SONER YALÇIN : Gemicik iktidarı

Gemicik iktidarı

portesi


SONER
YALÇIN
SÖZCÜ, 20 Mayıs 2016

Demek… Erdoğan en çok Binali Yıldırım‘a güveniyor.
Peki, bu güveni ne sağladı?
Bu sorunun yanıtından önce bir soru daha sormalıyım:
Erdoğan ile Binali Yıldırım‘ı kim tanıştırdı?
20 yıl önceye gidelim… Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olunca kadrosunu oluşturmak için kolları sıvadı. Zorlandı.
Kamu bürokrasisinde pek Milli Görüşçü yoktu. 
Erdoğan, Korkut Özal‘ın yardımıyla Kahraman Emmioğlu‘nu genel sekreter yaptı. Finans işlerinden sorumlu genel sekreter yardımcısı olarak da mali müşavir Mustafa Açıkalın bulundu. Açıkalın, ANAP döneminde Türkiye Denizcilik İşletmeleri
Genel Müdürü olarak görev yapmıştı. Bu sektörü tanıyordu.
Erdoğan ile Binali Yıldırım‘ı tanıştıran kişi Mustafa Açıkalın oldu.
Binali Yıldırım, kamuda mühendis olarak çalışıyordu.
Erdoğan ile tanışmasına şu olay neden oldu:

İstanbul’un deniz ulaşımı, büyük ölçüde Türkiye Deniz İşletmeleri Şehir Hatları İşletmesi tarafından sağlanmaktaydı. Bedrettin Dalan 1987′de İstanbul Deniz Otobüsleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. (İDO) işletmesini kurarak buna son verdi.

Nurettin Sözen döneminde İDO’nun işletilmesinde sorunlar oldu;
masraflı bulunarak kimi (Sarıyer-Beykoz gibi) seferler iptal edildi.
150′ye yakın işçi çıkarıldı. Vs.

Mustafa Açıkalın, Binali Yıldırım‘ı Erdoğan‘la tanıştırarak İDO’nun başına geçmesine neden oldu. Binali Yıldırım muhafazakardı ama
Milli Görüş ile pek irtibatı yoktu. 
İDO Genel Müdürü olunca, Kadıköy Bostancı’daki “tenekeden yapılma makamına” gidip gelmeye başladı. Neredeyse tek kadrosu bir çaycıydı!.. İlk icraat: 14 gemi

Binali Yıldırım‘ın İDO’da ilk yaptığı, büfelerin işletmesi oldu.
Önce iki Erzincanlı hemşehrisi işletti. Acı olaylar yaşandı. Battılar; biri karşılıksız çekten Bayrampaşa Cezaevi’ne girdi ve bıçaklanarak öldürüldü. İddialara göre eşi, kocasının kanlı gömleğini Binali Yıldırım‘ın üzerine attı!

Binali Yıldırım, işin başına dayısı Yılmaz Erence‘yi geçirdi.
Dayı Erence İDO’nun maaşlı elemanı olarak büfeleri işletmeye başladı.
Sonra… Sadece büfelerin işletilmesi değil, temizliği ve iç bakımı gibi hizmetler bir şirkete verildi: Çağrı Temizlik ve Gıda Hizmetleri. Şirketin sahipleri arasında enişteler, oğullar vardı ama görünen yüz; dayı Yılmaz Erence‘nin gelini Behice Erence idi! (Bu arada bu şirketin, gemilerde çalışanlarının maaşlarını, yemek masraflarını ve tüm temizlik malzemesi giderlerini İDO ödüyordu! Neyse,“evrak sahteciliği” ya da Kabataş İskelesi’ndeki büfeyi amcası Ali Rıza Yıldırım‘a düşük fiyatla kiralanması gibi detaylara girmeyeyim, bunlar “küçük” işlerdi!)

Binali Yıldırım adını kamuoyu ilk kez ne zaman duydu bilir misiniz?
Dalan, İDO’ya Norveç’ten 10 gemi almıştı.
Binali Yıldırım‘ın Avustralya’dan -Türkiye’deki Norveç yapımı araçlara uymayan- değişik model 14 deniz otobüs alması büyük tepki yarattı.
Tek tip deniz otobüsü, bakım-onarım ve yedek parça açısından İDO’yu büyük mali yükten kurtaracakken, değişik tip deniz otobüsleri giderlerin artmasına neden olacaktı. Ayrıca, İDO aldığı deniz otobüslerinin ancak faizini ödeyebiliyordu; yeni gemiye neden ihtiyaç duyulmuştu ki?

O günlerde bilinmeyen şuydu:
Binali Yıldırım bu icraatıyla Erdoğan‘ın gözüne girdi ve
“istenileni yapan adam” oldu! 
30 gemilik başarı.
Binali Yıldırım‘ın üç çocuğu var:
Bülent Yıldırım, Erkan Yıldırım ve kızı Bahar Büşra Köylübay.
Bu çocuklar ile; gelin Seda Yıldırım ve veteriner damat Özkan Köylübay “gemicikler” ile gündemde.
Binali Yıldırım, çocuklarının, gelinlerinin, damatlarının “gemiciklerini” yazanlara kızıyor; “ben yıllardır denizcilik sektöründeyim;
siyasete girince bütün işlerimi çocuklarıma devrettim.”
diyor.

Kamuda yıllarca memurluk yaptığını unuttu mu?

Kimse; çocuklarının, gelinlerinin, damatlarının, dayısının, dayısının gelininin -yaz yaz bitmez- denizcilik sektöründe olduklarını sorgulamıyor.
6 Şubat 2002′de Derin Denizcilik’i kurarak ardı ardına gemi satın alma-kiralama başarılarını merak ediyor…

Her şey 2003′te İtalya’dan alınan feribot “Happy Dolphin” ile başladı. Devamı geldi: MV Zealand Alexia (DALO Z), MV Zealand Almere, MV Zealand Amalia, MV Zealand Amsterdam, MV Zealand Ariane (SYLYANI Z), MV Zealand Beatrix, MV Zealand Delilah, MV Zealand Juliana, MV Zealand Maxima, MV Zealand Rotterdam, MV Breadbox Falcon, MV Celtic Explorer, MV Francisca, MV Leah, MV Meridiaan, MV Nekton, MV Samskip Akrafell, MV Samskip Endeavour, MV Samskip Innovator, AK Abba, AK Ceren, AK Brother, AK Phoenicia, Pacific Ocean, John F, Golden Bay, Sis, Son 1

“MY Lady Dee” ve “MY Latitude” adlı lüks yatları da bunlara dahildi.

Ailenin, sadece Türkiye’de değil; Hollanda, Panama, Güney Kore, Marshall Adaları gibi ülkelerde şirketleri vardı. Yani…
İster istemez…
Binali Yıldırım, genel başkan ve başbakan adayı yapılınca insanın aklına, Erdoğan‘ın çocuklarının da “gemicik” başarıları geliyor!..

Son söz olarak şunu yazayım:
Erdoğan ile Binali Yıldırım‘ı tanıştıran Mustafa Açıkalın‘ı merak edenleriniz olabilir. İki dönem AKP milletvekilliği yaptıktan sonra, yeminli mali müşavirlik mesleğine geri dönmedi. Mehmet Emin Karamehmet‘e ait yılda 90 milyon cirosu olan ve 18 ülkeye ihracat yapan Çukurova Kimya‘yı TMSF’den 35 milyona alarak kimya işine girdi.

Kimi AKP’lilerin; kendileri, çocukları, gelinleri, damatları “ticarette” çok başarılı değil mi?
Zaten, Davutoğlu da “ticarette başarısız olduğu için” gönderilmedi mi?

=========================

Dostlar,

AKP ve RTE kör kör parmağım gözüne gitmekteler..
Hırslar – beklentiler – çıkarlar başlarını döndürüyor birilerinin..
Su testisi su yolunda kırılırmış..
Sanırız bir ayrıklık (istisna) olmayacak ve de çok kalmadı..
Türkiye tüm bunları görüp uyanınca ve ulusal çıkarlar için birleşince..

Teşekkürler Soner Yalçın..

Sevgi ve saygı ile.
22 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AKP kurucusu Yalçınbayır : ‘Erdoğan, Yüce Divan’lık olacak’


Dostlar
,

Cumhuriyet‘in deneyimli yazarlarından ayın Leyla Tavşanoğlu, bu günkü Cumhuriyet‘te (8.9.13) oldukça önemli bir söyleşi gerçekleştirdi..

Sn. Ertuğrul Yalçınbayır, AKP’nin genel skreterliğini üstlenen,
Kabinede Başbakan Yardımcılığına dek yükselen bir ad..

Halen de bu partinin üyesi..

Dürütçe ve yüreklice, bir hukukçuya yakışır biçimde yalın gerçekleri dile getirmiş.
Tavşanoğlu ustalıkla sormuş, Yalçınbayır da açıklıkla yanıtlamış..

Örn. Suriye’de kimyasal silah kullanımı konusunda “kuşku” nun aşılamdığını belirttikten sonra, hukukçu kimliğinin gereğini yaparak, “Bundan Suriye yararlanır” diyor ve Ceza hukukunun evrensel bir ilkesini öne çıkarıyor.. (Kuşku sanığın lehinedir!)

Umut oldu bu söyleşi bizim için..
326 milletvekilinin tümünün RT Erdoğan’ın kulu – kölesi olduğu savlanabilir mi?

Elbet içlerinde çok iyi eğitimlilier, vcdan – namus sahibi yurtseverler, gerçek dürüst dindarlar vardır ve hatta pek çoktur.

Örn. Obama, Suriye politikası için Kongre üyelerini tek tek ararken, RTE’nin milletin seçilmiş vekillerine bile bu konuda konuşma yasağı koymasının parti disiplini vb. sudan gerekçelerle kabul edilemeyeceğini görmektedirler, göreceklerdir, içlerine simmez..

Sayın Yalçınbayır gibilerin öne çıkmasını, konuşmalarını, RTE’nin ülkemizi felaketlere sürükleyen politikalarını dizginlemelerini yaşamsal önemde buluyoruz.

Teşekkürler Sn. E. Yalçınbayır, dürüstlüğünüz ve yurtseverliğiniz için..

Siz de sağolun Sn. Leyla Tavşanoğu, çok değerli bir söyleşi oldu.

Tüm metni pdf olarak görmek için lütfen tıklayınız :

YUCE_DIVANLIK_OLACAKLAR_ERTUGRUL_YALCINBAYIR

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 9.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=======================================

Leyla Tavşanoğlu söyleşisi                      :

‘Erdoğan, Yüce Divan’lık olacak’

AKP kurucularından eski Başbakan Yardımcısı Yalçınbayır’dan
hükümete ağır sözler:
Ertugrul_Yalcinbayir_AKP_kurucusu_8.9.13_Cumhuriyet
  • Acaba dünyada kuvvetler ayrılığını benimsemiş hangi parlamento, 
    mahkeme kararlarının bakanlar kurulu tarafından sonuçsuz ve etkisiz hale getirilmesine
    göz yummuştur?
    Bunlar Yüce Divan’lık suçtur.

 

Ertuğrul Yalçınbayır AKP’nin kurucularından. Partinin genel sekreterliğini ve başbakan yardımcılığıyapmış bir isim. İsminin üzerine Başbakan Erdoğan tarafından ilk çizik atılanlardan. Şimdi sade üye. Hükümetin icraatlarını çok sert bir dille eleştiriyor. Tayyip Erdoğan’ı halka şikâyet ediyor. Yüce Divan’lık suçlar işlendiğini söylüyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu da halka doğruları söylemeye çağırıyor.

– Kurucuları arasında yer alıp programı ve tüzüğünün hazırlanmasında
emek verdiğiniz 2001’in AKP’siyle bugünkü AKP’yi kıyasladığınızda
nasıl bir resim görüyorsunuz?

E.Y.- Abdüllatif Şener başkanlığında bir ekiple yazdığımız Ak Parti programının referans noktası evrensel değerlerdi. İnsanoğlunun ortak aklıydı. Partinin tüzüğüyle ilgili Mehmet Ali Şahin başkanlığında bir ekip vardı. Ben zaman zaman oraya da girdim. Orada parti içi demokrasi hakem kurulu kurulması önerisini getirdim. Çünkü demokrasinin hem parti hem ülke içinde derinleştirilmesi ve genişletilmesi lazımdı. Bu kurul hem genel merkezde hem iller düzeyinde olsun nitelikli elemanların bulunduğu genel başkanlara karşı bağımsız ve tarafsız davranacak bir kurul olacaktı.

Biz başlangıçta bu kurulun başkan ve üyelerinin milletvekili adayı olamayacaklarını da tüzüğe yazdık. İlk kurul başkanı Burhan Kuzu’ydu. Kuzu bir gün bana aday olamamaktan yakındı. Ben de o sırada Ak Parti genel sekreteriyim. Bana aday olamamanın insan haklarına aykırı olduğunu söyledi. Ben de madem aday olmak istiyorsunuz, istifa edin, yedekler gelsin, dedim.

Burhan Kuzu hem kurul başkanı olarak kalmak hem de aday olmakta ısrar etti.
Daha sonra Tayyip Bey’i de ikna etmek suretiyle kurul üyelerinin aday olma engelleri kaldırıldı. Sade milletvekillerini kurula, milletvekillerini, bakanları, Tayyip Bey’i bile şikâyet etme hakkını veriyorduk.

– Siz kurula Tayyip Erdoğan’ı şikâyet etmiştiniz. Bunu anlatır mısınız?

E.Y.- O dönem kurul başkanı olan Nurdoğan Topaloğlu’na, “Size Tayyip Bey’i şikâyet edeceğim” dedim. Şaşırdı. Ben sözüme devam ettim: “Tayyip Bey parti programının
şu şu noktalarına muhalefet etmektedir. Bu nedenle onu şikâyet etme hakkımı kullanıyorum.”

Daha da ötesi var. Emin Şirin partiden istifa etmeye karar vermişti. Beni aradı. Şikâyetlerini anlattı. Söylediği hususları Parti İçi Demokrasi Kurulu’na iletmesini, bunların parti içinde düzeltilmesi hususunda demokratik haklarını kullanmasını öğütledim. Nitekim de öyle yaptı.

Emin Şirin daha sonra Ergenekon davasında yargılandı ve 7.5 yıl hapse mahkûm oldu. Emin Şirin demokratik hak arama mücadelesini parti içinde sürdürmüş birisi.

– AKP kurulurken hiçbir biçimde ayrımcılık yapılmayacağına
söz verilmemiş miydi?

E.Y.- Ak Parti’yi kurarken din, bölge, ırk, parti milliyetçiliği yapmamaya söz vermiştik. Yani, partizanlık yapmayacağız, demiştik. Partizanlık ve despotluk partimizin en yoğun mücadele alanları olacaktı. Ama olamadı.

İsyan hakkını kullanıyorlar

Gezi Parkı protestolarına katılanlar baskı altında olduklarını görmüşlerdir.

– Bu uygulamalar çağdaş bir zulümdür.

– İnsanlar BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki isyan etme hakkını kullanmışlardır.

– Yıllarca Tayyip Erdoğan hakkında ağzına geleni yazıp söyleyen Yiğit Bulut’un Başbakanlık başdanışmanlığına getirilmesini nasıl karşıladınız?

E.Y.- Biz etik değerlere önem veren bir parti olarak kurulduk. Bu etik değerler dikkate alınmak suretiyle görevlendirmeler yapılmalıdır. Ben Ak Parti’nin bir üyesi olarak
Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu’na bu etik değerlere uygun olmayan tasarruflarla ilgili şikâyet etme hakkına sahibim. Ben şimdi, Sayın Bulut’un Tayyip Bey’in başdanışmanı olmasının partinin ilkelerine aykırı olması nedeniyle şikâyet ediyorum. Partimizin
genel başkanının, başbakan demiyorum, tasarrufu etik değerlerle bağdaşmamaktadır.
Türkiye’de etik değerlerin hem kamuda hem özel sektörde önde gelmesi lazım.
Bütün partilerin el birliğiyle çıkan kanun hemen kişiye özel düzenlemeler için değiştirilebiliyor. Böyle bir yasama meclisi olmaz. Bunlar Türkiye’nin itibarını favkalade zedeleyen hususlar. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yok. Kamuda liyakatın ön plana çıkarılması lazım. Bunlar yapılmıyorsa daha kat edeceğimiz çok mesafe var.

– Güneydoğu için yapılan demokratik açılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.Y.- Demokratik açılım sadece bir yöreye yapılan özel düzenlemelerle olmaz.
Genel demokratik açılımlarla olur. Türkiye demokrasisi dünyada 88. sıradaysa bunun standardının yükseltilmesi hepimizin sorunudur. Yani Türkiye’nin sorunlarına el birliğiyle sahip çıkılması gerekir.

Onların (BDP) farklı düşünceleri olabilir. Ben Tayyip Bey ve Abdullah Gül’e 2005 ve 2015 yılları arası dönemin Türkiye ve dünyanın cebir ve şiddetten arınmış on yılı ilan edilmesini önermiştim. Sadece ilan etmek yetmiyor. Bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmasını söylemiştim. Türkiye’nin zafiyeti sözler ve eylemler arasındaki uyumun sağlanamamasıdır.

– Hükümetin çevreye duyarlı olmadığını biliyoruz. Buna en güzel örneklerden birisi Gezi Parkı’nın yok edilmek istenmesiyle patlak veren ve insanların canlarına mal olan olaylar. Yöneticilerin rant uğruna çevreyi yok etme yerine çevreye olan duyarlılıkları nasıl sağlanır?

E.Y.- Türkiye bilgi edinme hakkını, çevreye saygıyı düzenleyen Aarhus Sözleşmesi’ni 2001’den beri imzalamamakta direniyor. Türkiye dışında Andorra ve Rusya bu anlaşmayı kabul etmiyor. Biz çevre mevre, çevrecinin daniskasıyım, yeşilin hastasıyım diyen başbakanlar gördük. Demokrasinin sandıktan ibaret olmadığı gibi çevrecilik de yeşili sevmekten ibaret değildir. Acaba dünyada kuvvetler ayrılığını benimsemiş hangi parlamento, mahkeme kararlarının bakanlar kurulu tarafından sonuçsuz ve etkisiz hale getirilmesine göz yummuştur?

  • Bunlar Yüce Divan’lık suçtur.

TBMM’de çevre hakkı ihlali nedeniyle hiç bakan ya da bakanlar kurulu hakkında gensoru verildiğini gördünüz mü? Bu seviyeyi, mahkeme kararlarına saygısızlığı gösteriyor.
Bu, toplam demokrasi ayıbımızdır. Gezi Parkı protestolarına katılan insanlar baskı altında olduklarını görmüşlerdir. Bu baskı çevrecilikte katılımın olmaması, mahkeme kararlarına uyulmaması, denetimin sağlanmamasıdır. Bu uygulamalar bana göre çağdaş bir zulümdür.

  • Bu (Gezi direnişi), işkenceye karşı duran insanlar BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki isyan etme hakkını kullanmışlardır.

Halkın görüşlerini almadan karar verirseniz, bu demokrasi bakımından maluldür.
3. Boğaz köprüsü, 3. havaalanında halkın katılımı, bilgilendirilmesi tam olarak sağlanmalıdır. Bunları yapmamak apaçık insan hakkı ihlalidir.
İyi yönetime ulaşamazsanız kaliteyi yakalayamazsınız.

Davutoğlu gerçekleri itiraf etsin

– AKP, milyonlarca Müslümanın katledilmesine yol açan Irak işgaline hiç ses çıkarmadı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Mursi’yi iktidara getiren darbeyi neredeyse kutsarken, Mursi’yi deviren darbeye karşı çıkıyor. Türkiye’yi bir maceraya sürüklediğini düşünmeden Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi için çırpınıyor. Acaba bunları neden yapıyor?

E.Y.- Mısır’la, Irak’la ve diğer komşularla “sıfır sorun” derken “sırf sorun” haline gelindi. Buradan Sayın Davutoğlu’na şunu söylemek istiyorum:

Sevgili Davutoğlu, 1 Mart (2003) tezkeresi öncesindeki gece Sayın Başbakan Gül’le görüşmeye girmeden önce elime sarılmıştınız. ‘Abi, ne olur görüşlerinde ısrarlı ol. Israrla Irak’a girilmemesini söyle’ diyen sizdiniz. Bu sadece Irak değildi. Sizin barışla ilgili düşüncelerinizdi. Ya da ben öyle algıladım. O zamanki samimiyetinizi niye şimdi devam ettirmiyorsunuz? Şu anda yapılmak istenenler anayasaya aykırıdır. Uzun yıllar onarılması güç zararlar verir. Sizin, Irak’ın ya da bundan sonra Suriye’nin inşasında kârınız olmaz. Sizin büyük bir zararınız var. Tarihe not düşürüyorsunuz.

  • Demokrasinin en önemli hususu halka bilgi vermektir.”

Erdoğan, Gül ve Davutoğlu vebal altında

– Siz Irak işgali öncesi de ABD’ye uyarıda bulunmamış mıydınız?

E.Y.- Hukuka uygun olmadan, halkları yanıltarak, yalan söyleyerek iş yapıyorsunuz, dedik. O kimyasal silahlar kim tarafından kullanıldı? Onu bilemeyiz ki. O şüpheden Suriye istifade edecektir.

Siz bir taraftan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik toplantılarını, eğitim çalışmalarını burada yapacaksınız…
Siz gelip geçeceksiniz. Ne iktidarlar geldi, geçti. Ama bizim o halklarla ilişkilerimiz
hep oldu ve olacak. Bunları zedelemeye hakkınız yok. Burada hem Tayyip Bey’in,
hem Davutoğlu’nun hem Sayın Gül’ün büyük veballeri var. Bu vebalin altından kalkabilmek zordur. Kendilerini tatmin etmeye kalkmasınlar. Halkın seçilmiş temsilcileri onların değil bu milletin vekilleri. Onlar özgürleşmedikçe bu ülke de özgürleşmez.

  • Barack Obama tek tek kongre üyelerini arayıp görüşlerini alıyor.
    Bizimki ise nasıl bir yönetim anlayışıdır?

Geri demokrasi böyle olur

– AKP Hükümeti’nin işine gelmeyen herkes hemen kara listeye alınıyor.
En son da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nun boy hedefi haline getirilmesini nasıl karşılıyorsunuz?

E.Y.- Sayın Gül’le 2004 ya da 2005’teki bir konuşmamızda; iyi ki Irak’a gitmemişiz, Sayın İhsanoğlu, seçimle işbaşına gelen ilk İİT genel sekreteridir. Büyük çoğunlukla seçilmiştir. Bizim için İslam ülkeleriyle diyaloğumuz bakımından bir şanstır, dedim. Birkaç defa Suriye’ye iyi ki müdahale edilmediğini söyledi. Yani, kendi çıkarımıza geldiği zaman öyle, gelmediği zaman böyle. Hiçbir demokratik ülke sürpriz bir kararla başka bir ülkeye saldırı ilan edemez; sürpriz bir kararla kendi topraklarının kullanılmasına
izin veremez. Sürpriz bir kararla kendi ordularını başka bir ülkeye gönderemez.
Bu demokrasinin evrensel standardıdır. Biz bunlara ulaşamadığımız için demokraside çok gerilerdeyiz.

PORTRE : ERTUĞRUL YALÇINBAYIR

Hasköy, Bulgaristan, 1946 doğumlu. Dört yaşında ailesiyle birlikte Türkiye’ye
göç etti. Ortaöğrenimini Bursa Erkek Lisesi’nde, yükseköğrenimini İ.Ü. Hukuk Fakültesi’nde yaptıktan sonra avukatlığa başladı. Bursaspor genç takımında
futbol oynadı. 1970’lerde bir süre CHP içinde yer aldı. 1980’li yıllarda Milli Görüş Hareketi’ne yakınlık duydu. 1995’te RP’den Bursa milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Kısa sürede parti yönetimini eleştirince RP’den koptu. 1999’da ANAP’tan
Bursa milletvekili olarak yeniden seçildi. ANAP yönetimiyle de sorunlar yaşayınca 2001’de partiden istifa etti. AKP’nin kurucu kadrosu içinde yer aldı. Bir dönem
AKP Genel Sekreterliği’ni yürüttü. Kasım 2002 seçimlerinde AKP’den
Bursa milletvekili seçildikten sonra Abdullah Gül başkanlığında kurulan
58. hükümette başbakan yardımcılığı görevini üstlendi. Ancak parti içi muhalefet yapması nedeniyle ismi Tayyip Erdoğan tarafından çizilerek 2007
genel seçimlerinde aday gösterilmedi.
(Cumhuriyet portal, 8 Eylül 2013)

RİFAT SERDAROĞLU : Kökleri bu!


RİFAT SERDAROĞLU

portresi3 

Kökleri bu!

Bugün Türkiye’yi yöneten siyasi kadronun büyük çoğunluğu Erbakan Hoca tarafından var edilmedi mi?

Başka bir ifadeyle Erbakan Hoca olmasaydı;
Abdullah Gül hala Suudi Arabistan’da bir “İslam Bankasında çalışıyor” olacaktı.
Oğlu ise 16 yaşında zengin bir işadamı olamayacaktı.

R.T. Erdoğan, sucukçuluğa ve kaçak gecekondusunda oturmaya devam edecekti.
Çocukları Gemi Filosu-Pırlanta Toptancısı-Gayrimenkul zenginleri olamayacaktı.
Bülent Arınç, Manisa Adliyesinde koridorları arşınlıyor olacaktı.

Yazıyı uzatmamak için öbürlerini yazmıyorum. Erbakan Hocanın kadrosundan
bugün görevde olanların çoğunun kim olduğunu anlamak için,
Savcılıkların yolsuzluk iddianameleri ve mahkeme tutanaklarına (zabıtlarına)
bakmak yetecektir.

Bunların ortak noktalarından birincisi;

Hepsinin Erbakan Hocanın eteğine tutunup, O’nun sayesinde bir yerlere gelmiş olmalarıdır. İlaç için, kendi gücüyle bir yere gelen yoktur.

İkinci ortaklık noktaları;

  • Bunların tümüne yakını,
    gariban Müslümanların sırtından zengin olmuşlardır. 
  • Türkiye’de hiçbir siyasal parti, bunların kurduğu partiler ölçüsünde
    yolsuzluğa bulaşmamıştır.

“Milli Görüş” dedikleri ve AKP’nin bugün de uyguladığı siyasal hareketin temelinde, dolandırılan gariban Müslümanların “Ah’lı” paraları ve Arap sermayesi vardır.

Üçüncü ortak noktaları;

Bunlar servetlerinin hesabını adam gibi veremezler ve vergi ödeyenler listesinde isimlerini bulmak olanaksızdır. Bademler servet artışlarını ya çocuklarının sünnetine,
ya düğününe (yani çocuklarının pipilerine) ya çıkınlara, ya yastık altında unutulan altınlara bağlarlar. Ne garip tesadüftür ki, bugün çok zengin olan bademlerin hepsinin babaları gariban adamlardı!

Ortak noktalarının dördüncüsü;

Bademlerin ruhunda “İhanet Mayası” boldur. Kendilerini var eden, kendilerine hayat veren Hocalarını en sıkışık zamanında arkasından hançerleyip, kendilerine ekmek veren adama ihanet ettiler.

  • Barzani ile Öcalan ile işbirliği yaptılar,
  • Türk Ordusu Genelkurmay Başkanını “Terör gütü Lideri” olmakla suçladılar.
  • Şeriatçıyım diyen adamı öptüler,
  • “Ne Mutlu Türküm Diyene” ilkesini ilkellik olarak tanımladılar.

– Kurban Derilerini toplayıp, yol bulmak bunlarda,

– Yimpaş-Kombassan gibi onlarca İşçi Şirketleri kurup, on binlerce garibanların paralarını yürütmek bunlarda,

– Bosna Yardım paralarını, Süleyman Mercimek-Beşir Darçınları yaratarak yürütmek bunlarda,

– Müslüman Kardeşler adlı terör örgütünün Genel Sekreterliği bunlarda,

Avrupa’da “Yüzyılın Yardım Yolsuzluğu” denilen Deniz Feneri e.V olayı bunlarda,

– Yolsuzluklara boğazına dek bulaşmış adamları devletin üst kademelerine getirmek bunlarda…

Şimdi de Almanya Köln Savcılığı, Milli Görüş Teşkilatı‘na 2005-2009 arasında
377 bin bağışçının kurban derisi paralarının amaç dışı kullanıldığı savıyla
dava açılmasını istedi. Yolsuzluğun boyutunun 37 Milyon Avro ile 100 Milyon Avro arasında olduğu iddia ediliyor!

Dikkat ediyor musunuz, tüm yolsuzluklar bademlerle beraber yürüyor bu yollarda!

“Yolsuzluk ve Badem”, aynı dağın yeli, ruh ikizi gibiler!

Sonuç ve Karar                             :

* Bunlar Müslüman mı?
* Bunlar İleri Demokrat mı?
* Bunlar adam mı?

– Hırsızdan, Müslüman olmaz.
– Hırsızdan Demokrat olmaz.
– Hırsızdan adam olmaz, adam…  (10.5.13)

AKP Rejiminde ‘Koç’ Gibi Büyüme…

Dostlar,
Cumhuriyet‘ten Sevgili Mustafa Sönmez‘in yazısı aşağıda..
Kendisine teşekkür ediyoruz….Sevgili Lise arkadaşım (Van Atatürk Lisesi) Mustafa Sönmez;Dilerim atladığın önemli veriler yoktur..

Başbakan RT Erdoğan’ın aşağıdaki sözü beni ciddi ciddi düşündürüyor
hatta ürkütüyor..

  • “..İsteseler de istemeseler de Türkiye’de artık sermaye ciddi manada
    el değiştirmeye başladı…”

Ne dersin ??

Sevgi ve saygı ile.
11.12.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=====================================

Mustafa Sönmez

AKP Rejiminde ‘Koç’ Gibi Büyüme…

Hatırlar mısınız; 11 Eylül 2010’da, anayasa referandumu öncesi RTE,
atv’de konuşuyordu;

  • “İstanbul sermayesi her nedense para kazanma konusunda bizimle anlaşıyorlar ama siyasi olarak anlaşamıyorlar. Siyaseten sizi destekleyemeyiz diyorlar… İstanbul sermayesi Anadolu sermayesini aralarına istemiyor…
    İsteseler de istemeseler de Türkiye’de artık sermaye ciddi manada
    el değiştirmeye başladı
    …”

Bazı yorumlarda, analizlerde, araştırma zahmetine katlanmadan, RTE’nin bu sözlerinin fazla ciddiye alındığını görüyorum. “İstanbul-Anadolu sermayesi” türü temelsiz“ karşıtlıklar’ üstüne ne teoriler üretiliyor, inanamazsınız…
Devamında da müthiş (!) politik tahliller ve önermeler…

***

AKP rejiminin, 10 yıllık icraatı boyunca, kendi organik burjuvazisini oluşturma gayretleri tabii ki oldu. Zaten, AKP’nin, ‘Milli Görüş’ten safına kattıkları arasında MÜSİAD’da örgütlü bir sermaye fraksiyonu vardı. Buna koalisyon ortağı Fethullah cemaatinin TUSKON’da örgütlü sermayedarları da eklendi. Bunların ortak özellikleri “Anadolu”lu olmaları değildi. Hem İstanbul hem Anadolu’da faaliyet gösteren,
hem sanayici-ihracatçı, hem tüccar, müteahhit şapkalarına sahip bu kesimin asıl özelliği, politik İslami hareketin arkasına sıralanmış olmalarıydı. Bu sermaye fraksiyonu, RTE’nin İstanbul sermayesi diye nitelediği TÜSİAD çatısı altındaki
büyük sermaye ile bağsız-bağlantısız, izole değil elbette. Çoğuyla taşeronluk, bayilik, temsilcilik ilişkisi var. Finans kapitalden kredi kullanıyor, onların işbölümünden
rol alıyor ve oynuyorlar.

Elbette ki AKP’nin ve İslami burjuvazisinin daha da büyümek ve geleneksel büyük sermayeden bağımsızlaşmak isteği var ve rejimin sunduğu fırsatları, nimetleri sonuna kadar kullanarak bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar. TOKİ inşaatlarından, belediye, diğer kamu yatırımlarından, muhtelif enerji, sağlık, tedarik rantlarından alabildikleri kadar aslan payını kapıp rejimin asli unsurları olmaya gayret ediyorlar. Ama, ya RTE’nin İstanbul sermayesi diye nitelendirdikleri? Onlar, rejimin uygulamalarından zarar mı gördüler, gerilediler mi? Gerçekten şirketlerini, pazarlarını İslamcılara mı kaptırdılar? Bunu iddia edenlerin, önce dönüp bu geleneksel egemenlerin bilançolarına göz attıktan sonra ahkâm kesmeleri gerekir.

***

Örnek olarak size Koç Grubu’nu analiz edeyim. Bilinir ki, Koç Grubu Türkiye kapitalizminin omurgasıdır. Her alanda ilki gerçekleştirenidir. Halihazırda 81 bin kişiye işverenlik yapmaktadır. Siz bakmayın RTE’nin üflemelerine, AKP döneminde
en hızlı büyüyen ve birikim rekoru kıran da yine TÜSİAD’ın kurucusu,
İstanbul sermayesinin duayeni Koç Grubu’dur. Sayılar ortada zaten…

Kaynak:Koç Grubu veritabanı. (*)Tüpraş’ın gruba katılması; (**)Tahmin

Koç Grubu’nun AKP rejiminde konsolide satışlarının %372 artarak 11 milyar dolardan 52 milyar dolara tırmandığını, işletme kârının da aynı sürede % 470 artışla 600 milyon dolardan 3.4 milyar dolara çıktığını görüyoruz. Grup, bu iklimde önemli bir bünye değişikliğine giderek 4 alanda yoğunlaştı. Bu alanlar ve cirodaki payları şöyle;

Tüpraş-enerji (% 63), otomotiv (% 14), beyaz eşya (% 11), finans (% 8).

Koç için Tüpraş’ın özelleştirmeden alınması miladi bir hamledir.
Tüpraş’ın ihalesine RTE’nin başburjuvası Çalık, Hindistanlı bir şirketle girmişti ama ihaleye Shell ile giren Koç’u geçemediler.

Koç, Karamehmet Grubu’na ait Yapı Kredi’yi ele geçirerek Koçbank ile birleştirdi.
AKP rejiminde gerçekleşen dış kaynak girişine bağlı, ithalata ve iç pazara dayalı
birikim sürecinden Koç Grubu aslan payını aldı.

***

Koç’un durumu böyle.

Diğerleri; Sabancı, Eczacıbaşı, Boyner, Dinçkök, Yaşar, Doğuş, Tekfen, AEH, Borusan gibi geleneksel büyük holdingler için de durum farklı mı? Hayır değil.
AKP döneminde hepsi büyüdüler. Dışarıdan akan kaynağı kullanmada, değerlendirmede ne engelle karşılaştılar ki? Bu anlamda rejime minnettarlar ve bunu çeşitli vesilelerle ifade ediyorlar da.

RTE’nin, sermayenin el değiştirmesi ile ilgili iddiası, orta-küçük firmalar dünyasında
oldu mu? Bakın bunu, araştırmak gerekir.

Peki, AKP rejiminin din esaslı toplum inşası, temel insan haklarını, özgürlükleri budaması, Cumhuriyet değerlerini öğütme saldırısı konularında “Büyük İstanbul burjuvazisinin” hassasiyetleri? Bu konuda sınıfta çaktıkları % 100!.. RTE’nin hot zotuna hiçbiri direnemedi, direnmek de istemedi. Araziye uymayı tercih etti.

Bizim burjuvazi için konu kâr ve sermaye birikimi olunca zaten, gerisi teferruattır…

12 Eylül rejiminde böyleydiler, AKP rejiminde de böyleler…
(Cumhuriyet, 10.12.12)