ADD Genel Merkezi : 25 Soruda Anayasa Değişikliğine Neden HAYIR Demeliyiz?

ADD Genel Merkezi : 25 Soruda Anayasa Değişikliğine Neden HAYIR Demeliyiz??

ADD Genel Merkezi, değerli bir çalışma hazırladı..

“Anayasa değişikliği ile neler yitiriyoruz?? sorusuna yanıtlar veriliyor..

İlk 3 soru ve yanıtları şöyle :

Soru 1) Bu anayasa tuzağına neden “HAYIR” diyoruz?

Çünkü bu değişikle, birliğe ve huzura en çok ihtiyacımızın olduğu koşullarda milletimiz bölünecek.  Bugün milletimiz, ülkemiz üzerindeki tehditlere, teröre son verilmesini, ekonomik sorunların çözülmesini istiyor. İhtiyacımız bir anayasa değişikliği, yeni bir rejim değildir. Hepimizin ihtiyacı güvenlik, huzur, iş ve geleceğimize güvendir.

Soru 2) Yapılmak istenen bir hükümet sistemi değişikliği mi, rejim değişikliği midir?

Yapılmak istenen köklü bir rejim değişikliğidir. 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet rejimi yıkılacak. “Cumhurbaşkanlığı sistemi” denerek milletimizin yürekten benimsediği
Cumhuriyet rejiminin çok fazla değişmeyeceği algısı yaratılmak isteniyor.
Ülkemizin ve milletimizin kaderi, geleceği tek bir kişinin iki dudağı arasında olacak.
Bu insan kim olursa olsun bu büyük bir tehlikedir. Bu yetki büyük önderimiz Atatürk’e bile verilmemiştir ve verilmemesi de doğrudur. Ayrıca Atatürk böyle bir yetkiyi istememiştir.

Egemenlik milletten alınıp saraya taşınıyor.

Cumhuriyet rejimi, kurulduğu günden bu yana egemenliği Saraydan alıp millette verme ve demokratikleşme çizgisini benimsemiştir. Şimdi yapılmak istenen ise açık bir karşı devrim hareketi olarak, egemenliği tekrar halktan alıp Saraya (bir kişiye) verme girişimidir.
Bu nedenle yapılmak istenen basit bir hükümet değişikliği değil, rejim değişikliğidir.

Soru 3) Bu Anayasa değişikliği kabul edilirse ne olur?

Hiçbir vatandaşın, can, mal ve hukuk güvenliği kalmaz.
Her kişi, kurum ve kuruluş bir kişinin, vicdanına terk edilir.
Yönetimi denetleyecek hiçbir güç kalmaz. Devlet yönetiminde ve ülkede zorbalık egemen olur.
Bir kişi hem hükümet, hem meclis, hem mahkeme olur.
Yasama, yürütme ve yargı tek bir elde toplanır.
Etkisiz, yetkisiz, aciz ve sembolik bir Meclis ortaya çıkar.
Böylece Meclis mezara, hukuk devleti ve demokrasi tarihe gömülmüş olur.
*****

Son 3 soru ise aşağıdaki gibi                            :

Soru 23) Veto yetkisi şimdi de var. Olmasının sakıncası ne?

Şimdiki veto yetkisi elinde yürütme gücü yoğunlaşmamış, nispeten sınırlı yetkiye sahip Cumhurbaşkanına verilmiş bir denge-denetim mekanizmasıdır. Ayrıca vetodan sonra Meclis aynı kanunu basit çoğunlukla (katılanların çoğunluğuyla) yeniden kabul edebilir.
Getirilen değişiklikle diktatörlük yetkilerinin verildiği bir tek adamın elinde veto yetkisi olması, yasama organını tamamen sembolik hale getirir. Özellikle bu yetki; vetodan sonra aynı kanunun ancak salt çoğunlukla (301 oyla) kabul edilme şartı ve Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi ile birleşince, Meclisi tamamen işlevsiz bırakacaktır. 

Soru 24) Cumhurbaşkanının mevcut anayasaya göre neredeyse sorumsuz olduğu,
bu düzenleme ile sorumlu hale getirildiği söyleniyor. Bu doğru mu?

Doğru değil. Öncelikle eldeki anayasada Cumhurbaşkanı ile değişiklikten sonra ortaya çıkacak Cumhurbaşkanı aynı Cumhurbaşkanı değil. Bu nedenle sorumluluklarını, kullandıkları yetkiyle orantılı olarak ele almak gerekir.
Mevcut Cumhurbaşkanı’nın yetkileri sınırlıdır. Siyasi sorumluluk hükümettedir. Getirilmek istenen Cumhurbaşkanı ise bütün yürütme yetki ve görevini elinde toplamış, parti genel başkanlığı yapabilecek, yasama ve yargıya müdahale edebilecektir. Şu andaki başbakan ve bakanların kat kat üstünde yetki kullanabilecek, ama sorumluluğu onlardan daha hafif olacak.

Soru 25) Bu teklifle demokratik bir başkanlık sistemi mi öneriliyor?

Hayır. Demokratik başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Yasama, yürütme
ve yargı birbirinden tümüyle ayrıdır. Birbirlerini denetleme mekanizmaları vardır.
Önerilen sistemde ise bütün yetkiler bir kişinin (Cumhurbaşkanının) elinde toplanıyor.
Bu sistem Amerika’daki gibi bir başkanlık sistemi de değildir. Açıkça, bir kişinin neredeyse denetimsiz bir biçimde etkin olduğu bir rejim önerilmektedir.

Atatürk milletin birliğine ve demokratik etkinliğine büyük bir önem verir. Şöyle der:

  • “İki cephe vardır. İç cephe ve görünürdeki cephe. Görünürdeki cephe ordudur. Bu cephe sarsılabilir, hatta yenilebilir. Fakat bu hiçbir zaman bir milleti yok edemez. Memleketi temelden yıkan iç cephenin düşüşüdür. Kaleyi içten almak dıştan almaktan daha kolaydır.”

Milletimizi bölecek ve ülkemizin kaderini tek bir kişiye bağlayacak bu Anayasa değişikliğine “HAYIR” oyu verilmelidir.

======================== /// ========================
Dostlar,

ADD’ye bu önemli ve değerli çalışması için teşekkür ediyoruz.
25 soru ve yanıtları özenle okunmalı ve yaygın olarak paylaşılmalıdır…
Herkese erişilerek açıklanmaya çalışılmalıdır.

Metnin tümüne erişmek için lütfen tıklayınız : ADD_25_Soruda_Neden_HAYIR_Demeliyiz

Sevgi ve saygı ile. 05 Şubat 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK

ADD 2004-2006 Genel Başkan Yardımcısı
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Rifat Serdaroglu : GENELKURMAY BAŞKANI..

GENELKURMAY BAŞKANI..

 

Rifat Serdaroglu

Türk Ordusunun yazılı tarihi Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan MÖ 209 yılında başlar. Yani bizim Milli Ordumuz 2225 yaşında, gelenekleri-görenekleri, engin tarih hafızası olan bir ordudur.

AKP İktidarında, dönemin Başbakanı Erdoğan ve dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in bilgileri, izinleriyle FETÖ militanları, bu tarih hafızasının bulunduğu “Kozmik Odaya” girdiler. Buradan alınan bilgiler yabancı istihbarat örgütleriyle paylaşıldı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Özel Paşa ve şimdiki Başkan Akar Paşa zamanında, Türk Ordusu tarihinin en büyük darbesini yedi. Hele 15 Temmuz’dan sonra yapılan tahribat, hiçbir düşman ordusunun yapamayacağı kadar büyük oldu. 15 Temmuz ile ilgili görüşlerimizi daha önce yazmıştık.

  • 15 Temmuz, AKP’nin mevcut rejimi yıkmak,
    yerine İslam Devletini kurmak için kurguladığı
    “Kontrollü bir darbe” kalkışmasıdır.

Tarihte bunun benzeri çok örnekleri vardır. Hitler, yönetimi seçimle ele geçirdikten sonra Parlamento Binasını (Reichstag) kendi adamlarına yaktırmış ve suçu rakiplerinin üzerine atarak, aldığı olağanüstü yetkilerle faşizmi inşa etmiştir. Hitler’in Alman Parlamentosundan aldığı yetkilerle, Erdoğan’ın Türk Parlamentosundan aldığı (Kanun Hükmünde Kararname) yetkisi arasında, şaşılacak benzerlikler vardır. Hitlerin bu çılgınca kanlı hevesi, 2. Dünya Savaşına ve %33’ü asker, %67’si sivil olmak üzere yaklaşık 65 milyon insanın ölümüne sebep oldu!

15 Temmuz’dan sonra, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın da katılımıyla Türk Ordusu paramparça edilmiştir.
-Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanına,
-Yüksek Askerî Şûra, Başbakana,
-Kuvvet Komutanları, Milli Savunma Bakanına,
-Jandarma Genel K. ve Sahil Güv. K, İçişleri Bakanına,
-Askeri Okullar, Eğitim Bakanlığına,
-Askeri Hastaneler, Sağlık Bakanına,
-Askeri Yargı, Adalet Bakanına bağlanarak Ordudaki emir-komuta zinciri parça-parça edilmiştir. Bir yerde çok başlılık varsa, orada dirlik-birlik-birliktelik kalmaz.

Ve tüm bu değişiklikler Türk Milletinden, TBMM’den kaçırılarak, KHK kullanılarak yapılmıştır. Türk Milletine, bu değişikliklerin gerekçesi olarak “Darbeci FETÖ” ile mücadele gösterilmiştir.

  • Gerçekte, AKP ve Erdoğan’ın derdi FETÖ ile mücadele değildir!

Eğer niyet bu olsa;
– 14 yıl FETÖ’nü kucağında taşıyıp FETÖ toplantıların da salya-sümük ağlayanlar,
Ankara’yı parsel-parsel FETÖ’ne satanlar, (AS: Bülent Arınç’ın TV kameraları önünde açıkladığına göre Ankara Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek)
– Yargıyı FETÖ’nün emrine veren Adalet Bakanları,
– Okullarımızı Cemaate teslim eden Hüseyin Çelik gibi M. Eğitim Bakanları…

niçin serbest de zavallı askerler-öğretmenler-polisler neden zindanda?
Hangi vicdan, hangi hukuk ahlakı bunu kabul eder?

  • Bademlerin niyeti, FETÖ ile mücadele görüntüsüyle
    muhalifleri, aydınları, gazetecileri hapse tıkıp,
    Orduyu güçsüz hale getirip mevcut rejimi değiştirmektir.

Maalesef, Genelkurmay Başkanlığı gibi yüce bir makamı işgal edenler
bu oyuna ya alet olmaktalar ya da görmemektedirler…

Genelkurmay Başkanı Akar’ın Türk Milletine bir açıklama yapma zorunluluğu vardır.

– Türk Ordusu için yapılan son değişikliklerde sizin tam mutabakatınız var mı?

– Jandarmanın tüm ülkedeki görevlerini bir Orgeneral yönetemeyecek, sigorta acentesi sahibi, Erdoğan’a hırsız diyen sonra da biat eden Süleyman Soylu daha iyi yönetecek ha?
– GATA ve Askeri Yargının başındaki değerli Komutanlar görevlerini yapamayacaklar,
Sağlık Bakanlığını “Menzil Tarikatına” peş keş çeken Bakan ile
– Yargıyı FETÖ’ne devreden yaylı Bakan mı yapacak?

Akar Paşa, eğer üstünüzdeki üniformayı Atatürk’ün de giydiği bir üniforma olarak görüyorsanız, çıkın Türk Milletine

  • “Benim Orgenerallerim, Soylu-Bozdağ kadar becerikli değillerdir, bu yüzden yönetim yetkileri ellerinden alınmıştır” deyin!
    Böyle düşünmüyorsanız, her onurlu insanın müracaat edeceği bir kurum olduğunu
    size hatırlatmak isterim; İstifa etmek! Çok mu zor? Bence Yüce Divan‘da hesap vermekten çok daha kolay..

Sağlık ve başarı dileklerimle 19 Aralık 2016
=====================================
Dostlar,

Bir de yorum ekleyelim bu yazıya :

  • Ben şahsen sayın Rifat Serdaorğlu’nun düşüncelerine acı acı katılıyorum.
    Özellikle bu soruyu ben de sayın Hulusi Akar’a soruyorum.
  • Durum vahimdir vahim! Çözüm için TBMM hükumeti gereklidir. Anayasa değişikliği de gereklidir. Ama onların yaptıkları öneriler değildir Eksik aksak olan. 166. maddeyi açık seçik yazsınlar. Fiyat artışlarına izin vermeyecek ve TBMM üyelerinin de anlayabileceği açıklıkta
    (Böyle yazdığıma sakın alınmayın, TBMM üyesi seçilmek için okuryazar olmak yeterlidir..) yazılmalıdır. DENK bütçe yapılacağı ve laik eğitime dönüleceği hayatı %5 ve daha fazla pahalandıran hükumetlerin TBMM tarafından görevlerinden alınacakları Anayasamıza yazılmalıdır. Bu katkılarla önemli  tarihi yazıyı sunuyorum.
    (Dr. Aytekin Ertuğrul, Em. Deniz Tabip Albay)
    ===========================================

“15 Temmuz” ile ilgili görüşlerimizi biz de bu sitede daha ilk günlerde yazmıştık :

  • 15 Temmuz, AKP’nin mevcut rejimi yıkmak,
    yerine İslam Devleti kurmak için kurguladığı
    “Kontrollü bir darbe” kalkışmasıdır.

Sayın Rifat Serdaroğlu‘nun aynen yukarıda vurguladığı gibi!

Sevgi, saygı ve kaygı ile.
19 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Ünv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   
profsaltik@gmail.com

Mehmet Bedri Gültekin : Kapıyı çalan tehlike ve fırsat

Kapıyı çalan tehlike ve fırsat 

 Mehmet Bedri Gültekin

Mehmet Bedri Gültekin
aydinlik.com.tr, 01.12.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ekonomide yolun sonuna geldik. 1980 yılında 24 Ocak kararları ile başlayan; neoliberal politikaları uygulayarak milli ekonomiyi tasfiye etme, Kamu İktisadi Kuruluşlarını elden çıkarma ve emperyalist finans merkezlerine her bakımdan bağlanma diye özetleyebileceğimiz programın sonuçlarını yaşıyoruz. Ama özel olarak belirtecek olursak; AKP iktidarı ile birlikte doludizgin yürürlüğe konan, sıcak para merkezlerinden borçlanarak ekonomi çarkını döndürme döneminin sonuna geldik.

14 yılda 130 milyar dolardan, 150 milyar doları kısa vadeli olmak üzere 400 milyar doların üzerine çıkan dış borç (AS: 420 milyar Dolar!); bir yıl içinde bulunması gereken 250 milyar dolar dış kaynak… Tablo budur ve Türkiye’yi bekleyen geleceğin ne olduğunu görmek için kâhin (AS: önbilici) olmak gerekmiyor.

Türkiye’nin yumuşak karnı

Yolun sonunu gösteren sadece son iki ay içinde Dolar’ın % 25 değer kazanması değildir. Ekonomi, çok çeşitli alanlarda, ABD başta olmak üzere Batı ile kapışan Türkiye’nin yumuşak karnı… ŞİÖ’ye yönelme mesajları veren Türkiye, şimdi ekonomi alanında Batı’dan gelmesi olası saldırılarla karşı karşıya. Türkiye ABD ile birçok cephede karşı karşıya geldi. Bölücü terör, FETÖ, Rusya ve İran’la ilişkiler, “Türk Akımı” anlaşması,  Irak’ın kuzeyindeki 2. İsrail’i Akdeniz’e bağlayacak ABD-İsrail koridoru vb. vb.

“Türkiye’nin ŞİÖ içinde rahat edeceği” yolundaki açıklamalar, ABD açısından bütün bu gelişmelerin üzerine tüy dikmek anlamına geldi.

Bütün bu etkenlere Batı ekonomilerinin 2008 yılında içine yuvarlandığı krizden bir türlü çıkamadığını ve emperyalizmin kendi krizini çevreye yıkarak hafifletme şeklindeki doğal eğilimini de ekleyelim.

Sonuç gerçekten yolun sonundayız ve Batı sistemi içinde ve neo liberal politikalarla gideceğimiz bir yer bulunmuyor.

Batı’nın krizi, Türkiye’nin şansı

Çin’ce de “kriz” aynı zamanda “fırsat” demektir.
Türkiye ekonomisinin şu anda içinde bulunduğu “kriz”, aynı zamanda Türkiye’nin önüne bir “fırsat”ı da çıkarmış bulunuyor. IMF verilerine göre Çin ekonomisi 2014’te yılında satın alma gücü üzerinden yapılan hesaplamalara göre ABD ekonomisini geride bırakarak dünyanın 1 numaralı ekonomisi oldu.

Çin büyüme hızını düşürmesine karşın hala % 7’lerle büyüyor. ABD ekonomisi ise deyim yerindeyse yerinde sayıyor. Sadece bu durumu göz önüne alarak düşünecek olursak, Çin’in şu anda bile ABD ile arayı açmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Çin, yıldızı parlayan ülke olarak yalnız değildir. Atlantik ülkeleri çürüme ve durgunluk içindeyken, bütün Asya artık gelişmekte olan dünyadır. Dünya ekonomisinin Asya ile nefes alıp vermekte olduğu, günümüzün en büyük gerçeğidir. Türkiye çürümekte ve çökmekte olan Atlantik sistemi içinde mi yer alacak yoksa gelişmekte olan Asya ile mi birleşecek. Önümüzdeki soru budur ve yaşamaya başladığımız krizin cevabı da buradadır.

ŞİÖ ve Batı Asya Birliği

Daha da somut olarak ele alırsak, Türkiye 50 yıldır kapısında beklediği Avrupa’nın kapısında beklemeye devam mı edecek yoksa şimdi büyük bir arayış içinde olan komşularıyla Batı Asya Birliğine mi yönelecek? Batı Asya Birliği (Türkiye, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Azerbaycan); 3 milyon km2 toprağı, 250 milyon nüfusu, bugün itibariyle 2.5 trilyon dolar milli hasılası, dünya enerji rezervlerinin %35’ine sahip olması, büyük tarımsal potansiyeli ve zengin maden kaynaklarının yanı sıra genç ve eğitilmiş insan gücüyle dünyanın gelişmeye en elverişli bölgesel birliği olmaya adaydır.

Atatürk tarafından 1930’lu yıllarda Sadabad Paktı’yla (AS: 1937) ilk adımları atılan Bölge ülkeleri arasında birlik fikri, son yıllarda yaşanan acıların ve ödenen bedellerin ardından yeniden canlanıyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün günümüzde artan ağırlığı, Batı Asya Birliği için koşulları daha uygun hale getiriyor.

ŞİÖ, AB’nin alternatifi (seçeneği) değildir.. diyenler, AB’nin gerçek alternatifinin üzerinden atlıyorlar. Türkiye’nin kapısını çalan ekonomik kriz ve güvenlik tehdidi bir yandan güvenlik şemsiyesi olarak ŞİÖ’yü, öbür yandan ekonomik bakımdan en yakın ortakları ŞİÖ ülkeleri olan Batı Asya Birliği’ni biricik çıkış yolu olarak Türkiye’nin önüne koyuyor.
===========================

Teşekkürler değerli dostumuz M. Bedri Gültekin…

Batı, geleneksel, genlerine kazınmış emperyalist sömürgenliği ve ikiyüzlülüğünü sürdürüyor.. Türkiye’nin o zamanki AET’ye başvurusu 1963 tarihli Ankara Anlaşması iledir ve Başbakan İsmet İnönü‘nün imzasını taşımaktadır. Aradan 53 uzun yıl geçmiştir ve Türkiye hala bekleme odasında tutulmaktadır. Oysa Birliğe tam üye olmadan Gümrük Birliği‘ne girerek ülkesini pazar kılan ve 1 Ocak 1996’dan bu yana 21 yıla varan dönemde birlaç yüz milyar Dolar dış ticaret açığı verdirilerek kanata kanata sömürülen bir konuma düşürülmüş durumdayız. Üstelik AB ülkelerinin AB dışından 3. ülkelerle bağıtladığı gümrük rejimi de Türkiye’yi doğrudan bağlamaktadır!

Geldiğimiz yer ortadadır. AKP döneminde kişi başına borç artışı, kişi başına gelir artışından daha fazladır. Bir soygun ve talan ekonomisi haramzadelerce dayatılmaktadır.

Türkiye, çok yönlü ilişkiler içinde kapsamlı bir uluslararası dengeye oynamak zorundadır. Dış politikanın tunç yasası ülkenin dostların değil çıkarlarının olacağıdır. Türkiye, karşılıklı çıkarlara saygı ekseninde ülkemizin çıkarlarını ençoklaştıracak çok yönlü ve çok yanlı (taraflı) ilişkiler denklemini kurmak ve işletmek zorundadır.

  • Verili zemin ise YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞTIR..
  • Büyük ATATÜRK tam bağımsızlığın üstüne titriyor ve
  • Savaşı, ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe cinayet olarak tanımlıyordu..

Sevgi ve saygı ile.
02 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

CHP orkestrasının şefi: Kılıçdaroğlu ve sorunları

CHP orkestrasının şefi:
Kılıçdaroğlu ve sorunları

portresi_resmi

Emre KONGAR
Cumhuriyet, 23.10.16

CHP bir kitle partisi: İçinde, en sert Atatürkçülükten en hoşgörülü Sosyal Demokratlığa, en katı Avrupa Birliği taraftarlığından en ödünsüz milliyetçiliğe kadar, kimi zaman birbirine ters bile düşebilecek olan, birçok görüş barındırıyor… Bu ton ve hatta renk çeşitliği bir kitle partisi için kaçınılmaz bir yazgı! Üstelik Türkiye, Batı’nın sınıfsal mücadele tarihini yaşamadı: Sınıf mücadelesinin ürettiği siyasal kurum ve kavramları, ter, kan ve gözyaşı dökerek kazanmadı… Atatürk Devrimleri ve İsmet Paşa’nın Çok Partili Düzen’e geçmesi sayesinde demokrasiyi, temel hak ve özgürlüklere tepeden inme sahip oldu… Bu nedenle başta Demokrasi olmak kaydıyla, hiçbir kavram ve seçim mekanizması dahil, demokrasinin hiçbir kurumu tam yerleşmiş değil. İktidar partileri bu karmaşayı, iktidarın nimetlerini paylaştırarak biraz yönetebiliyorlar. (AKP-Cemaat savaşında olduğu gibi, bazen iktidarda da paylaşım kavgası çıkıyor.) Ama muhalefet partileri, hele CHP gibi Cumhuriyeti kurmuş ve onu Çok Partili Düzen’le taçlandırmış olan ama bunları sınıfsal gelişme olmadan yaptığı için, Cumhuriyetin de, Demokrasinin de yıpranmasına yol açmış olan çok özel bir ana muhalefet partisi, bu kargaşadan kendini kurtaramıyor.
***
Geçen cuma günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile baş başa, bütün bu konuları ve parti içi sorunları konuştuk. Toplumda CHP’ye yöneltilen eleştirileri, bütün açıklığı ve sertliği ile kendisine aktardım: Türkiye’yi yönetenlerin, en haklı ve doğru eleştirileri bile susturdukları, sansürledikleri, hatta kimi zaman cezalandırdıkları, sadece çanak soru soranlarla muhatap oldukları bir ortamda, bir politikacı ile bu açıklıkta konuşmak galiba ancak muhalefet partisi lideri ise olanaklı! Ama Kılıçdaroğlu’nun hakkını da teslim etmeliyim: Karşımda, Demokrasiyi gerçekten özümlemiş, gerçekten temel insan hak ve özgürlüklerine inanan bir politikacı vardı. Zaten CHP orkestrasının da bir türlü ahenkli ve çarpıcı bir senfoni icra edememesi, galiba bu orkestrayı yöneten liderin parti içi ilişkilerde de fazla saygılı, aşırı demokrat tavrından kaynaklanıyordu. Benim sıraladığım eleştirileri herkes biliyor:

1) Parti içindeki farklı görüşlerin birbirleriyle çatışır görünümü ve bu görünümün, partinin hem kimliğini belirsizleştirmesi, hem de programını olumsuz etkilemesi; farklı hiziplerin birbirini suçlaması ve partiyi yıpratması…

2) İktidarın rejimi yozlaştırmasına, temel hak ve özgürlükleri ihlal etmesine karşı yeterince enerjik muhalefet yapılamaması; halkla yeterince bütünleşilememesi…

3) Demokrasinin temelini oluşturan Cumhuriyet değerlerine, Atatürk Devrimlerine, Laikliğe, Sosyal Devlete, Hukuk Devleti’ne yeterince sahip çıkılamaması, sağa kayan bir izlenim verilmesi…

4) Örgütün dağınık ve eylemsiz olması, tembellikle suçlanması…

5) İktidarda olunan Belediyelerdeki parti içi rekabet sorunları ve Genel Merkezle eşgüdüm eksikliği…

6) Parti, haksız yere etnikçilik ve mezhepçilikle suçlandığında, bunlara karşı enerjik bir yanıt verilememesi…

7) Ve en önemlisi: BÜTÜN BU KONULARDA BAŞ SORUMLUNUN ORKESTRA ŞEFİ, YANİ Lİ- DER, YANİ KENDİSİ OLDUĞU!
***
Dedim ya, karşımda, bugüne kadar Erdoğan-AKP iktidarının bütün kışkırtmalarına karşın etnikçilik ya da mezhepçilik tuzağına düşmemiş, gerçekten demokrat, demokrasiyi sadece kendisi için değil, bütün toplum için isteyen bir politikacı vardı. Bütün eleştirilerimi sükûnetle dinledi ve her birini tek tek irdeledi. Verdiği bazı özel bilgileri ve yaptığı bazı eleştirileri, kayıtdışı oldukları için, burada paylaşmıyorum. Ama bütün netliğiyle, çevresindeki bütün olumsuzluklardan bizzat kendisinin sorumlu olduğunu ifade ettiğimde, bunu gayet açık yüreklilikle kabul etti…. Liderliğinin biraz sevgili Erdal İnönü’yü andırdığını belirttim ve onunla olan deneyimlerimizden de örnekleri konuştuk.
***Elbette burada açıkça yazılabilecek bazı bilgiler de verdi  :

1) Parti içi hizip çatışmalarına, partinin genel politikalarına aykırı ifadelere
artık kesinlikle izin yok.
2) Kitlelerle diyalog kurmak için toplantı ve mitingler başlatılıyor.
3) Belli konularla yerel halkla birlikte yürüyüşler düzenlenecek.
4) Demokrasiye, Atatürk Devrimlerine, temel hak ve özgürlüklere,
daha enerjik olarak sahip çıkılacak, bunların ihlaline karşı ısrarla direnilecek.
5) Milletvekilleri seçmenle yakın temas kuracak, Genel Başkan’ın Salı konuşmaları
seçim bölgelerine sistematik olarak aktarılacak.
6) İktidarın baskılarıyla susturulmuş olan ve baskı altında bulunan Kitle iletişim araçlarıyla, Sivil Toplum Kuruluşlarıyla, bütün güçlüklerine karşın bire bir temas kurulmaya çalışılacak.
7) Örgütler sıkı bir denetime ve eğitim programına tabi tutulacak,
bunlara yeni bir atılım ruhu kazandırılmaya çalışılacak.
8) Partinin güçlü olduğu yerlere, özellikle kaybedilmiş olan kıyı kentlerine özel ağırlık verilecek.
***
Türkiye yeni bir darbe girişimi atlattı ve hem dış hem de iç savaş olarak iki kriz birden yaşıyor.

– İktidar zaten sorumlu olduğu bu darbe girişimini ve tırmandırdığı savaş krizlerini, rejimi değiştirmek, tek adam yönetimini yerleştirmek için kullanıyor.

Buna karşı, demokrasiyi, insan haklarını etkili olarak savunabilecek tek örgütlü siyasal güç CHP!

Kılıçdaroğlu’nu bu kez kararlı gördüm…

Dilerim CHP, ülkemizin tümüyle karanlığa gömülmesini önlemekte başarılı olur!
======================================
Dostlar,

Biz de Sayın Kongar’ın saptama, dilek ve önerilerine bütünüyle katılıyoruz..
CHP Türkiye’nin umudu ve öncüsü olmalıdır; toplumsal muhalefeti birleştirmelidir.
Kurucusu Büyük Atatürk‘ün yüklediği tarihse özgörevi (misyonu) sadakatle, azimle yerine getirmelidir. Kendisnin de Türkiye’nin de varlığını -güçlenerek- sürdürmesi buna bağlı.

Sevgi ve saygı ile.
24 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Ankara’nın Başkent Oluşunun 93. Yıldönümü Kutlu Olsun

Ankara’nın Başkent Oluşunun 93. Yıldönümü
Kutlu Olsun

 

Dursun Atılgan ile ilgili görsel sonucu
Dursun ATILGAN
Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı-KÖLN,

13 Ekim 1923’te TBMM’de kabûl edilen tek maddelik bir yasa ile, ANKARA TÜRKİYEMİZ’in BAŞKENTİ yapılmış ve böylece  başkentin İstanbul olacağı yolundaki söylentilere bir son verilerek, Cumhuriyetin ilânı için gereken önemli bir adım daha atılmıştır…
Samsun’a çıkmadan çok önceleri, zihninde Cumhuriyet düşüncesi olan ve onu kuracak olan Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün, Ankara’yı başkent yapma kararının temelinde, sadece Ankara’nın coğrafî, jeopolitik ve stratejik konumu ile demir yollarının ve kara yollarının buluştukları bir merkez durumunda bulunması değil, aynı zamanda Ankara’da bir Cumhuriyet kaabiliyeti görmesi yatar.
ATATÜRK’ün, Ali Fuat Cebesoy‘dan 20. Kolordunun Ereğli’den Ankara’ya nakledilmesini istediğini, Cebesoy “Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı kitabında yazmıştır. Ancak, Ankara’nın başkent seçilmesinin nedenleri ve öyküsü yalnızca bunlardan ibaret değildir.
ATATÜRK, Yunus Nadi‘ye verdiği ve 7 Mayıs 1924 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan demecinde şunları anlatıyor:
“Ben Ankara’yı coğrafya kitabından ziyade tarihten öğrendim ve Cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Selçukluların parçalanması üzerine Anadolu’da oluşan küçük hükümetlerin isimlerini okurken, birtakım Beylikler arasında bir de Ankara Cumhuriyeti’ni görmüştüm. Tarih sayfalarının bana bir Cumhuriyet merkezi olarak tanıttığı Ankara’ya ilk defa geldiğim gün gördüm ki, geçen asırlara rağmen, Ankara’da hâlâ Cumhuriyet kaabiliyeti devam ediyor… Beni, Türkiye’ye en münasip merkezin Ankara olabileceğini düşünmeye sevkeden ilk vesile böyle çok eskidir ve fennîdir.“
(Bakınız: Müdafaa-i Hukuk Saati; Dr.Palaoğlu; Bilgi Yayınevi-Ankara)
Bugünkü A.K.P. iktidarı, ATATÜRK’ün, Cumhuriyetimizle birlikte, ülkemize ve ulusumuza kazandırdığı değerler dizgesini sistematik bir biçimde yok ederken; TÜRKİYE’yi “dinci ve kinci” bir yönetim biçimiyle, Osmanlı’nın bile gerisine sürüklerken; üstüne üstlük, BAŞKENTİMİZ ANKARA’ya İ. Melih Gökçek gibi, ATATÜRK karşıtı bir kimse 5. Kez belediye başkanlığına getirilirken, ANKARA’yı Başkent yapan Atalarımızın kemiklerini ve bu konuda duyarlı olan insanlarımızın yüreklerini sızlatmaktadır…
ATATÜRK’ün kurduğu  halka dayalı ve halk mayalı Cumhuriyetimiz’le birlikte, Türk Ulusu’nun kalesi düzeyine yükseltilmiş olan 93 yıllık Başkentimize, hem Türkiye’den hem de dünyanın neresinde bir Türk varsa oradan ses vererek, sahip çıkma kararlılığını göstermek zorundayız…

=========================================
Dostlar,

Dostumuz, Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Sayın Dursun Atılgan’a teşekkür ediyoruz..

Nutuk‘tan

“Türkiye Devleti`nin başkenti Ankara şehridir.”
Efendiler, Lozan Antlaşması`nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolu uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye`nin toprak bütünlüğü fiilî olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti`nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye`nin başkenti Anadolu`da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu.

Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı.

Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul`un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul`un hükûmet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. Ankara’nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tessisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul`un “payitaht” olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı.

Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim “başkent” deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki “payitaht”deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir. Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanunî yoldan ilân ettirerek,”payitaht” sözünün de yeni Türkiye Devleti`nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lâzım, geldi.

Dışişleri bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis`e teklif etti. Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur: “Türkiye Devleti`nin başkenti Ankara şehridir.”
(http://www.forumgercek.com/turk-tarihi/115384-ankaranin-baskent-olusu.html)
*****
Biz anımsatmak istiyoruz :
TC. Anayasası
III. Devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti
Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.

Bir şeyi daha anımsatmak istiyoruz : Anayasanın ilk 3 maddesinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği 4. maddede kurallaştırılmış durumdadır.

Öte yandan, bu önemli gününü meydanlarda anılmasını OHAL bahanesiyle yasaklayan Ankara valisine de bu “şan” (!) yakışır diye hayıflanıyoruz.. Bu haklı ve gurur verecek anmalarda toplanan yurttaşların güvenliğini sağlamaktan Başkent Ankara’nın güvenlik güçleri aciz midir? Değillerse gerçek gerekçe nedir??

Gerçekten, Ankara valisi olan zat, dürüstçe, Müslğman olduğuna göre gerçeği kamuyoyuna açıklayabilir mi neden anmaları yasakladığını ??

Bu tür yersiz ve içtenliksiz, demokratik olmayan, özünde hukuka aykırı yasakçı uygulamalar ülkemize yakışmıyor ve halkımızın milli – manevi değerlerini, tarih bilincini de geliştirmiyor üstelik.. “Yoksa gerçekte istediğiniz bu mu?” diye sormak bize acı veriyor.

Sevgi ve saygı ile.
14 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com