HUKUK NEREYE GİDİYOR?

HUKUK NEREYE GİDİYOR?

Gözlemler ve Sorular

Kemal Gözler ile ilgili görsel sonucu

Kemal Gözler*
www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm

(Anayasa Hukuku Profesörü Sn. Kemal Gözler’in bu sarsıcı – tarihsel makalesini, 10 Aralık 2018 günü, İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ’nin 70. yılında, ülkemizde ve dünyada Hukuk Devletinin tüm değerlerini ve sistematiğini yerle bir edenlere boş bir eldiven gibi fırlatıyoruz.. Türk hukuk dünyası “mutizm” hastalığına yakalanmış iken, çok kıdemli bir tıp profesörü ve bu yaşında Anayasa Hukuku PhD öğrencisi olma ironisi içinde, derin acıyla.. / Prof. Dr. Ahmet SALTIK, Anayasa Hukuku Doktora Öğrencisi)

Ülkemizde ve derecesi farklı olmakla birlikte diğer bazı ülkelerde, demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve hürriyetler günden güne geriliyor. Neticede hukukun ve hukuk biliminin değeri tartışmalı hâle geliyor. Bu konuda önce bazı gözlemlerde bulunmak ve sonra da birtakım sorular sormak istiyorum.

  1. GÖZLEMLER

Aslında burada demokrasinin nasıl gerilediği, hukuktan nasıl uzaklaşıldığını ve temel hak ve hürriyetlerin nasıl zedelendiğini örnekler vererek ayrıntılı bir şekilde göstermek gerekir. Ben burada örneklere girmek istemiyorum. Zira somut örnekler vererek bu gözlemleri dile getirmek artık cesaret istiyor. İçinde bulunduğumuz akademik özgürlük düzeyi buna müsait değil.

Burada sadece genel gözlemlerde bulunmakla yetiniyorum.

Hukuk burnunun üstüne kocaman bir yumruk yedi.

  • Temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla tasarlanan anayasal ve hukukî mekanizmalar, temel hak ve hürriyetlere müdahale etme aracı hâline dönüştü.
  • Hâkimler, temel hak ve hürriyetleri koruyan değil, tersine temel hak ve hürriyetlere müdahale eden görevliler hâline geldi.

İktidarı sınırlandırmakla görevli organlardan birincisi olan Anayasa Mahkemesi, iktidarı sınırlandıran bir unsur değil, tersine onu tahkim eden bir unsur hâline dönüştü.

Kısacası hukuk, siyasetin longa manus’u hâline geldi.

  • Artık hukuk, siyaseti çerçevelendirmiyor; tersine o siyasetin cenderesi altında  bulunuyor.

Bu olgu, derecesi farklı olmakla birlikte diğer bazı ülkelerde de gözlemleniyor.

Saf hukukî yaklaşım, bugün devletin temel organlarının nasıl işlediğini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Artık anayasa veya kanunlardaki kurallara bakmak, karşılaşılan hukukî sorunun nasıl çözümleneceği konusunda bir fikir vermiyor. Örneğin anayasa mahkemelerinin önündeki bir iptal davasının sonucunu tahmin etmek için anayasanın ne dediğine bakmanın bir yararı yok. Zira artık anayasa mahkemesi kararları anayasaya değil, birtakım hukuk dışı faktörlere bağlı. Belirli bir davada anayasa mahkemesinin ne yönde karar vereceğini anayasa hukuku profesörleri değil, gazeteciler daha iyi tahmin ediyorlar.

Aynı şey idare ve ceza hukuku için de geçerli. İktidarın önem verdiği bir idarî işlemin idarî yargı tarafından iptal edilme ihtimali neredeyse sıfır. Bugün, siyasî niteliği olan bir olayda, en kıdemli ceza hukuku profesörleri dahi gözaltına alınan bir kişinin tutuklanıp tutuklanmayacağını, sanığın mahkum olup olmayacağını bize önceden söyleyemez. Ceza hukuku profesörlerinin bilgileri artık bu konuda bir işe yaramıyor.

Beş yıl önce açılmış bir soruşturma dolayısıyla bir  akademisyenin neden sabah 6’da gözaltına alındığı, bir milletvekilinin yeniden seçilmesine rağmen neden yasama dokunulmazlığından yararlandırılmadığı ve tutukluluğunun neden devam ettirildiği hukukla izah edilemiyor. Bunları izah etmek için hukuk dışı unsurları göz önüne almak gerekiyor.

Olan biteni açıklamak bakımından hukuk bilimi çaresizlik içinde. Olaya uygulanacak normun ne olduğu, bu normun olaya nasıl uygulanacağı konusunda hukuk profesörlerinin derin bilgilerinin, normu uygulayacak hâkimin hangi hukuk dışı faktörler altında çalıştığı bilgisi karşısında pek bir değeri bulunmuyor.

Yorum teorisi konusunda yıllarca çalıştım ve bu konuda pek çok makale yazdım. Artık üzülerek görüyorum ki, hiçbir yorum teorisi, hâkimler üzerinde, hâkimlerin siyasal çevrelerden aldıkları sinyallerin yarattığı etkinin yarısı kadar bile bir etki yaratmıyor. Genç meslektaşlarıma yorum teorisi üzerinde çalışıp bu işe yaramaz bilgilerle yıllarını heba etmek yerine, hakimlerin kişisel geçmişleri ve çalışırken hangi etkilere maruz kalarak karar verdikleri gibi unsurlar üzerinde çalışmalarını tavsiye ediyorum.

Keza belirli bir hâkimin önünde davası olan kişilere de davanın nasıl sonuçlanacağı konusunda hukukçulara değil, gazetecilere veya bu etkiler konusunda bilgi sahibi olan diğer kişilere danışmalarını salık veririm.

  • Artık hukuk bilimiyle uğraşmak, havanda su dövmek veya meleklerin cinsiyetini tartışmak misali işe yaramaz bir faaliyet hâline geldi.

Muhtemelen bu nedenle günümüzde anayasa ve idare hukukçuları derin bir ümitsizlik içindeler. Uzmanlık alanlarının aslında bir işe yaramadığını görüyorlar ve ömürlerini boş bir işe adadıklarından dolayı da pişmanlar. Neticede üniversitelerimizin anayasa ve idare hukuku anabilim dalları, bütün motivasyonlarını yitirmiş, mesleklerine yabancılaşmış, mutsuz insanlar topluluğu hâline dönüştü. Bu sebeple meslektaşlarımız çalışma isteği ve enerjisi bulamıyorlar.

Benzer gözlem ceza hukukçuları için de geçerli. Politik nitelikteki bazı davalarda uzmanı oldukları ceza hukuku bilgisinin bir işe yaramadığını; ceza yargılamasının, ceza usûlünün ilkeleri doğrultusunda değil, bir tünelde giden ve geriye dönme veya yol değiştirme imkânı olmayan bir araba misali yürütüldüğünü üzülerek gözlemliyorlar[1].

Başta anayasa hukuku olmak üzere ülkemizde hukuk biliminin değersizleşmesi sürecini yaşıyoruz. Hukuk biliminin değersizleşmesine yol açan şey, aslında bizatihi “hukuk”un değersizleşmesidir.

  1. SORULAR

Yukarıda birkaç gözlemde bulundum. Bu gözlemlerle ilgili birkaç soru da sormak isterim.

  1. Hukukun sona erdiği bir yerde hukuk bilimi de sona erer mi?

Hukuk başka, hukuk bilimi başkadır. Bunlardan birincisi ikincisinin konusudur. Ancak konunun ortadan kalktığı yerde konuyu incelemekle görevli bilim dalı varlığını sürdürebilir mi? Olmayan bir şeyi inceleyen bir bilime neden ihtiyaç olsun? Dahası ihtiyaç olsa bile olmayan bir şey üzerinde bu bilim nasıl olup da incelemede bulunsun?

  1. Hukukun değersizleştiği bir yerde hukuk bilimi de değersizleşir mi?

Belki hukukun sona ermediğini, kısmen de uygulandığını veya en azından kağıt üzerinde ülkede hâlâ anayasa ve kanunların bulunduğu söylenebilir. Peki ama anayasa ve kanunların bir norm olarak uygulanmadığı ve kendilerine sistematik olarak uyulmadığı bir ülkede “anayasa” ve “kanun” diye sunulan metinlerin bir değeri olabilir mi? Bu metinlerin değeri yoksa bu metinleri incelemekle görevli olan hukuk biliminin bir değeri olabilir mi?

  1. Anayasa ve kanunlarda yazılanın dışında ülkede başka bir “hukuk” mu var?

Ülkede şu ya da bu şekilde bir beşerî düzen sürdüğüne göre, hukukun yok olmadığı, hâlâ bir “hukuk”un olduğu, ama bu “hukuk”un anayasa ve kanunlarda yazılan hukuk olmadığı düşünülebilir mi? Peki ama bir ülkede anayasa ve kanunlar var iken, bunların dışında ve bunlara aykırı bir hukuk olabilir mi?

  1. Hukuk bilimi, anayasa ve kanunlarda yazan hukuk yerine “uygulamadaki hukuku” inceleyebilir mi?

Hukuk biliminin konusu, beşerî davranış kurallarının incelenmesidir. Anayasa hukuku bilimi de devletin temel organlarının davranışlarının hangi kurallara tâbi olduğunu inceler. Devletin temel organları anayasada yazan kurallara göre değil, bir başka şekilde davranıyorlarsa, anayasa hukuku biliminin görevinin anayasada yazan kuralları değil, bu organların gerçekte uyduğu kuralları ortaya çıkarmak ve bunları incelemek olduğu söylenebilir mi?

Eğer böyle bir şey söylenebilirse aşağıdaki soruları da sormak gerekir.

  1. Anayasa hukuku bilimi, metodolojisini değiştirmeli midir?

Yukarıda belirtildiği gibi, devletin temel organları, artık anayasadaki kurallara göre değil, başka kurallara göre davranıyorlarsa, anayasa hukuku biliminin görevinin, devletin temel organlarının uydukları bu kuralları ortaya çıkarmak ve bunları analiz etmek olduğu söylenebilir mi? Örneğin belirli bir davada anayasa mahkemesinin nasıl karar vereceğini önceden bilmek için bu konudaki anayasa hükmüne bakmak yerine, anayasa mahkemesi üyelerinin kimin tarafından atandığına ve hangi faktörler altında çalıştıklarına bakmak daha doğru olabilir mi? Keza bir ceza davasında sanığın tutuklanıp tutuklanmayacağı veya mahkum olup olmayacağını bilmek için ceza kanununa ve ceza muhakemesi kanununa bakmanın gereği kalmadığı, bunun yerine dava dosyasıyla ilgisi olmayan başka unsurlara bakmanın daha doğru olacağı ileri sürülebilir mi?

  1. Metodolojisini değiştirmiş böyle bir “hukuk bilimi”, gerçekten bir hukuk bilimi midir?

Yukarıdaki sorulara evet yanıtı verilirse şu sorular ortaya çıkmaktadır: Hukuk bilim insanları yukarıda belirtilen hukuk dışı unsurları nasıl inceleyeceklerdir? Hukuk bilim insanları, hâkimin olay hakkında nasıl karar vereceğini hâkimin uygulayacağı anayasa ve kanun hükmüne bakarak söyler. Hukukçuların uzmanlığı normun ne olduğu ve normun nasıl uygulanacağı konusundan ibarettir. Hukuk bilim insanlarının, normu uygulayan hâkimin hangi hukuk dışı faktörler altında karar verdiği konusunda bir uzmanlığı yoktur. Bu konularda gazeteciler, hukuk profesörlerinden daha donanımlıdır. Eğer bu böyleyse, uygulanan gerçek hukuku anlamak için hukuk biliminin metodolojisini değiştirmesi, hukuk dışı unsurları inceleme alanına dahil etmesi, bizatihi hukuk bilimini, hukuk bilimi olmaktan çıkarmaz mı? Metodolojisi değişmiş böyle bir hukuk bilimi, hukuk bilimi sıfatına layık olur mu? Norm olmadan hukuk bilimi olabilir mi?

  1. Anayasa hukukunda yeni bir dönem mi başlıyor, yoksa anayasa hukuku sona mı eriyor?

Bilindiği gibi anayasa hukuku bilimi, “klasik dönem”, “anayasa hukukunda siyasal bilim yaklaşımı” ve “yeni anayasa hukuku” olmak üzere üç gelişim dönemine ayrılır[2]. Birinci dönem 1800’lerde başlayıp 1950’ye; ikinci dönem 1950’den başlayıp 1980’lere kadar sürmüştür. Artık 1980’lerde başlayan ve anayasayı müeyyidelendirilmiş bir norm olarak ele alan üçüncü dönemin sonuna gelindiği söylenebilir mi? Anayasa hukukunun üçüncü döneminin sona ermesi, acaba ikinci dönemdeki siyasal bilim yaklaşımına geri dönüleceği anlamına mı geliyor? Yoksa üçüncü döneminin sona ermesi, anayasa hukukunun kendisine yeni metodolojik araçlar geliştiren yeni bir döneme geçileceği anlamına mı geliyor? Bunların ikisi de mümkün değil ise acaba anayasa hukukunun sonu mu geldi?

SONUÇ

Ben bu kısa makalede bazı gözlemler yapıp, birtakım sorular sordum. Bu sorulara benim kesin cevaplarım yoktur. Ancak genelde hukuk bilimi, özelde de anayasa hukuku bilimi, varlıklarını sürdürmek istiyorsa bu soruları tartışmak ve bunlara bir cevap vermek zorundadır.

http://www.anayasa.gen.tr/gozler.htm.

[1].   Yeni Türk Ceza Kanununun mimarlarından biri olan ve sekiz yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapmış bulunan adı geçen Fakültenin Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Adem Sözüer’in, bu durum karşısında söylediği şu sözler çok manidardır: “Kolluk, savcılık, mahkeme, Yargıtay’da bir zincirde oluşturulmuş, adli sistem dışından bu zincire ‘belli kişilerin suçlu bulunması ve mahkum edilmesi’ talimatı veriliyor. Bu zinciri oluşturan her halkada bulunan hâkim savcılar adil bir yargılama değil, daha baştan suçlu olarak damgaladıkları kişiyi mahkum etmek için hareket ediyor. Bu nedenle bu tür önceden kararı verilmiş yargılamalara tünel bakışlı dava diyoruz. Tünelin başından sonuna kadarki her aşamada, yani soruşturma kovuşturma ve temyiz evrelerinde tünelin sonundaki kişi hep suçlu görülmektedir, mutlaka mahkum edilecektir. (Hilal Köse’nin Adem Sözüer ile Yaptığı Röportaj, Cumhuriyet, 1 Ekim 2018, http://www. cumhuriyet. com.tr/ haber/ siyaset/1099638/ Affin_sonu_kaos.html).

[2].   Kemal Gözler, Anayasa Hukukunun Genel Esasları: Ders Kitabı, Bursa, Ekin, 10. Baskı, 2018, s.35-40.

(c) Kemal Gözler. 2018. Bu makale, miktar olarak yarısını aşmamakyazarının adını belirtmek ve www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm adresine link vermek şartıyla başka sitelerde yayınlanabilir.

Bu makaleye aşağıdaki şekilde atıf yapılması önerilir:

Kemal Gözler, “Hukuk Nereye Gidiyor? Gözlemler ve Sorular”, www.anayasa.gen.tr/hukuk-nereye-gidiyor.htm (Yayın Tarihi: 6 Aralık 2018)

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr 
Editör: Kemal Gözler
E-Mail:
Yayın Tarihi: 6 Aralık 2018

AÜTF Dönem 3 Dersi : Alan (Saha) Araştırmaları (Field Surveys)


Sevgili AÜTF Dönem 3 Öğrencilerimiz.
.

SAHA  – ALAN ARAŞTIRMALARI konulu dersimizin yansıları pdf olarak aşağıdadır.

Güncellenmiştir..

Ders, 11.09.2018 günü 14:00 – 14:50 ve 15:00 – 15:50 arasında 2 kümeye ardarda
AÜTF Morfoloji binasında ayrılan anfide işlenecektir.

Yararlı olmasını dileriz..
Bu dosya ile birlikte sunduğumuz TNSA 2013 özet verilerinden de sınavda sorumlu olacaksınız.. Bu nokta derste de vurgulanmıştır..

Yansıları okumak, dosyayı indirmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Saha_Arastirmalari

TNSA2013_sonuclar_sunum_2122014

Tanıtım ve Yöntem Sinan TÜRKYILMAZ

Sevgi ve saygı ile. 09.09.2018

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

26 Ağustos – 9 Eylül 1922 Döneminin Yakın Tarihimizdeki Yeri..

Söyleşi : 26 Ağustos – 9 Eylül 1922 Döneminin Yakın Tarihimizdeki Yeri..

Dostlar,
1 yıl önceki kapsamlı söyleşimizi, güncelliğini koruduğu için yeniden yayınlıyoruz.
Söyleşi fırsatı veren Sn. Mustafa Aydınlı’ya ve yayınlayan Çorlu DEVRİM Gazetesine teşekkür ederiz. Dr. Ahmet Saltık, 26 Ağustos 2018, Tekirdağ
******

Sorular : Mustafa AYDINLI, E. Öğretmen
Yanıtlar : Prof. Dr. Ahmet Saltık, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi
ve Mülkiyeliler Birliği Üyesi (Ankara Üniversitesi SBF – Mülkiye mezunu)
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Mustafa AYDINLI : 26 Ağustos 1922’nin 95. yılındayız.. Nedir esprisi bu tarihin?
Çorlu Devrim Gazetesi adına size soralım.. (5-6 Eylül 2017 günlerinde yayınlandı)

Prof. SALTIK : Alpaslan’ın ordusunda sağ kanat komutası, bizim ailemiz – soyumuz olan Saltukoğulları’nda idi. Romen Diyojen komutasındaki Bizans orduları yenilerek Anadolu kapıları açıldıktan sonra Alpaslan, Saltukoğullarını Erzurum yöresinde bıraktı ve arka cepheyi onlara emanet etti (1071).

Ertesi yıl (1072’de) Erzurum’da Saltukoğulları Beyliği – Devleti kuruldu ve Anadolu içlerine ilerleyen Alpaslan ordularına arkadan askeri koruma sağladı. Bu Beylik – Devlet 130 yıl yaşayarak 1202’de Büyük Selçuklu Devleti saldırıları ile yıkıldı ve Anadolu’daki dağınık Beylikler düzeni 1299’da Osmanoğulları Beyliğinin öncülüğü ile birleşerek devletleşmeye yöneldi.

Evet, tam 95 yıl önce 26 Ağustos sabahı, Afyon Ovasında cehennem gibi bir savunma savaşı başlatılmıştı. Dönemin dünya hegemonu İngiltere (günümüzde ABD… yarın hangi ülkeler??), Yunanistan’a Batı Anadolu’yu vaadetmişti. Böylelikle, Megali İdea denen Büyük İdeal gerçekleşecek, Ege bir Yunan iç denizi olacak ve yüzyılların hülyası Büyük İyonya yeniden kurulmuş olacaktı. 1830’lara dek yaklaşık 400 yıl Osmanlı valileriyle yönetilen Yunanlar, bölüşülen Osmanlı İmparatorluğu topraklarından önemli bir pay kapacaklardı. Böylesine tarihsel fırsatlar ender düşerdi. Dolayısıyla uğruna neler feda edilmezdi ki! O zamanki nüfuslarına göre (1930-34 döneminde 6,5 milyon nüfus!) çok ciddi bir rakam olan 250 bin kişilik ordu hazırlayıp 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal ettiler. Ağababaları İngiltere silah ve mühimmat da satacaktı kendilerine.. İşgal Batı Anadolu’da yayıldı. 1921 yazında Polatlı’ya dek uzandı. Bir de Trabzon tarafında Rum Pontus devleti kurulacaktı ki, Kral Venizelos yönetimindeki Yunanlar için Zeus ve yardımcısı Tanrılar seferber olmuştu adeta!

O Venizelos ki, 1934’te T.C. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK’ü NOBEL Barış Ödülüne aday gösterecek denli uygardı..

Mustafa AYDINLI : AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan neden Afyon’a – Dumlupınar’a gitmedi de Malazgirt’e gitti 26 Ağustos günü?

Prof. SALTIK : Erdoğan’ın, 95 yıl öncesinin yakın tarihi dururken, çok kanlı savunma savaşı verdiğimiz Afyon Ovası’na, Dumlupınar’a.. gitmek varken, bin yıl öncesine adeta mistik bir referans ile kalkıp Malazgirt’e gitmesi pek çok bakımdan sığ siyaset kokuyor. Oysa Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruzu başlatmak için 26 Ağustos gününü (1922) bilerek seçmişti. Malazgirt zaferi 1071’de o gün kazanılmış ve Anadolu yurt tutulmuş, giderek vatan yapılmıştı. 1200’lü yıllardan başlayarak da Batılı tarih kaynakları – uzmanları Anadolu için Turchia”
demeye başlamışlardı : Türk yurdu!

Erdoğan vb. nin çok öykündüğü Osmanlı Devleti ise, 621 yıllık yaşamının ardından 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması ile tarihin mezarlığına yollandığında, Ön Türkleri (Poto Turcs) bir yana koyarsak[1], bin yıllık Yurt da yeniden Batı emperyalizminin eline, Diyojen’in torunlarının işgaline geçiyordu! Son Padişah Vahdettin Sevr’e onay vermiş, Anlaşmaya resmen imza konmuştu.

Açıkçası Sevr, Alpaslan’ın 26 Ağustos 1071 Malazgirt utkusunun (zaferinin) rövanşı idi;
Batılılarca yaklaşık bin yıl sonra alınan! Mustafa Kemal Paşa bu tarih bilinciyle, yüreği yangın yeri; Bin yıllık Malazgirt zaferinin rövanşını Batı emperyalizmine kaptırmamak için 26 Ağustos gününü seçmişti Büyük Taarruz için (1922)!

Mustafa AYDINLI : Sayın Erdoğan’a ne söylemek istersiniz bu bağlamda ?

Prof. SALTIK : Senin Cumhurbaşkanı olduğun devlet 26 – 30 Ağustos 1922 zaferi ile kuruldu, 1071 ile değil. Önce T.C. kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK‘e tarihsel saygını – vefanı göstereceksin. Ama AKP = RTE, Mustafa Kemal Paşa’ya 1934’te TBMM tarafından Soyadı Yasasıyla verilen yasal soyadını bile bir türlü kullanmıyor! ATATÜRK demeye dilinin ucu ile bile asla yanaş(a)mıyor!

Kalkıp Diyarbakır’da 1 Nisan 2017’de 1 Nisan şakası yaparcasına (!) Kürt kökenli yurttaşların çoğunlukta olduğu bölgede, acı veren bir siyasal opportünizm örneği olarak ‘‘Tek millet” diyor
ama dönüp ‘‘.. bakın Türk demiyorum..’‘ diye vurgulayarak açık etnik duygu sömürüsü yapıyor.. (http://ahmetsaltik.net/2017/04/02/pamukoglu-hayir-onde-yuzlerinden-belli/)

Malazgirt meydanında şu veya bu bildik yöntemlerle toplanan kalabalığın Erdoğan dahil ne kadarı bu yalın tarihsel gerçekleri biliyor? Her taraf İHL yapıldı.. Çocuklar doğru dürüst tarih mi okuyabiliyor?? Tabii böylelikle kitleleri meydanlara toplamak da kolay, yüksek dozda hamaset ile beyinlerini yıkamak da.. Kurgulanan da tam da bu korkarız, galiba değil; korkarız! Yaaa, işte böyle AKP Genel Başkanı Erdoğan… Şimdi danışmanları haşlama – ayıklama zamanı! Çıplak gerçek çok daha ağır ve olduğu gibi yazılmalı, not düşelim :

  • Tarihi çarpıtarak gerçekte kitlelerin beyin iğfalidir; 26 Ağustos 2017’de Malazgirt’te yapılan..
  • Siyaseten! Neciiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiip mi necip milletimize armağan, yapanlara da afiyet olsun!

Mustafa AYDINLI : Büyük Taarruz nasıl yürütüldü ve sonuçları neler oldu?

Prof. SALTIK : Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa savunma savaşını fiilen cephede yönettiği için, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İNÖNÜ) bu savaşa “Başkumandan Muharebesi” adını verdi. Mustafa Kemal Paşa, 04 Ekim 1922’de TBMM’de Büyük Taarruz’u anlattığı konuşmasında, bir yıl önce Başkomutan atanırken söz verdiği gibi “Yunan Ordusunun harimi ismetimizde tamamen boğulduğunu” açıkladı. 1922 Büyük Taarruz ise Türklerin Anadolu’da yeniden tutunmalarını sağladı.

Büyük Taarruz bir “mevzi” savaşı değil, “düşmanı imha” savaşıdır, “topyekûn” bir savaştır. Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’la, yenilmiş – dağıtılmış – silahları elinden alınmış – subayları tutsak edilmiş bir orduyu baştan kurarak Batı emperyalizmine karşı ilk kez, Çanakkale savunmasını da katarsak 2. kez büyük bir utku kazandı. Ordularına ”Hat’tı savunma yok; sathı (vatan yüzeyini) savunma var; o satıh tüm vatandır!’’ diyerek dünya askerlik tarihinde örneği olmayan emirler verdi. Büyük Taarruz’u tarihte benzersiz kılan, bu özellikleridir; tüm mazlum uluslara örnek olmuş, bağımsızlık savaşımlarında güç ve esin kaynağı, güdülenme (motivasyon) sağlamıştır.

Sakarya Meydan Savaşı ile Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki Türk Orduları stratejik bir başarı sağlamışlardı. 22 gün – 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı ve onu izleyen başarıların gerçek anlamını kavrayabilmek için bu gelişmeleri ulusal sınırları aşan ölçekle değerlendirmek gerekir. Emperyalizme karşı sıcak savaşta kazanılan bu tarihin 2. büyük kara zaferi ile (ilki Çanakkale deniz ve Gelibolu kara savunması – 1915), sömürülen tüm doğu halkları, Mustafa Kemal’de bir öncülük, bir gün bağımsızlığa açılacak olan girişimin, bağımsızlık güllerinin ışıklarını görüyorlardı.

Falih Rıfkı Atay Çankaya adlı kitabında şunları kaydetmişti (syf. 363):

  • “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak,
    şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak,
    belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.”

Mustafa AYDINLI : 9 Eylül’e uzanan süreç? ?

Prof. SALTIK : Sakarya Meydan Savaşı’ndan yaklaşık 13 ay sonra, 95 yıl önce 26 Ağustos 1922 sabahı, şafak atarken bu kez yine Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusu, Sakarya’dakinin dört katı dolayında asker ve çok daha güçlü lojistik destek ile, cehennem gibi top atışlarıyla, işgal ettikleri Türk yurdunu Yunan askerlerine cehennem etmeye başlamıştı. Öylesine berkitilmiş (müstahkem) askeri mevziler yapmışlardı ki Yunanlar; kolay kolay 6 aydan önce hiçbir saldırı çökertemezdi. Ne var ki yalnızca 4-5 gün dayanabildiler. 30 Ağustos günü arkalarını dönmüş, her yeri yaka – yıka Afyon ovasından Ege’ye doğru kaçmaya başlamışlardı. Ordu komutanı general Nikolaos Trikupis bile tutsaktı ve Mustafa Kemal Paşa’nın çadırında konuk edilmiş, kahve ikram edilmiş, kılıcı dahi alınmamıştı. Atina’daki başkomutan Hacı Anesti öfke bunalımlarındaydı. General Trikupis, ölene dek her yıl 10 Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve giderek saygı duruşunda bulundu.

Büyük Taarruz sürdürüldü ve kaçabilen Yunan birlikleri 9 Eylül 1922 günü İzmir’de denize döküldüler. O gün, salt Türkiye ve biz Türkler için değil, dünya tarihi açısından da bir dönemeçtir. Hem bizim hem Yunanların (Yunanların değil!), hem de emperyalizmin sömürgesi mazlum uluslar için bağımsızlık savaşımı meşaleleri yakılmıştır.

Başta Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, utkuda (zaferde) belirleyici işlev gören Fahrettin Altay paşa ve süvarilerine, emeği geçen her-ke-se, şehit ve merhum gazilerimize vefa borcumuzu ödeyebilmenin tek 1 yolu var.. Atatürk’ün belirttiği gibi Türk Ordusunun utkusuyla (zaferiyle) sonuçlanan Büyük Taarruzdaki temel amaç, yalnızca düşmanı yenmek değil;

  • Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” olduğuna göre,

Türkiye Cumhuriyeti Devletimizi ”kayıtsız şartsız bağımsız” bir Devlet olarak sonsuza dek
hep ilerleme içinde yaşatmak, çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine taşımak, hepimizin tarihsel borcudur! Gerisi hamasi söylevler, boş laflardır.

Mustafa AYDINLI : Son olarak eklemek istediğiniz?
Prof. SALTIK : Büyük yurtsever ozanımız Nazım Hikmet’in (RAN) dillere destan
Kuvayı Milliye destanından bir alıntı yapmadan olmaz…

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
Paşalar O‘nun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.

Reis ”..solcular vatansever olamaz…” buyurmuş.. Yukarıdaki dizeler vatan aşkı dışında hangi
duygularla yazılabilir? Nazım Hikmet’in vatan aşkını sorgulamak hiç kimsenin haddi değildir. Ağzına ”Türk” sözcüğünü almaksızın, özellikle ”… bakın Türk demiyorum!” dahi diyebilen ülkemiz yöneticileri (http://ahmetsaltik.net/2017/04/02/pamukoglu-hayir-onde-yuzlerinden-belli/) Hacca da gitseler ihramlara bürünerek, 26 Ağustos’larda Malazgirt’e de gitseler, 26 Ağustos’un ruhu ile barışık olmadıklarını yadsıyamazlar; bu çok vefasızca, hatta utandırıcıdır. Türk Ulusu böylesine bir aşağılanmaya asla yaraşır olmadığı gibi, kabul de etmeyecektir..

Mustafa Kemal Paşa‘nın kurduğu bu devlette, demokratik cumhuriyetin nimetleriyle ATATÜRK‘ün koltuğunda oturan Erdoğan’ı bu davranışları nedeniyle esefle karşılıyoruz, kendisini tarihsel gerçeklerimize saygılı olmaya, insafa ve vefaya çağırıyoruz.

Büyük Atatürk’ün demesiyle;

  • “Amacımız ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü,
    aynı zamanda da tam egemenliğimizi elde etmektir.
    Bizi bu amaçtan alıkoyacak herhangi bir güce karşı savaşacağız.”

Ulusal kurtuluş savaşımının önderi, düşmanı salt askeri olarak yenmenin yetmeyeceğini,
Osmanlı İmparatorluğu deneyiminden ötürü çok iyi biliyordu. Askeri alanda öngörülen
taktik ve stratejik planların siyasal alanda da uygulanması gerektiğinin bilincindeydi. 1. Dünya Paylaşım Savaşının yenileni (mağlubu) 4 devletten salt Türkiye, kendine yengin (galip) devletlerin zorla imzalattıkları Sevr Anlaşmasını yırtıp Lozan’ı kabul ettirerek savaştaki zaferinin ardından bir de diplomasi zaferi eklemiştir. 1. Dünya savaşının 4 yenileninden Almanya Versay, Avusturya St. Germain, Macaristan Trianon ve Bulgaristan Neuilly Antlaşmalarının kendilerine uygulanmasını engelleyememişlerdir.

Bize tam bağımsız bir ülkenin çocukları olma hakkını veren başta Mustafa Kemal Paşa ile
silah – dava arkadaşlarını, acılı ve yorgun savaşçılarını, İskilipli Atıf gibi sözde hocaların aldatmasıyla  yurt savunmasından kaçmayan Mehmetçiklerimizi, şehitlerimizi ve merhum gazilerimizi sonsuz bir minnetle-şükranla anıyor, sevgin (aziz) anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ diyoruz Büyük Atatürk gibi..
Savaşı, Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe cinayet görüyoruz büyük komutan Atatürk gibi.

BÜYÜK TAARRUZ’UN ve 30 Ağustos, 9 Eylül zaferlerinin 95. Yılı Ulusumuza ve dünyaya
KUTLU OLSUN diyoruz bir kez daha.. 15 Mayıs 1919’da başlayan İzmir’in – Ege’nin işgali, ancak 3,5 yıl sonra 9 Eylül 1922’de sonlandırılabildi ve İzmir’in dağlarında çiçekler açtı..

  • Yaşşa Mustafa Kemal Paşa, yaşşa Mustafa Kemal Paşa, yaşşa Mustafa Kemal Paşa!

Mustafa AYDINLI : Teşekkür ederim..
Prof. SALTIK :
Ben de hem size hem Çorlu Devrim Gazetesine teşekkür ederim.
============================
[1]  1071 yılı, Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk gelişlerinin tarihidir. Türkler milattan önce 13 bin yılında Anadolu’ya gelip, Anadolu’nun dip kültürünü oluşturdular. Ön Türkler Anadolu’ya göçebe olarak değil, göçmen olarak geldiler.

TTB’nin aşı konusunda hazırladığı yasa değişikliği önerisi TBMM’ye sunuldu

TTB’nin aşı konusunda hazırladığı yasa değişikliği önerisi TBMM’ye sunuldu

Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) giderek artan aşı reddine karşı sağlık çalışanlarına ve halka çocukluk dönemi aşılarının önemini hatırlatmak ve zorunlu aşı yasasının bir an önce çıkarılması için Sağlık Bakanlığı’nı harekete geçirmek amacıyla 5 Nisan’da başlattığı “Aşı Candır” kampanyası kapsamında hazırladığı yasa değişikliği önerisi TBMM’ye sunuldu.

TTB Merkez Konseyi, “Aşı Candır” kampanyası kapsamındaki gelişmeleri basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdu. 20 Nisan 2018’de TTB’de gerçekleştirilen basın toplantısına, TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, TTB 2. Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, TTB Genel Sekreteri Dr. Sezai Berber, TTB Merkez Konseyi üyeleri Dr. Selma Güngör, Dr. Şeyhmus Gökalp, Prof. Dr. Taner Gören ve Dr. Yaşar Ulutaş katıldılar. Basın toplantısına milletvekilleri Dr. Ali Şeker, Dr. Niyazi Nefi Kara ve Dr. Behçet Yıldırım da destek verdi.

Aşı reddindeki artışı endişe ile karşılıyoruz

Prof. Dr. Raşit Tükel, burada yaptığı konuşmada, çocuklarına aşı yaptırmayı reddeden aile sayısının son 7 yılda %125 arttığına dikkat çekerek, sayısının daha da artması durumunda salgın hastalıkların ortaya çıkabileceği uyarısının yapıldığını hatırlattı. Hekimler olarak bu durumu endişe ile karşıladıklarını belirten Tükel, dünyada her yıl aşılama sayesinde 2 milyondan çok çocuğun yaşamının kurtarıldığı ve eğer dünyadaki tüm çocuklar aşılanabilse, 1.5 milyondan çok çocuğun daha yaşamının kurtarılabileceği yönündeki verileri aktardı.

  • Aşılarla ilgili kanıtlanmış hiçbir ciddi yan etki yoktur

Aşıların son derece etkin ve güvenilir olduğunun birçok bilimsel çalışma ile kanıtlandığını belirten Tükel,

Aşılarla ilgili kanıtlanmış hiçbir ciddi yan etkinin olmadığının altını bir kez daha çizmek istiyoruz.
Aşı yapılması, kişinin ya da anababanın; bilimsellikten uzak, kanıtlanmamış bilgiler ve yanlış inançlar doğrultusunda aldığı keyfi kararlarına bırakılmamalıdır.
Toplum sağlığı açısından ileride bu kararların geriye dönüşü olmayan sorunlara neden olabileceği unutulmamalıdır” diye konuştu.

TTB’nin yasa önerileri TBMM’ye sunuldu

Anayasa Mahkemesi’nin 26 Ekim 2016 tarihinde varolan yasalar doğrultusunda çocuk felci dışındaki aşıların zorunlu tutulamayacağı yönünde bir karar aldığını hatırlatan Tükel, bu kararın aşılama konusunda yasal bir düzenleme yapılmasının gerekliliğini ortaya koyduğunu söyledi. TTB olarak Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda ve Türk Ceza Kanunu’nda konuyla ilgili değişiklik önerileri hazırladıklarını belirten Tükel, TTB’nin bu değişiklik önerilerinin CHP’li hekim milletvekillerince 16 Nisan 2018 tarihinde TBMM’ye sunulduğu bilgisini aktardı.

Sağlık Bakanlığı’nı göreve çağırıyoruz

Prof. Dr. Raşit Tükel, toplumda giderek artan aşı karşıtlığı ve bu konuda yürütülen tartışmalar karşısında Sağlık Bakanlığı’nın suskunluğunu sürdürmesinin ve aşılama konusunda halen gerekli düzenlemeyi yapmamasının dikkat çekici olduğunu söyledi. Bakanlıktan topluma güçlü mesajlar vererek aşılanmayı teşvik etmesinin ve yasal düzenlemeleri bir an önce yapmasının beklendiğini belirten Tükel, “Aşılama konusunda mevzuattaki belirsizliklerin sona erdirilmesi için, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nda değişiklik yapılmasına yönelik yasa taslağı önerilerimizi bir kez daha kamuoyu ile paylaşıyor; bu konudaki yasal düzenlemelerin ivedilikle yapılması için Sağlık Bakanlığı’nı göreve davet ediyoruz” diye konuştu.

Aşılamanın önemine ilişkin çalışmalarımız sürecek

TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Yaşar Ulutaş da 5-24 Nisan 2018 tarihleri arasında yürütülen “Aşı Candır” kampanyası kapsamında yürütülen çalışmalar hakkında bilgi verdi. Ulutaş, 24-30 Nisan tarihlerinin Dünya Aşı Haftası olduğunu belirterek, yasal düzenlemelerin bu hafta içinde çıkabilmesi için kampanyayı erken başlattıklarını söyledi. Bu sürede TTB web sayfası üzerinde ayrı bir Aşı sayfası oluşturulduğunu, 1. Basamak Sağlık Çalışanlarına Yönelik Aşı Rehberi’nin yayımlandığını, Anne ve Babalar İçin Aşı Broşürü yayımlandığını, afişler, videolar ve basın açıklamalarıyla aşının önemine vurgu yapan çalışmalar yürütüldüğünü, yasa teklifinin hem TBMM’ye hem de Sağlık Bakanlığı’na iletildiğini aktardı.

Kızamık aşısı olmadığı için ölen çocuklar anısına 13 balon uçuruldu

Basın toplantısının ardından TTB Merkez Konseyi üyeleri ve milletvekillerince, dünyada sadece kızamık aşısının yapılmaması dolayısıyla her saat 13 çocuğun yaşamını yitirdiğine dikkat çekilerek, sembolik olarak 13 adet sarı, beyaz ve siyah renkli balon gökyüzüne uçuruldu.

TTB’nin_1593’te_zorunlu_asi_icin_degisiklik_onerisi_ve_gerekcesi

Asi_reddi_icin_TCK’da_degisiklik_onerisi_ve_gerekcesi

TTB_basin_aciklamasi_asi_icin_yasal_duzenleme_yapisin

===================================================

Dostlar,

Meslek örgütümüze teşekkür borçluyuz…
Metinlerde yer yer maddi hataları düzeltmek gerekiyor..
1593 sayılı yasada zorunlu olarak yapılması istenen aşı çocuk felci değil ÇİÇEK aşısı.
Bu hastalık 1978’de dünyadan ÇİÇEK AŞISI sayesinde yok edildiğinden, artık aşısı yapılmıyor.
Kızamık ve çocuk felci de bu sınıra yine AŞILAR SAYESİNDE yaklaştı..

Bir de, Türk Ceza Yasası’nın 195. maddesinde yapılması istenen değişiklik (gerçekte ekleme) için yeni madde imiş gibi md. 89 denmiş. Oysa madde numarası değişmiyor, 195 kalıyor.

Md. 89, Umumi Hıfzıssıhha Yasasında içerik olarak değiştirilmesi önerilen maddenin numarası.

Ayrıca Anayasa Mahkemesinin tarihi 26 Ekim 2016 olarak verilen kararının gerçek tarihi 29.06.2016. Daha önce alınan bir karar daha var : 24 Aralık 2015.

Dolayısıyla 2,5 yıla yakın bir zaman geçmiş durumda aradan ve Sağlık Bakanlığı bir adım atmış değil!? Bize ulaşan duyumlara göre ise Bakanlık yasal değişlikliği hazırlamış ve sunmuş ancak Devletin tepesinde engellenmiştir. Bu konuyu / sorunu web sitemizde daha önce de kezlerce işledik. Manşetten CB Erdoğan’a AÇIK ÇAĞRI yayınladık. Bir kez de buraya alalım :
*****

AŞI REDDİ TEHLİKELİ BOYUTA ULAŞTI!
ERDOĞAN’a AÇIK ÇAĞRI  :

Anayasa Mahkemesinin zorunlu aşının “hak ihlali olduğu” kararının üzerinden 2,5 yıl geçti aşı reddi tırmanıyor, geçen yıl 23 bini aştı! Sağlık Bakanlığınca 2,5 yılda tek maddelik bir yasal dü-zenlemenin neden yapıl(a)madığı ciddi bir soru ve sorundur. Söylemler, devletin yüksek tepele-rinin buna karşı olduğu yönündedir!??! Erdoğan, bu sorunun ivedilikle çözümü için ne dü-şündüğünü kamuoyuna hemen açıklamak zorundadır. Kabul edilemeyecek biçimde, 2,5 yıl gi-bi çooooooook uzun sürede tek maddelik yasal düzenleme yapıl(a)mamış olması; duyum-ları, Erdoğan’ın buna engel olduğu savını güçlendirmektedir. Durum böyle değilse, hemen bu gün çözüm yoluna konmalıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tarih önünde açık çağrımız ve konu-nun uzmanı olarak ciddi – kritik uyarımızdır. Seçim sürecinde bu ivedi sorun gözden kaçmasın!

Aşı reddinin yaygınlaşmasından doğacak salgınların ve bu salgınlarda ölecek- engelli kalacak masum çocukların sorumlusu doğrudan Erdoğan olacaktır!

Böylesine ağır bir insanlık suçu işlemek istenmiyorsa, gerekli yasal düzenlemenin önü hemen açılmalı ve Sağlık Bakanlığı yaygın aşılama görevini eksiksiz yerine getirmelidir. (http://ahmetsaltik.net/2018/04/15/asi-candir-hayat-kurtarir-saglik-bakanligini-asilama-konusunda-goreve-davet-ediyoruz/)
*****

Yarın, 21 Nisan 2018 sabahı 08:30’da Ulusal Kanal’da AŞI REDDİ konusunu işleyeceğim..

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD     Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

 

ŞEHİR HASTANELERİ : “Torunlarımıza kadar borçlanacağımız bir sistemle karşı karşıyayız”

ŞEHİR HASTANELERİ :
“Torunlarımıza kadar borçlanacağımız
bir sistemle karşı karşıyayız”

Hekim Postasıhttp://www.hekimpostasi.org.tr/2017/04/11/torunlarimiza-kadar-borclanacagimiz-bir-sistemle-karsi-karsiyayiz/, 11 Nisan 2017

bilkent

Yozgat, Mersin ve Isparta Şehir Hastanelerinin açılışıyla birlikte emek-meslek örgütlerinin yıllardan beri dile getirdikleri problemler gün yüzüne çıkmaya başladı. Ankara Bilkent Şehir Hastanesinin açılışına kısa bir süre kala,  şehir hastanelerinin finansman modeli, ulaşım, mimari-kent planlanması ve sağlık hizmeti sunumu yönünden yaratacağı sorunları tartışmak için Ankara Tabip Odası ve Mimarlar Odası “Etlik ve Bilkent Şehir Hastaneleri Vesilesiyle” başlıklı bir sempozyum düzenledi. Gündeme geldiği günden bu yana şehir hastaneleri konusu ile yakından ilgilenen TTB Merkez Konsey Eski Başkanı Dr. Bayazıt İlhan, şehir hastaneleri konusunda akla gelen soruları Hekim Postası için yanıtladı.

Sibel Durak : Yaklaşık 10 yıldır  hekimleri de yakından ilgilendiren bu süreçte TTB ve tabip odaları Şehir Hastaneleri konusunda ne gibi çalışmalar yürütüldü?

B.İLHAN

Dr. B.İ: 10 yıl süresince değişik ölçeklerde çalışmalar yürüttük. Türkiye’nin dört bir yanında sağlık emekçileri ve yurttaşlarla bu konuda toplantılar düzenledik, şehir hastanelerinin yapılış modeli olan kamu özel ortaklığının iç yüzünü anlatmaya çalıştık. Yurtdışı örneklerini inceledik. Bunun yanında hukuki mücadele yürüttük.

TTB’nin şehir hastaneleri ihalelerine karşı açtığı davalar sonucunda Danıştay Ankara Etlik, Bilkent ve Elazığ Şehir Hastaneleri ihaleleri için yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Bu karara rağmen hastaneler nasıl hayata geçirildi?

Dr. B.İ: Başlangıçta TTB olarak bütün ihalelere dava açtık ve bazılarında olumlu sonuçlar elde ettik. 2012 yılında, Ankara Etlik, Bilkent ve Elazığ  Şehir Hastanelerinin ihalelerine yürütmeyi durdurma kararı verilmesiyle  şehir hastaneleri konusu Türkiye’nin gündemine daha çok gelmişti.

  • Dönemin Başbakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı  ‘Bu benim 9 yıllık hayalim. Kuvvetler ayrılığı bana ayak bağı oluyor, yargı kararları nedeniyle hayallerimi gerçekleştiremiyorum.’ demişti. ‘Kuvvetler ayrılığı nedir?’, ‘Neden gereklidir?’ bu meseleden ötürü o günlerde  tartışılmıştı, şimdi yeniden tartışılıyor. O zaman Danıştay’ın kararlarını işlevsiz hale getirmek için 2013’ün Ocak ayında TBMM’de yeniden yasal düzenlemeye gidildi. Süreci yakından takip ettik, rapor ve görüş yazılarımızı TBMM’de grubu olan siyasi partilerin grup başkan vekillerine, plan bütçe komisyonundaki milletvekillerine  ilettik. Yasa görüşülürken sunumlar gerçekleştirdik. Bu hastanelerin yaratacağı finansal sorunlar, kent dokusunda yaratacağı tahribat, sağlık hizmetinde yaşanacak sorunlar ve  sağlık çalışanlarını bekleyen olası sorunları anlatmaya çalıştık. Ne yazık ki iktidar partisinin oylarıyla bu yasa geçti ve  yeni ihalelere çıkıldı.

Hastanelerin yapılış modeli de oldukça tartışmalı…

Dr. B.İ: Kamu özel işbirliği modeli aslında bir çeşit yap-kirala- devret ya da yap-işlet- devret modeli olarak tarif ediliyor. İstanbul’daki üçüncü havaalanı, üçüncü köprü, Avrasya tüneli, Çanakkale’de temeli atılan köprüde olduğu gibi ihaleyi alan şirketlere geçiş garantisi, inecek uçak garantisi türünden bir takım garantiler veriliyor. Bu hastaneler için de yatak doluluk garantisi verildi. Bu hastaneler konusunda kamuoyunun pek çok konudan haberdar edilmediğini görüyoruz.  Şehir hastaneleri ile şehirlere yeni yatak kapasitesi kazandırılmıyor,  bu hastanelere kaç yatak yapılacaksa o kadar yatağın mevcut hastanelerden kapatılacağı  anlatılmayan gerçeklerden ilki.  Ankara’da  yurttaşların yıllardır sağlık hizmeti aldıkları köklü hastaneler kapanacak. Hangileri bunlar? Örneğin Numune Hastanesi, Dışkapı Hastanesi, Onkoloji Hastanesi, Zekai Tahir Burak Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi, Sami Ulus Çocuk Hastanesi… Bunların kapanacağını Ankaralılar bilmiyor. Hangi hastanelerin kapanacağını hekimlere, sağlık çalışanlarına bile açıklamıyorlar.  Bunların yerine  iki kampüste toplanan hastanelerde sağlık hizmeti verilecek. Mevcut hastanelerin arazileri de ticari amaçlarla elden çıkarılacak. Yozgat ve Mersin’de  bu konuda yaşanan sıkıntıları görmeye başladık. Yurttaşlar bu hastaneler öncesinde, şehrin merkezinde daha kolay hizmet alabiliyorken şimdi hastaneye erişim sıkıntısı yaşıyorlar.

Bilinmeyen başka bir nokta bu ihaleler kaça mal oldu, şirketlere ne taahhütler verildi, yıllık kiralar ne kadar…  Israrla sorduğumuz bu sorulara ticari sır olduğu gerekçesiyle cevap vermediler. Danıştay’a açtığımız davalar ile bir miktar fikir sahibi olabildik. Anladık ki bu hastane yapım modeli son derece pahalı bir model. Mersin Şehir Hastanesi’nin açılışında Sağlık Bakanı hastanenin 400 milyon euroya mal olduğunu söyledi. 25 yıl boyunca bu hastane için devletin ödeyeceği yıllık kira tutarı ne? Bu soruyu kimse sormadı. Isparta Şehir Hastanesi’nin açılışında Başbakan 600 milyon liraya mal olduğunu söylerken, şirket yetkilisi 1 milyar 150 milyon liraya mal olduğunu söyledi. Gerçekte bu hastane kaça mal oldu bilmiyoruz. Bir de hastane ihalelerinin yapıldığı dönem ile bu dönem arasındaki döviz kurunu düşününce halkın borcu daha hastaneler açılmadan 2 kat artmış oldu. Ödenecek paralar o kadar büyük ki genel bütçe ve hazineye önemli bir yük bineceği ortada. Bunun Varlık Fonu üzerinden karşılanma yoluna gidilmesi halinde Türkiye’nin önemli varlıklarının diğer köprü ve havaalanlarıyla birlikte şehir hastanelerine kurban gitme ihtimali gündeme gelebilir.

Avrupa örnekleri ile kıyaslayınca orada da mı garanti karşılığı bu hizmetler
yerine getiriliyor?

Dr. B.İ: Avrupa’da hiçbir ülkede bu projelere hazine garantisi verilmiyor. Bizim öğrenebildiğimiz kadarıyla Avrupa’da bu projelere hazine garantisi veren tek ülkeyiz. Bu da yetmez gibi Varlık Fonu kurulurken dev projelere kaynak sağlamak gibi bir hedef ortaya koyuldu.  Büyük köprü, havaalanı ihaleleriyle birlikte şehir hastanelerinin  de kamu gelir-gider dengesinde ciddi bir probleme yol açacağının anlaşıldığını görüyoruz. Burada ortaya çıkan kara deliği kapatmak üzere yurttaşlarımızın onlarca yıllık birikimiyle  ortaya  çıkan birikimlerinin Varlık Fonu’na devri ile bu deliğin kapatılmaya çalışılacağını anlıyoruz.  Diğer yandan Varlık Fonu düzenlemesi ile bu projelere aktarılacak kaynaklar Sayıştay denetiminin dışına taşınmış oldu. Devlet hastanesinde deterjandan,  hasta yatağına,  tüm ihale süreçleri  belli bir şeffaflıkta yürütürken bu hastanelerde bütün bu hizmetlerin kamu ihale kanunu dışında tamamen denetimsiz şekilde yürütüleceğini  görüyoruz ki  ciddi şekilde kamu zararı oluşturacak bir süreç  bu…

Şirketler açısından oldukça karlı bir yatırım olsa gerek…

Dr. B.İ: Kapitalizmin mantığına göre, bir şirket özel girişimde bulunuyorsa, bir yatırım yapıyorsa aynı zamanda risk de alıyor demektir. Oysa kamu özel ortaklığı modelinde risk almadıkları gibi kar garantisiyle iş yaptıkları, olası bütün risklerin de devlet  ve halka yıkıldığını görüyoruz. Yüzde 70 doluluk garantisi vererek yurttaşları hasta edeceğinizi,  bu hastanelere yurttaşların başvuracağını  garanti etmiş oluyorsunuz. Doluluk sağlanamazsa devlet, hastane doluymuş gibi yatak, yemek, otelcilik gibi tüm hizmet bedellerini ödeyeceğine garanti veriyor. Bu açıdan bakıldığında kapitalizmin temel mantığını zorlayan, bütün riskleri devlete ve halka yükleyen, torunlarımıza kadar borçlanacağımız bir sistem ile karşı karşıyayız. Uluslararası örnekler gösteriyor ki bu işten karlı çıkanlar yalnız inşaat firmaları ve onlara finansman sağlayan ulusötesi dev finans şirketleri.

Ankara Etlik ve Bilkent Şehir Hastaneleri kent dokusuna nasıl etki edecek?

B.İ: Ankara’daki bu hastanelerin her birine günde yaklaşık yüz bin kişinin gideceğini hesaplıyor uzmanlar. Sabah ve akşam yoğun zamanlarda bir saatte yaklaşık 27’şer bin kişinin bu hastanelere giriş ve çıkış yapacağını belirtiyorlar. Bunun 7500’er araca karşılık geleceği söyleniyor. Şehir içi trafiğinde bir şeritten saatte yaklaşık 500 aracın gidebileceği göz önüne alındığında  bu yükü kaldırmak için Etlik ve Bilkent yönlerinde 13’er şeritlik yola ihtiyaç var.  Bilkent Şehir Hastanesinin kısa bir süre sonra açılacağı söyleniyor ama hala Bilkent’e nasıl ulaşılacağına dair ortaya konan sağlıklı bir proje yok. Aynı durum Etlik için de geçerli. Bu hastanelere ulaşımı sağlamak için ODTÜ ve Bilkent Üniversiteleri ile Atatürk Orman Çiftliği arazilerinden geçecek yollar planlanıyor. Tablo gösteriyor ki salt şehir hastanelerine erişim için Ankara’nın bütün ulaşım planlarında değişikliklere gidilmesi, yeni yolların yapılması ve yeni rant alanların ortaya çıkması  söz konusu. Bu hastaneler ile birlikte ciddi biçimde Ankara’nın dokusunun, ulaşım planlarının değişip bozulacağını görüyoruz.

Bu kadar büyük hastaneler, sağlık hizmeti vermek açısından uygun mudur?

Dr. B.İ: Yaklaşık 4000 yataklı dev iki kampüsten söz ediyoruz. Bilimsel araştırmalar bunun sağlık hizmeti vermek açısından verimli, doğru yöntemler olmadığını gösteriyor. 1300 yataklı Mersin Şehir Hastanesi açıldı. Hastane içinde ulaşım golf arabalarıyla sağlanmaya çalışılıyor. Hastanenin bir ucundan öbür ucuna ulaşmak soruna dönmüş durumda. Ankara’da kurulacak hastaneler bunun neredeyse 3 katı büyüklüğünde olacağı için sağlık hizmetine  kolay erişilecek bir proje olmadığı çok açık. Yasal düzenlemeler görüşülürken Meclis’te milletvekillerine “Çocuğunuz ateşlendiğinde onu, böyle bir kampüse götürüp mü sağlık hizmeti almak istersiniz yoksa işlerin daha pratik yürüdüğü 100-150 yataklı bir hastaneye mi gitmek istersiniz?” diye sordum. Sessizlikle geçiştirdiler, şimdi projeler kapımıza dayandı…

Konuya bir de sağlık emekçileri açısından bakarsak, hastanelerin açılmasıyla beraber sağlık çalışanlarını bekleyen olası sorunlar nedir?

Dr. B.İ: Bu hastaneler pahalı bir modelle yapıldığı için bir süre sonra ciddi finansman sorunları ortaya  çıkacak. Yurt dışı örneklerine bakarsak, İngitere’de bu modelle yapılan ve iflas etmiş hastaneler, bu yüzden işsiz kalmış hekim ve sağlık çalışanları var. Bunun ileride ortaya çıkabilecek bir tehlike olduğunu  tekrar belirterek açılmış hastanelerdeki duruma dikkat çekmek isterim. Yozgat Şehir Hastanesinde,  taşeron şirketlerde çalışan sağlık işçilerden yeni kurulan hastaneye götürülmeyen ve işten çıkarılanlar oldu.  Görüntüleme, temizlik, laboratuvar, bilgi işlem gibi pek çok hizmet ihaleyi alan şirketlere devredilmiş durumda ve bu şirketler de farklı alt yüklenicilere bu hizmetleri yaptırıyorlar. Bu hizmetler için kimi zaman yeni, kimi zaman mevcut hastanelerdeki personeli alıyorlar. Mevcut hastanelerin personelinin alınacağına dair bir garanti yok. Bu personelin alınmaması halinde özellikle taşeron çalışan sağlık emekçilerinin işsiz kalma riski ortaya çıkıyor.

Mersin ve Yozgat’ta sağlık çalışanları mutsuzlar. Gelirlerinde önemli düşüşler meydana geldi.  “Bunun altında yatan mesele nedir?”  dendiğinde hastane idarecileri “Henüz yeterince fatura kesemedik, yeterince ödeme alamadık.  Daha sonra bunlar normale dönecek” gibi açıklamalar yapıyorlar ama bütün sağlık çalışanları hem gelirleri hem iş güvenceleri açısından  son derece kaygılılar.  Bu hastanelerin yıllık kira ve hizmet bedellerinin nereden ödeneceği  net değil. Bu ödemelerin bir kısmının döner sermayeden karşılanacak olması durumunda sağlık çalışanlarının gelirlerinde önemli bir düşüş olacağı çok açık. Bu hastaneler pahalı yatırımlar olduğu için sağlık çalışanları üzerinde ciddi bir performans baskısı ortaya çıkacağını ön görmek kehanet sayılmaz.

Peki Türkiye’de hekimler yeni hastaneler yapılmasını istemiyorlar mı?

Bu projeler  gündeme geldiğinde yasal düzenlemelere itiraz ederken Sağlık Bakanlığı ve iktidar partisinin karşı cevapları hep bu noktadaydı.  “Bunlar yeni hastane yapılmasını istemezler” gibi eleştiriler getirdiler.  Kuşkusuz o zaman da söyledik, şimdi de söylüyoruz : “Türkiye’de hekimler tabii ki yeni hastaneler yapılsın, daha modern kurumlarda sağlık hizmeti verilsin,  hastalarına daha  nitelikli sağlık hizmeti  ulaşsın isterler.” Ancak bunun yolu yordamı  bellidir. Bir kere mevcut hastanelerin,  korunması çok önemlidir, bunlar korunurken yeni hastaneler yapılmalıdır.  Bu yapılırsa mevcut hastanelerin yükü azalır, o hastanelerde de daha konforlu hizmet sunulabilir. Bilimsel gerçeklere uygun, kent dokusuna hürmet eden,  erişimi kolay,  finansman modeli olarak da torunlarımıza kadar borçlanmadığımız, doğru finansman modelleriyle  yapılan hastaneleri savunuyoruz. Anadolu’nun pek çok yerinde,  yeni hastaneler yapıldı bunu memnuniyetle karşıladık. Yine böyle yapılmasını istiyoruz, oysa bunun tercih edilmediğini ve pek çok yönüyle sorunlu bir modelle; mevcut hastanelerimiz kapatılarak, Türkiye sağlık hizmeti sunumunun daha da sıkıntılı bir yola sokulduğunu görüyoruz. Aslına bakarsanız yıllar içinde kamu sağlık hizmetlerinin daha da piyasalaşacağı bir sürecin içine girmiş durumdayız.
==================================
Dostlar,

“Şehir hastaneleri” ne yazık ki, AKP eliyle yürütülen büyük yıkımlardan biri..
Halkın alın terini yandaş yerli – yabancı sermayeye peş keş çekmenin, servet aktarmanın çok hince yöntemlerinden biri.. Bir yandan da kısa – orta erimde bu yıkıcı politikayı halkı kandırarak “oy”a dönüştürme.. Gerçekler ortaya çıktığında çoook geç oluyor ve ağır – yıkıcı bedelleri
halk ödemek zorunda kalıyor..

Bu konuda sitemizde epey yazılar yazdık, dosyalar paylaştık :
http://odatv.com/asil-olan-aclik-grevi-yapan-insanlarla-empati-kurmaktir-0907171200.html
Tam metin pdf için tıklayınız : Nurzen_Amuran’dan_ODATV_icin_sorular

"Yaşamda tutunabilmenin anahtarı bilimsel akılcılıktır..."

Şehir Hastanelerinin Yüksek Maliyeti Gizleniyor
ŞEHİR HASTANELERİ BİR SOYGUN – TALANDIR..

Okunmasını, paylaşılmasını dileriz..

Sevgi ve saygı ile. 10 Temmuz 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com     Mülkiyeliler Birliği Üyesi