ATATÜRKSÜZ KALMAK NE DEMEK?


ATATÜRKSÜZ KALMAK NE DEMEK?
(-Türk, Övün, Çalış, Güven!…)

portresijpg

 

 

Prof. Dr. Kemal ARI

 

Dün, Gülhane Askeri Tıp Akademesi’nde verdiğim konferansta (17.04.2014), bu konuya değinirken şöyle bir cümle kullandım: “Ne zaman ki Türk Ulusu, Atatürk’süz kalmıştır, ondan ve onun düşüncelerinden bir milimetre olsun sapmıştır; biliniz ki o zaman ulus, gözleri bağlanmış bir topal ördek gibi, nereye nasıl gideceğini bilemeden, bir karanlık içinde savruluş yaşamaktadır. Yolunu bilmez, izini bilmez; karanlıktan nasıl çıkacağını bilmez… Çünkü onun geçmişinde, yaklaşık sekiz yüz yıllık bir karanlık dönem vardı. Akıl kapı dışarı edilmişti. Bilim önemsenmiyordu. Böyle olunca da müneccimlerden, kimi şarlatanlardan yardım umar düzeye düşmüş devlet bürokrasisi ve halk, ne yazık ki her türlü istismara açıktı. O nedenle; ey gençler, biz Atatürk’e mecburuz…”

Evet, yineliyorum:

Biz Atatürk’e mecburuz…

Niçin?

Çünkü Atatürk’ten önce biz, yolunu çöllerde yitirmiş,

Ne yapacağını, ne yana gideceğini bilmez bir haldeydik. Tek bildiğimiz şey vardı; o da “Padişahım çok yaşa!”

Evet; bildiğimiz tek şey buydu:

“Padişahım çok yaşa!”

Bütün ulusun yazgısını bir kişinin iki dudağı arasına bağlamak, ondan çıkacak tek bir sözü, büyük bir keramet sonucu söylenmiş bir ulu buyruk olarak görüp; sadık bendeler olarak o söze kilitlenmek ve “ul’ül emre itaat” duygusuyla, onu yerine getirmeyi dinsel bir görev gibi algılamak ve bu uğurda gözleri kör ilerlemeye çalışmak…

Ancak, nereye ve nasıl?

Çünkü bu toplumun geçmişinde, ta İmam-ı Gazali’den gelen bir etkiyle, “İçtihat Kapısı Kapanmıştır” denilerek akıl kapı dışarı edilmişti. Bilim yadsınıyordu. Sanki İbni Sinaları, Farabiler’i, Ali Kuşçuları bu toplum yetiştirmemiş ve bu toplumun geçmişinde sanki bir İsfehan geleneği yokmuş gibi; yaptıklarımızı inkar etme, yok sayma noktasına gelmiştik. 1801 yılında, İmmenual Kant, “Saf Aklın Eleştirisi” adlı kitabıyla, sonradan Einstein’in “İzafiyet Kuramı” na temel oluşturacak düşünceler dile getirmişken; dünyada Sanayi Devrimi’nin adımları duyulurken; 1776’da James Watt ilk  buharlı motor denemesini yapmış ve bunun üzerine başkaları daha güçlü ve büyük ölçekli motorlar üretip, bunları gemilere ekleme, adına “Stemy Hoursa” dedikleri lokomotifler yapmaktayken; bizde, 1816’da Sadrazam Ali Paşa, Avustursa savaşını müneccimlerden yeterince bilgi almadığından dolayı yitirdi diye kellesinden olmuştu…

Nerde bilim, nerede akılcı düşünce ve nerede dünyada var olan gelişmeleri yakından izleme?

Bunların hiç birisi yoktu.

Osmanlı askeri savaş anında bile askeri fes giyerdi. Savaş meydanlarında, önlerinde gölgeliği olan şapkalar takan batılı askerler, hedeflerine nişan alırlarken, güneş ışınını kesebiliyorlardı… Bizim askerlerimiz ise, dine aykırıdır, şeriata uygun değildir düşüncesiyle, feslerine böyle bir güneşlik takamadıklarından, normal şapka giyemediklerinden dolayı, neredeyse yüz yıldır bu gerici, yoz, akıl almaz düşünceye karşı savaşım verilmiş ancak yine de yeterince yol alınamamıştı. İlk kez bu konuda adım atmak bile cumhuriyetten sonra gerçekleştirilebilmişti…

Düşünebiliyor musunuz?

Düşman güneş karşısındayken size rahatça ateş edebiliyor, ama siz şeriata aykırıdır, İslami giyime uygun değildir diye askere bile şapka giydiremiyorsunuz; ve böyle bir anda güneş karşınıza düşmüşken, düşman sizi kabak gibi görürken, siz gözleriniz sulanıyor, güneşten gördüğünüz her şey kararıyor ve asker edemiyorsunuz. Bu duruma düşmüşken de bu sefil haliniz için, “Şeriata uyduk, bundandır” deyip geçiyorsunuz…

Bizim önümüze aydınlanmanın gür ışıklarını Atatürk açtı. O, yaşamda en gerçek yol göstericinin akıl ve bilim olduğunu bize salık verdi. Akıl ve bilimden başka hiçbir emanet bırakmadı. Köylerde bile aydınlanma hareketini başlatıp; önce millet mektepleriyle okuma yazma seferberliği başlatıldı. Ardından gezici kütüphaneler köy yollarına döküldü: Bunlar iki yanına kasalarla kitaplar sarılmış eşeklerden oluşan kütüphanelerdi. Eşeğin başında bir memur, köy köy dolaşıp, tarlasında bağında çalışan insanlara okumaları için kitap dağıtıyorlardı. Bunlar çeviri bürolarında çevirilmiş batı ve doğu klasikleriydi.

Düşünebiliyor musunuz; tarlasında çalışan bir genç, Mollier’in Cimri’si, bir Dante’nin “İlahi Komedya”sı ile tanışıyordu. Sürekli çalışan Maarif Vekaleti matbaası, kitap üretiyordu kitap..

Bir şey  dediğinizi duyar gibi oluyorum.

“Fatih Projesiiii””

Allah Alhaah…

Ne dediniz, anlamadım ki?

“Tableet, Tableettt… Ta Kenya’ya bile önermişis, duymadın mı yahu!”

Halt etmişiz…

Hangi psikolog ve pedegoklar karar vermiş tabletle eğitime?

Kitabı görmeden, kitap okuma zevkini duymadan, yaşayamadan, tabletle mi yakalayacakmışız 20. Yüzyılı…

Onda büyük yolsuzluklar olduğunu duyduk da, gerçekleştirildiğine dair bir bilgimiz de yok üstelik…

O ayrı dert; ancak kötü bir dert…

O nedenle diyoruz ki;

Ey Ulusum…

Atatürk’ü bilmek ve tanımak ulusal bir görevdir.

O zor zamanlarında birden görünmez bir el tarafından konuluvermiş bir Bozkurttur…

Onu iyi öğren, tanı; ondaki ışığı al; teba değil, yurttaş; köle değil birey olduğunu anımsa; yurttaşlık kimliğiyle demokrasiyi, gerçek anlamda ulusal egemenliğini iste… Senin adına hocalar, kanaat önderleri, kimi şıhlar ya da feodal ağalar karar vermesin.

Birey olduğunu, sırf birey ve Türk ulusunun bir parçası olduğun için değerli olduğunu düşün…

Ona göre yolunu bul ve hep aydınlığa yürü, hep…

Karanlık seni boğar, yok eder…

Aydınlık ışığa götürür; ışık bilgi ve esenlik değildir.

Kaldı ki sen o mayayı Atatürk’le birlikte aldın…

Yolunu kesebilirler, ayağına engel koyarlar, arkadan sinsice iteleyebilirler; takma… Bir koyu karanlığın üzerine bir damla ışık düştüğünde, o karanlık artık karanlık değildir ki?

O nedenle aydınlığa, aydınlanmanın gür ışığına, insana esenlik veren ve içini serinleten huzuruna güven ve çok çok çalış…

Çünkü seni gerçek kurtuluşa götürecek olan şey, Atatürk’ü tanımak, onun düşüncelerini içselleştirmek ve çok çalışmaktır…

Çok, çok çalış….

Ne diyor Atatürk, derhal anımsa:

Türk, övün, çalış, güven…

Türk, Türk olduğu ve büyük bir tarihi bulunduğu için övünecektir.

Ancak bu böyledir diye yan gelip yatmak yok! Türk çok çalışacaktır, çok…

Çok çalıştığı zaman ancak geleceğe güvenle bakabilecektir…

Bu söz bile çok şey anlatmıyor mu bize?

Kemal Arı, 18.04.2014.

 

 

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“ATATÜRKSÜZ KALMAK NE DEMEK?” üzerine 4 yorum

  1. Ahmet bey,

    Profesör doktor Kemal Arı’ya söyleyin Atatürk 10 Kasım 1938’de ölmüştür… 76 yıldır, Atatürksüz yaşıyoruz… Ölülerle siyaset yapılacağını sanan akıldan yoksun profeörlere de hiçbir halkın ihtiyacı yoktur!..

    1. Sayın Rıza Güner;
      Önce nezaketsiz sözlerinizi tarafınıza iade etmek zorundayım…
      Atatürk’süz yaşamaktan amacın, sizin anladığınız gibi biçimsel bir hesapla 76 yılı kapsamadığını; onun düşünce sistematiği temelinde olan onurlu, başı dik, ulusal kurtuluş savaşı ve aydınlanma felsefeleriyle geleceğe güvenle bakmadan yaşanamayacağını; onun dünya görüşlerinin bizlere yol gösterdiğini, onun da iki meşalesi olduğunu, bunların da akıl ve bilim olduğunu belirtmek için yapılmış bir yorumdur… Bunu anlamayacak kadar sığ bakış açınızla, beni tanımadan yaptığınız bu yakışıksız yorumu nereye koyacağız? Bir yere konulamayacağına göre bunu da size iade ediyorum. Ve içine düştüğünüz karanlıkta çırpına çırpına yaşarken; Atatürk’ü tam olarak kavrayamamış olduğunu görme ve tanıma fırsatı buluyoruz… Biraz okuyun. Kitap sayfaları devirin. Bu ulusun önündeki en büyük engelin, onu din ile aldatmak olduğunu artık anlayın. Akıl ve bilimden uzak bir Ortadoğu toplumu olarak Türkiye’nin bu ilkelerden uzaklaştıkça katı bir diktaya ve diktatörlüğe gitmek olduğunu artık kavrayın.
      Anlama ve kavrama iradeniz varsa elbette…
      Siz; günümüzde Atatürk derken, onun ölmüş bedenini kast etmediğimizi; “Tam Bağımsızlık” ruhu, bir ulusun köklerine ve tarihine güven olduğunu, çağdaşlaşma hedefine yürüme azmi ve kararlılığını anlatmaya çalıştığımızı söyleyerek mi zaman yitirelim? Atatürk olmasaydıyı kendinize soru olarak sorup, biraz empati yaparsanız; sanırım onun idealleri ve yaptığı işler olmasaydı, Ben Kemal, siz Rıza olmayabilirdiniz… Bunu anlamak çok zordur?
      Beni akıl yoksunu olarak görmüşsünüz… Ben akıldan yoksun olayım da siz bunları anlayın, kabulümdür…
      Esenlik dileklerimle…
      Prof.Dr. Kemal Arı

  2. Sayın Kemal Arı,

    Türkiye, Osmanlı’dan beş yüz yıl, Alevilikten bin yıl geride; “TÜRKÇE EZANLA, TÜRKÇE İBADETLE, TÜRKÇE KUR’AN’LA, TÜRK İSLAMIYLA, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’YLA, ALEVİLİĞİN VE DEDELİĞİN YASAKLANMASI’yla” Emevi Hilafeti’nin Türkçesi biçiminde kurulmuştur.

    Osmanlı, her şeye rağmen, “BU DÜNYANIN DEVLETİ” olmuştur… Türkiye ise bütün Laiklik, akılcılık ve bilimselllik iddialarına rağmen; Emevi Hilafeti’nin Türkçesi gibi kurulduğu için BU DÜNYANIN DEVLETİ OLAMAMIŞ; “ne mutlu Türküm diyene”yle ancak BİR CENNETE ADAM GÖNDERME BÜROSU olabilmiştir.

    Her ne kadar, Tevfik Fikret gibi; “AYAĞI ATİDE GÖZÜ MAZİDE SÜRÜNEN İSKELET / HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR

    AKILCILIK VE BİLİMSELLİK, “ÖZGÜRLÜK, ADALET VE EŞİTLİK!..” demeyi gerektirir…

    “Ne mutlu Türküm diyene…” ile ÖZGÜRLÜK, ADALET VE EŞİTLİK olmadığı giibi; Uygarlık, Laiklik, akılcılık ve bilimsellik de olamaz… Olmamıştır ve olmayacaktır!..

    Her ne kadar, Tevfik Fikret’in gibi; “AYAĞI ATİDE GÖZÜ MAZİDE SÜRÜNEN İSKELET / HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR!..” denilmişse de; “ne mutlu Türküm diyene”yle “BU DÜNYANIN DEVLETİ BİLE OLUNMAMIŞtır.

    Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, bugün Osmanlı’dan beş yüz yıl, Alevilikten bin yıl geride “Bir Cennete Adam Gönderme Bürosu” durumundadır… Ne akılcılıkla ne bilimsellikle ilgisi vardır…

    Atatürk’e bağlı olan, Atatürk’e eşit olan bir akılcılık ve bilimsellik varsa; o akılcılık ve bilimsellik de 10 Kasım 1938’de ölmüştür.

    Osmanlı’dan beş yüz yıl, Alevilikten bin yıl gerideki “TÜRKÇE EMEVİ HİLAFETİ” ise; hem Atatürk’ün özel sistemi değildir, hem olmaması daha doğru olan bir sistemdir…

    Nezaketsizlik iddianız ise doğru değildir… Gerçek nezaketsizlik olarak kabul edilemez…Saygılar…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir