23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI

23 NİSAN
ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI

-TBMM, ulusun meclisidir…
O, ancak ulusun hizmetkârıdır…

Prof. Dr. Kemal Arı

23 Nisan 1920…
Hay babam, hay!
Gelin o güne, o günün ayrıntılarına odaklanalım…
Tarihçi aynasını, tarihin bu kesiti üzerine tutalım ve alıp önümüze o muhteşem günü, onun anlamını sorgulayalım…
Var mısınız? Evet, başlıyoruz…
23 Nisan, Cuma gününe denk geliyordu. O gün özellikle seçilmişti. Çünkü İslam Dinine göre kutsal yönü olan bir gündü ve İslam Ahali, meşveret için camiye giderdi. Hep birlikte, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Hacı Bayram Camisinde namaz kılındı. Sonra camiden çıkılınca, yürüyerek Meclisin açılacağı tarihi yapıya geldiler. Eller açıldı, dualar edildi; kurbanlar kesildi… Türkler, Ankara’nın bozkırında gerçek bir bayram yaşıyorlardı. Ulusal coşku, en üst düzeydeydi.
Kıt olanaklar içinde her yer bayraklarla süslenmişti. Güzel bir ilkbahar günüydü. Güneş, ufuktan gözlerini Meclisin açılması için yığılmış olan kalabalıkların üzerine gözlerini dikmiş; gülümseyerek bakıyor; ılık sıcaklığını tenlerin içine, yüreklere kadar salıyordu. Bu sıcaklık, karanlıkları dağıtacak ışıl ışıl günlerin geleceğini muştuluyor gibiydi.
Belleklere gelince, neleri anımsamıyordu ki! Her şey geçmişin gri, boz renkli dumanları arkasında, bütün acı yanlarıyla sırıtıp duruyordu. İşgaller; tecavüzler; çiğnenen ulusal onur; derken İstanbul Hükümeti’nin acizliği; bu acizlik yetmiyormuş gibi, ulusal tepkileri köreltme çabaları… Ne demekti ki bu şimdi?
Örneğin Heyet-i Nasihalar ne anlama geliyordu? Bu kurulların kuruluş nedenlerini kendince sıralayan arkadaki anlamı neydi?
Olup biten kötülüklere ve kimi zaman insanın kanını donduran yaşanmış acılara bakarak, şunu mu söylüyordu Heyet-i Nasihalar aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin neredeyse bugün tanrısal bir değer verilmeye çalışan acz içindeki yöneticileri:
“Ey Ahali… Artık kırıla kırıla ne kadar kaldınız bilmiyoruz ama biz bu olup bitenlere bir çözüm bulamıyoruz. Sizleri bu kötülüklerden kurtarmak için, size karşı sorumluluklarımızı yapamıyoruz… Siz de tepkiler ortaya koymayın! Silahlara sarılmayın! Bırakın tecavüzler olsun! Kirli ayakların altında ülke çiğnensin! En kutsak değerler ayaklar altına alınsın!”
Gerçekte olup bitenler karşısında bunlar söylenmiyordu belki; ama görüntünün arkasındaki gerçekler, bunlardan başka şeyler değildi. Hele kimi sözler vardı ki, bunlar, bu söylenen sözlerden de acıydı. Örneğin kimi resmi duyurularda düşman askeri için, onların Müslümanların dostları ve padişahın konukları olduğu söyleniyordu.
Dostlarımız ve padişahımızın konukları, konuk olarak ülkemize gelmiş ve o nedenle mi analarımızın, bacılarımızın ırzına saldırıyor, ülkenin kaynakları kurutuluyor, direnişi kırılıyor ve onun için mi atalarımızın mezarları, Türk kanı bulanmış çizmelerle çiğneniyordu?
Ve bu dostlar, adım adım Sevr’i bir idam fermanı gibi hazırlamaya uğraştıkları günlerde, sanki şunları söylüyorlardı:
“Biz sizi hukuka göre yargıladık… Hukukun yerine gelebilmesi için Türklerin yok edilmesi gerekiyor. Uzat boynunu kemende ey koca Türk! Ölüm senin için artık hak!”
Allah, Allah; hale bak! Evet, bundan başka hiçbir anlam taşımıyordu gerçekten de olan biten şeylere bakıldığında… Emperyalizmin hukuku buydu işte…
Uzat başını, uzat; hukuku temsil ettiğini söyleyen güçler, yok etsin Türk’ü ve böylece adalet yerini bulsun ha? Sen yok ol ki o senden kalan coğrafyaya hâkim olsun; tıksırıncaya, patlayıncaya kadar sömürsün… Onun derdi zaten baştan beri soymak, el koymak ve sömürmekti. Bu nedenle direnen boyunlara tırpanı çalacaktı elbet… Buna yemini vardı. Yoksa sen yok oluyormuşsun, tarihten siliniyormuşsun; bunların hiçbir anlamı yoktu batının algı dünyasında… Yok etmek, onun doğasında vardı. Bunu ya kendi yapar, ya taşeronlarına yaptırırdı. Daha olmadı seni yine senden olanla karşı karşıya getirir, sonra birbirinizi size kırdırtır; ardından karşına geçer, sen suçlusun, sen ezildin, sen de ezdin der; o başkalarını kırdırırken, kendisi nereden ne elde edeceğinin hesabını yapardı… Güya masum olanın yanında görünür, bu kez sanki hiç kışkırtan kendisi değilmiş gibi sahte gözyaşları dökerdi. Akıl almaz baskılar, onur kırıcı durumlar ve işlerdi bunlar… O günlerde, Anadolu’da Temsilciler Kurulu’nun dayatmasıyla, kapatılmış olan Meclis-i Mebusan, yani Osmanlı mebuslar meclisi açılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu Meclisin açılmasını şiddetle istemesine karşın; “Hayır!” diyordu; “İngilizlerin gölgesinde açılacak bir meclisten bir yarar elde edilemez. Kaçınılmaz olarak meclis Anadolu’da açılmalıdır… Öyle ki bu meclis açıldığında ben de ulusal işleri izleyebilmek ve onlara yön verebilmek için bu meclise başkan olmalıyım!”
İdealist ve yurtseverdi Atatürk. Yurdu için, her şeyi göze alabilen bir karar adamıydı.
Dolayısıyla yetkiyi hiçbir makamdan, kuruldan ya da kişilerden almıyor; tek “istinatgahı” (AS: dayanağı), ulusun temiz bağrı ve kendi ulusal vicdanı…
Ancak onun önerisi yerine getirilmedi. Kendisi de İstanbul’a gitmedi. Meclis İstanbul’da açıldı. 28 Şubat 1920 günü ulusal andı (Misak-ı Milli) Anadolu’dan tek tek Mustafa Kemal Paşa’nın seçerek gönderdiği özel bir kurulun çabalarıyla Meclis kabul etmiş ve orada ulusal amacı açıklamıştı. Bu and, tek tek Türk Ulusu’nun yurt topraklarının sınırlarını belirliyor; ardından da tam bağımsızlık vurgusu yapıyordu…
Ancak İngilizler bundan olağanüstü rahatsız oldular. Ve bir anda Meclisi basarak, tek tek milletvekillerini tutukladılar. Silahlı müfrezeler, Meclis koridorlarından geçerek, toplantı halinde bulunan milletvekilleriyle karşı karşıya geldiler. Önce bir arbede oldu. “Direniş” bağırmaları, haykırışlar arasında, İngiliz askerleri, kimi milletvekillerini süngü zoruyla, kimi zaman da yakalarından tutup, koyun gibi sürükleyerek, kuytu yerlere tıkıvermişlerdi. Yerlerde sürüklenen, yalnız milletvekilleri değildi ki!
Türklerin onuru da yerlerde sürüklenmişti.
Manastırlı Hamdi Bey adlı yurtsever bir telgrafçı, bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildiriyor, bu görevini alnına sıkılıveren düşman mermilerinin hedefi olana kadar fedakârca yerine getiriyordu…

Ne yapılabilirdi ki?

Mustafa Kemal Paşa, bu olaya karşı büyük bir öfke duyarak, derhal karşılık verdi. Lloyd George’un yeğeni olan Albay Rawlinson Erzurum’daydı… Paşa, Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya ünlü buyruğunu verdi: Malta’ya sürülen ulusun vekilleri özgürlüklerine kavuşuncaya dek, Rawlinson ve müfrezesi tutuklanmalıydı. Karabekir Paşa hiçbir duraksama göstermedi. Ardından da Eskişehir ve Afyonkarahisar’da bulunan yabancı birliklere karşı Türk birlikleri harekete geçirerek, bunları tutukladılar.. Bu emri de Mustafa Kemal Paşa vermişti. Dişe diş, politikası uygulanıyordu.
Bununla yetinilmedi; İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki paralarına el konuldu.
Ardından da işgal güçlerinin, Anadolu’ya ilerleyebileceği düşünülerek, onların olası ilerlemelerini yavaşlatmak için, yer yer demiryolları imha edildi.
İstanbul’un sesi soluğu kesilmişti. Cansız mecalsiz, bir yana atılmış gibiydi ülkenin yazgısını elinde bulunduran yüce kurullar…
Ancak Ankara ulusun gerçek temsilcisi olarak, duyarlılığını göstermeye kararlıydı. Mustafa Kemal Paşa, bir bildiri yayınlayarak, İstanbul’un haksızca işgalini kınadı. Ankara bütün dünyaya işgalin haksız olduğunu, kesinlikle kabul edilmeyeceğini ve geçersiz olduğunu haykırdı.
Bu tarihin akışına karşı sanki karanlıkların ortasına atılmış bir haykırış, bir direniş çığlığıydı. Yurtları işgal altında iken direniş göstermeyenler, onursuz bir yaşamı, zilleti, yüz kızartacak duyguları kendi vicdanlarına karşı nasıl anlatabilirlerdi ki?
İstanbul’un işgalinin üzerinden üç gün geçmişti. 19 Mart günü, Mustafa Kemal Paşa Heyet-i Temsiliye imzasıyla bütün vilayetlere bir genelge göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir ulusal meclisin toplanacağını bildirdi. Bu meclis,
Meclis-i Mebusan’ın işgal nedeniyle yasama ve yürütme görevini yapamaz duruma düşürülmesinden dolayı zorunlu olarak toplanacaktı. Ulusun iradesini yansıtan meclis, yabancı güçlerce dağıtılmıştı. Buna boyun eğmek ve bunu kabullenmek, yurda karşı işlenmiş bir ihanetti. Açılacak meclise başkentin korunması, ulusun bağımsızlığı ve devletin kurtarılması için gerekli önlemleri düşünüp uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler verilecekti. Bunun için seçimlerin yapılması ve güvenilir kişilerin Ankara’ya gönderilmesi gerekliydi.
Mustafa Kemal Paşa, açılacak meclisi bir “Meclis-i Müessesan”, yani kurucular meclisi olarak görüyordu. Niçin? Çünkü kurucu meclisler yeni bir sistemi kurarlardı.
O da artık saltanat rejimine karşı, kurucu meclisin ulusun iradesini yansıtacak bir siyasal sistem kuracağını düşünüyordu. Yeni meclis, bu niteliğiyle yeni bir yönetim biçimi getirmek için kurgulamış ve tasarlamıştı. Ancak bunu açıklamak ilk başta sıkıntı doğurabilirdi. Bu nedenle şimdilik bu sözcük kullanılmıyordu. Bu meclisin işlevini tamamlayabilmesi için, yurdun seçilmiş bireyleri Ankara’ya gelmeliydiler…
Artık ülkenin birçok yerinde ulusal güçlerin denetiminde seçimler yapılıyordu.
Bu arada Sultan ve Halife, Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları hakkında kararını çoktan vermişti bile… Onlara göre Mustafa Kemal Paşa bir haindi. Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmıştı. Ulusun yanında olmak, sultan ve halifeye karşı başkaldırmaktı, ha?
Bu nedenle; “Beyan buyurula” diye başlayan fetvalar ve fermanlar hazırlandı.
Türkiye böylece bir iç savaşın içine yuvarlanıvermişti. Dini açıdan kutsal olan ne varsa, orta yere dökülmüş, yanlış algılamaların ve tutumların kirli ellerinde didiklenip duruyordu. Dini yücelttiğini, din adına bu eylemlere ve tutumlara giriştiklerini düşünenler, yurt savunması gibi belki dinsel yükümlülüklerin en başında yer alması gereken bir konunun ne kadar dışında kaldıklarının ayırtında bile değillerdi.
Milletvekilleri Ankara’ya doğru, tozlu topraklı yollara dökülmüşlerdi. Yollara dökülenlerin yanı sıra, yola çıkamamış olanlar da vardı:
Kargaşa ve kalkışma eylemleri, kimi kişilerin adları belirlense de onların Ankara’ya doğru yollara dökülüşüne olanak vermemişti.
Milletvekili olacak kişiler yolculuk için hazırlıklarını yaparlarken, Ankara’da da hummalı bir çalışma başlamıştı. Meclis nerede açılacak, hangi bina ilk meclis binası olarak ayrılacak; bunun hazırlıkları yapılıyordu. Gelen önerilere göre kimi binalar gözden geçirildi. Önerilenlerin kimisi küçük, kimisi kentten uzaktaydı. Bu aşamada, meclis için en uygun binanın, İttihat ve Terakki Cemiyeti için hazırlanmış kulüp binası olduğu görülüyordu. Bina gözden geçirildi; eksikleri belirlendi; ardından da ivedi olarak onarımına başlandı. Ulucanlar‘da yapımı süren bir ilkokulun çatısındaki kiremitler alınarak, getirilip meclisin toplanacağı binanın çatısına sıralandı. Bunlar yetmedi; halktan kimi kişiler, kendi çatılarından söktükleri kiremitlerle binanın çatısının eksiklerini tamamladılar. Toplantı salonunda ise oturacak yer yoktu. Bunlar da bir ilkokuldan getirildi. Salonun aydınlatılması için gerekli ışık yoktu; bu nedenle bir kahvehaneden büyük bir asma lamba getirilip, salonun ortasına asıldı.
Ve o gün… 23 Nisan 1920
Hay babam, hay…
Ulus, kendi elleriyle, o günkü dar koşullarda, kendi meclisini kurmuştu.
Türkiye büyük çırpınışların, kaygıların olduğu ortamda; en büyük ulusal kurumunu kendi elleriyle yaratmıştı… O meclis, ulusun yazgısına el koyacaktı.
En yüce güç, ulusun gücü ve onu temsil eden en önemli kurum da Büyük Millet Meclisi’ydi. O günlerden bugünlere ne kaldı?
Ülkemizde olup bitene bakıldığı zaman, kimi zaman düş kırıklıkları yaşamak olanaklı değil… Böyle olmamalıydı diyeceğiniz yığınla şeyler var…
Bir yönden de çok şey anlamını hala koruyor. Bize düşen ne?
Anlamını yitiren şeyleri yeniden anlamlı kılalım, kalan ne varsa, onları da daha nitelikli ve işlevsel yönden güçlendirelim… Tarihi özümüze ve anlamımıza yönelelim.
23 Nisan geliyor: Coşkusu daha bugünlerden sarsın bizi, yüreklerimizi…
Unutmayın; Meclis’i bizler, bizim gibi düşünenler, yurtseverler yarattılar.
Meclis yurtseverlerindir; ulusa ihanet etme eğilimi içine girip, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast edenler değil… Yıpranan imgeyi ve işlevi yeniden diriltelim.
İmgeye ve yapılan işlere, tarihsel derinliği olan yeni anlamlar verelim…
Meclis, ulusun meclisidir. Kimi para babalarının ya da çıkar duygusuyla ulusal istenci önemsemeyenlerin tekelinde olamaz o yüce kurul..
Ulusun gerçek iradesini içinde taşıyan kutsal bir kurum olarak hep ayakta kalmalı ve bu yönüyle ulusun kaderinde, ulusun çıkarlarıyla bütünleşmiş bir politik duruşu inatla kendi içinde taşımalıdır. Bu nedenle şimdiden, bütün yüce Türk Ulusu’nun 23 Nisan Ulusal Egemenlik bayramını kutluyor, yurduma sıcak bahar havalarıyla birlikte nice esenlikler ve güzellikler gelmesini gönülden diliyorum… (13.04.2014)

ÇANAKKALE’YE MUSTAFA KEMAL’İN GÖZLERİYLE BAKMAK

ÇANAKKALE’YE MUSTAFA KEMAL’İN GÖZLERİYLE BAKMAK:

(-Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!)

 

Prof. Dr. Kemal Arı
9 Eylül Üniversitesi
Cumhuriyet / Devrim Tarihi Uzmanı

Destur, diyesi geliyor insanın.
Bu memlekette Mustafa Kemal’siz Çanakkale Destanı yazmaya yeltenen densizler de var artık!
Bir de Mustafa Kemal’in gözlerinden bakalım isterseniz Çanakkale’ye…
Hay babam, hay!
Birinci Dünya Savaşı başladığında Mustafa Kemal, Sofya’da ateşemiliterdir. Araları iyi olmasa da saraya damat olup hızla ikbal yollarından yukarılara tırmanmış olan Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya bir mektup yazar.
Vatanının bu “hayat-memat” (ölüm-kalım) günlerinde, etkisiz bir görevde kalmayı içine sindirememiş ve cephede görev almak için görevlendirilmesini istemiştir.
Enver Bey, Mustafa Kemal Paşa’yı kırmaz.
Tekirdağ’da yeni kurulan 19. Tümen’e, Tümen Komutanı olarak ataması yapılır.
Ve O, düşer yollara; nefesi Tekirdağı’nda alır.
Ancak ortada ne tümen vardır ne bir şey…
Kâğıt üzerinde henüz kurulmaya çalışılan bir birliktir söz konusu olan. Yeni yeni daha genç Anadolu çocukları asker olarak gelmektedir.
İşte Mustafa Kemal Atatürk, sonradan büyük destanlar yaratacak ve “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” dediği Mehmetçiği, bu tümende eğitecektir.
Ve Çanakkale savaşı başladığında, tümeniyle Arıburnu’na hareket edilir. Kanlı savaşlar; düşmanın önce denizden bombardımanı, ardından karadan çıkarma hareketi ve kahramanca, boğaz boğaza savaşlar
Ve Anafartalar
Elbette Conkbayırı
Düşmanın bir hesabı vardır: Conkbayırı’nı işgal etmek; Türk güçlerini imha etmek ve İstanbul’un yolunu açmak…
Biliyorsunuz; Çanakkale’de ordu komutanı Liman von Sanders adlı bir Alman subayıydı.
Mustafa Kemal, Yarbay (Kaymakam) rütbesiyle sürekli olarak, gerek Liman Paşa’ya
gerekse onun yardımcısı Esat Paşa’ya raporlar sunar.
Ve Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl” (Fünf Jahre in Türkei” adlı eserinde,
Mustafa Kemal’den söz ederken; bu “cüretkar” subayın görüşlerinin şaşırtıcı derecede
doğru çıktığını belirtir…
Gelelim Conkbayırı’na…
7 Ağustos 1915 günü, düşman donanması sabahın erken saatlerinden itibaren Conkbayırı sırtlarını döver. Türk tabyaları hallaç pamuğu gibi atılır. Ve Türk bataryaları artık susmuştur.
Bu özgüven içinde filikalara bindirilen İngiliz-Fransız birlikleri, çoğu Uzakdoğu’dan;
örneğin Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan getirilmiş olan birlikler karaya çıkıp;
sırtları tutmuştur.
Türk birliklerine gelince, o kadar büyük kayıplar vermişlerdir ki; Conkbayırı düştü düşecek
bir noktaya gelmiş ve son hatlarda zar zor tutunabilmişlerdir.
Bu bombardımanı anlatırken Mustafa Kemal Paşa, elinde dürbünü, Anafartalar’dan bölgeyi izlemekte ve o denli yoğun patlamalar vardı ki;

– “Bizim bulunduğumuz bölgeye kadar şarapnel parçaları geliyordu. Bizim birliklerden de yaralananlar, hatta ölenler bile oldu.” demektedir.
Sonuç?
Conkbayırı düşmek üzereyken, Liman Paşa “acil” koduyla Mustafa Kemal’i telefonda arayıp;
o zamana kadar gönderdiği raporların ne denli gerçekçi çıktığından söz ederek;
“Çare nedir?” diye sorar. Atatürk’ün yanıtı nettir:
“Bölgedeki bütün emir komutayı bana vermeniz!”
Nasıl olur?
Başlarında generallerin olduğu ordulara, henüz albay olmuş biri nasıl komuta eder?
Ancak Mustafa Kemal; hiçbir yabancı komutanın, kendi vatanını, kendi içinde bulunan muhabbet duygularıyla aynı ölçüde bir hassasiyetle savunamayacağını düşünmektedir.
Telefon kesilmiştir.
Bir süre sonra yeni bir telefon ve

Liman Paşa tüm komutayı Mustafa Kemal Bey’e verir.

Ve Arıburnu’ndan Anafartalara doğru gecenin bir yarısı yola düşer Mustafa Kemal Bey…
O denli hastadır ki,

sıtma nöbetleri ile titremekte – soğuk terler dökmekte,

dere diplerinden gelen insan ölülerinden çıkan ağır koku, Ağustos sıcağıyla bütünleşerek,
içini dışına çıkarmaktadır. Yer yer kusmak zorunda kalır. Gecenin bir yarısı Kemalyeri’ne gelir ve emir komutayı üzerine alır. Kararını vermiştir:
Sabah, erken saatlerde düşmana saldırılacak ve düşman geldiği yere kadar kovalanacaktır.
Türk birlikleri son çizgilerde ancak durabilmişlerdir.
Hatlar birbirine karışmış bir durumdadır. Aralarındaki mesafe yer yer on metreye kadar düşmüştür. Ve Mustafa Kemal Bey, siperleri gezer.
Anılarında anlattığına göre; Anadolu’nun orasından burasından gönderilen daha çocuk yaşındaki bu gençlerin hemen tümü, birazdan şehadet makamına ulaşacaklarını bilmektedirler.
Bu nedenle; Kuranı Kerim okumasını bilen Kuranı Kerim okumakta;
bilmeyenler kelime-i şehadet getirmektedirler.

Eline bir kırbaç alan Mustafa Kemal; siperdeki birliklerin önüne geçer; bir tümseğin üzerine çıkar ve

-“Askerler!” der.
“Birazdan düşmana süngülerimizi saplayacağız. Bu elimdeki kırbacı indirdiğimde;
hep birlikte üzerlerine saldıracağız”…

Düşman siperlerinden yağmur gibi mermiler boşalmaktadır Anafartalar Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Bey’in üzerine. Ve o an gelmiştir.
Kırbaç iner…
Ve en öndeki saftaki Türk piyadesi, süngü çekmiş bir vaziyette ölümün üzerine koşmaktadır.
Kanlı boğuşmalar; canhıraş haykırışlar ve ölümün soğuk yüzü… En öndeki saftan tek bir kişi kalmadan şehit olur; ardından gelen hat, şehit olan arkadaşlarının üzerine basarak düşmanın üzerine atılır… Ve ardı ardına saflar erir.
Bu olayı kitaplarında anlatan Mustafa Kemal Bey, şunları defterine not eder:

“İşte Çanakkale’yi kurtaran ruh, bu ruh olmuştur””

Ve bir şarapnel parçası gelir; Mustafa Kemal’in göğsüne çarpar. Annesinin armağan ettiği saat, yaşamını kurtarmıştır. Ne diyordu şair Orhan Veli?

Bu vatan için ne yaptık?
Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik!

Ey nutuk çekenler; ey kuru lafla gemilerini yüzdürenler; ey Türk Milleti’nin onurunu
ayaklar altına alarak, diplomasi yürüttüklerini sananlar; neredesiniz?
Demokratlığınız da Atatürk’ü eleştirmek üzerine kurulmuştu, değil mi?
Ve siz, Atatürk olmadan Çanakkale filmleri çeken sözde aydınlar; neredesiniz, ses verin!
Az vicdanınız varsa; Çanakkale’ye gidin. Orada bir rüzgâr esiyor…
Kulak verin, içinizdeki millet düşmanlığını bir yana bırakarak.
O rüzgârda, orada canlarını veren kahramanların iniltilerini, haykırışlarını, kelime-i şehadet getirişlerini ve ölüm haykırışlarını duyacaksınız. Ve Mustafa Kemal’in şu emrini:

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”…

Ve sizlere sesleniyorum ey Yurtseverler:
Bu emir hala bizler için geçerli değil mi?
Bu güzel ülke, bu yüce millet çocuklarına, yani bizlere ve hepimize “Ölmeyi emrettiği” anda ölmeye hazır değil miyiz?
Ancak kuru kuruya ölmek değil amacımız. Akılla, irfanla, çalışmakla yükseltmek ülkemizi…
Ancak bir gün o ulu ses, kendi çocuklarına yeniden, ölmeyi emrederse,
bu emri dinlemeyecek Türk çocukları var mıdır acaba?

Prof. Dr. Kemal Arı, 17.03.2013.

=============================================

Dostlar,

Dostu olmakla övündüğümüz sevgili kardeşimiz Prof. Kemal ARI’nın mükemmel yazısı yukarıda..

Tarihe not düşüyor..
Ve bize anımsatıp soruyor :

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”…

Ve sizlere sesleniyorum ey Yurtseverler:
Bu emir hala bizler için geçerli değil mi?

Yanıtınız nedir?
Bu ciddi – kritik sorunun yanıtını verebilir miyiz??

101 yıl sonra, Çanakkale şehitlerinin aziz anısını sonsuz bir şükranla selamlıyoruz.. ve
Prof. Arı’nın sorusuna, gönül dolusu coşku ve kararlılıkla

“EVVVVETTT!”

diyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
18 Mart 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

19 Mayıs Ruhu


19 Mayıs Ruhu 

portresijpg

 

Prof. Dr. Kemal ARI

 

 

 

19 Mayıs 1919 günü Samsun’da yeni bir “Ruh” doğdu.
O gün Türk Ulusu, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, tarih sahnesine güçlü biçimde adım attı.

Mustafa Kemal Paşa, o görkemli yolculuğun önderi olarak Samsun’da
Anadolu topraklarına ayak bastığında tek şey düşünüyordu:

Artık bu noktada ne Saray’dan ne de hükümetten bir çare beklemenin anlamı yoktur.
Tek dayanacak güç vardır, o da ulusun kendisidir…
Ulus… Yani Türk Ulusu
O şimdi perişan bir durumdadır. Ardı ardına savaşlar nedeniyle millet, bütün varını yoğunu seferber etmiştir. Onca savaşlarda kırılmış, ulusun bireyleri canların adını bile bilmediği topraklarda yitirmiştir. Milletin gerçek çıkarlarına dayanmayan politika izleyenlerin
şan ve şeref ihtirasları uğruna koca bir ulus, oradan oraya koşturulmuş durmuştur…

Yok olmanın eşiğine gelmiş bu ulus, kesin olarak bu zorlu süreçten utkuyla çıkmalıdır. Ancak o sonuca ulaşmak için daha pek çok şeyini yitirecek, kendi öz çocuklarını bu yolda feda edecektir. Anadolu’da içinden o zamana dek şehit çıkmamış tek bir ev yok gibidir. Kimi yerlerde 2-3 kardeş birden şehit olmuş ve kutsal yurt toprakları için canını vermiştir. Ocaklar sönmüştür. İşin kötü yanı da bu zor günlerde kulak verecek,
gerçekten bir umut sözü verecek tek bir  ses işitilmemektedir.

O gün ne oldu?
Yani 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da olan şeyin tarihsel anlamı neydi?
Mustafa Kemal Paşa, Bandırma Vapuru ile, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastı. O, Samsun’a çıktığı ilk günden sonra, ülkenin her bir yanına dağılmış ulusal güçlerin güçlenmesi için adımlar attı. Paşa, yörede bir ön inceleme yaparak, Ulus adına harekete geçmiş ulusal kurulların; yani Müdafa-i Hukuk örgütlerinin ve varsa bunlara bağlı çalışan ulusal güçlerin nerelerde, ne durumda olduklarını anlamak istedi. Bununla da yetinmedi; Mondros Bırakışması’nın (AS: Mütareke, Silah bırakışması) acı sonuçlarına dayanarak, işgalci güçlerin ne denli haksızca işgaller yaptıklarını dile getirerek, onların bu girişimlerini sultan-halife ve onun hükümetlerine gönderdiği protestolar ile kınadı.

Bunda da o denli haklıydı ki!

16 Mayıs günü (AS: 1915), İzmir’de büyük bir kıyım yaşandı. İzmir, haksız olarak kanlı biçimde işgal edildi. Türkler’e gerek işgal orduları ve gerekse onların yerli işbirlikçileri Rumlar tarafından akıl almaz kötülükler gerçekleştirildi. Tek bir günde 2.000 Türk’ün canına kıyıldı. Bir hafta içinde İzmir ve yöresinde öldürülen Türkler’in sayısı 5.000’in üzerine çıktı. Bu kanlı bir zulümdü. Ve Anadolu bu kanlı zulüm nedeniyle için için kaynıyor; İzmir’in işgalinden sonra hızla yayılan işgallerin kendilerine doğru geleceği görülüyordu. Sultan ve Halife ise bu olaylar karşısında, İngilizler’in daha fazla tepkisini çekmemek için itidal ve sükunette bulunma önerisinden başka hiçbir şey yapamıyordu.

Oysa o tarihlerde, Anadolu dört bir yandan sarılmıştı. Doğuda Fransızlar’a karşı Urfa, Antep, Maraş, Adana yörelerinde mücadele sürüyordu. Ermeni ve Rum komitecileri
doğu ve Karadeniz bölgelerinde akıl almaz facialar gerçekleştiriyorlardı.
Türkler kendi öz yurtlarında sanki sarılıp imha edilmeyi bekliyor bir durumdaydılar.

Görülüyordu ki, ulus bütün olarak yok edilmek isteniyordu. Türk Ulusu tarihin önünde yargılanıyor; emperyalizmin ahtapot gibi güçlü kolları onu sarmalamış, nefes alamaz bir duruma getiriyordu. Bu ulus, evet mutlaka bu zorlu süreçten galip Mustafa Kemal Paşa, Samsun’da Tütüncü İskelesi diye bilinen noktada Anadolu topraklarına ayak basmıştı. O Samsun’a çıktığında, bütün denetim noktalarına egemen olmak isteyen İngilizler, oraya da bir Hint taburu çıkarmışlardı. Kalacağı yer Mıntıka Palas’tı. Pontusçular kentte cirit atıyor; bir Pontus Devleti kurmak emeliyle, bölgede Müslümanları açık bir hedef haline getirmiş bulunuyorlardı. Trabzon Metropoliti Hrisantos, bu devlet düşüncesinin temelinde yer almış kişiydi. Onlara bağlı çeteler, Türkler’e olmadık kötülük yapıyor, bölgeyi Türk çoğunluktan koparmak için akıl almaz oyunlar kurguluyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa Mıntıka Palas’a yerleştiğinde, Anadolu’daki bu karmaşık tabloyu olumlu bir görüntüye çevirmek için uğraştı durdu. Dağınıklığı gidermekti tek emeli…
Bu nedenle, bütün bölgede halkın kendi içinden çıkmış öz direniş güçleriyle
(müdafaa-i hukuk) iletişime geçti ve onların  silahlanması için elinden gelen katkıda bulundu. O, Anadolu’nun 19 Mayıs 1919 günü içinde bulunduğu direniş ruhunu, akıl almaz haksızlıkların kaynağı olan emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı bir ayaklanma olarak görüyordu.

19 Mayıs 1919 tarihi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Bandırma Vapuru ile gelip,
18 arkadaşı ile birlikte karaya çıktığı gündür. O gün, 16 Mayıs 1919 gününün üçüncü günüdür. Bu tarihte O, İstanbul’daydı. Henüz Samsun’a doğru yola çıkmamıştı.
Bir gün sonra Sirkeci açıklarında bekleyen gemiye bir motorla giderek, denizde gemiye binmiş oldu. Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919 günü Samsun topraklarına
ayak bastığında, Ulusal Savaş’ın bütününde önemli bir dönemeç olan 19 Mayıs gününün ruhu artık oluşmuştu. Bu ruh, yok olmamak için direniş; onurlu bir yaşam için gerekirse ölümü göze almaktı. Bir ulus imha edilmek isteniyordu. O ise yok edilmemek için direnişten başka çözüm yolu görmüyor; kendi içinden kendi önderini yaratıyor;
önder ulusla, ulus da önderle kaynaşık biçimde bir amaca doğru kenetleniyorlardı.

O’nun bu koşullarda önerdiği çözüm yolu neydi:
Bunu Büyük Nutuk adlı görkemli yapıtında çok net olarak açıklar. Sultan ve halifeden
ve onun hükümetlerinden umut kalmadığına göre; tek bir çözüm vardı:

  • “Ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız koşulsuz tam bağımsız,
    yeni bir Türk Devleti kurmak…”

O bunu ulusal bir sır olarak saklamak ve yeri geldikçe, olaylar olgunlaştıkça
bir bir uygulamak olarak düşünmekteydi. Bu nedenle de ulus ölümü göze almıştı.Bunu şu parola ile özetlemişti:

“Ya İstiklal, Ya Ölüm!”

Gel de şimdi coşma ve şu mısralar dilinden dökülmesin!

19 Mayıs 1919
Sabaha karşı;
Nemle örülmüş sanki;
İskelenin kesme taşları…
Başımızdan geçiyor, geçiyor aman;
Güzel yurdumun;
Bembeyaz bulutları…
Tuz kokuyor havadaki nem;
Ve deniz kokuyor her yer!
Karadeniz’in;
Ufak tefek deniz kokulu evleri;
Geliyor ya Mustafa Kemal Paşa;
Açılıyor tek tek,
O güzelim evlerin kapıları, pencereleri…
Bakışlar ufukta,
Gözler mahmur;
Sanki bir gecenin sonunda;
Bir uykudan uyanıyor;
Karadeniz’e yaslanmış Samsun;
Ve deniz!
O güzelim deniz…
Çın çın her yanda sessizlik…
Samsun’un çarşıları ıssız;
Yüreklerde eriyor buzlar;
Ve gözlerde eriyor, karanlık;
Mecidiye’de bahar havası,
Mıntıka Palas gülümsüyor;
Hazırlanmış, O kahramanı bekliyor…
Bakışlar O’na..
Bir de;
O kahramanı taşıyan;
Kıyıya yanaşan Bandırma’ya…
“İşte geliyor, İşte geliyor”
Mustafa Kemal Paşa,
Karanlıktan sıyrılan Samsun’da;
Bir güneş gibi doğuyor!
Ezenler ezmiş;
Eziyor; ezecek…
Direniş başlamazsa
Bu eziliş hep sürecek;
Kulak vermiş koca yurt,
Senden yükselen sese;
Biliyor ki o sesten,
Bir umut yükselecek…
Atası ölmeyi emredince;
Bu eziliş, bitecek…
19 Mayıs’tasın;
Sabahın ilk ışığında,
Yeniden, yeniden;
Çok şükür ki,
Anadolu toprağındasın…
Ulusa umut oldun;
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;
Türk gençliği yükselişte;
Seninle kabarışta…

ATATÜRK HEYKELİNİ YAKMAYA ÇALIŞMAK NASIL BİR RUH HALİ?


Dostlar
,

Ülkemizde işler giderek yolundan çıkmakta.
Gelişmeler kaygı vericidir.
Kuşkusuz bu olumsuz tablodan siyasal iktidar sorumludur.
Halen iktidarda olan kadrolar, en azından bu konumlarını da Atatürk Türkiyesine
borçlu olduklarını unutmamalıdırlar. Tersi vefasızlık değil midir?

Hükümetten bu bağlamda bir açıklama duymadık. Oysa derhal yüksek düzeyde bir kınama açıklaması yapılmalıdır. İçişleri Bakanı Efgan Ala‘nin ilk işi bu çirkin saldırının sorumlularını hızla bularak yargı önüne çıkarmak olmalıdır.

Br ölçüde zarar gören Atatürk yontusu hemen onarılmalı, gerekirse daha da görkemlisi yapılmalıdır. Kaideye Atatürk’ün halka dönük anlamlı sözleri yerleştirilmelidir.

Atatürk Heykelini Benzin Döküp Yaktılar!!

“Saldırının önceden bilindiği” savları dehşet vericidir.

Türkiye’nin güvenlik güçleri – istihbarat birimleri son derece güçlüdür.
Benzer olaylar mutlaka önlenmekidir. Bunun için Başbakan R.T. Erdoğan‘ın
birkaç tümcesi bile yeterli olabilir. Erdoğan bu sorumluluktan kaçmamalıdır.

Bu tür olaylar sıradanlaştırılmamalıdır. Çünkü gerçekten basit olaylar değillerdir.
Örneğin ABD’de, kurucu önder General Washington‘un yontularına herhangi bir saldırı günümüze dek, 200 yılı aşan bir süredir (Dünyanın ilk Aanayasası, 1787’den
bu yana..) gözlenmiş midir? Olursa ABD’de sıradan bir olay sayılabilir mi? ABD ne tür önlemler almıştır bu bağlamda? Paralarda hala bu komutanın fotoğrafı vardır.. Ülkenin başkentinin adı da bu saygı komutanın adını taşımaktadır ve kimsecikerl bu tarihsel vefa örneği davranış ve uygulamalardan, yasalardan, Anayasadan rahatsız değildir.

AKP iktidarının el altından çanak tutucu hiçbir girişimi kesinlikle olmamalıdır.

Türkiye’yi germenin, kısa erim bir yana, orta-uzun erimde kimseye bir yarar sağlamaz.

AKP içinde sağlıklı kadroların bu tür olumsuz gidişleri engellemeleri gereklidir.

Aşağıdaki yazısı içinde Prof. Kemal Arı 2 yerde çaresizlikten ve acıdan kıvranarak mide spazmı (bereket koroner spazm değil!) geçirdiğini belirtmektedir.
Siyasal iktidarın buna hiç hakkı yoktur.

İktidar, ülke aydınlarının, insanlarının acıdan kıvranması için mi görevdedir?

Tam tersine, tüm yurttaşlarına güvenlik içinde sağlıklı – onurlu – gönençli – demokrartik – hukuka bağlı bir yaşam sağlamaktır siyasal iktidarların görevi. Bu yolu benimsemek, ülkemizde toplumsal huzur ve barış için temel olacaktır.

Türkiye iklimi haddinden fazla geilmiştir ve Başbakan R.T. Erdoğan bilerek
gerilim siyaseti izlemektedir
.

Ne yazık ki, Ülkeyi saflara ayırarak insanımızı ötekileştirmekte ve bu yolla
oydaşlarını pekiştime peşindedir.

Bu politikayı sürgit götürme olanağı yoktur.

Ülkemiz ve insanımız, bu çok tehlikeli ve çok yanlış politikalar durdurulmazsa
büyük bedeller ödeyebilir..

Lütfen sağduyu, lütfen sağduyu, lütfen sağduyu..
Duyuyor musunuz AKP yetkilileri ve AKP’li yurttaşlar??

Sevgi ve saygı ile.
24 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================

ATATÜRK HEYKELİNİ YAKMAYA ÇALIŞMAK NASIL BİR RUH HALİ?

(-Aldırma Gönül Aldırma)…

Prof. Dr. Kemal ARI  

Yer Ankara, Gölbaşı…
Zaman; 22 Nisan’ı 23 Nisan 2014 tarihine bağlayan gece…
Kimliği belirsizmiş; kimi kişiler ellerinde benzin bidonları ile geliyor ve ayakta, elinde şapkası bulunan, alimünyum alaşımlı sarıya boyalı heykeli yakmaya çalışmışlar…

Heykelin yandığını görenler, polise ve itfaiyeye haber vermiş. Polis ekipleri, yanan heykeler ulaşınca, yangın tüpleri ile heykeli daha fazla yanmadan söndürmüşler…

Bak hele, hele!

Sonra da heykelin ayaklarında erimeler tespit edilmiş… Kapkara olmuş, dumanlar içinde yanan heykelin, bacak kısımlarında kimi yerlerde erime görülmüş…
Polis heykelin niye yakıldığı araştırmaya koyulmuş…

Bak hele, bak hele…
Laf ola beri gele…
Nedenini araştırıyormuş hee?

Gelinen nokta şu:

-Yuh…
Geçelim…
Birazdan geleceğiz de, şimdilik…
Bugün bir ilköğretim okulunda 23 Nisan izlemeye gittim. Güya orası,
Bornova’da seçilmiş merkezi kutlama yeriymiş.
Ne yalan, okul iyi hazırlık yapmış.
Çok beğendim…
Hele kim çocukların ellerinde pankartlar;

– “Çocuk Yaşta Evliliğe Hayır!”,
– “Çocuk İstismarına Hayır”,
– “Çocuk Yaşta Çalıştırılmaya Hayır!”

gibi yazılar içeren dövizler taşımaları çok hoşuma gitti…

Ama o da ne?
Tören başladı.
Resmi erkan yerini almış…
Kalabalık; eh, idare eder, derken;
Programın yarısından sonra ne protokolde doğru dürüst kimse kaldı; ne izleyiciler arasında… gelen en başta kaç kişiyse, yarısı bu aşamada geçip gitmişti…
Ve…
İlçenin resmi töreninde; garnizon komutanı değil, bir astsubay protokolde askeri erkanı temsil etti, iyi mi?
Ne diyeyim şimdi?
Askere “yuh” diyemeyeceğime göre; eh ben de mide kaslarıma yüklenirim;
sinirden her yanım diken diken olur, olur biter…

Hadi, bunu da geçelim…

Gelelim gene heykeler:
Ne oldu da o heykel orada yakıldı?
Ne istiyorlar Atatürk’ten, Atatürk heykellerinden?

Birilerine niçin batıyor, niçin böylesine antipati geliştiriyorlar ruh dünyasında Atatürk için, bu insan diyemeyeceğim yaratıklar?
Dertleri ne?
Hiç, Atatürk olmasaydıyı düşünmüyor mu bu cahil cühela…
Sanıyorlar ki galiba; her şey daha iyi olurdu;
Atatürk geldi, daha iyi olacak her ne ise onları engelledi, öyle mi?
Hay ben böyle aklın diyeceğim; kaba olacak;
Yine susuyorum ve mideme yükleniyorum…

Yine gelelim öteki törene:
Orada bir fotoğraf vardı…
Fötr şapkayla Atatürk…
İlerlerken öne doğru, yürüyüş halindeyken yani, dönmüş geriye doğru bakmış…
İçim acıdı.
Yüreğim yandı…
Bir hüzün hissettim yüzünde…
Ve baktım;
Ben de hüzünlüydüm…
Çok, çok hüzünlüydüm hem de…

Atatürk, bunu hak etmiyor.

Bunu biliyorum ve bu sorunun net yanıtı olduğu için, bu soruda bir sorun yok…
Pekâlâ, bizim sorunumuz ne?
Özgürlükler vermiş bize; yurt vermiş; varlığını bizler için harcamış; gelecek için uyarmış; akıl ve bilimden sapmayın, bağımsız olun, adam olun; dince kutsal değerleri gündelik siyasetin içine sokup yıpratmayın, aydınlanın; çağdaşlaşın; yoksa bu gericilik sizi yutar demiş…

Kötü mü etmiş?
Pekala bizim derdimiz ne ki; içimizde bu denli öfkeli, garip, anlaşılmaz yoğunluklar içinde kötü duygular geliştiriyoruz?
Ruh hastası mıyız?
Aklımızı mı yedik?
İçimizde bu öfkeyi nasıl yaşatabiliyoruz?
Bunların yanıtı var mı?
Yanıt:

Yok…

Yoksa demek ki bu düşünceyi içinde taşıyanların da bir değeri yok.

Zaten “yok” olanı; “yok” hükmünde sayıyorum ve hüzünlü iç dünyama bakıyorum ve kendi kendime mırıldanıyorum:

Dışarıda deli dalgalar;

Gelip duvarları yalar…

Seni bu dertler oyalar;

Aldırma gönül aldırma…

 

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI YAKLAŞIRKEN


23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI YAKLAŞIRKEN
(-TBMM, ulusun meclisidir… O,  ancak ulusun hizmetkârıdır…)

portresijpg

Prof. Dr. Kemal Arı 

23 Nisan 1920… Hay babam, hay!
Gelin o güne, o günün ayrıntılarına odaklanalım…

 

Tarihçi aynasını, tarihin bu kesiti üzerine tutalım ve alıp önümüze o görkemli günü,
onun anlamını sorgulayalım…
Var mısınız? Evet, başlıyoruz…

23 Nisan 1920, Cuma gününe denk geliyordu. O gün özellikle seçilmişti.
Çünkü İslam Dinine göre kutsal yönü olan bir gündü ve İslam Ahali, meşveret için camiye giderdi. Hep birlikte, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Hacı Bayram Camisi’nde namaz kılındı. Sonra camiden çıkılınca, yürüyerek Meclisin açılacağı tarihse yapıya geldiler. Eller açıldı, dualar edildi; kurbanlar kesildi…
Türkler, Ankara’nın bozkırında gerçek bir bayram yaşıyorlardı.

Ulusal coşku, en üst düzeydeydi.

Kıt olanaklar içinde her yer bayraklarla süslenmişti. Güzel bir ilkbahar günüydü.
Güneş, ufuktan gözlerini Meclisin açılması için yığılmış olan kalabalıkların üzerine gözlerini dikmiş; gülümseyerek bakıyor; ılık sıcaklığını tenlerin içine, yüreklere dek salıyordu. Bu sıcaklık, karanlıkları dağıtacak ışıl ışıl günlerin geleceğini muştuluyor gibiydi.

Belleklere gelince, neleri anımsamıyordu ki!
Her şey geçmişin gri, boz renkli dumanları arkasında, bütün acı yanlarıyla
sırıtıp duruyordu.
İşgaller; tecavüzler; çiğnenen ulusal onur; derken İstanbul Hükümeti’nin acizliği;
bu acizlik yetmiyormuş gibi, ulusal tepkileri köreltme çabaları…
Ne demekti ki bu şimdi?
Örneğin Heyet-i Nasihalar ne anlama geliyordu?
Bu kurulların kuruluş nedenlerini kendince sıralayan arkadaki anlamı neydi?

Olup biten kötülüklere ve kimi zaman insanın kanını donduran yaşanmış acılara bakarak, şunu mu söylüyordu Heyet-i Nasihalar aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin neredeyse bugün tanrısal bir değer verilmeye çalışan acz içindeki yöneticileri:

  • “Ey Ahali… Artık kırıla kırıla ne denli kaldınız bilmiyoruz ama, biz bu olup bitenlere bir çözüm bulamıyoruz. Sizleri bu kötülüklerden kurtarmak için, size karşı sorumluluklarımızı yapamıyoruz… Siz de tepkiler ortaya koymayın! Silahlara sarılmayın! Bırakın tecavüzler olsun! Kirli ayakların altında ülke çiğnensin! En kutsal değerler ayaklar altına alınsın!”

Gerçekte olup bitenler karşısında bunlar söylenmiyordu belki; ama görüntünün arkasındaki gerçekler, bunlardan başka şeyler değildi. Hele kimi sözler vardı ki, bunlar, bu söylenen sözlerden de acıydı. Örneğin kimi resmi duyurularda düşman askeri için, onların Müslümanların dostları ve padişahın konukları olduğu söyleniyordu!

Dostlarımız ve padişahımızın konukları, konuk olarak ülkemize gelmiş ve o nedenle mi analarımızın, bacılarımızın ırzına saldırıyor, ülkenin kaynakları kurutuluyor,
direnişi kırılıyor ve onun için mi atalarımızın mezarları, Türk kanı bulanmış çizmelerle çiğneniyordu?

Ve bu dostlar, adım adım Sevr’i bir idam fermanı gibi hazırlamaya uğraştıkları günlerde, sanki şunları söylüyorlardı:

“Biz sizi hukuka göre yargıladık… Hukukun yerine gelebilmesi için Türklerin yok edilmesi gerekiyor. Uzat boynunu kemendeey koca Türk! Ölüm senin için artık hak!”

Allah, Allah; hale bak! Evet, bundan başka hiçbir anlam taşımıyordu gerçekten de
olan biten şeylere bakıldığında… Emperyalizmin hukuku buydu işte…

Uzat başını, uzat; hukuku temsil ettiğini söyleyen güçler, yok etsin Türk’ü ve böylece adalet yerini bulsun ha? Sen yok ol ki o senden kalan coğrafyaya egemen olsun; tıksırıncaya, patlayıncaya dek sömürsün…

Onun derdi zaten baştan beri soymak, el koymak ve sömürmekti. Bu nedenle direnen boyunlara tırpanı çalacaktı elbet… Buna yemini vardı. Yoksa sen yok oluyormuşsun, tarihten siliniyormuşsun; bunların hiçbir anlamı yoktu Batı’nın algı dünyasında…
Yok etmek, onun doğasında vardı. Bunu ya kendi yapar, ya taşeronlarına yaptırırdı. Daha olmadı seni yine senden olanla karşı karşıya getirir, sonra birbirinizi size kırdırtır; ardından karşına geçer, sen suçlusun, sen ezildin, sen de ezdin der;
o başkalarını kırdırırken, kendisi nereden ne elde edeceğinin hesabını yapardı… Sözde, masum olanın yanında görünür, bu kez sanki hiç kışkırtan kendisi değilmiş gibi sahte gözyaşları dökerdi.

Akıl almaz baskılar, onur kırıcı durumlar ve işlerdi bunlar…

O günlerde, Anadolu’da Temsilciler Kurulu’nun dayatmasıyla, kapatılmış olan Meclis-i Mebusan, yani Osmanlı mebuslar meclisi açılmıştı…
Mustafa Kemal Paşa, bu meclisin açılmasını şiddetle istemesine karşın;
“Hayır!” diyordu;
“İngilizlerin gölgesinde açılacak bir meclisten bir yarar elde edilemez.
Kaçınılmaz olarak meclis Anadolu’da açılmalıdır… Öyle ki bu meclis açıldığında
ben de ulusal işleri izleyebilmek ve onlara yön verebilmek için bu meclise
başkan olmalıyım!”

İdealist ve yurtseverdi Atatürk
Yurdu için, her şeyi göze alabilen bir karar adamıydı…

Dolayısıyla yetkiyi hiçbir makamdan, kuruldan ya da kişilerden almıyor;
tek “dayanağı”, Ulusun temiz bağrı ve kendi ulusal vicdanı…

Ancak O’nun önerisi yerine getirilmedi. Kendisi de İstanbul’a gitmedi.
Meclis İstanbul’da açıldı. 28 Şubat 1920 günü Ulusal And’ı (Misak-ı Milli) Anadolu’dan tek tek Mustafa Kemal Paşa’nın seçerek gönderdiği özel bir kurulun çabalarıyla Meclis kabul etmiş ve orada ulusal amacı açıklamıştı. Bu And, tek tek
Türk Ulusu’nun yurt topraklarının sınırlarını belirliyor;
ardından da tam bağımsızlık vurgusu yapıyordu…

Ancak İngilizler bundan olağanüstü rahatsız oldular. Ve bir anda Meclisi basarak,
tek tek milletvekillerini tutukladılar. Silahlı birlikler, Meclis koridorlarından geçerek, toplantı durumunda bulunan milletvekilleriyle karşı karşıya geldiler. Önce bir arbede oldu. “Direniş” bağırmaları, haykırışlar arasında, İngiliz askerleri, kimi milletvekillerini süngü zoruyla, kimi zaman da yakalarından tutup, koyun gibi sürükleyerek,
kuytu yerlere tıkıvermişlerdi.

Yerlerde sürüklenen, yalnız milletvekilleri değildi ki!
Türklerin onuru da yerlerde sürüklenmişti.

Manastırlı Hamdi Bey adlı yurtsever bir telgrafçı, bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildiriyor, bu görevini alnına sıkılıveren düşman mermilerinin
hedefi olana dek özverili yerine getiriyordu…

Ne yapılabilirdi ki?

Mustafa Kemal Paşa, bu olaya karşı büyük bir öfke duyarak, derhal karşılık verdi.
Lloyd George’un da yeğeni olan Albay Rawlinson Erzurum’daydı… Paşa, Erzurum’da bulunan Kazım Karabekir Paşa’ya ünlü buyruğunu verdi: Malta’ya sürülen ulusun vekilleri özgürlüklerine kavuşuncaya dek, Rawlinson ve birliği tutuklanmalıydı.
Karabekir Paşa hiçbir duraksama göstermedi. Ardından da Eskişehir ve Afyonkarahisar’da bulunan yabancı birliklere karşı Türk birlikleri harekete geçirerek, bunları tutukladılar.. Bu emri de Mustafa Kemal Paşa vermişti.
Dişe diş, politikası uygulanıyordu.

Bununla yetinilmedi; İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki paralarına el konuldu.

Ardından da işgal güçlerinin, Anadolu’ya ilerleyebileceği düşünülerek,
onların olası ilerlemelerini yavaşlatmak için, yer yer demiryolları imha edildi.

İstanbul’un sesi soluğu kesilmişti. Cansız mecalsiz, bir yana atılmış gibiydi
ülkenin yazgısını elinde bulunduran yüce kurullar…

 Ancak Ankara ulusun gerçek temsilcisi olarak, duyarlığını göstermeye kararlıydı. Mustafa Kemal Paşa, bir bildiri yayınlayarak, İstanbul’un haksızca işgalini kınadı. Ankara bütün dünyaya işgalin haksız olduğunu, kesinlikle kabul edilmeyeceğini ve geçersiz olduğunu haykırdı.

Bu tarihin akışına karşı sanki karanlıkların ortasına atılmış bir haykırış, bir direniş çığlığıydı. Yurtları işgal altında iken direniş göstermeyenler, onursuz bir yaşamı,
zilleti, yüz kızartacak duyguları kendi vicdanlarına karşı nasıl anlatabilirlerdi ki?

İstanbul’un işgalinin üzerinden üç gün geçmişti. 19 Mart günü, Mustafa Kemal Paşa Temsil Kurulu (Heyet-i Temsiliye) imzasıyla bütün vilayetlere bir genelge göndererek, Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir ulusal meclisin toplanacağını bildirdi. Bu Meclis, Meclis-i Mebusan’ın işgal nedeniyle yasama ve yürütme görevini yapamaz duruma düşürülmesinden dolayı zorunlu olarak toplanacaktı. Ulusun iradesini yansıtan meclis, yabancı güçlerce dağıtılmıştı. Buna boyun eğmek ve bunu kabullenmek, yurda karşı işlenmiş bir ihanetti. Açılacak meclise başkentin korunması, ulusun bağımsızlığı ve devletin kurtarılması için gerekli önlemleri düşünüp uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler verilecekti. Bunun için seçimlerin yapılması ve güvenilir kişilerin Ankara’ya gönderilmesi gerekliydi.

Mustafa Kemal Paşa, açılacak meclisi bir “Meclis-i Müessesan”,
yani kurucular meclisi olarak görüyordu.

Niçin?

Çünkü Kurucu Meclisler yeni bir sistemi kurarlardı.

O da artık saltanat rejimine karşı, Kurucu Meclisin ulusun iradesini yansıtacak
bir siyasal sistem kuracağını düşünüyordu.

Yeni Meclis, bu niteliğiyle yeni bir yönetim biçimi getirmek için kurgulamış ve tasarlamıştı. Ancak bunu açıklamak ilk başta sıkıntı doğurabilirdi.
Bu nedenle şimdilik bu sözcük kullanılmıyordu.

Bu meclisin işlevini tamamlayabilmesi için, yurdun seçilmiş bireyleri
Ankara’ya gelmeliydiler…

Artık ülkenin birçok yerinde ulusal güçlerin denetiminde seçimler yapılıyordu.

Bu arada Sultan ve Halife, Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları hakkında kararını çoktan vermişti bile… Onlara göre Mustafa Kemal Paşa bir haindi.
Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmıştı.

Ulusun yanında olmak, Sultan ve Halifeye karşı başkaldırmaktı, ha?

Bu nedenle; “Beyan buyurula” diye başlayan fetvalar ve fermanlar hazırlandı.

Türkiye böylece bir iç savaşın içine yuvarlanıvermişti.
Dinsel açıdan kutsal olan ne varsa, orta yere dökülmüş, yanlış algılamaların ve tutumların kirli ellerinde didiklenip duruyordu. Dini yücelttiğini, din adına bu eylemlere ve tutumlara giriştiklerini düşünenler, yurt savunması gibi belki dinsel yükümlülüklerin en başında yer alması gereken bir konunun ne denli dışında kaldıklarının ayırdında bile değillerdi.

Milletvekilleri Ankara’ya doğru, tozlu topraklı yollara dökülmüşlerdi.
Yollara dökülenlerin yanı sıra, yola çıkamamış olanlar da vardı:

Kargaşa ve kalkışma eylemleri, kimi kişilerin adları belirlense de,
onların Ankara’ya doğru yollara dökülüşüne olanak vermemişti.

Milletvekili olacak kişiler yolculuk için hazırlıklarını yaparlarken, Ankara’da da hummalı bir çalışma başlamıştı. Meclis nerede açılacak, hangi bina ilk meclis binası olarak ayrılacak; bunun hazırlıkları yapılıyordu. Gelen önerilere göre kimi binalar gözden geçirildi. Önerilenlerin kimisi küçük, kimisi kentten uzaktaydı. Bu aşamada, Meclis için en uygun binanın, İttihat ve Terakki Cemiyeti için hazırlanmış kulüp binası olduğu görülüyordu. Bina gözden geçirildi; eksikleri belirlendi; ardından da ivedi olarak onarımına başlandı. Ulucanlar‘da yapımı süren bir ilkokulun çatısındaki kiremitler alınarak, getirilip Meclisin toplanacağı binanın çatısına sıralandı. Bunlar yetmedi;
halktan kimi kişiler, kendi çatılarından söktükleri kiremitlerle binanın çatısının eksiklerini tamamladılar. Toplantı salonunda ise oturacak yer yoktu. Bunlar da (sıralar!) bir ilkokuldan getirildi. Salonun aydınlatılması için gerekli ışık yoktu;
bu nedenle bir kahvehaneden büyük bir asma lamba getirilip, salonun ortasına asıldı.

Ve o gün… 23 Nisan 1920
Hay babam, hay…
Ulus, kendi elleriyle, o günkü dar koşullarda, kendi Meclisini kurmuştu.
Türkiye büyük çırpınışların, kaygıların olduğu ortamda; en büyük ulusal kurumunu
kendi elleriyle yaratmıştı… O Meclis, Ulusun yazgısına el koyacaktı.

En yüce güç, Ulusun gücü ve onu temsil eden en önemli kurum da
Büyük Millet Meclisi’ydi.

O günlerden bugünlere ne kaldı?
Ülkemizde olup bitene bakıldığı zaman, kimi zaman düş kırıklıkları yaşamamak
olanaklı değil… “Böyle olmamalıydı” diyeceğiniz yığınla şeyler var…
Bir yönden de çok şey anlamını hala koruyor. Bize düşen ne?
Anlamını yitiren şeyleri yeniden anlamlı kılalım, kalan ne varsa, onları da daha nitelikli
ve işlevsel yönden güçlendirelim… Tarihsel özümüze ve anlamımıza yönelelim.

23 Nisan geliyor: Coşkusu daha bugünlerden sarsın bizi, yüreklerimizi…
Unutmayın; Meclis’i bizler, bizim gibi düşünenler, yurtseverler yarattılar.
Meclis yurtseverlerindir; Ulusa ihanet etme eğilimi içine girip, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kast edenlerin değil… Yıpranan imgeyi ve işlevi yeniden diriltelim.
İmgeye ve yapılan işlere, tarihsel derinliği olan yeni anlamlar verelim…

Meclis, Ulusun Meclisidir!

Kimi para babalarının ya da çıkar duygusuyla ulusal istenci önemsemeyenlerin tekelinde olamaz o yüce kurul.. Ulusun gerçek istencini içinde taşıyan kutsal bir kurum olarak hep ayakta kalmalı ve bu yönüyle Ulusun yazgısında, Ulusun çıkarlarıyla bütünleşmiş bir politik duruşu, inatla kendi içinde taşımalıdır.

Bu nedenle şimdiden, bütün yüce Türk Ulusu’nun
23 Nisan Ulusal Egemenlik bayramını kutluyor, yurduma sıcak bahar havalarıyla birlikte nice esenlikler ve güzellikler gelmesini gönülden diliyorum… (13.04.2014)