CHP’nin İYİ Parti Hamlesi : AVA GİDEN AVLANIYOR…

CHP’nin İYİ Parti Hamlesi :
AVA GİDEN AVLANIYOR…

Zeki Sarıhan

İnsanın sinir sistemi diğer canlılar gibi, doğal tehlikelere karşı saniyeler içinde tepki veremeseydi, kim bilir dünyada şimdi böyle bir cins olmazdı.

Siyaset de gerekli tepkiyi gerekli zamanda verme sanatıdır.

AKP-MHP İttifakı, önümüzdeki seçimlerde, Tayyip Erdoğan’ın başkan olması için bütün tedbirleri aldıklarını düşündükleri bir anda CHP, beklenmedik bir manevra yaptı. Meclis’te beş milletvekili bulunan İYİ Partiye ödünç 15 milletvekili vererek onun Meclis’te grup kurmasını, böylece seçimlere katılmasını güvence altına aldı.

“Cumhur İttifakı” denilen cephede bir telaş, bir korku! Kaba etlerine çuvaldız batırılmış gibi koro halinde bağırmaya başladılar. CHP’ye, İYİ Parti’ye ve sözü edilen milletvekillerine demediklerini bırakmadılar. Korkunun dağları sardığını buradan anlamak mümkün.

Bu seçimler gerçekten de hem AKP, hem MHP için kendilerinin de sık sık dile getirdikleri gibi bir “beka” yani varlık – yokluk sorunudur. Bu nedenle seçimler için kesenin ağzını nasıl açmışlarsa, ağızlarını da açıp sözlüklerinde ne kadar hakaret kavramı varsa ortaya dökmekten başka çareleri yoktur.  Böyle durumlar için “Dinime dahleden bari Müselman olsa”  denir.

Aldığın olağanüstü önlemlerle, olağanüstü hal koşulları altında, demokrasi isteyenler için toplantı ve gösterileri yasaklarken, muhalefet milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, gazetecilerin bir kısmı hapisteyken, üstelik karşında bölük pörçük bir muhalefet varken, beş yüz metrelik seçim koşusuna yüz adım önde başlıyordun. Esas umudunu muhalefetin birleşemeyecek olmasına bağlamıştın.

Daha üç gün önce (20 Nisan) “Erdoğan’dan Kurtulmanın Yolu” başlıklı yazımda, muhalefetin ne yapıp yapıp tek aday üzerinde birleşmesi gerektiğini yazmıştım. Hem de hiç gecikmeden. Akıl için yol birdir derler.

Muhalefetin merkezlerinden ikisi CHP ile İYİ Parti, şimdi anlamlı bir ilk adım attı ve demokrasi yanlılarında umudu çoğalttı, diktatörlük peşinde koşanların ise yüreğini ağzına getirdi. Bunun devamı gelmelidir.

  • İrili ufaklı bütün muhalefet, Türk Kürt Arap, Sünni Alevi, laik mütedeyyin, sağcı solcu liberal demeden diktatörlüğün karşına tek bir adayla dikilmelidir.
  • “Şuna değmiş buna değmemiş” diyecek ve geçmiş işleri kurcalayacak bir zamanda değiliz.
  • Herkes için özveri zamanıdır.
  • Günümüzde yalnız demokrasiyi geri getirmenin değil vatanseverliğin de temel şartı budur.

UĞUR MUMCU YAŞASAYDI

UĞUR MUMCU YAŞASAYDI…

Zeki Sarıhan

Gazeteci Uğur Mumcu’nun arabasına konulan bir düzenekle öldürülmesinin üzerinden çeyrek asır geçti. Onu fırtınalı bir havada görülmemiş bir kalabalıkla uğurladık. 25 yıldır, birçok toplantıda anılıyor. Bu yılki anma toplantıları Afrin Savaşı’nın gölgesinde kalacak gibiyse de birçok konuşmacı ve yazarın “Uğur Mumcu yaşasaydı bu savaş hakkında nasıl bir tutum alırdı” sorusunu dile getireceğini, hiç değilse bu soruya zihninde bir yanıt arayacağını sanırım.

Sahi, Mumcu yaşasaydı, beş gündür Suriye topraklarında girişilen yeni savaşı destekler miydi yoksa bunun karşısında bir duruş mu alırdı? Bunu bilmeye imkân yoktur. Ancak Mumcu’yu seven ve onu ananların tutumuna bakarak tahminde bulunmak mümkündür. Yalnız savaşın bu beş gününde değil, hazırlık dönemi de hesaba katılırsa aylardır süren bu harekâta taraftar olanlar arasında da, karşı çıkanlar arasında da Mumcu’nun sevenleri, hayranları var. Basın ve televizyonlardan bir toplam alınsa muhtemelen savaşı alkışlayanların daha çok olduğu görülür. Âdettendir, böyle zamanlarda sağduyunun yerini Sayın Cumhurbaşkanının ve hükümet sözcülerinin özenle ve ısrarla vurguladığı gibi “Biz ve onlar” söylemi alır. Devlet başkanından gazetecisine, televizyon programcısına, hükümetin açıklamalarından başka haber kaynakları sınırlı olan ev kadınına ve kahvehanelerdeki okey taşı döşeyenlere kadar, herkes “Biz” dir. Milletin çok az bir bölümü, özellikler aydınların bir kısmı Bu “biz” içinde yer almaz.  Sesleri fazla çıkmasa da onlar ilkeli düşünürler. Haklılıkları zamanla anlaşılır.

NİÇİN ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ?

Uğur Mumcu’nun kimler tarafından öldürüldüğü konusu da uzunca bir süre yüzeysel değerlendirmelerin konusu oldu. Bunu geçen yıl bu tarihte paylaştığım “Uğur Mumcu Niçin Öldürüldü?” başlıklı yazımda anlattım. Komplo teorilerine sığınanlar bunu yapsa yapsa Amerika’nın yaptırmış olacağını yazıp durdular. Başka bir fail aramak boşunaydı! İran üzerinde kuşkular varsa da böyle bir bühtanda bulunmak yersizdi çünkü İran bölgede bir numaralı Amerika düşmanıydı. Türkiye’nin tam bağımsızlığını savunan Mumcu’yu (ve diğer laik aydınları) niçin öldürtsündü? Oysa bu cinayet daha önceki cinayet serilerinden farklıydı. Sonradan cinayetin Kudüs Selam Tevhid örgütünün bir üyesi tarafından işlendiği anlaşıldı ve bu katil ele geçirilemedi.

Amerika karşıtı olmak, dünyadaki ve bölgemizdeki diğer gerçeklere gözlerimizi kapamak anlamına gelmemeli. Mumcu’yu Amerika’nın öldürttüğü gibi düz mantık Hrant Dink cinayetinde de işletildi. Hatta Ermeni Patriğinin bile bu cinayetten haberdar olduğu ileri sürüldü. IŞİD’li katillerin işlediği Suruç katliamının bile Amerikan yapımı olduğunu ileri süren gazete oldu? Nasıl olsa halkımız komplo teorilerine bayılıyordu. Salla gitsin!

Ne siyasetçiler ne gerçek aydın olma özelliğini hak edememiş olan bazı okumuşlar neyin ne olduğunu, kimi nereye koymak gerektiğini tayin edemediklerinden ya da bilerek bilgi kirliliği yaratmak istediklerinden Türkiye’nin beli doğrulmuyor, böyle giderse daha uzun süre de doğrulmayacağı görülüyor.

Uğur Mumcu’nun katilleri İran kaynaklıydı.  İran hükümetinin doğrudan katkısı olsun olmasın İran’ın fanatik örgütleri, İslam devrimi dedikleri şeriatçı düzeni yaymak istiyorlar, laikliği savunan sivrilmiş aydınları katlederek millete gözdağı vermek istiyorlardı.

Hrant Dink’i kadim Ermeni düşmanlığından kuvvetle etkilenen ve devlet içinde koruyucuları da bulunan fanatik Ermeni düşmanları öldürmüştü. Suruç katliamını da ABD yapmamıştı. ABD’ye de düşman olan IŞİD yapmıştı. Ankara’daki Gar katliamı da hükümetin olayı sulandırmak için iddia ettiği gibi “kokteyl” bir saldırı değil IŞİD’in eseriydi. Bunlar, 1955’te Selanik’te Atatürk’ün evine bombayı Yunanların değil MİT görevlisinin attığı, bu olay üzerine İstanbul’da yaratılan 6-7 Eylül 1955 yağma ve katliamının komünistlerin değil hükümetin işi olduğu kadar açık bir gerçektir.

SURİYE’DE GERÇEKTE NELER OLUYOR?

Bugün Suriye’de ne olup bittiğini ve kimin orada ne istediğini anlamak için de komplo teorilerine pirim vermeyen gerçeklere bağlı bir mantık yürütmek gerekir.  Sıra ile ve kısaca anlatalım:

Suriye hükümeti: Doğal olarak Suriye topraklarının bütünlüğünü savunuyor ve bunun için çalışıyor.

ABD: Suriye devletini yıkmak, yerine ABD işbirlikçisi ve radikal İslamcı olmayan bir yönetim getirmek istiyor. Bu mümkün olmazsa, Kuzey Suriye’de bölgeyi kontrol edebileceği kalıcı bir bölge yaratmak niyetinde. İsrail ile aynı hedefi paylaşıyor. Başlangıçta Türkiye ile birlikte hareket ediyordu. Suudi Arabistan gibi bazı Arap ülkelerinin ve Avrupa Birliği ülkelerinin desteğini alıyor.

Rusya: Esat rejimini ayakta tutmak ve Suriye’nin yeniden bütünleşmesini sağlamak, bu yolla bölgede söz sahibi olmak, ABD’nin ülkeyi terk etmesini istiyor.  En büyük müttefiki İran

Kürtler: Suriye parçalanırken kendi yaşadıkları topraklarda bağımsız bir devlet, bu mümkün değilse özerk, laik ve demokratik bir bölge oluşturmak ve kurdukları kantonları birleştirmek istiyorlar.

Türkiye  : Başlangıç’ta Amerika ile birlikte Esat Rejini yıkmak için hareket ediyordu. Bunun mümkün olmadığını anlamış gibi. Şimdi Kürtlerin bağımsız veya özerk bir yapı kurmasına askeri müdahale ile engel olmak, burada Ankara’dan güdümlü ve Suriye hükümetine düşman Sünni bir bölge oluşturmak istiyor.

Cihatçılar: IŞİD’in büyük ölçüde kuvvet kaybetmiş olmasına rağmen Suriye’de hâlâ varlığını sürdüren ve çeşitli ülkelerin cihatçılarından destek ve eleman sağlayan hilafetçi kuvvetler, Suriye ve Irak topraklarında koyu dinci bir devlet kurmak istiyorlar.

Bu karmaşanın içinden çıkmak için;

ulusların kendi kaderlerini tayin etme,
iç işlerine karışmama,
her türlü emperyalizme ve toprak talebine karşı olma,
demokrasi ve laiklik

gibi değerlere sahip olmak gerekir. Bu ise feraset ister. Çoklarının yolunu şaşırdığı böyle sisli bir atmosferde bilmem Uğur Mumcu bunu başarabilir miydi? Anısına saygıyla… (24 Ocak 2018)
*****
Son sekiz aylık yazılarım için: zekisarihan.com

OKULLARIMIZ KİMLERİN ELİNDE?

OKULLARIMIZ KİMLERİN ELİNDE?

Zeki Sarıhan

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Günümüzde öğretmenlerin ne kadarının hangi siyasi eğilimde olduğu belki sendikaların üye sayılarına bakılarak az çok tahmin edilebilir. Doğru bilgilere ulaşabilmek için gene de bu konuyu araştırmak gerekir. Eğitim yöneticilerinin büyük çoğunluğunun dinci kesimden olduğu tahmin ediliyorsa da bu konuda tevatürler yerine araştırmaya dayanan bulgular bize ışık tutabilir.

Eğitim yöneticileri konusunda siyasi kadrolaşma hemen her dönemde yakınma konusu olmuştur. 1989 yılında öğretmenlerin müdürlerinden şikâyeti artmıştı. Öğretmenlerin okullarda rahat çalışamadıkları, eğitimde verimin düştüğü, bunda okul müdürlerinin payı olduğu ileri sürülüyordu. Bu iddiayı, ataması Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan Ankara Ortadereceli okul müdürleri üzerinden ölçmek istedim. 183 okulun müdürünü okulun adı, müdürün adı, doğum yeri, doğum tarihi, mezun olduğu tarih ve okul, branşı, müdürlüğe atandığı yıl, siyasi kökenini tablo halinde hazırladıktan sonra onlara okulda eğitim öğretim hayatıyla ilgili dört soru yönelttim.  Bir kısmıyla yüz yüze bir kısmıyla telefonla görüştüm. Bu müdürlerle ilgili yaklaşık bin kadar öğretmenin görüşünü aldım. 2,5 ay süren bu araştırma sağcı kadrolaşmayı ortaya çıkardı. Müdürlerin okulundaki bütün öğretmenlerce ve diğer birçok müdür tarafından bilinen atandıkları tarihteki siyasi kökenlerini sosyal demokrat, merkez, sağ, hareketçi ve dinci olarak belirledim. Eskiden var olan “devrimci, sosyalist” sıfatını artık hiçbiri kullanmıyordu. Onlar esas olarak çoktan tasfiye edilmişti…

OKULLARDA SAĞCILARIN İKTİDARI

Ankara doğumlu olan müdür sayısı 33 (% 18) gibi yüksek bir sayıdaydı. Ankara’yı Erzurum, Yozgat, Kars, Çorum ve Çankırı izliyordu. Yüzde 71’i Ankara-Konya-Mersin çizgisinin doğusundaki doğu illerden gelmişlerdi. Müdürlerin yaş ortalaması 41’di. Gerek il kökenleri, gerekse müdürlerin çoğunun genç olması, laik kuşaklar yerine atamada Türk-İslam sentezcilerinin tercih edildiğini gösteriyordu. Müdürlerin % 64’ü son beş yıllık zaman diliminde ANAP iktidarı tarafından atanmıştı. 1984 yılından önce atananların %60’ı öğretmenlerin de genel eğilimi olan sosyal demokrat iken 1984 ve sonrasında atananlarda bu oran %8’e düşmüş (gerçekte ise kimisi görevinden alındığı halde mahkeme kararıyla geri dönmüş), buna karşılık dinci, hareketçi ve diğer sağ görüşteki müdürlerin oranı 1984 öncesi atamalarda %29 iken 1984 ve sonrasında bu oran %79’a çıkmıştı. Yeni mezunlar (1977-1981) %35’le çoğunluktaydı. Branşı (AS: Dalı) “din kültürü ve ahlak” olanlar 25 sayı ile ilk sıradadır. Ortaokullardaki ders ağırlıkları hesaba katıldığında din bilgisi öğretmenlerinin müdür yapılmasında 2,5 kat, Liselerde ise 4,5 kat kayırıldığı anlaşılmaktaydı. Müdür yardımcılıklardaki kayırma çok daha fazla olduğu bilinen bir gerçekti. Bu yardımcılar çok geçmeden müdür olacaklardı..

ÖĞRENCİLER ELEŞTİRİRSE…

“Öğrenciler sizi yüzünüze karşı eleştirseler bunu nasıl karşılarsınız?” sorusuna sosyal demokrat müdürlerin % 100’ü bunu koşulsuz olarak olumlu bulacakları yanıtını verirken, bu oran “Hareketçiler”de %73’te “dinci”lerde %78’de kalmıştır.  (Bu yanıtların içtenliği kuşku götürse de, “eleştiriye kapalı olmak” izlenimi vermemek için “açığım” yanıtı verildiği düşünülmektedir.)

OKULA GAZETE GİRMELİ Mİ?

 Müdürlere 2. sorumuz “Öğretmenlerin kendi bütçeleriyle öğretmenler odasına toplu olarak gazete almalarını, hatta bunu ertesi gün okul kitaplığına devretmesini nasıl karşılarsınız?” idi.  Bu soruya yanıt verenler içinde “Hareketçi” müdürlerin %49’u, dincilerin %26’sı, sağcıların %50’si, merkezdekilerin yüzde 60’ı,  sosyal demokratların ise % 75’i olumlu yanıt vermiştir. Sosyal demokratlar okulda gazeteye en açık, dinciler ise en kapalı kesimdi.

MÜDÜRLERİ ÖĞRETMENLER SEÇSE…

“Müdürleri Öğretmenlerin seçmesi görüşünü nasıl karşılarsınız?” sorusuna yanıt veren 132 müdürün %38’i “olumlu bulurum”, 10’u “şartlı olarak olumlu bulurum” 29’u “olumsuz bulurum” yanıtını vermiş,  8’i kararsızlık bildirmiş, 15’i de “söylemem” demiştir. Olumlu bulanların yüzdeleri politik eğilimlere göre sıra ile şöyledir : Sosyal Demokratlar 64, merkezciler 60, sağcılar 46, hareketçiler 33, dinciler 26. Öğretmenlerin yönetime katılmasına en sıcak bakanlar sosyal demokratlar, en uzak duranlar ise dincilerdir.

ZORUNU DİN DERSİ

“Zorunlu din dersinin laikliğe ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğu” görüşüne ne dedikleri sorumuza ise “zorunlu olmalı” diyenlerin oranları % olarak şöyledir: Dinci 64, merkez 57, hareketçi 54, sağcı 46, sosyal demokrat 11. Din derslerinin zorunlu olmasını en çok isteyenler dinciler, en az isteyenler ise sosyal demokratlardır.

SEVİLEN MÜDÜRLER SOSYAL DEMOKRAT

Öğretmenlerin verdiği yanıtlara göre müdürlerin okullarında sevilip sevilmediği de “Seviliyor, normal, olumsuz” yargılarından biri ile listelenmiş, sevilip sevilmedikleri konusunda net bir kanıya varılamayanların bu konudaki hanesi boş bırakılmıştır. 28 müdürün öğretmenler tarafından sevildiği, 29’unun durumunun “normal” olduğu, 41 müdürün karşısına ise “olumsuz” (yani sevilmediği) yazılmıştır. Sevilen 28 müdür içinde 20 sayı ile (Yüzde 71) sosyal demokratlar başta gelmektedir. Müdürler içinde en yüksek sayıda bulunan hareketçilerden yalnız 4’ü dincilerden 2’si, sağ ve merkezcilerden 1’er müdür sevilenler listesine girebilmiştir.

Araştırmanın sonuç bölümünde şunları yazdım:  “Ankara ortadereceli okulları, genel profil olarak genç, muhafazakâr, deneyimsiz ve kıdemsiz öğretmenler tarafımdan yönetilmektedir. Milli Eğitim’de Hasan Cemal Güzel’in inkâr etmesine rağmen (AS: yadsımasına karşın) büyük bir sağ kadrolaşma yaşanmıştır. Bazı müdürler, atanabilmek ve yerlerini korumak için renk değiştirmeyi tercih etmektedir. Bu durum çoğunluğu demokrat ve solcu olan öğretmenleri huzursuz etmekte ve onların okul içindeki verimini düşürmektedir. Bu yönetici kadroların eliyle 21. Yüzyıl’ın “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklarını yetiştirmek (AS: Atatürk‘ün ilkesi!) olanaklı değildir. Çözüm yöneticilerini öğretmenlerin seçmesidir. (“Okullarımız Kimlerin Elinde?”, Öğretmen Dünyası, Yıl 10, Sayı 115, Temmuz 1989, s. 3-30)

Çizim, Öğretmen Dünyası’nın işaret edilen sayısının konu ile ilgili kapağından alınmıştır.

Diğer yazılar için: zekisarihan.com
===================================

Dostlar,

Sayın Zeki Sarıhan dostumuz gerçek anlamda nitelikli bir aydındır.
Bir eylem adamıdır..Örn. Ulusal Eğitim Derneğini kurmuş, 35 yılı aşan süredir yayında olan Öğretmen Dünyası dergisini yayın yaşamına koymuştur. Çok sayıda kitabın ve makalenin yazarıdır. 

Bu yazısı neredeyse 30 yıl önceki bir araştırmaya dayanmaktadır. Sayın Sarıhan neden 30 yıl önceki bir yazısını yenilemeden yinelemek gereksinimi duymuştur?

Açıktır ki günümüzde durum çok daha karanlıktır.. Dilerseniz koyu İslami yeşildir diyelim.. Daha doğrusu İktidar partisi AKPnin yorumu ile İslami yeşil.. Özüne ne denli yakın, kocaman bir soru işaretidir.

Günümüzde kara çarşaflı öğretmeleri okullarda görüyoruz, ilkokul çocuklarının topluca camilere namaza götürüldüklerini, okullarda ANDIMIZ’ın kaldırıldığını ve yerine “selamın aleyküm” karşılamaları ve ANDIMIZ yerine dinci içerikli bir söylemin aldığını, PİSA sınavlarında sürekli gerilediğimizi… acı acı izliyoruz. AKP iktidarı stratejik bit hata yapıyor. Eğitim sistemini dincileştirerek ülkemizi 21. yy’da geçelim 1. ligde, ayakta tutmak bile olanak dışıdır. Hele hele müfredatı ağır dinci içerik ve neredeyse tüm okulları imamhatipleştirici biçimde değiştirmek ve tektipleştirici hedefler ile “dindar – kindar” nesiller yetiştirme söylem ve eylemi olağanüstü tehlikelidir.

  • Erdoğan, “dininizi ve kininizi eksik etmeyin..” buyurmaktadır!

Bu söylem olağanüstü sakıncalı ve ülkede inanç temelli iç savaş tohumlamaktır.
Ayrıca İslam dini ile bağdaşması olanaksızdır. Çünkü İslam dahil hiçbir din kin ve nefrete yer vermez. Tersine iletileri vardır ve nefis terbiyesi önerirler kin – nefreti dışlamak da içinde.. Dolayısıyla Erdoğan’ın söz konusu söylemleri açıkça din dışıdır, İslam dinine aykırıdır.

Siyaset ve hırsı aklı ve sağduyuyu kör etmemelidir.. Bunun topluma zararı ölçülemeyecek ve hayal bile edilemeyecek denli ağırdır. Türkiye, EĞİTİMDE DİNCİLEŞTİRME başta olmak üzere yaşamı bütünüyle laik – seküler yapıdan kopartma – uzaklaştırma politikalarını hızla ve köktenci biçimde terk etmek zorundadır.. Daha fazla gecikmeden ve iş işten geçmeden..

Sevgi ve saygı ile. 25 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

SARIKIZ ANNE OLDU

SARIKIZ ANNE OLDU!..

Zeki Sarıhan

İki oğlan sahibi olduğumuz halde, çok uğraşmış bir kız sahibi olamamıştık! Geçen yıl ekim sonlarında Anamur’dan tatilden dönmekte olan Ayhan ve Rahime bize güzel bir dişi kedi yavrusu getirdi. Böylece bizim de bir kızımız oldu. Onun eve nasıl alıştığını, kısa zamanda serpilip geliştiğini, mahallede nasıl kendine arkadaşlar bulduğunu ve gece yarılarına kadar eve gelmediğini, hatta bazen geceyi bile dışarıda geçirdiğini “Kız Babası Olmak Ne Kadar Zormuş!” başlıklı bir yazımla paylaşmıştım.  Onun gelmesi gecikince bizi bir telaş alıyor, sokağa çıkarak “Sarıkız, Sarıkız!” diye onu çağırıyor, gelmediği zaman gözümüze uyku girmiyordu…

2 Ağustos günü sabahleyin bir aylık tatile çıkacakken onu da götüreceğimizden akşamdan eve kapattık. Sabahleyin de dışarı kaçmasın diye kapıları açmadık. Yalnız ben evin üçüncü katında bir yazı paylaşmak için bilgisayara çıktım. Ortalık fırın gibi sıcak olduğundan sol taraftaki pencereyi açtım. Buradan da kaçamazdı herhalde!

İşim bitince o pencereyi de kapatıp salona indim. Yola çıkacağız. Sarıkız yok! Kaşla göz arasında nereye gitti bu yaramaz? Ara tara yok! Evin her köşe bucağını, dolap çekmecelerine varıncaya kadar didik ettik, yok! Demek tehlikeyi göze alıp bu yüksek balkon penceresinden atladı…

Yolculuğu ertelememiz mümkün değil. Yoksa üç kişilik uçak bileti yanacak! Çaresiz Sarıkız olmaksızın yola çıkmaya karar verdik. Fakat onun için aldığımız mama paketlerini komşuya bırakarak, Sarıkız’ı görürse bunları vermesini rica ettik. Bir de Sarıkız’ın istediği zaman eve girip çıkması için bodrumum kuş penceresini açık bıraktık. Buradan bodruma atlayabilir, oradan camlı balkona çıkabilir, hafif aralık bıraktığımız balkon kapsından da salona geçebilir ve evi istediği gibi kullanabilirdi. İçeriye de mama koyduk. O aç ve sefil kalırsa yediğimiz lokmalar boğazımıza takılırdı.

Tatil yerinden birkaç kez komşuya telefon ettik. Onu ara sıra görüyormuş ve mamasını veriyormuş. Fakat o da tatile gidince görevi sitenin kapıcısı devraldı.

20 gün sonra eşim, bir günlüğüne Ankara’ya geldi. Kapıyı açık gören Sarıkız, koşarak gelmiş. O geceyi eşimle birlikte geçirmiş, sabah olunca gene kendisini sokağa atmış. Bu arada eşim onun karnının şiş olduğunu fark etmiş! Sarıkız yoksa hamile mi idi? Bize torunlar mı verecekti? Biz dönmeden doğum yaparsa nerede doğuracaktı? Yavrularını besleyebilecek miydi?

3 Eylül öğleden sonra eve döndüğümüzde daha bavullarımızı açmadan ilk işimiz “Pisi pisi! Sarıkız, Sarıkız!” diyerek onu çağırmak oldu. Evde değildi! Bir süre sonra kapıdan hızla girdi. Doğru mutfağa geçti ve mama kutusuna yöneldi. Verilenlerin hepsini yedi ve daha fazlasını da istedi. Ürkek, şaşkın bir hali vardı. Tedirginliği gözlerinden bile okunuyordu! Kendisini kucağımıza almaya izin verdi. Karnı boşalmıştı! Doğum yaptığı, yakın zamana kadar belli bile olmayan, tüylerinin arasına gizlenmiş altı memeciğinin kıpkırmızı ortaya çıkmasından belliydi…

Sevgili torunlarımız neredeydi acaba? Yoksa onları köpekler mi paralamıştı? Yavrularının yanına gidebilmesi için kapıları açarak evin içinde huzursuzca koşturan bu yeni anneyi serbest bıraktık. Nereye gittiğini izlemeye çalıştıksa da başaramadık. Gece yarısı kapılara çıkıp çağırdıysak da bize yanıt vermedi.

TORUNLARIMIZI NASIL BULDUK?

Ertesi gün, onu mahallede sorup yerini bulmaya karar verdik. Sorduğumuz ilk komşu, “Bizim Bodruma girip çıkıyordu, bir bakalım” dedi. Bodrumun kapısı bozuk olduğundan kedinin girip çıkmasına elverişliydi.

Bir de ne görelim? Bodrumun kuytu bir köşesinde bizim Sarıkız kıvrılmış, yavrularını da koynuna almış, yarı bitkin bir halde yatıyor! Bebek odası olarak seçtiği yere el uzanamıyordu ve yer duvardan dökülmüş harçlarla doluydu!

Onunla konuştuk. Kendisini çok sevdiğimizi, eve gelmesini, orada daha rahat edeceğini söyledik. Bize anlamsız gözlerle baktı! Bütün dikkati kımıl kımıl karnındaki memeye ulaşmaya çalışan gözleri açılmamış bebeklerindeydi.

Onları orada öylece bıraktık. Nasılsa kendisi eve uğrayacaktı. Nitekim, iki saat sonra eve mama yemeğe geldi. Hemen kapı ve pencereleri kapatıp eve hapsettik. Onun yavru iken bize getirildiği sepeti ve bir faraş aldım. O bodruma indim. Bebekleri, kolumun uzanabileceği yere kadar süpürüp teker teker sepete koydum. Eve getirip salonun kuytu bir köşesine, sepetten elma boşaltır gibi boşalttım. Sonra Sarıkız’ı yanlarına götürüp bıraktım.

Onları, bir kadının bebeğini koklaması gibi kokladı, hemen memelerine ulaşabilecekleri bir biçimde yanlarına yattı. Beş sevimli bebek de kâh birbirlerinin üstüne çıkarak, kâh memeyi analarının başka yerlerinde arayarak süte ulaşmaya çalışıyorlardı. Evrimin bu mucizesinden uzun süre gözümü alamayarak bu yazıyı yazmaya çıktım.

Sarıkız’la yavrularının bağını gördükçe, bu bebeklerin babalarını merak ettim. Şimdi onlar kim bilir nerelerde sorumsuzca dolaşıyorlardı! Biz erkeklerin yaptığı gibi…

Ey insanoğlu, şu duruma bakın ve hiç değilse kadınlarınıza olan saygınız artsın(04 Eylül 2017)
====================================
Dostlar,

Dünyanın ve Türkiye’nin içine sürüklendiği hengamede insanlığımızı unuttuk neredeyse.. Oysa Evren, sanırız, SEVGİ temelli..
Mağaradan çıkan insan’‘ uzayın derinliklerinde dolaşıyor.. Voyager 1 ve 2, kırk yıl önce 1977’de uzaya fırlatılmışlardı ve inanılmaz, beklenmeyen bir başarımla (performansla), görsel değilse de hala veri yollamayı sürdürüyorlar..

Öte yandan ”Mağaradan çıkan insan”, Platon’un ”Mağara mitosu”nu da aşmış ve yaşadığı gezegenden dışarı uğrarken, büyük ölçüde ”sevgisiz kalmış”, sevgiyi unutmuştu!..
”Sevgi dolu insan” yeryüzünün hemen hemen tüm sorunlarını çözebilir oysa..
Sayın Zeki Sarıhan’ın sevgi dolu sıcacık dizeleri bize bunları çağrıştırdı..
Tabii son dizedeki öğüdü kaçırmadan..
Teşekkür ederiz bu insan sıcağı yazı için Sarıhan ailesine.
Sarıkız’ı ve ailesini sevgi ile selamlıyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 05 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

KARINCALARIN SAVAŞI

KARINCALARIN SAVAŞI

Zeki Sarıhan

Hayvanların davranışlarını gözlemeye pek meraklıyımdır. Vahşi doğa belgeselleri seyretmeden duramam. Bu aslında biz insanların davranışlarındaki temel güdüleri anlamaya yarar.

Evimizin bahçesinde bir karınca yuvası gördüm. O minicik bedenleriyle kuru çalılar arasında sağa sola koşuşturan karıncalar yuvalarına bir şeyler taşıyorlardı. Onlar da bizim gibi boğazlarının derdinde olmalıydılar. Aynı zamanda kış hazırlığını ihmal etmeyecek kadar genlerine işlemiş bir içgüdüleri vardı.

Gözüm onların dur durak bilmeyen koşuşturmalarına dalmışken bir ara birkaç adım ötede başka bir karınca yuvası daha gördüm. Acaba bu iki topluluğun birbirlerine karşı davranışları nasıldı? İyi geçiniyorlar mıydı? Birbirlerine karışıyorlar mıydı? Herkes yuvasını kolaylıkla buluyor muydu?

Deneyip öğrenmekte yarar vardı: İkinci yuvanın çevresindeki karıncalardan birini incitmeden tuttum, birinci yuvanın ağzına bıraktım. Hatta onu yuvanın içine ittim.

Karıncaları birbirinden ayıracak bir nişane yok ki, benim deney için seçtiğim karıncanın hangisi olduğunu bileyim. Onların yalnız büyüklükleri farklı.

Merakla beklemeye başladım. Çok geçmeden yuvanın ağzında olağandışı bir hareketlilik başladı. Yuvanın sahipleri, bir karıncayı (benim içeri attığım karınca olmalıydı) hep birlikte yuvadan çıkardılar. Onu iki karıncaya emanet ederek kendileri işleriyle meşgul olmaya başladılar.

Benim karıncam, düşmanlarının elinden kurtulmaya, kendi yuvasına doğru otların arasından gitmeye çalışıyordu ama diğer ikisi onu bırakmıyordu. Alt alta, üst üste bir boğuşma başladı. Birbirlerini ısırmaya çalışıyorlar, incecik bellerinden ikiye katlanıyor, birbirleriyle bir yumak haline geliyorlardı. Bir hayli savaştıktan sonra benim deneysel karıncam iki düşmanının elinden kurtuldu ve kendi yuvasına doğru gitti. Herhalde kendi kabilesi üyelerine başına geleni kendi dilince anlatmıştır…

Tek bir deneyle bilimsel sonuçlara ulaşılamayacağını bildiğim için onu tekrarlamaya karar verdim. Bu kez, birinci yuvanın çevresinden bir karıncayı tam bir saman çöpünün üstündeyken çöple birlikte kaldırdım ve ikinci yuvanın ağzının içine ittim.

Burada da aynı olay yaşandı. Yuvanın sahipleri komşu yuvanın karıncasını yaka paça yuvadan çıkardı. O can havliyle kendi yuvasına doğru koşmaya çalışırken karıncalardan biri peşine düştü. Bu ikisi arasında korkunç bir boğuşma başladı. Sonunda, benim deneysel karıncam, peşine düşen ve onu öldürmeye çalışan karıncayı belinden ısırarak iki parçaya ayırdı ve onun cansız bedenini orada bırakarak kendi kabilesinin bulunduğu yuvaya doğru yol aldı.

İNSANLARIN KABİLE SAVAŞLARI GİBİ

Bu olay bana, insanlar arasındaki kabile savaşlarını hatırlattı. İlkel bir hayat yaşadığımız yüzbinlerce yıl öncesinde yaşanan ve günümüzde de devam eden bir savaşı. Her kabile, yaşamak için birbirlerine kenetlenmek ve yabancılarla savaşmak zorunda.

Sonra bu kabileler genişleyerek ve çoğalarak millet oldular. Modern bir kavram olan millet, artık tek bir kabileden oluşmuyor. Dilleri, dinleri, ırkları farklı topluluklar da tarihsel ve ekonomik ihtiyaçlarla bir araya gelip barış içinde yaşayabiliyorlar. Başka milletlerle de barışçı ilişkiler kurabiliyorlar. Birbirlerine gidip geliyorlar, ticaret yapıyorlar, hatta uluslararası ortak hukuk metinleri yaratıp bunlara uyuyorlar.

Ama bunlar medeni milletlerin anlayışı. Hâlâ ilkel anlayışlardan kurtulamamış ve kabile yaşayışı ve anlayışını terk edememiş milletler, hem kendi içlerindeki farklı din, dil, ırk gibi özellikler taşıyanları kendilerine benzetmek için asimilasyon uyguluyor, ülke dışına sürüyor veya topluca öldürüyor  Şimdi ülkemizin çevresinde her gün tanık olduğumuz bu gibi olaylar Türkiye tarihinde de çok yaşandı. Şimdi “tek… tek… tek… tek…” diye tekerleme haline getirilen ideoloji de bunun bir devamı.

Farklı karınca kabilelerini birbirine karıştırmak ve aynı yuvayı paylaşmalarını sağlamak mümkün değil. İnsanoğlu denilen canlı türü ise milyonlarca yıllık bir sosyal evrimden geçerek karıncalardan çok farklılaştı. Tek’çiler ise hâlâ buna uyum sağlayamamış olanlar. Bu “tek… tek… tek… tek…’in asıl muradı tek parti ve onun da başındaki Tek Adam rejimi. Son zamanlarda muhalefeti tamamıyla silmeye yönelik tehditlere baksanıza… (Ayvalık, 17 Ağustos 2017)