Etiket arşivi: Zeki Sarıhan

DİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Zeki Sarıhan
www.zekisarihan.com


Türk Dil Kurumu’nun 1932’de kuruluşunun yıldönümü olan 26 Eylül günü, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 90. Dil Bayramı olarak kutlandı. Dil Bayramı denince Karamanoğlu Mehmet Bey’in, Türkçeyi 13 Mayıs 1277’de resmî dil olarak ilan etmesini de unutmamak gerekir. Bu olay ise nedense yalnızca Karaman’da kutlanıyor.

TÜRKÇE BOZULUYOR

Anadili insanın benliğine ve BİLİNCİNE öyle bir yapışır ki, onun içine sokulan parçalar ve onu yanlış kullanmalardan rahatsızlık duyarsınız. Tadına alışık olduğunuz bir yemeğin içine zehir katmışlar gibi olur. Kusacak kadar değilse de ağzınızı burar.

Aşağıda epey bir süredir yanlış kullanılışları beynimizi tırmalayan kavramlara birkaç örnek vereceğim.

“TAKSİYE BİNMEK” yerine “TAKSİ ALMAK”: 1967’de İstanbul’a ilk gittiğimde Taksim’de Şişli’ye nasıl gideceğimi sorduğum top sakallı biri “Şuradan bir taksi alırsınız” dediği zaman garipsemiştim “Bir taksi satın alırsınız” demiş olamazdı. Çok geçmeden bunun İngilizce dersinde gördüğümüz “take a taxi”nin yanlış bir çevirisi olduğunu, bir taksiye binmem gerektiğini söylemiş olduğunu anladım.

“ÇİMMEK” yerine “BANYO ALMAK”: “Banyo yapma” almaya alışmışken bir de “banyo alma” yaygınlaşmaya başladı. “Duş yapmak” denmesi gerekirken de artık herkes “duş alıyor”. “Çimmek” gibi Anadolu Türkçesinin sevimli sözcüğü dilimizden çoktan düştü.

“AHLAK” yerine “ETİK”: 1990’lerde “Ahlak” tahtından düştü. Yerini “Etik” aldı. “Ahlak” yerine “etik” dersek daha bir Avrupalı oluyormuşuz gibi bir izlenim bırakılıyor.

“GEÇMİŞE ÖZLEM” yerine “NOSTALJİ”: Geçmişe özlem gibi arı duru, anlamı açık bir dururken Nostalji sözünü kullanmaya meraklı çok insan var.

“İÇİN” yerine “ADINA”: Son zamanlarda gitgide kullanım alanı bulan bir sözcük de “için” yerine kullanılan “adına” sözcüğüdür. “Adına”, dilimizi özenle kullanması ve örnek olması gereken televizyon sunucularının bile kullandığı bir sözcük durumuna geldi. Biz eskiden “sebze almak için” pazara giderdik, şimdi bir kısım Türkler “sebze almak adına” pazara gidiyor. Oysa “adına” sözcüğü bambaşka bir bağlamda kullanılır. Örneğin okul veli toplantısına baba adına annenin geldiği biçiminde kullanılırsa sözcük anlamına uygun kullanılmış olur. Hiç “Evi geçindirmek adına çok çalışıyorum” denir mi? “Evi geçindirmek için çok çalışıyorum” denir. Sonuçta “adına” “için” birbirlerinin yerine kullanılabilecek sözcükler değildir.

Elimize bulaşan bir boyayı çıkarmak mümkündür de dilimize yapışan bir sözcüğü atmak kolay değildir. Diller yaşayan varlıklardır. Evrimleşirler. Yeni kavramlara yeni sözcükler türetirler. Kendi kökleri yetersiz kalırsa başka dillerden de sözcük alırlar. Fakat kendisinde bulunan ve hiç de kavram olarak yetersiz olmayan bir sözcüğü bırakıp yabancı bir sözcüğü onun yerine kullanıma sokmak özensizlikten öte kendi anadiline ihanettir.

HİSSETMEK: fiilinin İngilizceden yapıldığı anlaşılan bir çeviri ile yanlış kullanılışı gitgide yaygınlaşıyor ve kulak tırmalıyor. Örneğin “iyi hissediyorum” veya kötü hissediyorum” deniyor. Oysa bu fiilin bir nesnesi olması gerekir. Neyi hissediyorsan, önce onu söylemen gerekir. Havayı hissederiz, kokuyu hissederiz, acıyı hissederiz. “İyi hissediyorum” sözünde eksik kalan “kendimi” sözcüğüdür. “Nasıl hissediyorsun?” sorusunun doğrusu da “Kendini nasıl hissediyorsun?”dur.

“EL KOYMAK” yerine “ÇALMAK”:  Çalmak artık çoğu metinde “gasp etmek”, “el koymak” yerine kullanılır oldu. Bir aslanın başka bir aslanın avını ondan zorla almasına “çalmak” değil, gasp etmek veya “el koymak” denir. Ama artık çoğu doğa belgeselinde bu gibi durumlarda yanlış olarak “çalmak” fiili kullanılıyor. Sokakta biri önümüzü kesse ve cüzdanımızı zorla alsa buna “çalmak” denmez. “Çalmak” başkası görmeden, gizlice almaktır.

SAYGI VE HÜRMETLERİMLE”: Bir duyguyu güçlendirmek için aynı anlama gelen iki sözcüğün kullanılması da oldukça yaygın. “Saygı ve hürmetlerimle”, “mutlu mesut” gibi.

UZUN HECELERİ KISA SÖYLEMEK: Bazı yörelerimizin insanları, uzatılması gereken heceleri uzatmadan söylüyorlar ve bu çok dikkat çekiyor. Şu sözcüklerdeki ilk heceleri uzatmadan söylemeyi denerseniz bunun dil için nasıl bir sorun yarattığını anlayabilirsiniz: Hami, Haşim, Sait, Şair, Talih, Salih, Cahil, Sair, Mahir, Tahir, Nail, Nazım, Halim, Salim, Talim, Yani, Sani, Cani… Bu sözcüklerin ilk hecelerindeki a’nın üstüne uzatma işareti konulmaz ama bunlar uzun hecelerdir.

K’YI YUMUŞATAMAMAK: Bunun gibi üzerine yumuşatma şapkası konulan bazı sözcükleri de yanlış kullananlar var. Kâzım, Kâmil, Kâtip, Kâmuran, Kâşif gibi sözcüklerdeki şapka ilk hecedeki k’yi yumuşattığı gibi hecenin uzun okunması gerektiğine de işaret eder. Kâr, gâh gibi sözcüklerde ise yalnızca k’yi ve g’yi yumuşatır. Kimi kitaplarda bile bu konuda hata yapıldığına rastlanıyor. Kimileri, imla kılavuzunda bütün yumuşatma ve uzatma işaretlerinin kalkmış olduğunu sanıyor. Gerçi 12 Eylül’den sonra devletleştirilen Türk Dil Kurumu, imlamızı bu tip işaretlere boğmuş, Dil Derneği ise farklı ve doğru bir yazımı tercih etmişti ama her iki Kurum da yukarıdaki sözcüklerden yumuşatma işaretini kaldırmamıştı. Son yıllarda her iki Kurumun imlası hemen hemen birleşmiş bulunuyor. Geçmişte yaşanan bu kargaşadan ötürü bugün bile “hâlâ” sözcüğünü hala olarak yazanlar var. Ciddi bazı kitaplardaki yanlış yazmalara bakarak “-de/da” eki ile “de/da” bağlacının nasıl yazılacağını öğrenmeden üniversite bitirenler var.

Dil büyük bir okyanus gibidir

Dilseverlerin ve uzmanların bile onda keşfedecekleri çok şey var. En azından her eve bir yazım kılavuzunun gerektiği de açık.

Dilin doğru ve ahenkli (uyumlu) kullanımı ailede ve okulda öğretilir. Öğretmenlere, yazarlara ve radyo-TV sunucularına büyük iş düşüyor.

  • Dilini koruyamayan bir ulus bağımsızlığını da koruyamaz.

Dilini geliştiremeyen topluluklar, üstün bir uygarlık yaratamaz.

Bu yılki Dil Bayramı ödül töreninde bir konuşma yapan şair Ataol Behramoğlu’nun dilimizi sevip korumamızı anlattıktan sonra “Ülkemizde konuşulan bütün dillere de saygılı olalım” sözünü de anmadan geçemeyeceğim.

Anadili sevgisi, bütün dillerin eşitliğini, bütün dillerin onu konuşanlar için ana sevgisi kadar kutsal olduğunu anlamıyorsa, bu basit bir milliyetçilikten öteye geçemez. (İndependent Türkçe, 28 Eylül 2022)

 

 

 

 

 

EZAN SESİNDEN RAHATSIZ OLMAK!

Zeki Sarıhan

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

EZAN SESİNDEN RAHATSIZ OLMAK!

1991 yılının Ağustos ayında bir gün, yıllarca Almanya’da kalıp ülkeye dönmüş bir yazarımızı, Ankara’da kalmakta olduğu Seyranbağları’ndaki evine ziyaret ettim. Türkiye’ye dönmekten memnun olup olmadığını sorduğumda “Memnunum ama şu Ezan sesleri de olmasa!” diye cevap verdi.

Bu söz garibime gitti. “Hocam, dedim, Almanya’da da çan sesleri duymuyor muydunuz?”

“Çan sesinden rahatsız olmuyorum ama Ezan sesinden rahatsız oluyorum” dedi.

Öğretmen Dünyası’nın yazı kurulunda haftalık çalışmalarımızı birbirimize aktarıyorduk. Bu ziyareti ve yazarımızın sözlerini yadırgadığımı arkadaşlara da anlattım. Onlardan bir itiraz gelmedi. Demek ki her aydın onun gibi düşünmüyordu. İyi ki de düşünmüyordu.

Sözünü ettiğimiz yazarımız bir burjuva aydını değildi. Köyden yetişmiş, Köy Enstitüsü mezunu, TÖS’lü öğretenlerle birlikte Türkiye Öğretmenler Sendikasının kurucu ve yöneticilerindendi. Köy gerçeğini anlatan ve yoksulları kayıran kitaplara da imza atmıştı.

Onun bu özellikleri Ezan’la ilgili rahatsızlığını daha da anlamlı kılıyor. Halkla bağları olmayan, halk gibi yaşamayan ve halk için “Ne halleri varsa görsünler” diyen bir burjuva aydını olsaydı be sözleri üzerinde durulmayabilirdi. Ama halkın önünde yer alarak onun sömürü ve baskıdan kurtulmasını isteyen bir aydının böyle düşünmesi, ülkemizde aydın-halk ilişkileri hakkında da ipuçları veriyor.

Bu konuyu fena halde dert edinmem nedeniyle epey yazı yazdım :

  • “Laikliğe Halkın Penceresinden Bakmak”,
  • “Aydınlar İslam’la Barışmalıdır”,
  • “Aydınlar İslam’la Niçin Barışmalıdır?”,
  • “Aydınların Dinle İmtihanı”,
  • “Deist, Ateist, Sosyalist”, Dinden Çıkmak Derde Çare Değil”

    başlıklı yazılarım bunlardan bazılarıdır.

Bir devrimci aydının “İslam’la barışması”nı, gericilikle barışması olarak anlamak doğru değildir. İslam’la barışmak, kendi halkıyla barışık olmak anlamına gelir. Ne yazık ki, Tanzimat’tan beri yetişen aydınlarımızın en belirgin özelliği, geri kalmışlığımızı İslam’a yüklemeleridir. Her ne kadar bunların bir kısmı, halkın mücadelesinin yükseldiği dönemde sosyalizmi benimsemişlerse de, emekçilerin mensup olduğu dinle aralarına uçurumlar koymaya devam etmişlerdir.

Bu sorun aynı zamanda “devrimciler neden halkı sıkıca kavrayıp onları bir devrime götüremediler?” sorusuna verilecek cevaplarla da ilgilidir.

Kaba bir materyalizm, din karşıtlığına dayanır. Diyalektik ve tarihsel materyalizm ise dinin hangi ihtiyaçlardan doğduğunu, nasıl evrildiğini ve bugün milyarlarca insanın neden bir dinin mensubu olduğunu araştırır. Dinler, millî kimliklerin göz ardı edilemeyecek bir bileşenidir.

Hristiyan dünyasında çan sesi duyan bir sosyalist, nasıl koşa koşa kiliseye ibadete gitmiyorsa ve gitmek zorunda değilse, Müslüman Dünyasına mensup bir sosyalistin de Ezan sesi duyunca camiye gitmesi veya evde namaza durması beklenemez. Ekim Devrimi döneminde “Müslüman komünist” diye bir kavram vardı. Ondaki “Müslüman” da kültürel bir kimliğe vurgu yapıyordu. Bir sosyalistin halkının inanç değerlerine karşı kılıç sallaması onu halktan soyutlar.

Size bir şey söyleyeyim mi? Eğer Türkiye halkının çoğunluğu Müslüman olmasaydı, Kurtuluş Savaşımız başarılamazdı.

Afyon’dan geçtiğim bir tarihte, yüzlerce basamakla çıkılan kaleye tırmanmayı göze aldım. O zaman gücüm buna yetiyordu. Kalenin burcundan aşağıya inerken güneş de batmıştı. Tam o sırada Afyon camilerinden ezan sesi yükselmeye başladı. Bu sesler, buranın bir Türk-İslam ülkesi olduğunu haykırıyordu. “İşte budur” dedim kendi kendime…

Eğitimsiz bir sesle okunan ezanlar veya tek bir camiden okunan bütün köy veya mahallede duyulabilirken sekiz on yerde birden, birbirini boğarcasına hoparlörlerden verilen ezanlara karşı hoşnutsuzluk bu tartışmanın dışındadır. Seyranbağları’nda sözünü ettiğim sohbette şikâyet edilen Ezan’ın okunuşuna değil, Ezan’adır.

Bir kere daha belirtmekte zarar yoktur: İslam, ortak kimliklerimizden biridir. Hiçbir aydınımız, en azından kültürel olarak İslam dairesinde bulunduğunu yadsıyamaz. Onun simgeleri de camidir, minaredir, ezandır, cenaze namazıdır, Hıdırellez’dir, Ramazan davuludur, bayramlaşmadır. Bu kültürel dairenin dışına çıkma çabasına hiç gerek yoktur… (7 Mayıs 2022)

Fotoğraf: Fatsa / Beyceli Köyü Cami avlusunda bir bayramlaşma töreni.

================================
Dostlar,

Diyanetin / İktidarın derhal bu konuya el atması ve hoparlörden “EZAN TERÖRÜ” ne son vermesi gerek..

Bolca ve yüksek yüksek minarelerden, çok sayıda hoparlörden ve güçlü amplifkatör ile olabildiğince yüksek düzeyde ezan okumanın / okutmanın yararı değil  zararı vardır.

120 dbA’ya dek ezan sesi şiddetini artırmanın ve insanları sabahın erken saatlerinde derin uykusunda terörize etmenin İslamla bağdaşır hiçbir yanı yanı yoktur. Özellikle sabah ezanlarının 55 DbA’yı geçmeyecek şiddette okunması gereklidir. Gürültü Kontrol Yönetmeliğinde öngörülen düzey 55 DbA’dır.

Ayrıca makamına uygun, şan eğitimi almış ses sanatçılarınca okunması, kayda alınması ve Türkiye genelinde banttan, eş zamanlı okunması da çok yerinde olacaktır.

İslam bir şiddet ve dayatma – zorbalık dini olmamalıdır, aleyhine olur, insanları iter ve soğutur hatta tepkiselleştirir.

Kovit-19 salgını nedeniyle aylar önce yasaklanan saat 00:00 sonrası gece müziği, yukarıda andığımız Yönetmelik bağlamında sınırlamaya bağlıdır. Böyle olmasına karşın, salgına karşı hemen hemen tüm önlemleri 26 Nisan 2022’den bu yana kaldıran AKP iktidarı, müzik yasağını görmezden gelmeyi inat ve ısrarla sürdürmektedir.

  • Müslüman’a çifte standart yakışır mı? İslamiyet her şeyden önce İYİ AHLAK değil mi??!!

Bir yığın insan geçimini bu yoldan (gece müziği ile) sağlamakta. Bakan Soylu’ya göre 4 Bakanlık bu konuyu çalışmakta imiş! Epey de zaman geçti. Bu 4 Bakanlık neyi çözemedi de müzik yasağı sürmekte? Ayıp oluyor, insanları aptal yerine koymayın, aynaya bakın..

Halkın dinden soğuduğu, camilere namaz katılımının son derece azaldığı, özellikle İHO – İHL hatta ilahiyat bitirenler arasında Deizm – Ateizm eğiliminin arttığından DİB / AKP rahatsız. Buradan, ezandan başlayın, yersiz inat, halka dayatma – çatışma yarar sağlamaz.

  • Güleryüzlü, saygılı İslam olun; zorba ve dayatan, İSLAMİ FAŞİST olmayın…
  • Hele emperyalizmin güdümünde SİYASAL İSLAMI derhal terk edin; böyle bir din yok!
  • Bu Kuran – Muhammet dini değil; orta – uzun erimde İslamı kullanıp yok etme tasarımı!
  • Biraz akıllı olun, kendinize gelin, Kuran’a uyun; “aklınzı kullanın” !
  • Anadolu İslamı – İslamın Alevi / Bektaşi yorumu ile barışın!
  • Laik Cumhuriyet İslamiyet için de temel güvence, artık bu yalın gerçekliği kavrayın..

Ülkeyi daha da çok germeden – kutuplaştırmadan, halkı dinden soğutmadan geç olmadan!!

Sevgi ve saygı ile. 08 Mayıs 2022, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik      twitter : @profsaltik

AKP, İKTİDARI SEÇİMLE DEVREDER Mİ?

Zeki Sarıhan
(Independent Türkçe, 17 Şubat 2022)
zekisarihan.com

Bir süreden beri, birçok insanın zihninde, Türkiye’de iktidarın seçimle değişip değişmeyeceği sorusu var. Başka bir anlatımla AKP, seçimleri yitirmeyi göze alabilir mi? Sandıktan çıkamazsa iktidarı seçilenlere devreder mi?

İktidarın seçimlerle oluştuğu ülkelerde bu soru, bu kuşku garip karşılanır, ancak Türkiye, AKP iktidarıyla normal bir ülke olmaktan çıkmıştır. AKP’nin yalnız bu konuda yaptıkları değil, söyledikleri de onun iktidarı kolay kolay devretmeye yanaşmayacağını düşündürüyor.

SİCİLİ KABARIK

Hatırlayalım: AKP Kendi partisinden kazanan İstanbul ve Ankara Belediye başkanlarını istifaya zorlamıştır. Her ne kadar seçmen iradesine aykırı bir tutum ise de,  merkezî iradenin aynı partinin elinde bulunması nedeniyle, bu bir iç düzenleme sayılmış ve ne iktidar taraftarları ne de muhalefet tarafından fazla dert edinilmemiştir.

AKP iktidarı, kendi iradesini seçmen iradesinin üstünde gördüğü için, Doğu ve Güneydoğu’da belediye başkanlıklarını kazanmış HDP’lileri de görevden almış ve yerine kayyumlar atama yoluna gitmiştir. Gösterdiği gerekçe, bu belediyelerin PKK’ya yardım ettikleridir. Ancak iktidar şimdi bu gerekçeyi bütün muhalefet için kullanmaktadır ve aynı gerekçelerle muhalefetin kazandığı belediyeler için de aynı gerekçeleri ileri sürmektedir. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediyesine bu konuyu araştırmak için müfettişler göndermiştir. İstanbul, herhangi bir Doğu ve Güneydoğu kentinden çok daha önemli bir kenttir. AKP şimdilik bu kentin belediye başkanını görevden alamadıysa, bunun dünyada yaratacağı büyük tepki ve ülkede kargaşaya neden olacağı korkusundandır. Gene de muhalefetin elindeki belediyeler için Hükümet’in gündeminde görevden alma seçeneğinin elde tutulduğunu varsayabiliriz.

AKP iktidarının İstanbul Büyükşehir için yapılan seçim sonuçlarını, ne yazık ki Yüksek Seçim Kurulu’nu kullanarak saymayışı, onun seçmen iradesine saygısızlığının en belirgin kanıtıdır.  Alacağı olağanüstü önlemlerle bu seçimi kazanabileceğini ummuş olmalı ki, seçimleri yeniletmiş ancak bu saygısızlığa isyan eden İstanbul seçmeni daha büyük bir farkla (AS: 13 bin yerine 806 bin!) muhalefetin adayını yeniden kazandırmıştır. İktidar bu utanç verici durumun özeleştirisini bile yapmamıştır. Parlamenter bir sistemde böyle bir durum karşısında iktidarın istifa etmesi beklenirdi. Ancak iktidar partisi bugün de İstanbul Belediyesinin başkanının gayrimeşru olduğu kanısındadır. Her fırsatta O’nunla didişmesi bir yana, bu belediyeyi çalıştırmamak için de kendisine çeşitli yetkiler icat etmekte ve bunu kullanmaktadır.

2015 seçimlerinde tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğa ulaşamayınca, Cumhurbaşkanı muhalefete hükümet kurdurmamak için siyaseti ve kamuoyunu haftalarca nasıl oyaladığı hatırlardadır. Hükümet, hükümet kurma görevini muhalefete vermesi gerekirsen, milleti yeni bir seçime götürmüş ve bu kez, nedenleri tartışmalı bir biçimde hükümet kuracak çoğunluğu elde edebilmiştir.

NEDEN BÖYLE YAPIYOR?

AKP yöneticilerinin (ki gerçekte Recep Tayyip Erdoğan demek gerekir), seçimle geldiği iktidardan niçin hiçbir koşulda gitmeye niyetli olmadığı üzerinde durmak gerekir.

Bir kez AKP’nin İslamcı çekirdeği, demokrasi kültürü almamış bir kadrodur. Yani AKP normal parlamentocu bir parti değildir. İktidar olmadan önce, siyasi platformda yer alabilmek ve seçimlere girebilmek için kendisini bu sistemin içinde göstermiştir. Seçim kazanıp iktidara geldikten sonra amacına ulaştığından artık iktidarı hiçbir zaman bırakmaması gerektiğine inanmaktadır. İslam ülkelerinde parlamentocu geleneğe uyan ve seçimle gelip seçimle gitmeyi göze alan parti bulunabilir. Fakat günümüz İslam dünyasında göstermelik seçimlere başvuran ülkeler bulunsa da iktidar hanedanların, şeyhlerin ve kralların elindedir ve bunların seçimle gitmeleri mümkün değildir.

  • AKP, İslam ülkeleri tarihinde ve bugünkü İslam dünyasında çok görülen ancak Türkiye’de şimdiye kadar benzeri görülmemiş özel bir partidir.

AKP, değil seçimleri kaybederse iktidarı bırakmak, ülkenin sistemini ve kültürel dokusunu baştan ayağa değiştirmek çabası içindedir. Cumhuriyet kavramı henüz terk edilmese de devlet yetkilerini tek bir adamın elinde toplayarak cumhuriyet düşüncesiyle de kavgalıdır. İslamcı bir rejim kurabilmek için 20 yıllık iktidarı yeterli olamamıştır. Bunu bir 20 yıl daha değil, sonsuza kadar devam ettirmesi gerektiğine inandığı anlaşılmaktadır. Devlet hazinesinin pervasızca İslamcı vakıflara aktarılması, Diyanet İşleri örgütünün toplumun bütün hücrelerine nüfuz etmekle görevlendirmesi, bu uzun vadeli planın parçalarıdır.

İktidarın siyaset için dini kullandığı açıktır, fakat bu kullanma herhangi bir siyasi partinin oy alabilmek için dini istismar etmesinden farklıdır ve daha derin bir hedefin ifadesidir. AKP, doğrudan doğruya bu görevin Allah tarafından kendilerine verildiği kanısındadırlar. “Bize Allah yaptırıyor” sözleri ve “Nas”a bağlılık ifadeleri bunu gösteriyor. Türkiye’de dinci bir devlet kurma imkânları sınırlı olsa da Erdoğan bu sınırları sonuna kadar zorlamaya niyetli görünüyor.

NELER YAPABİLİRLER?

İktidarın, kamuoyundaki desteğinin azaldığı bir dönemde erken seçime gitmeyişini anlamak mümkündür. Ancak genel seçim tarihi de yaklaşmaktadır. Türkiye’de teorik olarak seçim sistemini ortadan kaldırabilecek bir irade henüz yoktur. Ancak iktidar seçimleri muhalefete kaptırmamakta sonuna kadar direnecektir. Bunun için neler yapabilir*

İlk yapacağı şey, zaten şu günlerde yapmakta olduğudur. Devletin elinde bulunan maddî araçların, kaynakların kullanılmasıyla seçmenin iktisadi sıkıntılarını azaltmak ve seçmende yeni bir umut yeşermesini sağlamak. Bu her iktidar için bir seçim yatırımıdır

Ya seçim günü gelip çattığında, kamuoyu yoklamaları muhalefetin önde olduğunu gösterirse, kaybetme ihtimalinin yüksek olduğu koşullarda Hükümet seçime razı olabilir mi? Şimdi birçok insanın kafasını bu ihtimal kurcalamaktadır.  İktidar seçimleri erteleyecek bazı bahaneleri kendisi örgütleyebilir mi? 2015’te yenilenen seçimler için bazı insanlarda böyle bir kanı oluşmuştu.

Geçmiş seçimlerde de görüldüğü gibi sandık güvenliği başlı başına bir sorundur. Hayali ve taşımalı seçmen, sahte oy, sayımda hile, sonuçların değiştirilmesi ve zamanında ilan edilmemesi gibi abeslikler konusunda YSK sınıfta kalmıştı.

Muhalefet partilerinin adayı, Erdoğan’ı geçerse, Erdoğan iktidarı devredebilecek midir?  Bunun olmaması mümkün görünmüyor. Demek ki, ne yapılacaksa seçimden önce yapılmalıdır. AKP kurmayları da bunu “hakkıyla” yapmaktadırlar. Kutuplaştırıcı söylemlerine ara vermeden devam etmek, Muhalefeti terör ve Fetullah Gülen yandaşı göstermek, dini kullanmanın yeni yollarını keşfetmek, dış güçler söylemini kullanarak ülke ve millet varlığının tehlikede olduğu algısını yaratmak, muhalefeti bölüp birbirine düşman etmek, yeni iktidar ortakları bulmak…

Öte yandan, sivil savunma adı altında örgütlenmiş ve iktidara yakın kuvvetlerin de hobi olarak kurulduğunu sanmayalım!

BU DA BİZE DERS OLSUN

20 yıldır içinde bulunduğumuz durum, büyük derslerle doludur. Bunların başında geçmiş burjuva hükümetlerin halkın sorunlarıyla yeterince ilgilenmeyişleri ve AKP için başlangıçta büyük bir alan açmalarıdır. Yenikapı’da bir AKP mitinginde yoksul bir kadına “Erdoğan’ın  götünün kılı olurum” sözünü söyletecek bir ortam yaratılmamalıydı.

İkinci ders de AKP’den önceki yaklaşık 80 yıllık dönemde aydınlanma, demokrasi, insan hakları gibi kavramların kâğıt üzerinde kalmasıdır. Irkçılık ve dincilik böyle bir fidelikten besleniyor.

Bu da bize ders olsun. Acı bir ders…

HANIM KIRAR BARDAĞI KAZA OLUR…

Zeki Sarıhan
zekisarihan@com 

İktidara karşı olanların günde üç posta sabah, öğlen ve akşam, en ağır hakaretlere uğradıklarını televizyon kanallarından izliyoruz. Ancak bu konuda kazanılacağı umudu olmadığı için ya dava açılmıyor, açılsa da mahkemelerden “Bunlar eleştiridir, hakaret sayılmaz, katlanmanız gerekir” yollu kararlar çıkıyor.

İktidar mensupları ise açtıkları davalardan milyonlar kazanabiliyor.

Çünkü güngörmüş, çileler çekmiş ve bu yüzden filozof olmuş halkımızın dilindeki bir atasözünde de belirtildiği gibi, “Hanım kırar bardağı kaza olur, hizmetçi kırar suç olur!

İKTİDAR HANIMEFENDİ, MUHALEFET HİZMETÇİ!

Ezen ve ezilenler arasındaki ilişkinin bir yönüne yollama yapan bu atasözündeki “hanımefendi”, konumuz açısından iktidardakiler, “hizmetçi” de muhaliflerdir. İktidar mensupları, hangi suçu işlerlerse işlesinler, hesap vermek zorunda değillerdir. İster ayakkabı kutularında milyarlar saklasınlar, ister en küçük bir eleştiri karşısında küplere binip hakaretlerde bulunsunlar, onlardan hesap soracak bir mekanizma yoktur. Güya en duyarlı oldukları bir konuda “Bakara makara” diye ayetleri hafife alanlar bile büyükelçi yapılıyor. Yeter ki bu soygun düzenini desteklesin.

  • Cumhurbaşkanının tarafsızlığı çoktan tarihe karışmıştır.

İktidarın kutuplaştırıcı tutumu nedeniyle millet fena halde bölünmüş bir durumda olmasaydı, muhalefet mensuplarının, gazetecilerin, televizyoncuların veya sosyal medya kullanan herhangi birimizin iktidara karşı kullandığı uygunsuz sözleri eleştirebilirdik. Gene de içimizden de olsa bu gibi ifadeleri uygun görmediğimiz açıktır. Fakat bunu yazı ve sözle dile getirmede tutuk davranıyorsak, karşı tarafın ağza alınmayacak hakaretleri karşısında hiçbir şey yapılmamış olmasındandır. Adı lazım değil, Demirören’e Ziraat Bankasından kredi ile aldırılan bir gazetedeki köşe yazarının yaptığı gibi, muhalefetin hatalarını dile getirip iktidarın hataları ve hakaretleri konusunda sus pus olanları gördükçe gazetecilik mesleğinin utancından yerin dibine batması gerekir.

NAMAZ POLİSİ NE ZAMAN GÖREVE BAŞLAYACAK? 

Son zamanlarda iktidar, oy yitirdikçe din bekçiliğine soyunmaya başladı. Yakında bütün felsefe dergileri kapatılabilir. Sokaklarda namaz polisinin elinde sopa ile gezmesine az kaldı! İktidarın başı ekonomi politikasını bile “Nas”la açıkladığına göre, “Nas” dedikleri diğer kuralların da adım adım yürürlüğe konulacağını bekleyebiliriz. Olmayacak şeylerden söz ettiğimi düşünenler olabilir. 20 yıl önce Türkiye’nin bu hale getirileceğini kim kestirebilirdi?

  • Şimdiki durum, Osmanlı döneminde yaşananlardan çok daha korkutucudur.

Şu farkla ki, yüz yıllık laiklik sistemi altında yetişenler ve dünyaya bakarak zihinleri gelişmiş olanlardan meydana gelen bir halk kitlesi var. İktidar, bu kitlenin gericiliğe karşı oluşturduğu barikatı, bütün politik araçlarla yıkmaya çalışıyor.

  • Bu iktidar ki, sanki dünya işlerini çekip çevirmek için değil de vatandaşlara dinin emirlerini tebliğ etmek için iş başına gelmiştir!

Osmanlı halifeleri, özellikle 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyılın başlarında bugünkü Diyanet İşleri Başkanı kadar görev ve sorumluluk taşımıyordu. Buna, eğitim ellerine teslim edilen tarikatları da ekleyiniz!

ARTIK DİYET ÖDEMEYİ REDDETMEK

  • Türkiye’nin ufku her gün biraz daha kararıyor.

Halkın bir bölümü, yapılan sosyal yardımlar karşılığında adeta tutsak alınmıştır. Milletin tümü Ömer Seyfettin’in öyküsünde işlediği demirci gibi “diyet” ödemek zorunda bırakılıyor. Öyküde diyet, demircinin kolunu kesip diyetini ödeyen mütegallibenin önüne atılarak ödenmişti. Bugün halk bu diyeti kol ve bacağını kesip atarak ödeyemez. Diyet, 20 yıldır AKP’yi iktidarda tutarak ödenmiştir. Artık diyet ödemeyi reddetmek gerekir.  Bunun yolu, sesini yükseltmek ve sandık başında aklını başına almış olarak davranmaktır.

Önümüzdeki ilk genel seçimde;

  • Bir iktidar değişikliğini sekteye uğratacak bütün yan çizmeler,
  • “Bir baş ol da ne başı olursan ol!” anlayışıyla uyduruk parti kurmalar,
  • demokrasi ittifakının dışında kalma niyetleri,
  • sandığa gitmemeler,
  • halkın geleceğine karşı işlenmiş bir suç olacaktır.

 

 

 

“ALİ BUGÜN MEKTEBE BAŞLADI”

Zeki Sarıhan
www.zekisarihan.com
12.12.2021

1944 doğumluyum. 2. Dünya Savaşı’nın şiddetle sürdüğü yıl. İnönü Hükümeti iktidarda. Köylülerin çok yoksul olduğu, salgın hastalıkla-rın çocukları kırıp geçirdiği bir dönem. Yaşamda kalanlar için ufukta parlak bir gelecek görülmüyor.

30 hanelik mahallemizdeki mescitte açılan “mektep”e 6 veya 7 yaşında başlamış olmalıyım. Taşçı ustası babam, köyde miydi yoksa dışarıda çalışıyor muydu, bilmiyoruz. Annem okuma yazma bilse ve günlük not tutma alışkanlığı olsa, muhtemelen yatsı namazını kıldıktan ve yarın sabah pişireceği mısır hamurunu mayaladıktan sonra yatmadan önce defterine şu notu düşerdi :

  • “Ali bugün mektebe başladı. O’na saman yapraklı bir defter almıştık. Kurşunkalemi de ikiye bölüp yarısını verdik. Eline de bir odun tutuşturup mektebe gönderdik.”

Bu notta “Ali” ben olacaktım. Annem bana bebekken kaybettiği babasının adını vermiş. Babam nüfusa adımı Zeki olarak kaydettirdiği halde, bunu O’ndan başka kimse bilmiyordu. Ben de ilkokula başladığım yıl nüfus kâğıdım kayıt için öğretmene verildiğinde öğrenecektim.

Mektebe başladığım tarih, 1949-1950 yılları olmalı. Mahalle mektebi, İnönü Hükümetinin tek partiden çok partili hayata geçerken açılmış bir okul değil. Bizden önceki kuşakların anlattığına göre köyde Millî Eğitim İstatistiklerine girmeyen, resmî belgelerde sayısı yer almayan mektep her zaman olmuştur. Kaçak eğitim yaparlarmış. Jandarmanın geldiği görülünce ellerindeki cüz ve Kur’anları döşeme tahtalarının altına gizler, kaşla göz arasında dağılırlarmış. Jandarmanın suçüstü yakaladığı hocaların karakola götürüldüğüne ilişkin anılar da var.

Ben üç yıl devam ettiğim ve Kur’anı iki kere hatmettiğim mektebin baskına uğradığına hiç tanıklık etmedim. 1950’li yıllarda hükümetin mektebe göz yumduğu anlaşılıyor. O tarihlerde köyde ve ona komşu olan beş köyün hiçbirinde öğretmen yoktu. İlk kez 1954-55 öğretim yılında bir vekil öğretmen, ertesi yıl onun yerine Köy Enstitüsünün son yıllarında okumuş bir öğretmen gönderildi.

HOCALIKTAN ÖĞRETMENLİĞE

Mensup olduğum sülalenin geleneğinde ilmiye sınıfına mensup olmak gibi bir gelenek vardı. Atalarımızın babadan oğula geçerek kadılık yaptığı bilgisi var. Sülale adının “Sarıkadıoğulları” olması, köy içinde mahallemize “Kadıyanı” denmesi bu söylentiyi güçlendiriyor. Dedem ve altı kardeşinin lakabı “Hoca”dır. Aileden birinin Fatsa Medresesinde müderrislik yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla sülale, geç Osmanlı döneminde okumanın değerini anlamış, Cumhuriyet dönemine de uyum sağlayarak bu geleneği sürdürmüştür. Müderristen sonra iki kişi rüştiyeyi (ortaokulu) bitirerek 1930’larda Fatsa adliyesinde kâtip, daha sonra davavekili olmuşlar ve Fatsa ileri gelenleri arasında yer alarak rakip iki partide (CHP ve DP) birbirlerine karşı politika yapmışlardır.

1930’lu yıllarda doğan kimi çocuklar da gene akraba yanında ilkokulu bitirmişler, bunlardan üçü İlköğretmen okuluna giderek öğretmen olmuştur. Ben de ilkokula Kumru ve Fatsa’da akraba yanında başlamış ve köyde okul açıldığında oraya nakletmiştim. Benim kuşağımdan başlayarak köy çocukları içinde okuyanlar çoğaldı. İlkokuldan sonra okuyan kız çocuklarının kapısı ise 1 yıllık ebe okulu olmak üzere 1960’ta açıldı.

Biraz geriye sararak 1950’lerdeki mahalle mektebindeki eğitim hakkında bilgi vermek isterim.

Bütün köylüler, çocuklarını mahalle mektebine gönderirlerdi. Burada kız ve erkek çocuklar hocanın çevresinde yarım halka olarak otururlar, bağıra çağıra cüzdeki sureleri ezberlemeye çalışırlardı. Sırası gelen hocanın önüne diz çökerek ezberini veya cüzden okur, hoca “geç” derse sonraki konuya çalışmak üzere yerine geçerdi. Duvarda asılı bir falaka olurdu. Dersini ezberle-yemeyenler değil de yaramazlık yapanlar falakaya çekilirdi. Yere yatırılmış talebenin çıplak ayağına sopa ile vuran da başka bir öğrenci olurdu. Ben uslu bir öğrenci olduğumdan hiç falaka-ya yatırılmadım.

Mahalle Mektebinin iki amacı vardı : Namaz kılmayı ve namazda okunacakları, Kur’anı yüzün-den okumayı öğretmek, bu arada İslam’ın ve imanın, namazın, abdestin guslün farzlarını ezberletmek, öte yandan yeni yazıyla okuma yazma ve hesap yapmayı öğretmek. Bu nedenle köy çocuklarının ilk öğretmenleri ilkokul öğretmenleri değil, mahalle mektebi hocalarıdır.

Hocalar, bir öğretim yılı için ücret karşılığı tutulurdu. Köyde oturmayan mektep hocalarının yemeğini köylüler sıra ile götürürler, öğretimin belirli aşamalarında kendisine börek gibi hediyeler gönderilirdi.

Mahalle mektebini bitirdiğim 1953 ilkbaharında okumayı, yazmayı, dört işlemi öğrenmiş bulunuyordum. O yılın sonbaharında, okul yaşım geçmekte olduğundan 9 yaşımda Kumru’da ilkokula yazdırıldım. Benden yaşları daha büyük olanlar, ertesi yıl köye vekil öğretmen geldiğinde sınavla ikinci sınıfa kaydedilmişler. Üçüncü sınıfta köye dönerek ilkokulu onlarla birlikte bitirdim. O yıl mezun olanlar sekiz kişiydik. Dördümüz toprağa girdi.

Mektep olarak kullanılan mescit, girişte her gün odunları bıraktığımın bir aralık ile derslerin yapıldığı ve namaz kılınan iki odadan ibaretti. Odanın ortasında soba yanar, yanında hoca postu üzerinde otururdu. Teneffüs yerine tuvalete gidecek öğrenci kapıdaki “boş”-“dolu” tahtasını çevirerek dışarı çıkardı. Hocanın elinde daima uzun bir sırık bulunur, uyarmak istediği öğrencilere onunla “dokunur”du. Hocamız uzun yıllar köyün camisinde Cuma namazlarını da kıldırdı ve Diyanetten gelen hutbe metinlerini okudu. Son yıl başka köyden gelen bir hocada okudum.

ÜZERİNDE DURULMAMIŞ BİR KURUM

Anlattığım bu mahalle mektepleri üzerinde eğitim tarihçileri ve anı yazarları yeterince durmamışlar, bunları modern eğitim karşısında geri ve öğrencilere gericilik aşılayan birer kurum olarak değerlendirmişlerdir. Ancak bizim mektepte hocanın siyasi bir sözcük kullandığını hatırlamıyorum.

Köylüler açısından mahalle mektebi çocukların Kur’an okumayı, yeni yazıyı, hesabı öğreneceği bir kurumdu. Yani yeni okulun ulaşamadığı köylerde geleneksel yöntemlerle eğitim yapan birer eğitim kurumuydu. Bu okullar olmasaydı, ilkokul açılıncaya kadar, geçmiş kuşaklar okuma-yazma öğrenmemiş olacaklardı.

NE YAPILABİLİRDİ?

Cumhuriyet hükümeti, sorunu, bu kurumları yasaklamakla çözmek istedi ancak bu toplumsal gerçeklere ve ihtiyaçlara aykırıydı. Yasak kararı ve bunun uygulanması da köylüler üzerinde çok uzun yıllar silinemeyecek bir kötü iz bıraktı.

Yeni bir ayakkabı almadan eskisini çıkarıp atmak nasıl insanları yalınayak bırakacaksa, yeni okulu göndermeden (AS: kurmadan) eskisini yasaklamak, eğitimde daha kötü sonuçlar doğura-bilirdi. Yapılması gereken, buralarda görev alan hocaları belirli süre bir kurstan geçirmek, onlara modern eğitim usullerini, çocuk psikolojisini ve belki basit hayat bilgilerini öğretmekti. Cumhuriyet böyle bir görevi, 1936’da Eğitmen Kurslarını açmaya başlayarak hatırladı. Daha sonra bu sistemi geliştirerek 1940’ta Köy Enstitülerini açtı. Ancak Türkiye’nin 40 bin köyü vardı ve buralara öğretmen yetiştirmek uzun zaman alacaktı. Ayrıca Enstitülü sisteminde basit din eğitimi bile olmadığından mahalle mektepleri köylü gözünde bir ihtiyaç olmaya devam etti.  Öğretmeni olan köylerde yaz Kur’an kursları faaliyet göstermeye devam etti. Ancak bunlar Türkçe okuma yazmayı okullara bırakarak yalnızca Kur’a okumayı öğretmeye devam ediyorlar.

Çözülememiş bir sorun olduğu ortadadır.  (12 Aralık 2021)

(İlk aile fotoğrafından, 1952)