Erdoğan-Obama görüşmesinden ilk izlenimler

Erdoğan-Obama görüşmesinden ilk izlenimler

Portresi_ATA_ile

 

Onur Öymen

(AS : Bizim kapsamlı karşı irdelememiz yazının altındadır.)

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Obama’nın Çin’de G 20 zirvesi vesilesiyle yaptıkları görüşmeden kayda değer bir sonuç çıkmadı.

Obama’nın basına yaptığı açıklamalardan mutad nezaket cümleleriyle,

– ‘Mültecilerin yükünü karşılamada Türkiye yalnız bırakılmamalıdır’,
– ‘Türkiye NATO’nun güçlü bir üyesidir’

gibi “Palis gerçeği” denilen, aksi söylenemeyecek ifadeler çıkartıldığında geriye Türkiye’nin beklentilerini karşılayacak fazla birşey kalmamaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, özellikle Suriye’deki gelişmeler ve terörle mücadele gibi alanlarda Türkiye’nin ve Amerika’nın stratejik öncelikleri arasındaki farklılık devam etmektedir.
Gülen’in iadesi, hiç değilse Amerikan yargısı bir karar verene kadar oradaki faaliyetlerinin engellenmesi gibi konularda da Obama’dan bir söz alınmış değildir.

Yapılan açıklamalara bakılırsa, o görüşmede söylenmeyenler söylenenlerden daha önemlidir. Örneğin Amerika inkar edilemeyecek bir gerçek olan PKK-PYD bağlantısını hala kabul etmemekte ve PYD’yi bir terör örgütü olarak görmemekte ısrar etmektedir. Oysa Ankara’daki İngiltere Büyükelçisi Richard Moore, bile Milliyet’ten Serpil Çevikcan’a verdiği demeçte PYD ve YPG’nin PKK’yla bağlantısının farkında olduklarını söylemiş ve “Böyle bir bağlantının olma ihtimalini reddetmek aptal bir davranış olur. YPG’nin ve PYD’nin herhangi bir ofisine, işyerine gitseniz onların duvarlarında Abdullah Öcalan’ın fotoğrafını görüyorsunuz” demişti.

Uluslararası Af Örgütü Amnesty International da 13 Ekim 2015 tarihli raporunda PYD’nin işgali altındaki bölgelerde yaşayan sivil halkın yaşadıkları yerleri terketmek zorunda bırakıldıklarını ve evlerinin tahrip edildiğini belirtmiş ve bunun bir savaş suçu olduğunu ilan etmişti.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye’de başlattığı ve şimdiden önemli sonuçlar aldığı operasyon ortadayken müttefiklerimizin hala IŞİD’le mücadelede PYD’nin en güvenilir güç olduğunu kabul etmeleri akla aykırıdır. Öyle anlaşılıyor ki, esas hedef Kuzey Irak’ta Barzani’nin kurulacağını ilan ettiği “Bağımsız Kürdistan Devletini” Akdeniz’e bağlayacak Kürt koridorunun oluşturulmasında PYD’nin etkili bir rol oynamasıdır. Biden’in Ankara’da verdiği söze rağmen PYD’nin hala Fırat’ın Doğusuna çekilmemesi ve Obama’nın bu konuda bir beyanda bulunmaması başka türlü açıklanabilir mi?

Öte yandan Obama’nın PKK’nın Kuzey Irak topraklarından çekilmesi için güçlü bir çağrı yapmaması ve bu konuda Irak Hükümetine ve Barzani’ye yönelik bir talepte bulunmaması da dikkat çekicidir. Bir günde PKK’nın saldırıları sonucunda 20 şehit verdiğimiz bir dönemde Amerika’nın bu terör örgütüne karşı daha etkili bir tavır almaması düşündürücüdür.

Sayın Cumhurbaşkanının Çin’de dünya liderleriyle yaptığı görüşmelerden Türkiye’nin sınır güvenliği ve terörle mücadele gibi konularda başka ülkelerden anlamlı bir destek beklemesinin gerçekçi olmadığı bir kere daha anlaşılmıştır. Türkiye bu gibi önemli sorunlarının çözümünde herşeyden önce kendi gücüne güvenmek zorundadır.

Saygılar, sevgiler. (04.09.2016)
=====================================

Dostlar,

Evet, ABD Başkanı H.B. Obama, bizim de izlediğimiz ölçüde, Fransız diplomatik termiyle “La verite de la Palisse” olarak nitelenen “Palis gerçeği” türünden sözlerden fazlasını etmedi görüşmede. Acaba sorun, Sayın Öymen’in yorumladığı üzere, salt Batı emperyal çevreleri başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun Türkiye’nin sorunlarına duyarsızlığı ile açıklanabilir mi?

Yoksa Erdoğan’ın kişiliğinde AKP iktidarının kendisine ilişkin bir tepkisellikle bu siyasal kadroyu yalnızlaştırma, yalıtma ve diplomatik baskı ögesi de eşdeğer ağırlıkta mıdır? AKP çevreleri bu seçeneği öne çıkarmakta, hatta melankolik bir savunma ile “değerli yalnızlık” terimini kullanmaktadırlar. Kuşkusuz bu savunu patolojiktir ve yaşanan travmayı savuşturmaya yönelik tepkisel bir savunma refleksidir. Ancak “real politics”, hangi nedene dayalı olursa olsun ortadadır. Türk devlet aklının her 2 handikapı da irdelemesi ve yeni seçenekler üretmesi gerekiyor. Ancak “Tayyip beyin monşerleri” devre dışı!.. Dışişleri yıllarca, FETÖ’cü olduğu yenilerde savlanan ve görevden alınan Müsteşar F. Sinirlioğlu’na emanetti.

Dolayısıyla Sn. Öymen’in, “Türkiye bu gibi önemli sorunlarının çözümünde herşeyden önce kendi gücüne güvenmek zorundadır.” değerlendirmesini bütünüyle kabul etmek zor. Öğrenilmiş çaresizlik sendromu güdümünde bir yere varılamaz. Türkiye, dış politikasında elini güçlendirecek yeni dengelere yönelmelidir. Komşularından başlayarak ilişkilerini iyileştirmesi, Avrasya seçeneğini gözden geçirmesinin zamanıdır..

1945’lerden bu yana 70 yıldır süregelen Batı uydusu dış politika, Türkiye’yi yalnızlaştırmış ve neredeyse elini kolunu bağlamıştır. Kulvar değişikliği köktenci (radikal) gelecek ve göze alınamayacaksa, ciddi bir pusula ayarı ve çok yönlü – dengeleyici – seçenekli dış politikaya yönelmek gerekiyor.

Büyük ATATÜRK döneminde olduğu gibi.. Uluslararası dengelere oynamak!

Sevgi ve saygı ile.
05 Eylül 2016, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Not : Erdoğan Çin görüşmelerinde açıkça çok yorgun görünüyordu ve kaçınılmaz olarak performansı düşük oldu korkarız. Özgüven eksikliği çok belirgindi, savunmada idi ve ABD Devlet Başkanı Obama’ya “Sayın Barack” diye seslendi diplomatik kuralların dışına çıkarak.. Batı’nın kurt diplomatlarının gözünden hiçbir ayrıntının kaçmayacağını belirtmek gerekli mi?? Ve bütün bunların ülkemize faturası sanıldığından çoook daha ağır oluyor.. Güneydoğu’da ABD, Türkiye ile PKK – PYD – YPG (hatta IŞİD ve türevleri) aracılığıyla vekaleten savaşı sürdürüyor. Son 2 günde şehit sayısımız 30’u aştı! Karşımızdaki basit bir terör örgütü mü sanıyoruz hala? HDP Genel Başkanı Demirtaş da Almanya ziyaretinde PKK’yı terör örgütü görmediğini bir kez daha söyleyerek savunuyor, meşrulaştırmaya çabalıyor. (HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Almanya’nın Süddeutsche Gazetesi’ne verdiği mülakatta PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamadıklarını söyledi.. http://www.mynet.com/haber/politika/hdp-es-genel-baskani-demirtas-pkkya-teror-orgutu-demedi-2616434-1, 04.09.2016)

Cumhuriyetin Başsavcısı duydu mu, okudu mu, gördü mü acaba??

ŞİDDETİN ZİHİNSEL ALTYAPISI


ŞİDDETİN ZİHİNSEL ALTYAPISI

Prof. Dr. TÜLAY BOZKURT

Haber görseli

Özgecan Aslan’ın öldürülmesi ile yeniden gündeme gelen kadına karşı şiddet olgusu, toplumsal yaşamı erozyona uğratan ve siyasa tarafından da doğrudan teşvik edilen
şiddet kültüründe kadına biçilen değerin dışavurumudur.

Şiddet kültürü içinde yer alan kadına atfedilen “değer”sizlik dolaylı ve dolaysız yollardan toplumsal yaşamın hemen her alanına aktarılarak ete kemiğe bürünüyor. Bu “değer”sizlik aktarımını çalışma yaşamı, aile, eğitim, istihdam fırsatları, toplumsal yaşam gibi pek çok alanda gözlemlemek olanaklı. Nitekim bu gibi alanlarda yapılan sistematik gözlemler, adına toplumsal cinsiyet (gender) denilen ve zengin bilgi birikimi ile toplumlardaki cinsiyet temelli statükoyu açığa çıkarıp sorgulayan bir disiplini de ortaya çıkarmış bulunuyor.

Bilişsel psikoloji

Konunun ayrıntıları bir nefeste anlatılmayacak ölçüde derin. Ancak bu konulardan bir tanesi
var ki bu değersizleştirme sürecinde kanaat önderlerinin ve siyasilerin oynadıkları dolaylı rolleri bilimsel olarak da gözler önüne seriyor. 1970’li yıllardan sonra gelişen ve Psikoloji alanında geleceğin bilimi olarak da tartışılan “bilişsel psikoloji”, davranışın nedenini zihinsel süreçlerle açıklıyor.

  • Bu yaklaşıma göre, –Bilişsel Psikoloji yaklaşımı– birey, çevresinden edindiği bilgiyi kullanarak gerçek dünyanın zihinsel ve simgesel bir modelini kuruyor ve zihnindeki bu modele
    uygun olarak davranıyor.

Bilişsel kuramın bir uzantısı olarak nörotik duygu ve davranışlarımızın gerisinde de
kendimiz veya başkalarıyla ilgili düşünce biçimlerinin olduğunu gösteren pek çok araştırma var.  

Örneğin bir grup araştırma, “yeteneksizim sevilmeyi hak etmiyorum, sevilmek için mükemmel olmak gerekir..” gibi kendini değersiz gören düşünce biçimlerinin depresif duygu ve davranışlarla ilişkili iken, “hata yapan cezayı hak eder” gibi bir varsayımın öfke ve şiddet içeren davranışlara yön veren otomatik düşünce tarzı olduklarını gösteriyor (Greenberg, 2007).

Otomatik düşünce tarzlarının pek çok biçimi ve içeriği var.
Bu tür inanç ve düşünceler, rol modellerini de içeren çevremizle kurduğumuz ilişkiler sırasında gelişiyorlar.

  • Otomatik düşünce tarzlarıbaşkalarına karşı duygu ve davranışlarımızı
    irademiz dışında başlatıp yönlendiren zihinsel modeller olarak görev yapıyorlar.

  • Böylelikle “bilişsel” yaklaşım, her patolojik davranışın altında patolojik bir düşünce ve 
    inanç sisteminin bulunduğunu savunuyor ve kendi yöntemleriyle de bunu kanıtlıyor.

Toplumsal düzeyde bilişsel altyapılar

Bilişsel altyapılar toplumsal düzeyde de ele alınabiliyor.

Örneğin Yahudi soykırımı ya da İslamofobi’ye yön veren düşünce sistemlerini sosyalize eden (AS: toplumsallaştıran) süreçlerde eğitimin, siyasilerin ve kanaat önderlerinin rollerini açıklayan çalışmalar, toplumsal patolojilere de ışık tutuyor.

Benzer biçimde “Müslüman gençlik” yetiştirme hevesindeki siyasal iktidar ve onların sesi olmaya çalışan kanaat önderlerinin pazarladıkları kadına ilişkin görüşleri
“namuslu iyi kadın tanımları” dışında kalanlara karşı şiddet kullanılmasını
haklı çıkaracak “ilkel beyin” mekanizmalarını harekete geçiriyor.

Örneğin gündem değiştirmek gibi bir amaca hizmet eden dolayısıyla olasılıkla bir
“üst beyin” kurgusuyla söylenmiş olabilecek “Kadınlar sokakta yüksek sesle kahkaha atmamalıdır.” anlatımı, birtakım insanların duygularından sorumlu ilkel beyinlerine
hitap ediyor.

Sonuç, gülen kadınların ahlaksız olduğu ve her türlü kötü davranışı da hak ettiği yönünde gelişiyor. Kadına karşı şiddet eylemlerinin çoğunda -maalesef kimi kadınlarca da savunulan-
bu tür patolojik düşüncelerin izleri bulunuyor.


– “Mini etek giyen kadınlar laik,
yozlaşmış erkekler tarafından tecavüze uğrarlar”,
– “kadın
kuyruğunu sallamazsa erkek gelmez”,
– “ekonomi iyileşti, 
kadınlar artık evde oturabilir”,
“annelik en kutsal meslektir, kadınlar evde oturmalıdır”…

gibi, erkek egemen değerlerle yüklü aktarımlar ve yine kadınlara ilişkin kimi din adamlarının dillendirdikleri hurafeler, sahte hadisler; aslında kadını küçümsemeleri, bedeni, sosyal statüsü, görünüşü ya da davranışları üzerinde hak sahibi olduklarını iddia etmeleri açısından
kendi içlerinde psikolojik ve sözel şiddet ögeleri de taşıyor.

Haber görseli

Paralel davranma cesareti

Bu tür sapkın düşüncelerin kimilerince “önemli” kişiler tarafından sürekli pompalanması
bu zihniyetlere paralel davranma cesaretini artırıyor, bu tür davranışları da bir yerde
meşru kılıyor. Böylelikle başta siyaset iklimi ve bu iklimden beslenen kimi kurumlar kadınlara karşı şiddetin zihinsel zeminini oluşturuyor, adeta suça azmettiriyor. Kadınların toplumsal
yaşamda karşılaştıkları travmatik (AS: örseleyici) olaylar ,yıllardır kadınlar üzerinden gerçekleştirilen bir kültürel dönüşüme de ivme kazandırarak ikincil bir yarar sağlıyor :

– Sokaktan korkan kadın eve kapanıyor,
– Ne kadar kapalıysam o kadar namusluyum yarışına girebiliyor,
– Kendini güvende hissetmek için kapanıyor.
– Eğitim, ulaşım araçları, sosyal mekânlar, sağlık kamu hizmetleri kadınları erkeklerin hışmından koruyacak biçimde ayrımcılık temelinde yeniden düzenleniyor.

Pembe otobüs koruyucu mu?

Bu nedenledir ki “pembe otobüs” benzeri kadınları koruyucu önlemler bu ülkede yıllardır sürdürülegelen ince oyuna katkı sağlamak dışında bir çözüm olamaz. Suudi Arabistan’da da
bu koruyucu mantıkla kadınların araba kullanması yasaktır, çünkü ıssız yollarda erkeklerin tecavüzüne uğrayacakları düşünülür!


Öyleyse bu karabasandan kurtuluş umudu;
– eğitimle,
– siyasal önderleriyle,
– yasal düzenlemeleriyle,
– sivil toplum hareketleriyle,
– testosteronunu denetleyip frontal loblarını kullanabilmeyi öğrenmek zorunda kalan erkeklerin çoğaldığı,
eşitlikçi bir toplum yaratma kararlılığındaki erkek ve kadınlardadır.

Bir toplumun gelişim düzeyini belirleyen erkeklerin zihinsel haritalarının derinlerinde yatan, kadına bakış açılarıdır. (Cumhuriyet, 27 Şubat 2015

==================================

Dostlar,

Özgecan Aslan yabanılca (vahşetle) öldürüleli 3 hafta oldu… (12 Şubat 2015, Mersin)

Simgeleşen bu cinayeti izleyen başkaları da bu 3 haftada birbirini kovaladı.
Halk sokaklarda..

Oysa AKP iktidarının sorunun köklerine inecek bir girişimine tanık olamadık.
Hükümetin bu vb. kadına yönelik cinayetlerde siyasal sorumluluğunu anımsadığını da!

Örneğin bir TBMM Araştırma – İnceleme Komisyonu kurma girişimi olmadı,
Kadın – Aile ve Sosyal Politikalardan sorumlu Bakanlığın bir bilimsel kurultay topladığını
ya da üniversitelere kapsamlı bir araştırma “ısmarladığını”.. izlemedik..

Tersine, bu haftalarda, TBMM’de halka daha çok şiddet uygulayabilmek adına hukuk devleti ilkeleri çiğnenerek sözde İÇ GÜVENLİK yasa tasarısı görüşmelerinde AKP’li vekiller
muhalefet temsilcilerini kameralar önünde apaçık dövdüler, hatta kaburgalarını kırdılar..

Tepedeki giderek despotlaşan adam, “İsteseniz de istemeseniz de bu yasa çıkacak!” diyerek şiddet iklimini hatta uygulamasını meşrulaştırdı, hatta ortamı daha da terörize etti.
Anayasal yansızlığını da bilmem kaçıncı kez yitirmiş oldu.. Oysa bu metin yasalaşınca
Anayasa gereği (md. 89, 175) kendisine yollanacak ve Resmi Gazetede yayımlaması istenecekti; görüşünü peşinen açıkladı.

İktidar, adı sözde “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” olan fakat gerçekte apaçık zorunlu din dersi
ve İslamın Sünni mezhebinin zorla öğretilmesini içeren dersleri ve bunlar üzerinden
kadını ikincilleştiren, değersizleştiren, nesneleştiren…. hurafe öğretimini hem de 5. sınıftan başlayarak durdurmadı! Dahası, oku öncesi öğretime de “Değerler eğitimi” maskesiyle bacak kadar çocukların beynini yıkamayı yine sözde dinsel içerikler üzerinden planlamakta!
Bacak kadar çocuklara, dinci içerikli hurafe olmasa bile soyut değer eğitimi verilmesi
bilimsel olarak olanaksız ve giderek “ZİHİNSEL BİR SOYKIRIM” iken!

AİHM’nin bu derslerin “derhal” kaldırılmasına ilişkin AKP iktidarının temyiz başvurusunu reddetmesine karşın yine de siyasal iktidar kılını kıpırdatmıyor!?

Oysa yargı kararlarının gecikmeden yerine getirilmesi hukuk devletinin en temel ilkelerindendir.
(Anayasa md. 138/son : “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına
uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez
ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez
.”)

İç hukukta geçerli yukarıdaki genel ilkeye ek olarak, AİHS’ne taraf olan (onaylayan) Türkiye,
bu Sözleşme gereği, AİHM’nin yargı yetkisini de kabul etmiş ve kararlarına uymayı yükümlenmiştir. AİHM kararlarını uygulamamanın yaptırımı vardır ve bu husus Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin yetkisindedir. Avrupa Konseyi’nden çıkarılmaya ve
çağdaş dünyadan dışlanmaya dek gidebilir.. O zaman Türkiye’nin AB düşleri de buharlaşır, uçar.. AKP bu yıkımın adını “Değerli yalnızlık” mı koyacaktır o aşamada,
ağır bir sosyal şizofrenik davranışla??

AKP iktidarı, seçime kilitlenmiştir ama gerek gördüğü yasal düzenlemeler için TBMM Grubunu koşturmaktan da geri durmamaktadır. Bir yandan da ekonomideki yangın ve işsizlik, dışsatımın yavaşlaması, % 15’leri bulan ağır devalüasyonun türev sonuçları.. ile sözde boğuşmaktadır.
HDP’yi seçime dek ve seçimde kendince “idare etmeye” çabalamaktadır ama yapıp ettiği
ürkünç (vahim) yanlışlar ayağına dolanmaktadır. Oslo’da yapılan gizli ve yasadışı görüşmelerde terör örgütüne vaadedilenlerin yerine getirilmesi istenmktedir.

HDP ile seçim tangosu, AKP açısından ölümcül (morteli fatal!) olabileektir..
Siyasal olarak intihar eden HDP, seçime girerek baraj altında kalacak ve AKP’ye 50-55 vekil armağan edecektir altın tepside.. Bundan ala stepne hatta can simidi olabilir mi AKP için??
Pazarlık büyüktür ve bu imoral (ahlak dışı) bağlamdadır ne yazık ki..

Nafiledir.. Eğik düzlemde kayış durdurulamayacak ve 7 Haziran 2015 gece yarısına doğru, Türkiye’nin hangi yepyeni seçeneklerle yoluna devam edeceği belli olacaktır..

Sayın Prof. Tülay Bozkurt’un yukarıdaki değerli yazısı bize bunları çağrıştırdı.

Sevgi ve saygı ile, 05.03.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com