ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ZAFER HAFTASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Zeki Sarıhan
Eğitimci – Yazar

26 Ağustos’ta başlayan haftayı Zafer Haftası olarak adlandırmak isabetlidir. 26 Ağustos 1922’de Afyon Cephesinde saldırıya geçen TBMM Ordusu, işgalci Yunan ordusunu parçalayıp dağıtmış ve İzmir’de denize dökmüştü. Bu zafer, Lozan’ın kapılarını açtı ve Yeni Türkiye’nin kuruluşunda mihenk taşı oldu.

O tarihten beri Türkiye halkı yerden göğe haklı olarak bu zaferiyle övünüyor. İşgale uğrayan her ülkenin halkı, bundan rahatsız olur ve yurdunu kurtarmak için mücadeleye atılır. Tarihin derinliklerine indiğimizde işgalden kurtulamayan, topraklarını terk eden veya işgalcinin emrine boyun eğen çok milletle karşılaşırız. Bunların bazıları kendi anavatanlarında azınlığa düşmüş, bir kısmı asimile olarak yok olup gitmiştir. Bu gerçeği anlamak için tarih boyunca Anadolu’da yaşamış, devlet kurmuş milletleri hatırlamak yeter.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, Emperyalizm dönemine, yani 20. Yüzyıl’a ait bir kavramdır. Zaferle sonuçlanan ilk millî kurtuluş savaşı da bizimkidir. Bu zaferi sağlayan temel etmenler ise, o tarihte Osmanlı İmparatorluğunun yarı sömürge durumuna düşmüş olması, savaştan yenik çıktığı için topraklarının paylaşıma uğraması, buna karşılık Türklerin köklü bir devlet kurma ve yönetme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ayrıca 1. Dünya Savaşı’nda yer yerinden oynamıştı. Bütün dünyada devrim dalgaları, sistemi ve emperyalistlerin planladığı statükoyu yerle bir ediyordu.

ESARET VE KURTULUŞ

Bir belayı başından def ederek özgürlüğe kavuşmaya “kurtuluş” diyoruz. Ancak her insanın ve milletin başındaki bela aynı değildir. O dönemde işgalcilerle işbirliği yapan sınıflar da vardı. Biri Almanlar dışında Batılı şirketlerle iş tutmuş kompradorlar, diğeri Hürriyet ve İtilafçılardı. Bunların tek hedefi, İttihat ve Terakki yönetiminden kurtulmaktı. Bu nedenle o partiyi iktidardan düşüren yabancı işgali bir kurtuluş olarak kabul ettiler.

Türkiye’de yönetimi ele alarak ticaret ve sanayiye hükmeden, zenginlik kaynaklarını istediği gibi kullanan bir işgal, bundan zarar gören bütün sınıf ve tabakalar için esarettir. Bu sınıflar, özgürleşmek için bağımsızlık mücadelesi verirler. Zaferden sonra bu kaynakların kimler lehine kullanılacağı savaşta baskın olan sınıfın ve öteki sınıfların güçlerine bağlıdır.

Türk Kurtuluş Savaşı’na millî burjuvazi ve onların hedeflerini benimseyen bürokrasi önderlik etmiştir. Milleti savaşa bu sınıf çağırmış, ulaşmak istediği hedeflerin programını yapmış ve halkı bunun için seferber etmiştir. İşçi, köylü ve şehir küçük burjuvazisinin bu savaşa severek katılması, savaşta kahramanlıklar yaratması, zaferden kendisi için de bazı çıkarlar beklemesindendir. Ekip biçtiğinin karşılığını alacak, refah düzeyi artacak, örgütlenerek siyasi mücadeleye atılacak, kendini güven içinde hissedecektir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında bir köylü ülkesi olan, cılız bir işçi sınıfı bulunan Türkiye’de, bu emekçi kitlelerin öne geçmesi, zafer için bir program yapması ve buna burjuvaziyi razı etmesi mümkün değildi. Bununla birlikte bu yoldaki çabalar eksik olmamış, Ankara Meclisinde sosyalist eğilimli gruplar oluşmuş ve sosyalist partiler kurulup programlarını ilan etmişlerdi. Bunların amacı, millî devrimi bir halk devrimine dönüştürerek mülkiyeti ve zenginlikleri yeniden paylaştıracak bir rejim kurmaktı. 1920 yılında bu akım o kadar etkiliydi ki, savaşa önderlik eden sınıfın sözcüleri bile bir ara bu görevi üstlenmiş göründüler. Fakat aynı yılın sonbaharında bu söylemleri söndü ve sosyalist örgütleri kapatarak baskı altına aldılar. Bu mücadele, zaferden sonra kimlerin suyun başına geçeceği ve milli gelirden kimlerin aslan payın alacağı ile ilgili bir rekabetten kaynaklanmaktaydı. Öte yandan Türkiye için toplanacak yeni bir konferansa (Londra Konferansı) Ankara solu bastırmış olarak giderse elverişli barış şartları elde edeceğine inanıyordu.

Büyük Zafer, bir kurtuluştu evet ama burjuvazi için tam bir kurtuluş, emekçi halk için ise yarım bir kurtuluştu. Bizim tarihçiliğimiz, edebiyatçılığımız, söylevciliğimiz, burjuvaji tarafından biçimlendirildiği için, yabancı işgalinden kurtuluşu tam ve gerçek bir kurtuluş olarak propaganda etti ve kuşakları buna göre eğitti. Emekçilerin ağa ve tefeciden, patrondan kurtuluş mücadelesini ise vatan hainliği olarak suçladı. Çünkü vatan onların çiftliği idi! Millet ise bu çiftlikte onlar için çalışan yarıcılardı!

MİLLÎ DEMOKRATİK DEVRİM

Ülkenin kaynaklarının başına geçtiği halde Türk burjuvazisi, gene de Avrupa ve Amerika burjuvazisi karşısında zayıftı. Hıristiyanların terk edilen mallarına el koymak ve köylülere vurulan ağır vergiler, bu sınıfın durumunu güçlendirdi ise de Batılı burjuvazinin düzeyine çıkaramadı. Bu nedenle burjuvazimiz, çok geçmeden Batı sermayesiyle ortaklık yoluna gitti. 2. Dünya Savaşından sonra askerî bakımdan da onun himayesine girdi.

Türkiye devrimcileri, özellikle 1960’tan sonra işbirlikçi kapitalizm ile mücadelelerine “İkinci Kurtuluş Savaşımız” dediler. Milli Demokratik Devrim Teorisiyle emekçilerin önderliğinde iki aşamalı bir devrimi savundular. Önce kompradorları tasfiye edecekler, bu mücadele içinde kesintisiz olarak sosyalizme geçeceklerdi. Emperyalizm döneminde bazı ülkeler bu yolla sosyalizmi kurmuşlardı. Doğrudan bir sosyalist devrimi savunanlar da vardı.

Bu teoriler hayata geçirilemedi. Türk burjuvazisi, yabancılardan da aldığı destekle devrim hareketini kanlı bir biçimde bastırdı.

YENİ STRATEJİMİZ

  • Türkiye halkı 2019 yılında gene bir kurtuluş mücadelesi içindedir.

Bu kez kurtulmak zorunda olduğumuz, 1922’deki gibi işgalci Yunan ordusu değildir. Türkiye’ye bir din devleti dayatmak isteyen “yeni burjuvazi”nin demokrasiyi ortadan kaldıran tek adam rejimidir. Onun yerine konacak olan bağımsız, demokrat Türkiye ise bütün millî sınıf ve tabakaların güçbirliği ile gerçekleştirilecektir. Kurulacak olan rejimin emekçilere yararı, onların bu mücadeledeki güçleriyle orantılıdır.

Hedefleri burjuvazinin çıkarlarıyla sınırlı olanlar, Zafer Haftasında, yalnız 1922’de kazanılan zaferi anmakla yetinirler. Bizim o büyük zaferi dilimizden düşürmeyişimizin nedeni ise, onun strateji ve taktiklerini irdeleyerek emekçiler için kuracağımız yeni hayat için bir basamak yapmak istediğimizdendir. Önce tek adam rejimin elimizden aldıklarını yeniden kazanacağız, sonra orada durmayarak gerçek kurtuluşa kadar mücadele edeceğiz. (26 Ağustos 2019)

31 Mart Yerel Seçim Sonuçları SONUN BAŞLANGICI OLABİLİR

31 Mart Yerel Seçim Sonuçları 
SONUN BAŞLANGICI OLABİLİR

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com
01 Nisan 2019

31 Mart 2019 Pazar günü yapılan yerel seçimler iktidar için beklediğinden daha kötü, demokrasi cephesi için ise beklendiğinden daha iyi sonuçlar getirdi.

Eşitsiz seçim koşullarına karşın büyük kentlerde muhalefetin öne geçmesi, 17 yıllık AKP iktidarı için sonun başlangıcı olabilir.

Pek çok siyasi başlıklar taşıyan seçim sonuçlarının birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

MİLLET AKP’DEN YÜZ ÇEVİRMEYE BAŞLADI:  Bu yüz çevirme büyük kentlerden başladı. Bunun gelecek yıllarda dalga dalga ülkenin kırsal alanlarına da yayılacağı beklenir. Çünkü ticaretin, sanatın, bilimin olduğu gibi siyasette de belirleyici olan kentlerdir.

HÜKÜMET PİŞKİNLİĞE VURDU: Bu seçim sonuçlarını beklemeyen iktidarın önce bir şaşkınlık geçirdiği, Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul için veri akışını 14 saat durdurması ve Binali Yıldırım’ın başkan olduğunu ilan etmesiyle anlaşıldı. Fakat özellikle İstanbul seçim sonuçlarını kabul etmemenin büyük direnişe ve kalkışmaya sebep olacağını tahmin eden Hükümet, sonucu kabullenmek zorunda kaldı. İçi kan ağlayarak, başka verileri kullanıp seçimin kazananı olduğunu söylemekle yetinmek zorunda kaldı. Bu kentleri muhalefete teslim etmeye razı oldu.

BAŞARI KİMLERİNDİR?

  • Bu seçim başarısı en başta AKP hükümetinden bıkmış olan halkındır.

Başarıda, İYİ Parti’ye grup kurması için geçici olarak milletvekili verdiği tarihten beri CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun ve CHP ile ittifak yapan Meral Akşener’in payı vardır. Büyük kentlere başkan olan adayların isabetli seçilmiş olması da başarıda etkendir. Seçim sonuçları, her seçimden sonra kaynayan CHP’de bu kez bir süre için olsun “hemen kurultay” isteklerini geri plana atacaktır.

HEM YİTİREN HEM KAZANDIRAN PARTİ: Bu seçimin hem yitireni, hem de yitirirken kazananı, kazandıranı HDP’dir. İktidarın yok etmeye adeta yemin ettiği, uluslararası tepkiden çekindiği için henüz kapatamadığı, fakat siyaset yapmasını adam akıllı kısıtladığı, başka partilerden de cüzamlı muamelesi gören HDP, Doğu ve Güneydoğu’daki seçmenlerinin ve belediyelerinin bir bölümünü yitirdi. Bu koşullar altında yapabileceğinin en iyisini yapmak gibi bir siyasal kıvraklık gösteren HDP, büyük kentlerdeki seçmenlerini, AKP-MHP ittifakını zayıflatacak ittifaka yönlendirdi. Böylece bu kentlerde sonucu belirleyen bir rol oynadı.

KOMÜNİST BELEDİYE: Bu seçimde nur topu gibi komünist il belediyemiz de doğdu. Önceki yıl makamında kendisiyle görüşmemi paylaştığım Ovacık Belediye Başkanı Maçoğlu, bu kez Tunceli Belediye Başkanlığını kazandı. Sosyalist aydınlar Türkiye’de hem de İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde belediye başkanlığı yapmamış değildir. Fakat on yıllardır yasa dışı ilan edilen ve görüldükleri yerde ezilmeleri emredilen komünistlerin, bir il belediyesini yönetme fırsatını yakalamaları ülkemizde ilk kez oluyor. Bu kentin de Tunceli olması anlamlıdır. Tunceli’ye yakışmıştır.

CUMHUR İTTİFAKI MHP’YE YARADI: Ülkeyi tek başına yönetmede yetersiz kalacağını anlayan AKP’nin söylemlerinin merkezinde bulunan dinin yanına milliyetçiliği de katarak MHP ile ortaklık kurması, seçimlerde MHP’nin işine yaradı. MHP, AKP’nin desteği ile belediye sayısını artırdı. Bu durum ittifaka devam mı etmek, son mu vermek konusunda AKP’yi bir yol ayrımına getirebilir.

İKİ İKTİDAR ODAĞI DOĞDU: Erdoğan her ne kadar taraftarlarına moral vermek, herhalde kendisi de moral bulmak amacıyla: “Fazla sevinmesinler, ülkeyi ben yönetmeye devam edeceğim” diyor. Evet, anayasa ile o tek adamdır ve emirleriyle ülkeyi yönetmektedir (Yönetmekteydi). Asker, polis, yargı, vali ve kaymakamlar, basının büyük kesimi O’nun emrinde. Ama büyük kentlerin belediyelerini yitirmekle yetki alanı artık kısıtlandı. AKP’li müteahhitlerin zenginlik kaynakları önemli ölçüde bu kentlerin imar işleriydi. Böylece, zenginliklerin bir bölümü el değiştirecek. Bu kaynakların kimi kişileri zengin etmek için değil, halk yararın kullanılması, muhalif belediyelerden beklenir.

HOŞAFIN YAĞI TÜKENDİ: AKP, devlet hizmetlerini ve sosyal yardımları yoksul kesimlere yönlendirerek iktidarda kalıyordu. Bunu hâlâ mitinglerde kadınların Erdoğan’ı alkışlamasından anlıyoruz. Ama bunun için elde avuçta ne varsa satıp savdığı için bu politikalarını sürdüremez duruma geldi. Enflasyonu ve işsizliği önleyemedi. Ekonomiyi yönetemedi. Bu da şimdiye dek kendisini destekleyen kitlelerden bir bölümünün O’ndan yüz çevirmesine neden oldu.

DIŞ POLİTİKA’DA BAŞARISIZLIK: İslam dünyasının halifesi olma sevdası, Erdoğan’ın dış politikada zikzaklar çizmesine neden oldu. Batı ile arayı bozdu fakat ondan kopmayı da göze alamadı. Savaş politikaları halkın büyük kesimi tarafından benimsenmedi. Türkiye’nin dış bağlantıları belirsiz bir sürece girdi. Savaş karşıtlarını ve muhalifleri hapse attırması, kendisini eleştirenlere sayısız hakaret davaları açması ve muhaliflerini suçlamada makul üslup sınırlarını aşması, O’nun diktatör imajını güçlendirdi.  Kanımca 31 Mart seçimlerinden çıkan sonuçların belli başlıları bunlardır.

Bu sonuçlar herkes için derslerle doludur ve demokratik parlamenter sisteme dönüşün yollarımı açabilir.

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 3 Mart 2019
Bundan 95 yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden sessiz sedasız üç yasa birden geçti.
Bunlardan biri Halifeliği kaldırarak Osmanlı aile mensuplarını ülkeden çıkarıyor, biri Erkânı Harbiye Vekâletiyle Şer’iye Vekâletini kaldırarak ilkini Genelkurmay Başkanlığına, ikincisini Diyanet İşleri Başkanlığına indiriyor, üçüncüsü ise kaldırılmış Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlı okulları Maarif Vekâletine bağlıyordu.
Bu üç yasa, yeni Türkiye’nin kurulmasında temel taşlarından biri olacaktır. Tevhid-i Tedrisat Kanununun amacı, Ortaçağ’ın bir kalıntısı olan medreseleri kaldırarak bütün eğitimi, Maarif Vekâleti’ne bağlamaktı. Kanunun gerekçesini şu cümle anlatır:
– “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”
Aslına bakılırsa imparatorluğun son zamanlarda Türkiye’de iki değil üç çeşit insan yetişiyordu. Bunlardan medreseler artık miatlarını doldurmak üzere idiler. Yükselen yeni burjuva sınıfının değil feodallerin dünya görüşüne göre insan yetiştiriyorlardı.
Tanzimat’tan beri medreselerde bazı reformlar yapılmaya çalışılmışsa da kökünü söküp atmak mümkün olmamıştı. İkinci tür, 2. Mahmut zamanında Batılılaşma için adımlar atıldığı dönemde askeriyeden başlayarak adım adım kurulan laik eğitim sistemiydi. Devleti yönetenler, eğer eğitimi Batıdan alınan model üzerinde laikleştiremezlerse Mülkün (AS: Ülkenin) ayakta kalamayacağını anlamış bulunuyordu. Bu o denli köklü bir inançtı ki, ne Tanzimat, ne 1. Meşrutiyet ne de 2. Abdülhamit döneminde zaafa uğradı. İttihatçılar da bu yolda epey mesafe aldılar. Bu okullarda yetişen aydınlar Kurtuluş Savaşı’na önderlik yapacak bir düzeyde idiler.
3. bir okul tipi daha vardı ki bunlar yabancı ve azınlık okullarıydı. Bu okullar da esas olarak modern eğitim yapıyorlardı ama yabancı hayranı insanlar yetiştiriyordu.
Tevhidi Tedrisat Kanunu teklifinin gerekçesinde yalnız medrese – mektep ikiliğine atıf yapılıp yabancı okullardan söz edilmeyişinin nedeni, bu okulların statüsünün Lozan Anlaşmasıyla çizilmiş olmasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında yabancı okullar Anadolu’da faaliyetlerine son vermişler, yalnız İstanbul’da kalmışlardı. Onların çalışmaları da sınırlandırılmış bulunuyordu.
Tevhidi Tedrisat Yasası çıkarılırken toplumda bir hayli taraftarı olan “Çocuklarımız, dinlerini nerede öğrenecekler?” sorusunu yatıştırmak için 4. maddeye “yeteri kadar din hizmetlisini yetiştirmek için Maarif Vekâletinin imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi açacağı” hükmü kondu. İlk yıllarda açıldı da. Fakat on yıl içinde “öğrenci kaydı olmadığı” gerekçesiyle bu okullar kapatıldı. Din dersleri okullardan çıkarıldı.
Din öğretimi gene de feodal bir üretim biçiminde yaşayan ve nüfusun en az % 80-90’ını oluşturan köylü için bir ihtiyaç olmaya devam etti. Kanunen yasak olmasına karşın medreseler kâh yasaklı olarak, kâh görmezden gelinerek, hemen bütün Sünni köylerinde asıl amacı Kur’an okumayı öğretmek olan izinsiz mahalle mektepleri devam etti. Aleviler de kapılarına gözcü koyarak kendileri için bir tür okul görevi gören Cem ayinlerine devam ettiler.
UYGULAMA SÜRDÜRÜLEMEZ DURUMDAYDI
Uygulama sürdürülemez durumdaydı. Bu nedenle 2. Dünya Savaşından sonra yasaklar gevşetildi ve CHP hükümeti okullarda din derslerinin temellerini attı. DP, CHP’den devraldığı din eğitimini genişletti. Daha sonraki iktidarlar da bunu teşvik ettiler.
AKP iktidarıyla hedef bütün eğitimi dincileştirmek haline geldi. Medreselerin yerini İmam Hatipler almakla kalmadı; kör topal bir laik eğitimin uygulandığı, anaokulundan üniversiteye dek bütün okullarda inanç eksenli eğitim için büyük bir mesafe alındı.
1923’te muhafazakârları Meclis’ten tasfiye etmiş olan CHP’li mebuslar:
“İki tür eğitim olmaz, eğitimi teke indirmemiz gerekir” diyerek laik okulları işaret ediyorlardı.
95 yıl sonra, liberal ve demokratları Meclis’te etkisizleştirmiş olan AKP (Erdoğan) hükümeti şimdi şunu anlatmak istiyor:
* “Bir ülkede 2 tür eğitim olmaz. Eğitim teke indirilmelidir ve bu İslami eğitim olmalıdır.”
Yabancı okulların yerini ise çoktandır yabancı dilde eğitim yapan okullar almış bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye’de bugün Cumhuriyet’ten önce uygulanan 3 tür eğitim sistemi yürürlüktedir.
NEDEN BÖYLE OLDU?
Bütün bu gelişmeler, medreseden mektebe, mektepten tekrar medreseye ve yabancı okullara dönüş, ülkeyi yöneten sınıfların konumu ve güçleriyle ilgilidir. Şöyle ki: 1924’te iktidarı elinde bulunduranlar, bütün nüfusun küçük bir bölümü idiler. İktidarın dayandığı taban genişledikçe, bu tabanın sözcüleri din eğitimini devlete taşıdılar. 1923 rejiminin varisleri Mecliste azınlığa düştüler. Siyaset yapma sınırlarının genişletilmesi muhafazakâr-gericilerin işine yaradı.
Buna bakarak bazıları Türkiye’nin çok partili yaşama erken geçtiğini, İnönü on yıl daha iktidarda kalsaydı şimdiki sonuçla karşılaşılamayacağını ileri sürüyorlar. İşin aslı ise şöyledir:
Tek parti iktidarları medrese, tekke ve zaviye gibi feodalizmin üst yapı kurumlarına savaş açarken geniş halk yığınlarının yaşamını kolaylaştıracak önlemler almamış, köylüyü ve kent yoksullarını ağaların, tefecilerin, gerici esnafın insafına terk etmiştir. Bu kitleler, devlete küsmüşler ve kendilerine daha yakın gördükleri ve manevi ihtiyaçlarını doyuran ağaya, şeyhe, dedeye, tarikatlara sığınmışlardır.
Amerika ve Avrupa’nın isteğiyle çok partili yaşama geçilirken iktidardaki burjuvazi, emekçilerin iktidar yollarını tıkamaya onların örgütlenmelerini şiddetle yasaklamaya devam etti. Buna karşılık kendi içindeki sağcı burjuvaziye iktidar kapılarını açma yolunu tercih etti. İşte o tüccar “burjuvazi”dir ki, Tayyip Erdoğan kadrolarıyla kendini iyice tahkim etmiştir (AS: pekiştirmiştir), geniş emekçi yığınları tepe tepe kullanmaktadır. Umarız ki bunun sonuna gelmiş olsun.
Tevhid-i Tedrisat’ın 95. yıldönümünde yapılan konuşma ve yayınlarda konu kişiler üzerinden değerlendiriliyor. Onlara göre tarihte ve günümüzde iyi ve kötü insanlar vardır. Bunun sınıfsal karakteri üzerinde durulmuyor. Ne de olsa Türkiye aydınının “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olduğumuz gibi bir amentüsü vardır! İşin içine “sınıf” gibi sol ve emekçi kokan bir kavramı sokmaya ne gerek var?

SEVDİM

SEVDİM

Zeki Sarıhan
29 Kasım 2018, www.zekisarihan.com

  • Kasımpatıyı
  • “Yine şafak söktü Sunam uyanmaz” türküsünü
  • Oyalı beyaz yazmayı
  • Kitap fuarlarının yaygınlaşmasını
  • Devlet Tiyatrolarındaki biletlerin ucuzluğunu
  • Hasta bakan ailelere bakım parası ödenmesini
  • Yurttaşların oylarına sahip çıkmak için örgütlenmesini
  • Ramazan akşamlarında komşuların yemek davetlerini
  • Köylerde konuklara gelir gelmez “Aç mısınız?” diye sorulmasını
  • Mevsimlik işçi çocukları için gezici okulları
  • Pazarlarımızdaki meyve sebze bolluğunu
  • Otobüs ve metrolarda yaşlılara yer verilmesini
  • Yüksek öğrenim yapma isteğinin ve olanaklarının artmasını
  • İnternetin yaygınlaşmasını
  • Yeni köy evlerinde ahırların evden ayrılmasını
  • Giyim eşyasının ucuzlamasını
  • Maaşların bankamatikten ödenmesini
  • Sağlıklı beslenme çabalarının yaygınlaşmasını
  • Yurt içi ve yurt dışı gezilerinin artmasını
  • Kadın hareketinin yükselmesini
  • Posta hizmetlerinin hızlanmasını
  • Kapalı mekânlarda sigara içmenin yasaklanmasını
  • Alaturka tuvaletlerin yerini alafranga tuvaletlerinin almakta oluşunu
  • Ülkede nereye kazma vurulsa oradan tarih fışkırmasını
  • Belediyelerin cenazeleri en uzak yere kadar götürüp aileye teslim etmesini

Not : Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

 

BENİ BAĞLAMAZ

BENİ BAĞLAMAZ

Zeki Sarıhan
01.12.18, zekisarihan.com

Yargıçlara emir vermek yargı bağımsızlığına aykırıdır

  • Beni bağlamaz!

Herkes bağımsız ve adil bir mahkemenin (AS: kesinleşen) hükmüne kadar suçsuz sayılır

  • Beni bağlamaz!

Atamalarda liyakate uyulmalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Devlet harcamaları şeffaf olmalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Başka devletlerin içişlerine karışmak doğru değildir.

  • Beni bağlamaz!

Millet fertleri arasında düşmanlık yaratacak konuşmalardan sakınmak gerekir.

  • Beni bağlamaz!

İnsanlar arasında dil, din, mezhep ayrımı gözetmek tehlikelidir.

  • Beni bağlamaz!

Şatafattan kaçınmak gerekir.

  • Beni bağlamaz!

Sık sık dün dediğinin bugün tersini söylemek yakışık almaz.

  • Beni bağlamaz!

Muhaliflere hakaret etmek olgun bir siyasetçinin üslubu değildir.

  • Beni bağlamaz!

Yerel seçimlerde yurttaşların iradesine saygı gösterilmelidir.

  • Beni bağlamaz!

Gün 24 saat televizyon kanallarında görünmek doğru değildir.

  • Beni bağlamaz.

Üniversiteler özerk olmalı, kendi kendini yönetmelidir.

  • Beni bağlamaz!

Dini siyasete alet etmek yasaktır ve doğru değildir.

  • Beni bağlamaz!

Her şeyde tek belirleyici olmak sakıncalıdır.

  • Beni bağlamaz.

İçeride ve dışarıda savaş politikasını terk edip barış politikasına geçmek gerekmez mi?

  • Beni bağlamaz!

Devlet yöneticiliği zenginleşme aracı olmamalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Kırmızı ışıkta durmak şarttır.

  • Beni bağlamaz.

Öyle bir bağlar ki; zaman gelir, bir trafikçi çıkar, arabanızı bağlar, sizin ehliyetinizi de iptal eder…
*****
Dün Bugün Yarın adlı bloğumdaki öbür yazılar için: www.zekisarihan.com