemi alt üst etme;
Eğitimi dincileştirip – gericileştirerek yandaşları pekiştirme (tahkim, konsolidasyon) sürdürülürken, bu kuşatmadan kurtulmak isteyen laik – çağdaş kesimin salt özel okullar seçeneğine mahkum edilmesi ve bu yolla eğitimde ciddi oranda dolaylı özelleş(tir)me..

Ve Uluslararası PISA yarışmalarında dibe vurma, üniversitelerin de gerile(til)mesi..

16 yılda bilerek ve isteyerek özellikle yükseköğrenimde olmak üzere ve öncesinde öğrenci yurdu gereksinimini karşılamayarak çocukları – gençleri tarikat / cemaat yurtlarına ve medreselerine.. teslim etmek..

Ama TOKİ ve beton sektörüyle 15 yılda 500 milyar Dolar serveti betona gömerek 2,2 milyon dolayında giderek lüksleşen konut fazlası yaratmak!

Bu yapılanların 1/1000’i vatana ihanet suçunun içini doldurabilir..

Sitemizde bu gün (17.7.18) Sayın Ayşe Kulin’in partili CB Erdoğan’a eğitim temalı açık mektubunu da yayınladık..

Bizlerin karşıtlığı (muhalefeti), tüm bilimsel dayanaklarına karşın, AKP = Erdoğan açısından bir değer taşımayabilir; görüyoruz ki taşımıyor da.. “4+4+4” ucubesi TBMM’de anamuhalefet CHP milletvekilleri dövülerek – tartaklanarak.. sopa zoruyla geçirildi.. Utanç belgeleri bunlar..

Ne var ki; bir de yaşananların öğrettiği acı gerçekler olmalı. AKP = Erdoğan‘ın hiç olmazsa onlardan ders çıkarmalarını diliyor ve hala umuyoruz..  Tersi durumda, genç kuşakları Küreselleşme cangılında rekabet edemeyecek bir Türkiye’de Erdoğan Sultan / İmparator  / Başkan ve de Halife… olsa ne yazar, olmasa ne yazar.. Elde kalan kağıttan kaplan ise.. Ülke içten işgal edilmiş ve tam sömürgeleştirilmiş ise, Osmanlı’nın son onyıllarında olduğu gibi..

Sevgi ve saygı ile. 17 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

 

CHP’nin İYİ Parti Hamlesi : AVA GİDEN AVLANIYOR…

CHP’nin İYİ Parti Hamlesi :
AVA GİDEN AVLANIYOR…

Zeki Sarıhan

İnsanın sinir sistemi diğer canlılar gibi, doğal tehlikelere karşı saniyeler içinde tepki veremeseydi, kim bilir dünyada şimdi böyle bir cins olmazdı.

Siyaset de gerekli tepkiyi gerekli zamanda verme sanatıdır.

AKP-MHP İttifakı, önümüzdeki seçimlerde, Tayyip Erdoğan’ın başkan olması için bütün tedbirleri aldıklarını düşündükleri bir anda CHP, beklenmedik bir manevra yaptı. Meclis’te beş milletvekili bulunan İYİ Partiye ödünç 15 milletvekili vererek onun Meclis’te grup kurmasını, böylece seçimlere katılmasını güvence altına aldı.

“Cumhur İttifakı” denilen cephede bir telaş, bir korku! Kaba etlerine çuvaldız batırılmış gibi koro halinde bağırmaya başladılar. CHP’ye, İYİ Parti’ye ve sözü edilen milletvekillerine demediklerini bırakmadılar. Korkunun dağları sardığını buradan anlamak mümkün.

Bu seçimler gerçekten de hem AKP, hem MHP için kendilerinin de sık sık dile getirdikleri gibi bir “beka” yani varlık – yokluk sorunudur. Bu nedenle seçimler için kesenin ağzını nasıl açmışlarsa, ağızlarını da açıp sözlüklerinde ne kadar hakaret kavramı varsa ortaya dökmekten başka çareleri yoktur.  Böyle durumlar için “Dinime dahleden bari Müselman olsa”  denir.

Aldığın olağanüstü önlemlerle, olağanüstü hal koşulları altında, demokrasi isteyenler için toplantı ve gösterileri yasaklarken, muhalefet milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, gazetecilerin bir kısmı hapisteyken, üstelik karşında bölük pörçük bir muhalefet varken, beş yüz metrelik seçim koşusuna yüz adım önde başlıyordun. Esas umudunu muhalefetin birleşemeyecek olmasına bağlamıştın.

Daha üç gün önce (20 Nisan) “Erdoğan’dan Kurtulmanın Yolu” başlıklı yazımda, muhalefetin ne yapıp yapıp tek aday üzerinde birleşmesi gerektiğini yazmıştım. Hem de hiç gecikmeden. Akıl için yol birdir derler.

Muhalefetin merkezlerinden ikisi CHP ile İYİ Parti, şimdi anlamlı bir ilk adım attı ve demokrasi yanlılarında umudu çoğalttı, diktatörlük peşinde koşanların ise yüreğini ağzına getirdi. Bunun devamı gelmelidir.

  • İrili ufaklı bütün muhalefet, Türk Kürt Arap, Sünni Alevi, laik mütedeyyin, sağcı solcu liberal demeden diktatörlüğün karşına tek bir adayla dikilmelidir.
  • “Şuna değmiş buna değmemiş” diyecek ve geçmiş işleri kurcalayacak bir zamanda değiliz.
  • Herkes için özveri zamanıdır.
  • Günümüzde yalnız demokrasiyi geri getirmenin değil vatanseverliğin de temel şartı budur.