TÜRKİYE’DE FAŞİZMİN AYAK SESLERİ

TÜRKİYE’DE FAŞİZMİN AYAK SESLERİ

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 

Türkiye’nin geleceği sürprizlere gebedir. İleride ülkemizi nelerin beklediğini kestirmek kolay değildir çünkü Türkiye dünyanın siyasi fay hattı üzerindedir.

Bugünkü verilerden hareket eden biri için Türkiye’yi uzak olmayan bir gelecekte faşist bir rejimin beklediğini görmesi gerekir.

Kuşkusuz bunu adı “faşizm” olmayacaktır. Çünkü faşizm, yarattığı feci yıkımlardan ötürü artık günümüz faşistleri tarafından bile açıkça savunulamıyor. Ancak öyle bir yönetimin heveslileri vardır ve bunlar Türkiye’de gitgide mesafe (AS: yol) alıyorlar.

TÜRK-İSLAM SENTEZİ

Faşizm, dünyada ırkçılığı ile tanınır. Fakat Türkiye’de faşizm tek başına ırkçılıkla temsil edilemez. Türkiye’deki faşizm hem ırkçı, hem dinci olacak gibi görünüyor. Temelleri Kenan Evren’in attığı Türk-İslam sentezini kullanılacak gibi görünüyor. Hedef, seçkin bir kesimin ulusal varlıklara tamamen (AS: tümüyle) el koyması, buna muhalefet eden halk kesimlerini baskılayarak iktidarı sürekli kılmaktır.

Ayak sesleri duyulan bu felaketin bir sürü emaresi (AS: belirtisi) var. Siyasilerin ve gazetecilerin örgütlü bir şebeke tarafından fiziksel saldırıya uğramaları son belirtilerdir. Fakat daha önceki yıllara dayanan hazırlıklar da var. “Sivil savunma” adı altında kurulan bir şirket, suikast ve kontrgerilla eğitimi veriyor. Mafya unsurları, bazı kişiler için açık tehditlerde bulunuyor. Kılıçdaroğlu’na Çubuk’ta yapılan linç girişimi gibi pervasız saldırıların benzerleri kapıda bekliyor.

Türkiye’nin üzerine giydirilecek faşizm gömleğinin iki ayağından biri siyasi iktidar tarafından, yasaklamalarla, hapisliklerle, fasılasız olarak her gün yapılan düşmanlaştırma ve ötekileştirme ile inşa edilirken bunun yanında gene iktidarın kanatları altında sivil zorba bir gücün günü geldiğinde harekete geçeceği anlaşılıyor.

Şimdiden kitlelerin önemli bir kesimi korkutulmuş ve sindirilmiştir. Muhalif gazeteciler ve sosyal medya kullanıcıları, klavyenin başında cümle kurarken birkaç kez yutkunmaktadır.

KULLANDIĞI GEREKÇELER

Türkiye faşizminin bütün toplumu nefessiz bırakırken kullanacağı gerekçe adım adım topluma şırınga ediliyor. Bu gerekçelerden biri vatan bütünlüğünün tehlikede olduğu, dış mihrakların Türkiye’yi zayıf düşürmek ve parçalamak için elbirliği ile çalıştığıdır. İçerdeki “hainlerin” de söylemleriyle bu düşmana hizmet ettiğidir. Onlara göre bütün toplum ikiye ayrılmıştır. Bir yanda milletin bekası için uğraşan vatanseverler, diğer yanda ise terörist veya teröre destek veren hainler… Faşizm heveslilerine göre millî birliği sağlamak için “demokrasi” denen silahın etkisiz hale getirilmesi ve bütün ülkede sıkı bir yönetim uygulanması gerekir. Muhalefet bloğu, mutlaka parçalanmalı, muhalif partiler tümüyle etkisiz duruma getirilmeli ve bir bölümü kapatılmalı, bir bölümü ise ağır suçlamalar karşısında nefes alamaz hale getirilmelidir.

Faşizmin yasalara bağlılık gibi bir derdi yoktur. Her türlü yalan ve komplo, iktidarı elde tutmak için mubahtır. İktidarda kalmak için yasaları ve seçim yöntemlerini sürekli değiştirmek, seçimleri ertelemek ve seçim sonuçlarını meşru saymamak bunlar arasındadır.

BATININ TUTUMU

Türkiye’de diktatörlükler, eskiden emperyalist güçler tarafından Ordu devreye sokularak planlanır ve desteklenirdi. Fakat bu kez diktatörlüğün Batılı ülkeler tarafından Ordu kullanılarak kotarılacağını söylemek doğru olmaz. Türkiye’de bir otokrat rejim heveslilerinin istedikleri rejimi bir an önce kurmalarını önleyen güçlerden biri Avrupa Birliği ülkeleridir. Türkiye’de faşist bir rejim uygulamak isteyenlerin Avrupa Birliğine girme projesinden vazgeçmeleri gerekir ki içlerinde bunu arzulayanların sayısı az değildir. ABD yöneticilerinin de bu konuda Avrupa ile birlikte hareket edeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla Türkiye’de kurulacak faşizmin destekleri konusunda eski ezberleri değiştirmek zorunludur. Bu kez Batı, Türkiye’deki faşizmin destekleyicisi olmayacak, aksine faşizmin gerekçelerinden biri Batı’nın Türkiye yönetimine karşı olumsuz tavrı olacaktır.

MİLLETİ HAZIRLAMA ÇABASI

Türkiye’nin başına adım adım faşizmi örmeye çalışanların eskiden olduğu gibi bunu bir Ordu darbesiyle yapmalarına gerek yoktur. Yeni konseptte halkın aktif desteğine de başvurulacaktır. Bunun için bir yandan yıllardır yapıldığı gibi sosyal yardımlar adı altında kesenin ağzı açık tutulacak, öte yandan dinci söylemiyle muhafazakârların, milliyetçilik söylemiyle de aydınların bir kesimi iktidarın müttefiki olarak elde tutulacaktır.

AKP’nin ve MHP’nin Millet İttifakı, muhalefete karşı baskıcı tutumuna karşın Türkiye’de bir faşist yönetime geçilmesi için yeterli değildir. Buna hiç beklenmeyen biçimde 3. ve taze bir güç eklenmiştir. Bu Partinin aldığı oylar önemsiz olmakla birlikte, gerek kendi yayın organlarında  gerek merkezî televizyonlara çıkarılarak yaptığı propagandanın etkisine güvenilmektedir. O hareketin tek karar vericisi olan önderi, bir yandan ülkeye biçtiği elbiseyi tanımlarken, iktidar çevrelerini faşist bir yönetim için ikna etmeye çalışıyor. Son günlerde partisinden istifalarla altı daha da boşalan bu “lider”, faşizm heveslileriyle birleşmeye ve partisini buna göre yeniden biçimlendirmeye kararlı görünüyor.

  • Türkiye’de faşizmin ayak seslerini duymayan ve küçümseyenler varsa büyük bir aymazlık gösteriyorlar.

Henüz adımlarının sesini duyduğumuz bu ayak, milletin başına çıkmaya ve demir ökçesiyle milletin beynini ezmeyi başarabilir mi? Bunu halkın faşizme karşı özgürlük ve demokrasi bilincinin derecesi belirleyecektir. (Independent Türkçe, 27 Ocak 2021)

 

ALİ DÜNDAR’IN ARDINDAN

ALİ DÜNDAR’IN ARDINDAN

Zeki Sarıhan

Eğitimci yazar Ali Dündar, 8 Kasım günü Ankara’da toprağa verildi. Uzun bir ömür sürmüş, 30 yıl eğitim topluluğunda çalışmış, gazete ve dergilerde binlerce yazısı yayımlanmış bir aydının biyografisini çıkarmak bir kişinin harcı değildir.

Onunla yollarımız Ankara’da Öğretmen Dünyası dergisi nedeniyle zaman zaman kesişti. 40 yıl içinde (1980-2019) dergide asıl adıyla ve M. Kuzugüdenli takma adıyla 27 yazısı yayımlandı. Bir seferinde Öğretmen Dünyası’nın Danışma Kurulu toplantısına katıldı. 1987’den beri her hafta düzenlenen Cumartesi Söyleşilerinin birinde de konuşmacıydı. Devrimci bir eğitim derginin 40 yıllık ömrü için bunlar orta düzeyde bir ilişkiyi gösteriyor.

Köy Enstitülerinden yetişmiş aydınlar arasında Baykurt, Apaydın, Başaran kadar olmasa da adı geçerdi. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın kurucularındandı ancak bu vakfın yardımıyla çekilen Köy Enstitüleri belgeselinde adının geçmeyişine Osman Bolulu ile birlikte tepki duyduğuna tanık oldum.

1924 doğumlu olduğuna göre adı geçen enstitülü yazarların hepsinden daha uzun yaşadı ve 96 yaşında hayata veda etti. Rekor Abdullah Özkucur’dadır, 100’ü devirmiştir.

Eğitim Hakkını Savunma Komitesinde Dil Derneği’ni temsil etmişti. Komitenin yılın eğitim ödülü için öğretmeni M. Öztekin Yiğit’i aday göstermiş ve kabul ettirmişti. Öztekin’in evine giderek onunla röportajı birlikte yapmıştık. Köy Enstitülerinin 50. Kuruluş Yıldönümü için röportaj yapmaya Rauf İnan’ı da alarak birlikte gitmiştik.

İlköğretim Müfettişliğinden emekli olan Dündar, eğitimin girdiği çıkmazı izliyordu. Bunu Hasan Celal Güzel’e hitaben yazdığı ve Öğretmen Dünyasında yayımlanan “Millî Eğitim Bakanına Açık Mektup”ta da görüyoruz. (Nisan 1989)

Sonuna dek savunageldiği konulardan biri öztürkçe, biri köy enstitüleri, diğeri de laiklikti. Laikliği pozitivizm olarak kabul ediyor, hem laikliği ve Atatürk’ü savunanlara hem de dini inancını koruyanlara “bölmeli kafalar” diyordu. Bu tanımı, Çifteler ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve Yüksek Köy Enstitüsü Müdürü M. Rauf İnan için kullandığına tanığım. Böylece, benim zihnimde bir tartışma da açmıştır. Dinî inancı olan, örneğin bir yaratıcıya inanan kişiler, bilimsel yapıtlar ortaya koyamazlar mı?

1989’da yaptığı Cumartesi söyleşisinde ortaya attığı “Türkçe laik bir dildir. Herhangi bir dine karışmamıştı” yargısı ise üzerinde durmaya değer. Yazılarında ilk okuyuşta anlaşılamama pahasına olabildiğince öztürkçe kullanırdı. Bir yazısında yanına yazım kılavuzunu, Türkçe Sözlüğü ve olabilirse el önümdeki küçük ansiklopediden birini almadan yazı makinasının başına geçmemek gibi bir alışkanlığının olduğunu yazıyor. “Bir Anı, Bir Sözlük ve Bir Not, Öğretmen Dünyası, Haziran 1994) Dil Derneği’nin kurucuları arasındadır ama “Türkçeyi en iyi kullanan Yazar Ödülü”nü Türk Dili Dergisinden almıştır.

Hayranı olduğu ve sıkı sıkıya bağlılığını tekrarladığı Atatürk Cumhuriyeti hakkındaki görüşlerini ise gene Öğreten Dünyasında yayımlanan “İnaklar Cangılından Us Ekeneğine…” adlı yazısında görebiliyoruz. Dündar, Türkiye toplumunun sınıfsal ve etnik durumuyla ilgilenmemiş, Cumhuriyet’in kültür devriminin sorunları çözmeye yeterli olduğunu ileri sürmüştür.  Yazıda cumhuriyetle demokrasiyi karşılaştırmakta ve demokrasiyi değil cumhuriyeti tercih ettiğini anlatmaktadır. Bu görüşleri Cumhuriyeti ve Kemalizm’in fikriyatına bağlı kaldığını, onu daha sonraki gelişmelere göre eğip bükmeden savunduğunu gösteriyor. (Temmuz 2017) Yayımlanmış 10 kitabının adları arasında onun ideolojisini tam olarak yansıtanı “Kemalizm ve Din”dir. Dünya görüşünü bu ikilem temsil ediyordu.

Sınıf ve sınıf mücadelesi gibi sosyalizm sözlüğünde yer alan kavramlara uzaktı. Ulusal Eğitim Derneği’ni kurarken kurucu listeye girmesini işlerinin çokluğu nedeniyle kabul etmemesi, bunun sonucu olsa gerektir. Asıl ilgisi Dil Derneğine idi. Bazı yazılarını M. Kuzegüdenli takma adıyla yazmasını ise yadırgamıştım. Cumhuriyet gazetesinde dinle ilgili yazılarına “Emekli Vaiz Muhammed Dafi” imzasını atmasını Cumhuriyet’in editörü yadırgamamış olmalı…

1930’ların ideolojisine ve uygulamalarına kıskançlıkla bağlı olanların son temsilcilerinden biriydi. (9 Kasım 2020)
==========================

Dostlar,

Merhum Ali Dündar, Cumhuriyet gazetesinin 2. sayfasında “Emekli Vaiz Muhammed Dafi” takma adıyla epey yürekli yazılar yazdı. Bu sayfanın sorumlusu Sami Karaören idi ve bize bizzat kendisi bu bilgiyi vermişti.. 09.11.2020

Dr. Ahmet Saltık

Muharrem İncenin Yeni Çıkışı: ZAMANSIZ BİR EGO PATLAMASI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com, 12.8.2020

CHP’nin ele avuca sığmaz çocuğu Muharrem İnce, haftalardır gündemde kalmayı başardı. Hedefleri büyüktü. CHP’de aldığı bazı görevler ona yetmemişti.  Genel Başkanı olmak istiyordu. Üç genel başkanlık yarışına girdi. “Hadi bir de bunu deneyelim” diyen CHP delegelerinden aldığı oy da azımsanamazdı. Ama üçünde de Kemal Kılıçdaroğlu karşısında yenildi. CHP yönetiminin onu cumhurbaşkanlığına aday göstermesinin nedeni ise çaresizlikti. Öteki muhalefet partilerinin seçmenlerinden de oy alacak bir aday üzerinde anlaşmaya varılamayınca, ortada ısrarla aday olmak isteyen İnce’ye fırsat doğdu. Hareketli bir seçim kampanyası da yürüttü. Erdoğan’ın karşısında 2. tura bile kalmayı başaramadan 1. turda elenmiş oldu.

Fakat bu yenilginin nedeni İnce değildir. Türkiye’deki tarihi sağ – sol konuşlanmasının devam etmekte oluşudur. Erdoğan MHP’yi yanına alarak İttifak siyasetinin önünü açınca, CHP’ye de muhalefetten bir blok oluşturma düştü ve son yerel seçimde Erdoğan’ın önünün ancak bu yolla kesileceği anlaşıldı. Bu politika CHP içinde Kılıçdaroğlu’na muhalif olanların seslerini kesmelerine neden oldu. Son genel kurulda İnce de içinde olmak üzere Kılıçdaroğlu’na karşı hiçbiri aday olma cesaretini gösteremedi.

Tam da bu aşamada İnce yeniden piyasaya çıktı. CHP’ye genel başkan olamadıysa bir parti kurup seçime girmesinin önü de kapalı değildi ya! Kendisine yar olmayan varsın başkalarına da yar olmasındı! Basına bu yolda haberler sızdırarak nabız yoklamaya başladı. Önce İktidar yanlılarının ağızlarından sular aktığı görüldü. TV kanallarında sayıp döktüler: Muharrem İnce iyi bir insandı ve CHP yönetimi ona haksızlık yapmıştı. Parti kurması en doğal hakkıydı… Sonra Kılıçdaroğlu ve ekibinin politikalarına muhalif bazı CHP seçmeninin de umuda kapıldığını gördük. Anketler yapıldı. %4’ten %15’e dek oy alabileceği ilan edildi. Cumhuriyet gazetesi bile, yazarlarını görüşlerinde serbest bırakmakla birlikte İnce ile CHP arasında tarafsız kalacağını ilan etti!

İNCE’NİN DÜNYA GÖRÜŞÜ NEDİR?

14 yaşından beri CHP’li olduğunu, ne pahasına olursa olsun bu partide kalacağını ilan etmiş olan Muharrem İnce, CHP ile yolunu ayırmaya niçin karar vermişti? Bunun zamansız bir ego patlaması olduğu, CHP’ye başkan olamayınca ondan ayrılıp bir parti kurarak şansını denemek istediği açık iken, bu ayrılığı sırf buna dayandırmak yakışık almazdı. Politik başka gerekçeler bulunmalıydı. Yeni partinin “Atatürkçülerden” oluşacağı, “bir ayağının Kandil’de olmayacağı” gibi CHP’yi suçlayan ifadeler basına sızdırıldı. Gerçekte bu 2 tanımlama tek bir tutumun ifadesi. İnce, CHP’yi, Atatürkçülükten sapmakla suçluyor. Genel merkezin Atatürkçü olmayanlar tarafından ele geçirildiğini ileri sürüyor.

CHP’nin bir ayağının Kandil’de olduğunu, kendi kuracağı partinin ayaklarının Ankara’da olacağını ilan etmesi, çıkmaya hazırlandığı yeni yolculukta Kürt karşıtı milliyetçi oylara da göz diktiğini açıklıyor. Bu suçlama şimdiye dek CHP’ye iktidar tarafından yöneltiliyordu.  Bir ayağın Kandil’de olması iftirasının anlamı gerçekte bu ayağın Diyarbakır’da olmasıdır. İnce böylece CHP ile HDP’nin güçbirliğini de hedef alıyor. Oysa kendisi Cumhurbaşkanı adayı olduğu zaman ilk iş olarak Edirne’de tutuklu Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmiş, ilk mitingini de Diyarbakır’da yapmıştı. Türk milliyetçisi CHP’liler, buna itiraz etmemişlerdi. Amaç, Kürtlerin oyunu almaktı. Onların bir bölümü, bu politikayı iktidar umuduyla daha sonra da savundular, bir bölümünün ise alttan alta eleştirileri sürdü.

İnce şimdi, CHP ile yollarını ayırırken buna ideolojik bir gerekçe arıyor. Bundan önceki Kürt politikasında da ne denli içtenliksiz olduğunu kanıtlıyor. İnce’nin, genel, yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakının önünün nasıl kesileceği, iktidara nasıl gelineceği konusunda tutarlı bir öngörüsünün de bulunmadığı anlaşılıyor. Elde kala kala, 1930 modeli bir Atatürkçülük kalıyor. Oysa bunun seçim kazanmaya yetmeyeceğini, geçmiş bütün seçimler gösteriyor.

CHP’DEKİ KAÇINILMAZ AYRIŞMA

İnce’nin çıkışı, bir ego patlamasının sonucu olmakla birlikte, CHP’de ileride bir ayrışmanın da ipuçlarını veriyor. Bu ayrışmanın bir tarafı Turhan Feyzioğlu’nun Ortanın solu hareketine karşı Güven Partisine benzeyecektir. Sloganı, içine halkın giremediği “Cumhuriyetçilik”tir. Öteki taraf ise “Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmak” hedefini güdüyor. Daha solda olanlar buna “Demokratik Cumhuriyet” diyorlar. Bu iki eğilimin ayrı siyasi partiler haline gelmesi herhalde CHP’nin yararınadır. Bundan önce paylaştığım “CHP Nasıl İktidar Olabilir?” yazımda da vurguladığım gibi CHP, emekçi kitlelerin (yoksulların) gözünde kendisi için ayak bağı olan bagajındaki yüklerinden de kurtulabilir.

Muharrem İnce gibi bir figür, sonradan ağız değiştirip parti kurmayacağını, Anadolu’yu dolaşacağını söylese de, CHP için bir kangren haline gelmiş bulunuyor. Bir partinin başına geçmenin yolu, parti içinde seçimlere girip delegelerden yeterli oyu almaktır. Bunu başaramayanların yapacağı şey, yerlerine oturmak ve parti yönetimlerine eleştirileri varsa bunu parti içi organlarında dile getirmektir. “Başkan olmazsam yeni parti kurarım” diyen bir kişi bunu söyledikten sonra hâlâ bu partide durabilir mi? CHP’ye daha fazla askıntı olmadan istifa etmesi gerekmez mi? Onu partide tutmaya çalışmanın partiye ne yararı vardır?

Kongre salonunda hela önüne oturtulmuş! Eski bir cumhurbaşkanı adayı olduğu için genel başkanın yanına oturtulmalıymış! Bundan daha gülünç bir eleştiri olamaz. Partide eski cumhurbaşkanları adaylarının oturacağı yeri belirleyen bir yönetmelik mi vardır? Delege arkadaşlarıyla aynı sırayı paylaşmayı küçüklük sayan bir adayın ileride önemli bir makam sahibi olunca halkla neleri paylaşabileceği merak konusudur.

CHP’de genel başkanlığa ilk adaylığını koyduğu zaman “Onu Hiç Gözüm Tutmamıştı” diye yazmıştım. Beni Allah söyletmiş olmalı! (12 Ağustos 2020)

CHP NASIL İKTİDAR OLABİLİR?

CHP NASIL İKTİDAR OLABİLİR?

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com, 04.08.2020

Muharrem İnce hırsına yenilip yeni bir parti kurar ve CHP’den bir dilimi koparırsa bu partinin iktidar olma hayalleri şimdilik suya düşer. Oysa Parti,  son kongresinin adını “İktidar Kurultayı” koymuştu. İktidara geleceği vaadi ve bunun çabası yeni değilse de bu kurultayın iktidar hedefine bağlanması, Parti yöneticilerinin bu konuda iyice umutlandığını gösteriyor.

CHP’yi umutlandıran gelişmeler de yok değil. AKP’nin 18 yılda uğradığı kendi ifadesiyle “metal yorgunluğu”, CHP’nin Büyük kentlerdeki yerel seçimlerde, hele İstanbul’da gösterdiği başarı bu umutları artıran olgulardır. Üstüne son ekonomik erimeyi, partizanlığın açtığı sosyal yarayı ve Tek Adam kibrinin yarattığı tepkiyi de koyun. Bunlar en büyük muhalefet partisinin iktidar iştahını açmaz da ne yapar?

Bütün bu gelişmelere karşın, CHP tek başına iktidara gelemeyeceğini biliyor. Bu nedenle son seçimlerde kurduğu Millet İttifakı’na güveniyor. Kamuoyu araştırmalarında partilerin oy oranları inip çıkıyor. Dolayısıyla iktidarın bu yolla ele geçirileceğinin de garantisi yok. AKP, seçimlerde çoğunluğu kaybetmemek için sürekli yeni çareler üretme peşinde. Seçimleri yitirse bile iktidarı bırakmayacağı kuşkuları da zihinlerde gitgide daha çok yer buluyor. AKP (Erdoğan), şimdiye kadar Türkiye’nin gördüğü partilerden çok farklı. Bu partinin yöneticileri, kendilerini İslam’ın hamisi olarak görüyorlar. Böyle yüz yılda bir doğan fırsatı seçim, millî irade, demokrasi gibi kavramlara rıza gösterip kaçırmak istemiyorlar. Bunun için sürekli politikalar üretiyorlar.

CHP’NİN TARİHSEL ŞANSSIZLIĞI

CHP günümüz ihtiyaçlarına yanıt veren Politikalar üretmeye çalışıyor.  Bazılarının sandığının aksine Partide liderlik sorunu da bulunmuyor. Genel Başkan Kılıçdaroğlu görevini bir başkasına bıraksa, CHP’nin bu kadar bile oy alabileceğinin garantisi yok.

CHP’nin şanssızlığı bagajıdır. Geniş halk kitlelerinde, yani yoksullarda Tek Parti Döneminden kalan olumsuz izlenimlerdir. Devletin partisi olarak CHP o dönemde Türk ve Kürt eşraf ve ağalarının çıkarlarını korumuş, onların zenginliklerinin artmasına ve topraklarının genişlemesine yardım etmiştir. Demokrasi ve kuvvetler ayrılığı konusunda o döneme ilişkin sicili de parlak değildir. Gerçi ülkemiz aydınlarının bir kısmında o döneme hayranlık duyanlar az değildir. Bunları Tek Parti Dönemi’nde devlet görevlerinde bulunanlar (memurlar), devletle özdeşleşmiş kentli zenginler teşkil eder. Yoksulluk çekmiş hatta kendi dergâhları kapatılmış olmakla birlikte, Sünnî gericiliğe karşı tutum aldığı için CHP ile bütünleşen Aleviler de onun doğal seçmeni durumundalar. Fakat bu kesimlerin sayısı, CHP’yi iktidara taşımaya yetmiyor. Oran, %30’a %70, haydi haydi % 35’e %65 olarak kendini gösteriyor.

SAĞA MI AÇILSIN SOLA MI?

Bu dengeler nasıl değiştirilecektir? Bir merkez veya merkez sol partisi olan CHP, Sağa açılarak mı oylarını artırabilir, yoksa biraz daha sola yaklaşarak mı?

Sağa açılmak bir süreden beri deneniyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhurbaşkanı seçimlerinde İttifakın da oyunu alabilmesi için muhafazakâr bir aday gösterilmesi, Meclis grubunu eski sağcı veya liberal şahsiyetlerle takviye etmesi, laiklik tanımında ve uygulamasındaki yumuşama “sağa açılma” politikası olarak kabul ediliyor.

Fakat iktidar olmak için bunların yeterli olmadığı da görüldü. Çünkü sağın sahibi var ve tarihsel geçmiş nedeniyle bu bloklaşmayı bozmayı neredeyse olanaksız duruma getirmiş.

CHP sola daha çok yaklaşsa, örneğin Sol Parti veya TKP’nin programını benimsese iktidar olabilir mi? Bu partilerin programları oy getirseydi, önce kendileri ayağa kalkarlardı. Bir süreden beri zaten bütün dünyada sağcılık ve popülizm revaçtadır. Kitlelerin ayağa kalktığı 1960 ve 1990’larda değiliz.

UMUT Z KUŞAĞINDA MI?

Çaresizlik kokan bu arayışlar arasında, bazı politikacılar ve araştırmacıların “Z Kuşağı” denen gençlere umut bağladığı görülüyor. Aksine, dünya yansa bir kalbur samanı yanmayan apolitik bu kuşağın da kendine hayrı yok.

Askerî ve sivil bürokrasinin, yargının, basının artık iktidarı dengeleyici bir rolü kalmadı. Bunlar aksine, günümüzde Tek Parti Rejimini ayakta tutmanın araçlarıdır.

  • CHP’nin iktidar için elinde tutabileceği en güçlü koz, yoksulların yaşamını ekonomik olarak iyileştirilecek bir programı içtenlikle savunmak ve kitleleri bu konuda ikna etmektir.

Unutulmamalıdır ki, AKP, bu politikalarıyla seçimleri kazandı ve artık yoksullara verecek bir şeyi kalmadıysa da uyguladığı o eski politikanın ekmeğini yemeye devam ediyor. Yoksullar, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen Tek Parti döneminin yoksulluk ve hürriyetsizliğini nasıl unutmuyorlarsa, AKP’nin uyguladığı sosyal politikaları da unutmuyorlar.

CHP’yi güçlendirecek olan böyle bir programdır ve asıl sola açılma budur. Parlamentarizme geri dönme, özgürlük ve demokrasinin gerçekleşmesi, din ve devletin ayrılması bu politikanın üzerine bina edilebilir. Bunu fark edemeyen bir CHP’nin iktidar şansı yok ve son kurultay nedeniyle parti merkezine yöneltilen eleştiriler, bunu anlayamayanların parti içinde ve dışında varlığını gösteriyor. Eğer bir parti kurup seçime girerse, Muharrem İnce ve ekibinin yaşayacağı da büyük bir hayal kırıklığıdır.

Son olarak    : AKP nasıl Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in partisi değilse; CHP de doğal olarak artık Atatürk ve İnönü’nün partisi değildir. Köprülerin altından çok sular aktı. Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarına saygıda kusur etmeden Tek Parti döneminin uygulamalarını tartışmaya bırakmak, hatta bunların içinde olumsuz olanları bizzat CHP’nin eleştirmesinde yarar var. Bunları gözü kapalı olarak savunmak, CHP’ye oy getirmeyeceği gibi onun şimdiki özgürlükçü karakterini de gölgeler.

 

KORONA SALGINININ ÖĞRETTİKLERİ

KORONA SALGINININ ÖĞRETTİKLERİ

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com

  1. Şimdiye dek ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar, ana – babalar, nine ve dedeler evlatları ve torunları için koruyucu davranırlardı. “Aman kendine dikkat et, terli iken su içme” gibi öğütlerde bulunurlardı. Salgınla birlikte roller değişti. Gençler, ana – babaları başta olmak üzere yaşlıları korumaya aldılar.
  1. Yaşlılardan başlayarak çocuklar ve sonra hepimiz sokağa çıkma yasağına tabi tutularak evde kalmanın hem mutluluk kaynağı olduğunu hem de sorunlar yarattığını fark ettik. Karı koca geçimsizlikleri arttı. Sürekli birlikte olmanın da iyi olmadığını anladık. Eşler ve çocuklar akşam iş dönüşü sıcak yuvamızda buluşmanın daha zevkli olduğunu anladık.
  1. Çalışan kadınlar eve çekilince ev kadınlığı rolleri arttı. İşyerlerindeki yükten kurtulmakla birlikte yemek, temizlik, çocuk ve hasta bakımı gibi yükleri ağırlaştı.
  1. Dünya çapında öldürücü etkisi olan ve ülkede hem can güvenliğini, hem toplumsal yaşamı derinden etkileyen bir salgın bile hükümeti ve yandaş basını partizanca tutumundan vazgeçiremedi.
  1. Herkes, akraba ve arkadaşlarının hatırını telefonla sorma ihtiyacı duydu. Birbirimizi yeniden hatırladık.
  1. Hükümet tarafından etkinlikleri en yüksek düzeye çıkartılmış olan ruhban sınıfı, ister istemez geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun yerine bilim, özellikle sağlık ordusu öne çıktı.
  1. Yaşayabilmek için alıştığımız her şeyden vazgeçebileceğimizi öğrendik. Okul, cuma namazı, kahvehanede vakit geçirme, kadınların altın ve gümüş günleri, hatta cenazelerimizi uğurlamayı bile bırakmak zorunda kaldık.
  1. İçinde yaşadığımız dünya düzenini ve kapitalizmi sorgulamaya, salgını savuşturduktan sonra, aynı düzene dönüp dönülemeyeceğini düşünmeye başladık. Daha eşitlikçi, adil ve insani bir düzenin kurulması gerektiğini söyleyenler çoğaldı.
  1. Salgının yoksulları daha şiddetle vurmasına karşın, servetin, malın, şöhretin, makamın da salgın karşısında aciz kaldığını gördük. Virüste insandaki akıl, şartlanma ve kültür olmadığı için o daha eşitlikçi davranıyor.
  1. Virüslerin evrildiğini öğrendik. Evrim gerçeğinin bütün canlıları hatta evreni kapsadığını, onsuz bilim yapılamayacağını, evrimi reddeden ve eğitim dışına atan bir gerici zihniyetin nasıl pes ettiğini öğrenme vaktimiz geldi.
  1. Her akşam TV ekranlarından kafa ütüleyen siyaset bülbülleri geri çekildi. Onların yerini olumlu rolleriyle bilim insanları aldı.
  1. Bütün uyarılara ve görünür tehlikelere karşı bazılarımızın “Bana bir şey olmaz abi” anlayışıyla kurallara aldırmadığını, iki günlük sokağa çıkma yasağı öncesinde İçişleri Bakanını istifa ettirecek yoğunlukta marketlere saldırdığını görerek toplumsal disiplinde daha almamız gereken çok mesafe olduğunu öğrendik. (İçişleri Bakanı, bu olaydan ötürü değil, partizanlığı ve düşmanlaştırıcı tutumu nedeniyle çok daha önceden istifa etmeliydi) (12 Nisan 2020)