3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Dostlar,

3 Mart Devrim Yasaları salt Türkiye’nin değil, gerçekte uygarlık tarihinin de önemli dönemeçlerindendir. Her yıl özenle anımsanması, korunması ve sürgit korunarak yaşama geçirilmesi diyalektik bir tarihsel bir zorunluktur. Ancak günümüzde AKP iktidarı ile 15+ yıldır giderek tırmandırılan ve “beraber yürünen”, “seçim ittifakı ile beraber yürünmesi tasarlanan” bir karanlık serüvenle tam bir karşıdevrim süreci Türkiye’mize dayatılmaktadır. Halkımız – Ulusumuz çıplak gerçekleri görmektedir ve kendisini özgürleştiren – insanlaştıran eşşsiz Atatürk Devrimleri‘ne mutlaka sahip çıkacaktır. 3 Mart 2014’te aşağıdaki önemli makaleyi yayınlamıştık. Önemini ve güncelliğini koruyor, izninizle bir kez daha paylaşmak istiyoruz. Hem 3 Mart 1924 devrimcilerini başta Gazi Mustafa kemal ATATÜRK ile dava – silah arkadaşlarını önlerinde saygı ile eğilerek selamlıyor hem de saygın aydınımız – dostumuz Hüsnü Merdanoğlu‘na şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu Devrim Yasaları çok iyi anlaşılmalı ve sahiplenilmeli ve uygulanmalıdır;
çünkü Anadolu Rönesansı‘nın köşetaşlarıdır

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=================================================

Çok değerli arkadaşımız Sayın Hüsnü Merdanoğlu, gerçek ve engin birikimli
yurtsever bir aydınımızdır. Aşağıdaki yazısı son derece öğretici ve düşündürücüdür.

“3 Devrim Yasası”,

  • Türkiye’nin Gazi Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde gerçekleştirdiği
    eşsiz Çağdaşlaşma Devrimi’nin kritik dönemeçlerindendir. 

Devletin başı olarak 7 yıldır Çankaya’da oturan kişi (Abdullah Gül), ülkemiz tarihi bakımından
son derece önemli, tarihsel belleği tazeleme ve yaygın kitlelere devrim tarihi bilinci kazandırma bakımından bu çok önemli fırsatları neden kullanmaz?? Niçin kamuoyuna aydınlatıcı açıklamalar yapmaz 10. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer gibi??

Niçin yüksek korumalarında uluslararası bilimsel toplantılar düzenle(t)mez,
açış konuşmalarını yapmaz ve çıktılarını kitap – DVD vb. araçlarla kalıcılaştırmaz??

Bütün bunlar, Türkiye’yi 11 yıldır yöneten ve tüm burçlarını ele geçiren siyasal kadroların, Büyük Atatürk ve O’nun ideolojisi ile derin – onmaz sorunları olduğunun sürgit kanıtıdır.

Çok yazık olmaktadır Türkiye’ye ve eşsiz, Dünyaya örnek Çağdaşlaşma Devrimimize..

Bu karşıdevrimci AKP eylemi, vurgulayalım; apaçık bir insanlığa karşı suç niteliğindedir..

Ve Türkiye’nin ve tarihin devrimci birikimi, artık, bu “uzayan” engeli de aşmasını bilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 4 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

================================

3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Konuk yazar PORTRESI_husnu_merdanoglu
Hüsnü MERDANOĞLU

ADD Yazı Kurulu Üyesi
3 Mart 2014
 

Osmanlı, dine dayalı (teokratik) yönetimi benimsediği için, Şer’iye (din) Bakanlığına
yer vermekteydi. Ankara Hükümeti de bir süre bu bakanlığı korumak zorunda kaldı.
1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesi ile oluşan, Cumhuriyeti onayan 2. TBMM,
3 Mart 1924’te Devletimiz için yaşamsal önem taşıyan 3 ayrı yasayı yürürlüğe koydu.

Bu yasalar:

429 sayılı; “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye Vekâletinin İlgasına Dair”
(Din ve Vakıflar ve Genel Kurmay Bakanlığı’nın Kaldırılmasına Dair) Yasa,

430 sayalı; Tevhid-i Tedrisat” (Öğretim Birliği) Yasası,

431 sayalı; “Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanı’nın
Türkiye Cumhuriyeti Sı­nırları Dışına Çıkartılması” yasasıdır.

431 sayılı yasa, “Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet
mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.”
  hükmüne yer vererek; Cumhuriyet yönetiminde, halifeliğe yer kalmadığının
yasal dayanağını oluşturmuştu.

429 sayılı Yasanın 1. maddesi, günümüz Türkçesiyle şu içerikte düzenlendi:

“İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri dini kuruluşların idaresi, yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın ilgi ve yetkisine bırakılmıştır. Çünkü: Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bu­lunmak, TBMM ile O’nun kurduğu Hükümete aittir.”

Altında Atatürk’ün imzası olan bu yasa hükmüne dikkat edildiğinde;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) verilen görevin;
  • İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri
    dini kuruluşların idaresi” 
    ile sınırlı olduğu görülmektedir.

Ne var ki, Atatürk’ten sonra Kemalizm’in kuşatılması ve Cumhuriyetin
temel yasalarının içeriğinin yozlaştırılması sürecinde DİB yasası yeniden düzenlenmiş ve bu konudaki 633 sayılı Yasanın 1. maddesinde şu hükme yer verilmiştir:

“İslam dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile il­gi­li işleri yürütmek, konusunda toplumu aydınlatmak ve iba­det yerlerini yönetmek.”

Böylece DİB verilen “toplumu aydınlatma” göreviyle, fetva yetkisi tanınmış,
bir anlamda siyasetin içine çekilmiştir.

Öte yandan; Osmanlı yönetimi her ne denli, son dönemde Batı anlamında tıbbiye ve harbiye okullarını açmış ise de, eğitimde medrese ve yabancı okullar çoğunlukta idi.
Bu durumun farkında olan “Kurucu Baba” Mustafa kemal Atatürk,
henüz sıcak savaşın sürdüğü koşullarda (16 Temmuz 1921’de) Maarif Kongresini toplamış ve burada yaptığı konuşmada:

  • “Eski dönemin hurafelerinden ve doğuştan gelen yeteneklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen bütün etkenlerden tamamıyla uzak, ulusal karakterimize uygun bir eğitim sisteminin uygulanmasına..” duyulan gereksinimi dile getirmişti.

Kurtuluştan sonra Türkiye’nin geleceği için yaşamsal önemde olan ulusal ve çağdaş eğitimin temelleri atılmaya başlanıldığında, “Eğitim Andı” olarak bilinen metin,
bir genelge ekinde duyurulmuştur. Söz konusu genelgede eğitimin amacı;

  • “Toplumsal yaşamda, dünya ve ahret cezaları korkusundan doğan ahlak yerine özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak.” cümleleriyle özetlenmişti.

Gerekçesinde;

“… 2 tür eğitim bir memlekette 2 tür insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.” vurgusu yapılan,
öğretim birliği (tevhid-i tedrisat) ile ilgili yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte;
Osmanlı döneminde geçerli olan ikili yapının ortadan kaldırılması hedeflenmişti.

Böylece; ulus-üniter devlet kurmak ve bunu korumak zorunda olan ülkemiz de,
hem eğitim hem de kültür yönünde, çağdaşlığa yönelmenin yasal zemine kavuşmuştu.

Eğitimin amacı ve verilecek derslerin içeriği;

  • geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” olduğu için,

bu amaç doğrultusunda, çoğunluğu İslami kurallara bağlı toplumumuz için gerekli
imam-hatiplerin yetişmesine 430 sayılı Yasa’nın 4. maddesi olanak tanıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özgür ve uygar uluslar topluluğu içindeki yerini almaya yönelik olarak öbür devrim yasaları ile birlikte, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasalar sayesinde ve hepsinden önemlisi; Kemalist ilkelere bağlı yönetim sayesinde çağdaş Türkiye’ye kavuşmaya yönelmişti.

Atatürk’ün yönetiminde ve Kemalist hedefler doğrultusunda yoluna devam eden Türkiye, Batı devletlerinin Rönesans ve Reform ışığında yüzyıllarda gerçekleştirdiği başarıları birkaç yıla sığdırmayı başarmıştır (bkz. dipnotu).

Cumhuriyetin erdeminin ayrımında olmayan ve bu gelişmeyi içine sindiremeyen Osmanlı kalıntıları sinsi çabalar içinde iken, Batılı tarafsız yazarlar

  • Türkiye’yi devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali’nden ve
    Sovyet Dev­rimi’nden daha ileride bulmuşlardır.

Onlara gö­re; Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’ den başka hiçbir ülkede bu denli köktenci bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız İhtilali, si­ya­sal kurumlar arasında sınırlı kalmış, Sovyet Devrimi sos­yal alanları sars­mıştır.

Yalnızca Türk Devrimi, siyasal kurum­ları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları,
aile ilişkilerini, ekono­mik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve
bun­ları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenile­miş­tir.

Her değişim yeni bir değişime neden ol­muş, her ye­nilik bir başka yeniliğe
kaynaklık etmiştir. Ve bunların tü­mü­nün halkın yaşamında yer tutmuştu.

Egemen güçler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu olduğu coğrafya, coğrafi, stratejik,
yer altı ve yerüstü zenginlikleri yönden olağanüstü üstünlüklere sahip olduğunun ayrımında oldukları için, Türkiye’yi çok kısa zaman diliminde yeryüzünün en saygın konumuna yükselten Kemalizm’in önünün kesmenin sinsi çalışmasını yürütmekte idiler.

– Köy Enstitülerinin kapatılması,
– Halkevlerinin yok edilmesi,

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak”içerikli eğitim anlayışının yozlaştırılması ve

NATO’nun,
Dünya Bankası’nın,
IMF’nin ve
benzeri kökü dışarda kuruluşların Türkiye’ye yerleşmesi,

Kemalizm’i dondurması bu çabalar sonrasında oldu.

Düşündürücü olan ise; Türkiye’yi yönetenlerden daha çok, Türkiye’de gözü olanlar Türkiye’nin farkında idiler.

3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasaları ile Cumhuriyet’in niteliği belirlendi.
Buna göre; çağdaş dünyaya erişmek, onları da geçmek için çağdaşlığın vazgeçilmesi olan laik eğitim sistemine yer verilmiştir.

Bugün Türkiye’nin;

-Uluslararası bir saygınlığı var ise,
-Bölgesinde güçlü bir konuma sahip ise
-Avrupa Bilirliğine tam üyelik için başvuruda bulunulmuş ise

Hiç kuşkusuz 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının yadsınamaz katkıları olduğundandır. Bugün Türkiye,

-Bölgesinde kimi tehditlerle karşı karşıya ve uluslararası kuruluşlarca kuşatma altına alınıyor ise,
Avrupa Birliği’ne tam üyelik, verilen tüm ödünlere karşın geçekleşmiyor ise,

Daha da önemlisi günümüzün Türkiye’si, Atatürk döneminde olduğu gibi uluslararası saygınlığını koruyamıyor, komşuları ile sorunlar yaşıyor ve bölgesinde hak ettiği; ekonomik, siyasal ve askeri üstünlüğe sahip değilse…

Bilinmeli ki; Kemalizm’in yasal dayanağını oluşturan, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının ilke ve amaçlarından uzaklaşılmış olmasındandır.

Dünyanın merkezinde kurulu olan Türkiye’nin, bölgesinde etkin ve saygın bir ülke olma özelliğine kavuşması ve bu saygınlığının sürekli olması için;

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” hedefli eğitimi gerçekleştirecek
siyasal kadrolara şiddetle gereksinim bulunmaktadır.

A. Saltık’tan dipnot     :

Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee der ki;

“Batı dünyasındaki Rönesans, Reformasyon, bilim ve düşünce devrimi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’ni, ATATÜRK, bir insan ömrüne sığdırmıştır.”

TÜRKLER İÇİN TARİH, NEDEN SÜREKLİ TEKERRÜR ETMEKTEDİR?

TÜRKLER İÇİN TARİH, NEDEN
SÜREKLİ TEKERRÜR ETMEKTEDİR?

Konuk yazar        : G. Filiz Tuzcu    02.02.2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

TARİHİN HAYATİ ÖNEMİNİ – “BİR MİLLETİN HAFIZASI OLDUĞU GERÇEĞİNİ” – BIKIP USANMADAN, BİR KEZ DAHA VURGULAMAK İSTİYORUZ…

(Ancak dikkate alacağımız TARİH, 1938 öncesi “Bilge Büyük Atatürk‘ün” öngördüğü Tarafsız Tarih ve Tarih Kaynakları olmalıdır…) 

– Bir insanın bünyesini hastalandıran, onu zayıf düşürerek, organlarına zarar vererek, ölüme doğru sürükleyen sorunun/hastalığın ne olduğuna dair “kapsamlı bir araştırma yapılmaz ise, sorunun temeline inilmez ve hastalığa doğru teşhis konulmaz ise“, o insan için doğru tedavinin bulunması, o insanın iyileşmesi ve kurtulması elbette ki mümkün değildir.

– Tümüyle benzer biçimde,  toplumsal – sosyal sorunlara da “Doğru Teşhis” koymak, çözüm  ve kurtuluş yolu bulmak ve o toplumu kurtarmak için hayati derecede önemlidir. 

– O halde tarihten günümüze her seferinde Türk Milletinin bünyesini hastalandıran, onları felâketlere, kasırgalara maruz bırakan, kadim dilini, kimliğini, kültürünü, tarih bilincini, yuvasını – yurdunu, hatta gelecekteki varlığını  tehdit eden “soruna/hastalığa” da doğru teşhis konulmalıdır.

Evet tarihten günümüze Türklerin başına gelen tüm felâketlerin temelinde üç önemli husus olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz:

1.)  Her şeyden önce Türklerde “Tarih Bilinci Eksikliği” vardır; bu durum, koskoca bir milleti “hafızasını yitirmiş, dostunu – düşmanı bilemeyen, geleceği için plan – program yapamayan, şaşkın, çaresiz, kolayca etkiye ve kandırılmaya açık bir duruma” düşürmektedir!

2.)  Türklerde, kurdukları devletlerin, krallıkların, imparatorlukların vs… yönetimine duyarlıkla sahip çıkamama, kendi yönetimini – geleceğini yabancıların ellerine kolayca teslim etme sorunu vardır!

3.) Türklerin birbirine, yani “kendi soy ailesinden gelen kardeşlerine sahip çıkmamak” gibi son derece büyük bir eksiklikleri vardır. 

(Bir empati yapmamız gerekir; siz, ailenizi veya akrabalarınızı, “size tamamen yabancı, tanımadığınız, geçmişi, dili – inancı – düşünceleri başka olan bir yabancıyla” aynı tutabilir misiniz? Hatta evinizin – ailenizin  yönetimini, o yabancıya teslim eder miydiniz?

Ancak tarihten günümüze Türkler, bu ölümcül hataya hep düşmüşler, ve bu ölümcül hatalarının korkunç bedelini hep ödemişler, büyük kayıplar yaşamışlar, kendilerine olan saygılarını, evlerini – yurtlarını yitirmişler, hakaretlere – tecavüzlere maruz kalmışlar, katledilmişler, asimile olup, yok olup gitmişlerdir;  velhasıl hep zarar görmüşlerdir ve halâ da görmektedirler…)

Büyük Atatürk, Türk Milleti için hayati derecede önemli olan söz konusu bu eksiklikleri
görmüş ve bunları ivedilikle gidermek üzere ülke çapında – en ücra vatan köşelerine
kadar  “Milli Eğitim Seferberliği” başlatmış ve Türkleri,  başta kendilerine güven ve saygı
duymaları olmak üzere, kadim tarihleri olmak üzere, dinleri olmak üzere, ülkeleri olmak
üzere, ellerindeki toprakları ve kaynakları olmak üzere,  milletinin her bireyini  her hususta asgari derecede bilgilendirmeyi   ve bilinçlendirmeyi hedeflemiştir…

Ancak bir yanda yüzyıllarla ifade edilen, Türkleri baskılayan “baskıcı, duyarsız, karanlık, akıl ve bilim dışı – haksız uygulamalar”, diğer yanda sadece 15 yıl gibi son derece kısa bir zaman dilimi olan “Atatürk’ün Öncülüğünde Bilime ve Akla Değer Veren – Aydınlanma Çağı – En İleri Medeniyet Seviyesine Ulaşma Hedefi“…   

Ne yazık ki bu 15 yıl gibi çok kısa bir süre, böylesine büyük hedeflerin tümüne ulaşabilmek için elbette ki yeterli olamamıştır. Ayrıca 1938 sonrasında keskin bir “U Dönüşü” ile Büyük Atatürk’ün yolundan maalesef  geriye dönülmüş, böylece Onun Türk Milleti için lâyık gördüğü  “özgür, saygın, eğitimli, bilinçli, zengin ve güçlü bir millet; hukukun üstün olduğu, gelişmiş, çağdaş ve güçlü bir Türkiye olma”  hedefleri takip edilmediği gibi, maalesef ki tamamen terk edilmiştir!

O halde bizler Türkler, önce özeleştiri yaparak, eksikliklerimizi, tarihi hatalarımızı çok iyi anlamamız ve bir an önce bunları gidermemiz gerekmektedir…  Bunun için 10 Kasım 1938 – 1960 arası dönem, çok iyi tetkik etmemiz gereken bir dönemdir. Aksi takdirde şikayet etmenin, partileri eleştirmenin,  boş tartışmaların, yabancı ülkeleri, onların yönetici ve politikalarını suçlamanın bizlere hiç bir faydası olmamıştır ve olmayacaktır…

Bu bağlamda kanaatimce Türk Milleti olarak  her şeyden önce hafızamızı kazanmamız gerekir: Kendimizi çok iyi tanımamız,  gücümüzü ve değerimizi çok iyi bilmemiz gerekir. Bunun içinde temelden başlamamız, “Antik Tarihimizi” öğrenmemiz ve sahip çıkmamız gerekir.

Biz yabancıları taklit etmeyelim, onların dilini çat – pat konuşmak için çırpınmayalım; yabancılar bizi taklit etsinler; çünkü onlar bildikleri her şeyi bizim Antik Türk Atalarımızdan öğrenmişlerdir… O çok övündükleri  “Batı medeniyetinin” temelinde Türkler vardırbaşta Avrupalılar olmak üzere, dünyayı medeniyetle ilk kez tanıştıran antik kavimlerin gerçek torunları olduğumuzu öğrenelim ve dünyaya da öğretelim. (Yabancı hayranlığıyla, yabancıları taklitle, yabancıların tavsiyeleri ve direktifleriyle hiç bir yere varılamaz – Büyük Atatürk’ün deyimi ile “Tarih böyle bir şey kaydetmemiştir“)

Kendi “Milli Kimliğinin bilincinde olmayan, Milli Diline, Kültürüne ve Tarihine sahip çıkmayan, sadece ve sadece kendi gücüne ve kaynaklarına güvenmeyen, kendisine saygısı ve sevgisi olmayan, kendi yönetimini  – kendi eline almayan, tam bağımsızlığı ve özgürlüğü hayatının en temel ilkesi edinmeyen” bir millet,  hiçbir hedefe varamaz! Hiçbir gelişme gösteremez! Başka hiç bir milletin saygısını kazanamaz!  Refah ve mutlu bir hayat da yaşayamaz!  Böyle bir millet, ancak “başka milletlere av olur – köle olur.”
===================================
Dostlar,

web sitemizin değerli ve sürekli okur ve yazarlarından Tarihçi Sayın G. Fizili Tuzcu’nun önemli yazısını sevinçle paylaşıyoruz.. Tarih, elbette ondan ders alanlar için yinelenmez, yinelenemez. Çünkü tarihin yinelenmesi için gerekli koşullardan, bilimsel akılcılıkla kaçınılır..

Dünü anlamanın, günü kavramanın ve geleceği yordamanın (kestirmenin) başkaca etkili bir aracı var mı Tarih bilimi dışında??

Çocuklarımıza Devrim Tarihimiz başta olmak üzere Türklerin Tarihi ve Dünya Tarihi
ana atlarıyla ve özüne sadık kalarak mutlaka öğretilmelidir. Büyük ATATÜRK‘ün vasiyeti ve kalıtı (mirası) olan Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu birer devlet dairesi olmaktan çıkarılarak, Büyük Önderin vasiyetine uygun duruma dönüştürülmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 02 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Din savaşları her zaman kocaman bir yalandır

Din savaşları
her zaman kocaman bir yalandır

Mine Söğüt
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Filistin’de olup bitenlere kimlikleri umursamadan üzülenler ve o hiç bitmeyen savaşın mahvettiği hayatlar için dertlenenler ister Müslüman olsunlar ister Yahudi… 
İyidirler. Ve o gerilimden beslenenler; İktidarlarını o gerilim dili üzerine inşa edenler… 
Kimlikler üzerinden kurdukları dünyalarda düşmanlığı bileyenler… 
Hangi dinden olurlarsa olsunlar dibine kadar kötüdürler. 
Paylaşılamayan topraklar ve kutsallıklar… 
İnsana insanın ne olduğunu çok net anlatırlar. 
Tüm dünya görüyor… O topraklarda tüm çocuklar gözlerini savaşa açıyor. 
O topraklarda tüm çocuklar doğar doğmaz bir diğerinin düşman olduğunu öğreniyor. 
Yaşadığı coğrafyada “öteki”ne huzur göstermemiş… Ve “öteki”nden huzur görmemiş iki halk… 
Nesillerdir aslında aynı acıdan farklı paylar alıyor. Eziyet edilenin acısını tarif etmek kolay… 
Ama eziyet eden de korkunç bir düşmanlık mirasıyla damgalı doğuyor. 
Birbirini sevmemeyi doğar doğmaz öğrenen çocuklar…. 
O topraklarda bitmeyen bir laneti nesillerden nesillere genetik bir miras gibi taşıyor. 
Tanrı kavramının ne anlam taşıdığını çoktan unutan… 
Ve kara bir inanç mirasına doğan halklar, tüm siyasilerin kendi çıkarları için ortaklaşa onayladığı bir şiddetin kozasında yaşıyorlar. Savaşın haklılığına çoktan ikna olmuş kalabalıklar… Dünyanın bu alçak ahlakı temelden değişmedikçe o toprakları asla paylaşamayacaklar. Bir arada huzur içinde yaşamanın hayalini zinhar kuramayacaklar. 
Kudüs hiçbir zaman hiçbir yerin başkenti olamayacak; içi devamlı düşmanlıkla dolan lanetli bir mezar olarak kalacak. 
Dini kimlikler üzerinden hak talep ederek kendinden olmayana kan kusturan iktidarlara imkân veren; Bu zalim gerçeklikten sonuna kadar yararlanan; 
Filistin’de bunca zamandır olanlardan hem Doğu’da hem de Batı’da nemalananlar… 
Aslen savaşın ne olduğunu, neye yaradığını tüm dünyaya anlatmaktalar. 
Ama kimse anlamanın peşinde değil
Orada yaşayanların kim olduğu aslında kimsenin umurunda değil. 
Burada siyasi fişekler atıldıkça gaza gelip sokaklara dökülenler… 
Küçük hesaplarla tehlikeli ve büyük çıkışlar yapmayı marifet sayanlar… 
O toprakların kanını emerek semiriyorlar. 
Bu ağır hayatları o çocukların, o halkların sırtına yükleyenler; 
Ve bu kutsal toprak savaşlarını onaylayarak düşmanlıkları besleyenler; 
Savaşlardan nemalanan çokuluslu iradeler; 
Müslümanların ve Yahudilerin paylaşamadıkları manevi bir değer üzerinden büyük maddi değerler yaratıyorlar. 
Güçler savaşının görkemine kapılıp gerektiğinde ateş püsküren; 
Ama gerekirse de her şeyi sineye çekmeyi beceren bir iktidarın hükmettiği bu ülkede de… 
Kimse gerçek bir haklılığın peşinde koşmuyor. 
Gerekirse İsrail’le el sıkışan, gerekirse “One minute” diye şahlanan dengesizlik… 
Oradaki savaşı durdurmaya, Filistin halkını korumaya, bölgede etkili bir politika oluşturmaya değil… Aksine savaşı ve o savaşın kan emicilerini beslemeye yarıyor. 
Din savaşları her zaman kocaman bir yalandır. 
Savaşı çıkaran ve savaştan nemalanan… Tarif ettiği Allah’a gerçekte hiç inanmayandır.
==================================================

Teşekkürler değerli Mine Söğüt…

Kapitalizmin ve onun emperyalistleşen aşamasının dünyayı sürüklediği Küreselleşme (Globalizasyon), bir ateş çemberine dönüştü(rüldü). Gerçekte kurgu da budu; saflık yersiz!
Küreselleşmenin barış, demokrasi, gönenç (refah), erinç (huzur)… getireceği savları kocaman birer balon çıktı ve dahası, tam da tersi oldu. Çeyrek yüzyıldır bu gerçekleri yazmakta ve konuşmaktayız. Yarım milenyum (binyıl) yıldır dünyayı sömüren kapitalizm, sağladığı muazzam sermaye dağları ile bu kez salt mali imparatorlukla yetinmeyerek yumruğunu masaya vurmakta ve “para bende – güç bende – dünyayı da ben yöneteceğim!” dayatması içindedir. Sömürü, daha da acımasız yöntemlerle post-modern bir nitelik kazanmıştır; insanlık bir sefalet içindedir. İronik olan ise teknolojik olarak bunca gelişmişliktir. Uzayda neredeyse cirit atan 21. yy. insanlığı, barış ve huzurdan uzaktır. Küresel gelir dağılımı giderek adaletsizleşmekte, küresel toplum başta din – inanç olmak üzere, ikinci olarak da etnik köken – milliyet temelinde acımasızca ayrıştırılmakta hatta birbirine düşman edilerek savaştırılmaktadır!

Siyonizmin ve maşalarının son Kudüs girişimi de tasarlanmış bir misyonu taşımaktadır.

Bu misyon, Ortadoğu’da “sürekli istikrarsızlık” tır (de-stabilizasyon). Oyun öylesine görünür oynanmaktadır ki; 2011 ilkyazında Suriye’nin bölünmesinde Türkiye neredeyse Batı emperyalizmi adına gönüllü taşeronluk üstlenmiş, gırtlağına dek batağa – kana saplandığını geç de olsa ayrımsayınca bu kez 180 derece dönüşle tersine politikalar izlemek zorunda kalmıştır. Bereket Devlet aklı, siyasal iktidarı doğal sağkalım (beka) refleksi ile yoluna sokmuştur.
(Musa Kart, Cumhurşyet, 08.12.2017)

Türkiye, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dış politika ilkelerini derhal anımsamalı ve yaşama geçirmelidir. Yurtta Barış Dünyada Barış en başta gelenidir. Yaşamı kanlı savaşlarla cephelerde geçen bir asker olarak Mustafa Kemal Paşa, Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaşın bir cinayet olduğunu vurgulamaktadır. TAM BAĞIMSIZLIK bu binanın temelleridir. Laik  – demokratik – sosyal hukuk devleti 4 duvarıdır. Çağdaş uygarlık düzeyini aşmak hedefi ise çatısıdır. Bu model geçtiğimiz yy.  başında Türkiye Cumhuriyetini yoktan varetmiştir.

Türkiye doğuş kodlarına dönmeli ve özellikle son 15 yılı formatlayacak bir stratejiye yönelmelidir.

Ülke içinde tüm halkı bütünleştirecek HALKÇI politikalar zorunludur. Tersi durumda emperyalizmin türlü oyunlarına açık, pek çok yumuşak karnı olan genel bir zaafiyet oluşacak
ve sürekli darbeler alacaktır; halen olduğu gibi.. İşte PKK kaması, NATO kumpasları!

Erdoğan sınırlarına çekilmeli, parlamenter demokratik rejime dönülmelidir. Türkiye hızla normalleşmek zorundadır. Umarız ve dileriz ki, AKP’nin akilleri, gelinen kritik aşamayı görmektedirler. Bu gerçek, kendisini çelikten bir cendere gibi duyumsatmaktadır ve bu olgudan alınacak enerji ile Erdoğan’ı frenlemek olanaklı olabilecektir, olmalıdır, olmak zorundadır.

Sevgi ve saygı ile. 08 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Sinan MEYDAN : EVRİMDEN CİHADA… ‘Devrim ve karşıdevrim’

EVRİMDEN CİHADA…
‘Devrim ve karşıdevrim’

Fotoğraf

Sinan MEYDAN
SÖZCÜ, 31 Temmuz 2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır…)
“Dünyada her şey için; maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlmin ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır…” (Atatürk, 27 Eylül 1924, Samsun öğretmenlerine söylemişti)
15 Temmuz darbe girişiminden bir yıl sonra müfredattan “Evrim” çıkarıldı, “Atatürkçülük” azaltıldı; buna karşın “15 Temmuz” ve “cihat” müfredata girdi. Normalde, bu cemaatçi darbeye karşı bilimsel eğitimin güçlendirilmesi gerekirken, tam tersine bilimsel eğitim zayıflatılıyor. Ulusal ve laik eğitimin güvencesi 1924 Tevhidi Tedrisat Kanunu yerle bir ediliyor. Okul öncesinden üniversiteye kadar tüm okullar dinselleştiriliyor: Mahalle aralarında dinsel eğitim veren anaokulları, sıbyan mektepleri açılıyor, hazine arazileri Kuran kurslarına devrediliyor, liseler imam-hatipleştiriliyor, medreseleri yeniden açmak, karma eğitime son vermek için nabız yoklanıyor, müftülere nikâh yetkisi tanınıyor, milli bayramlar yasaklanıyor, Milli Mücadele, Türk Devrimi ve Atatürk unutturulurken, Şeyh Sait’i kahramanlaştıran, 15 Temmuz’u “milat” kabul eden yeni bir tarih yazılıyor: “Dindar” ve “kindar” nesil projesi adım adım hayata geçiriliyor.
Oysaki 96 yıl önce, Temmuz 1921’de, Atatürk ve arkadaşları, bir taraftan işgalcilerle mücadele ederken, diğer taraftan cehaletle mücadeleye hazırlanıyordu.
İLK MAARİF KONGRESİ
15 Temmuz 1921, Ankara’da öğretmenlerin katılımıyla ilk Maarif (Eğitim) Kongresi toplandı. İki gün önce Yunanlılar, Afyon ve Bilecik’i işgal etmişti. Ankara’da Maarif Kongresi’nin toplandığı saatlerde Kütahya önünde şiddetli çarpışmalar oluyordu. O gün Bozüyük ve Tavşanlı Yunanlıların eline geçti. Türk Ordusu, 4. Tümen Komutanı Yarbay Nazım Bey dâhil, birçok şehit verdi.
17 Temmuz, Maarif Kongresi’nin üçüncü günü; Kütahya Yunanlılarca işgal edildi. Şehre Yunan bayrağı çekildi. Bunun üzerine Atatürk trenle Eskişehir’e hareket etti. Karacahisar’daki karargâhta İsmet Paşa’yla buluştu ve toparlanmak için ordunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesini istedi.
19 Temmuz, Maarif Kongresi’nin beşinci günü; Türk Orduları Eskişehir’i boşalttı. Yunanlılar Eskişehir ve Seyitgazi’yi işgal etti. Yunan Kralı, Uşak’a geldi.
21 Temmuz, Maarif Kongresi’nin yedinci günü; Eskişehir’i alabilmek için Türk Ordusu karşı taarruza geçti. Ancak taarruz başarısız oldu. 21 Temmuz’da Maarif Kongresi çalışmalarını tamamlayarak dağıldı.
Sakarya Savaşı’nın başlamasına sadece bir ay vardı.
ATATÜRK’ÜN EĞİTİM İLKELERİ
Atatürk, Maarif Kongresi’nin açılış konuşmasında, geçmişteki eğitim ve öğretim yöntemlerinin “milletimizin gerilemesinde” etkili olduğunu, Milli eğitim programının “eski devrin hurafelerinden” ve “Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen” bütün yabancı etkilerden uzak, “milli ve tarihsel karakterimize uygun” olması gerektiğini belirtti. Bu kongreden, “yalnız çizilmiş eski yollarda alelade yürüme” konusunda “görüş alışverişi yapmayı değil”, dile getirdiği özelliklere sahip “Yeni bir sanat ve marifet yolu bulup millete göstermek ve o yolda yeni kuşağı yürütmek için rehber olmak gibi kutsal bir hizmet” beklediklerini söyledi. “Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin ne kadar kararlı olduklarına tarih tanıklık etmektedir. SİLAHIYLA OLDUĞU GİBİ BEYNİYLE DE MÜCADELE ETMEK ZORUNDA OLAN MİLLETİMİZİN birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla kuşkum yoktur…” dedi. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.11, s. 236,237)
Atatürk, “Muhterem hanımlar, efendiler” diye başladığı konuşmasının birkaç yerinde “Muallime ve Muallim Kongresi” ifadesini kullanarak kongreye katılan üç kadın öğretmen; Halide Edip, Müfide Ferit ve Şahur Hanım şahsında tüm kadın öğretmenlere seslenmişti. Kongreye kadın erkek öğretmenlerin birlikte katılması, sadece kadın erkek eşitliğinin değil, karma eğitimin de ilk habercisiydi.
Atatürk’ün savaş sırasında belirlediği eğitim ilkeleri “milli” ve “çağdaş”tı.
KADINLI ERKEKLİ KONGRE
Maarif Kongresi’nin 1921 koşullarında kadın-erkek karışık düzenlenmesi, Meclis’teki muhafazakârların tepkisini çekti. Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, kongreye kadın öğretmenlerin katılması ve kongreye harcanan para nedeniyle Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey hakkında soru önergesi verdi. Karasi Milletvekili Hasan Basri Bey, “kongrenin milletin gelenek ve duygularına uymayacak bir şekilde karışık düzenlendiğini” belirtti. Kırşehir Milletvekili Yahya Galip Bey, “Fakat kadınlarla birleşme iyi olmamış” dedi. Karahisarısahip Milletvekili Mehmet Şükrü Bey ise bu, “kadınlığı tahkir demektir” diyerek kongreyi eleştirdi. Görüşmelerden sonra Hamdullah Suphi Bey güvenoyu alsa da muhafazakâr milletvekilleri bu işin peşini bırakmadılar.
Kongrede kadın öğretmenler en ön sırada oturmuşlar, erkek öğretmenlerle de aralarında birkaç sıra boş bırakılmıştı. Buna rağmen ertesi gün Meclis’in sarıklı milletvekilleri, Müslüman hanımların erkeklerle aynı salonda toplantı yapmasını “dine aykırı” bulup sorumluları şikâyet etmek için Atatürk’e gittiler. Atatürk, şikâyetlerini dinledikten sonra büyük bir hiddetle, “Kimmiş Muallimler Cemiyeti Reisi? Çağırın onu!” diye seslendi. Cemiyet başkanı Mazhar Müfit Bey içeri girer girmez ona, “Siz öğretmenler toplantısında ne yapmışsızınız? Ne ayıp şey!” diye çıkıştı. Bu sırada sarıklıların keyfi yerindeydi. Atatürk, aynı tonda devam ediyordu: “Olur şey değil, olur şey değil!” Mazhar Müfit, ne diyeceğini şaşırmış halde ayakta bekliyor, kendini savunmaya çalışıyordu. Atatürk, “Bırak, bırak! Ben hepsini biliyorum. Toplantıya öğretmen hanımları da çağırmışsınız, fakat onları niye ayrı sıralarda oturttunuz? Sizin kendinize mi itimadınız yok? Türk hanımlarının faziletine mi? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim…” Biraz önce zevkten dört köşe olmuş sarıklılar, şimdi ne yapacaklarını şaşırmış halde, başları önde sessiz sedasız odadan çıktılar. (Zeki Sarıhan, 1921 Maarif Kongresi, Ankara, 2009, s. 129,130)
ÖĞRETMEN ORDUSU
Atatürk‘ün savaşı iki cepheliydi. Bir taraftan topuyla tüfeğiyle vatanı işgal eden emperyalist düşmana, diğer taraftan hurafelerle, boş inançlarla, zihinleri işgal eden kara cehalete karşı mücadele ediyordu. Atatürk, “Biri asker ordusu, diğeri öğretmen (kültür) ordusu” olmak üzere iki ordudan söz ediyordu. O, askeri orduların kazandığı zaferi yeterli görmüyordu, asıl zaferi öğretmen ordularının kazanacağını söylüyordu. 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere seslenirken şöyle demişti: “Ordularımızın kazandığı zafer sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız, gerçek zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız.”
İŞE YÖNELİK EĞİTİM
Atatürk, 2 Şubat 1923’te İzmir’de, “Eğitim nasıl olmalıdır?” sorusuna şöyle cevap vermişti: “Ekonominin istediği gibi olmalıdır. (…) Mesela sanatkâr istiyoruz, kunduracı istiyoruz, terzi istiyoruz; her şeyi istiyoruz. (Geçmişte) hayır, bunları öğrenmek lazım değildir, denmiştir. Ve sanatkâr yoktur memleketimizde. O halde okullarımızda öyle şeyler öğretelim ki (öğrenciler) pabuç nedir, nasıl yapılır öğrensin. Elbise nedir, lazım mıdır, nasıl yapılır, öğrensin. Sonra bu kadar sahillerimiz vardır. Vapurlar geliyor gidiyor, ticaret denilen bir şeyler oluyor. Fakat çocuk bunları bilmez, öğrenmemiştir. O halde öyle bir şey öğretelim ki, bu memlekete en çok lazım olan şeyi öğrenmiş olsun. Şunu demek istiyorum ki, hayat için gereken şeyleri, başarıyla ve hızla ve kolaylıkla elde etmek için bilmemiz gereken şeylerin tamamı eğitim programımızı oluştursun ve öyle olacaktır. Yani GENEL CEHALETİ YOK ETMEYE çalışacağız.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 15, s. 93)
Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçti. Dünya değişti; bilim ve teknoloji çok gelişti. Ancak gelin görün ki, bugün Türkiye’yi yönetenler, gençlerimizi bu bilimsel ve teknolojik gelişime hazırlamak yerine “cihada” hazırlıyorlar.
ATATÜRK’ÜN EVRİM DERSLERİ
Evrim Teorisi bugün Türkiye’de müfredattan çıkarıldı. Oysaki Atatürk döneminde müfredatta “Evrim” vardı. Atatürk döneminde okullarda okutulan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” ve “Tarih 1” adlı kitaplarda “Evrim Teorisi”ne yer verilmişti.
1931’de hazırlatılıp liselerde okutulan “Tarih I” kitabı doğrudan Buzul devirleri, mağara insanları, mamutlar, ilk duvar resimleri ve insanın ortaya çıkışını anlatan evrim tablosu gibi resimlerle başlıyordu. Kitabın birinci bölümünde, “Dünya ve Hayat Hakkında Yanlış Fikirler” başlığı altında şöyle denilmişti: “Bundan 200 sene öncesine kadar Dünya’nın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın Basra’ya iki günlük yolda, Fırat Nehri üzerinde bulunan ‘cennet’te yaratıldığı sanılmaktaydı. Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin olduğu gibi gerçek sanılmasından doğuyordu. Artık hayatın 6 bin senelik değil, milyonlarca senelik olduğu anlaşılmıştır. Bu anlayış yeryüzündeki kaya tabakaları ile onların arasındaki fosillerin 100 seneden beri incelenmesi sayesinde olmuştur.” (Tarih, 1, 5. bas, İstanbul, 2003, s. 3) Aynı kitapta “İnsanın Atası” başlığı altında, “Kısacası insanlar, sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan çok yavaş yürüyen BİR EVRİMLE bugünkü şekle geldiler” denilmişti. (Tarih 1, s. 6)
Sözün özü, Atatürk döneminde liselerde okutulan “Tarih” kitaplarının ilk konusu “Evrim”di. Cumhuriyeti kuranlar, bilimden korkmuyordu. Cumhuriyeti tasfiye etmek isteyenler ise bilimden korkuyorlar.
ATATÜRK’ÜN DİN DERSLERİ
Atatürk’ün müfredatında tarih çok önemliydi. Dünya tarihinin bir parçası olarak dinler tarihi de okutuluyordu; ancak tüm dinler, tarafsız ve bilimsel biçimde anlatılıyordu. Örneğin, liselerde okutulan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” ve “Tarih II” kitaplarında İslam tarihi, bilim ışığında eleştirel bir gözle aktarılıyordu. Örneğin, bugünkü tarih kitaplarında yazdığı gibi Türklerin güle oynaya değil, kanlı bir süreçten sonra Müslüman oldukları belirtiliyordu. (Tarih II, s. 128-146).
Atatürk’ün müfredatında “dincilik”, “mezhepçilik” ve “ırkçılık” yoktu.
Atatürk’ün müfredatında, din dersleri aşamalı olarak azaltılıp 1930’larda kaldırılmıştı, ancak orduda ve köy ilkokullarında din dersleri devam ediyordu. Bu derslerde 1929’dan itibaren A.Hamdi Akseki’ye hazırlatılan “Askeri Din Dersleri” ve Muallim Abdülbaki’ye (Gölpınarlı) hazırlatılan “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” adlı kitaplar okutuldu. Bu kitaplarda anlatılan İslam dini, hurafelerden uzak, akılcı ve sadeydi.
1924’te kurulan ve 1932’de öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatılan ilk imam-hatiplerde Kuran-ı Kerim ve din dersleri yanında şu dersler okutulmuştu: Coğrafya, Hesap, Hendese, Hayvanat, Nebatat, Ruhiyat, Ahlak ve Malumatı Vataniye, Türkçe, Tabakat, Fizik ve Kimya Malumatı, Hıfzıssıhha, Yazı, Terbiyeyi Bedeniye, Türk Edebiyatı, Hitabet ve İnşad, Arabi, Tarih…
HALKEVLERİ VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Atatürk Cumhuriyeti’nin akla, bilime dayalı ve işe yönelik eğitim öğretim kurumları arasında Halkevleri ve Köy Enstitüleri’nin özel bir yeri vardı.
Halkevlerinde şu dokuz kol faaliyetteydi: 1. Dil ve Edebiyat, 2. Güzel Sanatlar, 3. Tiyatro, 4. Spor, 5. Sosyal Yardım, 6. Tarih ve Müze, 7. Halk Dershaneleri ve Kurslar, 8. Kütüphane, 9. Köycülük…
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ndeki 8 kol ise şöyleydi: 1. Güzel Sanatlar. 2. Yapıcılık, 3. Maden İşleri, 4. Hayvan Bakımı, 5. Kümes Hayvancılığı, 6. Tarla ve Bahçe Ziraatı, 7. Zirai İşletme Ekonomisi, 8. Köy ve El Sanatları…
1943 Köy Enstitülerinin müfredatı incelendiğinde, bu okullarda 5 yılda okutulan tüm dersler içinde en çok saat sayısına sahip 5 dersin şöyle sıralandığı görülür: 1. Türkçe: 736 saat, 2. Matematik: 598 saat, 3. Müzik: 460 saat, 4. Yabancı Dil: 414 saat, 5. Tabiat ve Okul Sağlık Bilgisi, Askerlik, Öğretmenlik Bilgisi: Her biri 368’er saat… (Niyazi Altunya, Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bir Bakış, 2005, s. 50)
REÇETE: İLİM VE FEN
Atatürk, toplumsal hastalıkların ancak “ilmi ve fenni tedaviyle” önleneceğini düşünüyordu. 27 Ekim 1922’de Bursa öğretmenlerine söylediklerine bakar mısınız?
GERÇEK KURTULUŞ, toplumdaki marazı (hastalığı) tespit edip tedavi etmekle elde edilir ve marazın tedavisi ancak İLMİ ve FENNİ bir tarzda yapılacak olursa şifa verici olur. Yoksa İLMİN ve FENNİN dışında bir tedavinin hiçbir zaman hiçbir marazı tedavi edemeyeceği malumdur. Tersine maraz kalıcı olur ve tedavi edilemez bir hale gelir.” Konuşmasının devamında, kazandıkları askeri zaferin sırrının da “orduların sevk ve idaresinde İLİM ve FEN İLKELERİNİ rehber kabul etmek” olduğunu belirterek, okullarda da “İLİM ve FENİ rehber kabul edeceklerini” ifade etmişti:
* “Evet, her konuda; milletimizin siyasi, toplumsal hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz İLİM ve FEN olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği İLİM ve FEN sayesindedir ki Türk Milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir. (…) Bu hayat ancak İLİM ve FEN ile olur. İLİM ve FEN nerede ise oradan bulup alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İLİM ve FEN için kayıt ve şart yoktur…”
(Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 14, s. 42-45)
Tarihin gösterdiği gerçek şu:
* Çocuklarımıza “cihat” öğreterek değil, “bilim” öğreterek, “sanat” öğreterek, “insana saygıyı” öğreterek kurtuluruz.
* Bugün dünyada, mücahitlere sahip ülkeler değil, bilim insanlarına sahip ülkeler söz sahibi…
========================================
Dostlar,

Değerli Tarihçi Sayın Sinan Meydan, SÖZCÜ gazetesinde her pazartesi 2. sayfada, tam sayfa güncel çalışmalarını yayınlıyor.

Görüyor musunuz “FETÖCÜ SÖZCÜ” yü (!!!) ?
Atatürk ve Devrimlerine nasıl sahip çıkıyor içtenlikle ve başından beri..
SÖZCÜ‘ye de Sayın Meydan’a da bu çalışma için çok teşekkür borçluyuz..
Dikkatle okuyunuz ve paylaşınız dileriz..
AKP = RTE’nin gerçekte “ne” olduğu ve “neye hizmet ettiği bir kez daha tüm çıplaklığıyla görülüyor.. Halkımız elbette bu gerçekleri gecikerek de olsa öğrenecek ve tarihin yasaları hükmünü yürütecek..
Son sözü hep ama hep direnenleri AYDINLANMA ve İNSANLIK ONURU adına söyleyecek..

Diren Türkiye,
Diren insanlık onuru,
Diren AYDINLANMA aşkı…
Sevgi ve saygı ile. 01 Ağustos 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

ADD Genel Merkezi : 25 Soruda Anayasa Değişikliğine Neden HAYIR Demeliyiz?

ADD Genel Merkezi : 25 Soruda Anayasa Değişikliğine Neden HAYIR Demeliyiz??

ADD Genel Merkezi, değerli bir çalışma hazırladı..

“Anayasa değişikliği ile neler yitiriyoruz?? sorusuna yanıtlar veriliyor..

İlk 3 soru ve yanıtları şöyle :

Soru 1) Bu anayasa tuzağına neden “HAYIR” diyoruz?

Çünkü bu değişikle, birliğe ve huzura en çok ihtiyacımızın olduğu koşullarda milletimiz bölünecek.  Bugün milletimiz, ülkemiz üzerindeki tehditlere, teröre son verilmesini, ekonomik sorunların çözülmesini istiyor. İhtiyacımız bir anayasa değişikliği, yeni bir rejim değildir. Hepimizin ihtiyacı güvenlik, huzur, iş ve geleceğimize güvendir.

Soru 2) Yapılmak istenen bir hükümet sistemi değişikliği mi, rejim değişikliği midir?

Yapılmak istenen köklü bir rejim değişikliğidir. 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet rejimi yıkılacak. “Cumhurbaşkanlığı sistemi” denerek milletimizin yürekten benimsediği
Cumhuriyet rejiminin çok fazla değişmeyeceği algısı yaratılmak isteniyor.
Ülkemizin ve milletimizin kaderi, geleceği tek bir kişinin iki dudağı arasında olacak.
Bu insan kim olursa olsun bu büyük bir tehlikedir. Bu yetki büyük önderimiz Atatürk’e bile verilmemiştir ve verilmemesi de doğrudur. Ayrıca Atatürk böyle bir yetkiyi istememiştir.

Egemenlik milletten alınıp saraya taşınıyor.

Cumhuriyet rejimi, kurulduğu günden bu yana egemenliği Saraydan alıp millette verme ve demokratikleşme çizgisini benimsemiştir. Şimdi yapılmak istenen ise açık bir karşı devrim hareketi olarak, egemenliği tekrar halktan alıp Saraya (bir kişiye) verme girişimidir.
Bu nedenle yapılmak istenen basit bir hükümet değişikliği değil, rejim değişikliğidir.

Soru 3) Bu Anayasa değişikliği kabul edilirse ne olur?

Hiçbir vatandaşın, can, mal ve hukuk güvenliği kalmaz.
Her kişi, kurum ve kuruluş bir kişinin, vicdanına terk edilir.
Yönetimi denetleyecek hiçbir güç kalmaz. Devlet yönetiminde ve ülkede zorbalık egemen olur.
Bir kişi hem hükümet, hem meclis, hem mahkeme olur.
Yasama, yürütme ve yargı tek bir elde toplanır.
Etkisiz, yetkisiz, aciz ve sembolik bir Meclis ortaya çıkar.
Böylece Meclis mezara, hukuk devleti ve demokrasi tarihe gömülmüş olur.
*****

Son 3 soru ise aşağıdaki gibi                            :

Soru 23) Veto yetkisi şimdi de var. Olmasının sakıncası ne?

Şimdiki veto yetkisi elinde yürütme gücü yoğunlaşmamış, nispeten sınırlı yetkiye sahip Cumhurbaşkanına verilmiş bir denge-denetim mekanizmasıdır. Ayrıca vetodan sonra Meclis aynı kanunu basit çoğunlukla (katılanların çoğunluğuyla) yeniden kabul edebilir.
Getirilen değişiklikle diktatörlük yetkilerinin verildiği bir tek adamın elinde veto yetkisi olması, yasama organını tamamen sembolik hale getirir. Özellikle bu yetki; vetodan sonra aynı kanunun ancak salt çoğunlukla (301 oyla) kabul edilme şartı ve Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi ile birleşince, Meclisi tamamen işlevsiz bırakacaktır. 

Soru 24) Cumhurbaşkanının mevcut anayasaya göre neredeyse sorumsuz olduğu,
bu düzenleme ile sorumlu hale getirildiği söyleniyor. Bu doğru mu?

Doğru değil. Öncelikle eldeki anayasada Cumhurbaşkanı ile değişiklikten sonra ortaya çıkacak Cumhurbaşkanı aynı Cumhurbaşkanı değil. Bu nedenle sorumluluklarını, kullandıkları yetkiyle orantılı olarak ele almak gerekir.
Mevcut Cumhurbaşkanı’nın yetkileri sınırlıdır. Siyasi sorumluluk hükümettedir. Getirilmek istenen Cumhurbaşkanı ise bütün yürütme yetki ve görevini elinde toplamış, parti genel başkanlığı yapabilecek, yasama ve yargıya müdahale edebilecektir. Şu andaki başbakan ve bakanların kat kat üstünde yetki kullanabilecek, ama sorumluluğu onlardan daha hafif olacak.

Soru 25) Bu teklifle demokratik bir başkanlık sistemi mi öneriliyor?

Hayır. Demokratik başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Yasama, yürütme
ve yargı birbirinden tümüyle ayrıdır. Birbirlerini denetleme mekanizmaları vardır.
Önerilen sistemde ise bütün yetkiler bir kişinin (Cumhurbaşkanının) elinde toplanıyor.
Bu sistem Amerika’daki gibi bir başkanlık sistemi de değildir. Açıkça, bir kişinin neredeyse denetimsiz bir biçimde etkin olduğu bir rejim önerilmektedir.

Atatürk milletin birliğine ve demokratik etkinliğine büyük bir önem verir. Şöyle der:

  • “İki cephe vardır. İç cephe ve görünürdeki cephe. Görünürdeki cephe ordudur. Bu cephe sarsılabilir, hatta yenilebilir. Fakat bu hiçbir zaman bir milleti yok edemez. Memleketi temelden yıkan iç cephenin düşüşüdür. Kaleyi içten almak dıştan almaktan daha kolaydır.”

Milletimizi bölecek ve ülkemizin kaderini tek bir kişiye bağlayacak bu Anayasa değişikliğine “HAYIR” oyu verilmelidir.

======================== /// ========================
Dostlar,

ADD’ye bu önemli ve değerli çalışması için teşekkür ediyoruz.
25 soru ve yanıtları özenle okunmalı ve yaygın olarak paylaşılmalıdır…
Herkese erişilerek açıklanmaya çalışılmalıdır.

Metnin tümüne erişmek için lütfen tıklayınız : ADD_25_Soruda_Neden_HAYIR_Demeliyiz

Sevgi ve saygı ile. 05 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK

ADD 2004-2006 Genel Başkan Yardımcısı
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com