KORONA SALGINININ ÖĞRETTİKLERİ

KORONA SALGINININ ÖĞRETTİKLERİ

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com

  1. Şimdiye dek ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar, ana – babalar, nine ve dedeler evlatları ve torunları için koruyucu davranırlardı. “Aman kendine dikkat et, terli iken su içme” gibi öğütlerde bulunurlardı. Salgınla birlikte roller değişti. Gençler, ana – babaları başta olmak üzere yaşlıları korumaya aldılar.
  1. Yaşlılardan başlayarak çocuklar ve sonra hepimiz sokağa çıkma yasağına tabi tutularak evde kalmanın hem mutluluk kaynağı olduğunu hem de sorunlar yarattığını fark ettik. Karı koca geçimsizlikleri arttı. Sürekli birlikte olmanın da iyi olmadığını anladık. Eşler ve çocuklar akşam iş dönüşü sıcak yuvamızda buluşmanın daha zevkli olduğunu anladık.
  1. Çalışan kadınlar eve çekilince ev kadınlığı rolleri arttı. İşyerlerindeki yükten kurtulmakla birlikte yemek, temizlik, çocuk ve hasta bakımı gibi yükleri ağırlaştı.
  1. Dünya çapında öldürücü etkisi olan ve ülkede hem can güvenliğini, hem toplumsal yaşamı derinden etkileyen bir salgın bile hükümeti ve yandaş basını partizanca tutumundan vazgeçiremedi.
  1. Herkes, akraba ve arkadaşlarının hatırını telefonla sorma ihtiyacı duydu. Birbirimizi yeniden hatırladık.
  1. Hükümet tarafından etkinlikleri en yüksek düzeye çıkartılmış olan ruhban sınıfı, ister istemez geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun yerine bilim, özellikle sağlık ordusu öne çıktı.
  1. Yaşayabilmek için alıştığımız her şeyden vazgeçebileceğimizi öğrendik. Okul, cuma namazı, kahvehanede vakit geçirme, kadınların altın ve gümüş günleri, hatta cenazelerimizi uğurlamayı bile bırakmak zorunda kaldık.
  1. İçinde yaşadığımız dünya düzenini ve kapitalizmi sorgulamaya, salgını savuşturduktan sonra, aynı düzene dönüp dönülemeyeceğini düşünmeye başladık. Daha eşitlikçi, adil ve insani bir düzenin kurulması gerektiğini söyleyenler çoğaldı.
  1. Salgının yoksulları daha şiddetle vurmasına karşın, servetin, malın, şöhretin, makamın da salgın karşısında aciz kaldığını gördük. Virüste insandaki akıl, şartlanma ve kültür olmadığı için o daha eşitlikçi davranıyor.
  1. Virüslerin evrildiğini öğrendik. Evrim gerçeğinin bütün canlıları hatta evreni kapsadığını, onsuz bilim yapılamayacağını, evrimi reddeden ve eğitim dışına atan bir gerici zihniyetin nasıl pes ettiğini öğrenme vaktimiz geldi.
  1. Her akşam TV ekranlarından kafa ütüleyen siyaset bülbülleri geri çekildi. Onların yerini olumlu rolleriyle bilim insanları aldı.
  1. Bütün uyarılara ve görünür tehlikelere karşı bazılarımızın “Bana bir şey olmaz abi” anlayışıyla kurallara aldırmadığını, iki günlük sokağa çıkma yasağı öncesinde İçişleri Bakanını istifa ettirecek yoğunlukta marketlere saldırdığını görerek toplumsal disiplinde daha almamız gereken çok mesafe olduğunu öğrendik. (İçişleri Bakanı, bu olaydan ötürü değil, partizanlığı ve düşmanlaştırıcı tutumu nedeniyle çok daha önceden istifa etmeliydi) (12 Nisan 2020)

KEFEN PARAMIZA NE OLDU?

KEFEN PARAMIZA NE OLDU?

Zeki Sarıhan
31.03.2020,
zekisarihan.com

Eskiden bir gelenek vardı: İnsanlar daha orta yaşlarında ne olur ne olmaz diye kefenlerini hazırlayıp bir kalıp sabunla sandıklarının dibine yerleştirirlerdi. Devletin kefen parası ise Merkez Bankası’nın yedek akçeleridir. Varlık fonudur. Bu fon kriz günlerinde halkın güç bela da olsa yaşamasına yetmeyecek kadar küçültülmüşse o zaman ne olacaktır?

Toplumsal krizler iki şeyle sonuçlanır. Birincisi bu kriz içinde insanların bir bölümü yüklerini tutar, bir bölümü ise yoksullaşır. İkincisi ise krizden zarar gören kitleler “Yeter artık!” diyerek krizi yaratanlardan ve onu iyi yönetemeyenlerden hesap sorarak inisiyatifi ele geçirirler.

Bu Kriz Ne ile Sonuçlanır?” başlıklı yazımda insanlık tarihinin modern zamanlarda gördüğü en büyük iki kriz olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından örnekler vermiştim. Her ikisinde de kitleler bu krizi yaratan ve onu iyi yönetemeyen yöneticilerden hesap sormak ve adil bir düzen kurmak için harekete geçmişti. İmparatorlukların yıkılışını hatırlamamız yeter. Gerçekten Marks’ın öngördüğü gibi, kralların taçları yerlerde sürüklenmedi mi? Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorlukları, Rus Çarlığı yıkıldı. Yerlerine cumhuriyet idareleri kuruldu. Savaştan galip çıkmalarına rağmen İngiliz, Fransız Sömürge imparatorlukları küçüldü.

İttihat ve Terakki yönetimi, devletin bütün iplerini eline geçirmiş olarak nasıl da kudretli görünüyordu! Enver, Talat, Cemal Paşaların azametlerinden yanlarına varılmıyordu. 1918’de kendilerinden hesap sorulacağını anlayınca alelacele bir Alman denizaltısına kapağı atıp İstanbul’dan savuştular.

Savaş yıllarında hükümette yer alan İttihatçıların ileri gelenlerinden kaçmamış olanlar, çoğunluğu İttihatçılardan olan Meclisi Mebusan tarafından Yüce Divan’a sevk için sorgulandılar.  Har biri “Bilmiyorum, haberim olmadı, ben yapmadım o yaptı” gibi savunmalardan medet umdular.  Mütarekedeki hay huy içinde Meclis fesh edildiğinden Yüce Divan kurulamadı. İttihatçılar asıl milletin vicdanında mahkûm oldular ve partilerini bir daha kuramadılar.

YOKSULLUK VE VURGUNCULUK

Onların suçları Meclis tarafından 10 maddede sıralanmıştı. Bunların başında ülkeyi sebepsiz ve zamansız olarak savaşa sokmak geliyordu ki bu bütün faciaların temel nedeniydi. Öbür suçları arasında yolsuzluklarla birlikte savaş zenginlerinin yaratılması da sayılıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımlardan biri halkın yoksulluğudur.  Fakat bunu, sırtını iktidara dayamış az sayıda insanın nasıl zengin olduğuyla birlikte ele almak gerekir. Zenginlik kaynakları, karaborsa ve vagon ticareti gibi uygulamalardı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında da benzer şeyler oldu. Örneğin Karadeniz bilgesinde köylüler mısır kevüklerini öğütüp una katarak ekmek yapmak zorunda kalırken, kimi tüccarlar karaborsa yaratmaktan geri durmadılar. Galiba bütün krizler benzer sonuçlar doğuruyor. 1929 ekonomik bunalımının Türkiye’deki etkilerini hatırlayalım. O krizde de olan yoksullara olmuştur.

KİM GİDECEK, KİM KALACAK?

Koronavirüsün dünya çapında yarattığı kriz sürüyor.

Bunun kitlelerin iktisadi ve sosyal yaşamlarını nasıl etkileyeceği bilinmiyor. Şimdilik evlerimize çekilmiş, gönüllü veya gönülsüz bir karantina yaşıyoruz. Her birimiz kendimiz için ve bütün insanlık için kaygılar içinde TV ekranlarından haber ve yorumları izliyoruz.

Bu krizin sonunda, hangi hükümetin başta kalacağında veya hangilerinin pılısını pırtısını toplayıp gideceğinde, hatta millete hesap vereceğinde, onların krizi yönetme biçimleri etkili olacak.

Öyle görülüyor ki; temel sağlık harcamalarına gerekli kaynak ayıracak yerde devlet hazinesini saray ve kanal yapımına ayırma, müteahhitleri zengin etme ve devlet hazinesini tamtakır hale getirmesi yüzünden şimdi iktidarın başının ağrıyacağı anlaşılıyor.

Cumhurbaşkanı kimliğiyle millete seslenen AKP Genel Başkanı, tamtakır bıraktıkları hazinenin şimdi bu salgında yoksulların yarasına mehlem olamayacağını gördüğü için, vatandaşları yardım kampanyasına katılmaya çağırdı. Başta AKP olmak üzere partilere çağrıda bulundu fakat millet bu çağrı ile alay ediyor. 18 yıldır müteahhitlere ve yandaş vakıflara ölçüsüzce aktardıkları paraların geri alınmasıyla hazinedeki açığın kapatılmasını istiyor.

Benim aklıma ilk gelen, ayakkabı kutularında istiflenen paralar oldu. Bunun ve başka nedenlerle toplanan milyarlarca liranın hesabı verilmedikçe kampanyaya vereceğim tek bir kuruşun doğru yere harcanacağına güvenemem. Oysa güvenilir bir iktidar elinde millet nasıl da örgütlenir, seferber olur ve yaraları sarardı… Kastamonulu Hatice’nin gelinliğini bile satıp orduya bağışladığı bir tarihi de yaşamıştık.

Tevhidi Tedrisat’ın 96. Yılı:  BU DA BİZE DERS OLSUN!

Tevhidi Tedrisat’ın 96. Yılı: 
BU DA BİZE DERS OLSUN!

Zeki Sarıhan
02 Mart 2020, www.zekisarihan.com 

3 Mart, Devrim Tarihimizin önemli günlerinden biri. 96. Yıldönümünü kimi toplantılarla ve yazılarla anıyoruz. Buruk bir psikoloji içinde…

Ankara’da etkinlik gösteren İzmirliler Kültür ve Dayanışma Derneği, bu yıl erken davrandı. 29 Şubat’ta, Olgunlar Sokaktaki genel merkezlerinde Öğretim Birliği Yasası ile ilgili bir konuşma yapmamı istedi. Bir buçuk saat dolayında bu konuda bildiklerimi aklımın erdiği, dilimin döndüğü ölçüde anlattım. Olay hakkında ayrıntılara girmeden, tarih içindeki yerini yorumlamaya çalıştım. Başkan Yasin Aksu’nun sunduğu bir teşekkür plaketinin daha sahibi oldum…

3 Mart 1924’te çıkarılan üç yasayla Şer’iye ve Evkaf Vekâletleri kaldırılmış, bütün bilim ve eğitim kurumları Maarif Vekâletine bağlanmış, Halifelik kaldırılarak Osmanlı Ailesinin bütün bireyleri yurt dışına çıkarılmıştı.

Tanzimat’tan beri adım adım gelişen modernleşme akımı, Türkiye Ortaçağı’na kesin bir neşter atmıştı. Padişahlığın kaldırılmasından, Cumhuriyetin ilanından sonra sıra, miadını doldurmuş ve milletin ilerlemesinde ayak bağı durumuna gelmiş üst yapı kurumlarının yok edilmesine gelmişti. Daha sonraki yıllarda tekke ve zaviyeler de kaldırılacak, Medeni Yasa kabul edilecek, Yazı Devrimi yapılacaktı.

Bey, paşa, ağa, hacı, bey efendi, hanımefendi gibi unvanlar bile yasaklanmıştı.

BİR YANI AVRUPA, BİR YANI ASYA ORTAÇAĞI

Türkiye’nin bir yanı Avrupa, bir yanı Asya idi. Avrupa ileriliği, çağdaşlığı, Asya geriliği, çağ dışılığı temsil ediyordu. Başımızda “asri” olmamızın yollarını açan devlet adamları bulunuyordu. Gene de bu kesim, küçük bir azınlıktı. Asıl kalabalıklar, köylerde ve kasabalarda ağa ve tefeci tüccarların egemenliği altında geri bir yaşam sürüyorlardı.

Ağalar ve beyler, kendi iktisadi çıkarlarına dokunmayan bu Devrim hareketlerini kabul etmiş göründüler. Fesi ve sarığı çıkarıp yerine şapka giymenin çıkarlarına bir zararı yoktu. Madem devlet emrediyordu, zamana uyacaklardı. Ufak tefek kıpırdanmalar olduysa da boyun eğdiler ve Meclis’te de temsil edildiler.

Gün geçti, devran döndü, Devrim Yasalarının sivri gelen yönleri törpülendi ve gericilik için daha az acıtıcı hale getirildi, sonra da esamileri okunmaz oldu. Türkiye tümüyle ters yola girdi.

TEVHİDİ TEDRİSAT

Öğretimin Birleştirilmesi Yasası“nı ele alalım: Bu yasa hâlâ yürürlükte görünüyor, üstelik anayasaya aykırılıkları ileri sürülemeyecek 8 devrim yasasından biri. Ama ortada anayasal bir düzen yok. Milleti artık tek bir kişi yönetiyor. Eğitimin yönetimi de O’nun elinde. Vakıfların, cemaatlerin sayısız okulu var ve bunların sayısı gitgide artıyor. Şimdi artık laik eğitimi koruma çabası değil, eğitime ve devlete hangi tarikatın egemen olacağı kavgası veriliyor. Bir din devleti kurmak isteyen Fetullahçılar temizlenmekle bitmiyor, onların bıraktığı boşluğu diğerleri dolduruyor. Millî Eğitim Bakanlığı 1924’teki Maarif Vekâleti değil. Bütün amacı vatandaşları dindar ve kindar olarak yetiştirmek. Karanlığın koyuluğu, yıldan yıla artıyor.

Oradan buraya neden geldik?

Bunlar, gitgide büyüyerek devleti ele geçirdiler. Gerici Asyai ilişkiler, modern Avrupai ilişkileri alt etti ve onun yerine devleti yönetmeye başladı.

DERİN BİR KİRİZMA GEREK

Bu gericiliğin köleleştirici anlayışına karşı mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Aydınlanmanın ışığını halkçılıkla sarıp sarmalayarak emekçilere ulaştırmaya çalışacağız. İktidarda değiliz ama aydınlar olarak sayımız 1924’te olduğundan daha çok.

İktidar şansını yakaladığımızda, bir daha bugünkü duruma düşmemek için yapacağımızı biliyoruz.

İlk olarak emperyalizmden temelli kopacağız, 2. olarak halkı iktidarın gerçek sahibi yaparak, onu kapkaççı kapitalizmin elinden kurtaracağız.

Emeği en yüce değer yapacağız.

Gericiliğin boy verdiği toprağı derin bir kirizmadan geçirerek onun kökünü kurutacağız.

İzmirlilere bunları söyledim. Ben zaten bunu bilir, bunu söylerim.. 

İdlip olayları : DİLİMİZDE TÜY BİTTİ…

İDLİP OLAYLARI :
DİLİMİZDE TÜY BİTTİ

Zeki Sarıhan

İdlip’te olayların kızışması üzerine önceki akşam yeni bir yazı kaleme almak için bilgisayar başına oturduğumda, yeni acı haberi aldım. Gece boyu haber kanallarından olayın doğrusunu ve ayrıntılarını öğrenmeye çalıştım. Sabah oldu, felaketin boyutu büyüdü. Gene mutsuz bir akşama ulaştık.

Bütün yurttaşlar, ülkemizin yönetimi ve geleceğimizle ilgilenmek zorundayız. Görüşlerimizi dile getirmek de en doğal hakkımızdır.
Yeni bir yazı yazmak yerine beş yıl önce paylaştığım yazıyı yeniden paylaşmanın en doğrusu olduğunu düşündüm. Daha başka yazılarımda da konuya kaç kez değinmiştim. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti…
(28 Şubat 2020)
                                                       ***
                              NE İŞİN VAR SURİYE’DE, IRAK’TA?

Suriye’nin ve Irak’ın içişlerine karışmayı iş edinen iktidara bu soruyu doğrudan doğruya sormak zorundayız:

  • “Irak’ta ve Suriye’de ne işin var?”

Bu soruyu ancak milletlerin barış içinde bir arada, her milletin kendi vatanında hür ve bağımsız yaşamasını isteyenler sorabilir. Bu soruyu sorabilen insanlardır ki, kendi yurtlarının bağımsızlığını ve milletlerinin özgür yaşamasını güvence altına alabilirler. Yoksa kendileri de güçlü bir devletin koltukları altına sığınmayı, zillet içinde yaşamayı kabul ediyorlar demektir.

Çünkü sen kendin için ne istiyorsan, başkaları için de onu istemek zorundasın.

Suriye’de rejim muhaliflerini eğitirken, onlara silah ve cephane yardımı yaparken, Irak’ta bir üs peşinde koşar ve o memleketin topraklarını bombalarken empati denen bir şey yapmıyorsun demektir.

Yarın ülkede senin iktidarına karşı ayaklanan gruplara büyük devletler ve komşuların silah yardımı yaparlar, hatta senin iktidarını yıkmak için uçaklarını Türkiye üzerinde gezdirir, keşif yapar, topraklarını bombalarsa ne yanıt vereceksin?

Zararın neresinden dönülse kârdır. Bu saatte hükümetin derhal yapması gereken şey;

  • güney sınırlarının ötesindeki bütün askerî ve sivil elemanlarını geri çekmek, bu bölgede çarpışan emperyalist ülkelerin ve mezhepçi güçlerin herhangi birisinin yanında yer almaktan kesin olarak vazgeçmektir.

Türkiye bu badireden başını ABD’nin çektiği Koalisyon Güçlerinin veya Rusya’nın yanında yer alarak çıkamaz. Birini veya ötekinin tarafını tutmak Türkiye’nin geleceğini ipotek altına almak olur. Bunun olumsuz etkileri uzun yıllar sürecektir. Unutmamak gerekir ki el atına binen çabuk iner. 1914’te böyle bir elin atına bindirilen Türkiye, o attan feci bir şekilde düşmüş, her tarafı yara bere içinde kalmıştı. Benzer bir kaderi başka bir elin atına binen Yunanistan 1922’de yaşamıştı.

Bu savaşa Türkiye bütçesinden harcanacak para ile hastaneler, okullar, yollar mı yapılmaz? Emeğin ücreti yükseltilerek refah düzeyi mi artırılmaz? Parklar, bahçeler, bilim ve sanat merkezleri mi açılmaz?

Türkiye yönetiminin ister ABD’nin gücüne dayanarak, ister kendi elinde tuttuğu ekonomik ve askeri güçlerle Irak ve Suriye’den bir şeyler koparma, o topraklarda söz sahibi olma hevesi, çağ dışı İslamcı ve milliyetçi fanatizminden kaynaklanıyor. Bu kullanma süresi çoktan dolmuş olması gereken görüşlerin ülkede iç barışı sağlamaktan da ne kadar uzak olduğu görülüyor. “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi çoktan “Yurtta savaş, dünyada savaş” ilkesine dönmüş bulunuyor. İktidar sahipleri, savaş politikalarıyla kaldırdıkları taşın kendi ayaklarına düşeceğini hesaplayamıyor olabilirler. Fakat savaş politikaları yalnız onlara değil, bütün bir milleti maddi ve manevi büyük kayıplara uğratacaktır. Türkiye tarihinde yer edecek bu kara leke gelecek kuşakları utandıracaktır.

Bu nedenle ülkeye demokratik bir halk iktidarının ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Böyle bir iktidara kavuşuncaya dek yapılacak şey, yönetimi bu konuda sıkıştırmak ve hiçbir vicdana sığmaması gereken savaşçı politikalarından vazgeçirmek için çalışmaktır.

Eli kulağındaki dünya savaşından ABD’nin yanında yer alarak mı, yoksa bir bölüm muhalefetimizin önerdiği gibi Rusya’nın yanında yer alarak mı kazançlı çıkarız?

Hiç birinin!

1960’larda savunduğumuz “Ne Amerika Ne Rusya” sözü günümüzde de geçerliliğini koruyor. (10 Aralık 2015)

Görüntünün olası içeriği: açık hava

 

“HOMO AHRETİKUS”

“HOMO AHRETİKUS”

Zeki Sarıhan
zekisarihan.com, 22.02.2020
Tarihçi Sina Akşin’in uzun yıllardır üzerinde çalıştığı ve uzun aralıklarla yayımladığı “İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele” dizisinin IV. cildi olan “Savaş ve Etnik Temizlik (Yumuşatılmış Sevr Dönemi)” adlı kitabı da yayımlandı. (Eylül 2019, İŞ B. yay.)
Akşin, dipnotlar ve dizin de içinde olmak üzere büyük boy 485 sayfalık bu hacimli kitabında Kurtuluş Savaşı’nın Tevfik Paşa’nın yeniden iktidara getirildiği Ekim 1920 ile Sakarya Savaşı’nın bittiği Eylül 1921 tarihleri arasındaki bir yıllık sürenin kritiğini yapıyor. Yazarın yargılarından bazıları tartışma götürse de, bu kitapla Kurtuluş Savaşı edebiyatımızın biraz daha zenginleştiğini söylemeliyiz. Sayın Akşin’in kitabında vardığı bazı yargılar üzerinde durabilirdim. Ancak bunlar tek bir yazıya sığmayacağı için bu yazıda yalnız köylülere bakış açısı üzerinde durmaya çalışacağım.
HOMO AHRETİKUS KİMLERMİŞ?
Akşin, birkaç yıldır, AKP’ye oy verenler için “Homo ahretikus” diye bir kavram kullanıyordu. Sanırım bunun patenti kendisine aittir. Bu kavramı çok sevmiş olmalı ki, sözünü ettiğim kitapta da bunu cömertçe kullanıyor. O’nun anlatımına göre “Homo ahretikus”, öbür dünya için yaşayan insandır.
Bu görüş, son 17 yıldır, orta sınıf aydınlar ve onların etkisindeki kişiler tarafından başka ifadelerle dile getiriliyordu. AKP dini kullanarak iktidara gelmiştiBirkaç yıldan beri ben de bu görüşün yanlışlığına vurgu yapıp duruyorum. Türkiye’deki siyasal ayrışmanın ve tercihlerin başta ekonomik, sınıfsal ve kültürel daha esaslı nedenleri vardır.

AKP’nin Türkiye’nin yoksullarından daha çok oy aldığı, onların desteğiyle ayakta kalmaya devam ettiği bir gerçektir, ancak bunun nedeni AKP’nin öteki partilerden daha dindar olması değildir.

Bütün canlılar gibi insanlar da yaşamda kalma kavgası içindedirler. Yiyecekler, barınacaklar, kendilerini güvenlik içinde hissedeceklerdir. Bunları kim kendilerine sağlıyorsa ona sempati duyacaklardır. Yoksulların AKP’ye sempati duymuş olmalarının nedeni de bu partinin onlara daha çok çıkar sağlayacağı ve sağladığı inancıdır. 

Bu inanç yitirildiği zaman, hangi söylemi kullanırsa kullansın, ister dinci, ister laik, çağdaş, sosyalist veya milliyetçi.. halk o partiden yüz çevirir. Bu nedenle AKP’nin kitle desteğini yitirmesi de yoksulluğun artması, yaşam pahalılığı, güvenli yaşama koşularının yitirilmesi gibi nedenlerle olmaktadır.

HOMO AHRETİKUS‘un MARİFETLERİ

Gelelim, Kurtuluş Savaşı yıllarında “Homo ahretikus”ların marifetlerine.
Akşin, kitabının “Koçkiri İsyanı” bölümünde (s. 250), şunları yazıyor:

Türkiye, Batı Cephesi içinde ölüm kalım savaşımı içinde asker bulmakta zorlanırken, isyanı kesin olarak sona erdirecek bir güç ayıramıyordu. Öte yandan isyan eden kitle arasında sayısız aşiretin, şeyh ve ağalarının, reislerinin kulları homo ahretikus’ları idiler. Dolayısıyla çok kez sorun, aşiret reislerini kazanmaktan ibaretti.

Oysa öbür etnik isyanlarda da olduğu gibi, Koçgiri isyanına katılanlarla ona karşı çıkanlar arasında fark, ahreti için yaşayanlarla dünyası için yaşayanlar arasında değildir. Bu, etnik bir ayrılıktan kaynaklanıyordu. Koçgiri isyancılarının istekleri ahretle değil, dünya yaşamı ile ilgilidir.

ASKERDEN NİÇİN KAÇMIŞLAR”?

Sakarya Savaşı öncesine rastlayan Kütahya-Eskişehir savaşlarında kitleler halinde kaçış yaşanmıştır. Sayın Akşin, bu sorunu anlatırken şöyle yazıyor:

“İşin bir de toplumsal-ideolojik yönü var. Erlerin hemen hepsi homo ahretikus, yani Ortaçağ insanıydı. Ortaçağ feodal toplumlarında doğal organik önderler şeyhler ve ağalardı. Homo ahretikus, gözü kapalı, bu önderlere biat etmeye koşullanmıştır. Padişah böyle bir toplumda süper ağa, halife süper şeyh durumundaydı. O’na itaat kendiliğinden oluşan doğal bir ilişkiydi. Dolayısıyla İstanbul’dan komut geldiğinde Kuvayı Milliye’ye, BMM’ne karşı çıkmak, isyan etmek çok kolaydı. İç savaş böyle çıkarılabilmişti.”

Kurtuluş Savaşında askerden, özel olarak da Kütahya Eskişehir Savaşlarında firar edenlerin yalnız ahretini düşünen insanlar olduğunu, hatta bunların padişah-halifeden veyahut da ağa ve şeyhlerinden gelen emir üzerine kaçtıklarını söylemenin sosyolojik bir gerçekliği yoktur. 

Öte yandan ahretikus’luk itaat ile ilgiliyse, bu durum, komutana ve hükümete itaat edenler için de geçerli olur. Bu mantık, kendi tezi açısından da ters tepmeye elverişlidir. Savaşta ölenlere “şehit” denildiğine göre, savaştan kaçınanlar ahreti değil kendi canını, malını düşünen kişilerdir. Yani savaşmayı göze alanlara göre ahiretus’luktan daha uzakta durmaktadırlar.

Akşin, Tekalifi Milliye’yi konu aldığı bölümde bu ahretikus kavramını bir kez daha kullanmakta (s. 382) ve şöyle yazmaktadır:

Türkler bitkindi. Üstelik Mütareke döneminde (AS: 30 Ekim 1918 Mondros..), Türkler iç savaş ve Yunan istilası yaşamışlardı. İç Savaşı sonuçta TBMM kazanmıştı; ama Kuvayı Milliye’ye silah çeken homo ahretikus Ankara Hükümetini ne ölçüde meşru hükümet olarak görüyordu?”

GERÇEK NEDİR?

Kitlelerin Kurtuluş Savaşındaki tutumlarını dindar veya laik olmalarına göre sınıflandırmak büyük bir yanlışlıktır. Türkiye bugün olduğu gibi o dönemde de Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkeydi ve bu savaşa katılanlar da Müslümanlardı. Eğer gene de bu konuya ilişkin bir tahlil yapılacak olursa, Müslümanlık duygularının bu savaşa katılmakta olumlu bir rol oynadığı söylenebilir.

Bütün belgeler gösteriyor ki, Ankara’nın siyasal ve askerî önderleri İslam âleminden destek isterken yaptıkları gibi, halka yayımladıkları bildirilerle de bu savaşın aynı zamanda din için yapıldığına vurgu yapmışlardır. Savaş boyunca Orduya destek için yapılan mitingler cuma günleri namazdan çıkıldıktan sonra yapılmış, müftüler ve din adamları bu önderlerin arasında bulunmuştur. İzmir’in işgalinden başlayarak Kuvayı Milliye örgütlerini kuranlar Balıkesir, Alaşehir, Erzurum gibi kongreleri toplayanlar arasında dindar olup olmamak gibi bir ayrışma yaşanmamıştır. 

Kurtuluş Savaşı bir bağımsızlık savaşı idi. Bunda eylemli olarak yer alıp alamamanın başka nedenleri vardı. Halkın uzun süren savaştan bıkmış olması, umutsuzluk, örgütsüzlük… Eğer o yıllara ait Türkiye’nin açık renkten koyu renge doğru bir dindarlık haritası yapılmış olsaydı, en açık renklerin İstanbul ve İzmir gibi kentlere ait olması gerekirdi. Oysa bu kentlerin halkları bağımsızlık isteğine duyarsız olmamakla birlikte, savaş, başka stratejik nedenlerle de buralarda üst kurabilmiş değildi.

Savaş üsleri, en dindar bölgeler sayılan sırasıyla Erzurum, Sivas, Ankara gibi kentlerde kurulabilmiştir. En büyük desteği de bu kentlerden başka Kastamonu, Bolu, Çorum, Kayseri, Eskişehir, Konya gibi kırsal alandaki kentlerden almıştır.

  • Kurtuluş Savaşı’nın sosyolojisini doğru okuyamazsak,
    bu konuda yapacağımız tarih çalışmalarının değerinden çok şey eksilir… 

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava