Etiket arşivi: İsmet İnönü

Tekke ve Zaviyeler Kapatılmıştır

Dr. Cihangir Dumanlı
E. Tuğg., Hukukçu,
Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Geri bıraktırılmış, yarı sömürge durumuna getirilmiş, yoksul, cahil, savaş yorgunu, hastalıklı bir toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı hedefleyen laiklik temelli cumhuriyet devrimi, dini siyasal araç olarak kullanan karşı devrimcilerin direnişi ile karşılaşmış ve onları etkisiz hale getirmiştir.

Devrim – karşı devrim çatışmasının en önemli aşaması genç cumhuriyete karşı yapılan Şeyh Sait isyanı ve buna karşı alınan, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını da içeren önlemlerdir.

Şeyh Sait İsyanı

Hınıs’lı bir aşiret reisi ve toprak ağası olan Nakşibendi tarikatına mensup Şeyh Sait, halifeliğin kaldırılmasına tepki olarak 13 Şubat 1925’de Elazığ’ın Piran köyünde müritleri İle isyanı başlatmıştır. İsyan bir haftada 14 ile yayılmıştır. İsmet İnönü’nün tanımıyla isyan, “Askeri mahiyet arz eden silahlı irtica hareketidir”.

  • İsyancılar yeşil bayrak altında evleri, dükkanları yağmalamışlar, telgraf tellerini kesmişler, resmi binaları işgal etmişler ve resmi görevliler ile jandarma birliklerini etkisiz hale getirmişlerdir.

–  “Allahın emriyle şeriatı geri getireceğiz”
– “Halifelik olmadan Müslümanlık olmaz.”
– “Bize katılanlar cennetliktir,”
– “Kadınlarımızı başı açık gezdiren hükümetin başı ezilmelidir.”

gibi sloganlar kullanan isyancılar Elazığ’a egemen olmuşlar. Diyarbakır’ı iki kez kuşatmışlar, halkın ve güvenlik güçlerinin direnişi karşısında bu kente girememişlerdir.

Başbakan Fethi Okyar başkanlığındaki hükümetin isyana karşı sert önlemler almaktan çekinmesi üzerine, İsmet İnönü ikinci kez Başbakanlığa getirilmiştir.

Yeni hükümet kendisine iki yıllığına geniş yetkiler veren Takrir-i Sükun yasasını Meclis’e getirmiştir. Bu yasaya göre:

  • Biri isyan bölgesinde, öbürü Ankara’da olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi kurulmuş;
  • Bölgesel seferberlik ilan edilerek Adana’daki Kolordu seferber edilmiş ve isyan bölgesine gönderilmiş;
  • Basına sansür konmuş, İsyancıları destekleyen kimi dergi ve gazeteler kapatılmış, yazarları mahkûm edilmiştir.

Ayrıca Hıyaneti Vataniye (vatan hainliği) yasasına ekleme yapılarak, dini siyasete alet edenlerin vatan haini oldukları yasa hükmü durumuna getirilmiştir.

Başarılı isyan bastırma harekâtı sonunda Şeyh Said ve yakın adamları Nisan ortasında Bingöl / Genç bölgesinde yakalanarak Diyarbakır istiklal mahkemesinde yargılanmışlardır. Bu İstiklal Mahkemesinde 389 sanık yargılanmış, 29 kişi idama mahkum edilmiştir

Diyarbakır İstiklal Mahkemesi yargılama sırasında isyanda tekke ve zaviyelerin önemli etkisi olduğunu saptamıştır. 29 Haziran 1925’te mahkeme Başkanlığı savcılığa gönderdiği yazıda “tekke ve zaviyelerin memba ı şer” (kötülük kaynağı) olduklarının, mensuplarının kendilerine kutsal payeler vererek halkı kendilerine secde ettirdiklerinin anlaşılması dolayısı ile kendi il ve ilçelerindeki bu gibi yerleri kapatmalarını bütün illere bildirilmesini” istemiştir.

İsyanın bastırılması üzerine Atatürk’ün yayınladığı mesaj şöyledir:

  • “Türkler cumhuriyetin korunmasına, vatanın gelişmesine, milletin yükselme yolunda çalışmasına engel olmak isteyenlerin uğrayacakları hayal kırıklığını kesin olarak ispat etmişlerdir.” [1]

Ağustos 1925 ayında Şapka Devrimini halka tanıtmak amacıyla Kastamonu gezisinde olan Atatürk, 31 Ağustos’ta Çankırı’da yaptığı konuşmada

  • Tekkeler kesinlikle kapatılmalıdır…. Hiçbirimiz tekkelerin yol göstericiliğine muhtaç değiliz. Biz uygarlıktan, bilimden, fenden güç alıyoruz. Bugün falan ya da filan şeyhin yol göstermesi ile maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye uygar topluluğunda varlığını kesinlikle kabul etmiyorum. demiştir.

Atatürk Ankara’ya döne dönmez Bakanlar Kurulunu Çankaya’da toplamış ve 2 Eylül 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili Bakanlar Kurulu kararnamesini yayınlatmıştır.

Kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması hem cami veya mescit, hem tekke olarak kullanılan yerlerde cami ve mescitlerin açık kalması, kapatılan tekke binalarından oturmaya elverişli olanların okul olarak kullanılması; tarihsel değeri olan türbe binalarının yönetiminin Milli Eğitim Bakanlığına verilmesi; şeyh, derviş, mürit gibi sıfatların yasaklanması öngörülmekte idi.

Aynı ihtiyacın Ankara’daki İstiklal Mahkemesi tarafından da belirtilmesi üzerine, konu bir yasa tasarısı olarak TBMM’ye getirilmiş ve 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyeler kapatılmıştır.

677 sayılı yasanın gerekçesi şöyledir :

“Tekkeler ve zaviyeler gibi İslam dininin zorunlu kılmadığı kuruluşların, hak yolundan sapmışların elinde düşüncelerin karışmasına ve siyasal amaçların desteklenmesine kadar elverişli olduklarını mal ve canca birçok fedakarlığı gerektiren son gericilik olayı açıkça anlattı, uyanıklık yarattı. Vatan ve devletin esenliği ve huzuru için kuşkulananların dikkatini çekti. Doğu İstiklal Mahkemesinin bu nedenle kendi yargı çevresindeki tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasına karar verdiği bilinmektedir. Ankara “stiklal Mahkemesi de tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması gerektiğine hükümetin dikkatini çekmiştir. “

Yasa:

677 sayılı yasa ile tekke ve zaviyeler kapatılmıştır.
Bütün tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme, murada kavuşturmak maksadıyla muskacılık gibi unvanların kullanılması bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kıyafet giyilmesi yasaklanmıştır.

Türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır.

Yasaya aykırı hareket edenlere iki aydan az olmamak üzere hapis, elli liradan az olmamak üzere para cezası öngörülmüştür.

Değerlendirme:

Başlangıçta iletişim araçlarının olmadığı dönemde insanların sosyalleşme gereksinimlerini karşılayan tekke ve zaviyeler, zamanla dini siyasal amaçları için kullanan ve halkın kutsal din duygularını sömürerek çıkar sağlayan tarikat ve cemaatlerin denetimine girmiş ve üretime katkısı olmayan insanların gerici düşüncelerin etkisinde boş zaman geçirdikleri yerler durumuna gelmiştir.

Bu durum Cumhuriyet devriminin temeli olan laikliğe aykırıdır. Çağdaş uygarlığa erişmek isteyen cumhuriyette bu tür ortaçağ kurumlarının yeri yoktur.

Tarikat ve cemaatlerin yuvalanarak gerici düşünceleri aşıladıkları bu tür yerlerin Cumhuriyet’e ne denli büyük tehdit oluşturduğu Şeyh Sait isyanında ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet henüz iki yaşını doldurmadan yapılan irtica eylemi zaten çağdaşlıkla bağdaşmayan tekke ve zaviyelerin kapatılmasını çabuklaştırmıştır.

  • Dini siyasete alet edenlerin vatan haini sayılmasını öngören hıyaneti vataniye kanunu yürürlüktedir.

Devrim – karşı devrim savaşımı (mücadelesi) günümüzde sürmektedir.

  • Tarikat ve cemaatlerin örgütlenerek Cumhuriyet’i ortadan kaldırmaya yönelik eylem girişimleri yakın zamanda da yaşanmıştır.

Karşı devrimcilerin 677 sayılı yasaya aykırı hareketle tarikat ve cemaatleri güçlendirdikleri, yasaklanan unvanları ve giysileri açıkça kullandıkları görülmektedir.
Bu tür oluşumların hoş görülmesi hatta desteklenmesi anayasaya aykırı ve yürürlükteki yasalara göre suçtur.

677 sayılı  yasaya aykırı hareket edenlere iki aydan az olmamak üzere hapis cezası ve elli liradan az olmamak üzere para cezası öngörülmüştür.

Türk Ceza Yasası’nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki 4.11.2014 tarih ve 5252 sayılı yasanın  4. maddesi, eski yasalardaki para cezalarının nasıl uygulanacağını düzenlemiştir. Buna göre 31.12.1939’dan önceki yasalarda öngörülen para cezalarının seksen beş bin yedi yüz on beş (85.715) katı uygulanması öngörülmektedir.

Bu nedenle, 677 sayılı yasadaki en az elli liralık para cezasının günümüzde en az 4 285 000 TL (50 X 85.715) olarak uygulanması yürürlükteki yasalar gereğidir.

Cumhuriyet savcılarının dikkatine sunulur.

Şeyh Sait’in üyesi olduğu Nakşibendi tarikatı, isyandan beş yıl sonra 30 Aralık 1930’da da Menemen’de başka bir irtica eylemini vahşice gerçekleştirmiştir (Kubilay’ın şehit edilmesi)

Tarihin bize verdiği ders şudur :

  • Halkın din duygularını kötüye kullanan ve bundan çıkar sağlayan tarikat ve cemaatler laik cumhuriyete tehdittir.
  • Günümüzde farklı adlarla ortaya çıkan tarikat ve cemaatler hoş görüldükleri ve desteklendikleri takdirde, fırsat bulduklarında cumhuriyete karşı ayaklanmaya kalkışabilirler.

Anayasaya aykırı ve yürürlükteki yasalara göre suç olan bu tür oluşumlara izin verilmemeli, hoşgörü gösterilmemeli, ilgili yasalar ödünsüz uygulanmalıdır.

[1] Ş. Süreyya Aydemir. Tek Adam, cilt III, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2017, s. 210, 356

Ekrem İmamoğlu ve CHP

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
31 Temmuz 2023, Cumhuriyet

 

İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başarılı bir belediye başkanıdır. İmamoğlu çalışkandır ve belediyecilik projesi geliştirmek konusunda yeteneklidir.

İmamoğlu, belediyedeki başarılarının dışında, halkla iletişimi yoğun ve etkili olan birisi olarak, cumhurbaşkanı adayı gösterilseydi, seçimleri de büyük bir olasılıkla kazanırdı.

İmamoğlu, beş yıl sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kazanabilecek olası adaylardan birisidir. Yüzde 50’nin üzerinde oy alınmasını gerektiren yeni sistemde, İmamoğlu, bir geçiş dönemi cumhurbaşkanı olarak, parlamenter sisteme geri dönülene dek, bir sonraki seçimde, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak da gösterilebilir.

Ancak CHP Genel Başkanlığı ayrı bir konudur. CHP Genel Başkanlığı için ideolojik bir donanım gerekir. CHP genel başkanı olacak kişinin, CHP’nin temel ilkelerini özümsemiş ve içselleştirmiş olması gerekir. CHP genel başkanı olacak kişinin CHP’nin ilkelerine içten bir biçimde inanmış olması gerekir.

Bu konuda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da iyi bir örnek değildir.

Bu konuda örnek alınacak birileri varsa, onlar da Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve Bülent Ecevit gibi liderlerdir.

  • İmamoğlu’nun CHP genel başkanı olması durumunda, Kılıçdaroğlu döneminde yaşanan CHP’nin sağa savrulması ve laikliğin unutulması süreci, hem söylem, hem eylem, hem de kadrolaşma bağlamında, kronikleşmiş bir hale dönüşecektir.
  • İmamoğlu’nun genel başkan olması durumunda, Kılıçdaroğlu döneminde olduğu gibi, partide halkçılık yerine popülizm ön plana çıkacaktır.

***
İmamoğlu’nun birinci eksiği ideolojik donanımdır.
İmamoğlu’nun ikinci eksiği de çalıştığı kadrolardır.
Değişim
isteminde bulunan İmamoğlu’nun, Kılıçdaroğlu’nun en yakın kadrosuyla birlikte çalışması bir çelişkidir. İmamoğlu’nun sorunun kaynağı olan bir kadroyla değişimi gerçekleştiremeyeceği ve bu konuda inandırıcı olamayacağı açıktır.

Partinin kurumsal kimliğine ve ilkelerine sahip çıkmak ve parti içi demokrasiyi sağlamak doğrultusunda bir değişimi gerçekleştirebilmek için, hem ideolojik bir temelin, hem de ona uygun kadroların olması gerekir.

Medyaya sızan “Zoom” toplantısından da anlaşılacağı gibi, İmamoğlu’nun şu anda birlikte çalıştığı kadrolar, CHP’nin sağa savrulmasına göz yumanlardır, bu konuda yıllarca sessiz kalanlardır.
***
İmamoğlu bugüne dek Her şey güzel olacak ve “Sevgi kazanacak” gibi hiçbir ideolojik temeli olmayan söylemlerle yola çıkmıştır. İmamoğlu birkaç gün önce, kurduğu web sitesine gelen istemleri özetlerken Atatürk devrimleri, laiklik, cumhuriyet, demokrasi, kamuculuk gibi kavramlara yeni yeni değinmeye başlamıştır.

Oysa bunun için web sitesine gelen istemleri beklemeye gerek yoktu. Bunlar zaten Partinin programında ve tüzüğünde olan ilkelerdir.

  • Cumhuriyetçilik,
  • Halkçılık,
  • Devletçilik,
  • Laiklik,
  • Milliyetçilik,
  • Devrimcilik,

Sosyal demokrasi (AS: biz bu ilkeyi asla benimsemiyoruz..), demokratik solculuk Partinin kurultay tarafından onaylanmış kurumsal ilkeleridir ve her üye bunlara uymakla yükümlüdür.

Bu konuda, hem İmamoğlu’ndan hem de Kılıçdaroğlu’ndan farklı olarak, tutarlı bir biçimde ilerleyen tek hareket, “CHP İlke ve Demokrasi Hareketidir. Bu Hareket ilkelerini, amacını ve ideolojisini, www.chpilkedemokrasi.org adlı web sitesinde, geçtiğimiz günlerde duyurmaya başlamıştır.
***
İmamoğlu açısından bir başka zorluk da, İstanbul Belediye Başkanlığı’dır.

İmamoğlu’nun CHP Genel Başkanlığı adaylığı, İstanbul Belediyesi’nin AKP’nin eline geçmesine yol açabileceği için, buna neden olan birisinin CHP’de kurultayı kazanması oldukça zordur.

Değişimi hedefleyenlerin yanlış yerlerde zaman yitirmemelerinde büyük yarar vardır.


Yazarın Son YazılarıTüm Yazıları

Kişi ve ilke17 Temmuz 2023

KILIÇDAROĞLU’NUN YERİNDE OLSAM

Kılıçdaroğlu, Türkiye siyasetine yaptığı katkılarla iz bırakacak bir halk çocuğudur.

Mahkeme kadıya mülk değil. Bütün gelişmeler CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da sonunun göründüğünü gösteriyor. Bir yönetici, bulunduğu yeri, en güçlü olduğu zamanda bırakmalıdır ki başarılarıyla anılsın. Bunu İsmet İnönü de, Bülent Ecevit de yapamadı.

Kılıçdaroğlu da Partinin başında kalmak için direniyor. Hiç değilse önümüzdeki yerel seçimlerde partisine bir zafer kazandırdıktan sonra parti başkanlığını bırakmayı düşündüğü anlaşılıyor. Ancak muhalefetteki ayrı baş çekmeler ve CHP içindeki dağınıklık yerel seçimlerin de yenilgiyle sonuçlanmasına neden olabilir.

Ancak ne CHP’nin, ne ülkenin onun ayrılması için beklemeye tahammülü var.

  • En başta CHP, ipliği kopmuş bir tesbih taneleri gibi dağılmaktadır.

Partinin yeni kadrolarla yeni bir politikalarla toparlanması şart gözüküyor. Siyaset boşluk kabul etmez. Akan su mecrasını (yatağını) bulacaktır. Ancak siyaset aktörleri basireti elden bırakmazlarsa.

Temiz, halkçı bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu, ülkenin dışlanan ve çok acılar çekmiş bir kesiminden geliyordu. Tuncelili bir Alevi ailesine mensuptu. Bu durum O’na, Türkiye’nin yakın tarihini klasik CHP anlayışından farklı düşünme şansı da verdi. Buna karşın Alevicilik yapmadı. Kürtlerin tarih boyunca uğradığı baskı ve yok sayma siyasetinin de farkındaydı. Buna ilişkin söylemlerini alçak sesle dillendirebildi.

CHP’nin niçin iktidar olamadığının farkındaydı

CHP, 1930’larda yarattığı ceberut devlet algısının kuşaktan kuşağa aktarılması sonucu, yoksul ve dindar kitlelerin desteğini alamadı. Kılıçdaroğlu bunun için yeni politikalar geliştirmeyi denedi. “Helalleşme” diye bir kavram ortaya attıysa da bunu açıkça dinlendiremedi. Partisi içinden bu konuda açık bir destek de bulamadı. Üstelik 1950’den beri atı alanlar Üsküdar’ı geçmiş, yoksul kitleleri, dünya patronlarını da yanlarına alarak boğazlarından yakalamışlardı.

Seçmen davranışlarını birinci derecede yönlendiren refaha (gönence) açlık olduğu halde, Kılıçdaroğlu ve ekibi, bunun dindarlık olduğunu sandı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Abdullah Gül’ü aday göstermek istedi. Olmayınca Ekmelettin İhsanoğlu’nda karar kıldı. Bu politikalar başarılı olmayınca CHP içinden bunun için yanıp tutuşmakta olan Muharrem İnce‘yi aday gösterdiyse de gene başarıya ulaşılamadı.

Uzun süre kafasında ölçüp tarttıktan sonra Cumhurbaşkanlığına kendi adaylığını koydu. Buna fazlasıyla layıktı.. Parti içinden aday gösterilenleri yanına almayı başardı. Millet İttifakı adıyla geniş bir muhalefet cephesi oluşturmayı da başardı. Bu, merkez-sağ bir cepheydi ama pek çok çevre, iktidar alınsın diye buna çok ses çıkarmadılar.

İttifak içindeki partiler, CHP listelerinde hak ettiklerinin çok üstünde milletvekili çıkardılar. Kılıçdaroğlu seçimi kazanmaya o denli odaklanmıştı ki, Zafer Partisiyle de son anda olmaması gereken gizli bir protokol bile yaptı.

Kimileri, CHP’ye seçimi yitirtenlerin bu olgular olduğunu sanıyor. Doğrusu, muhalefetin bu geniş birliğe karşın bile seçimi kazanamamış olmasıdır.

CHP kurmayları, konuyu soğukkanlılıkla ele alıp soruna çözüm üretmeye çalışacak yerde, Kılıçdaroğlu ile kurultayı da beklemeden başkanlık yarışına girdiler. Kılıçdaroğlu’nun üst üste yaptığı hatalar da bunun tuzu biberi oldu.

Beklemediği yenilgi, Kılıçdaroğlu’nun dengesini bozmuş görünüyor. Partisi içinde aç kurtlar gibi, düşeni yemeğe hazır kişilerin kendilerini göstermesi karşısında arkadan bıçaklandığını düşünebilir.

  • Fakat bu saatten sonra o makamda kalması mümkün görünmüyor.

Bu anlamsız uzatmayı oynamasına olanak da gereksinim de yoktur. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Daha çok yaralanmadan bırakması kendisi için de, partisi için de iyi olur.

Taç giyen baş akıllanır derler. CHP içinde bu partinin başına geçebilecek “temiz” bir hayli insan vardır ve esas sorun programdır.

CHP’ye ambleminde bulunan oklardan yalnız HALKÇILIK yeter.

Bu konuyu da artık yaklaşık bir ay tatil yapacağım Ayvalık’ta yazar paylaşırım.

CHP ve Kılıçdaroğlu

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
05 Haziran 2023, Cumhuriyet

Kemal Kılıçdaroğlu, 2010 yılında CHP genel başkanı oldu ve 13 yıl boyunca girdiği tüm seçimleri kaybetti. CHP, Kılıçdaroğlu döneminde, 5 milletvekilliği seçimini, 3 Cumhurbaşkanlığı seçimini, 2 belediye seçimini ve 2 referandumu kaybetti. Kılıçdaroğlu 13 yılda 12 seçim kaybetti.

Dünyada hiçbir demokratik ve uygar ülkede, bu kadar çok seçim kaybedip bu kadar uzun süre genel başkanlık koltuğunda kalan başka bir ana muhalefet partisi lideri olmadı!

Seçim kaybeden liderlerin genel başkanlıktan ayrılması, her şeyden önce bir görgü, uygarlık ve sorumluluk göstergesidir. CHP’nin ise feodal toprak ağası zihniyeti ile yönetildiği anlaşılmaktadır!

***

Kılıçdaroğlu’nu fanatik futbol taraftarı gibi savunmaya devam ederek CHP’nin ve Türkiye’nin yolunu tıkayanların, 2023 seçimlerinde alınan %48 oyu başarı olarak nitelendirmeleri, Uğur Mumcu’nun deyişiyle, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın bir sonucudur.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet partileri adaylarının toplam oyu %48, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın toplam oyu %52 idi. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet partileri adaylarının toplam oyu %47, Erdoğan’ın oyu %53 idi.

Özetle 2023 yılında muhalefet, Kılıçdaroğlu ile oylarını artırmamıştır! O zamandan bugüne değişen bir şey olmamıştır. Buna rağmen, aynı liderlerle değişim beklemek aptallıktan başka bir şey olmadığı gibi, halkı da aptal yerine koymak ve kandırmaktır!

2019 yılındaki belediye seçimlerinde CHP’nin İstanbul, Ankara ve Adana’yı kazanmış olmasını Türkiye çapında bir başarı olarak anlatmak da halkı kandırmaktır. Çünkü CHP, Türkiye genelinde o seçimleri açık ara farkla kaybetmiştir.
***
CHP’nin oyu Kılıçdaroğlu döneminde, 13 yıl boyunca, %22-26 arasında sabitlenmiştir. CHP’nin, sağa açılarak, partinin kurumsal kimliğinden uzaklaşarak, AKP’nin gölgesinde kalarak, laiklik ilkesini ve Aydınlanma devrimlerinin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk’ü yok sayarak, oylarını artıracağı iddiası, geçmiş seçimlerde olduğu gibi, bir kere daha fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Bu iddia bilimsel olarak, olgular tarafından, tarihin çöp sepetinde yer almak üzere, yanlışlanmıştır! Bu iddia bir safsata ve hurafedir!

CHP, İsmet İnönü’nün genel başkanlığında, 1950’de %39, 1954’te % 35, 1957’de % 41, 1961’de % 37; Bülent Ecevit’in genel başkanlığında, 1973’de % 33, 1977’de % 41 oy almıştır.

1973 ve 1977 seçimlerinde CHP seçimleri kazanmıştır. 1989’da SHP, Erdal İnönü’nün genel başkanlığında yerel seçimleri; 1999’da DSP, Ecevit’in genel başkanlığında, genel seçimleri kazanmıştır.

***

Kılıçdaroğlu’nun çalışkan olması ve yolsuzluk yapmaması, genel başkanlık için tek ölçüt olamaz.

Seçimlerin kaybedilmesi, tek başına hükümetin uyguladığı baskılarla da açıklanamaz.

CHP’de parti içi demokrasinin olmaması, partinin yetkili organlarının çalıştırılmaması, kararların oligarşik yapılar tarafından alınması, partinin kurumsal kimliğinden ve ilkelerinden sapılmış olması ve kadrolaşmanın bu doğrultuda gerçekleşmesi, popülizme teslim olunması, seçim yenilgilerindeki ana etkenlerin arasındadır.

Gerçek lider, sosyolojik koşullara göre siyaset yapan değil, sosyolojik koşulları değiştirmeyi başaran kişidir!

100. yılda Meclis’in hali

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
17 Nisan 2023, Cumhuriyet

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday olan milletvekillerine bakıldığında, tablonun iç açıcı olduğu söylenemez.

20. yüzyılın başlarında TBMM’de görev yapan milletvekillerinin kalitesi, 21. yüzyılın başlarına göre daha yüksekti. Zaman geçtikçe siyasetin kalitesinin (niteliğinin) yükselmesi gerekirken, Türkiye’de tersine bir durumun olması, araştırılması gereken bir konudur.

Aynı durum siyasi lider kalitesi için de geçerlidir. Türkiye artık Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Erdal İnönü gibi nitelikli siyasetçileri üretemez hale (duruma) gelmiştir. Çünkü siyaset kaliteyi koruyan ve geliştiren değil, kaliteyi ezen ve yok eden popülist bir mekanizmaya (düzeneğe) dönüşmüştür.
***
Anayasadaki demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkesine aykırı siyaset yürüten kişilerin TBMM’de temsil edilmesi, Cumhuriyetin geleceği açısından kaygı vericidir.

Siyasi Partiler Yasası’na göre, siyasi partiler anayasaya uymakla yükümlüdür. Ancak Türkiye, AKP iktidarı döneminde hukuk devleti olmaktan çıktığı için, bu konuda hiçbir önlem alınmamaktadır.

Örneğin, HÜDA PAR adlı “partinin” söylemleri anayasaya aykırıdır. Bunlar bir siyasi parti için kapatılma nedenidir. Ancak bu “partinin” kapatılması bir yana, HÜDA PAR, AKP’nin himayesinde, TBMM’ye girmeye hazırlanmaktadır.

Aynı sorun AKP için de geçerlidir. AKP, anayasanın laiklikle, ifade, yayın, örgütlenme özgürlüğüyle, güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığıyla ilgili birçok maddesini, sadece (yalnızca) söylemleriyle değil, eylemleriyle de ihlal etmiştir (çiğnemiştir).
***
CHP’nin milletvekili aday listesi de CHP tabanında hayal kırıklığı yaratmıştır.

DEVA, GP, SP ve DP’ye verilen kontenjanlar, bu partilerin oy oranlarıyla orantısız bir biçimde belirlendiği gibi, 81 ilde dengeli bir biçimde dağıtılmamıştır, İstanbul’a ve Ankara’ya yığılmıştır. CHP İstanbul ve Ankara il ve ilçe örgütleri, örgüt üyelerinin seçimde motive edilerek çalıştırılması konusunda sıkıntıya girmiştir.

“Ergenekon” ve “Balyoz” gibi kumpas davalarının bir aşamasında, adalet bakanı olarak görev alan Sadullah Ergin’in, DEVA kontenjanından, CHP’nin kalesi olan Ankara 1. bölgede aday gösterilmesi de ayrıca haklı tepkilere yol açmıştır.

CHP’nin kurultay tarafından onaylanan parti programındaki temel ilkelere sahip çıkan aday adaylarının, seçilebilecek yerlerde yeterli sayıda aday gösterilmemiş olması, hatta partinin ilkelerini yeterince benimsememiş olan bazı kişilerin, listede üst sıralarda yer almış olması, ayrıca büyük bir sorundur. Bu çerçevede, Yüksel Taşkın’ın İzmir 1. bölgede birinci sırada aday gösterilmiş olması da, haklı tepkilere yol açmıştır.

Türkiye’nin önceliği AKP’nin diktatörlük rejiminden kurtulmak olduğu için, listelerdeki sorunlar, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesine engel olmayabilir; olmamalıdır da.

Ancak listelerdeki sorunlar, CHP’nin bazı (kimi) illerde oy kaybına (yitiğine) uğramasına ve  milletvekili yitirmesine yol açabilir. Cumhurbaşkanlığı oylamasında Kılıçdaroğlu’na oy verecek birçok kişi, tabandaki kaygıların giderilmemesi durumunda, milletvekili listesinde, laiklik ve sol konusunda daha duyarlı olan partilere, örneğin Türkiye İşçi Partisi’ne veya öbür sosyalist partilere oy verebilir, CHP’li yöneticilerin “aritmetik hesapları” fiyaskoyla sonuçlanabilir.

Türk Devrimi ve Kemalizm 

Dr.Öğr.Üyesi HAYDAR SEÇKİN ÇELİK | AVESİS

Dr. H. SEÇKİN ÇELİK
Hacettepe Üniv. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enst. 

13 Nisan 2023, Cumhuriyet

Son yıllarda özellikle gençler arasında Atatürkçü bir canlanma görülüyor. Peki, Cumhuriyetin 2. yüzyılında, bu canlanmaya karşılık gelecek bir ideolojik program var mı? Bunu söylemek kolay değil. “Altı Ok” un anayasaya girmesinin görüşüldüğü 5 Şubat 1937 tarihli oturumda bile, Şükrü Kaya, “Biz bu prensiplerimizi statik olarak almadık. Hayatın gündelik zaruretlerinden mülhem olarak aldık. İnkılapçılığın esas ruhu budur.” demişti.

KEMALİST DEVRİM

1960’larda İsmet İnönü, Türk Devrimi’nin yeni vizyonu olarak “demokrasi içinde sosyal adaleti sağlayarak planlı kalkınma”yı göstermişti. Tarık Zafer Tunaya, Niyazi Berkes gibi Atatürkçü aydınların yürüttükleri verimli tartışmalar, 1990’larda yerini geçmişe yönelik nostaljik (özlemsel) bir bakışa bıraktı. Bu, aslında (gerçekte) daha çok yaratıcılık kaybıyla (yitimiyle) ilgiliydi. Tekrar tekrar 1920-1950 dönemini nostaljik (özlemsel) bir havayla okuyucuya sunan, Atatürk’ün vefatı (ölümü) sonrasında hiçbir şeyin iyi gitmediği görüşünü çokça işleyen, İsmet İnönü’yü günah keçisi haline getiren bu metinler, hem tarih algısına önemli zarar verdi hem de yeni bir şey söyleme ihtiyacının (gereksiniminin) adeta verimsiz bir ikamesi (yerine konması) oldu.

İNKILAP (Devrim) DERSLERİ

Recep Peker’e yönelik pek de olumlu yaklaşmayan Kemal Karpat, O’nun “İnkılap Dersleri”nin, içerdiği tüm sorunlara karşın, genç kuşaklara güncel politik akımlar hakkında yararlı bilgiler sağladığını belirtmektedir. Tek partili yıllarda kurulan Hukuk İlmini Yayma Kurumu gibi örgütlenmeler, kendi alanlarındaki uluslararası entelektüel tartışmaları gündeme taşıyıp Türk aydınını uluslararası entelektüel dünyayla etkileşime sokarak Kemalist Devrim’i beslemeye çalışıyorlardı. Oysa günümüzde cumhuriyetçilik, devletçilik, milliyetçilik, laiklik gibi Kemalist ilkeler hakkında yeni yaklaşımlar ortaya atılmasına karşın, Kemalist ve anti-Kemalist literatür Türk Devrimi’yle ilgili olarak yalnızca 1920-1950 dönemi üzerine çekişmekte ortaklaşmaktadır.

YURTTAŞLIK ve LAİKLİK

Bu konulardaki entelektüel gelişmeler, akademik yayınlara hapsolmakta, birbirleriyle çok ilişkilendirilmeden, ayrıksı bir biçimde ele alınmaktadır. Oysa neoliberalizmin başarısızlıkları karşısında gündeme gelen yeni devletçilikle, liberal özgürlük yaklaşımına alternatif (seçenek) olarak ortaya atılan Cumhuriyetçi özgürlük yaklaşımı arasında ciddi entelektüel bağlantılar kurulabilir. Türkiye özelinde, yeni devletçiliğin sosyal yaklaşımları ve Cumhuriyetçi özgürlüğün tahakkümsüzlük yaklaşımıyla, laikliğin zemin yitirmesinin önüne geçilmesi arasında da güçlü düşünsel bağlantılar kurmak olanaklıdır.

Milliyetçiliğin Ortadoğu örneğinde çokça görülen toplumsal parçalanmaların, “başarısız devlet”lerin ortaya çıkmasını önleyen ve yeniden keşfedilen dayanışmacı enerjisi de “yurttaşlık” temelli sosyal ve siyasal yaklaşımlarla ilişkilendirilebilir. Özellikle gündelik gelişmeler karşısında sürüklenen muğlak bir duruşa dönüşen laikliğin yeniden ele alınması ve Doç. Dr. Zana Çıtak’ın belirttiği gibi, laikliğin tanımına giren hususların “laikliğe aykırı” diye kodlanabildiği yön yitimine de bir son verilmesi gerekir. En az bu yeni vizyonun entelektüel düzeyde geliştirilmesi kadar önemli olan ise onu, halka ulaşacak bir siyaset diline tercüme edebilmektir.

Erdemsiz siyaset

Örsan K. Öymen

Örsan K. Öymen

23 Ocak 2023, Cumhuriyet

Antikçağ filozofları Platon’a ve Aristoteles’e göre, yaşamın amacı iyi bir ruha sahip olmaktır. İyi bir ruha sahip olmak da erdemli olmakla olanaklıdır. Adalet ve cesaret de en önemli erdemlerin arasında yer alırlar.

  • Türkiye’de siyasetin en büyük eksiği erdemdir.

Türkiye’de siyaset, korkaklığın, kurnazlığın, ikiyüzlülüğün, çıkarcılığın, yalancılığın, adaletsizliğin esiri (tutsağı) olmuştur. Nadir (ender) sayıdaki istisnalar hariç (ayrıklar dışında), iktidarıyla ve muhalefetiyle, Türkiye’de siyasetin en büyük sorunu budur.

  • Türkiye’de siyaset ahlaki değerlerden yoksundur.

Anayasaya ve siyasal partiler yasasına uymayan; Meclis’te namusu ve şerefi üzerine ettiği yemini ihlal eden (çiğneyen); Türkiye için hukuk ve demokrasi talep ederken, demokrasiyi ve hukuku kendi partisinde uygulamayan; partisinin tüzüğünü ve programını ihlal eden; üyesi olduğu siyasal partinin kurumsal kimliğini ve ilkelerini reddeden ve kendi tarihini çarpıtan; başka siyasal partilerin gölgesinde siyaset yapan; popülizmi halkçılık sanan; siyasal ilişkilerini nepotist ve feodal ilişkiler üzerine kuran siyasetçiler, erdemli olamazlar.

Türkiye bu çapsız siyasetçilerden kurtulduğu gün, aydınlığa kavuşacaktır. Aksi halde bir karanlık, kısır bir döngü içinde, başka bir karanlıkla sonuçlanacaktır!
***
Bugüne dek anayasanın, demokrasi; hukuk devleti, güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı; laiklik; düşünceyi ifade, yayın, örgütlenme ve gösteri yapma özgürlüğü ile ilgili 2., 6., 7., 8., 9., 11., 14., 24., 25., 26., 28., 34. ve 138. maddelerini ihlal eden AKP iktidarı, anayasal ve yasal çerçevenin dışına çıkarak, yasaklarla ve baskılarla iktidarını korumaya çalışmaktadır.

  • AKP (bunu yaparak), milletin özgür iradesinden kaçmaktadır,
    milletin özgür iradesini yok hükmünde saymaktadır.

O nedenle AKP’nin, 1950 seçimlerini örnek göstererek, “Yeter! Söz milletindir” diyerek yola çıkması boş laftan ibarettir! Bugün millet, AKP’nin kurduğu Cumhuriyet düşmanı sivil diktatörlük rejimine, monarşiye ve teokrasiye “Yeter” diyecektir! Mustafa Kemal Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün kurduğu Cumhuriyete “Yeter” demeyecektir!

AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan, genel seçim tarihini 14 Mayıs 2023 olarak ilan ederken, 1950 seçimlerini yitiren Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü hedef almıştır.

İsmet İnönü kimdir? Kurtuluş Savaşı kahramanı ve Batı Cephesi komutanı!

Türkiye’nin sınırlarının tapusu olan Lozan Antlaşması’nın başmüzakerecisi (baş görüşmeci) ve kahramanı! Türkiye’yi, Avrupa’yı bir felakete (yıkıma) sürükleyen ve 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’nın dışında tutmayı başaran lider! Türkiye’ye çok partili serbest seçimli düzeni getiren, bu sistemin yürürlüğe konulmasına öncülük eden CHP genel başkanı! Bu düzenin bir sonucu olarak 1950 seçimlerini yitirdiğinde, seçimi yitirdiğini kabul etme olgunluğunu gösteren ve iktidarı devretmesini bilen kişi!
***
Erdoğan, İsmet İnönü’nün öncülüğünde, döneminde ve iktidarında yürürlüğe giren çok partili serbest seçimli sistem sayesinde, defalarca (kezlerce) başbakan ve cumhurbaşkanı olarak seçilip bu göreve gelmiştir! Bugün ise İsmet İnönü’yü hedef alarak seçim kampanyasını yürütmeye çalışmaktadır!

Millet, tarihsel olguları çarpıtanlara, tarihsel olguların çarpıtıldığının aradan geçen zamanla daha da iyi anlaşıldığı bir dönemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılında, AKP iktidarına gereken dersi sandıkta verecektir!

Millet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılında, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucuları olan Mustafa Kemal Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye en güzel hediyeyi, sandıkta AKP iktidarını devirerek verecektir! Millet, Cumhuriyete olan vefa borcunu, sandıkta ödeyecektir!

Yeter ki; Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugünkü yönetimi, Cumhuriyeti kuran; saltanatı ve hilafeti kaldıran; laiklik ilkesini yürürlüğe koyarak teokrasiyi yıkan; kadın ve erkek arasındaki eşitliği sağlayan; bilimsel eğitim sistemini kuran; çok partili serbest seçimli düzeni yürürlüğe koyan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, devrimci, reformcu, anti-statükocu, özgürlükçü, halkçı tarihine sahip çıksın!

6’lı Masa ve CHP

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
16 Ocak 2023, Cumhuriyet

Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Gelecek Partisi’nden oluşan ve “6’lı masa” olarak anılan ittifakın içindeki yetki konusu, geçtiğimiz haftanın önemli tartışmalardan birisiydi.

GP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, ittifakın iktidar olması durumunda imza yetkisinin eşit olacağını açıklaması; DEVA Genel Başkanı Ali Babacan’ın da ittifakın kararları NATO ve Avrupa Birliği zirvelerinde olduğu gibi oybirliğiyle aldığını ve oy oranındaki farklara bakılmaksızın, herkesin eşit temsil edildiğini açıklaması, bu tartışmayı daha da tetikledi.

Davutoğlu daha sonra yaptığı açıklamada, liderler arasındaki istişare mekanizmasına dikkat çekmek için bu açıklamayı yaptığını söylese de; Ali Babacan da, bu ifadeleri hükümet mekanizması için kullanıp kullanmadığını açıklığa kavuşturmuş olmasa da, tartışma doğal olarak sona ermedi.

Çünkü demokratik ülkelerde temsiliyet çok önemli bir konudur. Halkın egemen olduğu demokratik bir düzende, halkın yasama ve yürütme organlarında nasıl temsil edileceği, demokrasi açısından yaşamsal önemdeki konulardan birisidir.
***
Davutoğlu’nun ve Babacan’ın bunu tam olarak anladıklarından söz edilemez.

Her şeyden önce, Babacan’ın sözünü ettiği NATO ve AB zirvelerinde temsil edilen devletlerdir, seçmenin ve halkın oyu ile var olan siyasal partiler değildir. Ayrıca bu zirveler, bir hükümetin yürütme organı değildir, bunlar farklı devletlerin temsil edildiği uluslararası toplantılardır.

Davutoğlu’nun sözünü ettiği imza yetkisinin eşit olması durumu, hukuken de resmen de olanaksız olduğu gibi, demokratik temsiliyet ilkesinin açıkça ihlal edilmesidir.

Siyasal partilerin oy oranlarını dikkate almadan, hükümet içindeki yetki konusunu düzenlemek, demokratik temsiliyet ilkesinin tersyüz edilmesidir. Bu tür yaklaşımlar, temsiliyet yerine, vesayet ile sonuçlanır. Halkın temsiliyeti ve oy oranı bağlamında eşit olmayanların eşit sayılması, eşitlik değildir. Liderler masada kendilerini değil, halkı temsil ettiklerini unutmamalıdırlar!

Temsiliyete aykırı yaklaşımlarla, söz konusu ittifak içinde yaklaşık %25 oyu olan CHP’nin ve yaklaşık %15 oyu olan İYİ Parti’nin tabanını ve örgütünü seçimde motive etmek ve çalıştırmak da olanaksızdır. Toplamda yaklaşık %6 oyu olan 4 siyasal partinin, toplamda yaklaşık %40 oyu olan CHP’yi ve İYİ Parti’yi tutsak alması, halkın oylarının da vesayet altına alınması anlamına gelir.

Bu nedenlerle, “partilerin oy oranı önemli değildir” safsatasının en kısa sürede terk edilmesi gerekmektedir.
***
Geçtiğimiz hafta yaşanan talihsiz gelişmelerden birisi de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM’de yaptığı konuşmaydı.

Kılıçdaroğlu konuşmasının bir bölümünde şu ifadeleri kullandı: “Açık söylüyorum, biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek artık Saray tam odur. Statükocu, anti-reformcu, anti-özgürlükçü Kenan Evren kafasına geldiler.”

Bu ifadeler, bir dil sürçmesinden veya telaş içinde farklı kavramların ve konuların yanlışlıkla bir araya getirilmesinden ibaret değilse ve konuşmada “biz” denildiğinde, CHP kastediliyorsa, bu son derece vahim bir olaydır!

Bir CHP genel başkanı, CHP’nin onurlu, namuslu ve şerefli geçmişini çarpıtarak CHP için, “halkın olmayan parti”, “AKP sarayı partisi”, “statükocu”, “anti-reformcu”, “anti-özgürlükçü”, “Kenan Evren kafalı” ifadelerini kullanamaz!

Bu aynı zamanda, CHP’nin eski genel başkanlarına, Mustafa Kemal Atatürk’e, İsmet İnönü’ye, Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’a, Altan Öymen’e, Hikmet Çetin’e yönelik de büyük bir haksızlık, hakaret ve aşağılama anlamına gelmektedir.

Bu ifadeler, neo-liberaller, ikinci Cumhuriyetçiler, dinciler, mezhepçiler ve etnik kimlikçiler tarafından yıllardır CHP için kullanılmaktadır!

  • Bir CHP genel başkanı, kurumsal kimliğini savunmak ve seçim kazanmak istiyorsa;
  • CHP’nin devrimci, reformcu, anti-statükocu, özgürlükçü, halkçı geçmişine sahip çıkmalıdır!

Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk, askerin siyasetten uzak durmasını istemişti: Askerler ve Siyaset

Alev CoşkunAlev Coşkun
15 Ocak 2023, Cumhuriyet

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sakarya’da tank palet fabrikasındaki konuşmasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef aldı. Konuşmanın, Genelkurmay başkanı, Kara ve Hava Kuvvetleri komutanları tarafından alkışlanması tartışma yarattı. CHP sözcüleri, “Türk milletinin milli bir kuruluşunda, ana muhalefet partisi genel başkanını eleştiriyorsun, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanları da seni alkışlıyorlar. Türkiye ne noktaya geldi. Siz Erdoğan’ın değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin komutanlarısınız. Siz bir siyasi partinin mensupları değilsiniz.” diyerek sert eleştiride bulundular.

SİYASET ASKERİN İŞİ DEĞİLDİR

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da salı günkü grup toplantısında kendisini hedef alan Erdoğan’ın sözlerini alkışlayan askerlere karşılık vererek,

  • “Komuta kademesi haddini bilsin, siyaset askerin işi değildir. Siyaset mi yapmak istiyorlar, çıkarsınlar o kutsal üniformayı, Erdoğan’ın yanına hizalansınlar” dedi.

Bu konu asker-siyaset ilişkisini yeniden gündeme taşıdı. Cumhuriyetin kurucu babası Atatürk, yaşamı boyunca askerin, siyasetten uzak durmasını istemişti. İttihat ve Terakki’nin Selanik’te toplanan 2. kongresinde, daha yüzbaşı iken bu görüşünü açık ve net olarak ortaya koymuştu.

ATATÜRK’ÜN GÖRÜŞÜ

Mustafa Kemal’in daha 22 Eylül 1909’da İttihat ve Terakki kongresinde yaptığı bu önemli konuşmanın arka planı (ardalanı) özetle şöyledir:

Padişah Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyet’in ilanında İttihat ve Terakki en etkin rolü oynamıştı. İttihat ve Terakki’nin yönetim kadrosunda genç subaylar vardı. Bunlar arasında daha sonra yükselip askeri görevleri sürerken devlet yönetiminde etkili olan Enver Paşa ve Cemal Paşa gibi isimler ön sırada yer alıyordu.

II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra seçimler yapıldı ve İstanbul’da Millet Meclisi çalışmalarına başlandı. Ne var ki bu sırada, 31 Mart 1909’da İstanbul’da gerici bir ayaklanma, tam bir karşıdevrim hareketi başladı. Alaylı subayların etkisiyle Avcı Taburları harekete geçti. Bunlara medrese öğrencileri ve cami hocaları katıldı. Ellerinde yeşil bayraklarla yürüyüşe geçen ve “Din elden gidiyor”, “Şeriat isteriz” diye bağırarak ilerleyen bu gerici isyan genişledi ve Meclis’e dayandı.

Meclis’te Lazkiye Milletvekili Aslan Bey ve Adalet Bakanı Nazım Paşa’yı öldürdüler. Meclis kürsüsünü işgal ederek “Şeriat isteriz” nutukları söylemeye başladılar. Ertesi gün Yıldız Sarayı bahçesinde toplanan bu karşıdevrimciler, padişahın gözleri önünde Deniz Binbaşı Ali Kabuli Bey’i paramparça ettiler, ayrıca 36 sivil öldürüldü. Bu gerici isyanın üçüncü günü, 15 Nisan 1909’da Selanik’teki 3. Ordu harekete geçti. Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında İstanbul’a doğru yönelen ordunun ilk aşamada kurmay başkanlığını Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal üstlenmişti.

Rumeli’den gelen ilerici ordu birlikleri tarafından, 31 Mart karşıdevrim hareketi bastırılmıştı. Ancak İttihat ve Terakki’nin “siyaset devinimi”, Orduya girmişti.

ORDU SİYASETTEN ÇEKİLMELİDİR

İttihat ve Terakki’nin 2. büyük kongresi, Hareket Ordusu’nun İstanbul operasyonundan yedi ay sonra 22 Eylül 1909’da Selanik’te toplandı. Bu kongreye Bingazi (Libya) delegesi olarak katılan Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderlerinin hiç de beğenmediği bir öneriyi dile getirdi. Genç Kurmay Subay Mustafa Kemal konuşmasında şöyle diyordu:

  • “Ordumuzun içinde bulunan cemiyet arkadaşlarımız politikada devam etmek istiyorlarsa, Ordudan ayrılmalıdır ve cemiyetimizin halk içindeki teşkilatı arasına girmelidirler. Bu suretle bir gün kaybına bile meydan vermeyerek ordumuz politikadan uzaklaşmalıdır. Ve Ordu içinde kalacak dostlarımız da artık politika ile ilişkisini kesmeli, politikayla meşgul olmamalı ve bütün gayretlerini Ordumuzun kuvvetlenmesine çevirmelidirler. Cemiyetimiz de bir an önce, teşkilatımızı halkın içinde genişleterek milletimize dayanan siyasi bir parti haline gelmelidir.”

‘YA POLİTİKA YA ORDU’ DİYEN MUSTAFA KEMAL’E SUİKAST GİRİŞİMİ

22 Eylül 1909’da Selanik’te İttihat ve Terakki’nin 2. kongresinde konuşan Mustafa Kemal, cemiyet üyesi subaylara, “Ya politika ya ordu” tercihini yapmalarını cesurca öneriyordu. Başta Fethi Okyar olmak üzere kimi delegeler askerlikle politikanın birlikte olamayacağını belirterek O’nun görüşünü desteklediler. İttihat ve Terakki’nin Enver ve Cemal gibi asker olan liderleri bu öneriye hiç de sıcak bakmıyorlardı.

Mustafa Kemal’in kongredeki bu görüşünü içlerine sindiremeyen ve Orduyu bırakmak istemeyen lider takımı, O’nu öldürmeye karar verdi. İlk teklif Yüzbaşı Yakup Cemil ve Yüzbaşı Hüsrev Sami’ye yapılmıştır. İkisi de Mustafa Kemal’i sevdikleri için O’nu “infaz” etmeyi reddettiler. Yakup Cemil, üstelik Mustafa Kemal’e tedbirli olmasını söyledi. Ondan sonra aynı görevi Enver’in amcası Halil Kut’a (sonradan ordu komutanı) ve Abdülkadir’e (Ankara valisi ve İzmir Suikastı nedeniyle idam edilen kişi) verdiler. Mustafa Kemal, geceleri parmağı silahının tetiğinde, köşeleri açıktan dolaşarak her an vurulacakmış gibi evine giderdi. Bir gidişinde evin ileri köşesinde ikisinin de gölgesini görmüş ve hemen silahına davranmıştı. Bu anlattığımız olay, ordu-siyaset ilişkisinin ne derece tehlikeli düzeylere çıktığını göstermesi yönünden ibret vericidir.

MİLLİ MÜCADELE’DE DURUM

Milli Mücadele, işgal kuvvetlerine karşı vatanı kurtarmak amacını taşıdığı için disiplinli bir Milli Mücadele ordusunun kurulması ilk aşamada temel hedefti. Topyekûn savaş esastı. Ordu ve kolordu komutanlarının milletvekili olarak Meclis’te bulunmaları gerekli görülmüştü. Bu nedenle başta Mustafa Kemal olmak üzere Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Fahrettin Altay, Refet Bele, Kazım Özalp Meclis’e girmişlerdi. Milli Mücadele’nin zaferinden sonraki gelişmeler ise şöyledir:

Cumhuriyetin ilanı, saltanat ve halifeliğin kaldırılışından sonra Mustafa Kemal, milletvekili olan komutanların askerliği ya da politikayı seçmeleri için bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya uyan Fevzi Çakmak, İzzettin Çalışlar, Şükrü N. Gökberk, A. Hikmet Ayerdem, Fahrettin Altay ve Cevat Çobanlı milletvekilliğinden istifa ettiler, askerlikte kalmayı yeğlediler. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele ise milletvekilliğini tercih ettiler. Nitekim bir süre sonra Karabekir, Cebesoy, Bele ve Rauf Orbay Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’ni kurdular.

  • Özetle 1923-1950 arasında Atatürk ve ardından İnönü döneminde ordunun politika dışında tutulması temel strateji olarak titizlikle izlendi.

27 MAYIS 1960 ve SONRASI

Türk siyasal yaşamında 1960-1980 arası, askerin siyasete yoğun karıştığı yıllar olarak tarihe geçmiştir. Bu dönemde 27 Mayıs 1960, 1962-1963 Aydemir olayları 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 adını taşıyan müdahaleler yapıldı.

27 Mayıs 1960 bir emir komuta zincirinin değil, Ordunun yüzbaşıdan generale kadar çeşitli rütbelerini kapsayan bir oluşumun ürünüdür. 27 Mayıs öncesi, Genelkurmay Başkanı Org. Rüştü Erdelhun, DP hükümetine çok yakındı. Kurulan Milli Birlik Komitesi’nde genç subayların etkinliği vardı. 27 Mayıs’ta oluşan Milli Birlik Komitesi’nde (MBK) 5 general, 15 albay ve yarbay, 18 binbaşı ve yüzbaşı yer almıştı.

  • 27 Mayıs 1960 hareketi bütün yurtta halkın katılımı ile alkışlarla desteklenmişti.

27 Mayıs 1960 hareketini yürüten 38 kişilik MBK, daha sonra kendi içinde bölündü ve 14 üye komiteden alınarak dış görevlere gönderildi. Bu arada, seçimle oluşan Meclis Güçler Ayrılığı ilkesine dayalı, insan hak ve özgürlüklerini koruyan ve hukukun üstünlüğünü gerçekleştiren 1961 Anayasası’nı yarattı. Halkoyalaması ile kabul edilen 1961 Anayasası’nın, Türk tarihinin en ilerici, demokratik, evrensel anayasa kurallarına bağlı olduğu gerçeği tüm dünya anayasa hukukçuları tarafından kabul edilmiştir. Ne yazık ki, DP’nin üç ileri geleninin (Menderes, Zorlu, Polatkan) idamları engellenememiştir. Bunun nedeni de o sırada Ordunun yoğun olarak siyasete karışmasıdır. Kuşkusuz bu duyarlı konu, bir başka yazının konusudur.

Albay Talat Aydemir

KANLI İHTİLAL GİRİŞİMLERİ

Yukarıda belirtildiği gibi, 27 Mayıs 1960’tan hemen sonra, Ordu içinde siyasetle uğraşma önemli bir düzeye çıktı. Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) adını taşıyan bir cunta oluştu. SKB, görünüşte MBK’nin aldığı kararları ve yasaları desteklemek amacını taşıyordu ve üst rütbeli subaylar tarafından kurulmuştu. Generaller çoğunlukta olsa bile TSK girişiminin asıl lideri Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’di.

Aydemir, MBK’ye giremediği için eski arkadaşlarından intikam almak isteyen bir ruh yapısına sahipti. 1961 seçimlerinden sonra İnönü’nün başbakanlığında CHP, Adalet Partisi koalisyonu kuruldu. 1961-63 arasında iki kez kanlı ihtilal girişimi oldu. Bunlar Albay Talat Aydemir’in liderliğinde yürütülen 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 darbe girişimleridir. Silah, tank, uçakların ve Harp Okulu öğrencilerinin kullanıldığı bu akıldışı darbe girişimleri, Milli Mücadele’nin Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa sayesinde engellenebilmiştir.

En üst komutandan en alt rütbeye dek birçok askerin dahil olduğu bu hareketler başarılı olsaydı, Türkiye sabah erken kalkanın darbe yaptığı bir Ortadoğu devleti durumuna gelecekti.

12 MART 1971 ve 12 EYLÜL 1980

Milli Mücadele’den gelen, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı, devlet adamı, 12 yıl cumhurbaşkanlığı yapan (1938-50), o sırada da Başbakan olan İnönü, Ordu içindeki “cunta” girişimlerine karşı çıkıyor ve 18 Ocak 1962’de şunları söylüyordu:

“Demokratik sistemden vazgeçen kapalı sisteme her ne şekil altında olursa olsun asla müsaade etmeyeceğim. Onun karşısında mücadele edeceğim.”

Aydemir ve cuntasının birinci hareketi 22 Şubat 1962’de başta Ankara ve tüm Türkiye’de başladı. Çok zor saatler yaşandı. Harp Okulu öğrencileri kullanılarak Ankara’nın stratejik noktaları tutulmuştu. Bu hareketin kansız olarak sona erdirilmesi karşılığında, ihtilale katılanların affedileceğini öne sürerek kanlı ihtilalin sona ermesini İnönü sağladı. İnönü, Ordu içindeki cuntalara karşı savaş açmıştı. Ancak affedilen Talat Aydemir, 21 Mayıs 1963’te ikinci darbe girişiminde bulundu. Bu girişim zorlukla bastırıldı. Başta Talat Aydemir olmak üzere yedi subay idam edildi. İsmet İnönü, koalisyon başbakanı olarak bu ihtilal hareketlerine karşı etkinliği ve krizi başarıyla yönetmesiyle de tarihe geçmiştir.

12 MART 1971 HAREKETİ

Talat Aydemir hareketlerinden sonra ortalık bir süre duruldu. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükler nedeniyle işçi hareketi yükseliyor, sendikal hareket güçleniyordu. Bu durum, ticaret-sanayi ve finans burjuvazisini ve özellikle dış güçleri rahatsız etmeye başladı. Zamanın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a göre “toplumsal gelişme, ekonomik gelişmenin üzerine” çıkmıştı. İki süper gücün kozlarını Ortadoğu’da paylaşmaya başlamaları NATO’nun Türkiye’yi bu politikada etkin biçimde kullanma isteklerini gündeme getirdi.

İÇ ÇATIŞMA ve ÇELİŞKİ

12 Mart 1971, bir başka yönden ilerici asker-sivil bürokrat ve aydınlarla, tutucu asker-sivil bürokrat ve onları destekleyen ticaret ve finans burjuvazisinin bir iç savaşı olarak da nitelendirilmelidir. Bu durum sosyolojik olarak anayasanın getirdiği demokratik özgürlükleri çok bulan, kapitalist ekonomiyi benimseyen bir görüşle; ilerici, Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerinin sürmesini isteyen, planlı ekonomiyi ve stratejik sektörlerde devletçi ekonomiyi savunan, dış politikada bağımsızlık isteyen ulusalcı görüşün bir savaşıydı. 9 Mart ile 12 Mart kadrolarının çatışması bu noktalarda yoğunlaşıyordu. Sonunda dış etkilerin de yardımıyla “tutucular” kazandılar. 12 Mart 1971 askeri hareketi emir-komuta zinciri içinde Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının girişimiyle gerçekleşti. Sonuç ne oldu? 

  • 12 Mart hareketi, bütün ilerici güçlerin üzerinden buldozer gibi geçti.
  • Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildiler.
  • İstanbul’da Ziverbey Köşkü diye bilinen bina, kontrgerillanın işkence merkezi olarak hizmet gördü. İlhan Selçuk’un Ziverbey Köşkü adlı yapıtı, o dönemin ve işkencelerin bir belgeselidir.

12 Mart döneminin işkence ve baskılarını burada uzun uzun anlatmamız olanaksızdır. Aydınlar, yazarlar tutuklandı, işkence gördü. Sol düşünce tasfiye edilme noktasına geldi. Zaten bu işkenceler, davalar, baskılar, idamlar 12 Mart darbesinin faşist niteliğini ortaya koymaya yeterlidir. 12 Mart 1971 darbesi, 27 Mayıs’ın getirdiği 1961 Anayasası’ndaki sosyal devlet ve özgürlükler ilkelerine karşı yapılmıştı. 12 Mart konusu çok yazılmıştır. Özeti, dış etkilerin yönlendirmesiyle asker, askerin 1961’de yaptığını bozuyordu.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ

12 Mart’tan 9.5 yıl sonra gerçekleştirilen 12 Eylül ise 12 Mart uygulamalarını da geride bırakan bir noktada “karşıdevrim”ci NATO’ya bağlı bir askeri harekettir. 1980 yaz ve sonbahar günlerinde Meclis’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılıyor ama sonuç bir türlü alınamıyordu. Terör başını alıp gitmişti. Her gün sağ-sol çatışması nedeniyle gençler ölüyordu. Türkiye’nin büyük illerinde sıkıyönetim ilan edilmiş, yönetim ve denetim askerlerin elinde olduğu halde terör can almayı sürdürüyordu. Sağ-sol çatışması adeta bir merkezden körükleniyordu.

Sonraları anlaşıldı ki, darbe tarihi birkaç kez ertelenmişti. Devlet başkanı olduktan sonra Kenan Evren, bu ertelemeleri ortamın daha olgun duruma gelmesini bekleme olarak açıkladı. Bunun yalın anlamı, masum insanların ve gençlerin daha çok ölmesinin istenmesidir. CIA şeflerinden birisi olan ve Türkiye’de görev yapmış olan Paul Henze, darbeyi Beyaz Saray’a “Bizim çocuklar başardı” biçiminde duyurmuştur.

YENİ DÜNYA KAPİTALİST DÜZENİ

12 Eylül darbesi aynı zamanda Türkiye’de acımasız bir kapitalist düzeni sağlamak yönünde kararlar almıştır. Tüm aydınlar, işçiler, üniversite gençleri baskılar altında yaşamlarını sürdürdüler. Turgut Özal da Dünya Bankası’ndan ithal ettiği “ekonomik liberalizasyon programı”nı uygulamaya koymuştu. KİT’lerin satışı böyle başladı. 12 Eylül darbesi aynı zamanda 1961 Anayasası’nın özgürlükçü, insan haklarına saygılı ilkelerini ortadan kaldıran 1982 Anayasası’nı getirdi. 12 Eylül, sonunda uygulamalarıyla tümüyle gerici bir nitelik kazanmıştır. “Muhafazakâr” değil, karşıdevrimcidir.

Beş general (Genelkurmay başkanı ve 4 Kuvvet Komutanı) tarafından oluşturulan “Milli Güvenlik Konseyi”, yönetimi tek elde toplamıştı. Yasama ve Yürütme yetkileri, bu 5 kişilik Konsey üzerine kalmıştı. Temel insan hakları ve demokratik süreçlerin askıya alınması, TBMM’nin ve siyasal partilerin kapatılması, liderlerin tutuklanması, milletvekilleri, önde gelen sendikacı ve meslek örgütleri başkanlarının gözaltına alınması, ilk önlemlerdi. Siyasal parti yöneticilerine 10 yıl siyasetten alıkoyma yasağı getirildi.

12 EYLÜL’ÜN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ

12 Eylül’ün sözde Atatürkçülüğü, içi boş bir şekil Atatürkçülüğüdür. Her kasabaya, Atatürk büstleri koyarak Atatürkçülük yaptıklarını sanıyorlardı. İmam hatiplere, Kuran kurslarına verilen destek, ortaöğretimde din derslerinin anayasaya konulan bir madde ile zorunlu duruma getirilmesi, din eğitimi gören insanlardan terörist olmaz önyargısının sonuçlarıydı.

TÜRK-İSLAM SENTEZİ

Bu dönem (1980-90) Soğuk Savaş’ın yoğun olarak yaşandığı yıllardır. ABD, Sovyetler Birliği’ni güneyden çembere almak için “Yeşil Kuşak” kuramını uyguluyordu. İslamiyet referansı NATO’ nun ve 12 Eylül’ü yapan generallerin bağlandıkları en önemli olguydu. “Türk-İslam” sentezinin uygulamaya konmasına başlandı. 20 Haziran 1986 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Türk-İslam” sentezini temel alan bir kültürün bütün millete kabul ettirilmesine yönelik” bir raporu kabul etti.

Öğretimde Birlik (Tevhid-i Tedrisat) Yasası delindi. Kendisini Atatürkçü olarak ilan eden Evren, eline Kuran’ı alıp mitingler yapıyor, dini politikaya alet ediyordu. Dört generalden oluşan dört komite, NATO’nun gladyo sistemine bağlılığını her vesileyle gösteriyordu. Özetle, 12 Eylül yönetimi “muhafazakâr” değil, “reaksiyoner” (tepkisel) Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerini budayan “karşıdevrimci”dir.

FETÖ OLAYI

12 Eylül 1980’den sonra en büyük ihtilal girişimi 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen kanlı FETÖ darbe girişimidir. FETÖ hareketi temelde, kamu yönetiminin, güvenlik güçlerinin ve özellikle TSK’nin ele geçirilmesi, yönlendirilmesi ve denetlenmesi hareketidir. Polis Koleji ve Kuleli Askeri Lisesi giriş sınavları FETÖ’nün en etkin olduğu konulardı. Yargının ele geçirilmesi de aynı derecede önemliydi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ ELE GEÇİRME HAREKETİ

Gülen hareketi bir yandan Ordu içinde örgütlenirken öte yandan Atatürkçülerin Ordudan tasfiye edilmesini gerçekleştirdi. Bunun için kumpas davalar açılmıştı. FETÖ’nün gelişmesinde iktidarların koruyucu ve destekleyici politikaları hiçbir zaman unutulmamalıdır.

  • 15 Temmuz 2016 darbe girişimi emperyalist devletlerin katkılarıyla hazırlanmış
    hain bir tuzak, casusluk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ele geçirme hareketidir.

Bugün güncel konuya gelirsek, Genelkurmay başkanı ve Kuvvet Komutanlarının Sakarya’daki tank palet fabrikasındaki törene katılmaları doğaldır. Cumhurbaşkanının tank palet fabrikasının faaliyetlerini anlattığı bölümlerin alkışlanması da doğaldır. Burada doğal olmayan temel nokta, partili cumhurbaşkanının ana muhalefet lideri hakkında yaptığı eleştirilerin alkışlanmasıdır. Komutanlar, adeta akıntıya kürek psikolojisi içinde hata yapmışlardır.

Orgeneral rütbesine gelmiş komutanlar, özgür iradelerini kullanarak böylesi utandırıcı bir duruma düşmemelidirler.

Bugün Türkiye’de uygulanan partili cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, dünyanın hiçbir yerinde yoktur. 150 yıldır demokrasi için mücadele veren Türk halkı, bu ucube sistemi er ya da geç değiştirecektir. TSK bir hükümetin veya bir partinin ordusu değildir. Komutanlar, özellikle TSK’yi böylesi bir görünümden korumak görek ve sorumluluğundadırlar. Yandaş basın bu konuda çarpıtıcı yayın yapıyor. Kılıçdaroğlu’nun komutanların alış hareketini kınaması, teröre karşı çıkış olarak değerlendiriliyor. Bu, tümüyle saptırmadır, tehlikeli bir “algı operasyonu”dur. Ortada bir terör konusu yoktur. Konu, partili cumhurbaşkanının muhalefet liderine karşı sert eleştirisini, komutanların gereksiz yere alkışlamalarıdır.

Ordunun siyasete karışması, Türkiye için en kötü durumdur. En karanlık yoldur. Bu kısa makalede belirtildiği gibi, TSK’ye vurulan darbelerin en tehlikeli sonucu Orduya siyasetin girmesidir. Bir Orduya siyasetin sokulması o Orduya yapılabilecek en büyük kötülüktür. Türk siyasal tarihi bunun acı örnekleriyle doludur.

Büyük Atatürk’ün daha yüzbaşı iken İttihat ve Terakki kongresinde söylediklerini unutmayalım:

  • Ordu siyasetten uzak durmalıdır.
  • Siyasette uğraşacak olanlar Ordudan ayrılmalıdırlar.

Aramızdan ayrılışının 49. yılında Büyük komutan, büyük diplomat ve büyük devlet adamı, II. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’den iki anı

Dr. Onur ÖYMEN

Aramızdan ayrılışının 49. yılında Büyük komutan, büyük diplomat ve büyük devlet adamı, II. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’den iki anı:

Lozan’da İsmet Paşa her vesileyle Türkiye’nin egemenlik haklarından söz ediyor, bundan hiçbir koşulda vazgeçmeyeceğimizi vurguluyordu. Lord Curzon bu sözü duymaktan rahatsız olmuştu. Özel bir görüşmede şöyle dedi:

  • “İsmet sen bana tıpkı laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırıncaya kadar hep aynı havayı çalıyorsun. Milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik. Bu sözü duymaktan hepimize
    gına geldi.”

İnönü, Curzon’un bu yakınmalarına 6 Ocak 1923 tarihindeki resmi toplantıda şöyle yanıt vererek görüşlerini tutanaklara geçirdi:

  • “Türk egemenliğinden çok söz etmiş olmamamızdan yakınılmıştır. Burada bağımsızlığının bilincine varmış ve adaletli bir barışa ulaşmak isteyen bir ulusu temsil etmekteyiz; biz Konferansa eşitlik içinde işlem göreceğimiz güvencesiyle geldik; egemenliğimizden sık sık söz etmek durumunda kalmışsak, bize egemenliğimizi çiğneyecek nitelikte yapılmış tekliflerle, buna zorlanmış olmamızdandır; egemen başka hiçbir devlet bu nitelikte tekliflerle karşılaşmamıştır. Türk halkının her şeyden önce, bağımsız başka herhangi bir ulus gibi işlem görmeye hakkı vardır.”

İsmet Paşa anılarında, bir gece Lord Curzon ile yaptığı bir konuşmayı anlatıyor. Curzon’un yanında Amerikan delegesi Chaild da var. Bu görüşmenin 15 Ocak 1923 gecesi olduğu anlaşılıyor. İsmet Paşa’nın anısı şöyle:

“Lord Curzon bana dedi ki: Konferansta bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiçbir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddetseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var bir de yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız? Fransızlardan mı?”

  • Ben, “Evet” dedim. Curzon sözlerine devam etti: “Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”

Lord Curzon’un sözleri bittiği zaman, kendisine dedim ki:

  • “Şimdi meseleleri halledelim, para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz.”
  • “Hakikat şudur ki, İkinci Cihan Harbi kapının önünde görününceye kadar mali bakımdan bize kolaylık gösterilmemiştir. Ve Türkiye kendisini kendi alın teri ile tamir ederek İkinci Cihan Harbini idrak etmiştir.

Lord Curzon’un bu sözleri o gün, Konferansın İngilizlerin istediği gibi sonuçlandırılması için İsmet Paşa’nın üzerinde baskı yapmak amacıyla söylenmiş bile olsa uzun vadede İngilizlerin ve diğer büyük devletlerin Türkiye’ye karşı, ileride verecekleri kredileri nasıl siyasal koşullara bağlayabileceklerinin işareti olmuştur. Nitekim İsmet Paşa yıllar sonra yaptığı bir konuşmada, Curzon’un bu sözlerini hiç unutmadığını ve Cumhuriyet kurulduktan sonra devleti idare ederken borç almamaya, devleti kendi kaynaklarımızla kalkındırmaya büyük özen gösterdiğini söylemiştir.

Saygılar, sevgiler..