Liberal cehaletin U dönüşü

Barış DosterBarış Doster
Cumhuriyet, 04 Eylül 2021
Ya bir yerlerden işaret geldi ya da 20 yıl sonra, gecikmeli de olsa, biraz olsun gerçekleri gördüler. Özeleştiri vermeden, “yetmez ama evet” dediklerini saklayarak, akil adamlar heyetinde olduklarını gizleyerek, iktidara verdikleri sınırsız desteği unutturmaya çalışarak, Atatürk’ü övüyorlar son günlerde. Cumhuriyet Devrimi’nin önemine, meşruiyetine, kazanımlarına, toplumdan aldığı büyük desteğe ilişkin yazılar yazıyorlar, demeçler veriyorlar. Şüphesiz yaşadıkları değişimde, Türkiye’de yaşanan son 20 yılın yanında, Afganistan’da yaşananların da etkisi var.

Kimlerden mi bahsediyoruz? Elbette ikinci cumhuriyetçilerden, liberallerden, liberal solculardan, etnik ayrılıkçılara güzelleme yazıları yazanlardan, PKK terör örgütü liderinden aferin alanlardan, FETÖ terör örgütünü sivil toplum kuruluşu olarak alkışlayanlardan, Türkiye’ye demokrasi ve özgürlükleri siyasal İslamcıların getireceğini sananlardan, FETÖ’nün Abant toplantılarının müdavimlerinden…

LİBERAL UTANMAZLIĞIN BOYUTLARI  

Geniş bir cephe oluşturuyorlar. Medyascope ve T24 sitelerinde görüyoruz sıklıkla. Birikim dergisi burada. Merdan Yanardağ’ın “Liberal İhanet” kitabında adını andıkları burada. Radikal ve Taraf gazetesi kadroları burada. Hikmet Çiçek’in “FETÖ’nün Solcuları adlı eserinde ismini sıraladıkları burada. Türkle, Atatürk’le, Cumhuriyet Devrimi’yle, ulus devletle, yurttaş kimliğiyle sorunlu olanlar burada.
– Etnikçiliği sosyalizm,
– mezhepçiliği komünizm,
– sivil toplumculuğu Marksizm sananlar burada.
– Avrupa Birliği’nden demokrasi,
– ABD emperyalizmden özgürlük bekleyenler burada…

Bu kadroda olup da son dönemde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi’ne ilişkin olumlu açıklamalar yapanlar arasında, geçmişte gazetemizde yöneticilik, yazarlık yapmış isimler de var. Aydınlanma bilgesi ustamız İlhan Selçuk; bu tipler için, “günahlarımız” derdi. Cahildirler. Sinsidirler. Çokturlar. Medyada, akademide, siyasette, meslek örgütlerinde, sendikalarda örgütlüdürler.

Özeleştiri nedir bilmezler. Yanıldıklarını kabul etmezler. Çünkü cesaret ve erdem sahibi değildirler. Her devrin adamı olmayı yeğlerler. Turgut Özal’dan Erdal İnönü’ye, Cem Boyner’den Recep Tayyip Erdoğan’a dek, geniş bir yelpazede, güç kimdeyse onun yanına çöreklenmişlerdir. Bir yandan AKP, bir yandan CHP, bir yandan HDP, bir yandan ÖDP’de olmayı başarmışlardır. Ustamız Özdemir İnce’nin tabiriyle, bunlar, “ana rahmine haklı düşenlerdir”.

Peki, yaşadıkları bu değişimin başka bir nedeni olabilir mi? İktidarın oylarındaki erimeyi mi gördüler? AKP sonrası döneme mi hazırlanıyorlar? “Kullanışlı aptal” olmanın artık para etmediğini, iktidar nimetlerinin kapandığını mı anladılar? Toplumdaki Atatürk sevgisini, Cumhuriyete bağlılığı, yönlendirmeye, dönüştürmeye mi çalışıyorlar? Muhalefet cephesinde daha fazla yer edinmeye, etnikçi kotasından, mezhepçi kompartımanından, liberal kontenjanından yararlanıp koltuk kapmaya mı çalışıyorlar?

Evet, bu şıklardan biri, birkaçı veya hepsi olabilir.
Bu tiplere karşı uyanık olmak gerekir.

İdeoloji konuşmadan siyaset konuşulur mu?

Barış DosterBarış Doster
Cumhuriyet, 17 Temmuz 2021

 

Siyasetin gündemi yoğun. Seçim barajının düşürülmesi, dar bölge – daraltılmış bölge tartışmaları, HDP’ye açılan kapatma davası, ittifaklar, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı, ekonominin gidişatı öne çıkan başlıklardan sadece birkaçı. İttifakların kendi gündemleri, kendi içlerindeki gerilim konuları da öne çıkıyor. Örneğin; HDP’nin kapatılması konusunda AKP ve MHP farklı düşünüyor. Yine HDP’ye bakış söz konusu olduğunda, CHP ve İYİ Parti yönetimleri arasında farklılaşma gözleniyor.

Tüm bu tartışmalarda üzerinde durulmayan tek konu var: Sınıf siyaseti. 1980’den bu yana esen, 1990’lı yıllarla birlikte etkisini artıran liberalleşme, özelleştirme, küreselleşme, serbest piyasa rüzgârı iktidarı, muhalefeti, toplumu öylesine etkiledi ki, kimse sorgulamıyor. 24 Ocak kararlarının (1980) mimarı olan Turgut Özal’ın, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ANAP’ı kurup darbe koşullarında, darbecilerle uyum içinde, ülkemizi yönettiğini, çok az kişi anımsatıyor. Solda geçinen ve soldan geçinen, özünde ise liberal olan siyaset esnafının, solu nasıl zehirlediğini, çok az kişi dillendiriyor. 5 Nisan kararları (1994) alındığında, DYP’nin koalisyon ortağının SHP olduğunu, başbakan yardımcısının SHP Genel Başkanı olduğunu, bu kararların memuru, emekçiyi, yoksulu, dar gelirliyi nasıl vurduğunu, çok az kişi hatırlıyor.

KAVRAMSAL BİLİNÇ, İDEOLOJİK BERRAKLIK

Oysa ısrarla vurguladığımız üzere tartışılması gereken ideolojidir, programdır, ilkelerdir. Tartışılması gereken ekonomi politiktir. Tartışılması gereken üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkileridir, sınıfsal çelişkilerdir…

Siyasetin sağını, solunu hayli zehirlemiş olan liberaller, ısrarla kimlik siyasetini öne çıkarıyorlar. Etnik aidiyetleri, mezhepsel mensubiyetleri, hemşerilik bağlarını, feodal ilişkileri vurguluyorlar hep. Seçimler dar bölge esasına göre yapılırsa, alt kimliklerin daha da öne çıkacağını, şimdikinden çok daha fazla siyasallaşacağını biliyorlar. Ulus devleti, yurttaş kimliğini, sınıf bilincini daha da aşındıracağını görüyorlar. O nedenle dar bölgeye olumlu bakıyorlar.

Liberalizmin etkisindeki merkez sağ ve sol; özelleştirmeyi savunurken, sosyal devleti zayıflatırken, toplumsal adaletin, fırsat eşitliğinin ortadan kalktığını göremediler. Yoksul yurttaşlara kömür dağıtarak, erzak yardımı yaparak, onları kimin oy havuzuna ittiklerini anlayamadılar. Üretimi değil, tüketimi teşvik etmenin, sonuçta kaçınılmaz olarak piyasa toplumu yaratacağını kavrayamadılar.

  • Kapitalizmin, liberalizmin, yurttaşı değil, müşteriyi sevdiğini öngöremediler.

Bu liberal programa ortak olmak, sahip çıkmak, solu büyütmedi. Küçülttü. Sonuçta, Refah Partisi sandıktan birinci çıktı 1995’te. Normalde sola oy vermesi gereken kesimlerin oyunu aldı, tepki oylarını toplamayı başardı, “adil düzen” sloganını öne çıkararak. AKP ise sıkça değindiğimiz üzere, iç ve dış konjonktürün de etkisiyle, merkezin sağı ve solunun çökmesinden de yararlanarak 2002’de iktidara geldi.

Benimsediği ekonomi politik program, AKP’yi de eritiyor.

Ne var ki ülkemiz;
– toplumcu,
– kamucu,
– halkçı,
– devletçi,
– antiemperyalist,
– yani Cumhuriyetçi bir sol programı,

samimi ve sahici olarak tartışmadığından gerçek bir çıkış yolu bulamıyor.

İktisatsız istiklal mümkün müdür?

Barış DosterBarış Doster
Cumhuriyet, 05 Haziran 2021

 

Türkiye’nin ekonomideki yapısal sorunlarına, salgın hastalığın yükü de eklenince, ekonomi daha da kötüleşti. Bu gerçek, büyüme oranlarıyla, işsizlik verileriyle, istihdam göstergeleriyle, hayat pahalılığıyla görüldüğü gibi; esnafın, köylünün, çiftçinin haline de yansıyor. Üretim ekonomisinden kopmanın; ne var ne yok satan bir özelleştirme programının; planlamayı unutmanın; tarım, sanayi, hizmet sektörü arasındaki dengeyi kuramamanın sonuçları bunlar.

Ekonominin ulusal ve üretken olması için gereken koşultlar sağlanamayınca, güçlü bir ekonomi, bağımsız bir dış politika da olanaklı değil.

  • Ne tasarruf bilinci var ne ulusal bir bankacılık anlayışı.
  • Dış kaynak ihtiyacı yapısal.
  • Yüksek faiz,
  • yüksek enflasyon,
  • yüksek döviz kuru,
  • yüksek işsizlik,
  • yüksek dış borç sarmalında bir ekonomisi var Türkiye’nin. 

    Türkiye’nin. Bunlara ilaveten (AS: ek olarak) demokrasi ve hukuk alanında da çıta düşünce, yabancı yatırımcı çekmek çok kolay olmuyor.

  • ABD’yle yaşanan her gerilim, ekonomiye de yansıyor.  

Bu çıkmazdan kurtulmak için, halkçı, kamucu politikalar izlemek şart. Planlama şart. Olanaklarımızı ve önceliklerimizi doğru şekilde saptayıp sıraladıktan sonra, üretim seferberliğine yönelmek şart. Bankacılık sisteminin milli olması, üreticiyi, sanayiciyi, yatırımcıyı gözetmesi şart. Yüksek teknoloji içeren, katma değer yaratan bir sanayileşme politikası şart.

Türkiye bunları başarabilir mi peki? Elbette başarır. Cumhuriyet, dün başarmıştı. Yarın yine başarır. Yeter ki Cumhuriyetin ideolojisini, birikimini, deneyimini, kültürünü, özgüvenini kıskançlıkla ve kararlılıkla sahiplenen politikalar izlensin. Geçmişe dönüp neyi nasıl yaptığımıza bakalım kısaca…

MALİ EGEMENLİK VE MİLLİ EGEMENLİK

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde, Merkez Bankası yoktu. Tek milli banka, Mithat Paşa tarafından kurulan Ziraat Bankası’ydı. 23 yabancı banka vardı. Bunlar da ağırlıklı olarak ithalat ve ihracat için kredi veriyorlardı Türklere. Osmanlı Bankası dahil, mevduatın çok azını kredi olarak kullandırıyorlardı Türk girişimcilere. Yatırım yapmak isteyen sanayicilere, kredi vermekten çekiniyorlardı. Cumhuriyet, böyle bir bankacılık sistemi devraldığından, hızlı adımlar atmak zorundaydı. Öyle de yaptı.

26 Ağustos 1924’te, yani Büyük Taarruz’dan tam iki yıl sonra, bilinçli bir tarih seçimiyle, Türkiye İş Bankası kuruldu. 19 Nisan 1925’te, Türkiye Sınai ve Maadin Bankası kuruldu. Hedefi, sanayi ve madenleri işletmek, geliştirmekti. 1927’de Emlak ve Eytam Bankası kuruldu. Hedefi inşaat sektörünü desteklemekti. 1930’da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. 1932’de Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası kuruldu. Hedefi, sanayiciyi desteklemekti. 1933’te Sümerbank kuruldu. 1933’te Türkiye Halk Bankası kuruldu. 1935’te Etibank kuruldu. 1937’de DenizBank kuruldu.

  • Üretimi, yatırımı, istihdamı, sağlıklı büyümeyi, bütüncül kalkınmayı amaçlayan Cumhuriyetin ekonomideki mucizesi, güçlü bir mali disiplinle gerçekleşti.

Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, mali egemenlik olmadan milli egemenlik olmayacağını iyi biliyordu. Çünkü Atatürk’e göre; iktisatsız istiklal mümkün değildi.

Koronavirüs Sonrası Dünya’nın Sonu mu Yoksa Yeni Bir Başlangıç mı?

Koronavirüs Sonrası
Dünya’nın Sonu mu
Yoksa Yeni Bir Başlangıç mı?

Dostlar,

Aşağıda tanıtılan, başlığı ise yukarıda verilen kitapta biz de bir Bölüm yazdık.. Telif hakkı ya da başkaca bir maddi kazancımız söz konusu değil. HALK KİTABEVİ’ne bağışlandı telif hakkı ve geliri.. Kısa bir tanıtım aşağıda..

Sevgili  Şenol Çarık çok emek verdi derleme için. Kendisine teşekkür ederiz bize verdiği süreyi uzattığı ama yazımızı kısalttığı için de! Yararlı olmasını dileriz bu salgını tüm boyutları ile kavrama çabasında olanlara.. Sevgili dostumuz çiçeği burnunda Prof. Dr. Barış Doster‘e de kitaba bölüm yazmamız dileğiyle bize çağrı yaptığı için..

Bizim yazdığımız 33 sayfalık ilk bölümün başlığı aşağıda, 11-43. sayfalar arasında. İnsanlığın tek kurtuluş BİLİMSEL AKILCILIKTA; başka çare yok!

  • YENİ KORONA VİRÜS-19 SALGINI ve
    TIBBİ / EKONOMO-POLİTİK SEYİR DEFTERİ

Biz kitaptaki yazımızı şöyle bağlamışız :
****
Bağlarken;

Bu süreçte, 23 Mart’tan günümüze (20.5.2020) 50’yi bulan TV konuşması yaptık, webinara (sanal ortam semineri / konferansı) katıldık. Pek çok kuruma uzman görüşü verdik tümüyle karşılıksız. 43 yıllık hekim ve 40 yıllık Halk Sağlığı Uzmanı, 25 yıllık Profesör olarak tüm birikimimizi Ulusumuza aktarmaya çabaladık. Yandaş TV’ler bize çağrı yapmadı. Halk TV, KRT ve TELE1 sıklıkla ekran sundular FOX TV ise 1 kez. Almanya’dan, sosyal medyadan yayın yapan çok sayıda TV bizimle yinelenen söyleşiler yaptılar salgının değişik aşamalarında. Bize bildirdiklerine göre, alışılmışın kezlerce katı üstünde izleyiciye ulaşıldı, renkli – yandaş – “büyük” (!) TV’lerin 4 katını bulan izleyici kitlesi yakalandı bu katılımlarımızda. On dolayında kritik önerimizi AKP iktidarı geç de olsa, bir ölçüde de olsa yaşama geçirdi. Dileriz salgın yönetiminde katkısı olsun alın terimizin.. Hedef sağlıklı yaşam!

Ölüm tehditleri, hakaretler, küfürler… yazıldı, iletildi birçok yoldan ne hazin bir çelişkidir ki!

Yurdum insanı mazlum.. Salgın, Epidemiyoloji bilimi ilkeleri ile yönetilmiyor, anonim şirket güdü ve dürtüsü ile götürülüyor ama bedelini masum halkımız yaşamı ile ödüyor gene yanlış hedef saptayarak. En çok da bu dayanılmaz ironi insana koyuyor. Can alıcı sorun; kitleleri uyandıracak akla – bilime dayalı, sorgulayan yurttaşlar yetiştiren bir ulusal eğitim sistemi. Çirkin siyaset kurumu ise tam da bunun tersine oynamakta ve insanın insanlaşması çok ağır bedeller ödetilerek geciktirilmekte, ötelenmekte.

Ancak, nereye dek hey Lordum, nereye dek??
*****
Koronavirüs Sonrası & Dünya’nın Sonu Mu Yoksa Yeni Bir Başlangıç Mı?Kollektif

HALK KİTABEVİ

Arka kapaktan :

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının başladığı 2019 yılı Aralık ayından bugüne, salgının etkileri gittikçe artmaktadır. Koronavirüse dair bilinmezlikler ve riskler devam ederken, salgınla baş gösteren sorunlar birçok konuyu da sorgulamayı gerektirmektedir.
  • Üzerinde düşünülmesi gereken en kritik sorulardan birisi, salgının, mevcut kapitalist sistemin, küreselleşmenin ve
    liberal ideolojinin çürümeye başladığı bir sürecin alarmı
    niteliğinde olup olmadığıdır.
Koronavirüsün sadece salgın bir hastalık olmadığı, yeni bir yılın başlangıcında yaşamımızın birçok alanını etkileyen bir sürece işaret ettiğini görmek gerekmektedir. Koronavirüs öncesinde kökleşen sorunlar, salgınla birlikte daha fazla görünür olmaktadır. Yeni bir dünya düzeninin geleceğine dair sesler yükselmektedir.
Bu kitap, alanındaki uzman isimlerin; sağlık ve tıbbi yaklaşımlar, ekonomi, gıda, tarım ve hayvancılık, çalışma yaşamı, sosyoloji, psikoloji, medya, kentleşme, dijital dönüşüm, diplomasi gibi birçok alanda analizlerini içermektedir.
Bu salgının, hem dünyadaki hem de ülkemizdeki etkileri, muhtemel sonuçları ve gelecek tahminlerinin yanı sıra çözüm önerileri de kitapta yer almaktadır.
İşte bu kriz ortamında insanlar bir an önce her şeyin düzelmesini, eskiye ya da normale dönülmesini bekliyor. Bunun ne kadar bir sürede gerçekleşeceği şu an için belirsiz. Peki, ‘eski’ gerçekten iyi miydi? Ya da her şey normal miydi? ‘Normal’den kastettiğimiz şey neydi? Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa, koronavirüs sonrasındaki yeni dünyada bizi neler bekliyor?
Derleyici: Şenol Çarık
Yayın Tarihi 2020-06-10
ISBN 6257065733
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 408
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13.5 x 21 cm

Sevgi ve saygı ile. 17 Haziran 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı,
Kamu Yönetimi Siyaset Bilimci (Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Duran AYDOĞMUŞ’tan İleti

Sn. Duran AYDOĞMUŞ’tan..

Değerli Dostlar, !!!

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Prof. Dr. Ahmet Saltık hocamız Tıp Doktoru ve aynı zamanda Siyaset Bilimcidir. (Halen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi. Geçmiş yıllarda kendileriyle randevumuz vardı ve beni ve arkadaşımı da içeri anfiye alarak öğrencilerine bizi tanıtıp dersini dinlememizi sağlamıştı.)
 

Benimle de paylaştıkları yazılar son derece bilinçlendirici aydınlatıcı olduğu için hepsini okuyorum. Web sitesinde hem kendi yazılarını, hem de faydalı (AS: yararlı) gördüğü diğer (AS: öbür) yazarların yazılarını paylaşıyorlar.

Bir önemli özelliği daha var Saltık Hocanın, O da Türkçe tutkusudur. Web sitesinde yayımladığı başka yazarların yazılarındaki yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıklarını yazıyor parantez (AS: ayraç) içinde (AS: … biçiminde). Aşağıdaki yazı Barış Doster‘in, ancak, Saltık Hocanın ek yazısı da var altta. Tıklayıp okuyun lütfen.
 
Yazıda önemli maddeler var. Örneğin, Komünist Küba ve Çin devletlerinin Kapitalist bazı (AS: kimi) Avrupa devletlerine korona için tonlarca tıbbi malzeme yardımı gönderdiği de yer almış (TV haberlerinde de vardı).
 
Ben, konulara ilişkin şunları da belirtmek isterim:
Üç Avrupa ülkesinde (İsveç, Almanya, Finlandiya) bulundum. Şu gerçeği gördüm anladım
Görünüşte üçü de bize göre kapitalist ülkeler. Ancak, kendi halklarına her konuda sosyaldirler. Eğitimleri parasız, sağlık sigortası tam (özel sektör çalışanı da olsa fark etmiyor, herkesin sigortası ödüyor her şeyi).
Hastaneye gittiklerinde hastaların bizdeki gibi ödemeleri yok.
Her mahallede her tür okul var, taşımalı eğitim yok. Kilise pek yok (eskiden yapılmış tarihsel kiliseler var, Hıristiyan aleminde son iki yüz yıldır kilise yapılmadığı biliniyor). İki oğlum İsveç’te okudu, beş kuruş giderimiz olmadı, üstelik bütün okullar öğle yemeği veriyor (Müslüman öğrencilere ve vejetaryen öğrencilere özel yemek çıkıyordu okulda).
Almanya’da üniversiteyi (yüksek lisans) bitirdiler, sağlık sigortalarından başka giderimiz olmadı. Yani, kapitalist ülkeler ama bizden çok farklıdırlar.
Türkiye artık tam kapitalizmi uyguluyor (Eğitim ve sağlık patronlara teslim! Sayısız özel okullar-kurslar (taşımalı eğitim) ve özel hastaneler var bizde! Böyle bir sistem nereye dek?!
 
Saygı ve kaygılarımla. 22.03.2020
========================================
Dostlar,
Saygıdeğer arkadaşımız Duran Aydoğmuş, görüldüğü gibi çok değerbilir bir site okurumuz.

Arada böylesine bizi şımartan, gerçekte sorumluluğumuzu daha da artıran iletiler paylaşır.

Teşekkür doluyuz kendilerine.

  • Türkiye’de korona virüs epidemisi (salgını) ne yazık ki iyi yönetilemedi..

Pek çok hata yapıldı, gecikildi.. ne var ki AKP iktidarı yapıp ettiklerini her zamanki gibi cilalamakta..

Örn. 21500 dolayında insana Umre ziyareti için izin verilmeyecekti..
Haydi verildi, dönüşlerinde yarısından azı değil, tümü 14 günlük karantinaya alınacaktı..
O Umrecilerden biri, polise tükürerek
  • “..bize bulaştı ise size de bulaşsın!!”.
diyecek ölçüde insanlıktan – dinden çıkmıştı.. Başka zaman kafa – göz kıran polis, inanılmaz sabırlı oldu!?
Bir başka yobaz kümesi (gurubu) camilerin kapısını tekmeledi toplu namaz kılmak için..
Polis orada da inanılmaz hoşgörülü idi!? Yobaz, gene yazgıcı (kaderci) idi,
  • “Allah’ın evine virüs bulaşmaz..”
safsatasını haykırıyordu. Bunlar özellikle son 18 yılda beslenip büyütülen AKP tabanı kökten dinciler.. AKP ve Polis çoook yumuşak bu haddini bilmez eylemcilere??
AKP = Erdoğan, demeçlerinin içine ne yapıp edip gene dini soktu ve korona salgını ile dua ile başedeceğimizi de ekleyiverdi.
Kullanılacak tanı ve tarama testlerine en az 2,5 ay önce karar verilecek, yaygın uygulamaya başlanacaktı. Hala 81 ilin ancak 1/4’ünde bu olanak var (yaklaşık olarak).. Çok az test yaptığımızdan, gerçek durumu bilmiyoruz.. Bu yazının yazıldığı 22 Mart 2020 Cumartesi günü saat 22:30 dolayında Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın açıklamasına göre toplam 20345 test yapılmış (test sayısı mı kişi sayısı mı, belirsiz!) ve 1236 olguda pozitif çıkmıştır. Kişi sayısı temel alınırsa, %6,1 düzeyinde yüksek bir oran söz konusudur. Çok sayıda olguya tanı kon(a)madığı rahatlıkla söylenebişir. Dolayısıyla bulaş zincirini kırmak zaman alacaktır.
Yoğun bakım birimleri – donanımı – çalışanı başta olmak üzere maske – yüz siperi – tulum, dezenfektan vb. lojistik sorunu çözülmüş olacaktı.. Oysa ülkmizde sağlık hizmetleri çok büyük ölçüde özelleştirildi. 1530 hastanenin 650’si özel sektörde. Dolayısıyla merkezi yönetimin ulusal ölçekte bir planlama yapma olanağı yok!
Örn. korona hastaları ARDS tablosuna girdiklerinde (akut solunum güçlüğü) ve mekanik ventilasyon desteği gerektiğinde donanımımız ne durumdadır? Kamusal yatırımlar daraltılmakta, alan özel sektöre / yerli – yabancı sermayeye bırakılmaktadır. Sermaye de kendi iç tutarlığı ile ülkenin gereksinimlerine göre değil, ençok kazanç (maksimum kâr!) ilkesine göre davranmaktadır!
  • Türk sağlık sektörü çok parçalı ve birçok bakımdan yetersizdir bu salgın ile başetmek için.
Öğrenci yurtlarını binlerce genci sokağa atarcasına boşaltmak yerine, sahra hastaneleri – karantina yerleri yapılıp hazır edilecekti.. TOKİ ne güne duruyor??
Yaygın halk eğitimine daha erken başlanacaktı.. Eğitimsiz – dinci yetiştirilen kitleler, hastalığa kadercilikle meydan okuyarak ülkemizi daha büyük bir faciaya sürüklüyorlar..
Belli koşulları sağlayan bütün hastaneler pandemi hastanesi ilan edilmeyecek; bu amaçla belli hastaneler ayrılacak ya da Çin gibi 10 (on!) günde yenileri inşa edilecekti (nerdeee o teknoloji bizde??)
AKP = Erdoğan, ilk olgudan sonra 7 gün ortadan yitti. Devlet susar mı? Üstelik TEK ADAM REJİMİ ile ülkemizin uçacağı masalları anlatılmıştı bu halka.. Yönetim zaaf içindedir. Bakanlar sekreter durumundadır, yeterince yetkili değillerdir. Bürokrasi de TEK ADAMIN ayar vermesine mahkum, dolayısıyla hantaldır..
Sosyo – ekonomik önlemler yetesiz, adaletsiz, ve sermaye yanlısıdır.
AKP = Erdoğan rejimi daha önce de önemli hiçbir krizi başarıyla yönetememiştir. Örn. 2008 krizinin teğet geçtiğini söylemişti zamanın Başbakanı Erdoğan ama Türkiye izleyen yıl %6 dolayında muazzam bir küçülme yaşamıştı!
Türkiye, Suriye bataklığına İhvancı anlayışla sürüklenmiş, kilitlenmiştir..

Hazinenin patronu damat bakan  2019’da 2,5 milyon istihdam yaratılacağını buyurmuştu ama TÜİK geçen yıl 932 bin yeni işsiz oluştuğunu açıkladı! Maaşallaaah, ne öngörü değil mi??

Örnekler çoğaltılabilir… Son 7 yıldır ulusal gelir sürekli düşüyor, YOKULLAŞTIRILIYORUZ.

  • Son 20 yılda ülkemizden 3 trilyon Dolar servet çıktı, giren ise 1 trilyon dolar;
  • Sonuç, AKP iktidarının misyonu, ulusal serveti rant olarak dışarı akıtmak..
    (Prof. Dr. Bilsay Kuruç, Cumhuriyet, 19.03.2020)
Böylesi bir siyasal irade ve kadrodan Ulus adına ne beklenebilir ki??
Hızlı ve akılcı (rasyonel) karar alma ve uygulama becerisine dayalı bir KRİZ YÖNETİMİ ortada yoktur… Oysa asıl gereksinim duyduğumuz böylesi bir yapı ve işleyiştir..

Yönetim zaafı ve ulusalcı olmama; yumuşak karın budur!

Sonsöz     : 
Türkiye, koronavirüs salgınını AKP ile değil, belki de AKP’ye karşın aşacaktır, aşmak zorundadır. Tek yol BİLİMSEL AKILCILIKTIR..

Sevgi, saygı, KAYGI ama UMUT ile. 22 Mart 2020

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Hekim, Halk Sağlığı Uzmanı / Ankara Üniv. Tıp Fak.
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanu / Siyaset Bilimi – Kamu Yöneticisi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com