İŞŞİZ VE EVSİZ!

İŞŞİZ ve EVSİZ!

Zeki Sarıhan

Arabanın teknik kontrolünü yaptırmış eve dönüyordum. Ankara Karşıyaka’dan Ķonutkent’teki semtimize doğru yol alırken tam bir dönemeci almıştım ki, köylü olduğu anlaşılan kara kuru bir erkek el kaldırdı.

Yolda kalıp araç bulamamanın ne demek olduğunu herkes bilir. Bu nedenle el kaldıran adamın biraz ilerisinde arabayı kenara çektim. Arka koltuklardan birine oturunca “Nereye gidiyorsun?” diye sordum.

“Etimesgut’a” dedi.

“Ama ben oraya gitmiyorum. Konutkent’e gidiyorum.” dedim

“Yol ayrımında inerim. Oradan ötesini dolmuşçular götürür” dedi.

“Buraya nasıl ve neden geldiniz?”

“Geçtiğimiz benzin istasyonuna bir eleman alacaklarını duydum. Etimesgut’tan buraya yarım gün yürüdüm. Fakat elemanı almışlar. Elim boşa çaldı!”

“Nerede kalıyorsun?”

“Geceleri istasyonda yatıyorum.”

“Karnını nasıl doyuruyorsun?”

“Karakoldaki polislerle akşam yemeklerini yiyorum” dedi. Sabah ve öğleyin ne yediğini soramadım. Belki bir şey yemiyor, belki de ekmekle idare ediyordu!

Anlattığına göre Yozgat’ın merkez köylerinden birinden gelmişti. Bir kızından başka kimsesi yoktu. O da evlenmişti. Ankara’ya geleli bir buçuk ay olmuştu.

Benden para istemedi. Bu tutumunu takdirle karşıladım. Demek ki alnının teriyle kazanmak istiyor, iş arıyordu…

“Seni Etimesgut İstasyonuna dek götürmek isterdim ama yolu bilmiyorum, kusura bakma!” dedim.

“Zararı yok. Buradan dolmuş geçiyor. Onlardan rica ederim” dedi.

O’nu yürüseydi iki saatte gidebileceği bir noktaya götürmüş olmakla sanki küçük bir insanlık görevi yapmıştım ama memlekette bu durumda kardeşlerimizin varlığı, yiyip içtiklerimizin boğazımıza dizilmesine neden oluyor…

Yolu Etimesgut İstasyonuna düşen varsa bir sorsun, geceleri hâlâ orada banklar üzerinde yatan ve karakol polislerinin akşam sofrasına kattıkları Yozgatlı bir vatandaş var mı?

Anlattığım karşılaşma 11 Eylül günü olmuştu.
(6 Ekim 2019)

DENİZE DÜŞEN…

 

 

DENİZE DÜŞEN…

Zeki Sarıhan
29 Eylül 2019

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

CHP’nin düzenlediği Suriye Konferansı, umarım aşağıdaki anlayışın da dile getirilmesine vesile olmuştur.

Yılan öyküsüne dönen Suriye sorununda can sıkıcı birçok husus var. Bunların en başında egemen bir ülkeye, başka devletlerin müdahalede bulunarak ülkenin rejimini değiştirmeye, hatta bu ülke topraklarını nüfuz bölgesi gibi adlarla şurasından burasından el koymaya kalkmasıdır.

SURİYE SURİYE’LİLERİNDİR

Anti-emperyalist bir bağımsızlık savaşıyla kurulan ve bunu yüz yıldır övünç vesilesi sayan bizim gibi bir ülkenin buna şiddetle itiraz etmesi gerekir. Suriye Suriye’lilerindir ve ayrıca nasıl bir rejim içinde yaşayacaklarına Suriyeliler karar verir. Bir ülkenin rejimi hoşumuza gitmeyebilir. Bunu ileri sürerek başka bir ülkenin iç işlerine karışmanın, dünyaya çeki düzen verme hevesinin sonu yoktur. (AS: BM Anlaşmasına da aykırıdır!)

Türkiye’nin nasıl bir rejim altında bulunacağına da bu ülkede yaşayan bizler karar veririz. Hangi bahaneyle olursa olsun, başka bir ülkenin Türkiye’ye karşı güç kullanması kabul edilebilir bir tutum değildir. Bu ilke, başka ülkeler için de geçerlidir. Bu nedenledir ki, savaş politikasını savunanlara “Ne işin ver Suriye’de, Irak’ta?” diye sorup duruyoruz.

Ülkemizde anti-emperyalistlerinin canını sıkan başka bir durum da ABD’nin Suriye’de PYD’ye yaptığı silah yardımı ve IŞİD’e ve Suriye Hükümetine karşı mücadele adı altında PYD ile kurduğu ittifaktır.

  • Suriye’de Kürtler için bir bağımsız veya özerk yurt kurmak isteyen Kürtler, nasıl olur da dünyanın bir numaralı emperyalist devletiyle ittifak kurabilir, hatta onun himayesini kabul edebilir? Belli ki, denize düşen yılana sarılmıştır. (AS: Bizce böylesi bir gerekçe de olamaz!)

“AÇILAN KAPILAR ŞAH’A GİDELİM”

Bir ülkede yaşayan ve azınlıkta kalan kimi dinsel ve millî (AS: etnik!) azınlıkların başka bir ülkeden medet ummaları yeni değildir. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Başka bir devletten medet ummak ve hatta o devletin işgal hareketine ses çıkarmamak, bu tür olgulardandır. Osmanlı devletinin daha beylikler döneminde Batıya doğru kolayca genişlemesinde, Bizans halkının ağır vergiler altında ezilmekte oluşunu, bu nedenle Rumların Osmanlıların fetih hareketine direnmediklerini bizim tarihçiler yazıyorlar.

Aynı olay Osmanlıların gerileme döneminde tersine dönmüş, Balkanlardaki azınlıkların Osmanlı’dan kurtulmak için büyük devletlerden medet ummasıyla da yaşanmıştır. Yunanlılar (AS: Yunanlar), Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar, Müslüman Osmanlılardan daha önce modernleşme sürecine girmiş ve Osmanlılardan kurtularak bağımsız bir devlet kurmak istemişler, bunun için Avrupa devletlerini yardıma çağırmışlardır. Araplar da 1. Dünya Paylaşım Savaşında Osmanlı’ya karşı İngiliz ve Fransızlara başvurmuşlar, onlardan yardım almışlardır. Bir süre onların mandası altında yaşadıktan sonra bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğunu kurtaracak tek çözüm, demokratik bir federasyona gitmekti. Devlet buna yanaşmayınca azınlıklar tek tek ayrılarak kendi devletlerini kurmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Alevilerin, devletten zulüm gördüğünü, buna karşılık zaman zaman ayaklandıklarını biliyoruz. Türkiye’deki Aleviler, Şii İran’a sempati ile bakıyorlardı. Pir Sultan Abdal’ın “Açılan kapılar Şah’a gidelim” dizesi, bu tercihi ifade ediyordu. (AS: Tercih değil medet, çare, yardım umma; belki de oraya sığınma!)

Bir devlete karşı başka bir devletten yardım beklemek yakın tarihimizde Türkiye için de geçerlidir. 1. Dünya Savaşında emperyalist İtilaf Devletleri blokuna savaş açan Türkiye, öteki emperyalist Almanların korumasına sığınmış, savaşı Alman komutanların yönetiminde ve Alman silahlarıyla yürütmüştür. Mütareke döneminde ülkenin parçalanma tehlikesine karşı Amerikan mandasının istenmesi, bu seçeneğin devre dışı kalmasından sonra Sosyalist Rusya ile İttifaka geçilmesi aynı nedenledir.

İkinci Dünya Savaşından sonra da Rusların Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istediği gerekçesiyle ABD himayesinin (AS: korumasının) kabul edilmesiyle, bugün Suriye Kürtlerinin ABD’den önemli miktarda silah yardımı alması arasında benzerlik vardır. ABD, Türkiye’nin her yanını üsleriyle donatmıştır. 1965’te askerliğimde kullandığımız silahlar ABD malıydı. Askere dağıtılan peksimetler de ABD’den gelmeydi.

SURİYE’ye DÜŞEN GÖREV

Suriye Kürtlerinin ABD ile ittifakını önlemek, Suriye Hükümetinin elindedir. Suriye, kendi vatandaşlarından bir bölümünün başka bir ülkeden medet ummasına yol açan uygulamalardan vazgeçerek Kürtlerle birlikte anti-emperyalist bir cephe kurmalıdır. Bu olasılık zaman zaman gündeme gelse de, Suriye Hükümetinin inadı yüzünden gerçekleşememiştir. Suriye Hükümetinin ABD’ye karşı Rusya’ya yaslanmaktan başka, Kürtlerle ilgili de bir planı olmalıdır.

21. Yüzyılın bu ilk çeyreğinde ayaklarını uzatacak bir yurttan yoksun bırakılan ve oradan oraya sürülmekte olan Kürtlerle ilgili bu politika uzun süre geçerli olamaz. Kuşkusuz, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da bir bölgeyi himayesine (AS: korumasına) alması, uzun süremez. Suriye’de ABD, Rusya ve öteki ülkeler geçici; Araplar ve Kürtler kalıcıdır. ABD, nasıl İncirlik üssünü boşaltacaksa Suriye’nin kuzeyinden de çekilecektir.
*****
CHP’nin 28 Eylül 2019 günü İstanbul’da düzenlediği Suriye Konferansı umarım ki bu anlayışı da kapsamaktadır. Tarihin ders olarak verdiği yüzyılımızın akıl ve mantığı bunu gerektirmiyor mu?
===============================
Dostlar,

CHP’den SURİYE SORUNUNA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ ÜZERİNE

  1. Ankara ile Şam arasındaki yolun barışa giden en kestirme yol olduğunu ve Suriye’nin geleceğine ancak Suriye halkının karar verebileceğini hiç unutmamalıyız,
  2. ABD ve Rusya’nın çıkarları arasında savrulmamak için, toprak bütünlüğü, siyasal bağımsızlık, egemenlik ve iyi komşuluk ilişkileri ilkelerine dayanan, bütünlüklü ve uyumlu tek bir Suriye politikası izlemeliyiz.
  3. Suriye yönetimi başta olmak üzere, uluslararası hukuka ve ilişkilere dayalı, meşruluğu olan bütün aktörlerle, tıpkı burada olduğu gibi konuşarak diplomasiyi etkin kılmalıyız,
  4. Bugüne dek, uluslararası hukuk ve meşruiyete aykırı bütün hamlelerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz.
  5. Suriye yeniden güvenli ülke olduktan sonra ülkemizdeki sığınmacıların gönüllü geri dönüşlerini teşvik etmeli ve bu amaca uygun politikalar geliştirmeliyiz.Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…Türkiye ve Suriye halklarının barış içinde, bir orman gibi kardeşçe yaşamaları için çalışmaya devam edeceğiz!
    *****
    Bu saptama ve önerileri son derece yerinde, gerçekçi ve uygulanabilir bulduğumuzu belirtmek isteriz.Kimse kimseye durup dururken yurt, toprak, bağımsızlık ikram etmez, etmemiştir.Kürt kardeşlerimiz geçmişte hiçbir bağımsız devlet kuramamışlardır. Günümüzde de kendilerine böylesi bir ihsanda – lütufta bulunulması beklenemez, tarihsel diyalektiğe aykırıdır. Ancak emperyalizm, çıkarlarına uygun kukla – karakol – istasyon Kürt devletçikleri kurmayı yordam (strateji) olarak belirleyebilir ki bu durum gerçekte şimdiki konumdan daha çok özgürlük – bağımsızlık – özerklik anlamına asla gelmez. Boyunduruk baştan vurulmaktadır. 4 ülkeden koparılacak topraklarla Irak’tan Doğu Akdeniz’e uzanan 1200 km uzunlukta, …. km derinlikte bir yapay parselde, peşinen uydu bir Kürt devleti.. BOP kapsamında İsrail’in güvencesi ve bölge enerji kaynaklarının bekçisi.. Bölgedeki 4 devleri de zayıflatarak..

    Başka ülkelerin topraklarında neler olur bilemez ve karışamayız. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasına ve Kuruluş felsefesine göre tekil (üniter) bir devlettir. Federasyon vb. yönetim biçimlerine, özerk bölgelere… kapalıdır. İlk 3 madde değişmez kılınmıştır Kurucu anayasa yapıcı irade tarafından..

    T. C. Anayasası :
    II. Cumhuriyetin nitelikleri
    Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti,
    toplumun huzuru,
    milli dayanışma ve
    adalet anlayışı içinde,

    1. İnsan haklarına saygılı,
    2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı,
    3. Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,
    4. Demokratik,
    5. Laik ve
    6. Sosyal bir
    7. Hukuk Devletidir.
    *****

    Bu sitede kezlerce yazdık ve emperyalizmle işbirliği yapılarak bağımsızlık savaşımı verilemeyeceğini, bu politikanın akıl dışı (irrasyonel) ve onursuz olduğunu, ayrıca sonuca erişmesinin de tarihsel eytişim (diyalektik) açıdan olanaksız, hayalci ve serüvenci olduğunu… belirttik.

    * Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan tüm etnik – dinsel küme ve azınlıklar için tek yol;

    * Ülkemizde evrensel standartlarda demokratik bir cumhuriyet rejiminin yaşama geçirilmesidir.

    Bu bağlamda 7 temel Anayasal koşul ve felsefi çerçeve, yukarıda verildiği üzere, yürürlükteki Anayasanın Başlangıç bölümünde ve ilk 3 maddesinde kayıt, güvence ve kesin koruma altına alınmıştır.

    İçini doldurmak, AKP’nin dinci – ayrıştırıcı – gerici – Kürt yurttaşlarımıza ve FETÖ’ye dönük ikiyüzlü yıkıcı politikalarından bir an önce kurtulmak gerekiyor. (AKP’nin utanç veren, ibretlik FETÖ bağlantılarını kendi ses ve görüntüleri ile izleyin ve https://youtu.be/KKxkccTS1DI; AKP’nin PKK-Kürdistan İKİYÜZLÜLÜĞÜ
    Tarihsel birer belge olan 28 fotoğrafı görmek için lütfen tıklayınız)

    31 Mart ve ardından 23 Haziran 2019 dayanışması – birlikteliği somut başarı örneğidir.

    Kürt yurttaşlarımızın ezici bir çoğunluğunun beklentisi de bu eksendedir yapılan bilimsel çalışmalarda.. Bölücü silahlı örgüt (PKK ve türevleri) ayrıştırılmış, marjinalleştirilmiş ve hatta dışlanmıştır gerçekte. Ne var ki emperyalizmin en azından de-stabilizasyon ve yıldırma – yıpratma politikası çerçevesinde, başta silah olmak üzere her türlü akçal (mali) ve lojistik, politik.. destek ABD – AB tarafından inatla ve ısrarla, cömertçe sağlanarak post-modern vekalet savaşı (proxy war) sürdürülmektedir ülkemizdeki Türk ve Kürt… yurttaşlarımıza karşı.

    Ciddi ve ağır stratejik sorunsalın (problematik) böylesine görülüp betimlenmesi (tasviri), “Kürt sorunu“ yanılsamasından – tuzağından sıyrılınması, çözümü gerçekten çooook kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır.

    Artık adını koyalım :

    ABD – AB stratejik müttefik asla değildir.

    Dış politika seçenekleri, NATO üyeliği ve ABD üsleri, AB üyelik başvurusu hayali dahil, köktenci biçimde gözden geçirilmeli ve hızla

    Atatürk’ün TAM BAĞIMSIZ – YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ politikalarına dönülmelidir.

    Bu çağrı da bir kez daha bizden..

    Sevgi ve saygı ile. 30 Eylül 2019, Datça

    Prof. Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
    Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği Uzmanı​ (Ankara Üniv. Tıp Fak.)
    ​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar

26 Ağustos’ta başlayan haftayı Zafer Haftası olarak adlandırmak isabetlidir. 26 Ağustos 1922’de Afyon Cephesinde saldırıya geçen TBMM Ordusu, işgalci Yunan ordusunu parçalayıp dağıtmış ve İzmir’de denize dökmüştü. Bu zafer, Lozan’ın kapılarını açtı ve Yeni Türkiye’nin kuruluşunda mihenk taşı oldu.

O tarihten beri Türkiye halkı yerden göğe haklı olarak bu zaferiyle övünüyor. İşgale uğrayan her ülkenin halkı, bundan rahatsız olur ve yurdunu kurtarmak için mücadeleye atılır. Tarihin derinliklerine indiğimizde işgalden kurtulamayan, topraklarını terk eden veya işgalcinin emrine boyun eğen çok milletle karşılaşırız. Bunların bazıları kendi anavatanlarında azınlığa düşmüş, bir kısmı asimile olarak yok olup gitmiştir. Bu gerçeği anlamak için tarih boyunca Anadolu’da yaşamış, devlet kurmuş milletleri hatırlamak yeter.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, Emperyalizm dönemine, yani 20. Yüzyıl’a ait bir kavramdır. Zaferle sonuçlanan ilk millî kurtuluş savaşı da bizimkidir. Bu zaferi sağlayan temel etmenler ise, o tarihte Osmanlı İmparatorluğunun yarı sömürge durumuna düşmüş olması, savaştan yenik çıktığı için topraklarının paylaşıma uğraması, buna karşılık Türklerin köklü bir devlet kurma ve yönetme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ayrıca 1. Dünya Savaşı’nda yer yerinden oynamıştı. Bütün dünyada devrim dalgaları, sistemi ve emperyalistlerin planladığı statükoyu yerle bir ediyordu.

ESARET VE KURTULUŞ

Bir belayı başından def ederek özgürlüğe kavuşmaya “kurtuluş” diyoruz. Ancak her insanın ve milletin başındaki bela aynı değildir. O dönemde işgalcilerle işbirliği yapan sınıflar da vardı. Biri Almanlar dışında Batılı şirketlerle iş tutmuş kompradorlar, diğeri Hürriyet ve İtilafçılardı. Bunların tek hedefi, İttihat ve Terakki yönetiminden kurtulmaktı. Bu nedenle o partiyi iktidardan düşüren yabancı işgali bir kurtuluş olarak kabul ettiler.

Türkiye’de yönetimi ele alarak ticaret ve sanayiye hükmeden, zenginlik kaynaklarını istediği gibi kullanan bir işgal, bundan zarar gören bütün sınıf ve tabakalar için esarettir. Bu sınıflar, özgürleşmek için bağımsızlık mücadelesi verirler. Zaferden sonra bu kaynakların kimler lehine kullanılacağı savaşta baskın olan sınıfın ve öteki sınıfların güçlerine bağlıdır.

Türk Kurtuluş Savaşı’na millî burjuvazi ve onların hedeflerini benimseyen bürokrasi önderlik etmiştir. Milleti savaşa bu sınıf çağırmış, ulaşmak istediği hedeflerin programını yapmış ve halkı bunun için seferber etmiştir. İşçi, köylü ve şehir küçük burjuvazisinin bu savaşa severek katılması, savaşta kahramanlıklar yaratması, zaferden kendisi için de bazı çıkarlar beklemesindendir. Ekip biçtiğinin karşılığını alacak, refah düzeyi artacak, örgütlenerek siyasi mücadeleye atılacak, kendini güven içinde hissedecektir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında bir köylü ülkesi olan, cılız bir işçi sınıfı bulunan Türkiye’de, bu emekçi kitlelerin öne geçmesi, zafer için bir program yapması ve buna burjuvaziyi razı etmesi mümkün değildi. Bununla birlikte bu yoldaki çabalar eksik olmamış, Ankara Meclisinde sosyalist eğilimli gruplar oluşmuş ve sosyalist partiler kurulup programlarını ilan etmişlerdi. Bunların amacı, millî devrimi bir halk devrimine dönüştürerek mülkiyeti ve zenginlikleri yeniden paylaştıracak bir rejim kurmaktı. 1920 yılında bu akım o kadar etkiliydi ki, savaşa önderlik eden sınıfın sözcüleri bile bir ara bu görevi üstlenmiş göründüler. Fakat aynı yılın sonbaharında bu söylemleri söndü ve sosyalist örgütleri kapatarak baskı altına aldılar. Bu mücadele, zaferden sonra kimlerin suyun başına geçeceği ve milli gelirden kimlerin aslan payın alacağı ile ilgili bir rekabetten kaynaklanmaktaydı. Öte yandan Türkiye için toplanacak yeni bir konferansa (Londra Konferansı) Ankara solu bastırmış olarak giderse elverişli barış şartları elde edeceğine inanıyordu.

Büyük Zafer, bir kurtuluştu evet ama burjuvazi için tam bir kurtuluş, emekçi halk için ise yarım bir kurtuluştu. Bizim tarihçiliğimiz, edebiyatçılığımız, söylevciliğimiz, burjuvaji tarafından biçimlendirildiği için, yabancı işgalinden kurtuluşu tam ve gerçek bir kurtuluş olarak propaganda etti ve kuşakları buna göre eğitti. Emekçilerin ağa ve tefeciden, patrondan kurtuluş mücadelesini ise vatan hainliği olarak suçladı. Çünkü vatan onların çiftliği idi! Millet ise bu çiftlikte onlar için çalışan yarıcılardı!

MİLLÎ DEMOKRATİK DEVRİM

Ülkenin kaynaklarının başına geçtiği halde Türk burjuvazisi, gene de Avrupa ve Amerika burjuvazisi karşısında zayıftı. Hıristiyanların terk edilen mallarına el koymak ve köylülere vurulan ağır vergiler, bu sınıfın durumunu güçlendirdi ise de Batılı burjuvazinin düzeyine çıkaramadı. Bu nedenle burjuvazimiz, çok geçmeden Batı sermayesiyle ortaklık yoluna gitti. 2. Dünya Savaşından sonra askerî bakımdan da onun himayesine girdi.

Türkiye devrimcileri, özellikle 1960’tan sonra işbirlikçi kapitalizm ile mücadelelerine “İkinci Kurtuluş Savaşımız” dediler. Milli Demokratik Devrim Teorisiyle emekçilerin önderliğinde iki aşamalı bir devrimi savundular. Önce kompradorları tasfiye edecekler, bu mücadele içinde kesintisiz olarak sosyalizme geçeceklerdi. Emperyalizm döneminde bazı ülkeler bu yolla sosyalizmi kurmuşlardı. Doğrudan bir sosyalist devrimi savunanlar da vardı.

Bu teoriler hayata geçirilemedi. Türk burjuvazisi, yabancılardan da aldığı destekle devrim hareketini kanlı bir biçimde bastırdı.

YENİ STRATEJİMİZ

  • Türkiye halkı 2019 yılında gene bir kurtuluş mücadelesi içindedir.

Bu kez kurtulmak zorunda olduğumuz, 1922’deki gibi işgalci Yunan ordusu değildir. Türkiye’ye bir din devleti dayatmak isteyen “yeni burjuvazi”nin demokrasiyi ortadan kaldıran tek adam rejimidir. Onun yerine konacak olan bağımsız, demokrat Türkiye ise bütün millî sınıf ve tabakaların güçbirliği ile gerçekleştirilecektir. Kurulacak olan rejimin emekçilere yararı, onların bu mücadeledeki güçleriyle orantılıdır.

Hedefleri burjuvazinin çıkarlarıyla sınırlı olanlar, Zafer Haftasında, yalnız 1922’de kazanılan zaferi anmakla yetinirler. Bizim o büyük zaferi dilimizden düşürmeyişimizin nedeni ise, onun strateji ve taktiklerini irdeleyerek emekçiler için kuracağımız yeni hayat için bir basamak yapmak istediğimizdendir. Önce tek adam rejimin elimizden aldıklarını yeniden kazanacağız, sonra orada durmayarak gerçek kurtuluşa kadar mücadele edeceğiz. (26 Ağustos 2019)

31 Mart Yerel Seçim Sonuçları SONUN BAŞLANGICI OLABİLİR

31 Mart Yerel Seçim Sonuçları 
SONUN BAŞLANGICI OLABİLİR

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com
01 Nisan 2019

31 Mart 2019 Pazar günü yapılan yerel seçimler iktidar için beklediğinden daha kötü, demokrasi cephesi için ise beklendiğinden daha iyi sonuçlar getirdi.

Eşitsiz seçim koşullarına karşın büyük kentlerde muhalefetin öne geçmesi, 17 yıllık AKP iktidarı için sonun başlangıcı olabilir.

Pek çok siyasi başlıklar taşıyan seçim sonuçlarının birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

MİLLET AKP’DEN YÜZ ÇEVİRMEYE BAŞLADI:  Bu yüz çevirme büyük kentlerden başladı. Bunun gelecek yıllarda dalga dalga ülkenin kırsal alanlarına da yayılacağı beklenir. Çünkü ticaretin, sanatın, bilimin olduğu gibi siyasette de belirleyici olan kentlerdir.

HÜKÜMET PİŞKİNLİĞE VURDU: Bu seçim sonuçlarını beklemeyen iktidarın önce bir şaşkınlık geçirdiği, Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul için veri akışını 14 saat durdurması ve Binali Yıldırım’ın başkan olduğunu ilan etmesiyle anlaşıldı. Fakat özellikle İstanbul seçim sonuçlarını kabul etmemenin büyük direnişe ve kalkışmaya sebep olacağını tahmin eden Hükümet, sonucu kabullenmek zorunda kaldı. İçi kan ağlayarak, başka verileri kullanıp seçimin kazananı olduğunu söylemekle yetinmek zorunda kaldı. Bu kentleri muhalefete teslim etmeye razı oldu.

BAŞARI KİMLERİNDİR?

  • Bu seçim başarısı en başta AKP hükümetinden bıkmış olan halkındır.

Başarıda, İYİ Parti’ye grup kurması için geçici olarak milletvekili verdiği tarihten beri CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun ve CHP ile ittifak yapan Meral Akşener’in payı vardır. Büyük kentlere başkan olan adayların isabetli seçilmiş olması da başarıda etkendir. Seçim sonuçları, her seçimden sonra kaynayan CHP’de bu kez bir süre için olsun “hemen kurultay” isteklerini geri plana atacaktır.

HEM YİTİREN HEM KAZANDIRAN PARTİ: Bu seçimin hem yitireni, hem de yitirirken kazananı, kazandıranı HDP’dir. İktidarın yok etmeye adeta yemin ettiği, uluslararası tepkiden çekindiği için henüz kapatamadığı, fakat siyaset yapmasını adam akıllı kısıtladığı, başka partilerden de cüzamlı muamelesi gören HDP, Doğu ve Güneydoğu’daki seçmenlerinin ve belediyelerinin bir bölümünü yitirdi. Bu koşullar altında yapabileceğinin en iyisini yapmak gibi bir siyasal kıvraklık gösteren HDP, büyük kentlerdeki seçmenlerini, AKP-MHP ittifakını zayıflatacak ittifaka yönlendirdi. Böylece bu kentlerde sonucu belirleyen bir rol oynadı.

KOMÜNİST BELEDİYE: Bu seçimde nur topu gibi komünist il belediyemiz de doğdu. Önceki yıl makamında kendisiyle görüşmemi paylaştığım Ovacık Belediye Başkanı Maçoğlu, bu kez Tunceli Belediye Başkanlığını kazandı. Sosyalist aydınlar Türkiye’de hem de İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde belediye başkanlığı yapmamış değildir. Fakat on yıllardır yasa dışı ilan edilen ve görüldükleri yerde ezilmeleri emredilen komünistlerin, bir il belediyesini yönetme fırsatını yakalamaları ülkemizde ilk kez oluyor. Bu kentin de Tunceli olması anlamlıdır. Tunceli’ye yakışmıştır.

CUMHUR İTTİFAKI MHP’YE YARADI: Ülkeyi tek başına yönetmede yetersiz kalacağını anlayan AKP’nin söylemlerinin merkezinde bulunan dinin yanına milliyetçiliği de katarak MHP ile ortaklık kurması, seçimlerde MHP’nin işine yaradı. MHP, AKP’nin desteği ile belediye sayısını artırdı. Bu durum ittifaka devam mı etmek, son mu vermek konusunda AKP’yi bir yol ayrımına getirebilir.

İKİ İKTİDAR ODAĞI DOĞDU: Erdoğan her ne kadar taraftarlarına moral vermek, herhalde kendisi de moral bulmak amacıyla: “Fazla sevinmesinler, ülkeyi ben yönetmeye devam edeceğim” diyor. Evet, anayasa ile o tek adamdır ve emirleriyle ülkeyi yönetmektedir (Yönetmekteydi). Asker, polis, yargı, vali ve kaymakamlar, basının büyük kesimi O’nun emrinde. Ama büyük kentlerin belediyelerini yitirmekle yetki alanı artık kısıtlandı. AKP’li müteahhitlerin zenginlik kaynakları önemli ölçüde bu kentlerin imar işleriydi. Böylece, zenginliklerin bir bölümü el değiştirecek. Bu kaynakların kimi kişileri zengin etmek için değil, halk yararın kullanılması, muhalif belediyelerden beklenir.

HOŞAFIN YAĞI TÜKENDİ: AKP, devlet hizmetlerini ve sosyal yardımları yoksul kesimlere yönlendirerek iktidarda kalıyordu. Bunu hâlâ mitinglerde kadınların Erdoğan’ı alkışlamasından anlıyoruz. Ama bunun için elde avuçta ne varsa satıp savdığı için bu politikalarını sürdüremez duruma geldi. Enflasyonu ve işsizliği önleyemedi. Ekonomiyi yönetemedi. Bu da şimdiye dek kendisini destekleyen kitlelerden bir bölümünün O’ndan yüz çevirmesine neden oldu.

DIŞ POLİTİKA’DA BAŞARISIZLIK: İslam dünyasının halifesi olma sevdası, Erdoğan’ın dış politikada zikzaklar çizmesine neden oldu. Batı ile arayı bozdu fakat ondan kopmayı da göze alamadı. Savaş politikaları halkın büyük kesimi tarafından benimsenmedi. Türkiye’nin dış bağlantıları belirsiz bir sürece girdi. Savaş karşıtlarını ve muhalifleri hapse attırması, kendisini eleştirenlere sayısız hakaret davaları açması ve muhaliflerini suçlamada makul üslup sınırlarını aşması, O’nun diktatör imajını güçlendirdi.  Kanımca 31 Mart seçimlerinden çıkan sonuçların belli başlıları bunlardır.

Bu sonuçlar herkes için derslerle doludur ve demokratik parlamenter sisteme dönüşün yollarımı açabilir.

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 3 Mart 2019
Bundan 95 yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden sessiz sedasız üç yasa birden geçti.
Bunlardan biri Halifeliği kaldırarak Osmanlı aile mensuplarını ülkeden çıkarıyor, biri Erkânı Harbiye Vekâletiyle Şer’iye Vekâletini kaldırarak ilkini Genelkurmay Başkanlığına, ikincisini Diyanet İşleri Başkanlığına indiriyor, üçüncüsü ise kaldırılmış Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlı okulları Maarif Vekâletine bağlıyordu.
Bu üç yasa, yeni Türkiye’nin kurulmasında temel taşlarından biri olacaktır. Tevhid-i Tedrisat Kanununun amacı, Ortaçağ’ın bir kalıntısı olan medreseleri kaldırarak bütün eğitimi, Maarif Vekâleti’ne bağlamaktı. Kanunun gerekçesini şu cümle anlatır:
– “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”
Aslına bakılırsa imparatorluğun son zamanlarda Türkiye’de iki değil üç çeşit insan yetişiyordu. Bunlardan medreseler artık miatlarını doldurmak üzere idiler. Yükselen yeni burjuva sınıfının değil feodallerin dünya görüşüne göre insan yetiştiriyorlardı.
Tanzimat’tan beri medreselerde bazı reformlar yapılmaya çalışılmışsa da kökünü söküp atmak mümkün olmamıştı. İkinci tür, 2. Mahmut zamanında Batılılaşma için adımlar atıldığı dönemde askeriyeden başlayarak adım adım kurulan laik eğitim sistemiydi. Devleti yönetenler, eğer eğitimi Batıdan alınan model üzerinde laikleştiremezlerse Mülkün (AS: Ülkenin) ayakta kalamayacağını anlamış bulunuyordu. Bu o denli köklü bir inançtı ki, ne Tanzimat, ne 1. Meşrutiyet ne de 2. Abdülhamit döneminde zaafa uğradı. İttihatçılar da bu yolda epey mesafe aldılar. Bu okullarda yetişen aydınlar Kurtuluş Savaşı’na önderlik yapacak bir düzeyde idiler.
3. bir okul tipi daha vardı ki bunlar yabancı ve azınlık okullarıydı. Bu okullar da esas olarak modern eğitim yapıyorlardı ama yabancı hayranı insanlar yetiştiriyordu.
Tevhidi Tedrisat Kanunu teklifinin gerekçesinde yalnız medrese – mektep ikiliğine atıf yapılıp yabancı okullardan söz edilmeyişinin nedeni, bu okulların statüsünün Lozan Anlaşmasıyla çizilmiş olmasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında yabancı okullar Anadolu’da faaliyetlerine son vermişler, yalnız İstanbul’da kalmışlardı. Onların çalışmaları da sınırlandırılmış bulunuyordu.
Tevhidi Tedrisat Yasası çıkarılırken toplumda bir hayli taraftarı olan “Çocuklarımız, dinlerini nerede öğrenecekler?” sorusunu yatıştırmak için 4. maddeye “yeteri kadar din hizmetlisini yetiştirmek için Maarif Vekâletinin imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi açacağı” hükmü kondu. İlk yıllarda açıldı da. Fakat on yıl içinde “öğrenci kaydı olmadığı” gerekçesiyle bu okullar kapatıldı. Din dersleri okullardan çıkarıldı.
Din öğretimi gene de feodal bir üretim biçiminde yaşayan ve nüfusun en az % 80-90’ını oluşturan köylü için bir ihtiyaç olmaya devam etti. Kanunen yasak olmasına karşın medreseler kâh yasaklı olarak, kâh görmezden gelinerek, hemen bütün Sünni köylerinde asıl amacı Kur’an okumayı öğretmek olan izinsiz mahalle mektepleri devam etti. Aleviler de kapılarına gözcü koyarak kendileri için bir tür okul görevi gören Cem ayinlerine devam ettiler.
UYGULAMA SÜRDÜRÜLEMEZ DURUMDAYDI
Uygulama sürdürülemez durumdaydı. Bu nedenle 2. Dünya Savaşından sonra yasaklar gevşetildi ve CHP hükümeti okullarda din derslerinin temellerini attı. DP, CHP’den devraldığı din eğitimini genişletti. Daha sonraki iktidarlar da bunu teşvik ettiler.
AKP iktidarıyla hedef bütün eğitimi dincileştirmek haline geldi. Medreselerin yerini İmam Hatipler almakla kalmadı; kör topal bir laik eğitimin uygulandığı, anaokulundan üniversiteye dek bütün okullarda inanç eksenli eğitim için büyük bir mesafe alındı.
1923’te muhafazakârları Meclis’ten tasfiye etmiş olan CHP’li mebuslar:
“İki tür eğitim olmaz, eğitimi teke indirmemiz gerekir” diyerek laik okulları işaret ediyorlardı.
95 yıl sonra, liberal ve demokratları Meclis’te etkisizleştirmiş olan AKP (Erdoğan) hükümeti şimdi şunu anlatmak istiyor:
* “Bir ülkede 2 tür eğitim olmaz. Eğitim teke indirilmelidir ve bu İslami eğitim olmalıdır.”
Yabancı okulların yerini ise çoktandır yabancı dilde eğitim yapan okullar almış bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye’de bugün Cumhuriyet’ten önce uygulanan 3 tür eğitim sistemi yürürlüktedir.
NEDEN BÖYLE OLDU?
Bütün bu gelişmeler, medreseden mektebe, mektepten tekrar medreseye ve yabancı okullara dönüş, ülkeyi yöneten sınıfların konumu ve güçleriyle ilgilidir. Şöyle ki: 1924’te iktidarı elinde bulunduranlar, bütün nüfusun küçük bir bölümü idiler. İktidarın dayandığı taban genişledikçe, bu tabanın sözcüleri din eğitimini devlete taşıdılar. 1923 rejiminin varisleri Mecliste azınlığa düştüler. Siyaset yapma sınırlarının genişletilmesi muhafazakâr-gericilerin işine yaradı.
Buna bakarak bazıları Türkiye’nin çok partili yaşama erken geçtiğini, İnönü on yıl daha iktidarda kalsaydı şimdiki sonuçla karşılaşılamayacağını ileri sürüyorlar. İşin aslı ise şöyledir:
Tek parti iktidarları medrese, tekke ve zaviye gibi feodalizmin üst yapı kurumlarına savaş açarken geniş halk yığınlarının yaşamını kolaylaştıracak önlemler almamış, köylüyü ve kent yoksullarını ağaların, tefecilerin, gerici esnafın insafına terk etmiştir. Bu kitleler, devlete küsmüşler ve kendilerine daha yakın gördükleri ve manevi ihtiyaçlarını doyuran ağaya, şeyhe, dedeye, tarikatlara sığınmışlardır.
Amerika ve Avrupa’nın isteğiyle çok partili yaşama geçilirken iktidardaki burjuvazi, emekçilerin iktidar yollarını tıkamaya onların örgütlenmelerini şiddetle yasaklamaya devam etti. Buna karşılık kendi içindeki sağcı burjuvaziye iktidar kapılarını açma yolunu tercih etti. İşte o tüccar “burjuvazi”dir ki, Tayyip Erdoğan kadrolarıyla kendini iyice tahkim etmiştir (AS: pekiştirmiştir), geniş emekçi yığınları tepe tepe kullanmaktadır. Umarız ki bunun sonuna gelmiş olsun.
Tevhid-i Tedrisat’ın 95. yıldönümünde yapılan konuşma ve yayınlarda konu kişiler üzerinden değerlendiriliyor. Onlara göre tarihte ve günümüzde iyi ve kötü insanlar vardır. Bunun sınıfsal karakteri üzerinde durulmuyor. Ne de olsa Türkiye aydınının “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olduğumuz gibi bir amentüsü vardır! İşin içine “sınıf” gibi sol ve emekçi kokan bir kavramı sokmaya ne gerek var?