Sistem çürüyerek çöküyor : Sol, halk muhalefetine sahip çıkmalı

Sistem çürüyerek çöküyor:
Sol, halk muhalefetine sahip çıkmalı

BİRGÜN Pazar, 30.12.18
Prof. Dr. Korkut BORATAV

Korkut Boratav ile Pazar söyleşimizin bu ayki konusu Sarı Yelekliler hareketi oldu. Sarı Yelekliler eylemleri üzerinden ‘Sistem Krizini’ ve ‘Sol Arayışları’ tartıştık. Yılın sonunda bir anlamda bir dönem değerlendirmesini içeren söyleşimizin sonunda Türkiye ekonomisini yeni yıldaki seyrini de masaya yatırdık.

► Sarı Yelek giyerek sokağa çıkanların ‘kim’ olduğu çok tartışıldı. Bu eylemin sınıfsal karakterine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

“Sarı yelek”, Fransa’da araçların kaza, arıza hallerinde sürücülerin giymeleri gereken bir “üniforma”. Eylemler başladığında Türkiye’de gözlemsel ilk algılama ‘araba sahiplerinin protestosu’ , ‘orta sınıf tepkisi’ olarak küçümsendi. Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Otomobil, Batı işçi sınıfları için “ücret malı”dır. Marx’a göre “iş gücünün değeri”, ücretli emeğin varlığını sürdürebilmesi için gereken, tarihsel ve sosyal olarak belirlenen bir  zorunlu tüketim miktarı ile belirlenir. Bunun altındaki bir ücret düzeyi, işçi tarafından yeterli görülmez ve kabul edilmez.

ABD’de de kentleşme öyle bir biçim almıştır ki bir işçinin konutundan işyerine araç sahibi olmadan gitmesi bile mümkün değildir. Avrupa için de benzer bir durum söz konusudur. Büyük kentlerde toplu taşımacılık yaygındır ama banliyölere yayılan emekçiler için araç sahipliği yaşamın vazgeçilmez bir öğesidir. Fransa’da da çalışan herkesin sarı yeleği vardır. Dolayısıyla araç sahipliğini işaret eden sarı yeleğe bakılarak, bu hareket orta sınıf tepkisi olarak küçümsenemez.

MACRON’UN CİLASI DÖKÜLDÜ

► Bu hareketin Fransa’daki siyasi sürece ilişkin etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sarı yelek eylemlerini değerlendirirken Fransız toplumunun bir başka özelliğine de dikkat çekmek gerekir. Sol parti ve sendika örgütleri zayıflamış olsa bile Fransa halkı toplumsal istemlerini sokağa çıkarak savunur. Kimi neo-liberal uygulamaların önlenmesini sağlayan, parlamento değil, sokak olmuştur. Sokakta öğrenciler vardır, örgütsüz emekçiler vardır; sendikalar ve partiler de flamaları, bayraklarıyla katılır. Fransa bu anlamda devrimci bir geleneğe sahiptir ve bu geleneği daima hatırlar. Sarı yelekliler hareketi de sokağa çıkma geleneğinin bir parçası olarak gelişti. Bizim Haziran 2013 kalkışmasına, nasıl Gezi Parkı’nda ağaç kesilmesi vesile olmuşsa, sarı yelekliler eylemine de akaryakıt fiyatlarına zam vesile oldu. Ama bu vesile, çok daha genel bir hoşnutsuzluğu da açığa çıkardı.

Genel hoşnutsuzluğu kapitalizmin siyasi krizinin bir boyutu olarak düşünebiliriz. Başkan Macron, Fransız partileşmesinin sol-sağ ayrımına meydan okuyarak iktidara geldi. Sosyalist parti hükümetinin bir bakanı olarak siyasete adım attı; sonrasında Fransız halkının, önceki iki Başkan döneminde temsili demokrasiye duyduğu tepkiyi kanalize etmeye çalıştı. Kendi partisini de reddetti; geleneksel sol / sağ partilerin dışında bir siyaset önererek yıldızlaştı. Sonrasında cilası hızla döküldü. Neoliberal modelin ilerletilmesi dışında hiçbir yenilik taşımadığı anlaşıldı. Benzin zammı halk tepkilerini tetikledi. Eşzamanlı olarak Hollande döneminde gerçekleşen servet vergisini kaldırması, Macron’un sınıfsal konumunu iyice açığa çıkardı; bu olgu da sokağa taşındı.

TEMSİLİ DEMOKRASİNİN KRİZİ DEVAM EDİYOR

► Sistem Krizleri nasıl sonuçlar üretiyor?

Batı toplumlarının tümünde, halk, sermayenin kapsamlı politikası olan neoliberalizmin ve küreselleşmenin darbeleriyle karşılaşınca sokakta ve sandıkta tepki gösteriyor; reddediyor; ama tepkileri temsil edecek siyasi bir seçenek bulamıyor. Temsilî demokrasi krizi budur. Sermaye, bu tepkileri kanalize etmeye çalışıyor. Fransa’da temsil krizinden doğan boşluk, geleneksel siyasetle bağını koparan Macron’la doldurulmaya çalışıldı ve “sarı yelekliler” hareketi, bu numaranın da tutmadığını gösterdi.

Ne olacak bundan sonra? Batı’da geleneksel siyaset itibarsızlaşınca halkın karşısına iki seçenek çıkıyor. Siyaset krizinde sermayenin programı olan neofaşizm mi? Her ülkeye özgü sosyalizm birikimlerini yeniden canlandıran ve emekçi sınıfların siyasetini temsil eden sol mu?

► Sistem krizine soldan da yanıt verilemiyor. Fransa’daki eylemlerle solun ilişkisi açısından bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hollande döneminde Sosyalist Parti’nin sermayeye teslimiyeti, tüm sol partileri ve sendikaları da itibarsızlaştırdı. Sarı yelekliler partiler ve sendikalar tarafından örgütlenerek değil, büyük ihtimalle sosyal medyadan zincirleme haberleşme ile sokağa çıktılar. Başlangıçta hiçbir parti bu hareketi tam olarak sahiplenmedi. Sendikalar da önce uzak durdu. Daha sonra CGT destek verdi; sendikalı işçiler ise eylemlere ilk günden başlayarak katılıyordu. Soldan en yakın sahiplenme Melenchon’dan geldi; zaten bu hareketi sahiplenebilecek en doğal aday odur.

Sarı yelekliler, bir hareket olarak devam etmeyecek; ama Macron’un Fransa’da temsilî siyaset krizinden doğan boşluğu doldurma çabası da bu hareketle iflas etmiş oldu. Fransa’da diğer ülkeler gibi iki seçenekle karşı karşıya: Halk muhalefeti ya neofaşist akım içinde kaynayacak ya da sosyalist birikimlerin mirasını canlandırmayı beceren sola yönelecek. Macron, 10 Aralık’ta sarı yeleklilere ödün verdiği konuşmasında “Fransız halkının derin kimliği”ne değinerek “göçmen sorununu da halletmemiz gerekiyor” demiş. Bu tavır, sermayenin tipik tercihini yansıtıyor: Halk muhalefetini milliyetçi / ırkçı söylemlerle neo-faşizme yöneltmek… Tipik bir burjuva siyasetçisi olarak, Fransa’da büyük sermayenin çözümünün klasik sağ ile neo-faşist sağın ittifakı olduğunu Macron da bu söylemiyle göstermiş oluyor.

SOL HALK MUHALEFETİNE SAHİP ÇIKMALI

► Sol parlamaların ötesine geçerek, bir seçenek olabilmeyi başarabilmesi nasıl sağlanabilir. 

Yunanistan, İspanya, Portekiz hatta İngiltere’deki sol hareketlere baktığımızda, ilk üç ülkede geleneksel komünist partilerin marjinalleşmediğini; ancak neoliberalizme direnen diğer sol akımların da etkili olduğunu görüyoruz. Syriza dahi, geleneksel Komünist Partisi’nin bir türevidir. İspanya’da Podemos Latin Amerika’nın sosyalist geleneği ile yakın ilişki kurmuştur. Portekiz Sosyalist Partisi de, Komünistlerin ve Sol Cephe’nin desteğiyle iktidardadır.

Kendi ülkesinin sosyalist geleneği ile bağ kurmayan bir sol bugün de etkili olamıyor. İtalya’da bunu görebiliriz. İtalya’da, eski Komünist Parti mirasını alıp yok eden Demokrat Parti, sermayenin ana temsilciliğini üstlendi. Burada sol gelenek Demokrat Parti’de sahipsiz kalınca heba oldu; seçmenlerinin bir bölümü 5 Yıldız Hareketi’ne yöneldi; ama bu yeni parti de neo-faşizmle iktidar ittifakını yeğledi. İtalya’da bu anlamda sol kaybolmuştur.

Jeremy Corbyn ise İngiliz İşçi Partisi’nin sol geleneğini tümüyle benimsedi. Blair’ci çizgiyi, partisini genç, militan üyelere açılarak yenilgiye uğrattı. Her ülkede solun anlamlı bir güç olabilmesi için kendi devrimci mirası ile sosyalist birikimi bütünleştirmesi gerekiyor. Bunu doğru algılayan düşünürlerden birisi Samir Amin’di. Ölümünün hemen öncesinde yeni bir enternasyonal kurulması çağrısı yayımladı: Uluslararası işçi sınıfı hareketi ile Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist mücadelesini temsil eden bir enternasyonal… Dünya halklarının iki düzen-karşıtı mücadelesinin bir bileşkesi…

► Halk muhalefetinin kaybolması ya da bastırılması kapitalizmin krizini aşmasına imkan tanır mı?

Buradan şöyle bir tarihsel sorun çıkar.

  • Kapitalizm artık bir sistem olmaktan çıkmıştır; hayatiyeti kalmamıştır.
  • Ya devrimci bir dönüşümle yeni bir düzene geçecek; sosyalizme, giderek komünizme yönelecek. Ya da çürüyerek, çözülerek, dağılarak son bulacaktır.

Bir sistem bütün unsurlarını baskı, uzlaşma veya ikna yoluyla bütünleştiren bir sistemdir. İkna yeteneğini kaybettiği andan başlayarak salt baskı kalır. İki türlü baskı: Devlet baskısı ve sermaye baskısı. Emperyalizme bakın: Geçmişte, hem tahripkâr, hem de inşacı idi. Bu nedenle bir sistem özelliği taşıyordu. Bugünkü emperyalizm ise, girdiği, etkilediği her yeri sadece yıkıyor; parçalıyor; tahrip ediyor. Çağdaş emperyalizmin en açık örneği Ortadoğu değil mi? Bu coğrafyanın iki ülkesinde Mısır ve Tunus’ta devrimci halk kalkışmaları, 2011’de emperyalizm ile bütünleşmiş iki yoz, soyguncu iktidarı devirdi. Emperyalizm ise gerici Müslüman Kardeşler’i iktidara taşımak işlevini üstlendi. Her iki ülkede de halk emperyalizmin seçeneğine direndi; ama ihanete uğradı. Emperyalizm bugün Tunus halkını IMF programları cenderesine sürükledi. Mısır’da askerî faşizmle ittifak içindedir. Hemen ardından Libya ve Suriye’de cihatçılarla ittifak halinde rejim değişikliğine yönelik silahlı saldırıları tezgâhladı. Bu tablo, bir sistemin çökerek, çürüyerek yok olma tablosudur.

Şimdi ABD emperyalizmi Suriye’den çekip gitmeye kalkışıyor. Sonuç belirsizdir. Çünkü sistem krizi emperyalizmin bütünlüğünü de; tutarlı karar verme yeteneğini de kaybetmesi anlamına geliyor. Amerikan emperyalizmi bugün en az üç karşıt akım arasında mücadele içinde savruluyor. Sistemin içsel çelişkileri Ortadoğu’da odaklanmış olarak karşımıza çıkıyor. Bu da bize gelecekteki ihtimallerden birisinin çürüme ve yozlaşma olabileceğini gösteriyor. O yüzden devrimci, sosyalist geleneği temsil eden insanların sorumluluğu, halk muhalefetini sahipsiz bırakmamaktır. Lenin’in de ifade ettiği gibi kendiliğinden halk muhalefetinin sınırları var, bu muhalefet sendikal muhalefet olur ve orda kalır. Bunun en açık örneklerinden birisi İngiliz işçi sınıfı hareketidir. Çartist hareket kapitalizmin en güçlü işçi sınıfı hareketlerinden birisiydi; ama sosyalizmi gündemine alması çok zaman aldı. Halk muhalefetinin ileri taşınması şu andaki sol, sosyalist akımlara düşüyor.

  • Halk muhalefetinin sahipsizliğinin bir sonucu da bugün faşizme sürüklenen Türkiye’de yaşanıyor.

    ABD ORTADOĞU’YA SADECE MELANET, FELAKET, KAN VE KIYIM GETİRDİ

► ABD’nin çekilme kararından hareketle, özellikle Türkiye’de bu konudaki tutumlardan birisinin ABD’nin bölgede kalması yönünde bir çağrı ve çabanın söz konusu olduğunu da görüyoruz. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Ne söylenebilir? Türkiye’nin acı kaderinin parçalarıdır. Bölgeye sadece melanet, felaket, kan ve kıyım getiren Amerika’ya “çıkma, kal” demek olacak şey mi? Bu konuda tartışmaya girmek yerine geçmiş bir belgeye referans vereceğim. Aralık 2011’de Orta Doğu’ya dönük emperyalist saldırı nedeniyle Cezayir İşçi Partisi’nin düzenlediği bir Dayanışma Konferansı’na Türkiye’den dört meslektaş davet edilmiştik. Suriye’de çalkantılar patlak vermişti; ABD; Körfez ve Türkiye destekli cihatçı saldırı ise o tarihte başlamamıştı. Konferans, bizin önerimiz üzerine aşağıdaki ifadeyi Sonuç Bildirgesi’ne ekledi:

“Konferans, Suriye halkının toplumlarının demokratikleşmesi özlemi ile dayanışma içindedir; ancak, emperyalist güçlerin ve taşeronlarının bu özlemleri Suriye’de rejim değiştirme amaçlı askerî ve siyasî müdahale vesilesi olarak kullanmasını şiddetle lanetler.” 

O tarihte söylediklerimiz bir sağduyu ifadesiydi. Sonrasını biliyoruz. Şimdi emperyalizm ve ortaklarının yarattığı çıkan insanî enkazı çaresizce gözlüyoruz. Bugün yedi yıl önce söylenenlerden başka ne denilebilir ki?

► Önümüzdeki süreçte Türkiye’deki muhalefet için neler söylersiniz?

İktidar özgürlük alanlarını sürekli daraltıyor. Onun için bu alanları hem korumamız, hem de mümkün mertebe genişletmemiz gerekir. Yerel seçimler de bu açıdan önemli. Üst yönetimi Türkiye toplumunun ilerici birikimlerini rahatça heba etmiştir; Cumhuriyet değerlerine sırtını dönmüştür. Ama CHP belediyeleri hala Türkiye’nin önemli özgürlük, özerklik mekânlarıdır o yüzden kaybetmemek; genişletmek gerekir. Meslek odalarımızın, sendikalarımızın hayatiyetleri çok önemlidir. İşçi sınıfındaki direnme eğilimlerini sahiplenen tüm sendikalar desteklenmelidir.

Türkiye’yi yöneten makamlarda gözlenen iç tutarsızlıkları, düzeysizlikleri küçümsemek yanlıştır. Tutarlılık ve bürokratik düzey, faşizmin tüm kurallarını sistemli bir biçimde uygulamak için gerekli değildir. Amaçlarına ulaşmakta başarılı olduklarını görüyoruz. İki emektar, değerli sanatçıya uygulanan baskı, etkili sindirme, yıldırma yöntemleridir. Bu tür baskılara maruz kalan düşünce, sanat, bilim insanları, faşizm-öncesi Türkiye’nin heba edilemeyecek, saygın düşünsel ve estetik birikimini temsil ederler. Onlarla dayanışma, katkılarını sahiplenme, yaşatma önceliklidir.

2019’DA DA BİRGÜN’Ü SAHİPLENELİM

► BirGün okurlarına yeni yıl mesajınız var mı hocam…

Gazetemiz BirGün bu karanlık, güç günlerde Türkiye basınının sosyalist, aydınlanmacı, ilerici geleneğini temsil etmekte; başarıyla sürdürmektedir. 2019’da da BirGün’ü sahiplenelim; okuyalım; okutalım; aktif katkı yapalım; elbirliğiyle geliştirelim…
***
EKONOMİDE ASIL ŞOK ŞİMDİ BAŞLIYOR

► Türkiye ekonomisinin 2019’daki seyri nasıl olacak?

İçinde yaşadığımız krizin farklı ivmeleri var. İlk ivme döviz krizi ile patlak verdi. İktidarın seçim takvimi nedeniyle ekonomiyi pompalamasının yarattığı gerilimler döviz piyasasına yansıdı. Cumhurbaşkanı, finans çevrelerine karşı Mayıs ayında meydan okuyan bir söylem tutturarak bu gerilimin tırmanmasına katkı yaptı. Önceki tüm seçimlerde sermayenin kolektif iradesini temsil eden borsa, AKP’nin seçim zaferlerinden sonra yükselmiştir. Zira, neoliberal programı itirazsız uygulayan tek parti iktidarının devamı olumlu karşılanmıştır. Uluslararası finans çevrelerine karşı yürütülen meydan okuma nedeniyle Haziran 2018’de bu değerlendirme gerçekleşmedi. Ekonominin başına, finans sermayesinden siyasete geçmiş Mehmet Şimşek yerine Albayrak’ın getirilmesi, ek bir güvensizlik etkeni daha oldu.

Bu etkenler, birlikte, döviz krizini tırmandırdı. Ağustos sonunda durumun sürdürülemez olduğu ortaya çıktı. Eylül’de Albayrak Londra’da uluslararası finans çevreleri ile görüştü. “IMF’siz bir IMF programı” önce Merkez Bankası’nın faizleri yükseltmesiyle, sonra da 2019 bütçesine esas olacak Yeni Ekonomi Program ile kabul edildi.

Bu adımlar dövizdeki yükselişi engelledi. Bunalımın döviz krizi aşaması son bulurken üretim, istihdam ve milli gelir verilerine yansıyan kritik aşaması başladı. Türkiye ekonomisi Ağustos-Ekim aylarında cari işlem fazlası verdi. Bu fazla, olumlu bir yapısal dönüşümden değil; iç talepteki çöküşün ithalatı daraltmasından; yani yoksullaşmadan kaynaklandı. Dış ticaret döviz tasarrufu sağlamaya başlayınca dövizdeki yükseliş durdu. Ekonominin gidişatı döviz fiyatlarından algılanmaz.. Reel ekonomideki bunalım, son milli gelir verileriyle ortaya çıktı. Ekonomi 2018’in son çeyreğinde 2019’un ilk yarı yılında küçülecek ve küçülmenin sosyal maliyeti ağır olacak.

Türkiye kalkınmak istiyorsa bunları yapmak zorundadır

Türkiye kalkınmak istiyorsa
bunları yapmak zorundadır

Barış Doster
Odatv.com, 26.6.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ekonomik atılım, sanayileşme hamlesi ve bütüncül kalkınma için, Cumhuriyet’in planlama birikimi ve halkçı iktisat politikaları öğreticidir.

Türkiye bir seçimi daha geride bıraktı. Maalesef, ülkemizin temel sorunları kapsamlı olarak tartışılmadı meydanlarda, ekranlarda. İktidar, yerli ve milli ekonomi diyerek, şeker fabrikalarını kapattı. Kıraathane açma sözü verdi. Sırf bu vaat bile, devletin üretimdeki, istihdamdaki, genel anlamıyla ekonomideki yeri üzerinde uzun uzadıya durmayı gerektiriyor. Hele de ABD’nin korumacı ekonomi politikalarına öncelik verdiği, Almanya ve Fransa’da kamunun ekonomideki payının Türkiye’dekinden yüksek olduğu, Çin’in kendine özgü ekonomi modeli ve planlama anlayışıyla dünyanın 2. büyük ekonomisi olmayı başardığı ve büyüme hızında batılı, merkez, gelişmiş, kapitalist, emperyalist ülkelere fark attığı bir dünyada…

Öncelikle şunun altını çizelim; özelleştirme sadece ekonomik bir dayatma değildir. Aynı zamanda siyasal ve ideolojik bir dayatmadır. Kapitalizmin pazar ve hammadde ihtiyacından, yarattığı krizlerden bağımsız düşünülemez. Bu kapsamda özelleştirme;

Kamu Yönetimi Reformu’ndan,
Yerel Yönetimler Reformu’ndan,
Bölge Kalkınma Ajansları’ndan ayrı ele alınamaz.

  • Bunların hepsi ulus devletin, sosyal devletin, kamucu – halkçı ekonomi anlayışının tasfiyesine dönüktür.

    Aynı paket programın parçalarıdır. Türkiye gibi; gelir dağılımı adaletsizliğinde ilk sıralarda yer alan, vergi adaletini sağlayamayan, toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin oranı %70’i bulan bir ülkenin (ideal olan, bu oranın tam tersi, yani doğrudan vergi gelirlerinin toplam içindeki payının %70 olmasıdır) kalkınması için, kamunun öncülüğü ve planlaması gerekir.

Belirtmekte yarar var; Türkiye’de kamunun sosyal harcamalara ayırdığı pay, OECD ortalamasının altındadır. OECD ortalamasında, GSYH içinde kamunun sosyal harcamalara ayırdığı pay %22’ye yaklaşırken, Türkiye’de bu oran %12-13 dolayındadır. Oysa bu oran Fransa ve Danimarka’da %30, Almanya’da % 26’dır. (AS: Rakamlarda sıkıntı var. Bütçenin tümü GSYİH’nın %25’i dolayında ve bunun yarısı ya da GSYİH’nın %12-13’ü sosyal harcama olamaz.. Bütçenin %12-13’ü sosyal harcama olabilir; GSYİH içinde payı %3-3,25 demektir..)

DEVLETİ KÜÇÜLTMEK ve DEVLETİ KÜÇÜK DÜŞÜRMEK

Türkiye’de liberallerin dilinden düşmeyen slogandır devleti küçültmek. Anayasada yazılı olan sosyal devletin kırıntısı kaldığı halde, yine de devleti küçültmek isterler. Ama akıllarına adil bir vergi sistemi gelmez. Dengeli gelir dağılımı gelmez. Türkiye’nin ucuz emek, düşük teknoloji ile öne çıkan üretim yapısını değiştirmek gelmez. Tarım, sanayi, tarıma dayalı sanayi, planlı kalkınma gelmez. Sanayileşmenin, öbür yararlarının yanı sıra, hem işsizliği azaltmak, hem vergi gelirlerini artırmak, hem de gelir dağılımı dengesizliğini gidermek açısından önemli olduğu gelmez. Türkiye’nin, devlet eliyle sanayileşmede geçmişte başarılı işler yaptığı gelmez.

  • Oysa Türkiye kalkınmak istiyorsa, öncelikle milli kaynaklara dayanan, nitelikli emeğe yaslanan bir sanayileşme programını benimsemelidir. Bunun için planlama gerekir.
    Adil vergi politikaları şarttır. Bu, bilimsel ve teknolojik gelişme için de zorunludur.

Çünkü pazar ekonomilerinde devletin yardımı olmaksızın, bilimsel ve teknolojik ilerleme için gerekli sermayenin, gerektiği düzeyde sağlanabileceğini düşünmek, yalnızca bir hüsnü kuruntudan ibarettir. ABD’de federal bütçeden AR-GE için ayrılan yıllık ödenek 140 milyar $ dolayındadır. Bunun 17 milyar doları federal ar-ge merkezlerinde kullanılır. 1940’lı yıllarda kurulmasına başlanan bu merkezlerin günümüzdeki sayısı 40’tır. ABD’nin bilim ve teknolojideki ulusal öncelikleri, federal ar-ge merkezlerinin araştırma konuları saptanırken belirleyicidir.

“..Üniversitenin araştırma potansiyeli ve bilgi birikimiyle sanayinin deneyimi, kamunun katalizörlüğünde ve finansman desteğiyle bir araya getirilerek ulusal öncelik alanlarında tümleşik bir ulusal yetenek yaratılır.” (Aykut Göker, “Amerikan Sanayiinin Ardındaki Güçlü El (2)”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji Eki, 21. 03. 2014)

SÖZDE DEĞİL, ÖZDE YERLİ VE MİLLİ EKONOMİ İÇİN…

Türkiye; daha çok ve daha nitelikli üretmek, ürettiği nitelikli ürünleri ihraç etmek, daha sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde büyümek, daha adil bölüşmek istiyorsa, köktenci adımlar atmalıdır. Örnek; gerekirse bir keze özgü olmak üzere, servet vergisini gündeme getirmelidir. Örnek; lüks tüketimden daha çok vergi almalıdır. Örnek; kayıt dışı ekonomiyi kayda almanın yolunu bulmalıdır. Örnek; tüketimi pompalamak yerine, tasarruf bilincini özendirmelidir. Örnek; yerli malı kullanımını teşvik etmelidir.

Sanayinin dışa bağımlılığının artması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir sorundur. Ulusal güvenlik sorunudur. Ekonominin inşaata dayanması sonucu Türkiye, son 7 yılda toplam 551 milyar doları inşaat yatırımlarına ayırmıştır. Türkiye; üretimi ve ihracatı düşük ve orta düzeyli teknolojilere dayanan bir ülkedir. İmalat sanayisinin ulusal gelir içindeki payı azalmıştır. Türk ekonomisi, büyüdüğü dönemler dahil, istihdam yaratamamıştır. İşsizlik, özellikle genç işsizlik çok yüksektir. Ekonomideki genel verimlilik düzeyi, batılı ülkelerin gerisindedir. Elindeki kaynağı doğru, tam, zamanında kullanmak, ekonomik kullanmak açısından Türkiye’nin yalnızca verimlilik düzeyi değil, üretkenlik düzeyi de düşüktür.

Kalkınma yalnızca piyasayla olmaz. Planlama zorunludur. Yalnızca özel sektörle olmaz. Devletin öncülüğü ve katkısı şarttır.

  • Azgelişmiş ülkelerde, çevre ekonomilerde, Türkiye gibi; yarı sanayileşmiş, dış kaynağa bağımlı, düşük teknolojiye dayalı üretim yapan, merkezin hemen kenarında bulunan,
    yarı çevre konumundaki tedarikçi bir ekonomide, liberal iktisatla kalkınmak olanaksızdır.

Neo-liberal ekonomi politikalarıyla sağlıklı, güçlü bir ekonomik yapı kurulamaz. Türkiye gibi; sanayileşme sürecine geç katılan ülkelerde kamuculuk, planlama, halkçı – devletçi ekonomi politikaları izlenmezse, devlet piyasaya müdahale etmekten sürekli korkarsa, çarpık bir yapı ortaya çıkar.

Sağlıklı ve sürdürülebilir bir kalkınma için devlet yönlendirici, düzenleyici, eşgüdüm sağlayıcı olmalıdır. Sektör ölçeğinde il il, bölge bölge, ürün ürün öncelikleri saptamalıdır. Bunu yaparken ulusal gereksinimleri gözetmelidir. İç talebin yanında, ihracat olanağını da dikkate almalıdır. İleri teknoloji kullanımını özendirmeli, yüksek katma değer yaratan, istihdam sağlayan alanlara öncelik tanımalıdır. Sübvansiyon, teşvik, kaynak tahsisi, vergi kolaylığı, bu ölçütlere göre düzenlenmelidir. İhracatta ürün yelpazesini çeşitlendirmek, ileri teknolojiye, nitelikli işgücüne dayalı, yüksek katma değer üreten mallar üretip satmak amaçlanıyor ise bunun yetkin bir eğitim ve bilim politikası olmadan, nitelikli işgücü olmadan başarılamayacağı bilinmelidir.

Kıssadan Hisse: Ekonomik atılım, sanayileşme atılımı ve bütüncül kalkınma için, Cumhuriyet’in planlama birikimi ve halkçı iktisat politikaları öğreticidir.
================================
Dostlar,

Sevgili kardeşimiz Barış Doster‘e bu yoğun derlemesi için teşekkür ederiz.
Türkiye’nin artık yitirecek zamanı ve kaynağı kalmamıştır.
Eldeki kaynakların olası en yüksek verimlilik ve üretkenlikle ve ULUSAL ÇIKARLAR ekseninde, kamu öncülüğünde ve planlı olarak yürütülmesi dışında hiçbir seçenek kal-ma-mış-tır!

Ekonomi, olağanüstü zorluklara sürüklenmiştir. Hem bu ciddi yük (handikap) aşılacak hem de gerikalmışlık farkı kapatılacaktr. Bu 2 zorunluk, 81 milyon ülke insanı için gerçek anlamda beka (sağkalım, survival) sorunudur.

Türkiye gündelik kısır çekişmeleri hızla aşmaya ve doğru stratejik yönelime mah-kum-dur.

Bu bağlamda hata yapan siyasal iktidarların yönetme erki seçimlerde elinden alınacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 27 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Türkiye’ye 10 Kritik Soru.. / 10 Critical Questions to Turkey..

Turkiye’ye_10_Soru