YANGINDA ÇAY DAĞITARAK TESELLİ VERMEK!

Zeki Sarıhan

Herhalde herkes hatırlayacaktır. Okulların ve devlet binalarının koridorunda içi kum dolu kovalar, duvara asılmış balta ve çengeller bulunurdu. Bunlar, bir yangını söndürmede kullanılmak üzere orada hazır bulunmalıydı. Bu binalarda belki de hiç yangın çıkmayacaktı ama ya çıkarsa, insanlar hazırlıksız yakalanmamalıydı. Ayrıca bu kurumlarda yangın söndürme ekibinin listesi yapılır, ara sıra sahte yangınlar bile çıkarılarak tatbikatta bulunulurdu. Bazı dolapların üzerine yapıştırılan “Yangında ilk kurtulacak” levhasını da hatırlamayan yoktur.

Bu tatbikatlar, şimdi kovit salgını nedeniyle herkesin hayatına giren aşı yoluyla insan vücudunda antikor oluşturmaya benziyor.

Geçtiğimiz 18 yılda uğradığımız rejim yangınına karşı, toplum bünyesi, zamanında tepki veremedi veya tepkiler yeterince etkili olamadı. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Yurdun birçok yerinde art arda çıkan ve güzelim ormanlarımızı bir kül yığına çevirmekle kalmayıp, birçok cana ve mala neden olan yangınlara da hazırlıksız yakalandık. Bu ihmal karşısında söylenecek çok şey var. Sorumluluğun en büyüğünü siyasal sistemin başında bulunanların taşıdığı açık.

  • Her türlü felaket karşısında “Allah’ın takdiri” teslimiyetçiliğine sığınanların yönettiği bir ülkede yaşıyoruz.

1999’da Kocaeli Depreminin, Gölcük Askeri tesislerinde subaylar içki içtiği için ilahi bir cezalandırma olduğunu söyleyenleri unutmadık.

Bu zihniyettir ki, yıllardır dere yataklarına ev ruhsatı veriyor. Fay hatları üzerinde komut yapılmasına göz yumuyor. Depremlerden hasar görme riski olan yapıların yenilenmesini olabildiğince ağırdan alıyor. “Kanal İstanbul” deyip, “Kanal İstanbul” işitiyor.

Bu sorunda, devlet bütçesinin kullanılmasında önceliğin neler olması gerektiğindeki anlayış yatıyor. Başkanlık sarayları yapılmasından hiç geri durulduğu yok. Kötü bir din istismarcılığının örneği olarak büyük camiler inşa edilip sultanlara özeniliyor. Deprem, sel, yangın gibi büyük felaketle sonrasında bölgelere giden yetkililer, yaraların en kısa sürede sarılacağını söylüyor. Çünkü bu seçmenler, bir dahaki seçimlerde onlara gereklidir… Yara sarma yöntemlerinden birinin de felakete uğrayan yurttaşlara platformdan paket paket çay fırlatılması olduğunu öğreniyoruz!

Türk Hava Kurumunu işlemez duruma getirenler, kendi emirlerinde bir uçak filosu bulunduruyorlar.

Uzak geleceği ve ihtimalleri düşünüp önlemler alan devletler, sağlam dayanaklar üzerinde yarınlarına güven duyarlar. Başkalarına saldırma niyeti beslemeyen barışçı ülkeler bile, “Ne olur, ne olmaz” diyerek ordu besleme külfetine bu nedenle katlanırlar. Bilime yatırım, geleceği güvence altına almak içindir. Bunlar bir cami, saray veya gökdelen gibi hemen göze çarpan ve oy getiren yatırımlar değildir. Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet camilerinin yapıldığı dönemlerde Osmanlı duraklama ve ardından gerileme dönemine girmişti. Ayakta kalmak için Avrupa’ya yetişmenin zorunlu olduğu anlaşıldığında bile, “İtibardan tasarruf yapmamak için”  Anadolu köylüsünden gıdım gıdım alınan vergilerle Dolmabahçe Sarayı (AS: bu saray Avrupa’dan borç alınarak yapıldı!) gibi, hazineler yutan yapılar dikildi.

Yaşadıkları saraylarla, koruma ordularıyla, bölgesel hâkimiyetler (AS: egemenlikler) kurmak için emperyalistlere özenmeyle Türkiye, dünyada itibar (AS: saygınlık) sahibi olabildi mi?

Keşke zamanından önlem alınarak orman yangınlarını söndürmek için bir uçak filomuz olsaydı hem ülkenin akciğerlerini korumuş olur, hem de dünyada daha itibarlı (AS: saygın) bir ülke olurduk.

Yangından zarar görenlerin üstüne çay paketleri fırlatmak,
hem münasebetsiz, hem de gülünçtür.

Bu davranış, yönetimin başında bulunan kişinin artık mantık dengesini de (AS: ve de empati yeteneğini) yitirdiğinin kanıtıdır.

Fotoğraf: Manavgat’taki orman yangını

AFGANİSTAN’DA EMPERYALİZMİN BEKÇİLİĞİ

Zeki SARIHAN
AFGANİSTAN’DA
EMPERYALİZMİN BEKÇİLİĞİ
 

 

 

 

Enanullah Han.jpgTürk-Afgan İlişkileri.jpg

Emanullah Han
Kaynak Yayınları 2002

Son NATO doruğunda Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye yeni bir görev  verdiği, Tayyip Erdoğan’ın da bu görevi kabul etmeye hazır olduğu anlaşıldı. Türkiye, Kabil Havaalanı‘nın koruyacak ve işletecekmiş. Türkiye, ABD ve müttefikleri ile birlikte zaten Afganistan‘daydı. Yeni durum şudur: Afganistan’da Taliban kuvvetleri karşısında yenilgiye uğrayan Amerika’nın başını çektiği koalisyon yenildi. Askerleri çok kayıp verdi. Afganistan serüveni ABD’ye pahalıya patladı. İşbirlikçi ve yolsuzluklara batmış Afganistan diktatörlüğünü ayakta tutmanın imkânsızlığı da anlaşıldı. Trump yönetiminin bu ülkeden çekilme kararını Biden yönetimi de uygun görüyor. Şu koşulla ki; geride artçı bir kuvvet bırakılacak. İşte bu artçı kuvvet, Türkiye askeri olacak. Çünkü Batılı ülkelerin uçakları buraya gidip gelmeye devam edecek ve Türkiye onların güvenliğini sağlayacak…

Amerikan gölgesinde genişleme 

AKP iktidarı döneminde yaşanan dış politikaya gerçekleri ışığında bakıldığında Hükümetin böyle bir görevi kabul etmesinin iki nedeni olduğu görülüyor. Birincisi Erdoğan iktidarı zaten başka ülkeler üzerinde nüfuz kullanma politikası güdüyor. Türkiye’nin topraklarını genişletme de içinde olmak üzere başka ülkelere tırnak atıyor. Oralarda üsler kuruyor.  İkincisi, Amerika ve Rusya karşısında bir bocalama devresinden sonra hükümet, Amerika ve NATO’nun başını çektiği Batı emperyalizmi ile bozulan ilişkileri onarmaya çalışıyor. Erdoğan’ı ikinci Atatürk diye göstermeye çalışan ve O’nu bütün gücüyle destekleyen eski solcuları hayal kırıklığına uğratma pahasına. Afganistan görevi, emperyalist cephe ile hasarları onarmanın da bir çaresi olarak görülüyor. Bunun NATO’ya girmek için 1950’de Kore’ye asker göndermekten bir farkı yok. O zaman NATO’ya girilecekti, şimdi ise NATO’ya adeta yeniden bağlanılacak. 

Bir taşla iki kuş!..

Taliban yönetimi haklı olarak Afganistan’da hiçbir yabancı askerî güç istemiyor. Ülkede denetimi çoktan yitirmiş olan Amerikan kuklası Afgan yönetimi istedi diye bu ülkeye kuvvet göndermenin doğuracağı sonuçları, Türkiye’nin tehlikeli sulara dalma sonucunu doğurabileceğinden, hükümet yanına Pakistan ve Macaristan gibi iki ortak almak istiyor. Pakistan’ı almak isteyişini anlamak kolay da Macaristan nerden çıktı, bilmiyoruz. Hacı hacıyı Mekke’de bulurmuş. Erdoğan’la Orban’ın Kâbil’de buluşmasının da uluslararası bir nedeni olmalı. 

Eşbaşkanlığa geri dönüş

Dünyanın jandarmalığını üstlenmekten vazgeçmeyen ABD, hâkim olmak istediği yerlerde bu iş için taşeron kullanıyor. Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Eş Başkanlığı Projesi de Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da yapılacak böyle bir taşeronluktu. Palazlanan yeni tipte Türk burjuvazisi, klasik Osmanlılığın dinciliği yanında, genişleme politikasını da yürürlüğe koyabileceğine karar verince, Batılı müttefiklerini aradan çıkarmak istedi. Bu gelişmeye kimi yazılarımızda Türkiye alt emperyalist bir ülke mi oldu? diye sorarak işaret etmiştik. Suriye’de rejimi yıkarak Batı yanlısı bir rejimi iktidara getirme çabasında Amerika ile birlikte hareket eden Türkiye ve ABD arasına sonradan kara kediler girmesinin nedeni budur. Suriye’de petrol kaynaklarına tek başına egemen olmak isteyen, bu ülkenin tümünü Rus etkisine bırakmak istemeyen ABD, Türkiye yönetimi ile ters düştü. Sonuçta Türk Hükümeti, Suriye’de yaratılan fiili durumu kabul etmiş görünüyor. Zaten ABD’yi Suriye’den çıkaracak bir gücü de kendisinde göremiyor.

Zararın neresinden dönülse kârdır anlayışı ile hareket ediyor. Emperyalistlerin Afganistan’da olduğu gibi kendisine sunacağı başka olanaklardan yararlanma yoluna giderek bir uzlaşma yoluna gitmek istediğini belli ediyor. Sınır ötesi harekâtlar ve bunların bir kesiminin kalıcı duruma gelmesi karşısında “Ne işimiz var Suriye’de, Irak’ta diye sorup duruyorduk. Meğer daha başka ülkelerde de işimiz varmış!

Afganistan’a uygarlık mı götürülecek?  

Bugünkü Afganistan’a egemen Taliban yönetimi, Batı uygarlığının yarattığı modern değerlere düşman, bizdeki yaygın ifade ile gerici bir güç. Geçmişte NATO’nun verdiği görevle Afganistan’da bulunmayı savunan Atatürkçüler vardı. Türkiye, bu ülkede nefes alamayan modern insanları koruyacak, Afganistan’a uygarlık götürecekti. Bunun olanaklı olmadığı anlaşılmış olmalıdır. 27 Aralık 1979’da Afganistan’ı yüz bin kişilik ordusuyla resmen işgal eden Sovyetler Birliği de bunu başaramadı. Hatta Sovyet işgalinin Afganistan’da muhafazakârlığı artırdığı görüldü. 

Bir ülkenin işgal güçleri başka bir ülkeye uygarlık götürebilir mi? Belki uzun erimde kimi kurumlarını yerleştirebilir ve yaşam biçimlerini değiştirebilir ama bunun için İngiltere’nin Hindistan’da 300 yıl sömürge yönetimi olarak kalması gibi bir sürece gerek vardır. Kaldı ki Türkiye’de gitgide İslami bir rejime yönelen AKP yönetiminin Afganistan’a veya başka bir ülkeye gericilikten başka götüreceği bir şey var mıdır? Afganistan’da bu görevi Taliban zaten yapmaktadır. Bir an için yalnız Kabil Havaalanını değil bütün Afganistan’ı AKP hükümetinin yönettiğini varsayalım. Afganlıların  (AS: Afganların) bundan nasibi inşaat faaliyetlerinin yanında daha çok Kur’an Kursu, daha çok İmam Hatip, elinde kılıçla mindere çıkan sarıklı din adamları, kaynakların dinci vakıflara peş keş çekilmesi, Afganistan’ın doğal kaynaklarının özelleştirilip yabancı şirketlere aktarılması, mafya, yolsuzluk ve yasaklardan başka ne olabilir?

  • Türkiye’den Afganistan’a taşınacak olan Türk toplumunun modern yüzü değildir, yasakçı bir yönetim anlayışı ve geri bir yaşam biçimidir. 

Bağımsız ve onurlu bir politika gütmek isteyecek Türkiye’nin yapması gereken, Afganistan’a ve başka ülkelere işgal askeri göndermek değil; yabancı ülkelerdeki bütün askerlerini geri çekmek, içeride de barış ve demokrasiyi temel alarak herkese rahat bir nefes aldıracak ortamı yaratmaktır. İktidara gelmeyi bekleyen bugünkü muhalefet de bunu yapamazsa Türkiye Amerika ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin at oynattığı bir ülke olmaktan kurtulamaz.

“Ne Amerika ne Rusya, tam bağımsız Türkiye” 

1960’ların, 1970’lerin olduğu ölçüde, bugün de geçerliliğini koruyor. =============================================

Kaynak Yayınları, 2002

Emperyalizme karşı ilk zaferin sahipleri Geçmişte uğradığı dış saldırılar ve işgaller açısından Anadolu ile Afganistan birbirlerine benziyor. Doğudan batıya, güneyden kuzeye önemli yollar üzerinde bulunan ve varsıl yeraltı kaynaklarına sahip olan Afganistan; Persler, Büyük İskender, Sasaniler, Araplar, Gazneliler, Samanoğulları, Harzemşahlılar Moğollar, Timur, Nadir Han’ın işgallerine uğradı. Son birkaç yüzyıldır da Afganistan, Rus ve İngilizlerin hâkimiyet mücadelesinin kesiştiği bir coğrafya. Afganlar, İslam dünyasının hem ileri karakolu, hem modernleşme sürecinde olan Türkiye’ye karşı sürekli hayranlıkla baktılar. Modern Afganistan’a biçim verecek olan ilk aydınlar Osmanlıların modernleşme hareketinden çok etkilendiler. Bunlardan biri olan Muhammet Tarzi, öğretimini Türkiye’de yapmıştı. Afganistan’a dönüşünde, Abdülhamit zulmünden Mısır’a kaçmış kimi aydınları Afganistan’a çağırdı. Afganistan’ın ilk gazetesi Seracal Ahbarı Afganistan’ı o çıkardı. 1. Dünya Savaşı çıkınca Teşkilatı Mahsusa Heyeti cihat fetvasını Afganistan’a götürdü. Bu savaşta Türkiye’nin hem İngiltere hem Rusya ile savaşıyor olması Afganlara rahat bir nefes aldırmakla birlikte, bu fetva nedeniyle savaşa girmediler. 

Ancak onlar zaten İngiltere ile mücadele halindeydiler. Afgan topraklarında İngilizleri son bozguna uğratmaları, 1919 yılındadır.

3 Mart 1919’da bağımsızlıklarını ilan ettiler ve İngiltere bunu kabul etmek zorunda kaldı. Yani emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını zafere ulaştıran, çok yinelendiğinin aksine Türkiye değil Afganistan’dır. Türk Kurtuluş Savaşında işgalcilerin yenilmesi nedeni nasıl Anadolu yaylasının onları barındırmayacak bir coğrafi yapıda olması ise, dağlık Afganistan da İngiliz güçlerinin rahatça hareket edeceği bir alan değildi.

Gözyaşları ile imzalanan anlaşma 

Sovyet Devriminden sonra Rusya artık Afganistan’ın dostuydu. Ankara’dan Sovyetlerle bir yardım ve dostluk anlaşması için Moskova’ya giden kurul orada Sovyetlerle anlaşma yapmaya gelen Afgan kurlu ile karşılaştı. Ankara, o sırada Moskova’nın ezilen milletlerin delegeleriyle dolup taştığını biliyor olmalı ki; Türk kuruluna, Ruslardan başka orada delegeleri bulunan başka milletlerle de anlaşma yetkisini vermişti. Böylece Kurtuluş Savaşı Ankara’sı ilk anlaşmayı, 1 Mart 1921’de Afganlarla yapmıştır. Bu dostluk ve yardım anlaşması Moskova’da iki taraf delegelerinin gözyaşlarıyla imzalanmıştır. Emperyalizm ile mücadele her iki mazlum ulusun temsilcilerine gözyaşı döktürürken, acaba NATO’nun isteğiyle Afganistan’a askerî kuvvet gönderme anlaşması imzalanırken de gözyaşı dökülebilecek midir?

Bu gözyaşı ABD ve NATO temsilcileriyle birlikte mi dökülecektir!

Nereden nereye?

Kurtuluş Savaşı yılları, Türk-Afgan ilişkileri açısından en sıcak ve dostça ilişkilerle doludur. Mustafa Kemal Paşa ve Afgan Emiri Emanullah Han arasında mektuplar gidip gelmiş, her iki taraf elçilikler açmış, elçiler büyük sevgi törenleriyle karşılanmıştır. Afganistan’ın Ankara elçiliğinin bayrağını göndere Mustafa Kemal Paşa kendi elleriyle çekmiştir. Türkiye Afganistan’a, Afgan ordusunu düzene koymak için subay ve öğretmen göndermiştir.

Ayrıca 1. Dünya Savaşı sonunda yurt dışına çıkmak zorunda kalan Cemal Paşa, Afgan emirinin askerî danışmanı olmuştur. Ne de olsa Türkiye’nin ordu teşkilatı ve geleneği Afganistan’dan ileri idi. (Enver Paşa’nın Orta Asya’ya gidip Bolşeviklerle çarpışmaya başlamasından sonra Ruslar, Cemal Paşa’nın da O’nunla işbirliği yapabileceğinden kuşkulanıp Emirlikteki görevine son verdirmişlerdir. Cemal Paşa, Türkiye’ye gelmek için Kars’ta Ankara’nın iznini beklerken, Ermeni intikamcılar tarafından Kars’ta katledilmiştir.)

Dikkat çekicidir ki Enver Paşa‘nın İngilizci siyasete dönmesi Afganlıları Türkiye’ye karşı kuşkuya düşürmüş, ne var ki Ankara’nın Enver Paşa’dan farklı bir siyaset izlediği görülerek Türkiye ile Afganistan dostluğu sürmüştür. Büyük Zafer, Afganistan’da da büyük bir sevinç yaratmış, Afganistan dağlarında ateşler yakılmıştır. Emanullah Han, Türkiye’de Atatürk dönemi reformlarını uygulamak istiyordu. 1928’de Türkiye’ye de gelerek konuk edilmiştir. Fakat bu reformlar Afganistan gibi bir ülkeye ağır gelmiş olacak ki, Emanullah Han, ertesi yıl mollaların ayaklanmasıyla ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Türkiye’de ise benzer bir darbe parça parça yapıldı ve sonuncusu 2002’de AKP’nin iktidarıyla gerçekleşti. 

Milletler kimi kez hiç umulmadık devrim ve karşı devrimlere uğrarlar. Afganistan tarihi ile Türkiye tarihi arasında bu bakımdan benzerlik vardır. Şimdi Afganistan’da yurdunu dış güçlere karşı savaşan tutucu bir topluluk (Taliban), Türkiye’de ise Türkiye koşullarında yapabileceği ölçüde gericilik peşinde ama aynı zamanda emperyalistlerle sıcak işbirliğine geri dönen bir iktidar hüküm sürüyor.

  • Afganistan, hiçbir yabancı gücün bulunmadığı bağımsız bir ülke olacaktır. Modernleşmesi ise kendi iç gelişimi ile ocaktır.
  • Türkiye de tam bağımsız bir ülke olacak ve bir Ortaçağ ülkesi haline sokulmaya direnerek çağdaş kimliğini koruyacaktır. 

Mustafa Kemal Paşa’nın Mart 1933’teki sözleri, günümüze de ışık tutuyor: 

  • Sömürgecilik ve emperyalizm, yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.

AKP hükümetinin yurt dışına asker gönderme tezkerelerini kerhen de olsa destekleyen muhalefetin bu kez ilkeli bir tutum takınarak, Afganistan’a asker göndereme tezkeresini reddetmesini beklemek hakkımızdır. 

The Independentturkish (23 Haziran 2021)

TÜRKİYE’DE FAŞİZMİN AYAK SESLERİ

TÜRKİYE’DE FAŞİZMİN AYAK SESLERİ

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com 

Türkiye’nin geleceği sürprizlere gebedir. İleride ülkemizi nelerin beklediğini kestirmek kolay değildir çünkü Türkiye dünyanın siyasi fay hattı üzerindedir.

Bugünkü verilerden hareket eden biri için Türkiye’yi uzak olmayan bir gelecekte faşist bir rejimin beklediğini görmesi gerekir.

Kuşkusuz bunu adı “faşizm” olmayacaktır. Çünkü faşizm, yarattığı feci yıkımlardan ötürü artık günümüz faşistleri tarafından bile açıkça savunulamıyor. Ancak öyle bir yönetimin heveslileri vardır ve bunlar Türkiye’de gitgide mesafe (AS: yol) alıyorlar.

TÜRK-İSLAM SENTEZİ

Faşizm, dünyada ırkçılığı ile tanınır. Fakat Türkiye’de faşizm tek başına ırkçılıkla temsil edilemez. Türkiye’deki faşizm hem ırkçı, hem dinci olacak gibi görünüyor. Temelleri Kenan Evren’in attığı Türk-İslam sentezini kullanılacak gibi görünüyor. Hedef, seçkin bir kesimin ulusal varlıklara tamamen (AS: tümüyle) el koyması, buna muhalefet eden halk kesimlerini baskılayarak iktidarı sürekli kılmaktır.

Ayak sesleri duyulan bu felaketin bir sürü emaresi (AS: belirtisi) var. Siyasilerin ve gazetecilerin örgütlü bir şebeke tarafından fiziksel saldırıya uğramaları son belirtilerdir. Fakat daha önceki yıllara dayanan hazırlıklar da var. “Sivil savunma” adı altında kurulan bir şirket, suikast ve kontrgerilla eğitimi veriyor. Mafya unsurları, bazı kişiler için açık tehditlerde bulunuyor. Kılıçdaroğlu’na Çubuk’ta yapılan linç girişimi gibi pervasız saldırıların benzerleri kapıda bekliyor.

Türkiye’nin üzerine giydirilecek faşizm gömleğinin iki ayağından biri siyasi iktidar tarafından, yasaklamalarla, hapisliklerle, fasılasız olarak her gün yapılan düşmanlaştırma ve ötekileştirme ile inşa edilirken bunun yanında gene iktidarın kanatları altında sivil zorba bir gücün günü geldiğinde harekete geçeceği anlaşılıyor.

Şimdiden kitlelerin önemli bir kesimi korkutulmuş ve sindirilmiştir. Muhalif gazeteciler ve sosyal medya kullanıcıları, klavyenin başında cümle kurarken birkaç kez yutkunmaktadır.

KULLANDIĞI GEREKÇELER

Türkiye faşizminin bütün toplumu nefessiz bırakırken kullanacağı gerekçe adım adım topluma şırınga ediliyor. Bu gerekçelerden biri vatan bütünlüğünün tehlikede olduğu, dış mihrakların Türkiye’yi zayıf düşürmek ve parçalamak için elbirliği ile çalıştığıdır. İçerdeki “hainlerin” de söylemleriyle bu düşmana hizmet ettiğidir. Onlara göre bütün toplum ikiye ayrılmıştır. Bir yanda milletin bekası için uğraşan vatanseverler, diğer yanda ise terörist veya teröre destek veren hainler… Faşizm heveslilerine göre millî birliği sağlamak için “demokrasi” denen silahın etkisiz hale getirilmesi ve bütün ülkede sıkı bir yönetim uygulanması gerekir. Muhalefet bloğu, mutlaka parçalanmalı, muhalif partiler tümüyle etkisiz duruma getirilmeli ve bir bölümü kapatılmalı, bir bölümü ise ağır suçlamalar karşısında nefes alamaz hale getirilmelidir.

Faşizmin yasalara bağlılık gibi bir derdi yoktur. Her türlü yalan ve komplo, iktidarı elde tutmak için mubahtır. İktidarda kalmak için yasaları ve seçim yöntemlerini sürekli değiştirmek, seçimleri ertelemek ve seçim sonuçlarını meşru saymamak bunlar arasındadır.

BATININ TUTUMU

Türkiye’de diktatörlükler, eskiden emperyalist güçler tarafından Ordu devreye sokularak planlanır ve desteklenirdi. Fakat bu kez diktatörlüğün Batılı ülkeler tarafından Ordu kullanılarak kotarılacağını söylemek doğru olmaz. Türkiye’de bir otokrat rejim heveslilerinin istedikleri rejimi bir an önce kurmalarını önleyen güçlerden biri Avrupa Birliği ülkeleridir. Türkiye’de faşist bir rejim uygulamak isteyenlerin Avrupa Birliğine girme projesinden vazgeçmeleri gerekir ki içlerinde bunu arzulayanların sayısı az değildir. ABD yöneticilerinin de bu konuda Avrupa ile birlikte hareket edeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla Türkiye’de kurulacak faşizmin destekleri konusunda eski ezberleri değiştirmek zorunludur. Bu kez Batı, Türkiye’deki faşizmin destekleyicisi olmayacak, aksine faşizmin gerekçelerinden biri Batı’nın Türkiye yönetimine karşı olumsuz tavrı olacaktır.

MİLLETİ HAZIRLAMA ÇABASI

Türkiye’nin başına adım adım faşizmi örmeye çalışanların eskiden olduğu gibi bunu bir Ordu darbesiyle yapmalarına gerek yoktur. Yeni konseptte halkın aktif desteğine de başvurulacaktır. Bunun için bir yandan yıllardır yapıldığı gibi sosyal yardımlar adı altında kesenin ağzı açık tutulacak, öte yandan dinci söylemiyle muhafazakârların, milliyetçilik söylemiyle de aydınların bir kesimi iktidarın müttefiki olarak elde tutulacaktır.

AKP’nin ve MHP’nin Millet İttifakı, muhalefete karşı baskıcı tutumuna karşın Türkiye’de bir faşist yönetime geçilmesi için yeterli değildir. Buna hiç beklenmeyen biçimde 3. ve taze bir güç eklenmiştir. Bu Partinin aldığı oylar önemsiz olmakla birlikte, gerek kendi yayın organlarında  gerek merkezî televizyonlara çıkarılarak yaptığı propagandanın etkisine güvenilmektedir. O hareketin tek karar vericisi olan önderi, bir yandan ülkeye biçtiği elbiseyi tanımlarken, iktidar çevrelerini faşist bir yönetim için ikna etmeye çalışıyor. Son günlerde partisinden istifalarla altı daha da boşalan bu “lider”, faşizm heveslileriyle birleşmeye ve partisini buna göre yeniden biçimlendirmeye kararlı görünüyor.

  • Türkiye’de faşizmin ayak seslerini duymayan ve küçümseyenler varsa büyük bir aymazlık gösteriyorlar.

Henüz adımlarının sesini duyduğumuz bu ayak, milletin başına çıkmaya ve demir ökçesiyle milletin beynini ezmeyi başarabilir mi? Bunu halkın faşizme karşı özgürlük ve demokrasi bilincinin derecesi belirleyecektir. (Independent Türkçe, 27 Ocak 2021)

 

ALİ DÜNDAR’IN ARDINDAN

ALİ DÜNDAR’IN ARDINDAN

Zeki Sarıhan

Eğitimci yazar Ali Dündar, 8 Kasım günü Ankara’da toprağa verildi. Uzun bir ömür sürmüş, 30 yıl eğitim topluluğunda çalışmış, gazete ve dergilerde binlerce yazısı yayımlanmış bir aydının biyografisini çıkarmak bir kişinin harcı değildir.

Onunla yollarımız Ankara’da Öğretmen Dünyası dergisi nedeniyle zaman zaman kesişti. 40 yıl içinde (1980-2019) dergide asıl adıyla ve M. Kuzugüdenli takma adıyla 27 yazısı yayımlandı. Bir seferinde Öğretmen Dünyası’nın Danışma Kurulu toplantısına katıldı. 1987’den beri her hafta düzenlenen Cumartesi Söyleşilerinin birinde de konuşmacıydı. Devrimci bir eğitim derginin 40 yıllık ömrü için bunlar orta düzeyde bir ilişkiyi gösteriyor.

Köy Enstitülerinden yetişmiş aydınlar arasında Baykurt, Apaydın, Başaran kadar olmasa da adı geçerdi. Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın kurucularındandı ancak bu vakfın yardımıyla çekilen Köy Enstitüleri belgeselinde adının geçmeyişine Osman Bolulu ile birlikte tepki duyduğuna tanık oldum.

1924 doğumlu olduğuna göre adı geçen enstitülü yazarların hepsinden daha uzun yaşadı ve 96 yaşında hayata veda etti. Rekor Abdullah Özkucur’dadır, 100’ü devirmiştir.

Eğitim Hakkını Savunma Komitesinde Dil Derneği’ni temsil etmişti. Komitenin yılın eğitim ödülü için öğretmeni M. Öztekin Yiğit’i aday göstermiş ve kabul ettirmişti. Öztekin’in evine giderek onunla röportajı birlikte yapmıştık. Köy Enstitülerinin 50. Kuruluş Yıldönümü için röportaj yapmaya Rauf İnan’ı da alarak birlikte gitmiştik.

İlköğretim Müfettişliğinden emekli olan Dündar, eğitimin girdiği çıkmazı izliyordu. Bunu Hasan Celal Güzel’e hitaben yazdığı ve Öğretmen Dünyasında yayımlanan “Millî Eğitim Bakanına Açık Mektup”ta da görüyoruz. (Nisan 1989)

Sonuna dek savunageldiği konulardan biri öztürkçe, biri köy enstitüleri, diğeri de laiklikti. Laikliği pozitivizm olarak kabul ediyor, hem laikliği ve Atatürk’ü savunanlara hem de dini inancını koruyanlara “bölmeli kafalar” diyordu. Bu tanımı, Çifteler ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve Yüksek Köy Enstitüsü Müdürü M. Rauf İnan için kullandığına tanığım. Böylece, benim zihnimde bir tartışma da açmıştır. Dinî inancı olan, örneğin bir yaratıcıya inanan kişiler, bilimsel yapıtlar ortaya koyamazlar mı?

1989’da yaptığı Cumartesi söyleşisinde ortaya attığı “Türkçe laik bir dildir. Herhangi bir dine karışmamıştı” yargısı ise üzerinde durmaya değer. Yazılarında ilk okuyuşta anlaşılamama pahasına olabildiğince öztürkçe kullanırdı. Bir yazısında yanına yazım kılavuzunu, Türkçe Sözlüğü ve olabilirse el önümdeki küçük ansiklopediden birini almadan yazı makinasının başına geçmemek gibi bir alışkanlığının olduğunu yazıyor. “Bir Anı, Bir Sözlük ve Bir Not, Öğretmen Dünyası, Haziran 1994) Dil Derneği’nin kurucuları arasındadır ama “Türkçeyi en iyi kullanan Yazar Ödülü”nü Türk Dili Dergisinden almıştır.

Hayranı olduğu ve sıkı sıkıya bağlılığını tekrarladığı Atatürk Cumhuriyeti hakkındaki görüşlerini ise gene Öğreten Dünyasında yayımlanan “İnaklar Cangılından Us Ekeneğine…” adlı yazısında görebiliyoruz. Dündar, Türkiye toplumunun sınıfsal ve etnik durumuyla ilgilenmemiş, Cumhuriyet’in kültür devriminin sorunları çözmeye yeterli olduğunu ileri sürmüştür.  Yazıda cumhuriyetle demokrasiyi karşılaştırmakta ve demokrasiyi değil cumhuriyeti tercih ettiğini anlatmaktadır. Bu görüşleri Cumhuriyeti ve Kemalizm’in fikriyatına bağlı kaldığını, onu daha sonraki gelişmelere göre eğip bükmeden savunduğunu gösteriyor. (Temmuz 2017) Yayımlanmış 10 kitabının adları arasında onun ideolojisini tam olarak yansıtanı “Kemalizm ve Din”dir. Dünya görüşünü bu ikilem temsil ediyordu.

Sınıf ve sınıf mücadelesi gibi sosyalizm sözlüğünde yer alan kavramlara uzaktı. Ulusal Eğitim Derneği’ni kurarken kurucu listeye girmesini işlerinin çokluğu nedeniyle kabul etmemesi, bunun sonucu olsa gerektir. Asıl ilgisi Dil Derneğine idi. Bazı yazılarını M. Kuzegüdenli takma adıyla yazmasını ise yadırgamıştım. Cumhuriyet gazetesinde dinle ilgili yazılarına “Emekli Vaiz Muhammed Dafi” imzasını atmasını Cumhuriyet’in editörü yadırgamamış olmalı…

1930’ların ideolojisine ve uygulamalarına kıskançlıkla bağlı olanların son temsilcilerinden biriydi. (9 Kasım 2020)
==========================

Dostlar,

Merhum Ali Dündar, Cumhuriyet gazetesinin 2. sayfasında “Emekli Vaiz Muhammed Dafi” takma adıyla epey yürekli yazılar yazdı. Bu sayfanın sorumlusu Sami Karaören idi ve bize bizzat kendisi bu bilgiyi vermişti.. 09.11.2020

Dr. Ahmet Saltık

Muharrem İncenin Yeni Çıkışı: ZAMANSIZ BİR EGO PATLAMASI

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com, 12.8.2020

CHP’nin ele avuca sığmaz çocuğu Muharrem İnce, haftalardır gündemde kalmayı başardı. Hedefleri büyüktü. CHP’de aldığı bazı görevler ona yetmemişti.  Genel Başkanı olmak istiyordu. Üç genel başkanlık yarışına girdi. “Hadi bir de bunu deneyelim” diyen CHP delegelerinden aldığı oy da azımsanamazdı. Ama üçünde de Kemal Kılıçdaroğlu karşısında yenildi. CHP yönetiminin onu cumhurbaşkanlığına aday göstermesinin nedeni ise çaresizlikti. Öteki muhalefet partilerinin seçmenlerinden de oy alacak bir aday üzerinde anlaşmaya varılamayınca, ortada ısrarla aday olmak isteyen İnce’ye fırsat doğdu. Hareketli bir seçim kampanyası da yürüttü. Erdoğan’ın karşısında 2. tura bile kalmayı başaramadan 1. turda elenmiş oldu.

Fakat bu yenilginin nedeni İnce değildir. Türkiye’deki tarihi sağ – sol konuşlanmasının devam etmekte oluşudur. Erdoğan MHP’yi yanına alarak İttifak siyasetinin önünü açınca, CHP’ye de muhalefetten bir blok oluşturma düştü ve son yerel seçimde Erdoğan’ın önünün ancak bu yolla kesileceği anlaşıldı. Bu politika CHP içinde Kılıçdaroğlu’na muhalif olanların seslerini kesmelerine neden oldu. Son genel kurulda İnce de içinde olmak üzere Kılıçdaroğlu’na karşı hiçbiri aday olma cesaretini gösteremedi.

Tam da bu aşamada İnce yeniden piyasaya çıktı. CHP’ye genel başkan olamadıysa bir parti kurup seçime girmesinin önü de kapalı değildi ya! Kendisine yar olmayan varsın başkalarına da yar olmasındı! Basına bu yolda haberler sızdırarak nabız yoklamaya başladı. Önce İktidar yanlılarının ağızlarından sular aktığı görüldü. TV kanallarında sayıp döktüler: Muharrem İnce iyi bir insandı ve CHP yönetimi ona haksızlık yapmıştı. Parti kurması en doğal hakkıydı… Sonra Kılıçdaroğlu ve ekibinin politikalarına muhalif bazı CHP seçmeninin de umuda kapıldığını gördük. Anketler yapıldı. %4’ten %15’e dek oy alabileceği ilan edildi. Cumhuriyet gazetesi bile, yazarlarını görüşlerinde serbest bırakmakla birlikte İnce ile CHP arasında tarafsız kalacağını ilan etti!

İNCE’NİN DÜNYA GÖRÜŞÜ NEDİR?

14 yaşından beri CHP’li olduğunu, ne pahasına olursa olsun bu partide kalacağını ilan etmiş olan Muharrem İnce, CHP ile yolunu ayırmaya niçin karar vermişti? Bunun zamansız bir ego patlaması olduğu, CHP’ye başkan olamayınca ondan ayrılıp bir parti kurarak şansını denemek istediği açık iken, bu ayrılığı sırf buna dayandırmak yakışık almazdı. Politik başka gerekçeler bulunmalıydı. Yeni partinin “Atatürkçülerden” oluşacağı, “bir ayağının Kandil’de olmayacağı” gibi CHP’yi suçlayan ifadeler basına sızdırıldı. Gerçekte bu 2 tanımlama tek bir tutumun ifadesi. İnce, CHP’yi, Atatürkçülükten sapmakla suçluyor. Genel merkezin Atatürkçü olmayanlar tarafından ele geçirildiğini ileri sürüyor.

CHP’nin bir ayağının Kandil’de olduğunu, kendi kuracağı partinin ayaklarının Ankara’da olacağını ilan etmesi, çıkmaya hazırlandığı yeni yolculukta Kürt karşıtı milliyetçi oylara da göz diktiğini açıklıyor. Bu suçlama şimdiye dek CHP’ye iktidar tarafından yöneltiliyordu.  Bir ayağın Kandil’de olması iftirasının anlamı gerçekte bu ayağın Diyarbakır’da olmasıdır. İnce böylece CHP ile HDP’nin güçbirliğini de hedef alıyor. Oysa kendisi Cumhurbaşkanı adayı olduğu zaman ilk iş olarak Edirne’de tutuklu Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmiş, ilk mitingini de Diyarbakır’da yapmıştı. Türk milliyetçisi CHP’liler, buna itiraz etmemişlerdi. Amaç, Kürtlerin oyunu almaktı. Onların bir bölümü, bu politikayı iktidar umuduyla daha sonra da savundular, bir bölümünün ise alttan alta eleştirileri sürdü.

İnce şimdi, CHP ile yollarını ayırırken buna ideolojik bir gerekçe arıyor. Bundan önceki Kürt politikasında da ne denli içtenliksiz olduğunu kanıtlıyor. İnce’nin, genel, yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakının önünün nasıl kesileceği, iktidara nasıl gelineceği konusunda tutarlı bir öngörüsünün de bulunmadığı anlaşılıyor. Elde kala kala, 1930 modeli bir Atatürkçülük kalıyor. Oysa bunun seçim kazanmaya yetmeyeceğini, geçmiş bütün seçimler gösteriyor.

CHP’DEKİ KAÇINILMAZ AYRIŞMA

İnce’nin çıkışı, bir ego patlamasının sonucu olmakla birlikte, CHP’de ileride bir ayrışmanın da ipuçlarını veriyor. Bu ayrışmanın bir tarafı Turhan Feyzioğlu’nun Ortanın solu hareketine karşı Güven Partisine benzeyecektir. Sloganı, içine halkın giremediği “Cumhuriyetçilik”tir. Öteki taraf ise “Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandırmak” hedefini güdüyor. Daha solda olanlar buna “Demokratik Cumhuriyet” diyorlar. Bu iki eğilimin ayrı siyasi partiler haline gelmesi herhalde CHP’nin yararınadır. Bundan önce paylaştığım “CHP Nasıl İktidar Olabilir?” yazımda da vurguladığım gibi CHP, emekçi kitlelerin (yoksulların) gözünde kendisi için ayak bağı olan bagajındaki yüklerinden de kurtulabilir.

Muharrem İnce gibi bir figür, sonradan ağız değiştirip parti kurmayacağını, Anadolu’yu dolaşacağını söylese de, CHP için bir kangren haline gelmiş bulunuyor. Bir partinin başına geçmenin yolu, parti içinde seçimlere girip delegelerden yeterli oyu almaktır. Bunu başaramayanların yapacağı şey, yerlerine oturmak ve parti yönetimlerine eleştirileri varsa bunu parti içi organlarında dile getirmektir. “Başkan olmazsam yeni parti kurarım” diyen bir kişi bunu söyledikten sonra hâlâ bu partide durabilir mi? CHP’ye daha fazla askıntı olmadan istifa etmesi gerekmez mi? Onu partide tutmaya çalışmanın partiye ne yararı vardır?

Kongre salonunda hela önüne oturtulmuş! Eski bir cumhurbaşkanı adayı olduğu için genel başkanın yanına oturtulmalıymış! Bundan daha gülünç bir eleştiri olamaz. Partide eski cumhurbaşkanları adaylarının oturacağı yeri belirleyen bir yönetmelik mi vardır? Delege arkadaşlarıyla aynı sırayı paylaşmayı küçüklük sayan bir adayın ileride önemli bir makam sahibi olunca halkla neleri paylaşabileceği merak konusudur.

CHP’de genel başkanlığa ilk adaylığını koyduğu zaman “Onu Hiç Gözüm Tutmamıştı” diye yazmıştım. Beni Allah söyletmiş olmalı! (12 Ağustos 2020)