Dil Derneği’nin 17. Genel Kurulu

Dostlar,

Bu gün (18 Eylül 2021), bizim de üyesi olduğumuz Dil Derneği‘nin (kuruluşu 1987) 34. yılında 17. seçimli genel kuruluna katıldık.


Oturumu, 90. yaşına giren, Dil Derneği’nin öncülerinden, Anayasa Mahkemesi önceki başkanlarından Sn. Yekta Güngör Özden yönetti. Genel Kurul Başkanlık Kurulunda (Divanında) 2 kadın, 2 erkek dengelenmişti.

1932’de Mustafa Kemal Paşa‘nın başlattığı Dil Bayramımız bu yıl 89. yılında..

.

Emektar Genel Başkanımız Dilbilimci Sn ve emek veren Yönetim Kurulu üyelerine çok teşekkür borçluyuz.  Salon girişinde bir masada, Dil Derneğimizin güzelim yayınları satılmaktaydı. Sn. Özel’in ve merhum Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın imza koyduğu kitapların telif hakkı Derneğe bağışlanmıştı.

Övündük, kutladık ve eksik kalan, baskısı yenilenenleri edindik; Sn. Özel de lütfedip bize göz nuru alın teri betiklerini (kitap) imzaladı!

Dernek üyelerimiz bizi şımarttılar ve epey fotoğraf çekildi. Sn. Özel ve Sayman Sayın Güneş Çakmakoğlu konuşmalarında bize övgü (iltifat) belirttiler 2 nedenle:
1. Kovit-19 salgınında veregeldiğimiz savaşım, özellikle yürekli TV konuşmaları.
2. Konuşma ve yazılarımızda, web sitemizde Türkçe’ye özenimiz.. sağolsunlar.

Zaten başlıca bu 2 gerekçeyle de bu yıl Dil Derneği Onur Ödülü’ne bizi yaraşır (layık) bulmuşlardı; ödülümüzü 25 Eylül 2021 akşamı Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezinde düzenlenecek bir törenle bize sunacaklar.. Şükran doluyuz..

Emektar Genel Başkanımız Sn. Sevgi Özel’in konuşma metnini aşağıda sunacağız.

Unutulmasın; Dil, bir ulusun ses bayrağıdır. Özenle korunması ve geliştirilmesi zorunludur. Tarih de öyledir, bir ulus kendi tarihini özellikle özüne bağlı (aslına sadık) biçimde kaydetmeli, öğretmelidir.

Dil Derneği Genel Başkanı Sn. Sevgi Özel’in konuşma metni aşağıda..
***

Öncelikle Kurtuluş Savaşının öncüsü, cumhuriyetimizin kurucusu, devrimlerin yapıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ü, bütün üyelerimiz adına saygıyla anıyorum.

Bağımsızlığımızı yayılmacı dünyaya onaylatan Lozan Barış Antlaşmasının öncüsü İsmet İnönü’yü, bütün üyelerimiz adına saygıyla anıyorum.

Dedelerimiz ninelerimiz olan, hem yayılmacıyla hem işbirlikçiyle savaşan Kuvayımilliyecileri saygıyla anıyorum.

Ben, Duatepe’nin sırtında büyüklerimden Polatlı’ya dek gelen yayılmacılarla savaşan dedelerimizin, ninelerimizin öyküleriyle büyüdüm. Hepsini saygıyla anıyorum.

Derneğimiz 34. yaşında.

17. Olağan Genel Kurulumuzu yapıyoruz. 2018’deki 16. Olağan Genel Kurulumuzdan bu yana üç yıl geçti.

Dünyayı ve ülkemizi saran salgın nedeniyle İçişleri Bakanlığı genelgeleriyle genel kurulumuzu 2020 Ekiminden başlayarak 3-4 kez ertelemek zorunda kaldık. Salgın sürerken toplanmak, bir araya gelmek kolay değil. Çekinip gelemeyen üyelerimize sitem hakkımız yok. Dileriz ülkemiz bu beladan daha çok kayıp (yitik) vermeden kurtulur.

Sağlık emekçileri büyük bir savaşım içindeler. Burada bulunan, salgınla savaşımını
övünçle izlediğimiz değerli üyemiz Prof. Dr. Ahmet Saltık’ın kişiliğinde
bütün sağlıkçıları saygıyla esenliyorum.

Sizlere sunduğumuz yazanakla yönetim kurulumuz son üç yıldaki çalışmalarını sizlere aktardık.

Parasal durumumuzu saymanımız Necdet Özer sizlere aktaracak. Kazancımızı gözeten ve giderimizi gün gün titizlikle yöneten Necdet Özer’e genel kurul önünde teşekkür ederim.

Gelirimizi nasıl harcadığımızı, giderlerimizi Denetleme Kurulu üyelerimiz Meryem Gümüş, Sibel Seval ve Mehmet İspir izleyip, yazanak oluşturdu. Hepsine titiz çalışmaları için genel kurul önünde teşekkür ederim.

Salgın günlerinde doğallıkla dernekle iletişimi, çalışmaları bilgisayar ortamında sürdürdük. 65 yaş üstü olanlarımız az değildi. Salgının ilk aylarında Çağdaş Türk Dili’ni (bu adlı dergimizi) Yayın Kolu Başkanımız Ertuğrul Özüaydın, yarın yayımlanacakmış gibi bilgisayarda tuttu. Yasaklar gevşeyince dergi basılıp dağıtıldı. Ertuğrul Özüaydın’a, derginin bilgisayar ortamında yer almasına ve dernek etkinliklerinin sürmesine çaba harcayan Genel Yazmanımız Figen Çakmakoğlu ile Bilişim işlerimizi hiç aksatmayan Güneş Çakmakoğlu’na genel kurul önünde teşekkür ederim.

Salgın günlerinde her türlü önlemi alarak derneği açık tutan çalışanımız Cemal Pancar’a genel kurul önünde teşekkür ederim.

Fırsat yaratarak çalışmalarımızı aksatmayan, önlemler alarak toplanan yönetim, onur kurullarının üyelerine ve elbette bütün üyelerimize genel kurul önünde teşekkür ederim.

2019’un Cumhuriyet Bayramında derneğimiz, Çankaya Belediyesinin, Cumhuriyete Değer Katanlar Ödülüne değer bulundu.

Derneğimiz tam 34 yıldır, Atatürk’ün Dil Devrimini başlattığı Çankaya’da, Çankaya Belediyesinden büyük destek almıştır. Bu kurultayın sağlıklı bir ortamda yaşanması için de ne denli özenildiğini gördünüz. 25 Eylülde de yine Çankaya Belediyemizin el vermesiyle 89. Dil Bayramını kutlayacağız. Başkan Alper Taşdelen’e, Başkan Yardımcısı Sayın Gülsün Bor Güner’e, belediyenin bütün emekçilerine teşekkür ederiz. Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Ethem Torunoğlu’na ve Yılmaz Güney Sahnesinin çalışanlarına teşekkür ederiz. Cenova adlı kurumun önderi Doğan Durmuş ve ekibine teşekkür ederiz.

Bu yılın başında Çukurova Sanat Girişimi’nce düzenlenen Çukurova Ödülü ilk kez bir tüzel kişiliğe, derneğe verildi. Çetin Yiğenoğlu, Orhan Apaydın, Yaşar Öztürk, Sevim Sezer ile Asuman Söylemez’den oluşan Seçici Kurul, “Dil Devrimi’nin ülküsel bilincini canlandırma, Türkçemizin gelişimini sürdürebilir kılma ereğiyle yaptığı çalışmalar dolayısıyla” 2021 Çukurova Ödülünü derneğimize verdi. Çukurova Sanat Girişimine teşekkür ederiz.

Kişi ve kurumlara teşekkür ederek başladım. Sözü çok uzatmayacağım. Ancak bir teşekkürüm de CHP Genel Merkezinedir. Her ay CHP’li belediyelere yüzlerce dergi postalıyoruz. Birkaç belediye Türkçe Sözlük’ü bitirdi. Bizler güç koşullarda Harf ve Dil Devrimleri için savaşım veren, değerbilir aydınlarız. Bu nedenle dergimize, sözlüğümüze ilgiyi yönlendiren Genel Başkan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ve yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Seyit Torun’a genel kurul önünde teşekkür ederim.

Bir teşekkür de dernekle iletişimini hiç koparmayan, etkinliklerimizi izleyen, öneri ve eleştirileriyle yakın duran, ödentisini hiç aksatmayan üyelerimizedir. Hepsine genel kurul önünde teşekkür ederim.

Değerli Üyelerimiz,

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki… Ömer Asım Aksoy, Prof. Dr. Şerafettin Turan,  Prof. Dr. Cevat Geray, Uğur Mumcu, Aziz Nesin, cumhuriyet öğretmenleri Emin Özdemir,  Beşir Göğüş gibi uzakgörüşlü onlarca aydınımız, bu kurultayı yöneten Anayasa Mahkemesi Başkanımız Yekta Güngör Özden 12 Eylül belasının ülkeyi karanlığa sürüklediğini onlarca kez dile getirmişti. Yaşamını yitirenlerin, yaşayanların hiçbiri gelecek okuyucu değildi. Hepsi öngörüsü yüksek bir örgütçü ve devlet adamı olan Mustafa Kemal Atatürk gibi devrimciydi. Uğur Mumcu birkaç yazısında, belgeler ışığında neredeyse bugünkü yönetimi, yaşadıklarımızı tanımlamıştı.

Otuz yıl önce biri gün gelecek giysileri sırmalı, lüks içinde yaşayan ama din adamı olduğunu savlayan biri yiyeceğimiz midyeden kalamara, günaydın seslenişimize dek her şeye karışacak, dilci, mühendis, iletişimci, ekonomist, havabilimci gibi her ağaç gölgesinde “fetva” verecek deseler, “Hadi ordan!” der, gülerdik belki.

Oldu, bu da oldu. Eğitim dinselleşti, üniversite dilini yuttu, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü buharlaşmış görünüyor. Harf ve Dil Devrimleri üzerinden Atatürk’e saldırılar sürüyor. Asla karamsar değiliz bu iki devrim, bir bütün olan Türk Devriminin temelidir.

Harf Devrimi bir gecede cahilleştirmiş; Osmanlının yarısı okuryazarsa, 21. yüzyılda torunları niçin bu denli cahil? Dil Devriminin sözcükleri olmadan konuşabiliyorlar mı?

Boşuna debeleniyorlar.

Biz, yokluk yoksulluk içinde Kurtuluş Savaşını yapanların ardıllarıyız.

Boşuna debeleniyorlar. Cumhuriyetin bütün kurumlarını kemirerek cumhuriyetin olanaklarıyla ayakta duruyorlar. Ancak bastıkları yer batak!

Yara bere alan bu cumhuriyeti ayağa kaldırmak her birimizin yurttaşlık görevi. Bu görevden kaçmayacağız. Biz bu cumhuriyetin bütün kurumlarını yıkar paklarız!

Biz Atatürkçüyüz!
Biz cumhuriyetçiyiz!

Bu duygularla hepinizi selamlıyorum.
============================================

Sevgi ve saygı ile. 18 Eylül 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Milli İrade Engellenemez

hikmet sami türk ile ilgili görsel sonucuProf. Dr. Hikmet Sami TÜRK
Eski Adalet Bakanı
Cumhuriyet
, 19 Temmuz 2021

İktidar değişikliğine karar verecek olan halkın verdiği oylarda ifadesini bulan milli iradedir. Dolayısıyla iktidarı yeni bir partiye veya partilere “teslim” edecek olan halktır. O zaman geldiğinde hiç kimse, hiçbir güç, milli iradenin gerçekleşmesini engelleyemez.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta (8 Temmuz 2021) AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidara geldiklerinde Cumhurbaşkanlığına ait 13 uçağı ve lüks arabaları satacaklarına ilişkin sözlerine cevap verirken siyasi nezaketle bağdaşmayan küçümseyici bir ifadeyle “İstikametini kaybetmiş avara kasnak gibi dolaşanlara bu memleketi teslim edemeyiz” dedi.(1) Bu sözler, AKP örgütüne 2023 TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmak için şimdiden çalışmaya başlama talimatının gerekçesi olmak dışında bir anlam taşıyabilir mi?

FETRET DÖNEMİ

Türkiye devleti, 98 yıllık bir cumhuriyettir. Üç kez askeri darbe veya müdahalelerle kesintiye uğrasa da 76 yıldan beri çok partili demokratik rejimi yürütmeye çalışıyor.

Halk yönetimi demek olan cumhuriyet ve halk iktidarı demek olan demokrasi, halkın belirli aralarla yaptığı seçimlerle ortaya çıkan milli iradenin yaptığı tercihlerle işlerlik kazanır. Bu seçimlerle halk, hangi parti veya partilerin iktidar, hangilerinin muhalefet olarak görev yapacağını, bu görevlerin yasama ve yürütme organlarında kimler tarafından yerine getirileceğini belirler.

Halen 2017 yılında yapılan anayasa değişikliğiyle yürürlüğe konulan ve başka hiçbir demokratik ülkede benzeri bulunmayan, erkler arası denge ve denetim mekanizmalarından yoksun bir alaturka başkanlık sisteminin uygulandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu bir fetret dönemidir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” olarak adlandırdıkları bu sistemin kaldırılması ve yeniden parlamenter sisteme dönüş için gerekli anayasa değişikliğini yapacak bir parlamento aritmetiğinin ortaya çıkması, önümüzdeki seçimlerden beklenen en önemli sonuçtur.

DEMOKRASİYE İNANÇSIZLIK

Çok şükür, henüz seçimlerle gelecek yeni iktidarın önceki iktidar tarafından belirlendiği, bu anlamda memleketin yeni iktidara “teslim” edildiği bir döneme gelmedik. Aslında iktidar değişikliğine karar verecek olan, halkın verdiği oylarda ifadesini bulan milli iradedir. Dolayısıyla iktidarı yeni bir partiye veya partilere “teslim” edecek olan halktır. O zaman geldiğinde hiç kimse, hiçbir güç, milli iradenin gerçekleşmesini engelleyemez. Serbest seçimlerde ifadesini bulan demokratik yarış, kazanmak kadar kaybetmesini de bilmeyi gerektirir. Ülkeyi yalnız kendilerinin yönetebileceğini düşünmek, demokratik rejime inançsızlık ifadesidir.

Soyadını 1921’de Batı Cephesi komutanı olarak kazandığı I ve II. İnönü zaferlerinden alan, Cumhuriyet döneminde başvekil / başbakan olarak 10 hükümet kuran, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra en uzun süre cumhurbaşkanlığı yapan İsmet İnönü’nün, genel başkanı olduğu CHP’nin kaybettiği, Atatürk’ün 2. başvekili Celâl Bayar ve arkadaşlarının kurduğu DP’nin “ak devrim” niteliğinde bir seçimle iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 seçimi için “En büyük yenilgim, en büyük zaferimdir” dediğini hatırlamakta yarar var.(2)

Çünkü o gün, kendisinin cumhurbaşkanı olarak beş yıl önce 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı töreninde yaptığı konuşma(3) ile Türkiye’de geçiş işaretini verdiği çok partili demokratik rejim kazanmıştı. Örnek alınacak davranış budur.
__________________________
(1) “Erdoğan ‘uçak saltanatı’na sahip çıktı”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 2021, s.5.
(2) Şerafettin Turan, İsmet İnönü: Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000, s.305.
(3) Haz. İlhan Turan, İsmet İnönü: Konuşma, Demeç, Makale ve Söyleşiler 1944-1950, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara, 2003, s. 30-32.

19 Mayıs’ın 102. yıldönümü

Alev Coşkun

Atatürkçüler, Cumhuriyet felsefesine inananlar 19 Mayıs 1919’a çok önem verirler. Çünkü 19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele için eyleme başladığı tarihi gösterir. Atatürk, Nutuk’ta da “1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” diye başlar. Konuyu kısaca irdeleyelim:

Karadeniz bölgesinde Rumlar çeteler oluşturmuş, çatışmalar başlamıştı. 21 Nisan 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Osmanlı hükümetine Karadeniz Bölgesi’ndeki bu çatışmaların durdurulması için bir nota verdi. Eğer önlem alınmazsa Samsun’a asker çıkarıp bölgeyi güvence altına alacaklarını da belirtti. Osmanlı hükümeti, o sırada İstanbul’da boşta olan Mustafa Kemal Paşa’yı bu görev için uygun gördü.

NEDEN MUSTAFA KEMAL?

Mustafa Kemal’in görevlendirilmesi konusunda değişik görüşler vardır. Kimileri bu ünlü generalin İstanbul’dan uzaklaştırmak istenmesini ileriye sürerler. 29 Nisan 1919’da Harbiye Bakanlığı’na çağırılan Mustafa Kemal’e bu görev teklif edilince, duraksamadan kabul etti.

YETKİ KARARNAMESİ

Kendisine geniş yetkiler veren kararnameyi Genelkurmay 2. Başkanı, eski cephe arkadaşı Kazım İnanç Paşa ile birlikte hazırladılar. Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay kitabımızda bu konu ayrıntılarıyla ve belgelere dayalı olarak anlatılmıştır.

HEYECAN VE DUDAKLARINI ISIRMA

Atatürk, görevi kabul edip görüşmelerini bitirdikten sonra, içinde bulunduğu ruhsal durumu daha sonraları gazeteci Falih Rıfkı Atay’a anlatmıştır. Falih Rıfkı Atay ve gazeteci Mahmut Soydan’a anlatılan bu hatıralar 1926 yılının mart ayında Hakimiyet-i Milliye, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yayımlandı. Bu anılar, daha sonra Falih Rıfkı Atay’a tarafından “Atatürk’ün Bana Anlattıkları” adıyla bir kitap halinde yayımlandı. (1) Atatürk, şöyle anlatıyor:

Bakanlıktan çıkarken heyecandan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim…”

Bu paragraftaki anahtar noktalar şunlardır:
1. Heyecandan dudaklarını ısırdığımı hatırlıyorum.
2. Kafes açılmıştı.
3. Uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.

Atatürk neden “dudaklarını ısırıyor”, neden “uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim” diyor? Bu anahtar cümleden kafasındaki planın gerçekleşmesi için kendisine bir hareket alanı yaratıldığını anlatmaktadır.

‘BENİ ANLAYAN SUBAYLAR BUL!’

Atatürk, Harbiye Bakanlığı’ndaki  görüşmelerden sonra Şişli’deki evine giderken, yaveri Cevat Abbas’a: “Cevat, şimdi beni anlayan ve bana samimiyetle bağlanacak ve işten ziyade maksadına hadim olacak (hizmet edecek) yetenekte bir yaver, bir emir subayı ve yardımcı subaylar bul” emrini verdi. (2) Buradaki tanımlama önemlidir. Mustafa Kemal, “Maksadına hizmet edecek” subay istiyor. Anadolu’da girişeceği Kuvayı Milliye örgütlenmesini ve bağımsızlık savaşını anlayacak ve bu amaç için hizmet edecek subayların bulunmasını istemektedir. Bu yazının başında, görev verilmeseydi zaten Anadolu’ya geçmeyi planladığını belirtmiştik. Şimdi o konunun ayrıntılarına geçelim.

AŞAMALARI

Mustafa Kemal, İstanbul’a Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından 14 gün sonra 13 Kasım 1918’de geldi. Önceleri Harbiye Bakanı olup, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın kötü uygulamalarını engellemek istedi. Bu istek gerçekleşmedi. Arkadaşlarıyla hükümeti ele geçirme projesi üzerinde duruldu. Yabancı askerlerin işgali altındaki İstanbul’da bunun olanaksız olduğu kısa sürede anlaşıldı. Bu arada 21 Aralık 1918’de Osmanlı Meclisi kapatıldı. Mustafa Kemal, Ocak 1919’da uygun bir zaman ve ortamda Anadolu’ya geçmek düşüncesi üzerinde durmaya başladı.

UYGUN BİR ZAMANDA…

Mustafa Kemal o günleri şöyle anlatıyor:

  • “Kendi kendime şu kararı verdim: Uygun bir zaman ve fırsatta İstanbul’dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içlerine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek. İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim.” (3)

Mustafa Kemal, Ocak 1919 ortalarında eski cephe arkadaşı Albay İsmet Bey’i Şişli’deki eve çağırdı. Şişli’deki evde teke tek geçtiği bilinen görüşmede Mustafa Kemal’in İnönü’ye sorduğu soru görüşmenin anlam ve kapsamını açığa çıkartır:

HİÇBİR SIFATI OLMADAN…

Mustafa Kemal, İnönü’ye, “Hiçbir sıfatı ve yetki sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtuluş çareleri aramak için en uygun bölge ve beni o bölgeye götürecek en kolay yol hangisi olabilir?” sorusunu sordu. Bu soru, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçip, emperyalistlere karşı ulusal direnişe geçme kararını verdiğini gösteriyordu.

Şimdi bu görüşmenin ayrıntılarının Mustafa Kemal’in yine kendi anlatımından izleyelim :

“ (İsmet İnönü) ‘Karar verdin mi?’ dedi.

‘Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikeden şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!’

İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire, ayağa kalktı, gülerek: ‘Yollar çok, mıntıkalar çok!’ dedi.”

GEBZE – TAVŞANCIL – DEĞİRMENDERE ÜZERİNDEN GİZLİCE ANADOLU’YA GEÇME PLANI

Mustafa Kemal’in gizli olarak Anadolu’ya geçişte izleyeceği yol.

Gebze-Tavşancıl, Yarımca, Değirmendere geçişi haritası.

(Kaynak: Başyaver Cevat Abbas’ın hatıraları ve Atilla Oral’ın makalesi)

Bu noktada, Mustafa Kemal’in öteden beri kafasında oluşturduğu gizlice Anadolu’ya geçme kararını uygulamaya geçirdiğini görüyoruz. Yaveri Cevat Abbas Bey’e, Kocaeli bölgesinde bir geçiş yolu planlamasını ve bu geçiş yolunun güvenliğinin sağlanması için Kocaeli bölgesinde küçük küçük silahlı birlik oluşturulması talimatını verdi. Başyaver Cevat Abbas’ı dinleyelim:

“Gebze, İzmit ve Değirmendere istikametini (yönünü) etüt ettim. Gerektiğinde ikimize canlarıyla, başlarıyla katılacak yerli ve göçmenlerden, özverili vatanseverlerden küçük küçük silahlı kuvvetler bulabilmiş ve kumandanımın yanına dönmüştüm. Atatürk, arz ettiğim vaziyet ve faaliyeti çıkar yol bulmuş ve bu küçük teşkilatımızın tamamıyla emniyet edilir (güvenilir) bir hale gelmesini ve ormanların yapraklanmasını beklemeyi faydalı gördü ve bu ilişkinin sürdürülmesine emir buyurdu.” (4)

Cevat Abbas, Tavşancıl’da Yahya Kaptan’la ilişki kurdu ve Kuvayı Milliyeci Yahya Kaptan, gönüllülerden bir birlik oluşturdu. Atatürk, neden bir an evvel Anadolu’ya geçmedi sorusuna kendisi şöyle yanıt vermiştir :

DAVUL ZURNAYLA HAZIRLIK OLMAZ

Mustafa Kemal, hazırlıklarını gizlice yapıyordu, şöyle diyor: “Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte (savaşta) asker toplamak için olduğu gibi davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazu ile (alçakgönülle) çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir kanaat ilham (gönüle doğan şey) etmek lazımdır.”

Mustafa Kemal, İstanbul’da altı ayda yaptığı çalışmayı bu iki paragrafta birkaç cümle ile özetliyor ve “düşün hazırlıkları, davul zurna ile sağlanamaz” diyor. İstanbul’da işte bu geniş çerçeve içinde sabırla çalışıyordu. Anadolu’ya geçerken tüm önlemleri almak istedi. Öncelikle Ali Fuat Cebesoy’un Şubat 1919’da kolordusunun başına gitmesini sağladı. Böylece Anadolu’da çalışma yapacağı güvenlikli bir alan hazırlanmış oluyordu. Böyle bir alan hazırlığı olmadan Anadolu’ya geçmek çok tehlikeli olurdu.

  • İngilizler ya kendisini kolaylıkla tutuklar ya da beş kuruşluk bir kurşunla kendisini kolayca öldürecek işbirlikçiler bulurlardı.

ANADOLU’YA GEÇER GEÇMEZ…

19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal, orada fazla kalmadı. Bir an önce Anadolu içlerine geçmek istiyordu. Nitekim beş gün sonra Havza’ya hareket etti ve 25 Mayıs 1919 günü Havza’ya ulaştı. Burada 12 Haziran’a kadar 18 gün gün kaldı ve kafasında oluşturduğu Milli Mücadele’nin örgütlenme planını uygulamaya başladı.

18 GÜNDE ÜÇ EYLEM, ÜÇ GİRİŞİM…

1. Bütün Anadolu’da işgallere karşı mitingler, toplantılar yapılması için genelge yayımladı.
2. Anadolu’dan İstanbul Hükümeti’ne ve İstanbul’daki yabancı işgal güçleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderilmesini istedi.
3. Anadolu’dan toplanıp İstanbul Hükümeti’ne ve İstanbul’a gönderilmekte olan “silah sürgü kolları”na el koydu. Bu son hareket, Mondros Ateşkes Antlaşması’na açıkça bir tavır alıştı.

Açıkçası İlk Kuvayı Milliye girişimi Havza’da başlamıştı. Sonunda 8 Haziran’da İstanbul’a geriye çağırıldığı olayın kısa gelişimi şöyledir:

Mustafa Kemal, Havza’da bu girişimleri başlatınca İngilizler harekete geçtiler. İngiliz Karadeniz Orduları Komutanı General Milne, 6 Haziran’da yani Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinden yalnızca iki hafta sonra İstanbul Hükümeti’ne yazdığı yazıda, “Mustafa Kemal ve yanındakiler derhal geriye çağrılmalıdır. Onun yurtiçinde dolaşması kamuoyunu tedirgin ediyor” diyordu.

İki gün sonra 8 Haziran 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, İstanbul Hükümeti’ne verdiği notada: “Samsun ve dolaylarında endişe veren olaylar gelişmektedir. Mustafa Kemal bunlara liderlik ediyor. Derhal geriye çağrılmalıdır” diyordu.

Aynı gün, 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinin 19. gününde Harbiye Bakanlığı Mustafa Kemal’e bir talimat göndererek İstanbul’a geri dönmesini emrediyordu. Mustafa Kemal, bu emirlere uymadığı için 23 haziran 1919’da tayin edildiği görevinden azledildi. 8 Temmuz 1919’da Erzurum’da savaş meydanlarında kazandığı generalliği tüm rütbe ve nişanları elinden alındı. Ordudan tart edildi, çıkarıldı. Bütün bunlar, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinin 50. gününde oluyordu. Bu durum, Mustafa Kemal’in açıkça kafasındaki planı Anadolu’ya geçer geçmez uygulamaya soktuğunu göstermektedir.
===============
Bu yazı, Alev Coşkun’un Cumhuriyet Kitaplarından çıkan “Samsun’dan Sonra En Zor 19 Ay” adlı kitabından özetlenmiştir.


(1) Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Cumhuriyet Yayınları, 1998.
(2) Alev Coşkun, Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay, Cumhuriyet Kitapları, s.382, 383.
(3) Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, age, s.109. Cevat Abbas, Yeni Sabah, 21 Mayıs 1941, s.1-5; Tur gut Gürer (der.) Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas, s. 222; Atilla Oral, “Yahya Kaptan ve Kuvayı Milliye”, Bütün Dünya, 1 Ekim 2006, s.20-26.
(4) Atay, age, s.111; Görgülü, age, s.184.

İsmet İNÖNÜ

İsmet İNÖNÜ

Meriç Velidedeoğlu
Meriç Velidedeoğlu
Cumhuriyet
, 25 Aralık 2020

Değerli dostlar,

Bu gün “25 Aralık”; devletimizin, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin doğuşunu sağlayacak, “Kurtuluş Savaşı”nın ilk yengileri ‘galibiyetleri’ olan “Birinci İnönü”, “İkinci İnönü” savaşlarını zaferle sonuçlandıran, “Lozan Barış Konferansı”na “Dışişleri Bakanı” olarak katılan, “Anlaşma”yı imzalayan, kesintisiz “12 yıl Başbakan” -Atatürk’ten sonra- “12 yıl Cumhurbaşkanı” olan “İsmet İnönü”nün aramızdan ayrılışının “47. yılı”, kendisini şu ünlü vurgulamasıyla analım:

  • “Bir memlekette namus erbabı, en az namussuzlar kadar ‘cesur’ olmadıkça o memleket için kurtuluş yolu yoktur!”

Işıklar içinde olsun! Yaptığı bu vurgulamaya katılmamak olası mı? Ne dersiniz değerli dostlar? “Katılmamak olası mı?”
***
Ayrıca, “65 yaş üstü olanlar” için uygulanan onur kırıcı yasağı yargıya taşıyan, gazetemiz “Cumhuriyet”in yazarı, “Yayın Kurulu Üyesi” Ataol Behramoğlu’na yürekten teşekkürler!
****

Birlik, beraberlik… Vesaire

Birlik, beraberlik… Vesaire

Zafer ArapkirliZafer Arapkirli

“Milletçe, birlik ve beraberliğe, her zamankinden daha çok ihtiyacımız olan şu günlerde…”

Çok lezzetli (!) bir şerbettir.
Hani, tadından yenmez derler ya.. Bu da tadından içilmez.
Yerli ve milli meyvelerin usaresinden imal edilmiştir.
Bolca şeker, vitamin, mineral ve tabii ki hamaset ihtiva eder.

İçersiniz, daha ilk yudumda bir rahatlık bir rehavet ve sahte bir “mutluluk duygusu” sarar tüm vücudunuzu. Arka planda “marşlar, türküler, zeybekler, uzun havalar” ve bilumum gevşetici malzeme ile de takviyelidir. İyidir yani. Ama… Aması var. Yan etkileri ölümcüldür. Mecazi anlamda değil, “bildiğin” ölümden söz ediyorum.

Mesela kimi zaman, kim bilir hangi karanlık mahfillerde kimlerle yapılmış kirli anlaşma ve pazarlıkların ve iğrenç hesapların sonucu başımızı belaya soktuğumuz bir uluslararası sorunun içine balıklama sokulmamız nedeni ile gencecik aslan gibi vatan evlatlarının, bayrağa sarılı tabutlar içinde kargo uçaklarına yüklenip “bölük bölük” gelmesi esnasında içirirler size o şerbeti.

Mesela kimi zaman, küresel bir hastalığın pençesinde can çekişen insanların dertlerine derman olmak ya da korunmaları için önlem almak yerine, o şerbeti içirdiklerinde “sapır sapır” dökülen kitlelerdir, o “ölümcül” yan etkilerden etkilenen.

Mesela, on yıllar boyu “Önlem alın, bu tabutluklarda ölümü beklemeyelim. Yapıları sıkı denetleyin. Depremlerde 50’şer, 100’er, 500’er kurban etmeyin bizi” çığlıklarına kulaklarını tıkayan “yetkili vicdansızlar” kitlesinin, bu şerbeti midelerimize boca etmesi sonucu, her felaketten sonra bir yenisini beklemeye koyuluruz, tevekkül içinde. Her felaketten sonra sanki bir önceki hiç yaşanmamış gibi “imar affı” vs. ile inşaat maliyetinden kurtulup, vergiden masraftan kurtulup, o faturanın milyon katını canımızla ödememize sebep olurlar.

Mesela bir sonraki felaketi, yine meyve ya da kuruyemiş tabaklarımızı önümüze alıp, “günebakan çitleyerek” binlerce tonluk enkaz yığınları altından “Ayda Bebeklerin, Elif Bebeklerin” mucize kurtuluşlarını “ratingi bol diziler misali” izletirler bizlere. “Ayy.. Yavruuum. Ne de şekeeer. Ayy. Şu kahramanlar da ne kahraman dii mi?..” yılışıklığına boğarlar kitleleri.

Asıl sorunları çözmeye harcayacakları para, zaman ve enerjiyi bu “imalatı bedava şerbet”e harcamak kolaylarına gelir. Çünkü başka sorunları da unutturabilmenin “mucize ilacı” niteliğindedir bu ölümcül iksir. İçince unutuverirsin olupbiteni.

  • Unutuverirsin, bütün bunların başımıza Allah’ın cezası kapitalist rant ve sömürü düzeninden dolayı geldiğini.
  • Unutuverirsin bu felaketlerin ve TV ekranı önünde adeta bir ucuz “sitcom” gibi izletilen o görüntülerin arka planındaki faşist düzeni.

Fark etmezsin bile bu filmi izlediğin (izlettirildiğin) sırada bir gecede parlamentoya getirilen “daha ağır sömürü” anlamına gelecek Kıdem Tazminatı ve Mezarda Emeklilik yasalarının vicdansızlığını. Milli birlik ve beraberlik türkülerinin, kahramanlık öykülerinin uyuşturucu notalarında boğulur bütün adaletsizlikler ve hukuksuzluklar. Sustururlar zindanlardan yükselen çığlıkları.

Enkaz altından ölü ya da yaralı insanların kurtarırken sana alkışlattıkları kahraman madencilerin, 3 kuruşluk alacakları için yürümesine izin vermedikleri yetmezmiş gibi üzerlerine polis-jandarma copu, zehirli gaz ve tazyikli (AS: basınçlı) su ile gidilmesini izlettirmezler sana. Neden? Çünkü kameralar, deprem bölgesine “lütfedip” ziyarette bulunan devletlû lacivert takım elbiseli insanların nutuklarına çevrilidir o sırada.

Ve bir sonraki dramanın senaryosu “kader” logosu ile yazılmaktadır o sırada. Sel mi? Deprem mi? Patlama mı? Toprak kayması mı? Yangın mı? Tren kazası mı? Salgın mı? Savaş mı? “Ölüm mönüsü”nden kendin seçebilirsin, kendine uygun akıbeti. Demokrasinin katledildiği, hakların boğazlandığı, halkların “ölümcül şerbetlerle zehirlendiği” toprakların rutinidir bu.

ABD’nin seçimi bizim değil.

Salı gününden beri neredeyse bir “Küçük Türkiye” haline gelen Amerika Birleşik Devletleri’ nde tam bir “31 Mart 2019 İstanbul havası” yaşanmakta. Trump ve Biden taraftarları, kıran kırana bir yarış içinde oy sayımına odaklanmışken, seçimi kazanacağı anlaşılan Biden’a karşı, bizim çok yakından tanıdığımız şu “Bir şey olmamışsa bile mutlaka bir şey olmuştur” kepazeliği sergilenmekte. Her ne olmuşsa olmuştur. Sonuçta kazanan, öncelikle ABD halkı için “hayırlı” olsun. Ama asıl önemlisi, bu sonucun bizim için anlam ve önemini iyi hesap etmektir.

Garip ve hatta komik biçimde, üstelik de Türkiye’ye karşı işlediği onca melanetten ve cinayetten sonra adeta “devam et devam et..” dercesine bir tür “TrumpMani” ve öteki taraftan bir “BidenFobi” içine girmiş görünen iktidar yandaş ve yalakası besleme medyanın hali içler acısıdır. Sanki çok da fark edecekmiş gibi.

Onlara ve herkese, İstiklal Savaşı kahramanı ve Cumhuriyetimizin kurucu önder kadrolarının müstesna ismi rahmetli İsmet İnönü’nün şu tarihi sözlerini hatırlatmak isterim:

  • “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmek gibidir (işin aslı bu zaten – yatağa girmemek lazım). Uyurken bile gözünü açık tutacaksın.”

Çünkü, ayı bu. Belli olmaz. Isırabilir, pençe atabilir, gıdıklayabilir (!), en azından fena halde horlayabilir. Tabii dikkatli olmazsan, “ham yapar” adamı.

En iyisi, kendin güçlü (büyüklük şart değil) bir devlet olabilmek ve yatağa girmemektir.

Adı üstünde: Yatak… Allah muhafaza…