İKTİDAR TARAFINA GEÇMEK

İKTİDAR TARAFINA GEÇMEK

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 16.01.2020

Yüz dolayında belediye başkanı, partilerinden istifa ederek AKP’ye geçecekmiş. Bunlardan ilk beşine yeni rozetlerini taktılar bile.

Ne denli talihsiz bir zamanlama.

Tam da AKP’nin sonu görünmüşken.

İktidar ne yapsın? Ayakta kalabilmek için her yola başvuracak. Kimi belediye başkanlarını görevden alarak yerlerine kayyım atayacak, kimini çeşitli vaatlerle partisinden istifa ettirerek kendi partisine kaydedecek. Muhalif belediyelerin kaynaklarını keserek onları çalıştırmayacak.

Siyasal yaşamımızda ilk kez karşılaşılan bir şey değil. Sayıları az değildir: İktidar mensupları için ağza alınmaz hücumları yapan kimileri, bir sabah bakmışsın ki iktidar partisine geçmiş.

Bunun siyasal ahlakla en ufak bil ilgisi yok. Siyaseti halk için değil, kendi çıkarı için yaptıkları gün gibi açık.

Siyaset kurumu bunların yüzünden her gün ağır yaralar alıyor, halk kitlelerin gözünde gitgide saygınlık yitiriyor.

Bir de tek tek değil, parti olarak, bulundukları konumu terk edip hükümetin yanına kapağı atanlar var.

BUNU DA GÖRMEK VARMIŞ!

TV ekranlarında ibretle görüyoruz ki, uzun süredir hükümete en ağır hücumları yapan ve tek devrimci partinin kendileri olduğunu söyleyenlerin sözcüleri, hükümetin yanında saf tutmuş. Sağda üç, solda üç tartışmacı… Sağdakiler, AKP, MHP sözcüleri. Yanlarında yeni peydah olmuş biri daha var. “Biz üçümüz aynı cephedeyiz. Bizi birbirimizden ayıramazsınız” diyor. Öbür sırada oturanlara hükümetin diliyle yanıtlar yetiştirmeye çalışıyor. Demokrasiyi savunan Millet İttifakı’nı oluşturanları Amerika’nın projesi, terör destekçisi olarak suçluyor.

İzleyiciler şaşkınlık içinde. Onların 50 yıllık muhalif lideri için “Ne yapmak istiyor bu adam?” diye birbirlerine soruyorlar. Geçmişte O’ndan hoşlanan da vardı, hoşlanmayan da. Sözlerine kulak kabartanlar bulunurdu. Şimdi hepsi hayretler içinde. Bütün bir sol ve demokratlarla köprüleri atmış olan bu hareketin, bundan sonra nereye evrileceği merak ediliyor. Olur da, politikada bu denli zikzaklar olur mu?

Bu uzun yolda ara duraklar da var ama özetle belirtmek gerekirse, proletarya diktatörlüğünden Atatürkçülüğe, orada da mekân tutamayıp Tayyip Erdoğan’ın yanına! Türkiye’nin şimdiye dek gördüğü en gerici, en şoven ve savaşçı, kamu kaynaklarını talan eden, saltanat sevdalısı bir iktidarın yanına onları hangi rüzgâr atmış olabilir?

Kimileri bunu, her dönemde ilgiyi üzerinde toplamak isteyen bir serüvencilik olarak yorumluyor ki haklı olabilirler. Bir arkadaş, dünya siyaset tarihinde bunun birçok örneği olduğunu söylüyor. Benim aklıma da İtalya ve Alman tarihinden örnekler geliyor. Azılı milliyetçilik, azınlıklara düşmanlık ve savaş sevdası konusundaki üsluplar (AS: biçemler) benzerlik gösteriyor.

  • Partinin içi giderek boşalıyor.

Eski yandaş ve üyelerin çoğu eylemsiz duruma gelmiş. Bir bölümü resmen istifa etmiş. Ne gazetesine ne televizyonuna adam dayanıyor!

Ne gam, parti artık eski kitlelerinden ve devrimci demokrat çevrelerden oy alma umudunu çoktan yitirmiş. Şimdi, ortağı olduğu iktidara bel bağlamış.

Umudu artık sağ-milliyetçi-rantiyeci kesimde.

Demek bunları da görmek varmış!

 

 

 

AYRILMAK DA FAZİLETTİR

AYRILMAK DA FAZİLETTİR

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com13 Aralık 2019

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Görüşlerinize uyan bir kuruluşa katılmak ne denli doğal, hatta gerekliyse, artık aynı idealleri paylaşma olanakları ortadan kalkan kuruluştan ayrılmayı bilmek de bir fazilettir. Günlük siyasal olaylardan da görüyoruz. Görüşleri birbirine yakın insanlar dernekler, vakıflar, siyasal partiler kuruyorlar, gene görüşleri birbirinden uzaklaşanlar bulundukları kuruluşları terk ediyorlar. Terk edenlerin bir bölümü kendi köşesine çekilerek artık kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayacak bir konuma geçiyor, bir bölümü de yeni oluşumlarda buluşuyorlar.

Toplumsal yaşamda değişime uygun olarak bu durum sürekli yineleniyor. Bundan sonra da pek çok örneği yaşanacak.

Asıl olan kuruluşların kendisi değil, görüş ve tutumlardır. Yaklaşık son yüz yıllık siyasal yaşamımızda ne çok parti kuruldu, dağıldı, kapandı, kapatıldı. Fakat toplumda bir karşılığı varsa ölmeyecek olan görüşlerdir.

EĞİTİM ALANINDA

Kendi mesleğimden ve ilgi alanımdan örnek vereyim: Bir ülkede eğitimin amacı, bütün çocuk ve gençlerimizi medrese eğitiminden geçirerek “dindar ve kindar” bir gençlik yetiştirme durumuna gelirse, kamu bütçesi özel okullara peş keş çekilirse, eğitimde eşitsizlik en üst düzeye ulaşırsa orada laik ve demokratik bir eğitimi savunmaya gereksinim vardır. Bunu savunacak oluşumlar ortaya çıkar. Bunların adı dernek olur, vakıf olur, platform olur.. çok fark etmez. Mücadelede kararlı bir kadro var ise uygun örgütlenme biçimi bulunur. Örgütlerin biri kapanırsa veya işlevsizleşirse yenisi kurulur.

Eğitim işkolu sendikaları bu konuyla bir ölçüde ilgilidir. Çünkü onların asıl amaçları –bütün sendika oluşumlarında olduğu gibi– üyelerinin hak ve çıkarlarını işverene karşı korumaktır. Onlar bile, öğretmenlerin ideolojik tutumlarına göre ayrışmış bulunuyorlar. Bütün öğretmenleri tek bir sendika çatısı altında tutmak olanaklı olamadı. İşçi sendikalarımız da öyledir.

Öğretmenlerin en kalabalık örgütü olan TÖB-DER’in içindeki parçalanma nedeniyle işlevini yitirdiği, ardından kapatıldığı 1980 koşullarında basın yasasının öğretmenlere de tanıdığı meslek dergisi çıkarma hakkından yararlanarak yayın yaşamına başlayan Öğretmen Dünyası dergisi, çeşitli baskı ve kısıtlı olanaklarla demokratik öğretmen ve eğitim idealini sürekli ayakta tutmaya çalıştı. Bir dernekten daha hareketli bir çalışma yürüttü. Kimi birlikteliklere önderlik etti. Bunların en önemlisi Eğitim Hakkını Savunma Komitesidir. İdarenin bu komiteyi dağıtma girişiminden sonra Komiteyi oluşturan kuruluşlar 2003’te Ulusal Eğitim Derneği’ni kurdular. 2010’da Öğretmen Dünyası da bu derneğin iktisadi işletmesi durumuna geldi. Aynı merkez, bir yandan aylık Öğretmen Dünyası’nı ve çeşitli kitaplar yayımlıyor, öte yandan dernek merkezinde her hafta bir konferans düzenliyordu.

Geçen yazılarımda da anlattığım gibi (“Aslan Yatağı Boş Kalmaz”, “Zorunlu Bir Ayrışma”, “Kitle Örgütlerinin Bağımsızlığı”) dernek yönetimi bir süredir derneği ve dergiyi yaşatacak kaynakların yetersiz duruma geldiği, yönetim ve yazı kurulunun yorulduğu gerekçesiyle dernek ve derginin 7 Aralık 2019 genel kuruluyla kapanacağını ilan ediyordu. Hatta genel kurulu beklemeden Öğretmen Dünyası “Son sayı” kapağıyla 1 Aralık’ta 40. Yayın yılının sonunda veda etti. Dernek yönetimi, yönetimi devralacak arkadaşları aramamış değildi. Ama bu konuda önerdiği kişilerden net yanıt alamamıştı.

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ’NİN SONU

Genel kurula bir hafta kala, daha önce öneri götürülen bir üye başkanlığa istekli olduğunu Cumartesi konferansında açıkladı. “Arkadaşlarla görüştüm, biz etkin olamayız ama sana destek oluruz dediler” açıklamasını da ekledi. Bu adaylık, derneği hareketlendirdi. Çünkü başkan adayı, aktif Vatan Partili bir üye idi. Ulusal Eğitim Derneği, tümüyle Vatan Partililerin yönetimine mi girecekti? Bu olasılık, Vatan Partisi’nin güdümündeki TGB ve CKD’yi akla getirdi. TGB baştan beri önce İP’in (sonra VP’nin) gençlik örgütü olarak faaliyet gösteriyordu. CKD ise bir kongre baskınıyla ele geçirilmişti ve artık VP’nin kadın kolları gibi faaliyet gösteriyordu. Ulusal Eğitim Derneği böyle olmamalıydı.

Bunu önlemek için kongreye 2. bir liste ile gidildi. Fakat geç kalınmıştı. Dernek kayıtları yönetimin elindeydi, yönetimin eğilimi de 1. listeden yanaydı.  Partili üyelere telefon edilerek kongreye gelmeleri sağlanmış, son zamanlarda da derneğe partili yeni üyeler yazılmıştı. Genel kurul öncesi dernekteki bir buluşmada gergin anlar yaşandı. Genel kurul da gergin geçti. Dernekte, genel kurula ilk kez iki liste ile gidiliyordu. Bu, “zorunlu bir ayrışma”nın kanıtıydı.

Ayrışmanın temeli ideolojik ve politikti. Vatan Partisi’nin son aylarda Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin yanında yer almasından kaynaklanıyordu. Türkiye’de açık iki cephe kurulmuştu. Vatan Partisi’nin yöneticilerinin açıkça ilan ettikleri gibi “AKP, MHP ve VP bir cephede” buluşmuşlardı. Yönetime istekli Vatan Partili üyelere bu durum anımsatılmadı değil. Onlar kendilerinin o cephede yer almadıklarını ve almayacaklarını söylemediler! Bununla ilgili tek söz etmediler. Hatta “Biz Vatan Partiliyiz” bile demediler. Vatan Partisinin bütün muhalefet cephesinde ne büyük bir nefretle karşılandığını biliyor olmalılar. İşçi Partisi ve onun devamı olan Vatan Partisinin karşıtları hiç eksik olmamıştır fakat bu karşıtlığın şimdi tavan yapmasının nedeni, partinin aldığı yeni tutumla ilgilidir. Parti, iktidar ortağı gibi gördüğü veya buna hazırlandığı AKP’nin aleyhinde bulunulmasını istemiyormuş. Bu duruma göre laik ve demokratik eğitim nasıl savunulacak?

Yapılan oylamada Vatan Partililerin listesi 43, sonradan çıkarılan öteki liste 34 oy aldı. Ulusal Eğitim Derneği, kapanın elinde kalmıştı. Kapan da örgütlü ve kararlı hareket eden Vatan Partisi oldu. Ulusal Eğitim Derneği, ad ve faaliyet olarak belki var olmaya devam edecek ama o artık eski Ulusal Eğitim Derneği değildir.

Şimdi bu durumu içlerine sindiremeyen üyeler, derneğe karşı alacakları tutumu tartışıyor. Dernekten ayrılma ve halkçı eğitim mücadelesi için başka bir platform oluşturma eğilimi ağır basıyor.

(Bu yazıyı her zamanki gerçekçiliğimle ve açık sözlülüğümle, konuyu gereksiz tartışmalara boğmadan, kişiselliğe kaçmadan, tümüyle olgulara dayanarak, nesnel bir gözle yazdım. Yanlışım varsa, konuyla ilgilenen arkadaşlar düzeltsinler.)
==================================
Dostlar,

Biz de 07.12.19 günü, Ulusal Eğitim Derneği üyesi olarak genel kuruda idik.
VP’liler adeta bir operasyon yürütürcesine, genel kurula çıkarma yaptılar.
Son günlerde 25 dolayında yeni üye kaydı yapmıştı yönetim. Bu da yetti seçimi almaya.
Çarşaf liste yapılması ve uzlaşma ile bir yönetim kurulması önerisi reddedildi.
Niyet ve plan belli idi, gerçekleştirildi, hatta bir genel başkan yardımcısı bile orada idi.
Sayın Zeki Sarıhan, bu Derneğin ve Derginin kurucusudur. Nitelikli ve tutarlı bir aydındır.
40 yıllık çok nitelikli ve çok terli, muazzam emeği vardır Dernekte ve Öğretmen Dünyasında..
Genel kurulda, kendisinin görevi devrettiği yönetimdeki arkadaşlarınca / arkadaşlarımızca oldukça sert eleştirilmesi vefa duygularını incitmiştir.
Şimdi, yeni başkan Sn. Fevziye Özberk ve seçilenler ne yapacaktır? Seçenekli midirler VP güdümü dışında çalışmaya? Hiç sanmıyoruz, önceki örnekleri biliyoruz..
Ulusal Eğitim Derneği, VP’nin bir uzantısı / birimi durumuna gelirse ülke bundan ne kazanacaktır? Yazık olacaktır onyılların emeğine..
Bu gözü kara politik ihtiras niye ve nicedir?

Sevgi ve saygı ile. 16 Aralık 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ŞEYHİM NE DERSE ODUR

ŞEYHİM NE DERSE ODUR


Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 10 Aralık 2019

Geçenlerde siyasetin tepelerinde ilginç bir olay yaşandı. Kömürle çalışan enerji santrallerinin bacalarına, çıkan dumandaki zehri süzecek düzenekler takılmasını 2.5 yıl erteleyen yasa iktidar partisi milletvekillerinin olarıyla Meclisten geçti. Bu dumanların havayı ve dolayısıyla insanlar da içinde olmak üzere canlı hayatını nasıl zehirlediği günlerce dile getirilmiş, muhalefet partileri iktidarı uyarmıştı.

Fakat bu fabrikaların sahiplerinin yürüttükleri lobi faaliyeti sonucunda öneri iktidar partisinin çoğunluk oyuyla kabul edilmişti.

Çok geçmeden duyuldu ki Cumhurbaşkanlığı yetkilerini de kullanan AKP Genel başkanı kanunu veto etmiş!

Normal bir demokratik parlamenter sistemde Meclisin kabul ettiği bir yasayı cumhurbaşkanının veto etmesi normaldir. Parlamentonun kararlarını bir de cumhurbaşkanlığının gözden geçirmesi ve konunun üzerinde bir daha düşünülmesi için Meclis’e geri göndermesi bir emniyet supabıdır.

İşin normal olmayan yanı, cumhurbaşkanından habersiz üzerinden kuş uçamayan bir partinin bu kanunu kabul ederken bundan cumhurbaşkanının habersiz olamayacağıdır. Fakat ne olmuşsa cumhurbaşkanı fikir değiştirmiş ve kanunu iade etmiştir. Buraya kadarını da normal sayalım ama vetodan sonra AKP milletvekillerinin sıraya girip bu vetodan ötürü Cumhurbaşkanını hararetle kutlamalarına ne diyelim?

Bu gelişme Türkiye’deki tek adam rejimi açısından çok düşündürücüdür. Aslında tek adam rejimine bağlı milletvekillerinin kendilerine ait bir iradeleri yoktur. Her şeye reisleri karar vermektedir. Reisleri bir yönü gösterirse bütün müritlerin parmakları o tarafa dönmekte, ertesi gün reisleri öteki tarafa bakarsa bütün gözlerin oraya çevrilmektedir. İradeler bir tek kişiye teslim edilmiştir! En iyisini her zaman o düşünmekte, diğerleri de körü körüne onu savunmaktadır. Onun sözleri ve tavırları dışında hiçbir çaba ve kanıt onları ikna edememektedir! Ne kadar itibar kırıcı bir durum!

Toplumun içinde dal budak salmış bütün tarikatlarda da durum böyledir. Şeyh ne derse doğrudur. Bugün söylediği de, yarın söyleyeceği de doğrudur! Onun elbet bir bildiği vardır ve müritlerin bir sürüden farkı yoktur.

AYDINLANMA NERDE KALDI?

Ne yazık ki adını çok sık andığımız “aydınlanma” tam da bunun tersini gerektirir. Aydınlanmış insanın kendisinin bir mantığı vardır. Araştırır, soruşturur, kanıtları karşılaştırır ve kafasında tartar, bir sonuca ulaşır. Aydınlanma insanlara kişilik kazandırır. Her şef veya reis, kendi mensuplarına bir öneride bulunacağı zaman bunun kabul edilmesini garanti görmez. Çünkü karşısında her birisi kişilik sahibi insanlardan oluşan bir topluluk vardır.

Okul bitirmekle aydınlanmanın bir ilişkisi olduğu farz edilirdi. Bunun herkes için doğru olmadığını ülkemizde yaşadığımız olgulardan anlıyoruz. Birçokları yüksek okullar bitirdiği halde aydınlanmadan nasibini alamamıştır.

HAYRETTEN AĞZIM AÇIK KALIYOR!

Dün yurdumuz, halkımız ve dünya halkları için bir takım temel görüşleri birlikte savunduğumuz bazı arkadaşların bugün bunlardan tornistan etmesini, tam tersine bir tutum aldıklarını gördükçe hayretten ağzım açık kalıyor. Bu arkadaşların özelliği, bu konularda kendilerine ait bir görüşlerinin olmayışıdır. Dün reis ne derse onu savunmuşlardı, bugün reis fırıldak gibi dönse de onun görüşlerini savunmaktadırlar. Hiçbir inisiyatifleri yoktur.

İnisiyatif kullanabilenler bulundukları örgütten istifa ederek dairenin dışına kapağı atmıştır. İçeride kalanlar kendilerine bakan gözler karşısında sıkıntı içindedirler. Fakat dairenin dışına çıkacak cesaretten yoksundurlar. Bunun nedeni, orada bulunmanın artık bir çıkara dayanmakta oluşudur. Kimi partide bir unvan sahibidir, kimi gazetenin yazarlarındandır, kimi parti televizyonunda programcıdır. Müritler orada kendilerine bir yuva yapmışlardır. Orayı terk ederlerde sudan çıkmış balığa döneceklerdir. Bağımsız kalmaya veya kendilerine başka bir çevrede yer edinmeye cesaretleri yoktur.

Son zamanlarda televizyon kanallarındaki tartışmacılar arasına yeni katılan, büyük bir ihtimalle oraya külliyenin emirleriyle çağrılan bazı insanları gördükçe hayretler içinde kalıyorum. Seçimlerde halktan ayrıldıkları küçücük destek gitgide daha da düşen bir mihrak, kapağı iktidar partisinin yanına atarak iktidarın küçük bir parçası olmaya mı hazırlanıyor? Bu düşüncelerini başka bir vesileyle yazdığım 4 Mayıs 2017 günkü yazımda da anlatmıştım. Yazının başlığı “Şeyhim Ne derse Doğrudur” idi. Anlaşılan aynı veya benzer başlıkları sık sık kullanmak zorunda kalacağım.

KÜLLİYE’YE ÇIKAN CHP’Lİ

KÜLLİYE’YE ÇIKAN CHP’Lİ

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 27.11.19

Sinirlerin gergin olduğu bir ortamda yere düşen bir bardağın çıkardığı ses, panik yaratmaya, herkesin birbirine girmesine yeter.

CHP’li birinin bir gece yarısı Külliye’ye giderek Tayyip Erdoğan’la görüştüğü, Erdoğan’ın ona “CHP’nin başına geç, sana yardım ederim” dediği haberi, siyasal yaşamda yaşanan gerginlikten ötürü gündemin başına oturdu.

Sicili bozuk bir gazetecinin, meslek yaşamı sansasyonel gazetecilikle geçmiş başka bir gazeteciye uçurduğu bu haberin üzerinde hiç durulmayabilirdi.

Gitmişse gitmiş, görüşmüşse görüşmüş, “Şeker” demekle ağız tatlanmayacağı gibi, CHP’nin başına Saray’dan icazetli birinin geçmesi de akıl işi değildi.

Normal sistemlerde değildi ama Türkiye, olağanüstü yöntemlerle yönetilen bir ülke durumuna gelmişti. Örneğin Saray’ın müdahalesi olmasaydı MHP’nin başında bugün Meral Akşener oturacaktı. İstanbul’da Belediye seçimleri yenilenmeyecek, Güneydoğu’da kimi belediyeler, seçilmiş kişilerce yönetilecekti.

Devletin başında yalnız ülkesini ve partisini “dizayn” etmekle (AS: kurgulamakla) kalmayıp muhalefet partilerine de çeki düzen vermeye kalkışan ve bu tutumunu uzun süredir sürdüren biri olmasaydı, “Külliye’ye çıkan CHP’li” haberi, kimse inanmayacağı için bu ölçüde tantana yapmazdı.

Ayrıca CHP’de Kemal Kılıçtaroğlu’nun yerine geçme hevesinden vazgeçmemiş bir politikacı bulunuyordu. CHP ile ilgili haberlere karşı son derece duyarlı, her an onun bir zaafını yakalamaya çalışan ve böylece sonu yaklaşmış olan AKP devletine biraz soluk aldırmaya çalışan besleme bir basın tetikte bekliyordu.

Haberle ilgili çorap söküğünde henüz son ilmiğe gelmedik. Konunun dallanıp budaklanacağı, olayla ilgili yeni adların ortaya atılacağı, onların da yemin billah bu işin içinde olmayacaklarını açıklayacağı süreçler yaşayacağımız anlaşılıyor. Sonra fırtına dinecek. Herkes söylediği ve yaptığıyla kalacak, sen sağ ben selamet, kervan yoluna devam edecek. Koparılan bütün gürültülere karşı şimdiden olacakları sıralamak yanlış olmaz:

  1. AKP, bu olaydan nemalanamayacak ve yıkılışını durduramayacak.
  2. Bu haber ister parti içinde uydurulmuş olsun, ister ona iftira atılmış olsun, kitlelerin ekonomik ve sosyal sorunlarını dile getirdiği sürece CHP, böyle bir haberle iktidar yürüyüşünden alıkonamaz. Her türlü rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, savaş, dış politikayı çıkmaza sokan bir parti iktidar olmaya devam edebiliyorsa, içinde böyle küçük arızalar görülen CHP muhalefet etmeye niçin devam edemesin?
  3. Bu olayda haksızlığa uğramış olduğu anlaşılan Muharrem İnce, kopardığı büyük gürültüye rağmen Cumhurbaşkanlığı adaylığı süresince kendisine verilen primi bir daha yakalayamaz.
  4. Bu şaibeli haber nedeniyle yeniden ortaya sürülen “dış güçler” komplo kuramının hiçbir değeri yoktur.
  5. Gene bu haber vesilesiyle umutları kabaran (Yılmaz Özdil) ve CHP’yi bir zamanlar Turhan Feyzioğlu’nun denediği partiye benzetme çabalarının toplumda karşılığı yoktur. Böyle bir dönüşüm CHP’nin sandıklara gömülmesiyle sonuçlanır.
  6. Türkiye’de gazetecilik can çekişmektedir. Yalnız “Külliye’ye çıkan CHP’li” haberini yapan ve onu doğrulamadan yazan gazeteci nedeniyle değil, bu haberin üzerine atlayıp onun üzerinde tepinmeyi gazetecilik sayan yandaşların çokluğundan ötürü. Bu hastalığın tedavisi, Güçler Ayrılığına dayanan parlamenter demokrasiye dönmek ve yalnız Türkiye’yi değil, gazeteleri ve gazetecileri de tek adam çıkar düzeninden kurtarmaktır.  (27 Kasım 2019)

İŞŞİZ VE EVSİZ!

İŞŞİZ ve EVSİZ!

Zeki Sarıhan

Arabanın teknik kontrolünü yaptırmış eve dönüyordum. Ankara Karşıyaka’dan Ķonutkent’teki semtimize doğru yol alırken tam bir dönemeci almıştım ki, köylü olduğu anlaşılan kara kuru bir erkek el kaldırdı.

Yolda kalıp araç bulamamanın ne demek olduğunu herkes bilir. Bu nedenle el kaldıran adamın biraz ilerisinde arabayı kenara çektim. Arka koltuklardan birine oturunca “Nereye gidiyorsun?” diye sordum.

“Etimesgut’a” dedi.

“Ama ben oraya gitmiyorum. Konutkent’e gidiyorum.” dedim

“Yol ayrımında inerim. Oradan ötesini dolmuşçular götürür” dedi.

“Buraya nasıl ve neden geldiniz?”

“Geçtiğimiz benzin istasyonuna bir eleman alacaklarını duydum. Etimesgut’tan buraya yarım gün yürüdüm. Fakat elemanı almışlar. Elim boşa çaldı!”

“Nerede kalıyorsun?”

“Geceleri istasyonda yatıyorum.”

“Karnını nasıl doyuruyorsun?”

“Karakoldaki polislerle akşam yemeklerini yiyorum” dedi. Sabah ve öğleyin ne yediğini soramadım. Belki bir şey yemiyor, belki de ekmekle idare ediyordu!

Anlattığına göre Yozgat’ın merkez köylerinden birinden gelmişti. Bir kızından başka kimsesi yoktu. O da evlenmişti. Ankara’ya geleli bir buçuk ay olmuştu.

Benden para istemedi. Bu tutumunu takdirle karşıladım. Demek ki alnının teriyle kazanmak istiyor, iş arıyordu…

“Seni Etimesgut İstasyonuna dek götürmek isterdim ama yolu bilmiyorum, kusura bakma!” dedim.

“Zararı yok. Buradan dolmuş geçiyor. Onlardan rica ederim” dedi.

O’nu yürüseydi iki saatte gidebileceği bir noktaya götürmüş olmakla sanki küçük bir insanlık görevi yapmıştım ama memlekette bu durumda kardeşlerimizin varlığı, yiyip içtiklerimizin boğazımıza dizilmesine neden oluyor…

Yolu Etimesgut İstasyonuna düşen varsa bir sorsun, geceleri hâlâ orada banklar üzerinde yatan ve karakol polislerinin akşam sofrasına kattıkları Yozgatlı bir vatandaş var mı?

Anlattığım karşılaşma 11 Eylül günü olmuştu.
(6 Ekim 2019)