23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI

23 NİSAN
ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI

-TBMM, ulusun meclisidir…
O, ancak ulusun hizmetkârıdır…

Prof. Dr. Kemal Arı

23 Nisan 1920…
Hay babam, hay!
Gelin o güne, o günün ayrıntılarına odaklanalım…
Tarihçi aynasını, tarihin bu kesiti üzerine tutalım ve alıp önümüze o muhteşem günü, onun anlamını sorgulayalım…
Var mısınız? Evet, başlıyoruz…
23 Nisan, Cuma gününe denk geliyordu. O gün özellikle seçilmişti. Çünkü İslam Dinine göre kutsal yönü olan bir gündü ve İslam Ahali, meşveret için camiye giderdi. Hep birlikte, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Hacı Bayram Camisinde namaz kılındı. Sonra camiden çıkılınca, yürüyerek Meclisin açılacağı tarihi yapıya geldiler. Eller açıldı, dualar edildi; kurbanlar kesildi… Türkler, Ankara’nın bozkırında gerçek bir bayram yaşıyorlardı. Ulusal coşku, en üst düzeydeydi.
Kıt olanaklar içinde her yer bayraklarla süslenmişti. Güzel bir ilkbahar günüydü. Güneş, ufuktan gözlerini Meclisin açılması için yığılmış olan kalabalıkların üzerine gözlerini dikmiş; gülümseyerek bakıyor; ılık sıcaklığını tenlerin içine, yüreklere kadar salıyordu. Bu sıcaklık, karanlıkları dağıtacak ışıl ışıl günlerin geleceğini muştuluyor gibiydi.
Belleklere gelince, neleri anımsamıyordu ki! Her şey geçmişin gri, boz renkli dumanları arkasında, bütün acı yanlarıyla sırıtıp duruyordu. İşgaller; tecavüzler; çiğnenen ulusal onur; derken İstanbul Hükümeti’nin acizliği; bu acizlik yetmiyormuş gibi, ulusal tepkileri köreltme çabaları… Ne demekti ki bu şimdi?
Örneğin Heyet-i Nasihalar ne anlama geliyordu? Bu kurulların kuruluş nedenlerini kendince sıralayan arkadaki anlamı neydi?
Olup biten kötülüklere ve kimi zaman insanın kanını donduran yaşanmış acılara bakarak, şunu mu söylüyordu Heyet-i Nasihalar aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin neredeyse bugün tanrısal bir değer verilmeye çalışan acz içindeki yöneticileri:
“Ey Ahali… Artık kırıla kırıla ne kadar kaldınız bilmiyoruz ama biz bu olup bitenlere bir çözüm bulamıyoruz. Sizleri bu kötülüklerden kurtarmak için, size karşı sorumluluklarımızı yapamıyoruz… Siz de tepkiler ortaya koymayın! Silahlara sarılmayın! Bırakın tecavüzler olsun! Kirli ayakların altında ülke çiğnensin! En kutsak değerler ayaklar altına alınsın!”
Gerçekte olup bitenler karşısında bunlar söylenmiyordu belki; ama görüntünün arkasındaki gerçekler, bunlardan başka şeyler değildi. Hele kimi sözler vardı ki, bunlar, bu söylenen sözlerden de acıydı. Örneğin kimi resmi duyurularda düşman askeri için, onların Müslümanların dostları ve padişahın konukları olduğu söyleniyordu.
Dostlarımız ve padişahımızın konukları, konuk olarak ülkemize gelmiş ve o nedenle mi analarımızın, bacılarımızın ırzına saldırıyor, ülkenin kaynakları kurutuluyor, direnişi kırılıyor ve onun için mi atalarımızın mezarları, Türk kanı bulanmış çizmelerle çiğneniyordu?
Ve bu dostlar, adım adım Sevr’i bir idam fermanı gibi hazırlamaya uğraştıkları günlerde, sanki şunları söylüyorlardı:
“Biz sizi hukuka göre yargıladık… Hukukun yerine gelebilmesi için Türklerin yok edilmesi gerekiyor. Uzat boynunu kemende ey koca Türk! Ölüm senin için artık hak!”
Allah, Allah; hale bak! Evet, bundan başka hiçbir anlam taşımıyordu gerçekten de olan biten şeylere bakıldığında… Emperyalizmin hukuku buydu işte…
Uzat başını, uzat; hukuku temsil ettiğini söyleyen güçler, yok etsin Türk’ü ve böylece adalet yerini bulsun ha? Sen yok ol ki o senden kalan coğrafyaya hâkim olsun; tıksırıncaya, patlayıncaya kadar sömürsün… Onun derdi zaten baştan beri soymak, el koymak ve sömürmekti. Bu nedenle direnen boyunlara tırpanı çalacaktı elbet… Buna yemini vardı. Yoksa sen yok oluyormuşsun, tarihten siliniyormuşsun; bunların hiçbir anlamı yoktu batının algı dünyasında… Yok etmek, onun doğasında vardı. Bunu ya kendi yapar, ya taşeronlarına yaptırırdı. Daha olmadı seni yine senden olanla karşı karşıya getirir, sonra birbirinizi size kırdırtır; ardından karşına geçer, sen suçlusun, sen ezildin, sen de ezdin der; o başkalarını kırdırırken, kendisi nereden ne elde edeceğinin hesabını yapardı… Güya masum olanın yanında görünür, bu kez sanki hiç kışkırtan kendisi değilmiş gibi sahte gözyaşları dökerdi. Akıl almaz baskılar, onur kırıcı durumlar ve işlerdi bunlar… O günlerde, Anadolu’da Temsilciler Kurulu’nun dayatmasıyla, kapatılmış olan Meclis-i Mebusan, yani Osmanlı mebuslar meclisi açılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu Meclisin açılmasını şiddetle istemesine karşın; “Hayır!” diyordu; “İngilizlerin gölgesinde açılacak bir meclisten bir yarar elde edilemez. Kaçınılmaz olarak meclis Anadolu’da açılmalıdır… Öyle ki bu meclis açıldığında ben de ulusal işleri izleyebilmek ve onlara yön verebilmek için bu meclise başkan olmalıyım!”
İdealist ve yurtseverdi Atatürk. Yurdu için, her şeyi göze alabilen bir karar adamıydı.
Dolayısıyla yetkiyi hiçbir makamdan, kuruldan ya da kişilerden almıyor; tek “istinatgahı” (AS: dayanağı), ulusun temiz bağrı ve kendi ulusal vicdanı…
Ancak onun önerisi yerine getirilmedi. Kendisi de İstanbul’a gitmedi. Meclis İstanbul’da açıldı. 28 Şubat 1920 günü ulusal andı (Misak-ı Milli) Anadolu’dan tek tek Mustafa Kemal Paşa’nın seçerek gönderdiği özel bir kurulun çabalarıyla Meclis kabul etmiş ve orada ulusal amacı açıklamıştı. Bu and, tek tek Türk Ulusu’nun yurt topraklarının sınırlarını belirliyor; ardından da tam bağımsızlık vurgusu yapıyordu…
Ancak İngilizler bundan olağanüstü rahatsız oldular. Ve bir anda Meclisi basarak, tek tek milletvekillerini tutukladılar. Silahlı müfrezeler, Meclis koridorlarından geçerek, toplantı halinde bulunan milletvekilleriyle karşı karşıya geldiler. Önce bir arbede oldu. “Direniş” bağırmaları, haykırışlar arasında, İngiliz askerleri, kimi milletvekillerini süngü zoruyla, kimi zaman da yakalarından tutup, koyun gibi sürükleyerek, kuytu yerlere tıkıvermişlerdi. Yerlerde sürüklenen, yalnız milletvekilleri değildi ki!
Türklerin onuru da yerlerde sürüklenmişti.
Manastırlı Hamdi Bey adlı yurtsever bir telgrafçı, bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildiriyor, bu görevini alnına sıkılıveren düşman mermilerinin hedefi olana kadar fedakârca yerine getiriyordu…

Ne yapılabilirdi ki?

Mustafa Kemal Paşa, bu olaya karşı büyük bir öfke duyarak, derhal karşılık verdi. Lloyd George’un yeğeni olan Albay Rawlinson Erzurum’daydı… Paşa, Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya ünlü buyruğunu verdi: Malta’ya sürülen ulusun vekilleri özgürlüklerine kavuşuncaya dek, Rawlinson ve müfrezesi tutuklanmalıydı. Karabekir Paşa hiçbir duraksama göstermedi. Ardından da Eskişehir ve Afyonkarahisar’da bulunan yabancı birliklere karşı Türk birlikleri harekete geçirerek, bunları tutukladılar.. Bu emri de Mustafa Kemal Paşa vermişti. Dişe diş, politikası uygulanıyordu.
Bununla yetinilmedi; İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki paralarına el konuldu.
Ardından da işgal güçlerinin, Anadolu’ya ilerleyebileceği düşünülerek, onların olası ilerlemelerini yavaşlatmak için, yer yer demiryolları imha edildi.
İstanbul’un sesi soluğu kesilmişti. Cansız mecalsiz, bir yana atılmış gibiydi ülkenin yazgısını elinde bulunduran yüce kurullar…
Ancak Ankara ulusun gerçek temsilcisi olarak, duyarlılığını göstermeye kararlıydı. Mustafa Kemal Paşa, bir bildiri yayınlayarak, İstanbul’un haksızca işgalini kınadı. Ankara bütün dünyaya işgalin haksız olduğunu, kesinlikle kabul edilmeyeceğini ve geçersiz olduğunu haykırdı.
Bu tarihin akışına karşı sanki karanlıkların ortasına atılmış bir haykırış, bir direniş çığlığıydı. Yurtları işgal altında iken direniş göstermeyenler, onursuz bir yaşamı, zilleti, yüz kızartacak duyguları kendi vicdanlarına karşı nasıl anlatabilirlerdi ki?
İstanbul’un işgalinin üzerinden üç gün geçmişti. 19 Mart günü, Mustafa Kemal Paşa Heyet-i Temsiliye imzasıyla bütün vilayetlere bir genelge göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir ulusal meclisin toplanacağını bildirdi. Bu meclis,
Meclis-i Mebusan’ın işgal nedeniyle yasama ve yürütme görevini yapamaz duruma düşürülmesinden dolayı zorunlu olarak toplanacaktı. Ulusun iradesini yansıtan meclis, yabancı güçlerce dağıtılmıştı. Buna boyun eğmek ve bunu kabullenmek, yurda karşı işlenmiş bir ihanetti. Açılacak meclise başkentin korunması, ulusun bağımsızlığı ve devletin kurtarılması için gerekli önlemleri düşünüp uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler verilecekti. Bunun için seçimlerin yapılması ve güvenilir kişilerin Ankara’ya gönderilmesi gerekliydi.
Mustafa Kemal Paşa, açılacak meclisi bir “Meclis-i Müessesan”, yani kurucular meclisi olarak görüyordu. Niçin? Çünkü kurucu meclisler yeni bir sistemi kurarlardı.
O da artık saltanat rejimine karşı, kurucu meclisin ulusun iradesini yansıtacak bir siyasal sistem kuracağını düşünüyordu. Yeni meclis, bu niteliğiyle yeni bir yönetim biçimi getirmek için kurgulamış ve tasarlamıştı. Ancak bunu açıklamak ilk başta sıkıntı doğurabilirdi. Bu nedenle şimdilik bu sözcük kullanılmıyordu. Bu meclisin işlevini tamamlayabilmesi için, yurdun seçilmiş bireyleri Ankara’ya gelmeliydiler…
Artık ülkenin birçok yerinde ulusal güçlerin denetiminde seçimler yapılıyordu.
Bu arada Sultan ve Halife, Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları hakkında kararını çoktan vermişti bile… Onlara göre Mustafa Kemal Paşa bir haindi. Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmıştı. Ulusun yanında olmak, sultan ve halifeye karşı başkaldırmaktı, ha?
Bu nedenle; “Beyan buyurula” diye başlayan fetvalar ve fermanlar hazırlandı.
Türkiye böylece bir iç savaşın içine yuvarlanıvermişti. Dini açıdan kutsal olan ne varsa, orta yere dökülmüş, yanlış algılamaların ve tutumların kirli ellerinde didiklenip duruyordu. Dini yücelttiğini, din adına bu eylemlere ve tutumlara giriştiklerini düşünenler, yurt savunması gibi belki dinsel yükümlülüklerin en başında yer alması gereken bir konunun ne kadar dışında kaldıklarının ayırtında bile değillerdi.
Milletvekilleri Ankara’ya doğru, tozlu topraklı yollara dökülmüşlerdi. Yollara dökülenlerin yanı sıra, yola çıkamamış olanlar da vardı:
Kargaşa ve kalkışma eylemleri, kimi kişilerin adları belirlense de onların Ankara’ya doğru yollara dökülüşüne olanak vermemişti.
Milletvekili olacak kişiler yolculuk için hazırlıklarını yaparlarken, Ankara’da da hummalı bir çalışma başlamıştı. Meclis nerede açılacak, hangi bina ilk meclis binası olarak ayrılacak; bunun hazırlıkları yapılıyordu. Gelen önerilere göre kimi binalar gözden geçirildi. Önerilenlerin kimisi küçük, kimisi kentten uzaktaydı. Bu aşamada, meclis için en uygun binanın, İttihat ve Terakki Cemiyeti için hazırlanmış kulüp binası olduğu görülüyordu. Bina gözden geçirildi; eksikleri belirlendi; ardından da ivedi olarak onarımına başlandı. Ulucanlar‘da yapımı süren bir ilkokulun çatısındaki kiremitler alınarak, getirilip meclisin toplanacağı binanın çatısına sıralandı. Bunlar yetmedi; halktan kimi kişiler, kendi çatılarından söktükleri kiremitlerle binanın çatısının eksiklerini tamamladılar. Toplantı salonunda ise oturacak yer yoktu. Bunlar da bir ilkokuldan getirildi. Salonun aydınlatılması için gerekli ışık yoktu; bu nedenle bir kahvehaneden büyük bir asma lamba getirilip, salonun ortasına asıldı.
Ve o gün… 23 Nisan 1920
Hay babam, hay…
Ulus, kendi elleriyle, o günkü dar koşullarda, kendi meclisini kurmuştu.
Türkiye büyük çırpınışların, kaygıların olduğu ortamda; en büyük ulusal kurumunu kendi elleriyle yaratmıştı… O meclis, ulusun yazgısına el koyacaktı.
En yüce güç, ulusun gücü ve onu temsil eden en önemli kurum da Büyük Millet Meclisi’ydi. O günlerden bugünlere ne kaldı?
Ülkemizde olup bitene bakıldığı zaman, kimi zaman düş kırıklıkları yaşamak olanaklı değil… Böyle olmamalıydı diyeceğiniz yığınla şeyler var…
Bir yönden de çok şey anlamını hala koruyor. Bize düşen ne?
Anlamını yitiren şeyleri yeniden anlamlı kılalım, kalan ne varsa, onları da daha nitelikli ve işlevsel yönden güçlendirelim… Tarihi özümüze ve anlamımıza yönelelim.
23 Nisan geliyor: Coşkusu daha bugünlerden sarsın bizi, yüreklerimizi…
Unutmayın; Meclis’i bizler, bizim gibi düşünenler, yurtseverler yarattılar.
Meclis yurtseverlerindir; ulusa ihanet etme eğilimi içine girip, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast edenler değil… Yıpranan imgeyi ve işlevi yeniden diriltelim.
İmgeye ve yapılan işlere, tarihsel derinliği olan yeni anlamlar verelim…
Meclis, ulusun meclisidir. Kimi para babalarının ya da çıkar duygusuyla ulusal istenci önemsemeyenlerin tekelinde olamaz o yüce kurul..
Ulusun gerçek iradesini içinde taşıyan kutsal bir kurum olarak hep ayakta kalmalı ve bu yönüyle ulusun kaderinde, ulusun çıkarlarıyla bütünleşmiş bir politik duruşu inatla kendi içinde taşımalıdır. Bu nedenle şimdiden, bütün yüce Türk Ulusu’nun 23 Nisan Ulusal Egemenlik bayramını kutluyor, yurduma sıcak bahar havalarıyla birlikte nice esenlikler ve güzellikler gelmesini gönülden diliyorum… (13.04.2014)

ATATÜRK’E SALDIRANLAR

 

ATATÜRK’E SALDIRANLAR

Prof. Dr. Süleyman Çelİk

Atatürk, düşmanının deyimiyle “dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelen büyük bir dahidir.” (AS : İngiltere Başbakanı Lloyd George!)

9 Eylül 1922’de düşman denize döküldükten sonra İngiliz donanmasına ait zırhlılar Güzel İzmir’imizin limanından demir almak zorunda kalınca,
Büyük Britanya İmparatorluğu Parlamentosunda muhalefetteki İşçi Partisi, Hükümet hakkında gensoru önergesi verir. Muhalifler Hükümeti ağır biçimde eleştirirler.

“Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile birlikteyken yendiğimiz Türklere, yalnız başına iken nasıl yeniliriz?
Üstelik karşımızda Türklerin hepsi de yoktu. Müslümanların
Kutsal Halifesi Padişah ve ona bağlı olan asıl güçler bizim yanımızdaydı. Karşımızda sadece, ellerinde hiçbir şey olmayan,
bir avuç eşkıya vardı.”
derler.

Eleştirileri yanıtlamak üzere Başbakan Lloyd George söz alır:

Yapılan tüm eleştiriler haklı” der. “Doğrudur. Karşımızda, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan bir avuç eşkıya vardı.
Ancak hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Büyük dahiler dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelir. Ne yazık ki yüzyılımızda bunu Allah Türk Milletine nasip etti. Bu nedenle yenildik.”

der ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabul ederek
“istifa ettiğini” bildirip kürsüden iner.

Atatürk’ün büyüklüğü konusunda başka dünya liderlerinin, komutanların, düşünürlerin söylemiş olduğu binlerce söz var. Bunlar içinde benim önemsediğim, mazlumlar içinde emperyalizme karşı ilk başkaldıranlardan biri olduğu için, çok saygı duyduğum Hindistan Bağımsızlığının önderi Mahatma Gandi’nin sözüdür. Arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşımızı büyük bir heyecanla izleyen Gandi, 

“Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenene kadar,
Allah’ın İngiliz olduğuna inanırdım.”
demiştir.

* * *

Atatürk Türk Milletinin kurtarıcısıdır.
O’ndan başka kurtuluşun olanaklı olduğuna inanan yoktu.
Yalnızca çıkarlarını düşünen ve düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyen hainler değil, vatanseverler de kurtuluş umudu görmemekteydiler.
Bu nedenle “olmasaydı olmazdık”.

“Olmasaydı olurduk” diyenler de haklı. Evet, olabilirlerdi ama, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, “anaları gene olurdu fakat babaları belli olmazdı!” Kanıt istiyorsanız, görsel medyanın, uluslararası iletişimin bu denli yaygınlaştığı, Birleşmiş Milletlerin ve öbür uluslararası insan hakları örgütlerinin bunca etkin olduğu 21.Yüzyılın başında Bosna’da yaşananları anımsayın…

Başlangıçta Atatürk’ün yanında yer alanlar, yalnızca O’na inanan, Çanakkale’de ‘imkansızı mümkün kılmış olması’ nedeniyle,
“yaparsa O bir şey yapabilir” diye düşünen bir avuç vatan severdi.

Birlikte Samsun’a çıkanlar bile umutsuzdu. Nitekim Kurmay Başkanı
Hüsrev Gerede Havza’dan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta
bunu belirtmekte ve özetle “boşa kürek çekiyor gibiyiz” demektedir.

Çare arayan vatanseverler, “ehven-i şer” arayışına girdiler ve
“Amerikan mandası” peşine düştüler. Oysa Sevr planını hazırlayan Amerikan Başkanı Wilson’du.

İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi komutanlar; Halide Edip, Adnan Adıvar, Bekir Sami (AS: Bekir Sami de askerdi) gibi aydınlar da bunlar arasındaydı. Sivas Kongresi tutanakları bunun belgesidir. Daha sonra Atatürk’ün bir şeyler yapabileceğini görünce hepsi O’nun yanında yer aldılar ve Kurtuluş Savaşı’nda canlarını
ortaya koydular.

* * *

O günlerde ‘Mütareke Basını’nda Atatürk’e saldıran / hakaret eden,
O’na ve arkadaşlarına ‘idam fetvası/ fermanı’ verenler, düşmanla işbirliği yapan hainlerdi. Başlarında Halife Sultan Vahidettin olduğu halde,
Ali Kemaller, Refik Halitler, Refi Cevatlar, Damat Feritler, Rıza Tevfikler, Dürrizadeler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar vs. Bunların yazdıkları yazılar, verdikleri fetvalar/ fermanlar, Kuvayı Milliye aleyhtarı bildiriler
İngiliz uçakları tarafından askerlerimizin üzerlerine atılarak firar etmeleri isteniyordu.

Bu hainler işgal güçlerinin desteğiyle, Kuvayı Muhammediye adını verdikleri bir ordu oluşturarak Millicilerin üzerine gönderdiler; yurt içinde birçok
isyan çıkarttılar. Bunlara karşın kazanılan zaferden sonra, köpekliğini yaptıkları düşmanla birlikte yurttan kaçıp gittiler. Fakat emperyalistler, bunların yüzüne bakmadı, çiğnenmiş sakız gibi tükürüp attı.
İngilizler kendilerine sığınan Halife Sultanı bile İtalya sahiline atıp gittiler. Çünkü kendi halkına ihanet edenlere kimse güvenmez ve değer vermez, sadece kullanılırlar. 

Günümüzde de Atatürk’e saldıranlar ya haindir ya da
hainler tarafından kandırılmış geri zekalı / aptal zavallılardır.

Bugün ‘Mütareke Basını’ benzeri medyada Atatürk’e saldıranlara bakın! Her devirde kemiğini yaladıkları efendilerinin köpekliğini yapmışlardır. Örneğin, dün Cem Uzan’ın köpekliğini yapanların, bugün Uzanların düşmanının köpekliğini yapıp Atatürk’e havlamalarında şaşılacak bir şey yoktur.

==================================

Dostlar,

Dün Menemen “Kemal Paşa” Parkı’nın tabelasında ilk 2 harfin “K ve e” silindiğini ve Menemen Belediye Başkanı Sayın Tahir Şahin‘in yarım saat içinde sorunu düzelterek saldırıyı kınadığını sitemizde yazmış, Sayın Başkana teşekkür etmiş ve olayı kısaca değerlendirmiştik.
(http://ahmetsaltik.net/2015/07/30/menemende-ataturke-cok-cirkin-saldiri/)

Dostumuz, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden meslektaşımız,
Atatürkçü Düşünce Derneğinden dava arkadaşımız Sayın Prof. Süleyman Çelik’in yazdıklarına nerede itiraz edilebilir ki?

Olsa olsa söylemi biraz sert bulunabilir..
İnsaf etmek gerekir, fazlasını bile haketmiyorlar mı  bu zavallılar??

Sevgi ve saygı ile.
30 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözü: Lozan Antlaşması

Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözü:
Lozan Antlaşması


Orhan_Cekic

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç
Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi
AYDINLIK, Temmuz 2015

 

Saygıdeğer baylar, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri, öbür barış önerisiyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır.” 
Gazi Mustafa Kemal – Büyük Nutuk; 1927


Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından bu yana 92 yıl geçmiş bulunuyor. Gazi Mustafa Kemal, işte bu Lozan Antlaşması’nı, Büyük Nutku’nda bu sözlerle değerlendiriyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözü: Lozan Antlaşması

Oysa Cumhuriyet’e karşı olanlar elbette Lozan’a da karşı oldukları için ve sırf bu nedenle, içlerindeki kin ve nefretin verdiği narkoz etkisiyle olsa gerek, Lozan’ı bir “hezimet” olarak gösterme gayretlerini bu yıl da sürdürecek, kimileri gazete köşelerinden, kimileri TV ekranlarından bu aşağılık komplekslerini tatmin etmeye gene çabalayacaklardır.

Oysa bu Lozan Konferansı sonrasında cumhuriyet kurulmasaydı da, onun yerine çürümüş, çökmüş, iflas ettiğini daha 1876 yılında yayınladığı “moratoryum” ile bütün dünyaya resmen ilan etmiş olan Osmanlı Devleti, yarı sömürge bir şeriat devleti olarak devam etseydi, bu güruh işte eleştirdiği bu Lozan’ı da, bu Gazi’yi de o zaman yere göğe sığdıramazdı. Buna elbette hiç kuşku yok.
Fakat o zaman da, sanayileşmenin ve çağdaş eğitimin tamamen dışında kalmış, 200 milyon altın borçla, bugünkü Yunanistan’dan beter bir duruma düşmüş böyle bir Osmanlı Devleti, bugün
hangi coğrafyaya sığıştırılıvermiş, kaç parçaya bölünmüş olurdu, işte onu tahmin etmek zor.
Zira ne yazık ki benim milletim, Osmanlı Devleti’nin Mısır’daki Hidivi’nin İngiltere’ye aşırı borçlanması sonucu, bu borcu ödeyememesi nedeniyle, koskoca Mısır’ı İngiltere’ye verdiğini bilmez. Halkın bunları bilmesi de istenmez. Lozan’ı küçümseyenler bu gerçekleri hep bilmezden, görmezden gelirler. Yanlış okumadınız, bildiğiniz nakit borç karşılığında Osmanlı Devleti, koskoca Mısır’ı İngiltere’ye bırakmak zorunda kalmıştır. Küçük Mustafa işte tam da bu günlerde gözlerini Selanik’te, böylesi bir Osmanlı dünyasına açmıştır.

Ardından Tunus, derken koskoca Trablus, onun ardından tüm Balkanlar, onun ardından koskoca Dünya Paylaşım Savaşı kaybedilmiştir. Ve bütün bu zilletin sonucu olarak da bu devlet, SEVR ile idama mahkûm edilmiştir. Bu antlaşmaya göre Anadolu’nun ortasında sıkışıp kalmış bir yarı-sömürge Osmanlı Devleti, hangi illerini satardı da bu borcun altından nasıl kalkardı acaba? Böyle bir soru aklınıza hiç geldi mi? Bu idam hükmünü yırtıp atabilmiş isek, bu elbette Lozan sayesinde olmuştur. Selanik’te doğan o Küçük Mustafa büyümüş, Mustafa Kemal olmuş, sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa olmuş… Cumhuriyeti kurmuş, Atatürk olmuş ve o Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin borçlarının
son taksidini 1953 yılında ödeyip bitirmiş.
Yani alacaklılar alacaklarını gene tahsil ettiler. Ama toprak olarak değil, nakit olarak.
Çünkü Cumhuriyet hükümetlerinin buna gücü vardı. Cumhuriyetin kazanımları bunu fazlasıyla sağlayacak konumdaydı. Osmanlı Devleti’nin ise Sevr’in imzalandığı günlerde artık parmağını bile kımıldatacak gücü kalmamıştı.

LOZAN SÜRECİ NASIL BAŞLADI?

Burada uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatmaya elbette gerek yoktur. Fakat Mustafa Kemal’in önderliğinde sürdürülen Türk Kurtuluş Savaşı’nın önemli evrelerini de hatırlamakta yarar vardır. Bir başkaldırının hayal bile edilemediği bir dönemde Mustafa Kemal Paşa ulusun önüne düşmüş, önce sivil halkı örgütleyerek, günü geldiğinde ordularını kurarak, koskoca Dünya Savaşı’nın galiplerini perişan etmiş, onları “barış” istemeye mecbur bırakmıştır.

Önce Doğu’da Kâzım Karabekir Paşa harekete geçerek, Sarıkamış, Kars ve Gümrü kurtarılmış (1920), ardından Güney’de Çukurova, Gaziantep,Kahramanmaraş ve Şanlıurfa Savunmaları başarılmış (1919 – 1921), Fransa bölgeden çekilmek zorunda kalmıştır. Bu başarıları 1. ve 2. İnönü Savaşları ile Sakarya Savaşı izlemiştir (1921). Nihayet Büyük Taarruz sonucunda da işgalci Yunan orduları Ege’nin sularına, hayalleriyle birlikte gömülüp gitmişlerdir.

Bunun üzerine İtilaf Devletleri Ateşkes talep etmek zorunda kalmışlar, 11 Ekim 1922’de
Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmış ve bunun doğal sonucu olarak da barış görüşmeleri hazırlığına girilmiştir. Süreç işte böyle başlamıştır.
SALTANAT NEDEN KALDIRILDI?
İtilaf Devletleri barış görüşmelerinin 13 Kasım 1922’de Lozan’da yapılmasını Ankara Hükümetine bildirmişlerdir. Aynı davet İstanbul Hükümetine de yapılınca Ankara buna büyük tepki göstermiş ve bu çift başlılığa bir son vermek üzere 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmıştır.
Sinop Milletvekili Dr. Rıza Nur ve arkadaşları bir önerge sundular :
“Osmanlı İmparatorluğu’na son verilip TBMM hükümetinin onun yerine geçtiğine, Anayasa ile egemenlik hakkı milletin kendisine verildiğinden Padişahlığın ortadan kalktığına, İstanbul’da meşru bir hükümet tanınmadığına ve Hilafet makamının esir bulunduğuna” karar verilmesini istediler.

1 Kasım 1922’de TBMM saltanata son vererek, Osmanlı Devleti’nin tarihe karıştığına ilişkin kararı almıştır. 4 Kasım’da İsmet Paşa bu kararı İtilaf devletlerine bildirmiştir. Bu gelişme üzerine
17 Kasım 1922’de Sultan Vahdettin yurdu terk etmiştir. Kanun gereği halifelik bir gün sonra
BMM tarafından Abdülmecit Efendi’ye verilmiş, böylece Lozan’da ikilik çıkması önlenmiştir.

LOZAN İÇİN HAZIRLIK ÇALIŞMALARI

 

Lozan’da Türkiye’yi sadece TBMM Hükümeti temsil edecektir. Gazi henüz cumhurbaşkanı değildir. Gazi TBMM Reisi ve Başkomutandır. Başbakan Rauf Orbay’dır. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’dır.

Aslında Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk’tir. Mustafa Kemal Paşa Yusuf Bey’in bu önemli görevi gereğince yapabileceğinden kuşkuludur. Ondan istifa etmesini rica eder. Bunun üzerine
İsmet Paşa Dışişleri Bakanı seçilir. Başdelege odur. Dr. Rıza Nur ile Hasan Saka Bey delege olarak seçilmişlerdir.

Bakanlar Kurulu Lozan’da Savunulacak temel ilkelere dair 14 maddeden oluşan bir “talimatname”yi imzalayıp İsmet Paşa’ya vermiştir. Bunlar aşağıdaki gibidir :

*****
1-
Anadolu’da bir ERMENİSTAN kurulması asla kabul edilemez.
2- Musul, Kerkük, Süleymaniye istenecektir. Bir sorun çıkarsa Ankara’dan talimat.
3- Suriye sınırı haliyle korunmalıdır.
4- Adalar: Duruma göre hareket edilecek. Yakındakiler istenecek. Başarı sağlanmazsa Ankara’ya sorulacak.
5- Trakya Batı Sınırı: 1914 sınırı elde edilmeye çalışılacaktır.
6- Batı Trakya : Misak-ı Milli maddesi.
7- Boğazlarda ve Gelibolu’da yabancı asker kabul edilmez.
8- Kapütilasyonlar kabul edilemez. Gerekirse masadan kalkılır.
9- Azınlıklar: Esas olan “mübadele”dir.
10- Borçlar: Türkiye’den ayrılan devletlere paylaştırılır. Borçlar İdaresi kapatılır.
11- Ordu ve donanmayı sınırlandıran konu olmayacaktır.
12- Yabancı kurumlar Türk kanunlarına tabi olacaklardır.
13- Türkiye’den ayrılan memleketler için Misak-ı Milli’nin özel maddesi yürürlüktedir.
14- Cemaatler ve İslam Vakıflar Hukuku eski antlaşmalara göre düzenlenecektir.

*****

Lozan imzalandığında bu talimatların çok büyük bir bölümünün gerçekleştiği görülmüştür. İsmet Paşa bu talimatı alarak, delegasyonuyla birlikte Lozan’a gitmek üzere 5 Kasım 1922 günü Ankara’dan trenle yola çıkar. 7 Kasım’da İstanbul’dadır. İki gün kadar bazı temaslarını sürdürür ve 9 Kasım günü öğle vakti, heyetiyle birlikte Sirkeci garından törenle uğurlanır.

 

40 kişilik olan bu heyet 12 Kasım Pazar günü saat 22.00’de Lozan’a ulaşmıştır. Ne var ki toplantı
20 Kasım’a ertelenmiş fakat Türk Heyeti durumdan haberdar edilmemiştir. Bu sürpriz karşısında
İsmet Paşa Paris’e gidecek ve henüz kapatılmamış olan Osmanlı Elçiliğini ve personelini Ankara Hükümeti’nin Paris Temsilciliğine, dolayısıyla Ankara’ya bağlayacak, bu tarz işlerle uğraşacaktır.

HEYET DÖNÜYOR

 

Birinci görüşmelerde pek çok konuda mutabakat sağlanmasına rağmen, İsmet Paşa masayı
terk edecektir. Sebep, Osmanlı Borçlarının Ödenmesi, Kapitülasyonlar ve Musul meselesinde katılımcıların Türk tezini kabul etmeyip kendi görüşlerini dayatmak istemeleridir.
Tarih: 4 Şubat 1923.
İsmet Paşa ve Heyeti, hükümetin verdiği talimattan bir adım geri atmadıkları hatta masadan kalkıp Lozan’ı terk ettikleri halde, Ankara’da TBMM son derecede karışıktır. Sanki Heyet vatanı satmış gibi bir tavırla karşılanmıştır. Oysa ortada olmuş bitmiş herhangi bir şey yoktur. Aksine İsmet Paşa ve Heyeti Lozan’daki durumu olduğu gibi aktarmak ve TBMM’nden yeniden talimat almak üzere Ankara’ya gelmişlerdir.
LOZAN İÇİN GÜVENOYU

Sonuçta Lozan için TBMM’nde güvenoyu oylaması yapılır. Muhaliflerden 60 mebusun katılmadığı
bu oylamada, 20 ret oyuna karşılık , 170 oyla Hükümete, izlenen Lozan politikasına ve İsmet Paşa Başkanlığındaki Delege Heyetimize güvenoyu verilir.

Bunun üzerine hazırlanan 15 maddelik bir “Barış Projesi” devletlere gönderilir ve yeniden Lozan’da bir araya gelinir.
YENİ BAŞTAN LOZAN

4 Şubat 1923’te kesintiye uğrayan Lozan Konferansı 23 Nisan 1923’te yeniden çalışmalarına başlayacaktır. Bu arada Ankara Batı’ya olumlu mesajlar gönderecek, yabancı sermaye ve
batılılaşma yönünde açılımlar yapacaktır. Bu dönem İngiltere daha yakın bir politika izleyecektir.

KONFERANSA KATILAN DEVLETLER

 

Bu devletleri 3 grupta toplamak mümkündür:

 

– Davet Eden Ülkeler: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya.
– Davet Edilen Ülkeler: Türkiye, Yunanistan, Romanya, ABD, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti
– Boğazlar Rejimi İçin Çağırılan Devletler: Sovyet Rusya ve Bulgaristan.
– Sadece Belli konular için Çağırılan Devletler: Belçika ve Portekiz

Lozan Konferansı İsviçre Cumhurbaşkanı’nın açış konuşmasıyla, 20 Temmuz 1922 günü çalışmalarına başladı. Önce 3 komisyon oluşturuldu.
 

– Ülke ve Askerlik Komisyonu: Başkan: Lord Curzon.
Boğazlar, Trakya Sınırı, Batı Trakya, Ege Adaları, Azınlık Hakları, Savaş Esirleri, Ermeni Meselesi, Musul konuları bu komisyona verildi.

– Yabancılara Uygulanacak Rejim Komisyonu:
Başkan: Marki Garroni (İta).
Kapütilasyonlar bu komisyonda ele alındı.

– İktisat ve Maliye Komisyonu:
Başkan: Mösyö Barrier (Fr.)
Borçlar İdaresi (Düyun-u Umumiye ve Osmanlı Borçları bu komisyonda ele alındı.
LOZAN’DA ÇÖZÜME KAVUŞAN SORUNLAR:

SINIRLAR

 

Doğu Sınırı: Moskova ve Kars Antlaşmaları esas alınmıştır. Böylece bir “Ermenistan” kurulması hayal olmuştur.
Irak Sınırı: Lozan’da bu sınır saptanamaz. Bu sorun İngiltere ile Türkiye’ye bırakılır. 1926 Ankara Antlaşması ile, Musul Irak sınırları içinde kalır. Bunda, uygulanan plebisitte Arap halkının Irak’ı seçmesinin büyük rolü olmuştur.
Batı Sınırı: Batı Trakya hariç, Misak-ı Milli’ye uygun olarak çizilmiştir.
Suriye Sınırı: Fransa ile 20 Ekim 1921 tarihinde yapılan Ankara Antlaşmasına uygundur. Atatürk ileride Sınırımız dışındaki Hatay’ın da anavatana katılabilmesi için gerekeni yapacak ve Hatay 1939 yılında Anavatana katılacaktır.
ADALAR
Bozcaada ve İmroz (Gökçeada) Türkiye’de kalmış, Batı Trakya, Midilli, Sakız ve Sisam adaları Yunanistan’da kalmıştır. 12 Ada İtalya’ya bırakılmıştır.
KAPÜTİLASYONLAR
Üzerinde en çok tartışma yapılan ve görüşmelerin kesilmesine yol açan her türlü adlî ve ekonomik kapütilasyonlar kaldırılmıştır.
DIŞ BORÇLAR
Düyun-u Umumiye (Borçlar İdaresi) kaldırılmıştır. Osmanlı Devleti’nden kalan borçlar, Osmanlı sınırları üzerinde kurulan devletler arasında paylaşılacak, büyük bir kısmı da TBMM tarafından taksitler halinde ödenecektir.
BOĞAZLAR
Boğazların idaresi, başkanlığını bir Türk temsilcinin yaptığı komisyon tarafından yönetilecektir. Boğazlardan barış zamanında ticaret gemileri serbestçe geçebileceklerdir.
20 Temmuz 1936 MONTREAU ANTLAŞMASI ile Boğazlar tümüyle Türk egemenliğine geçecektir.
SAVAŞ TAZMINATI
Yunanistan ekonomik açıdan çökmüş bulunduğu için, savaş tazminatı olarak Türkiye’ye Karaağaç’ı verecektir.
PATRİKHANE
Zararlı faaliyetler yapmaması ve dış devletlerle irtibata geçmemesi şartıyla, sadece Türkiye sınırları içindeki Rumların dinsel eğitim ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere, varlığını tamamen Türk yasalarına uygun bir “kilise” olarak sürdürmesine izin verildi. Başındaki ruhban “papaz” olarak anılacaktı. Bugün “ekümeniklik” iddası peşinde koşan Patrik, Atatürk ve İnönü hükümetleri süresince ancak böyle bir statüye sahiptiler. Bugün ise nereden nereye gelindiğini büyük bir ibretle izliyoruz. Bu konuda Mülkiye’den rahmetli hocam Prof. Dr. Seha Meray’ın 8 ciltlik “Lozan Tutanakları” eseri, bu konudaki inanılmaz anekdotları içermektedir. O zabıtlarda Venizelos’un, İngiliz Lord Curzon’u da arkasına alarak İsmet Paşa’ya ne diller döktüğünü, ne ricalarda bulunduğunu ibretle okumak mümkündür.
AZINLIKLAR
Lozan’da tüm azınlıklar Türk vatandaşı sayılmıştır. Amaç Avrupa devletlerinin azınlıkları bahane edip içişlerimize karışmalarını önlemektir.
YABANCI OKULLAR
Türkiye’nin iç sorunu sayılmış, bu okulların Türk yasalarına uyarak varlıklarını devam ettirmelerine karar verilmiştir.

LOZAN ANTLAŞMASI’NIN ÖNEMİ

 

Birinci Dünya Savaşı’na son veren barış antlaşmalarının hiçbiri uzun süreli olamamış, kısa bir süre sonra bozulmuş ve yeniden milyonlarca insanın hayatına mal olacak savaşlar birbirini takip etmiştir. İkinci Dünya Savaşı bunun tipik bir örneğidir. Oysa Lozan Antlaşması, imzalandığı günden bu yana maddelerinde hiçbir değişiklik yapılmamış olan tek uluslar arası antlaşmadır. Hatay ve Montreau konularındaki düzenlemeler Türkiye lehine olan düzenlemelerdir. Bu da Lozan’ın ne denli gerçekçi temellere oturduğunun bir kanıtıdır.

 

Lozan Heyeti 10 Ağustos 1923 günü dönecektir. Lozan Antlaşması 23 Ağustos 1923 tarihinde TBMM tarafından 14 red oyuna karşılık 213 kabul oyu ile onaylanacak ve böylece yürürlüğe girecektır.
Lozan’ın diplomatik bir zafer olduğu tartışmasız bir gerçektir. Lozan’da ödünler verilmiş, barış için fedakârlıklar yapılmıştır. Bu tavizler ileride Hatay Meselesi ve Boğazlar Meselesinde olduğu gibi telafi de edilmiştir. Bütün bunlara karşın, tam bağımsız, egemen, demokratik, laik , sosyal bir hukuk devleti niteliklerine sahip, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması sayesinde kurulmuştur.

İki sarhoş, kısacası kafa kafaya vermişler, koskoca bir ulusun tüm desteğini arkalarına almışlar, aslanlar gibi bir devlet kurmuşlardır. Onların sarhoş kafayla kurdukları bu devletin birliğini, dirliğini günümüzdeki bu ayıklar ise nereye kadar sürdürebilecek, yanıtı hiç de kolay olmayan soru işte budur.

====================================

Dostlar,

Yetkin ve yurtsever tarihçi sayın Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç hocamıza bu özlü derlemesi için
teşekkür ederiz.

Asıl şükranımız, minnetimiz, ödenerek bitirilemeyecek borcumuz Kurtuluş savaşımızın şehit ve gazileri ile bu görkemli savaşımı planlayan, yürüten ve inanılmaz bir başarıya ulaştıran öncüleredir. Mustafa Kemal Paşayadır..

Lozan kahramanı İsmet İnönü‘yedir..

Öbür devlet büyüklerimize, komutanlarımızadır..

Lozan Antlaşması hakkında biz de bu gün kapsamlı bir dosya” yayımladık web sitemizde..
Başlığı ve erişkesi (linki) aşağıda..
Okunması, paylaşılması ve “gereğinin yapılması” dileğimizdir.

92. Yılında Lozan Antlaşması ve Türkiye’nin Geleceği /
The Lausanne Treaty at the 92nd year and future of Turkey

http://ahmetsaltik.net/2015/07/24/89-yilinda-lozan-antlasmasi-ve-turkiyenin-gelecegi-the-lausanne-treaty-at-the-89th-year-and-future-of-turkey/

Lozan Antlaşması ülkemizin hem tapusu hem de tabusudur..
O bizi biz de onu kollamalıyız..

Sevgi ve saygı ile.
24 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

19 Mayıs ve İnkârlar Dizisi…


19 Mayıs ve İnkârlar Dizisi…

Ertugrul_Kazanci_portresi

 

Ertuğrul Latif KAZANCI
Eğitimci – Hukukçu
Cumhuriyet, 20 Mayıs 2014

  • Cumhuriyet ve Devrime yönelik kasıtlı eleştiriler, bir özgürlük sahteciliğidir. ‘Mütareke’ döneminin ‘Hürriyet ve İtilâf’ zihniyeti, sanki yaşamsal yazgımız olmuştur. Ayırımcı, feodal, neoliberal ve teokratik eğilimlere göre; ‘19 Mayıs 1919’da temeli atılan Cumhuriyet ve devrim binası, yıkılmaya yüz tutmuştur’. Ama yanılmaktadırlar. Çünkü bunca ‘şakîliğe’ karşın Atatürkçü düşünce, değerbilmez inkârcıların üstesinden gelecektir.

19 Mayıs 1919 tarihi bu ülke ve halkın onur günüdür. Emperyalist boyundurukta ezilen dünyanın da insanlık hukukunun kazanımına yönelik ilk adımıdır.
Ulusal eksenli antiemperyalist bir isyan, artık Anadolu’nun devrimci geleceğidir.
Bu isyan bir yönüyle de halkın egemenlik iradesine yüzyıllarca el koymuş ‘saltanathilafet’ rejimini alaşağı etme hareketidir.

Devrimci ideoloji, toplumun ilerici kıstaslardaki dirlik ve esenliğini öngörür.
Ülke toprakları üzerinde tasa ve kıvançta beraberlikle tarihsel derinlikten gelen ideal ve kültür birliği, ulusal bilinci oluşturur.19 Mayıs 1919 işte böylesine bir bilincin temelidir. Ama giderek yoğunlaşan olumsuz hız ve çabalarla 19 Mayıs olgusunun getirdikleri, kimilerince reddedilmektedir.

İnkârcılık:

Bir anekdotu tekrar etmemizde yarar vardır: İzmir’in kurtuluşundan sonra Atatürk  ve Halide Edip arasında bir konuşma geçer.

“Zafer kazanıldı. Artık bir kenara çekilir, dinlenirsiniz..”

diyen Adıvar’a verilen yanıt şudur:

HayırBundan sonra birbirimizle didişeceğiz !..”.

Halide Edip, yalnızca meraklı bir yazar mı yoksa bir niyet yoklayıcısı mıdır?
Aslında tek amaç Atatürk’ün gelecekteki işlevini öğrenmektir. Askeri başarılardan sonra kurulacak devletin niteliği ne olacaktır? Bir halk devleti mi inşa edilecek veya
Saltanatın sürdürülmesi mi söz konusu edilecektir?

Halide Edip yani Sultanahmet mitinginin o parlak yıldızı, yaşamsal çelişkilerle doludur. Söylevinden sonra Amerikan mandacısı ama ulusal mücadelede cephede onbaşıdır. Ardından da Türkiye’yi terk ederek Britanya sömürgelerinde öğretim üyesi olacaktır. Devrimle uyuşamayan “Türk’ün Ateşle İmtihanı” yazarı, İngilizlerle uyuşabilmiştir. 1950’de de DP milletvekilidir.

Lozan’dan dönen İnönü’yü karşılamamak için Başbakanlıktan bile istifa eden Rauf Orbay’la fikir arkadaşları; Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele
ve Adnan 
Adıvar Terakkiperver Cumhuriyet’ Partisinde kümeleşmişlerdir.
Bu adlar ulusal mücadelenin askeri aşamasında önemli uğraşlar verirlerken,
ilerisinde niçin başka yerlerdedir? Çünkü Cumhuriyet ve Devrim düşüncesine
yabancı ama Hanedanlık ve Hilafete yakındırlar.

Atatürk, ‘Nutuk’ ta şöyle der:

  • “Bu parti, kendine ad olan ‘terakki’ ve ‘Cumhuriyet’ sözcüklerinin tam tersi anlamlarla gelişmiştir. Program hain kafaların işidir. Memlekette suikastçıların, gericilerin sığındığı ümitlerin dayanağı oldu”.

Sonrası             :

19 Mayıs 1919 çıkışının içerik, anlam ve yönünü sindiremeyenleri, düpedüz inkârcı (AS: yadsımacı) bir kadro izler. Bu süreç,14 Mayıs 1950 günü kıyasıya başlatılır ve günümüze doğru yoğunlaştırılır. Tam bir “yalan rüzgârı” kıvamıyla siyasal, tarihsel ve gerçek dışı ahlaksızlıklara dönüşür.

Atatürk’ün Başbakanlığını yapmış Bayarın 1950’ler sonrası tavrı, Atatürk-İnönü dönemlerini hedefleyen:

27 yıl bu ülkede çivi bile çakılmadı..” noktasıdır. Bayar, yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ecnebi (AS: Yabancı) elinden alan, demiryolları döşeyen, kağıt, çay, ağır sanayi, deri, tuz, tekstil başta olmak üzere KİT’leri kuran başarıyı yok saymaktadır. İktisat Bakanı olarak yer aldığı işleri de inkâr etmektedir (AS: yadsımaktadır).

İnönü’ye “Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan” sanının verildiği 26 Aralık 1938 tarihli CHP Kurultayı’nı toplantıya çağıran Başbakan Bayar’dır. Önergeyi okuyan
divan üyesi de Menderes’tir. Gün gelecek, DP’nin üst politikalarını çizen bu adlar, Devrim aşamaları için:

“ Yalnızca halka mal olmuşları saklı tutacağız..” veya “İsterseniz Hilafeti bile geri getirilebilirsiniz” ya da: “Kapitalizm, iktisaden geri kalmış bir ülkeyi kalkındıracak en iyi sistemdir” sözleriyle, geçmişi inkâr edeceklerdir.

16 Kasım1938 tarihli ‘Cumhuriyet’ gazetesindeki yazısında Necip Fazıl, Atatürk’ün vefat töreninden konu açarak: “Osmanlı İmparatorluğunun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir uğurlanışa hedef olabilmiş hükümdar yoktur ” dedikten sonra övgüler yağdırmaktadır. Ama aynı Kısakürek, zamanla: “Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp” diyebilecek ve1960 öncesi Başbakanlık örtülü ödeneğinde adı geçenlerden olacaktır (*).

Önce İnönü’nün ; “ Ak saçlarında parıltılar seyrettikten” sonra siyaseten yer değiştiren ve tam100 şiir içeren hiciv kitabı çıkaran şair Orhan Seyfi, örtülü ödeneğin içindedir. “Akbaba” mizah dergisinin DP karşıtı çizgisini birdenbire bırakan sahibi Yusuf Ziya’nın ödenek istek dilekçeleri unutulabilir mi? İlkin sol siyasette yer alıp sonra yön şaşıran yazar Peyami Safa’dan tutunuz da ressam Çallı, hatip Hamdullah Suphi, tarihçiCemal Kutay, şair Yahya Kemal’lere kadar sıraya girenler, saymakla bitirilemez. Tamamı, 27 yıllık sürecin eleştirisiyle saf tutmuşlardır.

19 Mayısları inkârların başını, Kurtuluş savaşı zaferlerini küçülterek neredeyse yok saymak çeker. Uşak’ta esir düştükten sonra Atina’ya salıverilen General Trikopisyıllarca TC Büyükelçiliğinde Atatürk’e saygılarını kaleme almıştır. Ama “İnönü,SakaryaDumlupınar” zaferleriyle, Mudanya ve Lozan’da atılan imzaları görmek istemeyen Sevr’in iç destekçileri, Yunanlı komutanın düzeyine ulaşamamışlardır. “Jenosit” deyimini onaylamayan AİHM kararına karşın: “Ermenileri katlettik” diyenler, “Yunanlılara zulmettik ” saptırmasını öne sürenler, gerçekleri tersyüz edenlerdir.

Sonuç   :

Anadolu İhtilâli; sömürgecilik, bağımlılık ve bağnazlığa karşı başkaldırıdır. Cumhuriyet ve devrim için, halkçı-devletçi sosyal gelecek adına, ulusalcı ve laik amaçlar uğruna görkemli bir kalkışma, 19 Mayıs 1919’da başlatılmıştır. Devrimci demokratik irade, inkârcılığa ders veren; siyasal, sosyo- ekonomik ve kültürel anlayışıyla 19 Mayıslara mutlaka sahip çıkacaktır.

———————————–

(*)YAD Tutanakları/1961

Kurtuluş’un İlk Adımı : Atatürk’ün Doğumu; 19 Mayıs 1919


Kurtuluş’un İlk Adımı : Atatürk’ün Doğumu; 19 Mayıs 1919

Naci_Bestepe_portresi
E. Tümg. İSTANBUL’A GELİŞ

Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda yenik sayıldı.
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması bir idam fermanı idi.
Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Komutanlığına atanalı 10 gün olmuştu. İskenderun’u teslim etmesi emredildi. Bu stratejik şehrin teslimini kabul etmeyince İstanbul’a çağrıldı.

13 Kasım 1918 günü Haydarpaşa Garı’na geldiğinde Müttefik Donanması da
hemen önünden geçerek İstanbul Boğazı’na girmekteydi.

Acı ve hüzünle manzarayı seyrederken, “Çanakkale’de gösterilen çabanın, verilen
on binlerce şehidin boşuna mı olduğunu” düşünerek, İstanbul’a geldiğine pişman oldu.
İlk fırsatta Anadolu’ya geçmeye karar verdi. Kararını ve kararlılığını üç kelimeyle
ifade etti,

“GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!”

İSTANBUL’DAKİ ALTI AYİstanbul’da kaldığı altı ay süresince bu kararını gerçekleştirmek için çalıştı.
Çeşitli çevrelerle görüşmeler ve toplantılar yaptı. Bilgi aldı. Nabız yokladı.
Gelecekle ilgili tasarıları için ortam hazırladı.Saray çevresinden; Harbiye, Dahiliye, Bahriye Bakanları, yardımcıları ve
Padişah Vahdettin..
İşgal Kuvvetlerinden; İngiliz, İtalyan ve Fransızların ileri gelenleri,

Komutanlardan; Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy,
Refet Bele, Rauf Orbay, İsmail Canbolat, Cafer Tayyar, Fethi Okyar..
görüştüklerinden bazılarıdır.

Bu hareketliliği İngiliz istihbaratının dikkatini çekmiş ve tutuklanmasını talep etmişlerdir.
Bu çalışmalar sonunda ulaştığı tespitlere göre, ülkenin kurtuluşu için üç yol düşünülüyordu;

1. İngiliz korumacılığına (himayesine) sığınmak,
2. ABD güdümüne (mandasına) girmek,
3. Bölgesel olarak kendi başının çaresine bakmak.
Padişah ve Sadrazam Damat Ferit İngiliz korumacılığından yanaydı ve
İngilizlere resmi talepte bile bulundu.Mustafa Kemâl Paşa için ise tek geçerli çözüm vardı;
  • Ya tam bağımsızlık, ya ölüm!
Bu amaçla Ali Fuat Cebesoy ile birlikte, MİLLİ DİRENİŞ’in temelini oluşturacak
şu kararları aldı:
1. Ordu’nun terhisini durdurmak,
2. Vatan savunmasında gerekli silah, cephane ve donanımı düşmana vermemek,
3. İstanbul’dakileri Anadolu’ya yollamak.
4. Milli direnişe taraftar idare amirlerinin yerlerinde kalmasını sağlamak,
5. Vilayetlerde particilik adına yapılan kardeş mücadelesine engel olmak,
6. Halkın moralini yükseltmek.
SAMSUN’A ÇIKIŞI HAZIRLAYAN OLAY
Müttefikler, Sinop-Trabzon bölgesinde Rum-Pontus devleti kurdurmak istiyordu.
Bu amaçla Rusya da dahil olmak üzere dışarıdan Rumlar getirildi.
Rumlarınolay çıkarmaları üzerine bölgedeki milislerimiz de karşılık verdiler.
Bundan rahatsız olan İngiliz komiseri saraya verdiği ültimatom ile milislerin hareketlerine son verilmesini istedi.Anadolu’ya geçiş için fırsat kollayan Mustafa Kemâl Paşa, iyi ilişkilerini kullanarak
bu görevin ve istediği yetkilerin kendine verilmesini sağladı.

9. Ordu Müfettişi olarak atandı.
Bütün askeri birlikler ve mülki amirler üzerinde yetkili kılındı.
Asıl görev bölgesi; Trabzon, Erzurum, Sivas, Van illeri ile Canik (Samsun) ve Erzincan livaları (İl – ilçe arası) idi.

Buna ek olarak komşu iller olan; Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara ve Kastamonu da isteklerine öncelikle cevap verecekti.

Görev tanımı şöyle idi:

1. Bölgede iç düzenin kurulması ve düzen dışı olayların nedenlerinin saptanması,
2. Bölgede dağınık haldeki silah ve cephanenin toplanarak emniyete alınması,
3. Ordu’nun da desteğini alarak oluşturulan toplulukların kaldırılması.

MUSTAFA KEMAL’i KİM, NE İÇİN GÖNDERDİ?

Bu konu çok saptırılmakta ve kötüye kullanılmaktadır..
Bazıları, Mustafa Kemâl’i padişahın seçtiğini, vatanı kurtarma görevi verdiğini ve
maddi destek sağladığını iddia ederler.
Seçim konusu kısmen doğrudur. Son kararı veren padişahtır. Ancak, O’na gelene dek ilgili makamlarla kurulan iletişim ve iyi ilişkiler Mustafa Kemâl Paşa’nın aday olmasını sağlamıştır.

Vahdettin de, kendisini, prensliği sırasında birlikte seyahat ettiklerinden ve Çanakkale’deki kahramanlığından tanımakta ve güvenmektedir.

“Vatanı kurtarma görevi” vermesi tam anlamıyla safsatadır.

İngiliz korumacılığı için resmi başvuruda bulunmuş biri (Padişah ve Sadrazam)
böyle bir görev verir mi?

Vatanı kurtarmasını değil de Sinop-Trabzon bölgesinin Rumlara verilmesinin
engellenmesini talep etmesi kabul edilebilir.

Bu görevi verdiğini varsayalım :

Daha iki ay geçmeden geriye çağırmak ve ardından asi ilan ederek
idam fermanı çıkartmak nasıl açıklanabilir?

Mali destek sağladığı konusu :
Yolculuklar sırasında çekilen sıkıntılar bu yalanı da çöpe atmaktadır.

BANDIRMA VAPURU

Mustafa Kemâl Paşa, 16 Mayıs akşamı Bandırma Vapuru ile yola çıktı.
Vapurda, Mustafa Kemâl’le birlikte bulunanların sayısı değişik kaynaklarda farklı olarak verilmektedir. Yol arkadaşı Hüsrev Gerede’ye dayanarak verilen rakam 55 kişidir.
Kimi kaynaklara göre 18 kişidir. Samsun’da Ata’nın kaldığı ev olan
Gazi Müzesi
’nde bu 18 kişinin mumyası bulunmaktadır.

Yolda uzun süre bir İngiliz savaş gemisi takipte bulunmuştur.

Bandırma, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a varmış, Mustafa Kemâl Paşa
saat 07:30’da İLK ADIM İSKELESİ’nden Samsun’a çıkmıştır.

ANADOLU’NUN HALİ, MUSTAFA KEMÂL’İN GÜVENCESİ, DOĞUM GÜNÜ

NUTUK‘ta ifade ettiği gibi, Samsun’a çıktığı gün elinde hiçbir maddi güç yoktu.
Ülke işgal altında, halk aç-sefil, cahil; ordu dağılmış, padişah kendini kurtarma derdine düşmüştü.

Ancak, büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve vicdanını dolduran
yüksek manevi kuvvete güvenerek KURTULUŞ MÜCADELESİ’ni başlatmıştır.

Samsun’da Atamızın karaya çıktığı iskelenin bulunduğu semtin adı İLK ADIM,
19 Mayıs günü de O’NUN DOĞUM GÜNÜDÜR

BU GÜN ÖRNEK GENE O’DUR

13 Kasım 1918’de İstanbul’a geldiği günkü üzüntüsü burada yeni bir umut ışığına dönüşmüştür.

Bu gün benzer bir üzüntüyü, Türk subayları ve Türk ulusu yaşamaktadır.

  • Yıllarca ülkenin bölünmez bütünlüğü için her şeyini ortaya koyarak mücadele eden insanlar; yasa dışı yöntemlerle terör örgütüne (PKK) sağlanan olanaklar, örgüt liderinin getirildiği konum ve kendilerinin
    sahte davalarla hapishanelere doldurulması karşısında kahrolmaktadır.
Ülke bölünme-parçalanma,
– Cumhuriyet’in temel değerleri ve laik-demokratik rejim
değiştirilme tehlikesi altındadır.
Bu gün de örnek Mustafa Kemâl ATATÜRK’tür.Yüce ulusumuz bu karanlığı da boğacak azim ve kararlılığa sahiptir.Koşullar 19 Mayıs 1919 sabahından kötü değildir.Kaynaklar :
6 AY; Alev COŞKUN, 2009
Atatürk ve Samsun; Özen TOPÇU, 2005
Atatürk’ün Yolculuğu; Prof.Dr. Osman Zümrüt
Nutuk, CHP, 2008

Naci BEŞTEPE
ADD Bilim Danışma Kurulu ve
Yazı Kurulu Üyesi