MENDERES KARA BİR HAİNDİ VE ONU NE YAZIK Kİ SADECE BİR KEZ ASABİLDİK!

BU KONUYU SON KEZ YAZIYORUM.. SAĞ PALAVRALARA İTİBAR ETMEYİN..

MENDERES KARA BİR HAİNDİ ve O’NU NE YAZIK Kİ SADECE BİR KEZ ASABİLDİK…!!!


Prof. Dr. Siber GOKSEL

03 Ocak 2020

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Menderes Neden Asılmıştı?
Erdoğan, Davutoğlu ve AKP ince saz heyeti, her sıkıştıklarında ağızlarından Adnan Menderes’i düşürmüyorlar. Peki Menderes neden asılmıştı? İşte bu sorunun yanıtı:
Adnan Menderes Yassıada’da 17 Eylül 1961’de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen 13:21’de idam edildi.

Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?
1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek,
2- 6-7 Eylül Olayları’na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek, ((AS: Olaylar DP kurgusu – kışkırtması idi; İstanbul’da çok sayıda Rum kökenli yurttaşın ev ve işyerleri yağmalandı; 1955)
3- Yasaya aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,
4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,
5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,
6- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek
7- Kırşehir’in haksız olarak ilçe yapılması, (AS: Seçimi CHP kazandığı için..)
8- Yargı bağımsızlığının ihlali,
9- Tahkikat Komisyonu kurulup olağanüstü yetkilerle donatılması,
10- CHP’nin mallarına “haksız” yere el konulduğu iddiaları, gibi nedenlerle.

Peki bunlar idam cezası için yeterli mi?

İçinizde kimileri İDAM cezasına karşı olabilir.
Fakat Menderes de idama karşı mıydı?
Elbette değildi.. 1951-1960 arasında Menderes 43 kişinin idam kararına imza attı ve hepsi idam edildi. İdamların en dramatik olanı ise, 14 Nisan 1955’te casusluk suçundan idam edilen Hayati Karaşahin idi. İnfazı, Ankara Samanpazarı’nda halka açık olarak yapıldı. Suçu neydi? Rusya için casusluk yapmak.

Menderes’in başka suçları yok muydu? Aslında Menderes’in suçları mahkemelerde gündeme gelmeyenlerdi. ABD’nin tepkisinden çekinen Cemal Gürsel hükümeti aşağıdakileri hiç gündeme getirmedi.

1- 1951’de Menderes’in DP hükümeti Kore Savaşı’nda Amerika için asker gönderdi. Amerikan çıkarları için bine yakın vatan evladı Kore’de yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.
2- 1952’de NATO’nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurdu.
3- 1954’te yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi. (AS: Max Bell yasası)
4- Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirildi veya ekonomik olmadıkları (!) için kapatıldı.
Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapatıldılar
5- Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa’yı destekledi. (AS: BM’de oylamada çekimser kalındı)
6- 1954-1958 arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm oldu.
7- “Tahkikat Komisyonu”nu kurdu. 15 DP milletvekilinden oluşan Komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. Komisyon, 5 kişiden çok yan yana yürümeyi bile yasakladı.
8- İsmet İnönü’ye 12 oturum Meclisten men cezası verildi
9- Turan Emeksiz hükümete karşı İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü. Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.
10- Hukuk’un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker, Yargıtay Başsavcısı Rifat Alabay, Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök, Yargıtay Üyeleri Melahat Ruacan, Kamil Çoşkunoğlu, Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu ‘görülen lüzum üzerine’ re’sen bir günde emekliye sevkedildiler.

Gerçekte Menderes hükümeti, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950’de (AS: Seçim 14 Mayıs 1950’de, 3 hafta önce yapılmıştı), Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman başta olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re’sen emekliye sevk etti. 1950-1960 DP hükümetinin kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalıştım.

  • TANRI TÜRK MİLLETİNE BİR DAHA MENDERES VER BENZERLERİNİ
    HİÇBİR ŞEKİLDE YÖNETİCİ YAPMASIN..

Hiç laga – luga yapmasınlar. BİZ O GÜNLERİ BİZZAT YAŞADIK.
YAZILANLARIN HEPSİ DE DOĞRU..
==============================
Dostlar,

DEMOKRAT PARTİ ve BAŞBAKAN MENDERES’in BAĞIŞLANMAZ SABIKALARI

Liste rahatlıkla uzatılabilir…..

– İktidar karşıtı 147 üniversite hocasının işten atılması
– İstanbul Üniversitesi Rektörü, saygın hukuk bilimcisi Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın, izinsiz / hukuk dışı girilen İstanbul Üniversitesi bahçesinde polis tarafından darp edilmesi ve yerlerde sürüklenmesi..
–  Karşıt (Muhalif) TAN Gazetesi baskını ve yağmalanması, matbasının tahrip edilmesi
– “Vatan Cephesi” adıyla halkı bölmek için radyodan her gün bu Cephe’ye katılanların ilan edilmesi..
– İktidara geleli (14 Mayıs 1950) 1,5 ay olmadan, Haziran 1950’de, Büyük ATATÜRK‘ün Türkçe okunmasını sağladığı Ezan’ın yeniden arapça okutulmaya başlanması..
– İnönü’nün yurt gezilerinde engellenmesi, başından taşla yaralanması ve İstanbul Topkapı’da linçten kurtarılması (bir generalin havaya ateş açması ile..)
– “Odunu aday göstersem seçtiririm” diyerek böbürlenmesi ve ulusa ağır saygısızlığı..
– “Siz isterseniz şeriatı bile geri getirebilirsiniz” diyerek Laik Cumhuriyet düşmanlarına açık çağrı yapması..
– Veeeeeeeeeeeeee, 1954’te, dünyaya örnek ve Cumhuriyetin sigortalarından, gözbebeği kurumlarımız, Atatürk‘ün düşünsel öncülüğünü yaptığı, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç‘un evlatları gibi kolladığı KÖY ENSTİTÜLERİNİ, DP Başbakanı Adnan Menderes kapattı.. DP Van Milletvekili aşiret ağası Kinyas Kartal TBMM’de,

O ağa, bu ağa, benim ineği kim sağa; hani benim marabam??” diyerek feodaliteyi savundu!

– Son olarak; aşırı borçlanma ve israf ile ülkemizi resmen ekonomik – mali bakımdan iflas ettirerek Moratoryum ilan etti çok yüksek enflasyon sonucunda Temmuz 1958’de muazzam bir devalüasyon ile TL %320 oranında değersizleştirilerek (devalüe edilerek), 1 $ = 2.80 TL iken 1 $ = 9.20 TL yapıldı!

UNUTMAYALIM                     :

  • 1952’de Türkiye’yi NATO‘ya yalvar – yakar sokarak (Güney Kore’de 700’ü aşkın şehit ve 2 bini aşkın gazi vererek) kontr-gerillayı içimize sokan, yurtsever aydın cinayetleri ile, Çorum – Maraş – Sivas / Madımak… gibi iç isyan amaçlı kırımların ardındaki yasa dışı (illegal) yapıları meşrulaştıran. NATO’ya / ABD’ye ülke topraklarında çok sayıda askeri üs kurma ve nükleer silah depolama olanağı veren de Demokrat Parti hükümeti ve başbakanı Adnan Menderes idi..

    Celal Bayar Cumhurbaşkanı idi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan da, Menderes ile birlikte idam edilen, hükümetin meşruluğunu yitirmesinde başlıca sorumlu Dışişleri ve Maliye Bakanları idi..

    ATATÜRK diyor ki                               :

  • “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ?

LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ?

Mustafa SOLAK
Tarihçi

Kimileri “İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını”, kimileri “Lozan’da çok toprak yitirldiğinden” hareketle Lozan Antlaşması’nın zafer değil hezimet olduğunu, 2023’te sona ereceğini iddia ediyor. Hatta Lozan’ın güncellenerek “yitirilen” toprakların yeniden elde edilmesini arzulayanlar da var!

Yenişafak yazarı Yusuf Kaplan, İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını, Sevr gösterilerek, Lozan’ın imzalatıldığını, yani ölümü gösterip sıtmaya razı ettiklerini iddia etmişti. İngilizlerin “Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak” için başvurdukları yollardan birinin “Osmanlı’nın yerine seküler Türk devletinin kurulması olduğunu şu cümleleriyle yansıtıyordu:

“Seküler Türk devletinin kurulmasında, İngilizler, doğrudan değil, dolaylı olarak rol oynadılar.
Yunanlar üzerimize salındı. Sevr gösterilerek, Lozan imzalatıldı. (Ölümü göstererek sıtmaya razı ettiler bizi!)
Hilâfet kaldırıldı.
Sonuçta, Jakoben, tepeden monteleme yöntemiyle işleyen, önce devleti, sonra toplumu sekülerleştirmeyi yani İslâm’dan arındırmayı, uzaklaştırmayı hedefleyen kapsamlı bir proje hayata geçirildi.”

Dahası yazar Lozan Barış Antlaşması ile Anadolu yarımadasına hapsedildiğimizi iddia ediyor. Bu sözlerin yazarı emperyalizme isyan ederek kurulan laik cumhuriyetimizden önce kapitülasyonlar yoluyla İngilizlere ve diğer emperyalist devletlere ekonomik, siyasal, hukuksal bağımlı olduğumuzu, kendisinin ifadesiyle ayağımızın prangalarla bağlı olduğunu bilmez mi?

İngilizlerin İstanbul’un işgal ettiği, padişahın da İngilizlere boyun eğdiğini bilmez mi?

Anadolu yarımadasına hapseden anlayışın laiklik değil, İslamcılık olduğunu bilmez mi?

Hatta bırakalım Anadolu’yu eğer Anadolu’daki Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki milli mücadele durdurulmazsa İstanbul’un bile elden gideceğini söyleyen Damat Ferit Paşanın, Vahdettin’in, İngilizin varlığını bilmez mi? İngilizlerin laik devlet kurdurmak yerine avucundaki halife aracılığıyla tüm İslam alemini yönlendirmek istemesinin daha akılcı olduğunu bilmez mi?

İstanbul gibi birçok şehrin gayrimüslim olan İtlaf devletlerince işgal edildiğini, Müslümanların düşman dipçiği altında yaşamaya mecbur olduğunu ve buraları kurtaranın laik önderlikteki Kuvvacılar olduğunu bilmez mi? “Prof. Dr.” ünvanlı olduğuna göre bilir de laiklik ile sorunlu olduğu için laik Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde imzalanan Lozan Antlaşmasına karşı olur.

Lozan’da bağırsak sesimizin duyulacağı adaları mı verdik?

“Lozan zafer değil hezimettir” diyenler şunu söylüyor:

“Birileri Lozan Antlaşması’nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Bağırsak sesimizin duyulacağı adaları verdik. Bu zafer mi? O masaya oturanlar Lozan’ın hakkını veremediler.”

Bu zafer mi?” diyenlere yanıtı ise İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon’un Lozan’da isteklerine direnen İsmet İnönü’ye söylediklerini gösterelim:

  • “Hiçbir dediğimizi kabul etmiyorsunuz. Biz de neyi reddederseniz hepsini şimdilik cebimize koyuyoruz. Savaş sonrası ülkeniz harap durumda ve paranız da yok. Yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde bu gün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz.” 

Türkiye Kıbrıs’tan Lozan’da vazgeçmedi. Lozan yalnızca İngiltere’nin 1914 yılındaki Kıbrıs ilhakını tanıdı. Ada 1882’den başlayarak Osmanlı toprağı olmaktan çıkmıştı. Tahtta II. Abdülhamid vardı. 1913 yılında imzalanan Londra Antlaşması’yla Yunanlar, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti. Bu adaları Lozan’da aldık.

  1. Balkan Savaşı sonunda yapılan Atina Antlaşması (14 Kasım 1913) ile Girit, Gökçeada, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verildi. Ege Adaları’nın geleceğinin “büyük devletlerce belirlenmesine” karar verildi. Osmanlı Devleti’nin itirazı üzerine 14 Şubat 1914’te Osmanlı’ya iletilen Londra’da Büyükelçiler Konferansı kararları ile Meis Adası dışında 12 Ada İtalya’ya, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan’a verildi. Osmanlı Devleti 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bir nota göndererek bu durumu kabul etmese de I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Ege Adaları fiilen Yunanistan’da ve İtalya’da kaldı. Türkiye’de ise fiilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis vardı.

Lozan’da Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti. Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti. Lozan’da yitirildiği, “bağırsak sesimiz duyulan” diye iddia edilen adalar, daha önce elden çıkmıştı. 

Lozan 2023’te mi sona eriyor?

Lozan Antlaşması’nın her yıl dönümünde “çok gizli” yazan 21 maddelik ek protokolün olduğu teranesi ısıtılır. Bu ek protokolde şu maddelerin yer aldığı iddia edilir:

Madde 2: ”Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenliğinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tümden vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan öbür devletlerin egemenliği altına girecektir.”

Madde 7: ”Türkiye 24 Nisan 2023 tarihinde bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan öbür memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dahildir.”

Madde 9: ”Türkiye, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olduğunu kabul edecektir. Patrikhane 24 Nisan 2023’ten başlayarak milletlerarası tüzel kişiliğe sahip olacak, Ayasofya Patrikhane’ye devrolunacak.”

Madde 17: ”Uygulama olanağı kalmayan Sevr Antlaşması’nın kimi maddeleri de yine 24 Nisan 2023’ten başlamak üzere yaşama geçirilecek, öncelik Ermenistan, Lâzistan ve Kürdistan projelerine verilecektir.”

Madde 21: ”İşbu anlaşma 24 Temmuz 1923 günü Lozan Palas Oteli’nin kömürlüğünde Türkiye Hariciye Vekili İsmet ile İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace George Montagu Rumbold tarafından gizli olarak imzalanmıştır.”

Bu iddiaları dile getirenlere soralım:

1) Emperyalistler, hedefleri önünde engel gördükleri Atatürk’ü Türk Milletinin gözünden düşürmek için neden 100 yıl sonra açıklamayı düşünsünler?

2) Asi olup emperyalizm ve padişaha isyan eden, haklarında idam fermanı verilenlerin bağımsızlık için değil de Boğazları, yer altı kaynaklarını peş keş çekmek mücadele ettikleri mantığa uygun mu?

3) Emperyalistlerin böyle bir anlaşmayı imzalatacak ölçüde güçleri var da neden 100 yıl sonrasına bırakıyorlar?

4) İnönü’yle gizli antlaşma yapanlar, TBMM’ce onaylanmadıkça bu antlaşmanın “yok” hükmünde olduğunu bilmezler mi? “Meclis onayladı” diyorsan tutanaklar nerede? “Tutanaklar da gizli” ise ve sen gördüysen bir kopyasını niye almadın?

 5) Bunları ileri sürenler savlarını neden kanıtlayamıyorlar? Yoksa amaç bir akıllıya 40 kişinin deli deyip kendisinin de deli olduğuna inanması gibi etki yaratılmak yani ne denli çok dillendirilirse o denli çok inanılır diye düşünüyor olamazlar mı?

6) Neden 35, 50 yıl değil de 100 yıl? “Cumhuriyet’in 100. yılı” deyip sansasyonel etki yaratıp seni tavlamak için olmasın?

7) Patrikhane üzerinden “Hırıstiyanlığın ihyası ve İslam karşıtlığı” iddiası, vatanı düşman belledikleri Hırıstiyan işgalcilerden temizleyerek bize dinin daha baskı altında yaşanacağı (belki de yaşanamayacağı) ortama mı neden olur?

Bu sorulara yanıt verene rastlamadım. Gerçek şu ki; Lozan Antlaşması bu ülkenin tapusudur ve Türk Milleti sahip çıktığı sürece öyle kalacaktır.

Lozan’ı güncelletmek isteyenler emperyalizme fırsat yaratır

Lozan’ı güncelletmekten dolayısıyla toprak genişletmekten söz edenler var. Ne yani, Lozan’daki öbür sorunları da mı güncelleyeceğiz? Lozan ile bırakılan Ege adalarını mı geri isteyeceğiz? Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan ile toprak için savaşa mı girelim?

ABD emperyalizmi PYD’ye 30 bin TIR’dan çok silah verirken, emperyalst devletler bölgemizde askeri tatbikatlar yaparken, sondaj çalışmamızı engeller, Ege’deki adalarımızda hak iddia ederken, FETÖ darbe girişimiyle ülkemizi işgal etmeye çalışırken, ABD S-400’ler nedeniyle tehdit ve yaptırımlarını artırırken; özetle ulus devletimizi savunmakta sıkıntılar yaşar ve Lozan’ı savunmakta, uygulatmakta zorluklar yaşarken Lozan’ı güncelletmek gerçekçi de değildir, doğru da değildir.  Komşulardan toprak istem, komşuları emperyalizmle işbirliğine yöneltir. Musul’u, Kerkük’ü alalım derken Türkiye’miz elden gider.

Lozan’ı emperyalizm de güncellemek istiyor!

Biz Lozan’ın ihlal edilen hükümlerini uygulatalım yeter. Yani Lozan’a sahip çıkalım. Yunanistan ve emperyalist devletler Lozan’ı uygulamaya davet edilmeli, adacıklar ve Kıbrıs üzerindeki hak ihlallerine karşı çıkılmalı ve Irak, Suriye, İran gibi bölge ülkeleriyle, egemenlik hakkına, rejimine, toprak bütünlüğüne saygı göstererek emperyalizme karşı birleşmelidir.

Sevr köleliktir, parçalanmaktır

Biz bilmeyenlere, safça inanan vatandaşlarımıza Sevr Antlaşmasının kimi maddelerini gösterelim:

1) Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye’ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacaktı.

2) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecekti.

3) İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki yerlerde Kürdistan’a özerklik verilecek; 1 yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi.

4) İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını 5 yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için halkoylaması yapılacaktı.

5) Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni 88-93. maddeleriyle tanıyacaktı; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.

6) Osmanlı savaşta veya daha önce yitirdiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecekti.

7)  Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her düzeyde okullar ve dinsel kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecekti.

8) Osmanlı’nın askeri kuvveti 50.000 olacak, Türk donanması tasfiye edilecekti. Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecekti.

9) Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacaktı.

10) Osmanlı’nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecekti; ancak Türk maliyesi müttefikler arası mali komisyonun denetimine alınacaktı.

11) Osmanlı’nın 1914’de İttihat ve Terakki’nin tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacaktı!

12) Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun duruma getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan iş bölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacaktı.

……….

Yukarıda özetlenen (AS: ve Vahdettin’in kabul ettiği, 1. Meclisin ise dünyaya yok hükmünde ilan ettiği)  Sevr Anlaşmasına göre siyasal, ekonomik, hukuksal bağımsızlıktan söz edilebilir mi!

Sevr ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar haritada görüleceği gibi Ankara çevresi ile sınırlandırılmıştı. Bu bile garanti değildi. (AS: Haritayı biz ekledik, ileti ekinde yoktu).

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldırarak ekonomik bağımsızlığımızı elde ettik. Denizlerde egemenlik hakkı anlamına gelen Kabotaj hakkını kazandık. Ermeni, Kürt devletine izin vermedik. Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak topraklarımıza kattık. Boğazlarda egemen olduk, 1936 Möntro Boğazlar Sözleşmesi ile tam egemenlik sağladık. Gayrımüslimlere egemenliğimize aykırı verilen hakları kaldırdık. İç Anadolu ile sınırlı devlet öngören, asker sayımızın 50.000 olacağına ilişkin madde Sevr planı çöpe gitti.

Sevr’de Ankara çevresiyle sınırlı toprak bırakılmış (AS. 286 bin km2; şimdiki topraklarımızın 1/3’ünden de az!), kapitülasyonlar genişletilmiş, Kürdistan, Ermenistan’ın kurulması amaçlanmış, Boğazlar silahsızlandırmış ve emperyalistlerin denetimine sokulmuş, asker sayısı 50 binle sınırlandırılmışken; Lozan Antlaşması ile bun sınırlamalar kaldırılmıştır.

Lozan’ın hezimet olduğunu düşünen saf vatandaşlarımıza sorunuz:

Lozan mı Sevr mi köleliktir? Hangisi hezimettir?

Lozan’a “hezimet” demek yerine Ege adaları, Kıbrıs, Suriye üzerinden PKK, FETÖ eliyle yürütülen emperyalist oyunlara karşı birliğimizi sağlam tutamaya, Atatürk’ün deyimiyle iç cepheyi birleştirsek olmaz mı?

Cumhuriyetimizin tapusu Lozan Antlaşması kutlu olsun!

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

LOZAN ANTLAŞMASININ 96. YILI

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Birinci Dünya Savaşından, müttefiki Almanya ile birlikte, yenik çıkan Osmanlı Devletinin “de-facto” bitişinin Belgesi olan Sevres Antlaşması 10.Ağustos.1920 de imzalanmıştı. Müttefik Almanya da daha önce 28 Temmuz.1919’da çok ağır koşullarda Versailles Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.

Osmanlı Meclisinin Savaş öncesi elinde tuttuğu, “Misak-ı milli” ile gösterilen sınırlar içindeki Topraklarının ancak dörtte bir kadarını Türklere bırakan bu meş’um antlaşmayı Mustafa Kemal ve arkadaşları tanımamışlar….

Ve Anadolu’yu dört bir yandan işgale başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan… ve bunların taşeronu Yunan Ordularına karşı amansız bir direniş harekatıyla, milli mücadeleyi başlatmışlardır.

(AS: 1. TBMM Sevr Antlaşmasını tanımamış ve imza koyanları (Osmanlı saltanatını) VATAN HAİNİ ilan etmişti!)

Ulusal Kurtuluş (İstiklal) Savaşı Mustafa Kemal’in 19.Mayıs.1919’da Samsuna çıkışından İzmir’in işgalden kurtuluşu 9.Eylül1922’ye dek sürmüş, Vatanın Kurtuluşunun ardından, 29 Ekim1923’te “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kurulmuştur. Sevr antlaşması çöpe atılmıştır.

Misak-ı milli ile belirlenmiş toprakların yaklaşık %90’ı kurtarılmıştı. Ülke sınırlarımız da 24 Temmuz.1923’te, çok çetin koşullarda imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıyla uluslararası tanınmış oldu.

Misakı Milli içindeki Selanik, Batum, Nahçivan, Musul, Halep, Hatay ve 12 Adalar maalesef Lozan’da sınırlarımız dışında kalmıştı. (Mustafa Kemal’in ömrü yetseydi, büyük olasılıkla Hatay gibi bunları da çözecekti)

Evet, o zamanki ağır koşullar dikkate alındığında Lozan Antlaşması büyük bir diplomatik zaferdir. Başta büyük Atatürk olmak üzere, bu zaferde Lozan heyetimizin başındaki İsmet İnönü‘nün ve de Antlaşmasının gerçekleşmesi için ağırlığını koyan V.I. Lenin‘in emeklerini saygıyla anıyoruz.

Lozan Antlaşmasını akılları sıra “başarısız” bulanların, kötüleyenlerin aslında “Sevr yanlısı” olan, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlerin torunları olduklarını da biliyoruz…

Bunlara aldırmadan “it ürür, kervan yürür” diyerek, Mustafa Kemalin eserine, Laik Türkiye Cumhuriyetine, Devrimlerine sahip çıkarak, O’nun gösterdiği yönde, Bilimin ışığında aydınlık yarınlara doğru azimle yürümeye devam edeceğiz.

Sevgilerimle.æ

Fotoğraf açıklaması yok.
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, oturuyor, müzik enstrümanı çalıyor ve iç mekan

Dahiyi anlamak : ATATÜRK ÜZERİNDEN TARTIŞMAK

Dahiyi anlamak :
ATATÜRK ÜZERİNDEN TARTIŞMAK
– Yılmaz Özdil ve kitabı üzerindeki tartışmalar…

Prof. Dr. Süleyman ÇELİK 
scelik44@gmail.com

Atatürk Nutuk’ta der ki, “Milli Mücadeleye birlikte başladığımız yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmeleri, kendi düşünme, kavrama ve hayal etme sınırlarını aştıkça bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır” (M. K. Atatürk, Nutuk, c.1, s.16).

Atatürk burada Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Adnan- Halide Adıvar gibi sivil ve asker yol arkadaşlarından söz etmektedir.

Gerçekte zaferden sonra Atatürk’ün yaptıkları (devrimler), yalnız yolları ayrılan arkadaşlarının değil, yanında kalıp birlikte yola devam eden İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Celal Bayar gibi arkadaşlarının da “düşünme, kavrama ve hayal etme” sınırlarını aşmaktaydı. Fakat bunlar Atatürk’ün o güne dek başardığı olağanüstü işlerin yakın tanığı olmaları nedeniyle, ona inandıkları/ “o ne yaparsa doğru yapar” diye düşündükleri için ayrılmadılar, onunla birlikte yola devam ettiler.

Atatürk’ün diğerlerinden farkı ne idi?..

Atatürk, öncelikle düşmanlarının bile kabul ettiği gibi müstesna bir dâhi idi (Aydın Sayılı, Atatürk Bilim ve Üniversite, Belleten, vol.45, Ankara 1981, s.27-42).

Ayrıca, kendi deyişi ile “çocukluğundan beri eline geçen iki kuruştan biri ile kitap alarak” çok okuyan bir insandı.

Atatürk’ün okumaya ilgisi o kadar fazladır ki daha lise öğrencisi iken mevcut Türkçe kitaplar O’na yeterli gelmedi. Bunun üzerine okumak için yabancı dil öğrenmeye karar verdi. Bu amaçla Manastır’da, gönüllü Katolik rahiplerin işlettiği yerel bir misyoner okulunda Fransızca dersleri aldı. Yaz tatillerinde gittiği Selanik’te de Fransız Hıristiyan frerlerin açtığı dil kursuna devam etti ve kısa sürede Fransızca kitapları okuyabilecek derecede yabancı dilini geliştirdi. Harp Okulu ve Akademisi’nde Almanca öğrenimi gördü ve bu dili de kitap çevirisi yapabilecek derecede ilerletti.

Cephede, yurtiçi gezilerde vs. her koşulda kitap okuyabilecek ortam oluşturuyor ve zaman yaratıyordu. Okuduğu kitap sayısının 10 binlerce olduğu kestirilmektedir. (Sinan Meydan, Akl-ı Kemal- Atatürk’ün Akıllı Projeleri, Cilt.1, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2012)

Ölene kadar okumayı sürdürdü. Öyle ki, hasta yatağında yatarken Le Monde gazetesinde Maya tarihi ile ilgili yeni bir kitap yazıldığını okuyunca hemen alınmasını istedi. Ne yazık ki bu kitabı okumaya ömrü yetmedi. Askerlik, tarih, hukuk, iktisat, coğrafya, sosyoloji, felsefe, antropoloji, mantık, matematik vs. her konuda, konuların uzmanları kadar kitap okuduğu görülmektedir (Bilal Şimşir, Atatürk’ün Kitap Sevgisi, Atatürk Dönemi- İncelemeler, Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Ankara, 2006, s. 251-262). Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Madam Corinne’e yazdığı mektupta, “savaşın sıkıntılarından kendisini bir an olsun uzaklaştıracak romanlar göndermesini” isteyecek kadar edebiyatı da sevdiği bilinmektedir.

Tarihe çok önem veren Atatürk’ün saptanabilen 879 tarih kitabı okumuş olduğu belirlenmiştir. Yalnız siyasal ve savaşlar tarihini değil, sanat, dinler, uygarlık ve bilim tarihi ile ilgili kitapları ve başta Kur’an olmak üzere kutsal kitapları da okumuştur.

Yeryüzünde neredeyse hiçbir asker, hiçbir devlet adamı ve hiçbir devrimci, bu derece derin ve geniş bir entelektüel birikime sahip değildir.

Yapılan incelemeler kitapları eleştirel akılcı bakış açısıyla okuduğunu göstermektedir. (Recep Cengiz, Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, 24 cilt, Anıtkabir Derneği yayını, Ankara, 2001). Bu şekilde okumak, aklı geliştirir. Böylece Atatürk, bilgi ve birikimini artırdığı gibi dehasını daha da geliştirmiş ve sonuçta, Clinton’ın deyişiyle “yüzyılın” değil,  “milenyumun” yani “Bin Yılın Dahisi” olmuştur.

1930’lu yıllarda üniversitelerde bilim tarihi kürsüsü yoktur. Ancak o sıralarda Harvard Üniversitesi’nden Prof. George Sarton, “Bilim Tarihine Giriş” adlı bir kitap yazmıştır. Atatürk bu kitabı hemen getirtip okumuş ve seçtiği bir öğrenciyi Harvard Üniversitesi’ne göndererek Prof. Sorton’un yanında doktora yapmasını sağlamıştır. Dünyanın ilk bilim tarihi doktoru unvanını kazanan bu öğrenci, daha sonra Ord. Prof. olacak Aydın Sayılı’dır.

Dünyada üniversite özerkliğinin yeni yeni konuşulduğu o yıllarda Atatürk, Osmanlı’dan kalan tek yükseköğretim kurumu olan Darülfünun’a idari ve mali özerklik vermiştir.

Bunlar Atatürk’ün entelektüel kişiliğinin, zamanının çok ilerisinde olduğunun göstergesidir.

Uygarlıklar insanlığın ortak kültür mirasıdır. İlk uygarlıklar, Tarım Devrimi’nden sonra Çin, HintSümer ve Mısır’da oluşmuş; Babil, Asur vd. uygarlıklarından sonra Anadolu, uygarlıkların beşiği olmuş; bu topraklarda Urartu, Hitit,… İyon  vb. 40’ın üzerinde uygarlık doğmuştur. Roma İmparatorluğu bu uygarlıkların üzerinde büyümüş ve Avrupa’yı uygarlık ile tanıştırmıştır. Onun çökmesi ile Ortaçağ bağnazlığının söndürmek istediği uygarlık ateşini, İslam dünyası sahiplenmiş ve İslam Uygarlığı doğmuştur. İnsanlığın son uygarlığı olan Avrupa veya  Batı uygarlığı, tüm bu uygarlıkların birikimi üzerinden, Rönesans, Reform, bilimsel ve Aydınlanma Devrimi aşamalarından geçerek, uzun bir evrim sürecinin ardından oluşmuştur.

Uygarlık ve bilim tarihini çok iyi bilen Atatürk, mirasçısı olduğu Anadolu uygarlıklarına ait eski eserlerin yok olmaması için, daha Sakarya Muharebeleri sürerken, bunların toplanıp koruma altına alınmasını buyurmuş ve Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin çekirdeğini oluşturmuş; Cumhuriyet’ten sonra kurduğu Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nde Sinoloji, Sümeroloji, Hititoloji vb. Kürsüleri açtırmış, arkeoloji öğrenimi için yurt dışına öğrenciler göndermiş, kazılar başlatmıştır.

Kendisini Avrupa uygarlığının mirasçısı olarak gören Atatürk, elbette “Aydınlanmacı”dır; ancak Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan kapitalist emperyalizmin, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri üzerinde yükselmiş Aydınlanma değerlerini yok ettiğini ve Avrupa uygarlığının temellerini yıktığını anlamıştır.

Sömürü ve savaşın olmadığı, “yurtta ve dünyada barış”ın egemen olacağı yeni bir uygarlık yaratılması gerektiğini düşünmüş olan Atatürk, Sayın Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın deyişiyle uygarlık tasarımı sahibi bir devrimcidir. “Çağdaş uygarlığın üzerine çıkmak” derken, bundan söz eden Atatürk, bir kuramcı değil eylemci olduğu için, ülkemiz çevresinde kurulmasına öncülük ettiği paktlarla, bu düşüncesini yaşama geçirmeyi çalışmıştır

Sonuç olarak, O çağdaşlarının gerçekleştirilmesini hayal bile edemedikleri büyük devrimler yapmış, adeta mucizeler yaratmış, zamanının çok ilerisinde bir dev adamdır. Başta dediğimiz gibi, O’nun yanında çok cüce kalan, birlikte yola çıktığı yakın arkadaşlarından bazıları ile yolları ayrılmış, O’na inanıp yola devam edenler de öldükten sonra, O’nun yolundan ayrılmış ve karşı devrimin kapılarını açmışlardır.

“Bin Yılın Dahisi”, 100 yıl sonra hala bir dev ve O’nun yanında bizler hala birer cüceyiz. Hala O’nun yaptıklarını anlayamadık. Aydınlanmadan ve kapitalizmin yarattığı yozlaşmadan habersiz, (sözde) modernler olarak Batı taklitçiliğini Atatürkçülük sanıyoruz.

Yüz yıl geçti, hala O’nu tanıyamadık. Körlerin fil tarifi gibi kendimize göre bir tanım yapıyor ve esası anlayamadığımız için sözcükler ve şekiller üzerinden büyük kavgalar yaşıyoruz:

Kendilerini ilerici aydın sananlar böyle işlerle uğraşırsa; hala Ortaçağ karanlığında yaşayan, uygarlıktan nasibini almamış, İslam Uygarlığından bile habersiz, Atatürk’ün savaş zamanında toplanıp koruma altına alınmasını istediği eski eserlere, 100 yıl sonra “kırık çanak çömlek” gözüyle bakan gericilerin, O’nun yaptıklarına “gavurluk” demeleri ve ışığından rahatsız oldukları için ülkeyi karartarak O’ndan kurtulacaklarını sanmaları doğaldır.

Birinci Meclis’te “uygarlık nedir?” diye soran bir mollaya, Atatürk’ün “uygarlık adam olmaktır Hocaefendi, adam!” demesi gibi, adam olmak gerek. Adam olmak için de Atatürk gibi çok okumak, ama Atatürk gibi okumak, Atatürk gibi düşünmek, adam gibi tartışmak gerek. Yoksa gideceğimiz yer belli; önümüzde örnekler var, Afganistan gibi, Pakistan gibi….
======================================
Sevgili dostumuz Sn. Prof. Dr. Süleyman Çelik’e bu anlamlı derlemesi için teşekkür ediyoruz…

Dr. Ahmet Saltık
07.02.2019, Ankara

İsmet İnönü

İsmet İnönü

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet, 11.10.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1960’lı yıllarda Türkiye-ABD ikili görüşmeleri sırasında, Başbakan İsmet İnönü’nün, protokol ve diplomatik nezaket gereği, Türkiye ve ABD bayraklarını elinde tuttuğu bir fotoğrafı gündeme getirerek, İnönü’yü ve CHP’yi “Amerikancı” olmakla suçladı! Bunu yaparken de, İnönü’nün elinde hem Türk hem de Amerikan bayrakları olduğu gerçeğini gizledi, İnönü’nün elindeki Türk bayrağının görünmediği bir fotoğrafı kullandı. Medyanın da alet olduğu bu kadar ucuz bir yalan ve iftira kampanyası, dünyanın en geri kalmış ilkel kabile devletlerinde bile görülmemiştir! Bir Cumhurbaşkanı’na da, bir siyasi parti Genel Başkanı’na da yakışmayacak türden böyle bir davranışa, dünya siyaset tarihinde az rastlanır!

İsmet İnönü kimdir?
İsmet İnönü, Kurtuluş Savaşı mücadelesini, bu mücadelenin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte vermiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Cephesi Komutanı olarak görev yapmış, Birinci İnönü Savaşı ve İkinci İnönü Savaşı olarak bilinen savaşları kazanmış, emperyalizme ve işgal kuvvetlerine karşı mücadele verirken yaşamını ortaya koymuş vatansever bir kahramandır! 

İsmet İnönü, Türkiye’yi sömürge devleti statüsüne indirgeyen Sevr Antlaşması’nı yırtıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu sayılan Lozan Antlaşması’nı müzakere etmiş ve onaylatmış, cephede bizzat savaşarak kazandığı toprakları, masa üzerinde hukuken de kazanmış bir kahramandır!
İsmet İnönü, Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kişilerden birisidir!
İsmet İnönü, Cumhuriyet kurulduktan sonra, Başbakan olarak, Aydınlanma devrimlerini, birinci Cumhurbaşkanı Atatürk ile birlikte yürürlüğe koyan kişidir! İsmet İnönü, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı’dır!
İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı iken, Türkiye’yi, yaklaşık 50 milyon insanın öldüğü ve insanlık tarihinin en büyük savaşı olan 2. Dünya Savaşı’nın dışında tutmayı başarmış devlet adamıdır! Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nda büyük bir felaket ile karşılaşmadıysa, bunu İsmet İnönü’ye borçludur!
İsmet İnönü, Türkiye’nin çok partili serbest seçimli parlamenter sisteme geçilmesini sağlayan kişidir! Recep Tayyip Erdoğan, İnönü’nün yürürlüğe koyduğu bu sistem sayesinde Başbakan ve Cumhurbaşkanı seçilmiştir!
İsmet İnönü, Köy Enstitülerini kuran, bu projeyle birlikte toprak reformu hareketlerini başlatan, köylünün ve çiftçinin kalkınması için mücadele veren, toprak ağalarının ve din bezirgânlarının kölesi olmayan, bu nedenle de 1950 seçimlerini kaybetmiş olan kişidir!

Peki, İsmet İnönü kim değildir?
İsmet İnönü, “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” diyen Adnan Menderes’i ve onun liderlik ettiği Demokrat Parti’yi kendi kökeni olarak gören kişi değildir!
İsmet İnönü, yaklaşık 65 bin ABD askerinin Irak’ı işgal etmek üzere Türkiye’de konuşlanmasını öngören tezkerenin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasını sağlayan lider değildir!
İsmet İnönü, ABD emperyalizminin ürünü olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı değildir!
İsmet İnönü, CIA destekli Fethullah Gülen çetesi konusunda “kandırılmış” olan kişi değildir!
İsmet İnönü, ABD destekli Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki taşeronu değildir!

İsmet İnönü, “milli kimlik” kamuflajı altında Anadolu kültürünün Araplaşmasının yolunu açan kişi değildir!

  • İsmet İnönü, eğitimi dinselleştirerek, laik eğitim sistemini ortadan kaldırarak, halkını cehalete mahkûm eden ve bu yolla emperyalizmin eline en büyük kozu veren kişi değildir! 

Akılla birlikte, vicdan, vefa ve dürüstlük duyguları da ortadan kalkınca, İsmet İnönü hakkında, bunları hatırlatmak gerekiyor!
=====================================
Dostlar,

Cumhuriyet Gazetesini oku – oku bitiremiyoruz..
Son günlerde ülkemizin yüzakı aydınlar yazar kadrosuna katıldı, Cumhuriyet daha da güçlendi.. Bu yüzden sitemize de pek çok makaleyi alıntılıyoruz..

Sayın Örsan K. Öymen, daha önce de belirttiğimiz üzere, bir Felsefe profesörüdür.
O’nun yazılarından hem düşünmeyi – doğru düşünmeyi, us yürütme yöntemlerini öğreniyoruz hem de teknik bilgi içeriği ediniyoruz..

İsmet İNÖNÜ hakkındaki yukarıya aktardığımız yazı tam anlamıyla “mükemmel” bir irdeleme..

Anayana.. özellikle “İsmet İnönü kim değildir?” başlığı altındaki sıralama ne çok anlamlı..
İlle de son vurgu :

  • İsmet İnönü, eğitimi dinselleştirerek, laik eğitim sistemini ortadan kaldırarak, halkını cehalete mahkûm eden ve bu yolla emperyalizmin eline en büyük kozu veren kişi değildir! 

Çook teşekkürler değerli Prof. Öymen..

Sevgi ve saygı ile. 14 Ekim 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com