SARIKIZ ANNE OLDU

SARIKIZ ANNE OLDU!..

Zeki Sarıhan

İki oğlan sahibi olduğumuz halde, çok uğraşmış bir kız sahibi olamamıştık! Geçen yıl ekim sonlarında Anamur’dan tatilden dönmekte olan Ayhan ve Rahime bize güzel bir dişi kedi yavrusu getirdi. Böylece bizim de bir kızımız oldu. Onun eve nasıl alıştığını, kısa zamanda serpilip geliştiğini, mahallede nasıl kendine arkadaşlar bulduğunu ve gece yarılarına kadar eve gelmediğini, hatta bazen geceyi bile dışarıda geçirdiğini “Kız Babası Olmak Ne Kadar Zormuş!” başlıklı bir yazımla paylaşmıştım.  Onun gelmesi gecikince bizi bir telaş alıyor, sokağa çıkarak “Sarıkız, Sarıkız!” diye onu çağırıyor, gelmediği zaman gözümüze uyku girmiyordu…

2 Ağustos günü sabahleyin bir aylık tatile çıkacakken onu da götüreceğimizden akşamdan eve kapattık. Sabahleyin de dışarı kaçmasın diye kapıları açmadık. Yalnız ben evin üçüncü katında bir yazı paylaşmak için bilgisayara çıktım. Ortalık fırın gibi sıcak olduğundan sol taraftaki pencereyi açtım. Buradan da kaçamazdı herhalde!

İşim bitince o pencereyi de kapatıp salona indim. Yola çıkacağız. Sarıkız yok! Kaşla göz arasında nereye gitti bu yaramaz? Ara tara yok! Evin her köşe bucağını, dolap çekmecelerine varıncaya kadar didik ettik, yok! Demek tehlikeyi göze alıp bu yüksek balkon penceresinden atladı…

Yolculuğu ertelememiz mümkün değil. Yoksa üç kişilik uçak bileti yanacak! Çaresiz Sarıkız olmaksızın yola çıkmaya karar verdik. Fakat onun için aldığımız mama paketlerini komşuya bırakarak, Sarıkız’ı görürse bunları vermesini rica ettik. Bir de Sarıkız’ın istediği zaman eve girip çıkması için bodrumum kuş penceresini açık bıraktık. Buradan bodruma atlayabilir, oradan camlı balkona çıkabilir, hafif aralık bıraktığımız balkon kapsından da salona geçebilir ve evi istediği gibi kullanabilirdi. İçeriye de mama koyduk. O aç ve sefil kalırsa yediğimiz lokmalar boğazımıza takılırdı.

Tatil yerinden birkaç kez komşuya telefon ettik. Onu ara sıra görüyormuş ve mamasını veriyormuş. Fakat o da tatile gidince görevi sitenin kapıcısı devraldı.

20 gün sonra eşim, bir günlüğüne Ankara’ya geldi. Kapıyı açık gören Sarıkız, koşarak gelmiş. O geceyi eşimle birlikte geçirmiş, sabah olunca gene kendisini sokağa atmış. Bu arada eşim onun karnının şiş olduğunu fark etmiş! Sarıkız yoksa hamile mi idi? Bize torunlar mı verecekti? Biz dönmeden doğum yaparsa nerede doğuracaktı? Yavrularını besleyebilecek miydi?

3 Eylül öğleden sonra eve döndüğümüzde daha bavullarımızı açmadan ilk işimiz “Pisi pisi! Sarıkız, Sarıkız!” diyerek onu çağırmak oldu. Evde değildi! Bir süre sonra kapıdan hızla girdi. Doğru mutfağa geçti ve mama kutusuna yöneldi. Verilenlerin hepsini yedi ve daha fazlasını da istedi. Ürkek, şaşkın bir hali vardı. Tedirginliği gözlerinden bile okunuyordu! Kendisini kucağımıza almaya izin verdi. Karnı boşalmıştı! Doğum yaptığı, yakın zamana kadar belli bile olmayan, tüylerinin arasına gizlenmiş altı memeciğinin kıpkırmızı ortaya çıkmasından belliydi…

Sevgili torunlarımız neredeydi acaba? Yoksa onları köpekler mi paralamıştı? Yavrularının yanına gidebilmesi için kapıları açarak evin içinde huzursuzca koşturan bu yeni anneyi serbest bıraktık. Nereye gittiğini izlemeye çalıştıksa da başaramadık. Gece yarısı kapılara çıkıp çağırdıysak da bize yanıt vermedi.

TORUNLARIMIZI NASIL BULDUK?

Ertesi gün, onu mahallede sorup yerini bulmaya karar verdik. Sorduğumuz ilk komşu, “Bizim Bodruma girip çıkıyordu, bir bakalım” dedi. Bodrumun kapısı bozuk olduğundan kedinin girip çıkmasına elverişliydi.

Bir de ne görelim? Bodrumun kuytu bir köşesinde bizim Sarıkız kıvrılmış, yavrularını da koynuna almış, yarı bitkin bir halde yatıyor! Bebek odası olarak seçtiği yere el uzanamıyordu ve yer duvardan dökülmüş harçlarla doluydu!

Onunla konuştuk. Kendisini çok sevdiğimizi, eve gelmesini, orada daha rahat edeceğini söyledik. Bize anlamsız gözlerle baktı! Bütün dikkati kımıl kımıl karnındaki memeye ulaşmaya çalışan gözleri açılmamış bebeklerindeydi.

Onları orada öylece bıraktık. Nasılsa kendisi eve uğrayacaktı. Nitekim, iki saat sonra eve mama yemeğe geldi. Hemen kapı ve pencereleri kapatıp eve hapsettik. Onun yavru iken bize getirildiği sepeti ve bir faraş aldım. O bodruma indim. Bebekleri, kolumun uzanabileceği yere kadar süpürüp teker teker sepete koydum. Eve getirip salonun kuytu bir köşesine, sepetten elma boşaltır gibi boşalttım. Sonra Sarıkız’ı yanlarına götürüp bıraktım.

Onları, bir kadının bebeğini koklaması gibi kokladı, hemen memelerine ulaşabilecekleri bir biçimde yanlarına yattı. Beş sevimli bebek de kâh birbirlerinin üstüne çıkarak, kâh memeyi analarının başka yerlerinde arayarak süte ulaşmaya çalışıyorlardı. Evrimin bu mucizesinden uzun süre gözümü alamayarak bu yazıyı yazmaya çıktım.

Sarıkız’la yavrularının bağını gördükçe, bu bebeklerin babalarını merak ettim. Şimdi onlar kim bilir nerelerde sorumsuzca dolaşıyorlardı! Biz erkeklerin yaptığı gibi…

Ey insanoğlu, şu duruma bakın ve hiç değilse kadınlarınıza olan saygınız artsın(04 Eylül 2017)
====================================
Dostlar,

Dünyanın ve Türkiye’nin içine sürüklendiği hengamede insanlığımızı unuttuk neredeyse.. Oysa Evren, sanırız, SEVGİ temelli..
Mağaradan çıkan insan’‘ uzayın derinliklerinde dolaşıyor.. Voyager 1 ve 2, kırk yıl önce 1977’de uzaya fırlatılmışlardı ve inanılmaz, beklenmeyen bir başarımla (performansla), görsel değilse de hala veri yollamayı sürdürüyorlar..

Öte yandan ”Mağaradan çıkan insan”, Platon’un ”Mağara mitosu”nu da aşmış ve yaşadığı gezegenden dışarı uğrarken, büyük ölçüde ”sevgisiz kalmış”, sevgiyi unutmuştu!..
”Sevgi dolu insan” yeryüzünün hemen hemen tüm sorunlarını çözebilir oysa..
Sayın Zeki Sarıhan’ın sevgi dolu sıcacık dizeleri bize bunları çağrıştırdı..
Tabii son dizedeki öğüdü kaçırmadan..
Teşekkür ederiz bu insan sıcağı yazı için Sarıhan ailesine.
Sarıkız’ı ve ailesini sevgi ile selamlıyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 05 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

KARINCALARIN SAVAŞI

KARINCALARIN SAVAŞI

Zeki Sarıhan

Hayvanların davranışlarını gözlemeye pek meraklıyımdır. Vahşi doğa belgeselleri seyretmeden duramam. Bu aslında biz insanların davranışlarındaki temel güdüleri anlamaya yarar.

Evimizin bahçesinde bir karınca yuvası gördüm. O minicik bedenleriyle kuru çalılar arasında sağa sola koşuşturan karıncalar yuvalarına bir şeyler taşıyorlardı. Onlar da bizim gibi boğazlarının derdinde olmalıydılar. Aynı zamanda kış hazırlığını ihmal etmeyecek kadar genlerine işlemiş bir içgüdüleri vardı.

Gözüm onların dur durak bilmeyen koşuşturmalarına dalmışken bir ara birkaç adım ötede başka bir karınca yuvası daha gördüm. Acaba bu iki topluluğun birbirlerine karşı davranışları nasıldı? İyi geçiniyorlar mıydı? Birbirlerine karışıyorlar mıydı? Herkes yuvasını kolaylıkla buluyor muydu?

Deneyip öğrenmekte yarar vardı: İkinci yuvanın çevresindeki karıncalardan birini incitmeden tuttum, birinci yuvanın ağzına bıraktım. Hatta onu yuvanın içine ittim.

Karıncaları birbirinden ayıracak bir nişane yok ki, benim deney için seçtiğim karıncanın hangisi olduğunu bileyim. Onların yalnız büyüklükleri farklı.

Merakla beklemeye başladım. Çok geçmeden yuvanın ağzında olağandışı bir hareketlilik başladı. Yuvanın sahipleri, bir karıncayı (benim içeri attığım karınca olmalıydı) hep birlikte yuvadan çıkardılar. Onu iki karıncaya emanet ederek kendileri işleriyle meşgul olmaya başladılar.

Benim karıncam, düşmanlarının elinden kurtulmaya, kendi yuvasına doğru otların arasından gitmeye çalışıyordu ama diğer ikisi onu bırakmıyordu. Alt alta, üst üste bir boğuşma başladı. Birbirlerini ısırmaya çalışıyorlar, incecik bellerinden ikiye katlanıyor, birbirleriyle bir yumak haline geliyorlardı. Bir hayli savaştıktan sonra benim deneysel karıncam iki düşmanının elinden kurtuldu ve kendi yuvasına doğru gitti. Herhalde kendi kabilesi üyelerine başına geleni kendi dilince anlatmıştır…

Tek bir deneyle bilimsel sonuçlara ulaşılamayacağını bildiğim için onu tekrarlamaya karar verdim. Bu kez, birinci yuvanın çevresinden bir karıncayı tam bir saman çöpünün üstündeyken çöple birlikte kaldırdım ve ikinci yuvanın ağzının içine ittim.

Burada da aynı olay yaşandı. Yuvanın sahipleri komşu yuvanın karıncasını yaka paça yuvadan çıkardı. O can havliyle kendi yuvasına doğru koşmaya çalışırken karıncalardan biri peşine düştü. Bu ikisi arasında korkunç bir boğuşma başladı. Sonunda, benim deneysel karıncam, peşine düşen ve onu öldürmeye çalışan karıncayı belinden ısırarak iki parçaya ayırdı ve onun cansız bedenini orada bırakarak kendi kabilesinin bulunduğu yuvaya doğru yol aldı.

İNSANLARIN KABİLE SAVAŞLARI GİBİ

Bu olay bana, insanlar arasındaki kabile savaşlarını hatırlattı. İlkel bir hayat yaşadığımız yüzbinlerce yıl öncesinde yaşanan ve günümüzde de devam eden bir savaşı. Her kabile, yaşamak için birbirlerine kenetlenmek ve yabancılarla savaşmak zorunda.

Sonra bu kabileler genişleyerek ve çoğalarak millet oldular. Modern bir kavram olan millet, artık tek bir kabileden oluşmuyor. Dilleri, dinleri, ırkları farklı topluluklar da tarihsel ve ekonomik ihtiyaçlarla bir araya gelip barış içinde yaşayabiliyorlar. Başka milletlerle de barışçı ilişkiler kurabiliyorlar. Birbirlerine gidip geliyorlar, ticaret yapıyorlar, hatta uluslararası ortak hukuk metinleri yaratıp bunlara uyuyorlar.

Ama bunlar medeni milletlerin anlayışı. Hâlâ ilkel anlayışlardan kurtulamamış ve kabile yaşayışı ve anlayışını terk edememiş milletler, hem kendi içlerindeki farklı din, dil, ırk gibi özellikler taşıyanları kendilerine benzetmek için asimilasyon uyguluyor, ülke dışına sürüyor veya topluca öldürüyor  Şimdi ülkemizin çevresinde her gün tanık olduğumuz bu gibi olaylar Türkiye tarihinde de çok yaşandı. Şimdi “tek… tek… tek… tek…” diye tekerleme haline getirilen ideoloji de bunun bir devamı.

Farklı karınca kabilelerini birbirine karıştırmak ve aynı yuvayı paylaşmalarını sağlamak mümkün değil. İnsanoğlu denilen canlı türü ise milyonlarca yıllık bir sosyal evrimden geçerek karıncalardan çok farklılaştı. Tek’çiler ise hâlâ buna uyum sağlayamamış olanlar. Bu “tek… tek… tek… tek…’in asıl muradı tek parti ve onun da başındaki Tek Adam rejimi. Son zamanlarda muhalefeti tamamıyla silmeye yönelik tehditlere baksanıza… (Ayvalık, 17 Ağustos 2017)

 

 

 

ERDOĞAN’IN KURUCU OLDUĞU YENİ DEVLET

ERDOĞAN’IN KURUCU OLDUĞU
YENİ DEVLET

Zeki Sarıhan

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

AKP’nin yetkili isimlerinden biri, katıldığı bir televizyon programında söz düşürerek Yeni bir devlet kuruyoruz. Kurucusu da Recep Tayyip Erdoğan’dır demiş. “İster beğenin, ister beğenmeyin” diye de eklemiş. “İster beğenin ister beğenmeyin” sözünü, “Siz karşı çıksanız da zorla kuracağız” diye anlamak gerekir.

“Yeni bir devlet kurulacağı”, geniş bir tepki aldı. Ucu açık bu ifadeden birçok yurttaş ürküntüye kapılmış olmalı. Öyle ya, kurulmakta olan veya kurulacak bu yeni devlet nasıl bir şey olacak? “Yeni” olacağına göre bayrağı, başkenti, resmî dili, toprakları, yönetim biçimi ne olacak?

Bu ürküntüyü sakinleştirmek için hükümet yetkililerinden bazı açıklamalar geldi. Sonunda bu yeni devletin “kurucusu” olduğu söylenen Erdoğan da konuştu. Yoktu öyle bir şey! Bu konuda açıklama yetkisine sahip yalnız kendisiydi. Tek vatan, tek bayrak…” diye başlayan Rabiasını sıraladı.

Uzunca bir süredir tehlikeyi görenler ve uyarı görevlerini yapanlar için bu hiç de inandırıcı bir açıklama değil. “Yeni bir devlet kuruyoruz” diyen sözcünün kastı da vatanı, bayrağı vb.ni değiştirmek olamazdı. Çoktandır zaten adım adım değişmekte olan, bu devletin içeriğidir. Başkanlık sistemi boşuna getirilmiş değildir. Türkiye bu sistemle kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter bir sistemden çıkmış, hem parti başkanı hem de devletin başı olan, fiilen de her işte tek karar verici padişahlık benzeri bir sistemle yönetilmeye başlanmıştır. “Cumhuriyet” adını değiştirip yerine “Sultanlık” demenin bir anlamı var mıdır? Bu gibi işlere daha sonra sıra gelecektir.

Türiye’nin hukuk sistemi değişmemiş midir? Değişmemiş ise, bir devlet başkanı, kendisinin ve partisinin atadığı hukuk adamlarına nasıl olur da kimlerin suçlu olduğuna, bunların nasıl cezalandırılacağına, hatta hangi tutuklulara nasıl bir elbise giydirileceğine varıncaya kadar talimat verebilmektedir?

Türkiye’nin eğitim sisteminin laiklikle bir ilgisi kalmış mıdır? Anaokullarından başlayarak çocukların ve gençlerin bilimden uzak tutulduğu, bütün eğitim kurumlarının İmam Hatipleştirildiği,

  • Şeriatçı bir düzene geçmek için acele edildiğinden, iktidarın emir ve kumandasındaki
    dinci vakıfların yardıma çağrıldığı bir eğitim sistemi,
    yeni kurulmakta olan devletin kanıtı değil midir?

“Eski” dedikleri devletin “Yurtta sulh, dünyada sulh” ilkesi bir yana bırakılalı çok oldu. Yeni devlet hâkimiyet alanı olarak Türkiye topraklarıyla yetinmeyeceğini ilan etti. Stratejik Derinlik politikası gereği Saraybosna’dan Endonezya’ya kadar varına yoğuna selam gönderilen Müslüman ülkeler, şimdi Suriye ve Irak topraklarından başlayarak göz dikilen ülkeler oldu.

“Eski” devlet, çağdaşlaşmayı hedeflemişti ve bu nedenle Batı’daki demokratik kurumları ülkeye getirme çabasındaydı. İkinci Mahmut’tan, özellikle Tanzimat’tan beri böyleydi. Yeni devleti kurmaya niyetlenenlerin özellikle 2012’den beri böyle bir çabasına tanık olan oldu mu? Onlar aksine kumanda ettikleri bütün kurumlara “Geriye dön! Marş marş!” komutunu verdiler. Bazı safdiller, bunu emperyalizmle mücadele zannetseler ve bu yorum iktidarın işine gelse de,

  • hedef Ortadoğu ve Körfez’dekilere benzer gerici bir kabile yönetimi kurmaktır.

İktidar mensuplarının bu geriye gidişte dayandıkları kuvvet, Türkiye’nin kırsalıdır. Bu “kır” artık yalnız köylerde ve taşra kentlerinde değil, büyük kentlerin varoşlarına yığılmış ancak kırsal kültürü terk edememiş, az eğitimli ve maalesef az kazançlı yığınlar ve onların dilinden anlayan açıkgözlerdir.

Bir torba kömür ve birkaç kilo makarna ile durumu anlatmak pek basit olur. İktidar son 15 yıldır kendisi için pek verimli bir strateji ile bu kitlenin iplerini eline geçirmiştir. Seçmenlerin yaklaşık yarısının hâlâ desteğini elinde tutuyor. İşte bu kitle, kendisini iktidarda sanıyor ve rejim değişikliği konusundaki gelişmelere şimdilik duyarsız kalıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP’nin eline geçinceye kadarki yaklaşık 90 yıllık öyküsü de derslerle dolu olmalıdır. Çağdaşlaşma ve laiklik iyidir, ancak bunların karın doyurucu da olması gerekirdi. Gelecek yazımda “Deveyi Yardan Uçuran…” yazımda bu konuyu irdelemeye çalışacağım.

Bir açıklama : “Osman Bolulu İçin” başlıklı yazımda şöyle bir cümle vardı: “Bolulu’nun Türkiye’nin geldiği bu beklenmedik durum karşısında kahır içinde öldüğü bir gerçektir. Sami Nabi Özerdim’in, Kenan Evren rejiminin yürürlükte olduğu bir dönemde “Artık yaşamanın bir anlamı yok!” dediğini hatırlıyorum. Nitekim Yalnızlık ve kahır içinde öldü. Bugünkü rejimin de birçok aydının ömrünü kısalttığını sanırım.”

Evlatları bu cümleden Bolulu’nun rahatsızlığı dönemde kendileri tarafından yalnız bırakıldığı anlamını çıkarmışlar.  Oysa paragraftan da anlaşılacağı gibi yalnızlık Sami Nabi Özerdim için kullanılmıştır. Bunda bile O’nun yalnızlığı ailesine değil, Kenan Evren rejimine bağlanmıştır. Kahır içinde ölmek ise bağımsızlığı, çağdaşlaşmayı ve toplumsal adaleti yaşamasının anlamı haline getiren her aydının, günümüzde gelinen yer açısından taşıdığı bir duygudur. Cümlede de anlatıldığı gibi “kahretmek” onların yüce umutlarıyla ilgilidir. Hangimiz kahretmiyoruz ki? Osman Bolulu da umutlarıyla yaşamış bir devrimciydi. Yazıdaki hiçbir ifade ailesiyle ilgili değildir. (Ayvalık, 8 Ağustos 2017)
===================================
Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan oldukça önemli bir irdeleme yapmakta bu yazısıyla.
Yazı içeriğine biz de bütünüyle katılıyoruz.
Ancak, 21. yy’ın şafağında AKP = RTE‘nin gönlünde yatan şeriat düzenini Türkiye’de “Anadolu Federe İslam Cumhuriyeti” adı altında değilse bile “niteliğinde” kurmak için tarihsel konjonktür elverişli değil. Bu bağlamda bir makalemiz web sitemizde yayınlanmıştı :

Ne var ki, Türkiye Aydınlanmacıları elbette bu tarihsel diyalektik saptama – beklentiye bel bağlayacak değillerdir!

Tersine, söz konusu tarihsel – konjonktürel -diyalektik gerçekliğin – beklentinin enerjisini ve rüzgarını da ardımıza alarak; asla umutsuzluk ve yılgınlığa düşmeden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün görkemli yapıtı ve kutsal armağanı Cumhuriyetimizi savunacak ve bu kuşatmayı da savuşturacağız.. 94. yaşını sürdüren Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana kaçıncı saldırı bu AKP = RTE kuşatması; tarihsel bellek ve bilincimizde kazılıdır.

İç ve dış koşullar herkesi terbiye eder. Jeopolitik yasalar AKP = RTE’yi de gereken rotaya sokacaktır.

Stratejik diyalektik ya da diyalektiğin şaşmaz stratejisi kimseyi istisna tutmaz.

Ölümün, hastalanmanın ya da yılgınlığa kapılarak tasfiye olmanın zamanı değil!

Sevgi ve saygı ile. 068 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

MAZLUMLARA SELAM OLSUN

Konuk yazar : Zeki SARIHAN..

Ramazan Sohbetleri-7
MAZLUMLARA SELAM OLSUN

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Bektaşi’ye sormuşlar: “Erenler İslam’ın şartı kaçtır?”
“Birdir” demiş Bektaşi.
“Nasıl olur, beş değil mi?” diye üstelediklerinde:
“Hac’la zekâtı siz kaldırdınız, namazla orucu da biz kaldırdık. Tek kelime-i şahadet kaldı” yanıtını almış.

Bu fıkrada Bektaşi’nin, maddi gücü yerinde olduğu halde hac ve zekât vermekten kaçınan cimri zenginleri iğnelediği anlaşılıyor. Bu arada İslam’ın diğer iki şartına da kendilerinin uymadığını itiraf ediyor. Bu fıkra dinin şartlarının bir kısmını yerine getirmeyenler tarafından gülümseyerek anlatılır.

KİMLERE MÜSLÜMAN DENİR?

Bunun en kestirme ve hayata uygun yanıtı şudur: Müslüman ana babadan doğan ve Müslüman bir çevrede yetişen insanlara Müslüman denir. Yeter ki bu dinden çıktığını resmen ilan etmemiş olsun. Bu nedenle Türkiye nüfusunun tamamına yakını Müslüman’dır.

Dinler yalnız birer inanç sistemi değil, aynı zamanda, belki ondan da çok kültürün bir parçasıdır. Dünyada hemen herkes, bir millete olduğu gibi bir din toplumuna da doğar. Onun değerleriyle biçimlenir. Kimse milliyetini de, dinini de kendisi seçmez.

Yaşadığı ortamın koşullarına bağlı olarak derecesi değişmekle birlikte, herkes toplumunun din ritüellerine tanık olur. Bir Müslüman için bunların başlıcaları geleneksel bayramlar, Ezan, Mevlit ve cenaze törenleridir. Hıristiyan kültüründe çan sesi, kilise, haç önemli bir yer tutar.  Toplum inanç ve ibadet koşullarına uymayan kişileri de dinin dışına atmaz. Kısaca şunu demek mümkündür: Kim hangi dinden olanların mezarlığına gömülürse o dinden sayılır.

İslam toplumunda tamamen bilimsel düşüncelerle donanmış, bilimi kılavuz edinmiş, dinleri tarihsel materyalizme göre yorumlayan bir kişinin Müslüman sayılmasında hiçbir gariplik yoktur. Bundan kaçınmak da boşuna ve gereksiz bir çabadır. Ömer Hayyam da Müslüman’dır, Şeyh Bedrettin de. Pir Sultan da, Yunus Emre de, Nazım Hikmet ve Atatürk de birer Müslüman’dır.

Diğer dinlerde de olduğu gibi İslamiyet pek çok yoruma uğramıştır. Hiçbir mezhep ve tarikatın diğerlerini Müslümanlık dışı göstermeye hakkı ve yetkisi yoktur. Bir dinin mensubu ve çevresi içinde olmak (AS: olmamak da!) insanı ne alçaltır, ne yükseltir.

İSLAMİYET BİR DEVRİMLE GELMİŞTİR

İslam’ın kurucusu Hazreti Muhammet’in bir devrimci olduğunda kuşku yoktur.  O, Hicaz toplumundaki kabileler kargaşasında ve çok tanrılı bir inanç sistemine, Mekke toplumunda halkı ezen düzene karşı isyan etmiş ve bu nedenle “dinden çıkmış” sayılarak öldürülmek istenmiştir. Kendinden önce gelen peygamberlerden Musa Firavunların İsrailoğullarını köleleştirmesine isyan etmiş ve onları bu ortamdan çekip çıkararak kendi yurtlarına getirmişti. Tevrat İsrailoğullarının yüzlerce yıllık destanını hikâye eder. İsa ise Romalıların işbirlikçisi haline gelmiş bu toplumun kurulu düzenine karşı çıkmış olduğu için devrimcidir. Muhammed bu isyan geleneğinin devamıdır Nemrut’la mücadele etmiş İbrahim dininin devamı olduğunu belirtmiştir. İslam nasıl kendisinden önceki bu devrimleri tanımış ve bünyesi içine almışsa, Günümüz devrimi de insanlık tarihinin bütün devrimci atılımları gibi bu dinlerin insanlığa kattıklarını da bünyesi içinde saymak zorundadır.

Muhammed’in ölümünden hemen sonra başlayan iktidar kavgası, İslam’ın zenginlerin eline geçerek çeşitli evrelerden sonra bugünkü tanınmaz hale gelişi diğer dinlerin de uğradığı bir olaydır.  Düşünmek gerekir ki, Hıristiyanlık üç yüz yıl yasaklandıktan sonra Roma zalimlerinin dini haline gelmiştir. Tarihte böyle bir evrim geçirmeyen ideoloji de yok gibidir.

Bugün uygulama olanağı bulunmayan bütün din emirleri, ortaya çıktıkları dönemde bir nedene bağlı olarak vaz edilmiştir. Felsefi olarak idealizmi değil, tarihi ve diyalektik materyalizmi kılavuz edinenler, dini reddetmek yerine onu anlamaya çalışırlar.

EZİLENLERE “SELAM” OLSUN

İlkçağ’da insanlık her kabilenin bir totemi veya tanrısının olduğu koşullarda yaşadı. Yahudilik böyle bir millet dinidir. Fakat Hıristiyanlık ve Müslümanlık öyle değildir.  Bu nedenle de bütün dünyaya yayılmışlardır. Müslümanlık hem Mezopotamya dinlerinden hem onun kaynaklık ettiği tek tanrılı daha önceki dinlerin mirası üzerine kurulduğu için yalnızca bir Arap dini değildir. Farslar ve Türkler, bu dini kendi bünyelerine uydurmuşlardır.

Din de milliyet de toplumun temel gerçeklerindendir. Fakat bunların yanında daha çağdaş bir gerçek vardır ki o da sınıf bilincidir. İnsanlar çeşitli sınıflardan oluşmaktadır. Bunları kısaca ezenler ve ezilenler olarak niteleyebiliriz. Ne zaman ki ezilenler iktidara gelir ve kendi düzenlerini kurarsa dünyada din ve milliyet savaşları sona erer. İnsanlık barışa kavuşur ve ilerlemenin bütün yolları açılır.

İslam” sözcüğü “Selam”dan türemedir. Müslümanlar birbirlerine selam verirken barış ve esenlik dilemektedirler. Öyleyse bu “selam”ı ezilenlerin kurtuluşu sözlüğüne katmakta yarar var.

Not : 10 Haziran Cumartesi ve 11 Haziran Pazar Günleri, Haydarpaşa Garındaki Kadıköy Kitap Fuarında Güzel Ordu Derneğinin masasında kitaplarımı imzalayacağım.
=============================
Dostlar,

Sayın Sarıhan’ın bu yazısı, Ramazan ayı içinde 7. sohbet makalesi..
Sayın Sarıhan hep çok üretken olagelmiştir.
Bu makalesinde de olgun ve sorumlu bir biçem (üslup) ve içerik izliyoruz..

Metin içinde bir ayraç içi eklememiz oldu :

  • ‘Bir dinin mensubu ve çevresi içinde olmak (AS: olmamak da!) insanı ne alçaltır, ne yükseltir.’

Şu tümcesi öne çıkarılabilir değerli Sarıhan’ın :

  • ”..Felsefi olarak idealizmi değil, tarihi ve diyalektik materyalizmi kılavuz edinenler,
    dini reddetmek yerine onu anlamaya çalışırlar..”

Ancak aşağıdaki Kur’an Suresini ve ayetini de paylaşmak gerekir :
(http://www.dinkulturum.com/2012/12/yusuf-suresinin-2-ayetinde-gecen.html)

Yûsuf suresinin 2. ayetinde geçen

  • Anlayasınız diye biz onu Arapça Kur’an olarak indirdik.’’ ifadesiyle anlatılmak istenen nedir?- Kur’an Arapça konuşan bir kavme Arap bir peygamberle gönderilmiştir.
    Bu nedenle de dilinin Arapça olması çok önemlidir.Gerçeği anlamaya çalışıyoruz; Dinin – Kuranın – İslamiyetin de gerçeğini..

    Mazlumlara, tüm ezilenlere bizden de selam olsun elbette.. Hele hele Ortadoğu coğrafyasında emperyalizm tarihin en ağır baskı ve zulmünü uygularken..

    Türkiye de talihsiz ve basiretsiz kukla yönetimler sayesinde bu kanlı zulme
    sahne ve alet olurken..

     

     

    Sevgi ve saygı ile. 10 Haziran 2017, Datça

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ATATÜRK SAMSUN’A NASIL ve NEDEN ÇIKTI?

ATATÜRK SAMSUN’A
NASIL ve NEDEN ÇIKTI?

portresi

Zeki Sarıhan
19 Mayıs 2016

 

19 Mayıs günü CHP’lilerin Anıtkabir’e yapacağı yürüyüşün hükümetçe yasaklanması üzerine (AS: CHP’nin girişimiyle Valilik bu yasağı kaldırdı!)  bir televizyon kanalında karşıt görüşlü dört kişi tartıştı. Yıllardır yapıldığı gibi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a neden ve nasıl gönderildiği konusunda yanlış ve eksik görüşler söylendi.

Yazılıp söylenmemiş değildir ama aşağıda yazacaklarımın çoğu kişi tarafından bilinmediğini düşünüyorum. Yanlış ve eksik bilgiler kullanılınca konunun bir çıkmaza girmesi kaçınılmazdır.

Ataturk_Genc_Subay

  1. Samsun’a bir general gönderilmesinin nedeni:
    Mondros Ateşkes Anlaşmasında, anlaşmaya uyulmazsa
    İtilaf Devletlerinin istedikleri yeri işgal etme hakkı vardı. Silahlar toplanıp İtilaf Devletlerine teslim edilmeli, milliyetler arasında bir çatışma yaşanmamalıydı. Hükümet, Müttefikleri tatmin etmek için Mütareke koşullarına harfiyen uyulmasını istiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Birlikleri Müfettişi olarak atanma kararnamesinde O’na şu üç görev verilmiştir:a) Karadeniz bölgesinde Rumlarla Müslümanlar arasında olduğu söylenen çatışmayı durdurmak,
    b) Doğu Anadolu’da kurulduğu söylenen Şûra yönetimlerini dağıtmak,
    c) Ordunun elindeki fazla silahları toplayarak İngilizlere teslim etmek.

    Fakat O, Samsun’a çıktıktan sonra bu görevleri yapmayı reddetmiştir.
    Hükümeti de buna ikna etmeyi çalışmıştır.

  2. Bu göreve neden Mustafa Kemal Paşa atanmıştır?
    Mütareke’de İttihat ve Terakki politikaları çöküp, parti yöneticilerinin yurt dışına çıkması veya yargılama altına alınması üzerine devlet yönetiminde İttihat ve Terakki yönetimine muhalefet etmiş kişilerin önü açıldı. Mustafa Kemal Paşa da bunlardan biriydi. Mütareke’de altı ay kaldığı İstanbul’da hükümete geçmek için çalışmalar yaptı. Sırf bunun için altı kez Vahdettin’le görüştü. İtilaf Devletleri temsilcilerinin tepkisini çekecek ilişkilerden ve demeçlerden kaçındı. Mustafa Kemal Paşa, 1. Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifaklıktan ayrılarak İngilizlerle ayrı bir anlaşma yapılmasını savunmuş, Ermeni tehcirinde de görev almamıştı. Bu nedenle İngilizlerin ve Fahrî yaveri olduğu Padişahın da güvenine sahipti. Damat Ferit Paşa da atanmasından önce O’nunla tanışmış ve amaçlarına uygun biri olduğuna karar vermişti. Müfettiş olarak atanmasının nedeni budur.
  3. Padişah O’nu vatanı kurtarsın diye mi gönderdi?
    Padişah, vatanın kurtuluşunu İngiliz dostluğunda görüyor
    ve bu dostluğu kanıtlarlarsa İngilizlerin Türkiye’nin himayesini üzerine alacağını, devleti parçalamayacağını düşünüyordu. Vatanın bu tutumla kurtulacağını düşünürsek, evet, Padişahın O’nu vatanın ‘kurtuluşu’ için gönderdiği söylenebilir. Mustafa Kemal Paşa’nın ordunun, bürokrasinin ve halkın başına geçerek İngilizlere karşı bir direniş örgütlemesine taraftar olmadığı gibi, kendisinden önce İngilizlerin bu ‘tehlikeyi’ görmesi ve İngilizlerin isteğiyle O’nu derhal geri çağırmış,
    Mustafa Kemal bunu reddedince de O’nun görevine son vermiştir.
  4. Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da mı başlamıştır?
    Mustafa Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki önderlik rolünü vurgulamak için de yapılsa
    bu iddia doğru değildir. 19 Mayıs 1919 tarihi bu açıdan sembol bir tarih sayılabilir. Bu savaşın başlangıç tarihi olarak Mondros Ateşkes Anlaşmasının hemen ertesi gününü kabul etmek gerekir. Çünkü Mütareke’den 19 Mayıs’a dek geçen 6.5 ay içinde Müdafaai Hukuk Dernekleri kurulmuş, Millî Kongre gibi kuruluşlar eliyle milli birlik arayışları başlamış, işgallere karşı kıpırdanmalar olmuştur. Mustafa Kemal Paşa Samsun yolundayken İzmir’in işgali üzerine
    bütün millet ayaktaydı. Mustafa Kemal Paşa’nın rolü, bu ayaklanmanın başına geçerek
    onu zafere eriştirecek bir önderliği yapmış olmasıdır.
  5. AKP iktidarı Mustafa Kemal’i neden silmek istiyor?

    Bunun nedeni tarihsel bir hesaplaşma isteğinden kaynaklanıyor. Kurtuluş Savaşından sonra Mustafa Kemal Paşa’nın feodal üst yapı kurumlarına karşı açtığı savaş, bu sınıfın günümüzdeki temsilcilerini ona karşı bir itibarsızlaştırma ve unutturma kampanyasına götürmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın adıyla bütünleşmiş milli bayramlara karşı sistemli önemsizleştirmenin tek nedeni budur. Bu onları, Atatürk’e karşı Vahdettin’e sarılma çaresizliğine kadar düşüyorlar. (19 Mayıs 2016)

Sonuç       : Kurtuluş Savaşı tarihi doğru bir biçimde yazıldığında, bundan asıl zararlı çıkacak olanlar teslimiyetçi padişahçılardır. ‘Yerli ve millî’ olan padişah değil Kuvayı Milliye direnişidir.
============================
Güncelleme : 19 Mayıs 2016’da sitemizde yayımladığımız bu yazıyı,
bu yıl bir kez daha paylaşmak istiyoruz.. 19 Mayıs 2017

Değerli dostumuz Sayın Zeki Sarıhan‘a bu önemli yazısı için teşekkür ediyoruz..
O’nun devrimci tarih birikimini ve bilincini önemsiyor ve kendisinden hep öğreniyoruz..

1999’da ATV’de, Sn. Hulki Cevizoğlu’nun Cevizkabuğu programında saatlerce biz de
bu gerçekleri anlatmaya çabalamıştık bir “Padişah Vahdettinci” karşısında..
O tarihte 80 yaşını geçmiş olan bu kişi, önceleri yazdığı bir kitabında ise tersine tezleri savunmuştu. Kitabından alıntı yaptığımızda saçma – komünistçe bulmuştu!
Kitabını gösterince ise çoook mahçup ??

İnsanlar neden kendilerini böyle zora sokar?
Saygın olan gerçeği – yalnızca nesnel gerçeği öğremeye çabalamak olmalı..

Sevgi ve saygı ile. 19 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net profsaltik@gmail.com