31 Mart Yerel Seçim Sonuçları SONUN BAŞLANGICI OLABİLİR

31 Mart Yerel Seçim Sonuçları 
SONUN BAŞLANGICI OLABİLİR

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com
01 Nisan 2019

31 Mart 2019 Pazar günü yapılan yerel seçimler iktidar için beklediğinden daha kötü, demokrasi cephesi için ise beklendiğinden daha iyi sonuçlar getirdi.

Eşitsiz seçim koşullarına karşın büyük kentlerde muhalefetin öne geçmesi, 17 yıllık AKP iktidarı için sonun başlangıcı olabilir.

Pek çok siyasi başlıklar taşıyan seçim sonuçlarının birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

MİLLET AKP’DEN YÜZ ÇEVİRMEYE BAŞLADI:  Bu yüz çevirme büyük kentlerden başladı. Bunun gelecek yıllarda dalga dalga ülkenin kırsal alanlarına da yayılacağı beklenir. Çünkü ticaretin, sanatın, bilimin olduğu gibi siyasette de belirleyici olan kentlerdir.

HÜKÜMET PİŞKİNLİĞE VURDU: Bu seçim sonuçlarını beklemeyen iktidarın önce bir şaşkınlık geçirdiği, Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul için veri akışını 14 saat durdurması ve Binali Yıldırım’ın başkan olduğunu ilan etmesiyle anlaşıldı. Fakat özellikle İstanbul seçim sonuçlarını kabul etmemenin büyük direnişe ve kalkışmaya sebep olacağını tahmin eden Hükümet, sonucu kabullenmek zorunda kaldı. İçi kan ağlayarak, başka verileri kullanıp seçimin kazananı olduğunu söylemekle yetinmek zorunda kaldı. Bu kentleri muhalefete teslim etmeye razı oldu.

BAŞARI KİMLERİNDİR?

  • Bu seçim başarısı en başta AKP hükümetinden bıkmış olan halkındır.

Başarıda, İYİ Parti’ye grup kurması için geçici olarak milletvekili verdiği tarihten beri CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun ve CHP ile ittifak yapan Meral Akşener’in payı vardır. Büyük kentlere başkan olan adayların isabetli seçilmiş olması da başarıda etkendir. Seçim sonuçları, her seçimden sonra kaynayan CHP’de bu kez bir süre için olsun “hemen kurultay” isteklerini geri plana atacaktır.

HEM YİTİREN HEM KAZANDIRAN PARTİ: Bu seçimin hem yitireni, hem de yitirirken kazananı, kazandıranı HDP’dir. İktidarın yok etmeye adeta yemin ettiği, uluslararası tepkiden çekindiği için henüz kapatamadığı, fakat siyaset yapmasını adam akıllı kısıtladığı, başka partilerden de cüzamlı muamelesi gören HDP, Doğu ve Güneydoğu’daki seçmenlerinin ve belediyelerinin bir bölümünü yitirdi. Bu koşullar altında yapabileceğinin en iyisini yapmak gibi bir siyasal kıvraklık gösteren HDP, büyük kentlerdeki seçmenlerini, AKP-MHP ittifakını zayıflatacak ittifaka yönlendirdi. Böylece bu kentlerde sonucu belirleyen bir rol oynadı.

KOMÜNİST BELEDİYE: Bu seçimde nur topu gibi komünist il belediyemiz de doğdu. Önceki yıl makamında kendisiyle görüşmemi paylaştığım Ovacık Belediye Başkanı Maçoğlu, bu kez Tunceli Belediye Başkanlığını kazandı. Sosyalist aydınlar Türkiye’de hem de İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde belediye başkanlığı yapmamış değildir. Fakat on yıllardır yasa dışı ilan edilen ve görüldükleri yerde ezilmeleri emredilen komünistlerin, bir il belediyesini yönetme fırsatını yakalamaları ülkemizde ilk kez oluyor. Bu kentin de Tunceli olması anlamlıdır. Tunceli’ye yakışmıştır.

CUMHUR İTTİFAKI MHP’YE YARADI: Ülkeyi tek başına yönetmede yetersiz kalacağını anlayan AKP’nin söylemlerinin merkezinde bulunan dinin yanına milliyetçiliği de katarak MHP ile ortaklık kurması, seçimlerde MHP’nin işine yaradı. MHP, AKP’nin desteği ile belediye sayısını artırdı. Bu durum ittifaka devam mı etmek, son mu vermek konusunda AKP’yi bir yol ayrımına getirebilir.

İKİ İKTİDAR ODAĞI DOĞDU: Erdoğan her ne kadar taraftarlarına moral vermek, herhalde kendisi de moral bulmak amacıyla: “Fazla sevinmesinler, ülkeyi ben yönetmeye devam edeceğim” diyor. Evet, anayasa ile o tek adamdır ve emirleriyle ülkeyi yönetmektedir (Yönetmekteydi). Asker, polis, yargı, vali ve kaymakamlar, basının büyük kesimi O’nun emrinde. Ama büyük kentlerin belediyelerini yitirmekle yetki alanı artık kısıtlandı. AKP’li müteahhitlerin zenginlik kaynakları önemli ölçüde bu kentlerin imar işleriydi. Böylece, zenginliklerin bir bölümü el değiştirecek. Bu kaynakların kimi kişileri zengin etmek için değil, halk yararın kullanılması, muhalif belediyelerden beklenir.

HOŞAFIN YAĞI TÜKENDİ: AKP, devlet hizmetlerini ve sosyal yardımları yoksul kesimlere yönlendirerek iktidarda kalıyordu. Bunu hâlâ mitinglerde kadınların Erdoğan’ı alkışlamasından anlıyoruz. Ama bunun için elde avuçta ne varsa satıp savdığı için bu politikalarını sürdüremez duruma geldi. Enflasyonu ve işsizliği önleyemedi. Ekonomiyi yönetemedi. Bu da şimdiye dek kendisini destekleyen kitlelerden bir bölümünün O’ndan yüz çevirmesine neden oldu.

DIŞ POLİTİKA’DA BAŞARISIZLIK: İslam dünyasının halifesi olma sevdası, Erdoğan’ın dış politikada zikzaklar çizmesine neden oldu. Batı ile arayı bozdu fakat ondan kopmayı da göze alamadı. Savaş politikaları halkın büyük kesimi tarafından benimsenmedi. Türkiye’nin dış bağlantıları belirsiz bir sürece girdi. Savaş karşıtlarını ve muhalifleri hapse attırması, kendisini eleştirenlere sayısız hakaret davaları açması ve muhaliflerini suçlamada makul üslup sınırlarını aşması, O’nun diktatör imajını güçlendirdi.  Kanımca 31 Mart seçimlerinden çıkan sonuçların belli başlıları bunlardır.

Bu sonuçlar herkes için derslerle doludur ve demokratik parlamenter sisteme dönüşün yollarımı açabilir.

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

AKP’NİN TEVHİD-İ TEDRİSATI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 3 Mart 2019
Bundan 95 yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden sessiz sedasız üç yasa birden geçti.
Bunlardan biri Halifeliği kaldırarak Osmanlı aile mensuplarını ülkeden çıkarıyor, biri Erkânı Harbiye Vekâletiyle Şer’iye Vekâletini kaldırarak ilkini Genelkurmay Başkanlığına, ikincisini Diyanet İşleri Başkanlığına indiriyor, üçüncüsü ise kaldırılmış Şer’iye ve Evkaf Vekâletine bağlı okulları Maarif Vekâletine bağlıyordu.
Bu üç yasa, yeni Türkiye’nin kurulmasında temel taşlarından biri olacaktır. Tevhid-i Tedrisat Kanununun amacı, Ortaçağ’ın bir kalıntısı olan medreseleri kaldırarak bütün eğitimi, Maarif Vekâleti’ne bağlamaktı. Kanunun gerekçesini şu cümle anlatır:
– “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.”
Aslına bakılırsa imparatorluğun son zamanlarda Türkiye’de iki değil üç çeşit insan yetişiyordu. Bunlardan medreseler artık miatlarını doldurmak üzere idiler. Yükselen yeni burjuva sınıfının değil feodallerin dünya görüşüne göre insan yetiştiriyorlardı.
Tanzimat’tan beri medreselerde bazı reformlar yapılmaya çalışılmışsa da kökünü söküp atmak mümkün olmamıştı. İkinci tür, 2. Mahmut zamanında Batılılaşma için adımlar atıldığı dönemde askeriyeden başlayarak adım adım kurulan laik eğitim sistemiydi. Devleti yönetenler, eğer eğitimi Batıdan alınan model üzerinde laikleştiremezlerse Mülkün (AS: Ülkenin) ayakta kalamayacağını anlamış bulunuyordu. Bu o denli köklü bir inançtı ki, ne Tanzimat, ne 1. Meşrutiyet ne de 2. Abdülhamit döneminde zaafa uğradı. İttihatçılar da bu yolda epey mesafe aldılar. Bu okullarda yetişen aydınlar Kurtuluş Savaşı’na önderlik yapacak bir düzeyde idiler.
3. bir okul tipi daha vardı ki bunlar yabancı ve azınlık okullarıydı. Bu okullar da esas olarak modern eğitim yapıyorlardı ama yabancı hayranı insanlar yetiştiriyordu.
Tevhidi Tedrisat Kanunu teklifinin gerekçesinde yalnız medrese – mektep ikiliğine atıf yapılıp yabancı okullardan söz edilmeyişinin nedeni, bu okulların statüsünün Lozan Anlaşmasıyla çizilmiş olmasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında yabancı okullar Anadolu’da faaliyetlerine son vermişler, yalnız İstanbul’da kalmışlardı. Onların çalışmaları da sınırlandırılmış bulunuyordu.
Tevhidi Tedrisat Yasası çıkarılırken toplumda bir hayli taraftarı olan “Çocuklarımız, dinlerini nerede öğrenecekler?” sorusunu yatıştırmak için 4. maddeye “yeteri kadar din hizmetlisini yetiştirmek için Maarif Vekâletinin imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi açacağı” hükmü kondu. İlk yıllarda açıldı da. Fakat on yıl içinde “öğrenci kaydı olmadığı” gerekçesiyle bu okullar kapatıldı. Din dersleri okullardan çıkarıldı.
Din öğretimi gene de feodal bir üretim biçiminde yaşayan ve nüfusun en az % 80-90’ını oluşturan köylü için bir ihtiyaç olmaya devam etti. Kanunen yasak olmasına karşın medreseler kâh yasaklı olarak, kâh görmezden gelinerek, hemen bütün Sünni köylerinde asıl amacı Kur’an okumayı öğretmek olan izinsiz mahalle mektepleri devam etti. Aleviler de kapılarına gözcü koyarak kendileri için bir tür okul görevi gören Cem ayinlerine devam ettiler.
UYGULAMA SÜRDÜRÜLEMEZ DURUMDAYDI
Uygulama sürdürülemez durumdaydı. Bu nedenle 2. Dünya Savaşından sonra yasaklar gevşetildi ve CHP hükümeti okullarda din derslerinin temellerini attı. DP, CHP’den devraldığı din eğitimini genişletti. Daha sonraki iktidarlar da bunu teşvik ettiler.
AKP iktidarıyla hedef bütün eğitimi dincileştirmek haline geldi. Medreselerin yerini İmam Hatipler almakla kalmadı; kör topal bir laik eğitimin uygulandığı, anaokulundan üniversiteye dek bütün okullarda inanç eksenli eğitim için büyük bir mesafe alındı.
1923’te muhafazakârları Meclis’ten tasfiye etmiş olan CHP’li mebuslar:
“İki tür eğitim olmaz, eğitimi teke indirmemiz gerekir” diyerek laik okulları işaret ediyorlardı.
95 yıl sonra, liberal ve demokratları Meclis’te etkisizleştirmiş olan AKP (Erdoğan) hükümeti şimdi şunu anlatmak istiyor:
* “Bir ülkede 2 tür eğitim olmaz. Eğitim teke indirilmelidir ve bu İslami eğitim olmalıdır.”
Yabancı okulların yerini ise çoktandır yabancı dilde eğitim yapan okullar almış bulunuyor.
Dolayısıyla Türkiye’de bugün Cumhuriyet’ten önce uygulanan 3 tür eğitim sistemi yürürlüktedir.
NEDEN BÖYLE OLDU?
Bütün bu gelişmeler, medreseden mektebe, mektepten tekrar medreseye ve yabancı okullara dönüş, ülkeyi yöneten sınıfların konumu ve güçleriyle ilgilidir. Şöyle ki: 1924’te iktidarı elinde bulunduranlar, bütün nüfusun küçük bir bölümü idiler. İktidarın dayandığı taban genişledikçe, bu tabanın sözcüleri din eğitimini devlete taşıdılar. 1923 rejiminin varisleri Mecliste azınlığa düştüler. Siyaset yapma sınırlarının genişletilmesi muhafazakâr-gericilerin işine yaradı.
Buna bakarak bazıları Türkiye’nin çok partili yaşama erken geçtiğini, İnönü on yıl daha iktidarda kalsaydı şimdiki sonuçla karşılaşılamayacağını ileri sürüyorlar. İşin aslı ise şöyledir:
Tek parti iktidarları medrese, tekke ve zaviye gibi feodalizmin üst yapı kurumlarına savaş açarken geniş halk yığınlarının yaşamını kolaylaştıracak önlemler almamış, köylüyü ve kent yoksullarını ağaların, tefecilerin, gerici esnafın insafına terk etmiştir. Bu kitleler, devlete küsmüşler ve kendilerine daha yakın gördükleri ve manevi ihtiyaçlarını doyuran ağaya, şeyhe, dedeye, tarikatlara sığınmışlardır.
Amerika ve Avrupa’nın isteğiyle çok partili yaşama geçilirken iktidardaki burjuvazi, emekçilerin iktidar yollarını tıkamaya onların örgütlenmelerini şiddetle yasaklamaya devam etti. Buna karşılık kendi içindeki sağcı burjuvaziye iktidar kapılarını açma yolunu tercih etti. İşte o tüccar “burjuvazi”dir ki, Tayyip Erdoğan kadrolarıyla kendini iyice tahkim etmiştir (AS: pekiştirmiştir), geniş emekçi yığınları tepe tepe kullanmaktadır. Umarız ki bunun sonuna gelmiş olsun.
Tevhid-i Tedrisat’ın 95. yıldönümünde yapılan konuşma ve yayınlarda konu kişiler üzerinden değerlendiriliyor. Onlara göre tarihte ve günümüzde iyi ve kötü insanlar vardır. Bunun sınıfsal karakteri üzerinde durulmuyor. Ne de olsa Türkiye aydınının “İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olduğumuz gibi bir amentüsü vardır! İşin içine “sınıf” gibi sol ve emekçi kokan bir kavramı sokmaya ne gerek var?

SEVDİM

SEVDİM

Zeki Sarıhan
29 Kasım 2018, www.zekisarihan.com

  • Kasımpatıyı
  • “Yine şafak söktü Sunam uyanmaz” türküsünü
  • Oyalı beyaz yazmayı
  • Kitap fuarlarının yaygınlaşmasını
  • Devlet Tiyatrolarındaki biletlerin ucuzluğunu
  • Hasta bakan ailelere bakım parası ödenmesini
  • Yurttaşların oylarına sahip çıkmak için örgütlenmesini
  • Ramazan akşamlarında komşuların yemek davetlerini
  • Köylerde konuklara gelir gelmez “Aç mısınız?” diye sorulmasını
  • Mevsimlik işçi çocukları için gezici okulları
  • Pazarlarımızdaki meyve sebze bolluğunu
  • Otobüs ve metrolarda yaşlılara yer verilmesini
  • Yüksek öğrenim yapma isteğinin ve olanaklarının artmasını
  • İnternetin yaygınlaşmasını
  • Yeni köy evlerinde ahırların evden ayrılmasını
  • Giyim eşyasının ucuzlamasını
  • Maaşların bankamatikten ödenmesini
  • Sağlıklı beslenme çabalarının yaygınlaşmasını
  • Yurt içi ve yurt dışı gezilerinin artmasını
  • Kadın hareketinin yükselmesini
  • Posta hizmetlerinin hızlanmasını
  • Kapalı mekânlarda sigara içmenin yasaklanmasını
  • Alaturka tuvaletlerin yerini alafranga tuvaletlerinin almakta oluşunu
  • Ülkede nereye kazma vurulsa oradan tarih fışkırmasını
  • Belediyelerin cenazeleri en uzak yere kadar götürüp aileye teslim etmesini

Not : Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

 

BENİ BAĞLAMAZ

BENİ BAĞLAMAZ

Zeki Sarıhan
01.12.18, zekisarihan.com

Yargıçlara emir vermek yargı bağımsızlığına aykırıdır

  • Beni bağlamaz!

Herkes bağımsız ve adil bir mahkemenin (AS: kesinleşen) hükmüne kadar suçsuz sayılır

  • Beni bağlamaz!

Atamalarda liyakate uyulmalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Devlet harcamaları şeffaf olmalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Başka devletlerin içişlerine karışmak doğru değildir.

  • Beni bağlamaz!

Millet fertleri arasında düşmanlık yaratacak konuşmalardan sakınmak gerekir.

  • Beni bağlamaz!

İnsanlar arasında dil, din, mezhep ayrımı gözetmek tehlikelidir.

  • Beni bağlamaz!

Şatafattan kaçınmak gerekir.

  • Beni bağlamaz!

Sık sık dün dediğinin bugün tersini söylemek yakışık almaz.

  • Beni bağlamaz!

Muhaliflere hakaret etmek olgun bir siyasetçinin üslubu değildir.

  • Beni bağlamaz!

Yerel seçimlerde yurttaşların iradesine saygı gösterilmelidir.

  • Beni bağlamaz!

Gün 24 saat televizyon kanallarında görünmek doğru değildir.

  • Beni bağlamaz.

Üniversiteler özerk olmalı, kendi kendini yönetmelidir.

  • Beni bağlamaz!

Dini siyasete alet etmek yasaktır ve doğru değildir.

  • Beni bağlamaz!

Her şeyde tek belirleyici olmak sakıncalıdır.

  • Beni bağlamaz.

İçeride ve dışarıda savaş politikasını terk edip barış politikasına geçmek gerekmez mi?

  • Beni bağlamaz!

Devlet yöneticiliği zenginleşme aracı olmamalıdır.

  • Beni bağlamaz!

Kırmızı ışıkta durmak şarttır.

  • Beni bağlamaz.

Öyle bir bağlar ki; zaman gelir, bir trafikçi çıkar, arabanızı bağlar, sizin ehliyetinizi de iptal eder…
*****
Dün Bugün Yarın adlı bloğumdaki öbür yazılar için: www.zekisarihan.com

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

AMAN, İŞ BANKASINI KAPTIRMAYALIM!

Konuk yazar : Zeki Sarıhan

Ülkemizdeki bütün devlet bankaları, cumhurbaşkanının elindedir. O AKP Genel başkanı da olduğundan, devlet bankaları aynı zamanda bu partinin tasarrufu altındadır. Hangi iş adamlarına bol keseden kredi verilecek, hangi televizyon ve gazete satın alınacak, nerenin zararı kapatılacaksa bu bankalar hizmete amade tutulur. Böylece yasada “Partiler banka sahibi olamaz” hükmünün gerçekte geçerliliği yoktur.

Şimdiye kadar, milletin varlıklarını özelleştiren, elindeki varlıkları har vurup harman savuran Hükümet, mali krizle baş edebilmek için emri altına alacağı kaynaklar ararken İş Bankasını keşfetmiş ve bu bankada Atatürk’ün hisselerine el koyma hazırlığına başlamıştır. Bu hisseleri, Atatürk’ün vasiyeti üzerine CHP yönetmekte, kâr Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaşılmaktadır.

1980 faşist yönetimin başı hızlı Atatürkçü Kenan Evren de devlet adına bu paraya el koymak istemiş, konu mahkemeye intikal etmiş, dava sonuçlanıncaya kadar iki kurumun bankadan yapılacak ödemeleri bloke edilmişti. Sonunda mahkeme bu vasiyetin geçersiz sayılamayacağına hükmederek paranın birikmiş faizleriyle birlikte bu iki kuruma ödenmesini kararlaştırılmıştı. Gerçi Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, adlarını korumakla birlikte eski kimliklerinden uzaklaştırılarak özerklikleri yok edilmiş ve birer devlet kurumu haline getirilmişti. Bununla ilgili açılan davalar ise olumlu sonuçlanmadı.

BİR DÖNEMİN SİMGESİ

İş Bankası özel bir ticari kuruluştur. Devlet eliyle zengin yaratma döneminin simgesidir. Kurtuluş Savaşı’na yardım için Hindistan Müslümanları (Bugünkü Pakistanlılar) tarafından birkaç defada gönderilen nakit yardımlar, Atatürk’ün hesabında tutulmuş, savaştan sonra 1925’te İş Bankasının kuruluşuna sermaye yapılmıştır. İlk genel müdürü de tek parti kadroları içinde liberalizmi temsil eden Celal Bayar’dı. Aynı yıl ilan edilen Takriri Sükûn Kanununu nedeniyle kimse buna karşı çıkamamıştır. Şimdiki Takriri Sükûn (OHAL) döneminde partisinden kimsenin Erdoğan’a karşı çıkamaması, buna cesaret edebilen muhaliflerin de kırk katırla kırk satırdan birini beğenmek zorunda kalması gibi…

Kuşkusuz ki bu banka ve Orman Çiftliği Atatürk’ün üzerinde büyük bir yüktü. 1937’de gayrimenkullerini devlete devrederken o gün en mutlu gününü yaşamış, üzerinden Uludağ gibi bir yükün kalktığını söylemiştir. Konu ile ilgili olarak dört yıl önce yayımladığım ve büyük ilgi gören yazı için linki tıklayınız :
https://odatv.com/ataturkun-en-sevindigi-an-neydi-1701141200.html

Erdoğan ise üzerindeki yükü atmaya niyetli görünmüyor… Atatürk’ün 1938’de ölmeden önce yaptığı ve nakit servetini kimlere bıraktığını belirten vasiyetini yazarken de aynı duyguları yaşadığını düşünebiliriz. Falih Rıfkı, Çankaya kitabında İş Bankası’nın Hindistan Müslümanlarından gelen para ile kurulduğunu anlatırken Atatürk için “Bu paraya el sürmemeli idi” diye yazmıştır.

Sonuçta, yakınlarına bıraktığı bazı nakit dışında bu para, Çiftlik gibi millete intikal ettirilmiş bulunuyordu. Şimdi buna AKP’nin el koyma kararı, Bankanın kuruluşunda göze batan hareket kadar usulsüzlük ve mantıksızlıktır. Ekonominin yönetiminde devlet bankalarının da önüne geçmiş olan İş Bankası, 93 yıldır verdiği kredilerle kimlerin zenginleşmesine hizmet etmiştir veya ekonominin gelişmesine ne gibi hizmetlerde bulunmuştur? Bu bilgiler “İş Bankası Tarihi” adlı kitapta bulunabilir. Ancak bunlar geçmişte kalmıştır.

  • Bugünün sorunu ise ekonomi yönetiminin tek bir adamın elinde bulunması ve bunun için özel varlıklara el koyma çabasıdır.

BANKANIN KÜLTÜR HİZMETLERİ

Ülkenin iktisadi yaşamı kuşkusuz herkesi ilgilendirir fakat sanat ve kültür hayatıyla ilgilenenler için İş Bankası’nın başka bir anlamı daha vardır ki o da bankanın yayımlamakta olduğu kitaplardır. Bunların kültür hayatımızda büyük bir yeri olduğu kuşku götürmez. İş Bankası’na el koyacak bir AKP yönetiminin bütün bu yayınları elinin tersiyle iteceği ve yerlerine Mızraklı İlmihal türü kitapları koyacağını kestirmek zor değildir.

Bu nedenle, kuruluş biçimi hakkında itirazlarımıza karşın derim ki,

  • Aman İş Bankasını AKP’ye kaptırmayalım. Onun elinde zaten Karun Hazineleri var.

Ülkenin bankacılık sistemine nasıl bir biçim vereceğimizi de bir halk iktidarı kurduğumuz zaman karar veririz.  (17 Ekim 2018)

Öbür yazılar için: www.zekisarihan.com