Etiket arşivi: atatürk

Mustafa Kemal, sorulara yanıtları 99 yıl önce verdi

Alev Coşkun

Alev Coşkun

Milli Mücadele tarihimizde önemli bir yeri olan İzmit Basın Toplantısı, 99 yıl önce bu gün yapılmıştı. 16 Ocak 1923 gecesi saat 21.30’da başlayıp sabaha karşı 03.00’e kadar süren bu toplantıda Atatürk’e çok yakıcı sorular soruldu ve Atatürk’ün yanıtları da çok kapsamlı ve önemliydi. Bu toplantıya yalnızca İstanbul’da yayımlanan önemli gazetelerin başyazarları katıldı.

TOPLANTIYA KATILANLAR

Toplantıya katılan sınırlı sayıdaki gazetecinin adları şöyledir:

Tevhid-i Efkâr gazetesi başyazarı Velid Ebüzziya, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), Akşam gazetesi başyazarı Falih Rıfkı (Atay), İleri gazetesi başyazarı Suphi Nuri (İleri), İkdam gazetesi başyazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Tanin gazetesi başyazarı İsmail Müştak (Mayakon).

Bu toplantıya Ankara hükümetinin İstanbul temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) ve eşi ünlü yazar Halide Edib (Adıvar) ile Milli Mücadele sürerken İstanbul’da Ankara’daki TBMM’yi temsil eden Kızılay Başkanı Hamit Bey ile İleri gazetesi İzmit muhabiri Hakkı (Kılıçoğlu) Bey de katıldılar.

Toplantı, İzmit’te halk arasında “Saray” diye anılan İzmit Kasrı’nın alt katındaki salonda yapıldı. Toplantıda konuşulanları kaydetmek üzere, TBMM’den dört tutanak kâtibi görevlendirilmişti. Bu da toplantının önemini gösteriyordu.

ZAMAN DİLİMİ

9 Eylül 1922’de Kuvayı Milliyecilerin ordusu İzmir’e girmişti. Eylül 1922’den toplantının yapıldığı tarih 16 Ocak 1923’e tam dört ay geçmişti. İstanbul, İngiliz askeri güçlerinin işgali altındaydı. Henüz birçok konu açıklığa kavuşmamıştı.

Lozan Konferansı devam ediyordu ama tartışmalar sertleşmişti. Konferans her an kesintiye uğrayabilirdi. Atatürk, Batı Anadolu’daki askeri birlikleri denetlemek ve halkla görüşmek amacıyla 14 Ocak 1923’te yurt gezisine çıkmış ve 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te gazetecilerle buluşmuştu.

NELER KONUŞULDU?

Bu toplantıda Mustafa Kemal’e “Türkiye’de kurulacak yeni rejim, Musul konusu, Kürt sorunu, devletin dini olacak mı, laiklik” gibi can alıcı sorular soruldu. Atatürk savaştan sonra ilk kez basının karşısına çıkıyordu ve bu yakıcı sorulara ilk kez çok açık ve kapsamlı yanıtlar verdi.

BU TOPLANTI NEDEN YAPILDI?

Bu toplantıya neden sınırlı sayıda gazeteci, daha doğrusu sadece İstanbul gazetelerinin başyazarları çağrıldı? Atatürk’ün çok önem verdiği bu toplantının amacı neydi? Bu sorulara yanıt verebilmek için öncelikle bu toplantının altyapısı, arka planı ve olayların gelişimi üzerinde duralım.

TEMEL GELİŞMELER

Kuvayı Milliye ordularının zafer kazanıp İzmir’e girdiği 9 Eylül 1922 ile İzmit basın toplantısının yapıldığı 16 Ocak 1923 tarihleri arasında yukarıda belirtildiği gibi dört aylık bir zaman dilimi vardır. Ancak bu süre içinde çok önemli gelişmeler oldu. Özetlemekte yarar var:

Mudanya Ateşkes Antlaşması 11 Ekim 1922’de imzalanmıştı. Lozan’da yapılacak Barış Konferası’ na Osmanlı Devleti ve Ankara hükümeti ayrı ayrı davet edildiler. Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Tevfik Paşa, Lozan’a gidecek bu iki kurulun bir araya gelip birleşik öneriler paketi hazırlanması için Mustafa Kemal’e ve TBMM’ye başvurmuştu…

SADRAZAM, ‘PADİŞAH BURADA’ DEMEK İSTİYORDU

Osmanlı’nın son sadrazamı Tevfik Paşa’nın ısrarla yaptığı bu başvurunun anlamı şuydu: “Zafer kazanıldı, padişah yerinde oturuyor. Sadrazam da burada, bu düzen sürecektir. O nedenle Barış Konferansı’na ayrı ayrı gitmeyelim ve Barış Konferansı’nda görüşülecek konular üzerinde konuşup uzlaşmaya varalım.”

MUSTAFA KEMAL PAŞA, HALİDE EDİB HANIM İLE.
Halide Edib Hanım ve arkasında gazeteci Mecdi Bey, sağda Bolu Mebusu ve Paşa’nın yaveri Cevat Abbas Bey. 17 Ocak 1923

BÜYÜK DEVLETLERİN STRATEJİSİ

Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İstanbul ve Ankara’yı Barış Konferansı’na ayrı ayrı davet ederek konferansta İstanbul-Ankara çelişkisi yaratmak ve bundan yararlanmak istiyorlardı. Ankara’da bu duruma kesin karşı çıkanlar olduğu gibi TBMM’de bunun doğal olduğunu kabul edenler de vardı. Halifeye ve saltanata bağlı olanlar zaten Milli Mücadele’nin ve 3.5 yıl süren savaşların “padişahımızı esaretten kurtarmak için” yapıldığına inanıyorlardı.

SALTANAT TARİHE KARIŞIYOR

Konu Meclis’e geldi. Kuvayı Milliyeci milletvekilleri İstanbul hükümetinin Barış Konferansı’nda temsil edilmesine karşı çıkarken özellikle kökeni hoca olan kimi milletvekilleri de padişahlığın devamı için Barış Konferansı’na İstanbul ve Ankara’nın bir kurul olarak birlikte gitmelerini istiyorlardı.

HALİDE EDİB HANIM VE DOKTOR ADNAN BEY İZMİT’TE VAPUR İSKELESİNDE.
Halide Edib Hanım (Adıvar), Doktor Adnan Bey (Adıvar), İzmit Liman Reisi Celal Bey, Velid Ebüzziya (en sağda), İzmit vapur iskelesinde. 19 Ocak 1923

TBMM’de konuyla ilgili olarak yapılan görüşmeler sonunda Padişahlığın ‘ilga edilmesi’, ortadan kaldırılması yönünde verilen önergeler Anayasa, Adalet ve Şeriye komisyonlarının ortak toplantısında ele alındı. Ancak özellikle Şeriye Komisyonu üyesi hocalar direniyorlar, uzun konuşmalar yapıyorlar, hatta açıkça “hilafetin saltanattan ayrılmayacağını” savunuyorlardı. Hiç kimse de cesaret edip bu iddialara yanıt vermiyordu. Komisyon toplantısını arka sıralarda izleyen Mustafa Kemal, o dramatik anı şöyle anlatıyor:

CESARET EDEN YOK

“Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için özgürce konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler. Biz çok kalabalık olan bu odanın köşesinde bu tartışmaları dinliyorduk. Bu şekilde görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.”

Sonunda, Mustafa Kemal dayanamadı, söz istedi. En arkada olduğu için önündeki sıranın üstüne çıktı ve konuşmaya başladı. Mustafa Kemal özetle şöyle diyordu:

Mutlaka olacaktır. Belki de bazı kafalar kesilecektir. 

  • Efendim; hâkimiyet (egemenlik) ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.
  • Millet hâkimiyetini eline almıştır.
  • Mesele bu gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. (…)
  • Bu mutlaka olacaktır.
  • Burada toplananlar, Meclis ve herkes konuyu doğal olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur.
  • Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir.”

Bunun üzerine Komisyon Başkanı, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, “Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık” dedi. Konu sonunda karma komisyonca kabul edilerek çözüme bağlandı.

Ardından Meclis kararıyla padişahlık kaldırıldı, saltanat kurumu tarihin derinliklerine gönderildi. Meclis’in saltanatı kaldırmasından 16 gün sonra Padişah Vahdettin, 16-17 Kasım gecesi İngiltere devletine sığınarak İstanbul’u terk etti.

MUSTAFA KEMAL’İN MİLLETVEKİLİ SEÇİLMESİNİN ENGELLENMESİ

Saltanatın Meclis kararıyla kaldırılarak tarihin derinliklerine gönderilmesi, dincileri, hocaları, halifecileri tedirgin etmişti. Yakında halifeliğin de kaldırılacağını hatta Mustafa Kemal’in kendisini halife ilan ederek otoriter bir yönetim kuracağını söylüyorlardı.

Sonunda, saltanatın kaldırılışından yalnızca bir ay sonra 1 Aralık 1922’de Atatürk’e karşı olanlar Meclis’e bir yasa tasarısı sundular. Buna göre milletvekili olabilmek için Misakı Milli sınırları içinde doğmuş ya da seçileceği ilde en az beş yıl oturmuş olmak koşulu getiriliyordu. Bu tasarı tümüyle Atatürk’ü hedef alıyordu ve saltanatın kaldırılışına karşı Mustafa Kemal’in cezalandırılması tasarısıydı. Atatürk’ün milletvekili olmasını önleyecek maddeler taşıyan bu yasa tasarısı yurtta tepki ile karşılandı.

İSTANBUL BASINI

Padişahlığın kaldırılışı, halifelik kurumunun da tartışmaya açılması, İstanbul basınında Ankara’ya karşı eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açmıştı. Lozan’da henüz barış sağlanamamışken ve İstanbul, İngiliz işgal kuvvetlerinin denetimindeyken Ankara-İstanbul arasındaki bu tartışmalar yersiz ve anlamsızdı.

İşte, 16-17 Ocak 1923 gecesi İstanbul gazetelerinin başyazarlarıyla yapılan toplantının amaçlarından birisi Ankara-İstanbul diyaloğunun sağlanmasıydı. Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce yapılan bu uzun toplantıda sorulan sorular yukarıda anlattığımız çelişkileri ve tartışmaları kapsamaktadır. Bir toplantıda ayrıca “Devletin dini olacak mı?”, “Başkent neresi olacak?”, “Kürtlere özerklik verilecek mi?” gibi kritik sorular da sorulmuş, Atatürk de bunlara açık yanıtlar vermiştir.

KÜRTLERE ÖZERKLİK KONUSU

Bu konu daha sonraları tartışma konusu yapılmış, bu toplantıda Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’nda Kürtlere özerklik verilmesini kabul ettiği belirtilmiştir. Oysa işin esası şöyledir:

Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), “Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur” diye bir soru sordu. Atatürk’ün yanıtı şöyledir:

  • Kürt meselesi; bizim yani Türklerin menfaatına olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır ortaya çıkmıştır ki Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi yok etmek lazımdır.
  • Örneğin, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de göz önüne almak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancak) topluluğu Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima söz konusudur.
  • Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlarını ve geleceklerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”

Bu sözleriyle Mustafa Kemal, Kürtlerin yoğun olduğu il ve ilçelerde belediyelerin yerel halk tarafından seçileceğini belirtiyordu.

Bu toplantıda ayrıca, Boğazlar konusu, kapitülasyonlar, Musul, Türk-Rus, Türk-İran ve Azerbaycan ilişkileri; asayiş, başkent neresi olacak, Meclis içindeki düşünce ayrılıkları, hilafet ve din devleti, hocaların statüsü, yeni kurulacak halk fırkası gibi sorular soruldu ve Atatürk bunları çok açık bir biçimde yanıtladı.

Görüldüğü gibi bu toplantıda salt “Kürt sorunu” değil laiklik, halifelik, din ile devlet arasındaki ilişkiler gibi yüz yıl geçtiği halde hâlâ güncelliğini koruyan sorunlar ele alınmıştır.

Sorulan sorular ve Atatürk’ün verdiği yanıtlar 99 yıl geçtiği halde güncelliğini koruyor.

ŞİİR KÖŞESİ…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

DEDİM-DEDİ (x)

Dedim ahlak nedir, dedi hayadır.
Dedim barış nedir, dedi mayadır.
Dedim huzur nedir, dedi yuvadır.
Dedim bozar mısın, söyledi yok yok…
x x x
Dedim kadın-erkek, dedi ki birdir.
Dedim zenci-beyaz, dedi ki birdir,
Dedim inancın ne, dedi ki sırdır.
Dedim söyler misin, söyledi yok yok…
x x x
Dedim adalet ne, dedi ismimdir.
Dedim vicdan nedir, dedi resmimdir.
Dedim eşitlik ne, dedi cismimdir.
Dedim ya iltimas, söyledi yok yok…
x x x
Dedim özgürlük ne, dedi aşımdır.
Dedim eğilmez ne, dedi başımdır.
Dedim yurttaşlık ne, dedi işimdir.
Dedim bozgunculuk, söyledi yok yok…
X X X
Dedim kardeşin kim, dedi halkımdır.
Dedim demokrasi, dedi ülkümdür.
Dedim ya laiklik, dedi aklımdır.
Dedim cayar mısın, söyledi yok yok…
X X X
Dedim bayrak nedir, dedi canımdır.
Dedim vatan nedir, dedi tenimdir.
Dedim bedeli ne, dedi kanımdır.
Dedim ya ihanet, söyledi yok yok…
X X X
Dedim Atatürk kim, dedi bilimdir.
Dedim cehalet ne, dedi zulümdür.
Dedim Cumhuriyet, dedi yolumdur.
Dedim sapar mısın, söyledi yok yok…
X X X
Dedim Halil Çivi, dedi bilirim,
Dedim tanır mısın, dedi bulurum.
Dedim fikirleri, dedi alırım,
Dedim sever misin, söyledi çok çok…
X X X

(x) Halk şairleri ya da ozanları arasında DEDİM-DEDİ şiirleri halk tarafından çok sevilen ve beğenilen bir farklı tarzdır. Çoğu halk ozanının bu tarzda şiirleri vardır. Ben de bir yeni örnek yazarak beğenilerinize sunmak istedim.
Prof.Dr.Halil Çivi, 11 Ocak 2018 İZMİR / ÇİĞLİ

TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULU, KÜLTÜREL ASİMİLASYONU, ALEVİLER VE ATATÜRK

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Baskın olan görüşe göre, Türklerin anayurdu Orta Asya’dır. Ancak tarihin belli bir aşamasından sonra, kuraklık, nüfus artışı ve Moğol baskısı… gibi nedenlerle Türklerin Orta Doğu’ya, Batıya ve hatta günümüz Avrupa’sına doğru yüzyıllar süren bir göç dalgası içinde oldukları bilinmektedir.

Güneşin doğduğu yer anlamına gelen Horasan Bölgesi ve suyun öte yakası anlamına gelen Maveraünnehir coğrafyası da yine Türkler için uzun süreli bir yerleşim ve yaşam bölgesi olmuştur. Günümüzde Tunceli Yöresi dahil, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, Alevi Türkmenler, Anadolu’ya Horasan’dan geldiklerini söylerler.

Peki bu tarihsel yolculuk sürecindeki Türk kavimleri dinsel ve kültürel kimlik yitimine uğradılar mı? Yani asimile oldular mı? Evet; Macar ve Bulgar Türkleri bunun günümüzdeki en somut örnekleridir. Macar ve Bulgar Türklerinin asimilasyonu dil, din, gelenek, töre gibi tüm kültür alanlarını kapsar.

Acaba asimilasyon ne demektir?

Asimilasyon insanların, bireylerin, toplulukların, toplum ya da ulusların (milletlerin) kendi öz kültürel kimliğinden, kültürel tarihinden, kültürel geçmişinden, anadilinden, dininden, gündelik yaşam alışkanlığından kopup başka bir toplumun kültürü içinde eriyip yok olması anlamına gelir.

Asimilasyon, zorla çeşitli azınlıklara dayatılan bir politika olabileceği gibi, baskın kültürün öbür etnik ve azınlık kültürlerini zamanla eritip yok eden yumuşak ve gizli politika süreçleri de olabilir. En hızlı asimilasyon devlet eliyle zorla yapılmaya çalışılan asimilasyondur.

Acaba Türkler, İslamiyetin kabulü ile birlikte, bir kültürel asimilasyon süreci içine girdiler mi, yani ana dillerini ve öbür kültür kodlarını, örneğin kadın – erkek eşitliğine dayanan aile yapısını… yitirdiler mi? Ünlü Orta Doğu uzmanı Bernard Lewis; 

  • Türklerin gelişi, bozkır halklarının Orta Doğu’ya nüfuz etmelerinin ilk aşamalarıydı… Türkler dalga dalga gelmiş ihtida ederek (Islamı kabul edip din değiştirerek) asimile olmuşlardı” (1).

Bernard Lewis’in bu saptaması doğru mu, kanımca evet, büyük oranda doğru. İslam dini kabul edilip Selçuklu Devleti kurulduktan sonra devletin resmi ve edebi dili Farsça, din dili de Arapça olarak kabul edilmişti.

Türk kültürü Acem ve Arap dilleri ile harmanlamaya, Türk aile düzeni de Arap aile düzeni olmaya, Arap kültür kodları, dinsel inancın ötesine geçerek, Türklerin binlerce yıllık aile ve toplum düzenini yeni baştan değişime uğratmaya başladı… Tek eşlilik, kadın – erkek eşitliği ortadan kalktı.

Uzun yıllar sonra, Anadolu Selçuklu Beyi Karamanoğlu Mehmet Bey,

  • “Bundan böyle divanda, dergahta ve bargahta Türkçe’den başka dil konuşulmayacak”

yani resmi dil, din dili ve konuşma dili Türkçe olacak buyruğunu verdikten kısa bir süre sonra öldürüldü..

Bu Arap ve Acem kültürlerinin asimilasyon sürecine direnen en önemli kesimler ise Alevi Türkmenler oldular. Gündelik yaşamlarında Türkçe’den asla vazgeçmediler. En önemli olarak da Arapça dayatılan din dilini Türkçeleştirip ibadetlerini Türkçe yapmayı, kanları ve canları pahasına günümüze dek sürdürmeyi başardılar.

Hiç kuşkusuz, Türk Dili’ne, Türk kimliğine ve Türk kültürüne, hem adıyla ve sanıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ve hem de Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumunu hayata geçiren M.K.Atatatürk olmuştur.

Atatürk’ün ölümünden, özellikle de 1950’lerden sonra giderek tedavüle (AS: dolaşıma) sokulmaya çalışılan ve günümüzde de hızlanarak süren siyasal İslamcı, sünni mezhebine dayalı kültür politikaları, yeniden, baskı ile  asimilasyon özlemlerini çağrıştırmaktadır.

Dilimize, tarihimize ve öz kültürümüze sırt çevirmek kanımca yanlış ve bozuk bir rotadır. Bu yanlış, akıl ve bilim dışı, rota her anlamda çıkmaz yoldur. Modern ve laik Cumhuriyetin yolu değildir. Mutlaka geri dönülmelidir.

(1)- BERNARD LEWIS, İSLAM, Akılçelen Kitapları, Çeviren Çağdaş Sümer. s.89. Ankara 2020.

PAZAR SÖYLEŞİLERİ : CUMHURİYET TARİHİ NEDEN ÖNEMLİ?

Nurzen AMURAN

Domatesin, biberin, patatesin, soğanın taneyle satın alındığı bu süreçte, yönetimin görkemli yaşantısı kimi kızdırmaz ki; üç maaşa doymayanlar, kamunun araçlarını aile boyu kullananlar, çanta – eşarp aksesuarında marka peşinde koşanlar, şatafata doymayanlar kimi kızdırmaz ki; gözleri beyinleri doymayanların mağrurluğu, mağrur olması gerekenlerin mağdurluğu nasıl öfke seline dönüşmez ki?

1929 Dünya ekonomik krizinin sarsıntılarının ülkemize yansıdığı yıllarda, alınan önlemler devlet aklının nasıl kullanıldığının en büyük göstergesidir. Bugün haksız kazanç sağlayarak 3 – 5 maaş alanlara tarih kitapları TBMM’nin aldığı bir kararı anımsatıyor:

7 Mart 1931 yılında “Meclis üyeleri, ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik krizi göz önüne alarak, 9 ay önce 500 liraya yükseltilen maaşlarını %otuz oranında indirerek 350 lira yapmaları ve bu kararı 2 gün önce aldıkları “yeniden seçim” kararına rağmen almaları” devlete duyulan güveni artırmıştı.

Bu karar, fedakarlığın (AS: özverinin) kimlerden başlaması gerektiğinin en çarpıcı örneğidir. Dönemin Hükümeti, o yıllarda ekonomik krizin etkilerini mümkün olduğu kadar halkına yansıtmamaya özen gösterdi. Sözgelimi Nur Serter’in 2012 de yaptığı bir çalışmada açıkladığı gibi, öğretmen maaşının 1930’larda 24 altın karşılığı olduğunu anımsatmak isterim. Bu sadece öğretmenlere gösterilen saygının ifadesiydi. Atatürk’ün ‘Vekil maaşları, öğretmen maaşını geçmesin” dediği hep anlatılır. Oysa şu anda %50 artırılan asgari ücretin bir iki ayda hangi oranda eriyeceği tartışılıyor. Bir lütuf gibi aktarılan zamlar, memurun, işçinin emeklinin gururunu incitmeye devam ediyor. Fedakarlık halktan değil, devleti yönetenlerden beklenir.

1 Kasım 1931 günü Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, TBMM’de yaptığı konuşmada dikkate değer bir cümlesi vardır: “…Cihanşumul buhranın tesirlerine karşı her yerde yeni vergilerle tedbir aranırken, Türkiye Büyük Millet Meclisi bilâkis bazı vergileri indirmek gibi fevkalâde cesurane bir harekat ihtiyar etti.”  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.25, Kaynak Yayınları, 2009, s.266-268)

20.2.1930 tarihinde çıkarılan 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Korumayı amaçlayan Yasa, ülkenin mali bağımsızlığının güçlenmesi için alınan önlemlerden sadece biridir. 3 Ocak 1930 günü kurulan Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin ilk üyesi de Mustafa Kemal Atatürk’tür. Hükümet özellikle devlet kurumlarında tasarruf tedbirlerine özen göstermiş ve birçok kurum ve bakanlığın bütçesini uzun yıllar artırmamış hatta kısıtlamaya gitmiştir.

Devlet o yıllarda planlı sanayi hamlesini başlatmıştır. Evet bugün bir hayal gibi gelebilir alınan bu önlemler, ama Türkiye o yıllarda uyguladığı planlı ekonomi stratejisiyle ayağa kalkmayı başarmıştı. Halk, oy verdiği vekiline, vekilin seçtiği bakana güven duyuyordu, seçimle gelenlerin seçmeni için çalıştığını biliyordu. Bugün güven eksikliği varsa bunu giderecek olan seçim sandıklarıdır. Bir an önce erken seçimin tarihleri belirlenmeli, geleceğinden endişe duyan halka yeniden güven aşılanmalı.

İtibar, gösterişli mekanlarla, son model makam arabalarıyla, görevlendirilen onlarca korumalarla değil, halk lehine vatandaştan yana vereceğiniz doğru kararlarla inşa edilir.

Hepinize iyi bir hafta diliyorum.

TELE1’de DEMOKRASİ ARENASI Programı Konuşmamız

Dostlar,

17 Aralık 2021 gecesi saat 21:00’de başlayarak gece yarısını aşan bir süre, TELE1 TV’de Sn. Uğur Dündar‘ın konuğu idik. Beylikdüzü Belediyesinin Atatürk Kültür Merkezinde yapılan DEMOKRASİ ARENASI program, ülkemiz genelinde çok ilgi gördü.


Sn. E. Amiral Türker Ertürk, Mizah sanatçısı Kaan Sekban da program konuğu idiler.

TELE1 tarafından Youtube’a yüklenen bizim konuşma bölümlerimizi paylaşmak isteriz :

https://www.youtube.com/watch?v=2TAIAR_UZvg

İzlenmesi, paylaşılması ve gereklerinin hızla yapılması dileğiyle..

Yurtsever usta gazeteci Sn. Uğur Dündar’a ve TELE1 TV’ye çok teşekkür ederiz.

Sevgi ve saygı ile. 19 Aralık 2021, Tekirdağ

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik